Anonim Yazıyor kitap kapağı

28. bölüm / 29

Anonim Yazıyor

Bölüm: 28

Vaveyla Yazarı: Beyaz Yeşim

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: Bölüm: 28

Âni bir fren sesi ve bir gürültü.. ardından gelen korna sesleri..

"Ke-Kenan!"

Sesim cılız çıkmıştı. Kalbim beynimde atıyor ve kulaklarım artık kalabalığı duymamaya başlıyordu. Telefon elimde ağırlaşırken diğer elimle destek oldum.

"Kenan! Kenan beni duyuyor musun?"

Omzuma dokunan el ile hızla döndüm ve Rukiye'nin endişeli bakışlarını görmemle gözyaşlarım yanaklarımdan akmaya başladı.

"Kenan," diyebildim sadece. Hayatımda hiç bu kadar yoğun bir kaybetme korkusu yaşadığımı hatırlamıyordum. Neredeyse nefesim kesilmiş gibi ama mecburen o hava içime girmeliymiş gibi otomatik bir şekilde nefes alıyordum yalnızca. Diğer her organım işlevini yitirmiş gibiydi.

Bacaklarım beni taşıyamadığında Rukiye kolumdan tutuyor olsa da yere çökmüştüm. O da beni taşıyamamış ve eğilmek zorunda kalmıştı. Deniz telefonu elimden alıp Kenan'a seslendi ama cevap alamayınca telefonu kapattı.

"Ne olmuş?" diye soran Rukiye'ye "Bilmiyorum. Sadece bağırışma sesleri vardı." dediğinde ağlayışım sesli bir hâle dönmüştü.

"Deniz, diğer kolundan tutar mısın? Banka oturtalım önce."

Deniz koluma girerken "Üzgünüm, bunu yapmak zorundayım." demişti.

Tekrar telefonum çalıncaya kadar geçen birkaç dakika bana günler geçmiş kadar uzun gelmişti. Ağlıyor olmama aldırmadan hızla Deniz'den telefonu alıp kim olduğuna bakmadan açtım.

"A-Alo!"

Bütün sesler susmuştu yine.

"Sevgilim?"

Elimi ağzıma kapattım. Yoksa kendimi tutamayacağımı hissediyordum. Ağlamamı durdurup konuşamıyordum.

"Alo? Mihrimah!"

Telefonu tekrar Deniz almıştı.

"Mihrimah konuşacak durumda değil. Daha demin ne olmuştu?"

Biraz sessiz kaldıktan sonra tekrar konuştu.

"Dediğim gibi şuanda kötü durumda ve histerik bir şekilde ağlıyor. Eğer ne olduğunu anlatırsan yardımcı olabiliriz."

"...."

"Anladım."

"...."

"Rukiye yanında. İyi olacak."

"...."

"Tamam, iletirim. Görüşürüz."

Elimi ağzımdan çektiğimde birkaç hıçkırık sesi dışında bir ses çıkaramadım. Rukiye sırtımı sıvazlıyor, ne yapacağını bilemez halde "Sakin ol, geçti, geçti." şeklinde telkinlerle beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Deniz konuşmasını bitirince hemen "Ne söyledi?" diye sordu. Deniz sıkkın bir nefes verdi. Gözlerimi Deniz'in gözlerine diktim.

"Öyle bakma. Bir sorun yokmuş. Sadece küçük bir kaza olmuş. Öndeki araba aniden fren yapınca duramamış ve çarpmış. Arkasındaki araç da ona çarpmış. Telefonu düşünce biraz gecikmeli dönmüş."

Benim yerime Rukiye sormuştu.

"Bir yaralanma falan yok yani."

Başını iki yana salladı.

"Hayır, yok. Arabalı hasar varmış sanırım. Ve Mihrimah, sakinleştiğinde aramanı istedi. Çok meraklanmış."

Rukiye devam etti.

"Ama önce rahatlayana kadar ağla."

Omuzlarımdan beni sarıp göğsüne çekti. Bu sarılış yalnız olmadığımı hatırlatmıştı ve o rahatlıkla birkaç dakika daha ağlamıştım. Gözlerimdeki rimelin aktığını Rukiye'nin kazağındaki izden anlamıştım. Şişen gözlerimi açıp çantamdan peçete arıyordum. Rukiye ne yapacağımı anlamış ve çantayı elimden alıp peçeteyi çıkartmıştı. Yüzümü gözümü silip bana su içirdi.

