AMBİVALAS kitap kapağı

13. bölüm / 26

AMBİVALAS

YÜREK

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: YÜREK

ALAZ MİRAÇ VARNALI

"AKÇA!"
Gırtlağımdan yırtılarak yükselen o çığlık, sadece parkın ağaçlarında değil, benim de tüm benliğimde bir şeyleri sonsuza dek paramparça etti. Damarlarımdaki kanın aniden donduğunu, ardından her bir hücremin vahşi bir alevle kavrulduğunu hissettim. O siyah sürgülü kapı kapandığı an, zihnimdeki tüm sınırlar, kurallar ve o çok güvendiğim mantığım bir saniyede un ufak oldu.
Zaman yavaşladı. Adımlarım çimlerin üzerinde adeta havada asılı kalırken, ciğerlerime çektiğim nefes boğazıma bir cam kırığı gibi battı.
Silahımı havaya kaldırıp minibüsün arkasından çılgınlar gibi koşmaya başladım. Gözlerimde sadece o arabanın arka camı vardı. Tetik parmağım benden bağımsız bir hırsla hareket etti. Parkın sessizliğini yırtan ardışık el ateş sesleri yankılandı; mermilerimden biri minibüsün arka camını tuzla buz etti, diğeri sol arka tekerleğin jantına çarpıp kıvılcımlar saçtı ama o lanet araç durmadı. Lastiklerden çıkan o tiz ve acı çığlık, beynimin içinde yankılanan en büyük işkenceye dönüştü.
Araba virajı alıp gözden kaybolurken, arkasından yetişemeyeceğimi bilerek koşmayı bıraktım. Ellerim titriyordu.
Hayatımda ilk kez öfkenin ve çaresizliğin bu denli birleştiği bir kapana kısılmıştım.

"Teoman Bey! Bomba!"
Demir'in geride kalan diğer korumalarla birlikte attığı o feryat beni sertçe gerçeğe döndürdü. Kafamı hızla yaşlı adama doğru çevirdim. Yere savrulmuş, yaşlı gözlerle ekrandaki kırmızı sayılara bakıyordu.

00:08... 00:07... 00:06...

"Herkes yere yatsın!" diye gürledim.
Zaman kalmamıştı. Yaşlı adamı oradan uzaklaştıracak ya da düzeneği sökecek tek bir saniyemiz bile yoktu. İki büyük adımla yerde çaresizce yatan adamın üzerine atıldım, onu sertçe kavrayıp parkın kenarındaki beton setin arkasına, toprağın üzerine doğru fırlattım. Kendi bedenimi de yere attığım an, zaman tamamen tükendi.

00:01... 00:00.

Gözlerimi kör eden çiğ, sarı bir ışık patlamasıyla birlikte kulakları sağır eden o devasa gürültü gökyüzünü sarstı. Yerden yükselen alev topu ve onun ardından gelen o korkunç basınç dalgası sırtıma adeta demir bir balyoz gibi indi. Toprak sarsıldı, ağaçlardan kopan dallar ve yanan metal parçaları yağmur gibi üzerimize yağdı. Kulaklarımda uğultulu, kesintisiz bir çınlama başlarken ağzıma dolan toprak ve barut kokusu nefesimi kesti.
Saniyelerce kıpırdamadan, sırtımdaki o yakıcı sıcaklıkla yerde kaldım. Ama zihnim o yıkımın ortasında bile sadece tek bir şeye odaklanmıştı: Akça.

Kulaklarımdaki çınlamaya inat, dişlerimi birbirine geçirerek doğruldum. Üzerimdeki toprak ve kül yığınını silkeleyerek ayağa kalktığımda, az önce dondurma arabasının durduğu yerde sadece simsiyah bir enkaz ve havaya yükselen kapkara dumanlar kalmıştı. Yaşlı adam arkamda hafifçe inleyerek yaşıyordu; bombanın menzilinden son saniyede çıkmayı başarmıştık.
Ama benim içimdeki patlama, o bombadan çok daha büyüktü.
"Teoman Bey! İyi misiniz?" Demir, yüzündeki toz toprakla birlikte koşarak yanıma geldi. Gözlerindeki korku net bir şekilde okunuyordu.
Gözümden süzülen bir damla ter, yüzümdeki barut karasına karışıp akarken Demir'e döndüm. O an yüzümde nasıl bir ifade olduğunu bilmiyordum ama Demir'in korkuyla bir adım geri çekilmesinden, içimdeki o canavarın tamamen serbest kaldığını anladım.
"Arabayı getir," dedim. Sesim o kadar kısık, o kadar derinden ve soğuk çıkmıştı ki, kendi sesimi tanıyamadım.
"Teoman Bey, yaralısınız, sırtınız-"

"Sana arabayı getir dedim!" diye kükredim, Demir'in yakasını kavrayıp onu sarsarak. Gözlerim kan çanağına dönmüştü. "Tüm adamları ayağa kaldırın! Şehirdeki her bir Varnalı adamı sokaklara dökülecek. Arzu'nun nefes aldığı, adım attığı, para kazandığı her bir deliği bulacaksınız! Eğer o araba bu şehirden çıkarsa, her birinizi o enkazın içine gömerim!"
Demir yutkunarak hızla başını salladı. "Emredersiniz, hemen hallediyorum!" diyerek telsizine sarıldı.

Üzerimdeki siyah ceketi tek bir hamlede çıkarıp yere fırlattım. Kazağımın sımsıcak kana bulandığını hissetsem de acıyı zerre kadar umursamadım. Cebimden telefonumu çıkarıp hızla bir numarayı tuşladım. Telefon daha ilk çalışta açıldı. "Varnalı?" dedi karşıdaki ses, tedirginlikle.

"Arzu," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi birer ölüm fermanı gibi bileyerek. "Sana yemin ederim... Eğer Manal'ın saçının tek bir teline zarar gelirse, bu şehri senin üzerine yıkarım. Seni o sığındığın delikten çıkarır, kendi ellerimle boğarım. Beni duydun mu lan? Beni duydun mu?!"

Telefonun diğer ucundan gelen o tiz ve alaycı kadın gülüşü öfkemi zirveye çıkardı. "Geç kaldın Teoman. Oyunun kurallarını ben yazarım demiştim." Telefon yüzüme kapandı.
Telefonu avcumun içinde o kadar sert sıktım ki, ekranın çıtırtıyla çatladığını duydum. Arabam, önümde lastiklerini ağlatarak durduğunda kapıyı açıp kendimi sürücü koltuğuna attım.
Ben Teoman Varnalı'ydım. Sokakların kurallarını yazan, acımayı çoktan unutmuş o adam.

MANAL AREL

Minibüsün o dar, kirli tabanında savrulurken zihnimden geçen tek şey buydu. Ellerim arkadan plastik kelepçeyle sımsıkı bağlanmıştı, bileklerime batan o plastik canımı yakıyordu ama hissettiğim öfke fiziksel acıyı tamamen uyuşturmuştu. Karşımda oturan iri yarı, maskeli iki adam ellerindeki silahları dizlerinin üzerine koymuş, gergin bir şekilde dışarıyı izliyorlardı.

Dudaklarımı alaycı bir şekilde kıvırdım. Bu korkakların gözlerindeki o titrek ışığı görebiliyordum.
"Yolculuk daha ne kadar sürecek?" dedim, sesimi bilerek alabildiğine rahat ve umursamaz tutarak. "Malum, burası biraz havasız. Annem size daha lüks bir araç tahsis edemedi mi? Gerçi, patronunuzun vizyonu ancak bu kadarına yetiyor demek ki."

Karşımda oturan iri yarı adam kafasını sertçe bana doğru çevirdi. Maskesinin arkasındaki gözleri öfkeyle kısıldı. "Kes sesini! Zaten canımız burnumuzda, bir de senin dırdırını çekmeyeceğiz!"

