23. bölüm / 29
Anonim YazıyorBölüm: 23
Bölümler 29Şu an: Bölüm: 23
- 1 Bölüm : 11.156 kelime
- 2 Bölüm : 21.333 kelime
- 3 Bölüm : 31.112 kelime
- 4 Bölüm : 41.105 kelime
- 5 Bölüm : 51.252 kelime
- 6 Bölüm : 61.077 kelime
- 7 Bölüm : 71.511 kelime
- 8 Bölüm : 81.031 kelime
- 9 Bölüm : 91.266 kelime
- 10 Bölüm : 101.133 kelime
- 11 Bölüm 111.110 kelime
- 12 Bölüm 121.544 kelime
- 13 Bölüm 131.278 kelime
- 14 Bölüm 141.469 kelime
- 15 Bölüm 152.275 kelime
- 16 Anonim 162.237 kelime
- 17 Anonim 171.007 kelime
- 18 Bölüm 182.226 kelime
- 19 Bölüm 192.481 kelime
- 20 Bölüm 201.480 kelime
- 21 Bölüm 212.147 kelime
- 22 Anonim 22: Deniz ve Rukiye2.016 kelime
- 23 Bölüm: 231.801 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 Bölüm: 241.322 kelime
- 25 Bölüm: 252.414 kelime
- 26 Bölüm: 262.173 kelime
- 27 Bölüm: 272.054 kelime
- 28 Bölüm: 282.068 kelime
- 29 Bölüm: 292.033 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Elimle ağzımı kapatıp esnerken soğuk esinti hafif titrememe sebep olmuştu. Gözümü kafasını telefonundan kaldırmayan arkadaşıma çevirdim. Birisiyle mesajlaşıyordu.
"Rakiciğim, sabah sabah kiminle harıl harıl yazışıyorsun? Ben olmasam otobüsü kaçıracak gibisin."
Dikkatini bozmadan "Başımın belasıyla." demişti. Şu birkaç gündür bu sıfatı kullandığı belli birisi vardı.
Deniz..
En son bozuşmalarının ardından daha yakınlaşmış gibi görünseler de Rukiye onunla konuşurken genelde agresifti.
Ah, şimdi de sırıttı.
Eğleniyor gibiydiler.. o yüzden karışmamayı tercih ediyordum. Bineceğimiz otobüs geldiğinde seslenmiştim. O da telefonu cebine atıp benimle beraber bindi. Kalabalıkların arasından zoraki geçip orta kısımdaki cam kenarına yaslandık. Adamlar fazla olduğu için sırtımız cama doğruydu. Çantalarımızı da kucağımıza almıştık.
Genel anlamda dikkatli insanlar görüyordum ama sapıkların varlığını unutmak mümkün değildi. Bu zamana kadar böyle bir olay yaşamadığım için çokça şükrediyordum. Şahit de olmamıştım. Şimdiye kadar..
Gözlerim kapıya yakın kısımdaki adama takıldı. Önündeki kadının saçlarına yaklaşıp uzaklaşıyordu. Ve eli.. gözlerime inanamadım. Pantolonunun önündeydi ve hareket edip duruyordu. Kalbim korku ve endişe ile küt küt atıyordu. Hemen Rukiye'ye doğru eğilip kulağına gördüğüm şeyi anlattım. Kaşları çatılırken o da gördüğü şeyle bağırmak için ağzını açmışken adamın önündeki kadının sesi dikkatleri üstüne toplamıştı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun!?"
Kadın adamın yakasına yapışmış bağırıyordu.
"Ahlaksız herif, arkamdan bana dokunduğunu anlamayacağımı mı sandın?! Bu elinle mi dokundun?"
Adamın elini tutup ters çevirdi ve adamın sırtına doğru çekti. Adam yalvarmaya başlamıştı.
"Özür dilerim abla, valla bir daha yapmayacağım. Yanlışlıkla oldu zaten! Yemin ederim!"
"Bırak yalan söylemeyi! Bütün işimi bırakıp seni polislere teslim edeceğim!"