"Daha iyi misin?"

Kafamı salladım.

"Evet, daha iyiyim. Ama artık çok çirkin görünüyorum. "

Göremesem de pörtlek göz kapakları, kan çanağı gözler ve kırmızı bir burnumun olduğuna emindim.

Rukiye bana omuz atıp göz kırptı.

"Seni alan aldı, boşver."

O şuh kahkahasını attığında dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı. Deniz, hâlâ onda olan telefonumu bana uzatmıştı. Bu hâlimi gördüğü için biraz utanmıştım ve kaçamak bir bakış atıp telefonumu almıştım.

"Teşekkürler." dedim elimdeki telefona bakarken.

"Rica ederim. Arkadaşlar bu günler içindir."

Arkadaş.. beni böyle görüyor olması sevindiriciydi.

"Yalnız konuşabilir miyim?"

Rukiye "Tamam, biz şu ilerideki çardakta olacağız." dediğinde başımı salladım. Onlar gittiler. Ben de zaman kaybetmeden Kenan'ı aradım. İlk çalışta açmıştı.

"Mihrimah! İyi misin bitanem?"

Sesini duyunca yine burnum sızlamıştı ama başlarsam susamazdım. Telefonu uzaklaştırıp sertçe burnumu çektim ve sonra telefonu kulağıma dayayıp konuştum.

"E-Evet. Sen nasılsın?"

Rahatlamış bir nefes verdi.

"Sesini duyunca artık daha iyiyim. Seni korkuttuğum için çok çok özür dilerim. Dikkatsizliğim yüzünden böyle oldu. Kim bilir neler geçmiştir aklından?"

"Araba tırın altına girmiş, sen de kanlar içinde hastaneye yatırılıyorsun ama çok kan kaybettiğinden ameliyathanede kalıyorsun ve beni arkanda bir başıma bırakıyorsun!"

Yine ağlamaya başlamıştım. Sesli olsa da histerik değildi.

"Şşşş.. bunlar yalnızca hayaldi. Ben iyiyim."

Kenan'ın sesi, hattın diğer ucunda yumuşak bir melodi gibi geliyordu; suçluluk duygusuyla karışık, derin bir şefkat barındırıyordu. Bir süre sustu, sadece nefes alışverişini duydum. O an, az önceki o dehşet dolu sessizliğin yerini alan bu canlı nefes, dünyanın en güzel sesi gibiydi.

"Buradayım Mihrimah," dedi fısıltıyla. "Bak, nefes alıyorum. Sesini duyuyorum. Hayallerindeki o tır da, o hastane odası da bize uğramadı, uğrayamayacak. Ben seni bırakıp hiçbir yere gitmem, gidemem ki... Kalbim sende emanetken menzili şaşırır mıyım hiç?"

Burnumu çekip gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Söyledikleri içimdeki o buz kütlesini eritmeye yetmişti ama hâlâ dizlerim titriyordu. "Araba..." dedim sesim titreyerek.

"Deniz çok hasar var dedi. Sen gerçekten iyisin değil mi? Bir yerin ağrıyor mu?"

Hafifçe kıkırdadı, bu ses içimi ısıttı. "Araba sadece metal yığını sevgilim, boşver onu. Biraz yamuldu ama hallolur. Benim de sadece sol bileğim biraz sızlıyor, o da telefonu tutayım derken vitese çarptığım için oldu. Onun dışında sapasağlamım. Hatta şu an seni görebilsem, o kızarmış burnundan öpüp seni güldürebilsem çok daha iyi olurdum."

"Gülme ya," dedim sitemle karışık bir rahatlamayla. "Ödüm koptu diyorum, sen burnumla dalga geçiyorsun."

"Dalga geçmiyorum ki, en sevdiğim halin o telaşlı halin... Ama bir daha böyle korkutmayacağım seni, söz veriyorum. Bak hayatım, çekici bekliyorum şimdi. İşlemler bitince hemen yanına geleceğim tamam mı?"

Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki o daralma yavaş yavaş geçiyordu. "Tamam," dedim kararlı bir sesle. "Toz toprak içinde ol, istersen yüzün is dolsun ama gel. Seni görmeden bu korku tam geçmeyecek."
"Tamam," dedi sesi ciddileşerek. "Geleceğim, merak etme. Ve Deniz'in seni eve bırakmasını sorun etmeyeceğim. Onlardan rica et lütfen. Bu durumda yürümene kıyamam. Keşke ben olabilseydim."