"Canınız burnunuzda mı?" diyerek hafifçe güldüm. Gövdemi minibüsün sarsıntısına göre dengeleyerek hafifçe doğruldum. "Haklısınız. Sonuçta arkanızdan gelen adamın kim olduğunu çok iyi biliyorsunuz. Teoman Varnalı o parkı sizin başınıza yıkmıştır bile. Şimdi buradasınız ama yarın sabah bedenlerinizin hangi nehir kenarından toplanacağını düşünüyor musunuz? Ben olsam düşünürdüm."

"Sana sus dedim!" diye kükredi iri yarı adam. Bir anda yerinden fırlayıp üzerime doğru eğildi ve elinin tersiyle yüzüme sert bir tokat attı.
Yüzüm yediğim darbenin şiddetiyle sertçe yana savruldu. Dudağımın kenarında patlayan o sıcak kanın metalik tadını anında dilimde hissettim. Yanağım cayır cayır yanıyordu ama bu darbe beni korkutmak yerine içimdeki o vahşi, yırtıcı Manal'ı tamamen serbest bıraktı.
Gözlerimdeki o deli öfkeyle başımı yavaşça tekrar ona doğru çevirdim. Yüzümdeki o kanlı, hırçın gülümseme adamı bir anlığına duraksattı. "Bu kadarı mı?" diye fısıldadım.
Daha adam ne olduğunu anlayamadan, sırtımı minibüsün yan duvarından destek alarak tüm gücümle öne doğru fırlattım. Kollarım bağlıydı ama başım en ölümcül silahımdı. Alnımı, tam burnunun üzerine gelecek şekilde adamın yüzüne gömdüm.

Sert bir kemik kırılma sesi minibüsün içinde yankılandı. İri yarı adam acı dolu bir feryatla geriye doğru savrulurken, burnundan fışkıran kanlar maskesini anında kırmızıya boyadı. İki eliyle yüzünü kapatıp acıyla yere çöktü.
"Lan sürtük!" diye bağırdı diğer adam. Ben daha doğrulmaya fırsat bulamadan, minibüsteki diğer iki adam üzerime çullandı. Biri kollarımı arkadan sıkıca bastırırken, diğeri saçlarımdan kavrayıp başımı minibüsün zeminine doğru sertçe bastırdı. "Dur artık, dur yoksa kafana sıkarım!" diye bağırıyorlardı. Soluk soluğa, saçlarımın arasından yerdeki toza bakarken bile yüzümde o muzaffer tebessüm vardı. Onlara buraya kurban olarak gelmediğimi göstermiştim.

Aradan geçen yarım saatin ardından minibüsün hızı yavaşladı ve keskin bir frenle durdu.
Sürgülü kapı hızla açıldığında içeriye dolan o rutubetli, loş ışık gözlerimi kamaştırdı. Beni saçlarımdan ve kollarımdan tutarak acımasızca araçtan aşağıya fırlattılar. Ayaklarım yere bastığında etrafıma bakındım. Şehrin tamamen dışında, terk edilmiş, paslı demirlerle kaplı devasa bir deponun önündeydik. "Yürü lan!" diyerek sırtımdan sertçe ittiler.
Karanlık, yüksek tavanlı deponun içine doğru sürüklendim. Deponun tam ortasında, tek bir tavan lambasının altında duran eski, ahşap bir sandalye vardı. Beni o sandalyeye sertçe oturttular. Adamlardan biri kalın, sert halatları alıp kollarımı ve bacaklarımı sandalyenin gövdesine sımsıkı dolamaya başladı. Halat tenimi kesecek kadar sertçe sıkılırken bile gözlerimi onlardan ayırmadım.
Beni sandalyeye tamamen sabitledikten sonra, burnunu kırdığım adam elindeki mendille yüzünü silerek tam karşıma dikildi. Gözleri intikam hırsıyla yanıyordu.
"Şimdi..." dedi, sesi burnundan gelen kan yüzünden hışırtılı çıkıyordu. "Görüşeceğiz seninle. Bakalım o çok güvendiğin Varnalı seni bu delikten kurtarabilecek mi?"

Dudaklarımdaki kanı tükürüp doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Umarım kurtaramaz," dedim, sesimdeki o dondurucu sakinlikle. "Çünkü eğer o gelmeden önce ben bu halatlardan kurtulursam... senin için çok daha acılı olacak."

&&&

Deponun tavanındaki tek tük ışıklar sönmüş, yerini sadece tepedeki küçük bir kırık camdan sızan soluk ay ışığına bırakmıştı. Zaman kavramımı tamamen yitirmiştim. Kaç saattir bu sandalyede bağlıydım? Beş saat mi, on saat mi, yoksa koca bir gün mü geçmişti?
Rüzgar, deponun sac levhalarını her sarstığında çıkan o tiz gıcırtı, başımdaki o zonklayıcı ağrıyı daha da katlıyordu. Vücudum soğuktan titremeye başlamıştı. Kollarımı ve bacaklarımı saran kalın halatlar, kan dolaşımımı neredeyse tamamen kestiği için parmak uçlarımı hissetmiyordum. Bileklerimi her hareket ettirdiğimde, halatın pürüzlü lifleri derimi çiğneyerek geçiyor, oradan sızan kanın sıcaklığını tenimde hissediyordum.
Ama zihnim... Zihnim hiç olmadığı kadar berraktı.

Karşımdaki varillerin üzerine oturmuş, gerginlikle sigara üstüne sigara yakan adamlara baktım. Burnunu kırdığım adam, yüzündeki sargıyla sürekli kapının önünde volta atıyordu. Telefonu her çaldığında adeta havaya sıçrıyor, korku dolu gözlerle ekrana bakıyordu.
Onların bu korkusu, benim en büyük besin kaynağımdı.
"Hala ses yok mu?" diye fısıldadım, kurumuş dudaklarımı zorlukla aralayarak. Sesi duyan sargılı adam bana doğru döndü, gözlerindeki o hırçın nefret yerini yavaş yavaş derin bir endişeye bırakıyordu.
"Kapa çeneni," diye homurdandı ama eski gücünden eser yoktu.
"Telefonun her çaldığında azrailini görmüş gibi oluyorsun," dedim, acıyan boynumu hafifçe esneterek. "Teoman şehri yakıyor, değil mi? Annemin adamlarını tek tek avlıyor. Limandaki depoları, sevkiyat yollarını, güvendiğiniz tüm o güvenli evleri yerle bir ediyor... Ama burayı henüz bulamadı. Çünkü burası o kadının bile unuttuğu, en arkada kalmış çöplüğü."

Sargılı adam hızla üzerime doğru yürüdü, elini silahının kabzasına attı. "Sana susmanı söyledim! Varnalı bizi bulamaz. Buranın tapusu bile Arzu ablanın üzerine değil, sistemde görünmüyor!"

İçten içe gülümsedim. Demek bu yüzden Teoman hala bana ulaşamamıştı. Sistem dışı, tamamen kayıt dışı bir hayalet bölgedeydik. Teoman'ın ne kadar çıldırdığını, gözünün nasıl döndüğünü tahmin edebiliyordum.

Tam o sırada deponun paslı ağır demir kapısı büyük bir gürültüyle dışarıdan açıldı. İçeriye giren rüzgarla birlikte, topuklu ayakkabıların beton zeminde çıkardığı o tiz, ritmik ve tehditkar ses yankılandı.

Tık... Tık... Tık...

Gelenin kim olduğunu görmek için başımı kaldırdım. Karanlığın içinden, üzerinde siyah kürk bir paltoyla Annem belirdi. Yine ne yapıp edip o parmaklıklar arasından kurtulmuştu. Yüzünde, tüm bu yıkıma rağmen o sinir bozucu, kibirli gülümsemesi vardı. Yanındaki iki silahlı adamla birlikte doğrudan benim oturduğum sandalyeye doğru yürüdü.