Başka bir adam "Ben de sizinle gelirim. Bu ahlaksızların cezası verilmeli." diyerek adamın boynundan tutmuştu. Herkes fısıldaşıyor, adama hakaret ediyorlardı. Rukiye'nin koluna girdim. Kendimi kötü hissetmiştim.
Karakola yakın bir yerde otobüs durmuş ve aşağı inmişlerdi. Otobüs kapısı kapanırken, adamın yalvaran sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Rukiye'nin yüzündeki öfke henüz dağılmamıştı. Sıkıca koluma yapışmış, dişlerini gıcırdatıyordu.
"Böyle p.çlerin..." diye mırıldandı. "Keşke ben de inip birkaç tokat atsaydım şerefsize."
"Bence o kadın halletti," dedim, hâlâ içim titriyorken. "Ama gerçekten çok korkunçtu. İlk defa böyle bir şeye şahit oluyorum."
Rukiye başını salladı.
"Maalesef son olmayacak. Bazı erkekler, toplu taşımada kadınların sessiz kalacağını sanıyor. Ama bugünkü kadın gibi dik duranlar da var."
Otobüs hareket etmiş, yolcular yavaş yavaş günlük rutinlerine dönmüşlerdi. Ama havadaki gerginlik hâlâ hissediliyordu. Biz de durağımıza geldiğimizde inmiştik. Temiz hava içimdeki bunaltıcı düşüncelerin dağılmasına yardımcı olmuştu. Derin bir nefes alıp verdim ve okula gittik.
İlk derse odaklanmakta zorlanmıştım. Ders arasına girdiğimizde Kenan'ın -Günaydın!- mesajı kaygılarımı azaltmıştı.
Kenan: Günaydın, güzel bir haberle uyandım. Umarım senin de günün güzel geçer.
Ben: Günaydın, en azından birimizin günü güzel başlamış. ꒰ˊ• ·̭ •̥ ꒱
Kenan: Sorun nedir? Anlatmak istersen dinlerim.
Ben: Müsaitsen konuşmayı isterim açıkçası.
Mavi tik olduktan birkaç saniye sonra telefonumda ismini gördüm. Gülümseyip "Alo," diyerek cevapladım. "Müsaitsin değil mi? Bak doğruyu söyle!"
Kenan'ın gülümsediğini belli eden sesinin ardından "Birazdan toplantıya gireceğim ama senin için 5 dakika çok değil. O yüzden anlat bakalım." demişti.
Otobüsteki olayı anlattım. Hissettiğim duygulardan da bahsetmiştim. Beni dinledikten sonra Kenan derin bir nefes aldı ve sesi yumuşak ama kararlı çıkmıştı.
"Öncelikle, böyle bir şeye tanık olman gerçekten çok üzücü. Kendini kötü hissetmen çok normal, ama sakın 'keşke daha fazla bir şey yapabilseydim' diye kendini yiyip bitirme. O kadın inanılmaz cesur davrandı, ve sen de Rukiye'yle birlikte duruma müdahale etmeye hazırdınız. Bu bile çoğu insanın yapamadığı bir şey."
Telefonun diğer ucunda parmaklarını masaya hafifçe vurduğunu duyabiliyordum, düşünceliydi.
"Böyle insanlar... zavallıdan başka bir şey değiller. Güçlü olan, o kadın gibi dik durabilenler. Sen de öylesin."
Bir an sessiz kaldı, sonra ekledi:
"Toplantıya girmem gerekiyor, ama bugün seninle mutlaka konuşacağız tekrar. İstersen okuldan sonra sana tatlı ısmarlayayım, ya da telefonla uzun uzadıya konuşuruz. İşim bittiğinde tekrar haberleşiriz. Kendine iyi bak, tamam mı? Sakın içine atma."
Onun bu kadar içten tepkisi gözlerimi nemlendirmişti. Hafifçe gülümseyerek, "Tamam," dedim. "İyi ki varsın. Toplantında bol şans!"
"Bunları duymak günümü daha da güzelleştirdi. Sen de iyi ki varsın, görüşürüz!"