Yüzümdeki sakin gülümsemeyle "Rukiye beni bırakmaz zaten." dedim.

"Güldün mü sen? İşte böyle gülümseye devam et."

Göremese de başımı salladım ve "Tamam." dedim.

"Şimdi kapatmak zorundayım. Seni seviyorum."

"Ben de seni seviyorum. Dikkat et ve bana mutlaka yaz."

"Anlaşıldı. Öpüyorum seni."

"Ben de" diyip zor da olsa kapattım telefonu.

~~~~~~

"İyi olacak mısın? Yanında kalabilirim."

Rukiye arkadaşını ilk defa böyle görmesinden kaynaklı hiç rahat değildi.

Mihrimah gülümseyerek "Gerçekten sorun değil. Benim yüzümden buluşmanızı bölerseniz asıl daha çok üzülürüm." dediğinde Rukiye ikna olmuştu ancak.

"Tamam ama bir şey olursa bana haber vereceksin mutlaka."

"Tamam dedim, hadi gidin."

Rukiye içinde buruk bir hisle arabaya binmiş ve uzaklaşmışlardı.

Rukiye, üzerindeki elbisenin eteklerini hafifçe düzelterek galerinin yüksek tavanlı salonuna adım attı. İçerideki o huzurlu sessizlik ve hafif boya kokusu, kampüsün gürültüsünden sonra ona ilaç gibi gelmişti. Deniz ise hemen yanında, elleri cebinde, sanki o sessizliği bozmamaya çalışırmış gibi biraz daha yavaş adımlarla yürüyordu.

"Burası..." diye fısıldadı Deniz, başını hafifçe Rukiye’ye doğru eğerek. "Sanki zamanın durduğu bir yer gibi. Dışarıdaki her şey çok uzak geliyor."

Rukiye gülümsedi, bu tespit Deniz’den beklemediği kadar inceydi.

"Sanat biraz da bunun için var zaten. Kendinden kaçmak ya da kendine dönmek için."

Derin mavi tonlarının hakim olduğu, ortasında ise cılız ama parlak bir sarı ışığın süzüldüğü büyük bir tablonun önünde durdular. Rukiye tabloya bakarken gözlerinde o tanıdık hüzün parladı.

"Bak şu maviye... Sanki her şeyi yutmak isteyen dev bir okyanus gibi. Ama o küçük sarı leke... Tek başına kalmış, sanki birini bekliyor gibi."

Deniz, kollarını göğsünde kavuşturup tabloyu bir süre sessizce süzdü. O baskın ve güçlü karakterinin arkasında, Rukiye’nin bu kırılgan dünyasını korumak isteyen bir şeyler kıpırdadı.

"Bence birini beklemiyor Rukiye," dedi Deniz, sesi her zamankinden daha tok ve emindi. "O sarı ışık, o koca karanlığın içinde 'ben buradayım' diyor. Kimseye ihtiyacı yokmuş gibi ama bir o kadar da parlamaktan vazgeçmiyor. Tıpkı senin o sessiz duruşunun altındaki o sarsılmaz güven gibi."

Rukiye, şaşkınlıkla bakışlarını tablodan çekip Deniz’e çevirdi. "Ben mi? Ben o kadar güçlü mü görünüyorum dışarıdan?"

"Dışarıdan ne göründüğün umurumda değil," dedi Deniz, aralarındaki mesafeyi bir adımda kapatıp tam karşısında durarak. "Benim gördüğüm şey, okyanusun içinde boğulmayan o ışık. Ve inan bana, o ışık çok uzaklardan bile seçiliyor."

Rukiye yutkundu, kalbinin atışını kulaklarında hissediyordu.

"Deniz... bazen öyle şeyler söylüyorsun ki, ne diyeceğimi bilemiyorum."

Deniz’in yüzünde o bildik, sıcak ve güven veren gülümseme yayıldı.

"Bir şey demene gerek yok. Sadece kaçma yeter."

Göz göze geldikleri o an, galerideki tüm tablolar anlamını yitirmişti. Deniz, elini yavaşça uzatıp Rukiye’nin parmak uçlarına dokundu.