Sargılı adam hemen Arzu'nun önünde eğildi. "Arzu Hanım, hoş geldiniz. Her şey kontrol altında, kız buraya kilitlendi."
Annem, adama cevap bile vermedi. Doğrudan karşıma gelip durdu. O pahalı parfümünün kokusu deponun rutubetli havasına karışırken, parmaklarının ucuyla çenemi kavrayıp başımı yukarıya doğru kaldırdı. Gözlerindeki o soğuk, hastalıklı nefreti çok yakından görebiliyordum. "Bak sen şu dik başlı Manal'a..." dedi Arzu, sesi adeta bir yılan gibi tıslayarak. "Yüzün gözün kan içinde, soğuktan titriyorsun ama o gözlerindeki o kibirli ışık hala sönmemiş."

"Sönmeyecek, Anne," dedim, yüzüne tükürür gibi bir tonda konuşarak. "Senin o ucuz oyunların benim ışığımı söndürmeye yetmez."
Annem elini çenemden sertçe çekip ceketinin cebinden telefonunu çıkardı. Telefonun ekranını bana doğru çevirdiğinde gördüğüm şey nefesimi kesti.

Ekrandaki canlı kamera görüntüsünde, Teoman'ın bizim malikanenin altındaki o büyük hangarda, Annemin adamlarından birini zincirlere vurmuş halde sorguladığı anlar vardı. Teoman'ın üstü başı kan içindeydi, saçları dağılmış, gözleri tamamen kararmıştı. Karşısındaki adamı her darbesinde adeta öldürmek istercesine yumrukluyor, "AKÇA NEREDE?!" diye kükrüyordu. Sesi telefondan bile o kadar çiğ ve acı dolu geliyordu ki, kalbimin sıkıştığını hissettim.

Annem sinsi bir gülüşle mırıldandı:"Görüyor musun? Senin o çok güvendiğin Varnalı, şu an kontrolünü tamamen kaybetmiş bir canavardan farksız. Seni bulamadığı her an biraz daha delirecek, kendi adamlarını, kendi dünyasını yakacak. Ve sonunda... o tamamen kül olduğunda, ben seni onun küllerinin üzerine gömeceğim."

Telefonu kapatıp cebine koydu ve arkasını dönerek kapıya doğru yürümeye başladı. Korumalarına sert bir bakış fırlattı. "Bunu aç susuz bırakın. Teoman tüm şehri arayadursun, biz onun aklını tamamen yitirmesini bekleyeceğiz. O tamamen pes ettiğinde, Manal'ın sonunu bizzat ben hazırlayacağım."

Annem kapıya doğru birkaç adım atmıştı ki, aniden durdu. Topuklu ayakkabılarının betonda çıkardığı o tiz ses bıçak gibi kesildi. Omuzları hafifçe dikleşti, sanki gitmekle kalmak arasında görünmez bir duvara çarpmış gibiydi. Yavaşça, o siyah kürkünün eteklerini savurarak bana doğru geri döndü.
Yüzündeki o her zamanki kibirli, her şeyi kontrol altında tuttuğunu sanan gülümseme yerini daha karanlık, daha hastalıklı bir ifadeye bırakmıştı. Adımlarını tekrar bana doğru yönlendirdi. Geldi ve tam önümde durdu. Eğilip o dondurucu, buz gibi elleriyle yanağımdaki tokat izinin üzerinden sızan kanı parmak ucuyla sildi. Dokunuşu bir annenin şefkatinden farksız gibi görünüyordu dışarıdan; ama bu ellerin beni geçmişte kaç kez ölüme fırlattığını, kaç kez canımı yaktığını sadece ben biliyordum.
O, benim öz annemdi. Ama bir gün bile anne olmamıştı. O, benim celladımdı.
"Sana her baktığımda..." dedi, sesi adeta bir yılan gibi tıslayarak saçlarımın arasına sızdı. Parmakları saç tellerimi kavrayıp geriye doğru hafifçe büktü, başımı kaldırmak zorunda kaldım. "Kendimi görüyorum Manal. O dik başlılığın, o asiliğin... Ama unuttuğun bir şey var. Seni bu canavara dönüştüren bendim. Seni ben yoğurdum. Şimdi bana karşı oynamaya çalışman o kadar acınası ki."

Acıyan boynuma ve saç diplerime batan o sancıya rağmen gözlerimi bir milim bile kaçırmadım. Dudaklarımdaki kanlı gülümseme daha da büyüdü. "Beni sen yoğurmadın. Sen beni sadece yok etmek istedin. Ama başaramadın. Karşında duran bu kadın, senin o kirli ellerinle yarattığın en büyük yenilgin."

Annemin gözlerindeki o hastalıklı nefret bir anda alevlendi. Saçlarımı daha sert çekerek başımı arkaya doğru büktü, parmaklarının boğumları bembeyaz olmuştu. "Hala konuşuyorsun," diye fısıldadı öfkeyle. "Burada, bu sandalyeye bağlıyken, Teoman dışarıda çaresizce senin cesedini ararken bile o sesini kesmiyorsun. Ama o sesini kesmesini çok iyi bilirim ben. Seni bu depoda öylece çürümeye bıraktığımda, o çok güvendiğin dik duruşun kaç gün dayanacak göreceğiz." İçimdeki o çocukluk yarasının, o hiç kapanmayan büyük kaybın sızısı bir anda göğüs kafesimi yırtarak yukarı fırladı. Gözlerimin önüne bir anlığına, çok uzun yıllar öncesinden kalan o narin, o kırılgan hayal geldi.
"Ne yapacaksın?" dedim, sesim bir anda o deponun soğuk duvarlarında yankılanacak kadar derin, pürüzsüz ve dondurucu bir sakinliğe büründü. Duraksadı. Saçlarımdaki parmaklarının hafifçe gevşediğini hissettim.
Gözlerimin içine çöken o karanlık nefretle doğrudan onun göz bebeklerine baktım ve o cümleyi fısıldadım: "Ablama yaptığını bana da mı yapacaksın, anne?"
O son kelime... O hiçbir zaman hak etmediği, ağzımdan çıkarken bile dilimi zehirleyen o kelime deponun boşluğunda asılı kaldı.
Sanki göğsüne görünmez bir kurşun yemiş gibi aniden geriledi. Saçlarımdaki elleri tamamen çekildi. O saniyede yüzündeki o kibirli, acımasız maskenin nasıl çatladığını, gözlerindeki o sahte gücün nasıl bir anda un ufak olduğunu gördüm. Dudakları aralandı, bir şeyler söylemek istedi ama tek bir harf bile dökülmedi ağzından. Boğazı düğümlenmiş gibi öylece donakaldı.
Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Yıllardır kaçtığı, üzerine toprak örttüğünü sandığı o büyük günahı, o kanlı geçmişi tam karşısında, benim gözlerimde görmüştü.

Bana doğru tek bir adım bile atamadı. Birkaç saniye boyunca, o dondurucu sessizliğin içinde sadece bana baktı. Gözlerinde ilk defa korkuyu, ilk defa o derin sarsıntıyı gördüm.
Sonra hiçbir şey demedi. Tek bir kelime bile etmedi.
Arkasını döndü ve sanki o depodan değil de kendi geçmişinden kaçıyormuş gibi hızla kapıya doğru yürüdü. Topuklu ayakkabılarının sesi bu kez ritmik değildi; düzensiz, aceleci ve panik doluydu.

Demir kapının o tok ve sağır edici kapanma sesi depoda yankılanıp söndüğünde, içerisi her zamankinden daha soğuk ve daha tekinsiz bir sessizliğe büründü. Annem gitmişti. Gitmişti ama arkasında bıraktığı o hayalet, deponun rutubetli duvarlarından sızıp hepimizin üzerine çökmüştü.
Burnunu kırdığım o sargılı adam ve yanındaki diğer iki koruma, kapının kapandığı yere bakakaldılar. Patronlarının, o her zaman yıkılmaz duran kadının buradan adeta kaçarak çıkıp gitmesi, adamların zihinlerindeki o son güvenli kaleyi de yıkmıştı. Bunu gözlerindeki o titrek, ne yapacağını bilemez bakışlardan çok net okuyabiliyordum.