"Görüşürüz." diyerek kapattım. Kenan yokken kendimi nasıl sakinleştiriyordum? Artık onu bile hatırlamıyorum.
~~~~~~
Sonunda derslerim bitmişti. Yine Rukiye'siz çıkmıştım. Ortam kalabalıktı.
Çıkış kapısından çıktığım an, günün yorgunluğu omuzlarımda bir ağırlık gibiydi. Sonra, o ağırlığı bir anda alıp götüren bir ışık hüzmesi gördüm: Kenan. Arabasının yanında, başı önünde telefonuyla meşgul, o mükemmel dinginliğiyle bekliyordu. İçimi ısıtan, her şeyi anlamsız kılan o tanıdık görüntü. Tam ona doğru adım atmıştım ki...
Aniden, bir el gözlerimi kapattı. Otobüsteki olay yüzünden kalbim korkuyla hızlanmış ve bir anda sessiz bir çığlık atıp öne atılmıştım. Arkamı hızla döndüm. Benim gibi aynı şaşkın bakışlarla beni süzen kişiyi görünce korkum sevince dönmüştü.
"Kuzeeeen! Ne zaman geldin? Neden haber vermedin?"
Benim gülümsememle o da sorgular bakışlarından kurtulup bir nebze gülümseyebilmişti.
"Sürpriz olsun istedim. Görünce şaşırdın mı?"dedi samimi bir sıcaklıkla. Hızla atılıp sıkı sıkıya sarıldık bir süre. Kenan'ın arabanın yanında olduğunu ve bizi izlediğini hatırlamamla hızlıca geri çekildim ve üstümü düzelttim. Kenan çoktan yanımıza gelmişti.
"Mihrimah, iyi misin?"
"İyiyim, sadece biraz korktum."
Endişeli bakışlarını benden çekip sakin ama suratındaki hafif rahatsızlıkla Yiğit'e baktı. İki erkeğin bakışları ilk kez buluştu. Yiğit'in sıcak gülümsemesi bir anda donuklaştı, gözlerinin içindeki neşe yerini keskin bir incelemeye bırakmıştı. Kenan da aynı ölçüde soğuk ve tetikteydi.
"Mihrimah, tanıştırsana bizi," dedi Yiğit, sesindeki sıcaklık birkaç derece düşmüştü. Kenan'a döndüm ve İki elimle Yiğit'i gösterdim.
"Kenan, bu benim kuzenim Yiğit. Çocukluğumdan beri en iyi arkadaşım gibidir. " sonra ellerimi Kenan'a çevirdim. "Bu da Kenan.."
'arkadaş' mı demeliyim? Bana itiraf etmiş birine bunu söylemek çok kalp kırıcı olmaz mı?
"Mihrimah'ın arkadaşıyım."
Tereddüt ettiğimi farkettiği için kendisini tanıtmış olmalıydı. Beni bu yükten kurtardığı için minnattar olsam da yüzündeki nazik gülüşün hem anlayış hem de biraz kırgınlık barındırdığını biliyordum.
Yiğit elini uzattı. Gülümsemesi zorakiydi.
"Mihri'min abisi gibiyimdir. Gözüm gibi korurum, anlarsın ya."
Yiğit'in bir anda Mihri'm hitabı beni şaşırtmıştı. Ne alaka? Daha önce hiç böyle bir şey dediğini duymamıştım. Tehditkar tavırları canımı sıkıyordu açıkçası. Bu çocuk hep böyle miydi?
Kenan da elini sıktı. Dikkatli bir şekilde ikisini izliyordum. Ellerine gözüm kaydığında gereksiz bir şekilde sertçe el şıkıştıklarını farkettim. Öyle ki; ikisinin de parmak uçları beyazlaşmıştı.
"Bunu duyduğuma sevindim. Ama Mihrimah'ın senin gözün kadar keskin bir çift göze sahip olduğunu biliyorum. Sürekli korunmaya ihtiyacı olduğunu sanmıyorum."
İtirazı nazikçe ama net bir şekilde yapmıştı. İki el, gereğinden uzun süre birbirini sıktı. Havanın ağırlaşmasıyla araya girmek zorunda kaldım.