"Hadi, gel şu arka taraftaki interaktif bölüme bakalım."

Birlikte serginin daha eğlenceli kısmına yürüdüler. Deniz, dijital boyama ekranının önüne geçip fırçayı Rukiye’ye uzattı.

Hadi," dedi Deniz, kollarını göğsünde kavuşturup ekrana yaslanarak. Baskın enerjisi, Rukiye’nin tereddüt eden halini nazikçe iteliyordu. "İlk fırça darbesi senden. Bakalım ruhun bugün hangi renkte?"

Rukiye, kalemin ucunu ekrana değdirdi. İnce, titrek çizgilerle bir siluet çizmeye başladı. Önce koyu, dumanlı bir gri seçti. Bir süre sonra bembeyaz ekranda yüzü olmayan sadece karmaşık çizgilerden oluşan belirsiz bir figür vardı.

"Bu..." dedi Deniz, sesi bir anda ciddileşerek. Eğilip çizime daha yakından baktı. "Bu, az önceki tabloda gördüğün o 'boğulan' kişi mi?"

Rukiye gri çizgileri belirginleştirmek için kalemle üzerinden geçerken sadece omuz silkmişti.

"Belki.."

Deniz, Rukiye'nin bu melankolik dünyasına şahit olurken, içindeki korumacı duygu kalbini sıkıştırıyor ve bu hüzünlü yüzü neşelendirmek için elindeki tüm imkanları önüne serme düşüncesine dönüşüyordu.

Deniz "Anlaşılmayı bekliyor, tamam," dedi, elini Rukiye'nin kalemi tutan elinin üzerine nazikçe koyarak. Rukiye'nin eli buz gibiydi.

"Bazen çıkış yolunu bulmak için dışarıdan bir ışığa ihtiyaç duyar insan."

Deniz, Rukiye'nin elini yönlendirerek dijital paletten parlak, sıcak bir kehribar sarısı seçti. Rukiye'nin şaşkın bakışları altında, kalemi o dumanlı gri siluetin tam kalbine, göğüs kafesinin olduğu yere değdirdi. Ekran, sarı rengin sıcaklığıyla parladı. Deniz, kalemi sarı rengin üzerinde dairesel hareketlerle gezdirerek, grinin kasvetli dokusunu yırtan, içeriden dışarıya doğru yayılan güçlü bir ışık hüzmesi çizdi.

"İşte," dedi Deniz, sesi tok ve güven verici bir tonda. Rukiye'nin gözlerine baktı. "Senin o anlaşılmayı bekleyen ruhun, aslında bu ışığı içinde taşıyor. Sadece... bazen birinin o ışığı fark etmesini beklemen gerekiyor. Ben o ışığı gördüm Rukiye. Ve inan bana, o dumanın seni yutmasına asla izin vermeyeceğim."

Rukiye, donup kalmıştı. Ekrandaki o sarı ve gri çatışmasına, sonra da Deniz'in sarsılmaz güven yayan gözlerine baktı. Kalbinin atışı, galerinin sessizliğinde yankılanıyor gibi duyuyordu sanki.

"Sen..." dedi Rukiye, sesi titreyerek. "Sen gerçekten çok garip birisin Deniz. Ama..."

"Ama?" dedi Deniz, o bildik, oyuncu gülümsemesiyle. "Kaçmayacağına dair söz vermiştin, unutma."

"Kaçmıyorum," dedi Rukiye, bu sefer daha kararlı bir şekilde. Elini Deniz'in elinin altından çekmedi. "Sadece... bu ışığın gerçek olmasından korkuyorum sanırım."

"Korkma," dedi Deniz. Elini Rukiye'nin elinin üzerinden çekip önce diğer eliyle kalemi aldı ve sonra parmaklarını onun parmaklarına kenetledi.

"Fırtına kopsa bile, birlikte ıslanırız. O ışık sönmeyecek. Ben buradayım."

Ekrandaki o sarı-gri çizim, aralarındaki o adı konmamış ama çoktan hissedilmiş bağın ilk somut kanıtı gibi duruyordu.

~~~~

Kenan: İşlerim bitti, Taksiye binip geliyorum.