Dudaklarımı hafifçe araladım, boğazımdaki kuruluk acı bir his bıraksa da yüzümdeki o alaycı, hırçın gülümsemeyi bozmadım.
"Ne oldu?" dedim, sesimi deponun yüksek tavanında yankılandırarak. "Kraliçeniz pek bir aceleyle çıktı sanki? Arkasına bile bakamadı."
Sargılı adam hızla bana döndü. Gözlerindeki panik ve nefret birleşince ortaya son derece tehlikeli ve kontrolsüz bir öfke çıkmıştı. Adımlarını sertçe bana doğru attı.
"Sana çeneni kapamanı söylemiştim!" diye kükredi.

"Niye?" dedim, sandalyede bağlı olmama rağmen omuzlarımı hafifçe dikleştirerek. "Gerçekler canınızı mı yakıyor? Kadın sizi buraya yem olarak bıraktı. O kapıdan çıktı ve kendi canını kurtarmak için arabasına bindi. Teoman bu gece onun nefesini kesecek, bunu o da biliyor. Siz ise hala burada, bu dondurucu depoda benim başımda bekleyip kurtulacağınızı sanıyorsunuz."

"Kapa lan çeneni!"
Adam bir anda kendini tamamen kaybetti. Öfkeyle öne atılıp elinin tersiyle yüzüme bir tokat daha attı.
Zaten sarsılmış olan başım darbenin şiddetiyle sertçe yana savruldu. Yanağım cayır cayır yanarken, az önce kabuk bağlamaya yüz tutmuş olan dudağımın kenarı yeniden patladı. Sıcak, yoğun kanın metalik tadı ağzımın içine dolarken, sızan kırmızı damlalar çenemden süzülüp beyaz tişörtümün üzerine damladı.
Gözlerimi sımsıkı kapattım, başımdaki o zonklayıcı acının geçmesini bekledim. Ama acı bittiğinde, gözlerimi açtığım an karşısında yine o pes etmeyen, daha da bilenen Manal vardı. Başımı yavaşça tekrar ona doğru çevirdim. Saçlarımın arasından süzülen kanı umursamadan yüzüne baktım ve dudağımdaki kanı yere tükürdüm.
"Hepsi bu mu?" dedim, kısık ve dondurucu bir sesle. "Bir kadını sandalyeye bağlayıp tokat atmak... Sınırın bu kadar mı senin?"
Benim bu dik duruşum, adamı çıldırtmanın eşiğine getirmişti. Yanındaki diğer koruma araya girip sargılı adamı omzundan geriye doğru çekti. "Dur abi, dur! Kadın deli, bilerek yapıyor. Kendini öldürtecek."

Sargılı adam derin derin nefes alarak üzerime doğru eğildi. Gözlerini gözlerime dikti, yüzündeki o sinsi ve çaresiz gülümsemeyle konuşmaya başladı: "Sen..." dedi, sesi adeta bir zehir gibi fısıldayarak. "Sen hala buradan canlı kurtulabileceğini mi düşünüyorsun gerçekten? Varnalı'nın seni bulacağını, o kahraman gibi gelip seni bu sandalyeden çözeceğini mi sanıyorsun? Çok zavallısın Manal."
Hafifçe güldüm ama o konuşmasına devam etti: "Arzu Hanım az önce o kapıdan niye çıktı sanıyorsun? Burası senin son durağın. Kendi öz annen, senin o çok güvendiğin Varnalı buraya ulaşamadan seni nasıl ortadan kaldıracağının planlarını yapıyor şu an. Seni öldürmek için emir vermesi tek bir telefonuna bakar. Seni kendi elleriyle bu dünyaya getiren kadın, bu gece bizzat senin sonunu hazırlıyor. Varnalı buraya geldiğinde bulacağı tek şey, senin o soğumuş cesedin olacak!" Söylediği her bir kelime, dudağımdan sızan kan gibi içime akıyordu. Ama gözlerimdeki o hırçın ışıktan tek bir parça bile eksilmedi. "O zaman..." dedim, sesimdeki o sarsılmaz inançla doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Kraliçenize söyleyin acele etsin. Çünkü eğer o telefon gelmeden önce Teoman bu kapıyı kırarsa... hiçbiriniz için bir sonraki saniye olmayacak."

Gözlerindeki o çaresiz korku, kontrolsüz bir canavarlığa dönüştü. Söylediğim her kelime onun yetersizliğini, korkaklığını yüzüne bir ayna gibi çarpmıştı.
"Lan!" diye kükredi, sesindeki o çaresiz yırtılmayla.
Bir kez daha üzerime çullandı. Bu sefer elinin tersiyle değil, tüm gücüyle yumruğunu yüzüme doğru savurdu. Aldığım o ağır darbenin şiddetiyle, bağlı olduğum eski ahşap sandalye beton zeminde kaydı, dengesini yitirdi ve büyük bir gürültüyle yana doğru devrildim.
Sol omzum ve başımın kenarı sert betona çarptığında nefesim ciğerlerime kilitlendi. Sandalyeye sımsıkı bağlı olduğum için darbeyi yumuşatacak hiçbir hamle yapamamıştım. Bileklerimdeki halatlar derimi parçalayarak etime gömüldü, sırtıma saplanan o keskin acıyla gözlerim karardı. Yerde, yana yatmış bir şekilde, yanağım buz gibi betona yapışmış halde nefes almaya çalıştım. Ağzımın içi tamamen kan dolmuştu.

Ama bitmemişti.
Sargılı adam durmadı. Hırsını alamamış gibi soluyarak yanıma geldi, devrilen sandalyeyi arkasındaki tahta çıtalardan kavrayıp kaba bir güçle tekrar ayağa dikti. Sandalye betonun üzerinde tiz bir gıcırtıyla doğrulurken başım arkaya doğru düştü. Saçlarım yüzüme dağılmış, sol gözüm yediğim darbelerden hafifçe şişmeye başlamıştı. Dudağımdan süzülen kan çenemden boynuma, oradan göğsüme doğru sıcak bir hat çizerek akıyordu.
Görünüşüm darmadağındı. Ama içim... İçimdeki o vahşi canavar ilk kez bu kadar özgürdü.
Başımı yavaşça doğrulttum. Saçlarımın arasından süzülen kanı, yüzümün sol tarafındaki o korkunç sızıyı hissettim. Ve tam o anda, deponun o dondurucu sessizliğini yırtan bir güçlü sesle kahkaha attım.
Önce kısık, sarsıntılı bir kıkırdamayla başladı, ardından deponun yüksek tavanında yankılanan deli işi, hırçın bir kahkahaya dönüştü. Dişlerimin arası kıpkırmızı kan içindeydi, gözlerimden acının etkisiyle yaşlar süzülüyordu ama durmadım. Deliler gibi güldüm.
"Gülüyor bir de... Kafayı yemiş bu!" dedi arkadaki genç koruma, dehşet içinde geri çekilerek.

"Bu kadar mı lan?" diye bağırdı sesim, o delice kahkahanın arasından sıyrılarak. Gözlerimi sargılı adamın gözlerine diktim. İçimdeki tüm nefretle, tüm o çocukluk travmalarımın verdiği intikam hırsıyla haykırdım: "Vur lan! Vur! Gücün ancak buraya bağlı bir kadına mı yetiyor? Erkeksen vursana lan! Vur!"

"Kapa çeneni! Kapa!" diye delirmiş gibi bağırdı adam.

"Vur diyorum sana! Arzu'nun köpeği! Varnalı buraya geldiğinde o yüzündeki sargıyı senin etine gömecek! Korkudan titriyorsun! Vur lan!" Adam tamamen kontrolünü kaybetti. "Seni geberteceğim!" diye bağırarak üzerime atıldı. Bu kez gözü tamamen dönmüştü; bir tane daha, ardından hiç beklemeden çok daha sert bir darbe daha indirdi yüzüme. Başım sağa sola savrulurken, sandalyenin ahşap gıcırtıları deponun duvarlarında yankılandı. Bilincimin sınırları zorlanıyor, her darbede dünya biraz daha kararıyordu ama yüzümdeki o meydan okuyan, kanlı gülüşü silemiyordu. "Yeter abi! Dur, öldüreceksin kadını!"
Arkadaki diğer iki koruma nihayet durumun ciddiyetini fark ederek ileri atıldı. İri yarı olanı, sargılı adamı arkasından kollarını dolayarak zorla geriye doğru çekti.
"Bırakın beni! Bırakın, geberteceğim bu sürtüğü!" diye çırpınıyordu adam, ayaklarını hırsla betona vurarak.