“Evet evet, ikiniz de yeterince tanıştınız gibi görünüyor. Şimdi kavga çıkaracakmışsınız gibi bakmayın lütfen.”
İkisinin de bileklerinden tutup ellerini ayırdım. Yiğit elimden kurtulup bileğimi hafifçe tuttu. Gözlerimiz buluşunca nazikçe gülümseyerek "Ben zaten kavga etmem. Benim için küçüklüğünden beri çok özelsin, bu yüzden seni rahatsız edecek şeyler yapmak istemem." Gözlerini Kenan'a çevirirken gülüşü solmuştu. "Yapacak olana da izin vermem."
Kenan kaşlarını hafifçe çattı ama hâlâ sakin ve medeni bir tonla karşılık verdi:
"Merak etme, ben ona yanlış yapacak en son kişiyim. Ama değer verdiğim birine laf edenin sözlerini uzatmasına da müsaade etmem.”
Yiğit dudaklarının kenarını kıvırdı, alaycı bir tonla devam etti.
“Anladım, sakin ve nazik bir savunma. Ama emin ol, bazen sahiplenmek, sadece kenarda durmakla yetinmek değildir.”
Kenan gözlerini kısa süre bana çevirdi, sonra tekrar Yiğit’e:
“Haklısın. Ama bazen en sessiz olan, en derinden dinleyendir. Ve en medeni görünen, en çok farkında olandır.”
Allah’ım, ikisi de şimdiden gerildi.
Gerginliği dağıtmak için ellerimi çırpıp yapmacık bir neşeyle konuştum.
“Pekala, hadi ikiniz de sakin olun. Yiğit, Kenan'la tatlı yemeye gidecektik. Gelişini kutlamak için sana bir şeyler ısmarlamak istiyorum."
Bu işte Kenan'ın fikrini almayı unuttuğum için mahcup bir şekilde dönüp "Senin için sorun değilse elbette. Yoksa başka zaman da olur." demiştim.
Kenan kısa bir an düşündü, sonra hafifçe gülümsedi:
“Sorun değil elbette. Sen olduğun sürece keyifli geçecektir.”
Sözleri nazik, sakin ve kontrollüydü ama "yalnız olmayı tercih ederdim.." hissiyâtı içimde küçük bir suçluluk hissettirmedi değil.
Yiğit alttan alta meydan okuyan bir tavırla kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Güzel. O zaman bana da tatlı bir hoş geldin olur.”
Kenan nazikçe başını salladı. “Elbette.”
Arabaya doğru yürürken ikisinin yanımda yürüyüşü bile gerilimi belli ediyordu. Kenan adımlarını her zamanki gibi ölçülü ve sakin atıyordu, Yiğit ise biraz hızlı, biraz meydan okurcasına ilerliyordu.
Arabaya bindiğimizde arka koltuğa Yiğit geçti, ben ön koltukta Kenan’ın yanına oturdum. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı; sanki her an bir kıvılcımla ikisi patlayabilirdi.
Yol boyunca sessizlik hakimdi. Ben dayanamayıp ilk sözü açtım.
“Ee Yiğit, nasılsın? Ne zamandır görüşemedik. İstanbul’a gelişin tamamen sürpriz oldu bana.”
Yiğit gülümsedi, göz ucuyla Kenan’a bakıp sonra bana döndü.
“İyiyim. Açıkçası seni özledim. Hatta… küçük Mihrimah’ı bıraktığım gibi bulup bulamayacağımı merak ettim.”
Kenan direksiyonu çevirirken gözleri yola kilitlenmişti ama dudaklarındaki belli belirsiz gerilimi yakaladım. Sözleri nazik ama ince bir uyarı gibiydi:
“İnsan değişse bile özünde aynı kalır. Onu bıraktığın Mihrimah, belki daha güçlü ama hâlâ o.”
Yiğit başını çevirip pencereden baktı.
“Güçlü olması güzel. Ama güçlü olanın yanında, doğru kişinin de olması gerekir.”