Ben: Herzamanki parkta bekleyeceğim. Çabuk gel

Kenan: Merak etme güzelim, beni bekle sadece

Gözlerim mesajlarımızda takılı kalmıştı. Dirseklerimi dizlerime koymuş ve sağ ayağımı istemsizce yukarı aşağı hızlıca sallıyordum. Gözüm telefonda ama aklım okulda yaşadığım stresli zamanı başa sarıp tekrar tekrar bana izletiyordu. Bunu durdurmak mümkün değilmiş gibiydi.

"Mihrimah!"

O tanıdık sesi duyunca bütün sesler durmuştu. Hemen ayağı kalkıp ona doğru hızlıca yürüdüm. Parmak uçlarımda yükselip kollarımı boynundan doladığımda onun kolları da beni sıkıca sarmıştı çoktan. Hızlı nefeslerimin arasından "Çok şükür iyisin." diyebildim. Yüzüm omzuna gömülü olduğu için sesim boğuk çıkmıştı.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kollarımı gevşetip yüzüne baktım. Gerçekten hiçbir olup olmadığından emin olmak için saçlarını geriye atıyor, boynuna, kollarına heryerine elimi dokunduruyordum.

"Acıyan bir yerin yok değil mi?"

Ben endişemi kontrol edemezken o, elleri belimdeyken bana sırıtarak "Yok." diyordu. Gözlerim bana bakışında takılı kaldı. Öyle derin ve güzel bakıyordu ki gözlerimi ondan alamadım.

Aslında şu anki vaziyetimiz öpüşmek için çok uygun bir ortam oluşturuyordu ama bunun için hiç hazır değildim.

Onun gözleri dudaklarıma kaydığında anında kızarmış ve ne yapacağımı bilemediğim için tekrar sarılmıştım. Burnundan gülüp saçlarımı okşadı.

"Ben iyiyim.. her yönden. Artık endişelenme olur mu?"

Başımı, yüzüm hâlâ gömülüyken yukarı aşağı salladım ve "Tamam." dedim sadece.

Yavaşça geri çekildiğinde, ellerini yanaklarıma koyup baş parmaklarıyla gözaltımı sildi. "Çok Ağlamışsın." dedi. "Gözlerin kan çanağı olmuş Mihrimah. Kendimi affetmem biraz zaman alacak sanırım."

"Affetmekle alakası yok," dedim burnumu çekerek. "Sadece... O an sesini alamayınca dünya başıma yıkıldı sandım. Bir daha sakın telefonu elinden düşürme, gerekirse yapıştır eline."

Hafifçe kıkırdadı, bu seferki gülüşü daha hüzünlü ama rahatlamış bir gülüştü.

"Emredersiniz komutanım. Bundan sonra telefonum vücudumun bir parçası olacak."

Sonra sweatshirtünün cebinden küçük bir çikolata paketi çıkardı.

"Yolda gelirken aldım. Tansiyonun düşmüştür, rengin solgun görünüyor. Hadi, şunu ye de biraz kendine gel."

Kocaman gülümseyip "Şimdi bile beni düşünüyorsun." dedim. Gözlerimin dolduğunu görünce alnımdan öptü ve "Seni, sen beni düşünmezken bile düşünüyorumdur." dediğinde hafifçe omzuna vurdum sahte bir kızgınlıkla "Her konuda benden iyi olmaya mı çalışıyorsun?" dedim kaşlarımı çatarak.

Tekrar alnımdan öpüp "Evet, bir itirazın varsa benden daha çok sev." demişti. Uzatmayıp gülümsedim.

"Seni çok seviyorum."

"Ben de seni seviyorum sevgilim."

Elimden tutup banklara doğru götürdü beni. Yan yana oturduğumuzda, Kenan sağlam olan elinin olduğu kolunu omzuma attı ve beni kendine doğru çekti. Başımı omzuna yasladım. Gökyüzündeki ilk yıldızlar belirmeye başlamıştı.

Sargılı elini yeni görüyordum. Ellerimin arasına alıp hafifçe okşamaya başladım.

"Elinin durumu nasıl?"

"Kötü değil. Hafif şiş sadece."

Kalbine yakın olduğum için kalp atışlarını ve konuştuğunda sesini derinden duyabiliyordum. Bu gerçek bir histi.. Yanımdaydı.. Ben onu, o da beni hissediyordu.. Bu gerçekliğin geleceğini hiç düşünmemiştim.

"Yakında iyileşir umarım."

ღღღღღღღღღღღ

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

63okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.