"Abi delirdin mi, Arzu Hanım canlı kalsın dedi! Varnalı'ya koz lazım! Dur diyorum!" Diğer koruma da sargılı adamın önüne geçip onu göğsünden sertçe geriye doğru itti. İki adam, delirmiş gibi nefes alan arkadaşlarını depoda benden uzaklaştırmak için adeta bir duvar ördüler.

Sandalyede başım öne eğik, saçlarımın arasından süzülen kanın beton zemine tıkır tıkır damlayışını izliyordum. Her nefesimde göğüs kafesime batan o keskin sızıya rağmen zihnim durmaksızın çalışıyordu.
Tam o sırada, deponun o dondurucu sessizliğini yırtan tiz bir telefon melodisi yankılandı.
Sargılı adam cebinden titreyen elleriyle telefonu çıkardı. Ekrana baktığı an yüzündeki o deli öfke bir anda yerini derin bir saygı ve korkuya bıraktı. Boğazını temizleyip telefonu hızla açtı.
"Arzu Hanım..." dedi, sesi hala soluk soluğaydı.
Telefondan gelen ses o kadar yüksek ve o kadar histerikti ki, deponun yüksek tavanında yankılanan o cızırtılı tınıyı ben bile duyabiliyordum. Annemim o her zamanki soğukkanlı, kibirli sesinden eser kalmamıştı. Sesi darmadağındı, geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu her halinden belliydi. Ama bir o kadar da ölümcül ve kararlıydı.
"Hala yaşıyor mu o?" diye sordu Arzu, telefondan gelen sesi adeta bir yılan gibi tıslayarak. "O sürtük hala nefes alıyor mu?!"

"Evet, Arzu Hanım... Bağlı durumda. Ama çok ileri gitti, ağzını açıp-"

"Susturun onu!" diye çığlık attı Arzu. Telefonun diğer ucundan bir hıçkırık, ardından bir araba direksiyonuna vurulma sesi geldi. Tamamen delirme noktasına gelmişti. "Hayır... Hayır, bekleyin. Sakın dokunmayın ona. Onun işini bizzat ben bitireceğim! O kapıyı üzerine kilitleyin ve beni bekleyin. O defteri kendi ellerimle kapatacağım!" Telefon yüzüne kapandı. Sargılı adam yavaşça telefonu indirdi. Yüzünde sinsi, şeytani bir gülümseme yayıldı. Bana doğru döndü, burnundan akan kanı elinin tersiyle silerek doğrudan üzerime yürüdü.
"Duydun mu?" dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Ölüm fermanını bizzat o çok korktuğun annen imzaladı. Buraya geliyor. Ve bu kez, o yarım kalan hesabı tamamen kapatacak."
Sadece hafifçe gülümsedim. Dudaklarımdan sızan taze kanı dişlerimin arasından süzerek yere tükürdüm. "Gelsin," dedim, sesimdeki o sarsılmaz buz gibi soğuklukla. "Gelsin ki bu gece ikimizden biri o geçmişin altında tamamen ezilsin."

&&&

Aradan geçen dakikalar, sanki her biri birer saatmiş gibi üzerimize çöktü. Deponun içindeki o gergin bekleyiş, her saniye biraz daha ağırlaşıyordu. Adamlar silahlarını doldurmuş, kapının önünde volta atıyorlardı.
Ve sonra... O an geldi.
Deponun dışında, rüzgarın uğultusunu kesen o vahşi, yırtıcı motor sesi yankılandı. Lastiklerin çakıllı yolda feryat edercesine çıkardığı o tiz ses, deponun duvarlarını sarstı. Bu sıradan bir araba değildi. Bu, şehri ateşe veren o kara canavarın ta kendisiydi.

"Varnalı geldi!" diye bağırdı kapıdaki genç koruma, korkudan elleri titreyerek silahına sarılırken.
"Mevzi alın! Kapıya odaklanın!" diye kükredi sargılı adam.
Daha adamlar yerlerini bile alamadan, deponun o devasa paslı demir kapısı korkunç bir gürültüyle içeriye doğru çöktü. Teoman'ın o siyah, zırhlı arazi aracı kapıyı adeta kağıt gibi yırtıp içeriye daldı. Farların o kör edici, çiğ beyaz ışığı deponun o karanlık köşelerini aydınlatırken, tekerleklerden savrulan çakıl taşları ve toz bulutu havayı kapladı.

Aracın kapısı daha durmadan açıldı ve içeriden, gözlerinde sadece ölümün soğukluğu olan o adam fırladı. Teoman...
Üstü başı darmadağındı, kazağındaki kan lekeleri kurumuştu ama gözlerinde öyle vahşi, öyle deli bir hırs vardı ki, karşısına çıkan her şeyi yakıp yıkmaya hazırdı. Elindeki silahla içeri adım attığı an gözleri deponun ortasını, yani beni aradı.
Beni o halde... Yüzüm gözüm kan içinde, sol gözüm şişmiş, üzerimdeki beyaz tişört sımsıcak kana bulanmış bir halde o sandalyeye bağlı gördüğü o milisaniyede, Teoman'ın yüzündeki o ifadeyi ömrüm boyunca unutamayacaktım. O an, onun içindeki o mantıklı, planlı adam tamamen öldü. Yerine sadece saf, vahşi bir acı ve yıkım hırsı geçti.

"Akça." diye mırıldandı.
Ama burası Arzu'nun tuzağıydı. Teoman'ın o anki kör öfkesini ve sadece bana odaklanmış olmasını bekliyorlardı. Teoman bana doğru ilk adımını attığı an, deponun tavanındaki karanlık kirişlerden ve yan taraftaki varillerin arkasından Arzu'nun pusuda bekleyen pusu timi fırladı. Dört iri yarı adam, Teoman'ın üzerine adeta birer gölge gibi çullandı. "Bırakın lan beni! Bırakın!" diye kükredi Teoman, elindeki silahı ateşlemeye çalışarak. Ama adamlardan biri sert bir tekmeyle silahı elinden uçurdu.
Teoman durmadı; adeta zincirlerinden kurtulmaya çalışan vahşi bir aslan gibi pençelerini geçirdi adamlara. Birine sert bir kafa atıp burnunu kırdı, diğerini omuzuyla duvara çarptı ama adamlar çok kalabalıktı. Arkadan gelen iki iri yarı koruma Teoman'ın kollarını arkaya doğru bükerek kilitledi. Diğer bir adam ise arkadan diz kapağının arkasına sert bir tekme indirdi.

Teoman, aldığı o darbeyle birlikte büyük bir gürültüyle beton zemine, tam da benim oturduğum sandalyenin birkaç metre önüne diz çöktürüldü.
Kollarını arkadan sımsıkı tutan o üç adam, onun her bir çırpınışında daha da üzerine yükleniyor, onu yerde tutmak için tüm güçlerini kullanıyorlardı. Teoman, yüzünü betondan kaldırıp o kan çanağına dönmüş gözlerini doğrudan bana çevirdi. Nefes nefeseydi, şakağından süzülen ter damlaları yüzündeki toza karışıyordu.
"Akça..." diye fısıldadı, sesi bu kez o kükreyişin aksine, içimi paramparça edecek kadar çaresiz ve derinden gelmişti. "Sana ne yaptılar... Ne yaptılar lan sana?!"
Dudağımdaki o yoğun acıya rağmen ona bakıp gülümsedim. Gözlerimden süzülen o tek damla yaş, yanağımdaki kurumuş kanı eriterek süzüldü.
"Merak etme..." dedim, sesim titreyerek ama o sarsılmaz inancımla. "Kolay kolay ölmem Vatnalı."