Sözleri bana mı, yoksa doğrudan Kenan’a mı, emin değildim. Ama arabanın içindeki hava iyice ağırlaşmaya başlamıştı.
Dayanamayarak araya girdim:
“Peki, tatlıya ne yiyeceğiz? Ben en son gittiğimiz yerdeki yaban mersinli tatlıyı unutamıyorum.”
Kenan bana dönüp gülümseyerek, “Senin favorin belli oldu o zaman. Oraya gidelim.” dedi.
Yiğit ise hafif bir tebessümle söze girdi:
“Benim için fark etmez. Ama Mihrimah’ın seçtiği her şey bana uyar.”
Kenan’ın bakışları direksiyonun üzerinde donuklaştı, sonra sessizce gaza bastı.
Ben ise ikisinin arasında kalmış hissediyordum: biri çocukluğumu geçirdiğim en yakın arkadaşım, diğeri kalbimi son zamanlarda çalkalayan o dingin liman…
Ve şimdi ikisi yanımda ve aynı arabada, birbirlerini tartıyordu.
Yiğit'le daha sonra buluşsaydık keşke. Böyle hem Kenan hem Yiğit tuhaf davranmaya başlamışlardı. Gergin ortamlardan hiç hoşlanmıyorum.
Umarım kafede ortam biraz yumuşar..
~~~~~
Kafenin içi sıcaktı ve hafif kahve kokusu havayı dolduruyordu. Masadaki boş yerleri seçip oturduk. Ben menüye bakarken Kenan ve Yiğit yanımda durup birbirlerine kısa bir bakış attılar.
“Yaban mersinli tart alıyorum ben,” dedim kararlı bir şekilde. Ardından kahve istediğimi de söyledim. Kenan hafifçe gülümsedi: “Senin favorin olduğunu unutmak mümkün değil.”
Yiğit de araya girdi, alaycı ama sıcak bir tonla: “O zaman ben de aynı tarttan alayım. Mihri’nin seçimine sözüm geçmez.”
Ben ikisine bakıp gülerek: “Tamam ama tarttan savaş çıkarmayın, tamam mı?”
Yiğit kahkaha attı: “Sana söz, tabaklar eşit paylaşılacak.”
Kenan çatalını hafifçe silip masaya bıraktı, göz ucuyla Yiğit’e bakıyordu ama ses tonu yumuşaktı:
“Ben sadece Mihrimah'ın keyif almasını isterim."
Ben yine çatışma çıkmasın diye dayanamayıp konuyu değiştirdim:
“Peki, İstanbul’da uzun kalacak mısın Yiğit?”
“Bir süre öyle görünüyor. Hem çalışacak yer bakıyorum, hem de seni daha sık görebilirim,” dedi ve gözlerini bana dikti. Kenan bir an bakışlarını bana çevirdi ve dinlemeye devam etti. Gözlerindeki yoğunluk yüzümü kızartıyordu istemsizce.
Garson siparişimizi getirdi ve yaban mersinli tartları önümüze koydu. Mor dolgun meyveler göz kırpar gibi parlıyordu.
“Vay canına, bak bu tam istediğim gibi!” dedim, mutlulukla çatalımı batırmıştım ki Yiğit yine yapacağını yapmıştı. Yiğit hemen kendi çatalını aldı ve bana uzattı.
“İlk lokmayı ben veriyorum, uğurum olsun.”
Ben gülerek, “Yiğit, çocukluk oyunlarını tekrar etmeye mi çalışıyorsun?” dediğimde “Belki biraz,” diye yanıtladı. Gözleri ışıldıyordu. Ne kadar gülsem de bu tavırların Kenan'a saygısızlıktan başka bir şey olmayacağını bilecek kadar büyümüştük artık.
Kenan sessizce çatalını aldı ve Yiğit'in yaptığı gibi tarttan biraz alıp bana uzattı.
"O zaman bu oyuna ben de katılıyorum. Bakalım, hangimizin uğurunu kabul edeceksin?"
İşte bunu hiç beklemiyordum..
✰✰✰✰✰✰✰✰✰
Bölüm etkileşimi