Ve tam o anda, deponun girişinde o tanıdık, uğursuz gölge belirdi.
Annem, o siyah kürkünün eteklerini arkasında bir ölüm rüzgarı gibi savurarak içeri adım attı. Yüzü kireç gibi bembeyazdı, göz altları çökmüş, o her zamanki kusursuz makyajı hafifçe dağılmıştı. Tamamen delirmenin, aklını yitirmenin eşiğindeydi. Adımları düzensizdi ama elinde sımsıkı tuttuğu o gümüş kaplama, kabzası işlemeli tabanca son derece sabit ve ölümcüldü.
Hiç durmadı. Doğrudan bana doğru yürüdü. Yanımdaki korumalar onun o gözü dönmüş halini görünce ürkerek geri çekildiler.

Annem, tam önümde durduğu an elindeki silahın o soğuk metal namlusunu sertçe şakağıma dayadı.
"ARZU! SAKIN!" diye kükredi Teoman yerden, kollarını tutan adamları neredeyse havaya kaldıracak bir güçle doğrulmaya çalışarak. "O tetiği çekersen bu dünyada kaçabileceğin hiçbir delik kalmaz! Seni kendi ellerimle parçalarım!"

Ama annem onu duymuyordu bile. Gözleri sadece bendeydi.
Silahın o dondurucu namlusu şakağıma baskı uygularken, gözlerimiz birbirine kilitlendi. Aramızda saniyeler süren, adeta zamanın durduğu o korkunç sessizlikte sadece bakıştık. O benim öz annemdi; ama o gözlerde bir annenin merhametine dair tek bir kırıntı bile yoktu. Sadece kendi günahlarından kaçmaya çalışan bir katilin çaresizliği vardı.

Dudaklarımı zorlukla araladım. Şakağımdaki o metalin soğukluğu tüm bedenimi titretse de sesimi zihnimin en dik, en hırçın köşesinden çekip çıkardım. Doğrudan o hastalıklı gözlerinin içine bakarak fısıldadım:
"Ablama yaptığın o psikolojiyi... bana yapamayacaksın," dedim. Saniyeler önce yediğim darbelerden dolayı acıyan şakağım silahın baskısıyla daha çok sızlarken bile gözlerimi bir milim kaçırmadım. "İlk kızını ölüme sen sürükledin... İkincisini de şimdi burada, kendi ellerinle öldüreceksin."

"KES SESİNİ!" diye kükredi.
Sesi deponun yüksek tavanında yırtılırcasına yankılandı. Titreyen elleriyle silahı şakağıma daha da sert bastırdı, namlunun ucu etime gömüldü. "Kes sesini diyorum sana! Haddini bil, o kirli ağzına onun adını almayacaksın!"
İçimdeki o çocukluk acısı, o hiç kapanmayan büyük yara bir anda göğüs kafesimi yırtarak yukarı fırladı. Gözlerimden süzülmek üzere olan yaşları, içimdeki o vahşi öfkeyle bastırdım. Şakağımdaki silaha meydan okurcasına başımı hafifçe ona doğru eğdim ve tüm gücümle haykırdım: "Ağlamaktan kızaran gözlerim değil de... söylediğim sözler mi battı sana, anne?!"

"Anne" kelimesi ağzımdan adeta zehirli bir kurşun gibi çıkıp Arzu'nun tam göğsünün ortasına saplandı. O saniyede gözlerinin içinde o tanıdık, sarsıcı korkunun tekrar uyanışını izledim. Benim o darmadağın halime, acıdan ve öfkeden kıpkırmızı olmuş gözlerime bakarken, karşısında sadece beni değil, o gece kendi elleriyle ölüme fırlattığı diğer kızının hayaletini görüyordu.
"Sana sus dedim!" diye haykırdı Annem, parmağı tetiğin üzerinde deliler gibi titrerken.
Teoman, bizim bu acı dolu çığlıklarımızın arasında çıldırmış gibi çırpınıyordu. "Akça! Yapma, kışkırtma şunu! Arzu, bana bak! Karşındaki senin kızın lan! Senin öz kızın!"
Ama bu deponun içinde artık ne annelik kalmıştı ne de evlatlık. Sadece geçmişin kanlı hesabı ve tetiğin ucundaki o kaçınılmaz son kalmıştı.

Titreyen bir sesle ve buruk bir tebessümle araya girdim. "Hatırlıyor musun? Yan komşumuzun annesi kızına kek yapmıştı o gün. Bize de getirmişti bir tabak. Sen geri çevirmiştin... Çünkü o an, tam tamına beş yaşındaki bir kız çocuğuna silah tutmayı öğretiyordun. Düşünsene anne; benim yaşıtım bir kız, annesiyle mutfakta unun içine ellerini batırıp kek yaparken, ben namlunun soğukluğunu tutuyordum."

Sesimi yükselerek devam ettim. hıçkırıklarım kelimelerimi boğuyordu: "Sen de! Sende beni sevmesen bile, en azından annemdin! Neden umursamıyorsun beni? Neden hayatım boyunca, başıma ne gelirse gelsin, bir kere bile mutlu olmadın benim için? Bir kere bile başımı okşayıp 'aferin, kızım' demedin!"

Annem, her zamanki gibi buz gibi bir ifadeyle, duygularımı hiçe sayarak ağzını açtı. "Senin bu çocuksu dramların hiçbir zaman bitmeyecek, değil mi Manal? Hâlâ o kekli, börekli masallarda yaşıyorsun. Ben sana hayatın gerçeklerini..."

Annemin sözünü kaba bir şekilde, var gücümle bağırarak kestim.
"Yeter! Tamam, senin gözünde ben evlat falan değilim, anladım! Benden nefret ediyorsun, her halinden belli! Keşke o gün aldırsaymışsın beni, keşke hiç doğmasaydım da bu yükten kurtulsaydın, tamam mı?! Bana bir kere bile gerçek adımla seslenmedin lan sen! Emdiğim süt de haram olsun o zaman, senin bir damlanı bile hak etmiyorum ben, tamam anladım! Ne bekliyorsun hâlâ? Öldür artık! İçindeki o nefreti, o soğukluğu bitir de kurtul benden!"

Nefes almakta zorlanarak Annemin yüzüne baktım; gözlerinden akan yaşlar yanaklarını yakan birer ize dönüşmüştü. Odanın içindeki sessizlik haykırışlarımdan sonra daha da ağırlaştı.

Annemin parmağı o gümüş tetiğin üzerinde yavaşça gerildi. O buz gibi, hissiz gözlerinde son bir kararlılık belirdi. Zaman benim için tamamen durmuştu. Şakağımdaki soğuk metalin varlığını bile hissetmiyordum artık; sadece o tetiğin düşerken çıkaracağı o küçük, kuru sesi bekliyordum. Göğsümdeki o korkunç fırtına dinmiş, yerini derin, karanlık ve huzurlu bir kabullenişe bırakmıştı.
Gözlerimi usulca kapattım. Bitti, diye fısıldadım içimden. Nihayet bitiyor.

Ancak tam o milisaniyede, deponun beton zemininden öyle vahşi, öyle insanüstü bir feryat yükseldi ki, deponun duvarları adeta ortadan ikiye çatlayacak gibi sarsıldı.

Benim o sinir krizim, canımdan vazgeçip ölüme meydan okuyan o feryadım, Teoman'ın içindeki o rasyonel, planlı adamı tamamen yok etmiş, yerine zincirlerini kıran yırtıcı bir aslan bırakmıştı.
O an zaman benim için ne kadar yavaşladıysa, Teoman için o kadar hızlandı.
Kollarını arkadan sımsıkı kilitleyen o üç iri yarı adam, onun bir anda nasıl bir güce ulaştığını anlayamadılar bile. Teoman, başını korkunç bir hızla geriye doğru savurdu. Tam arkasında duran ve kolunu tutan adamın yüz kemiklerinin kırılma sesi depoda yankılandı. Adam acı içinde burnunu tutarak geriye doğru savrulurken, Teoman bu kez ağırlığını sola verdi. Kendini tutmaya çalışan diğer korumayı omuz darbesiyle beton duvara öyle sert çarptı ki, adamın bilinci anında kapandı ve yere yığıldı.
"Tutun lan şunu! Gebertin!" diye bağırdı sargılı adam dehşet içinde, ama artık çok geçti.

Üçüncü koruma Teoman'ın üzerine atılmaya çalıştı ama Teoman yerdeki sarsılmaz dengesini bulmuştu bile. Korumanın boğazını tek eliyle kavrayıp onu adeta bir tüy gibi havaya kaldırdı ve deponun ortasındaki paslı demir varillerin üzerine fırlattı. Variller büyük bir gürültüyle etrafa saçılırken, Teoman'ın gözü ne silahları dolduran adamlardaydı ne de yaklaşan tehlikede.
Onun gözü sadece bendeydi. Benim üzerime dayatılan o ölüm namlusundaydı.
Annem, Teoman'ın bu inanılmaz kurtuluşu karşısında şoke olmuş bir halde kafasını o tarafa çevirdi. Parmağı reflekse bağlı olarak tetiği ezmek üzereydi. Milimetreler kalmıştı.

Teoman, aramızdaki o birkaç metrelik mesafeyi adeta havada süzülen siyah bir gölge gibi sıçrayarak kapattı. Vücudunu tamamen siper etmişti. Tam Annemin parmağı tetiği çektiği o saniyede, Teoman havada Annemin üzerine çullandı.

Korkunç bir silah sesi depoda patladı. Namludan çıkan o kızgın alev yüzümü yalayıp geçerken, kurşun şakağımın milim ötesinden sıyrılıp deponun tavanındaki beton kirişe saplandı. Tavandan üzerimize beton tozları ve kıvılcımlar döküldü.
Teoman, Annemi göğsünden yakaladığı gibi büyük bir hırsla yere çarptı. Annemin elindeki gümüş tabanca beton zeminde kayarak karanlık köşelerden birine fırladı.

Teoman, yerde nefes nefese yatan Annemin üzerine çökmüş, onun o boğazını sıkmak için ellerini uzatmıştı ki, sargılı adam ve diğer iki koruma arkadan Teoman'ın üzerine çullanıp onu zorla Annemin üzerinden çekmeye çalıştılar.
"Bırakın lan! Onu öldüreceğim! Kendi ellerimle boğacağım bu kadını!" diye kükrüyordu Teoman. Yüzündeki her bir kas öfkeden gerilmiş, gözlerindeki o katıksız nefret annemin üzerine kilitlenmişti.

Annem yerde doğrulmaya çalışırken ilk defa gerçekten ölüm korkusuyla yüzleşti. Üstü başı toz içinde kalmış, o güçlü maskesi tamamen yerle bir olmuştu. Nefes nefese, yerdeki korumalarına doğru bağırdı:
"Vurun onu! Ne bakıyorsunuz, vurun!" Ama deponun içi artık tamamen kontrolden çıkmıştı.

Teoman yerde üç adamla birden boğuşurken, aldığı darbelerin ve sızlayan bedeninin acısını çoktan unutmuştu. Ancak korumalar kalabalıktı ve Teoman'ın gücü yavaş yavaş tükeniyordu; sırtına inen sert bir tekme darbesiyle tam dizlerinin üzerine çökmüşken, sargılı adam elindeki silahı zafer kazanmış gibi Teoman'ın şakağına doğrulttu.
"Buraya kadarmış Varnalı!" diye sırıttı adam, parmağını tetiğe yerleştirerek.
Tam o saniyede, deponun arkasındaki yüksek camlar büyük bir gürültüyle patladı. İçeriye giren onlarca kurşun deponun tozunu dumana katarken, ana girişten Teoman'ın sağ kolu Demir ve ekibi adeta fırtına gibi daldı. Demir'in elindeki ağır silahın namlusundan çıkan o sağır edici ses deponun tavanını dövdü. "Kıpırdayanın kafasını uçururum! Herkes silahını atsın!" diye kükredi Demir.

Deponun içinde saniyeler süren amansız bir infaz başladı. Teoman'ın adamları, Annemin adamlarına nefes bile aldırmadı. Birkaç saniye içinde o sargılı adam ve diğer korumalar, Demirlerin kurşunlarıyla yere serildiler. Deponun beton zemini tamamen kan gölüne dönerken, Annem bu karmaşadan faydalanarak deponun arkasındaki o karanlık, gizli çıkış tüneline doğru adeta bir gölge gibi süzüldü.

Demir, Annemin kaçmaya çalıştığını o an fark etti. Silahını o tarafa doğrultacakken Teoman yerdeki tozu yutarak bağırdı: "Demir! Arzu'nun peşinden gidin! O kadını bana canlı getireceksiniz! Gidin!"
Demir kafasını hızla salladı. "Arkamdan gelin! O kadını kaçırmayın!" diye bağırarak kendi adamlarıyla birlikte Annemin kaçtığı tünelden içeri daldı. Peş peşe koşan ayak sesleri tünelin derinliklerinde yavaş yavaş kaybolurken, deponun içindeki o büyük kaos yerini bir anda ölümcül bir sessizliğe bıraktı.

Şimdi o koca depoda sadece Teoman ve ben kalmıştık.
Teoman, yerdeki cesetlerin ve kan gölünün arasından sürünerek, neredeyse emekleyerek bana doğru gelmeye başladı. Üstü başı darmadağındı, yüzü gözü toz ve kan içindeydi. Ama o gözler... O gözlerde sadece bana ulaşmak isteyen bir adamın o çaresiz, o yangın yeri hırsı vardı.
Nihayet sandalyemin dibine ulaştı. Titreyen, yaralı elleriyle cebinden çıkardığı o küçük bıçağı kavradı ve saniyeler içinde bileklerimi sıkan, etime gömülen o kalın halatları tek bir hamlede kesti.
İplerin çözülmesiyle birlikte, bedenimdeki tüm güç çekildi. Sandalyeden öne doğru yığılırken, Teoman beni havada yakaladı ve sımsıkı göğsüne bastırdı. Beton zemine beraber diz çöktük.
Kollarını bedenime öyle bir doladı ki, sanki beni bıraksa bu dünyadan tamamen yok olup gidecekmişim gibi korumacı bir tavırla sarıldı. Başını boynuma gömdü. O sıcak, hızlı nefesi tenimi yakarken, omuzlarının sarsıldığını hissettim.
"Geçti..." diye fısıldadı sesi titreyerek. "Buradayım güzelim. Buradayım, bitti... Kimse dokunamaz artık sana."
Kollarımı zorlukla kaldırıp onun o geniş, sarsılan omuzlarına doladım. Ağzımdaki kanı umursamadan, başımı onun göğsüne yasladım. Kalbinin o deli gibi çarpan ritmini hissetmek, içimde can çekişen o küçük kızı sanki yeniden hayata döndürüyordu.
"Teoman..." diyebildim sadece, sesim bir hıçkırığın arkasına gizlenerek çıktı. "Çok canım yandı..."
Teoman beni kendinden hafifçe uzaklaştırıp o titreyen, yaralı elleriyle yüzümü kavradı. Başparmaklarıyla yanağımdaki kanı, gözlerimden süzülen o sıcak yaşları sildi. Gözlerimin içine o kadar derin, o kadar büyük bir acıyla baktı ki, o an ikimizin de ruhunun bu deponun zemininde can verdiğini ama birbirimize tutunarak yeniden doğduğumuzu hissettim.
"Yemin ederim sana..." dedi Teoman, alnını alnıma yaslayarak. Sesindeki o dondurucu kararlılık deponun boşluğunda yankılandı. "Sana dokunan, o güzel gözlerinden tek bir damla yaş akıtan herkesten bunun hesabını soracağım. Bu gece o kadının da, bu şehrin de sonu olacak Manal. Sadece bana tutun, ne olur sadece benimle kal."

Beni incitmekten korkar gibi, inanılmaz bir narinlikle kollarını bedenimin altından geçirdi ve tek bir hamlede kucağına aldı. Başım halsizlikle onun omzuna düştü. Kollarımı boynuna dolayacak gücü bile kendimde zor buluyordum ama burnuma gelen o tanıdık parfümünün ve teninin kokusu, ruhuma yıllardır aradığı o sığınağı vermişti.

Teoman, kucağında ben varsam sanki dünyanın en değerli, en kırılgan yükünü taşıyormuş gibi dikkatli adımlarla deponun yıkık kapısından dışarıya çıktı. Gece rüzgarı yüzümüzdeki kanı kuruturken, Teoman beni o siyah, zırhlı arazi aracının yolcu koltuğuna usulca yerleştirdi. Emniyet kemerimi bizzat kendi elleriyle, canımı acıtmamaya özen göstererek taktı.

Hızla sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdı. Araba orman yolunun karanlığında hızla ilerlerken, deponun o kan kokan havası yavaş yavaş arkamızda kalıyordu. Canım felaket şekilde yanıyordu, her sarsıntıda göğüs kafesime bıçaklar saplanıyordu ama Teoman'a zayıf görünmemek için dişlerimi birbirine bastırmıştım.
Teoman direksiyonu sımsıkı kavramış, gözlerini yoldan ayırmadan o mesafeli ve sert sesiyle konuştu: "Sizin eve gidemeyiz," dedi düz bir tonda. "O ufaklık... Umut oradayken seni bu halde eve sokamam."
Dudağımın kenarındaki kuruyan kanı dilimle yokladım. Acı dalgası yüzüme yayılırken başımı hafifçe salladım. Haklıydı. Bilge'nin cenazesinde annesinin kucağında o masum, korkmuş gözlerle etrafa bakan dört yaşındaki Umut'un hayali gözümün önüne geldi. Benim bu halimi görse gecelerce ağlar, uykusundan çığlıklarla uyanırdı. Onu bu pisliğin içine dahil etmeye, o küçücük zihnini kirletmeye hiç niyetim yoktu.
"Doğru," dedim, sesim pürüzlü ve hırçın çıkmıştı. "Umut görmesin beni böyle. O daha çocuk... Ama bu senin evine keyfimden geldiğim anlamına gelmez Varnalı. Sadece Annemi bitirene kadar geçici bir sığınak."
Teoman bana sert bir bakış fırlattı. Gözlerindeki o karanlık, benimle aynı frekanstaydı. Biz ortak falan değildik, sadece aynı düşmanı yok etmek için birbirine katlanmak zorunda olan iki yırtıcıydık.

&&&

Araba, ormanın derinliklerindeki o devasa taş evin önünde durdu. Teoman motoru kapattığında etrafı zifiri bir karanlık sardı. Kapıyı açıp hızla indi ve benim tarafıma geldi. Beni kucağına almak için yeltendiğinde, elimi kaldırıp onu göğsünden sertçe geriye ittim.
"Dokunma," dedim dişlerimin arasından. "Kendim yürüyebilirim."
Teoman gözlerini kısarak bana baktı, alaycı bir nefes verdi. "Ayakta duracak halin yok Manal. Gurur yapmanın sırası değil ama madem bu kadar çok istiyorsun, buyur kendin yürü."

Geri çekildi. Arabadan inmek için hamle yaptığımda bacaklarımdaki o keskin sızı yüzünden neredeyse yere kapaklanıyordum. Ama acımı gizleyerek, kapının kenarına tutunup zorlukla da olsa ayakta durmayı başardım. Adımlarımı sürüyerek, Teoman'ın o soğuk ve minimal döşenmiş salonuna kadar kendi başıma yürüdüm ve kendimi ilk bulduğum deri koltuğa bıraktım.
Teoman hiç vakit kaybetmeden banyonun yolunu tuttu ve elinde siyah bir ilk yardım çantasıyla geri döndü. Çantayı sehpaya sertçe bıraktı, içinden batikon ve pamuk çıkardı. "Kendin halledebilir misin, yoksa Varnalı yardımına muhtaç mısın?" diye sordu, sesindeki o meydan okuyan tonla.
Batikon şişesini elinden hızla çekip aldım. "Senin yardımına ihtiyacım olan son gün, öleceğim gün olur," dedim.
"Yani biraz önce."diyip mırıldandı.

Pamuğa batikonu döküp yüzümdeki patlayan dudağa ve şakağımdaki sıyrıklara sertçe bastırdım. Canım korkunç derecede yandı ama karşısında tek bir acı nidası bile çıkarmadım. Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim.
Teoman koltuğun kenarına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirerek benim bu dikbaşlı halimi izliyordu.
"Güzel," dedi, sesinde gizli bir saygıyla karışık bir soğuklukla. "Savaşçı ruhunu kaybetmemiş olman işimize yarayacak. Annen bu gece kaçmış olabilir ama adamlarım tünelin ucunu kapattı. Onu köşeye sıkıştırdığımız an bu iş bitecek."

"O kadını bitirdiğimiz an," diye sözünü kestim, elimdeki kanlı pamuğu sehpaya fırlatarak. "Seninle olan bu zorunlu ortaklığımız da, aramızdaki bu geçici ateşkes de tamamen sona erecek. Bunu sakın unutma Teoman."

Teoman hafifçe öne doğru eğildi, gözlerindeki o karanlık tehditkar bir şekilde parladı. "Unutmam Manal," dedi fısıldar gibi sert bir sesle. "Zaten benim de bu iş bittikten sonra seninle paylaşacak tek bir saniyem bile yok."
Kibirli cümlesi salonun soğuk havasında asılı kaldı. Söylediği söze, takındığı o mesafeli tavra bakıp hafifçe arkama yaslandım.
Yüzümün sızlamasını, dudağımdaki o keskin acıyı bir kenara bırakıp dudaklarımın kenarına alaycı, meydan okuyan bir gülüş kondurdum. Gözlerimi doğrudan onun o karanlık gözlerine diktim ve dalga geçer bir tonla mırıldandım:
"Dedi... Beni öpmek için izin alan adam."

Teoman, bu cümleyi duyduğu an bir anlığına donakaldı. Bakışlarındaki o sert, profesyonel ortak ifadesi yerini şaşkınlığa bıraktı. Ardından gözlerini yavaşça kısıp, sanki beni o bakışlarıyla ezmek istiyormuş gibi tehlikeli bir sessizlikle bana baktı. Aramızda saniyeler süren o gergin düelloda tek bir kelime bile etmedi. Sadece göğsü hızla indi kalktı, derin ve sıkıntılı bir nefes verdi.
Cevap vermedi. Vermeyi gururuna yediremedi.
Koltuğun kenarından doğruldu, üzerindeki tozu silkeleyip arkasını döndü ve sert adımlarla mutfağa doğru yürüdü. Ben arkasından alaycı gülüşümü bozmadan bakarken, mutfaktan gelen bardak seslerini duydum.
Birkaç dakika sonra, Teoman elinde iki geniş viski bardağıyla geri döndü. Bardakların içindeki kehribar rengi sıvı, salonun loş ışığında parlıyordu. Bardaklardan birini önümdeki sehpaya, batikon şişesinin hemen yanına sertçe bıraktı.
"Hadi," dedi, sesindeki o sertliği biraz olsun gevşetmeye çalışarak. "Gel de biraz kafa dağıtalim. Bu kafayla ne plan yapılır ne de savaşılır."
Cevabımı beklemeden bardağını kavradı ve salonun bahçeye açılan geniş cam kapısını sürgüsünden çekip açtı. Gece rüzgarı içeri dolarken, Teoman dışarıya, karanlık bahçeye doğru ilk adımını attı.

Ben de sehpada duran bardağa baktım. İçimdeki o yangını, o deponun dehşetini ve annemin zehirli sözlerini uyuşturmaya gerçekten ihtiyacım vardı. Bardağı parmaklarımın arasına aldım. Koltuktan destek alarak acıyan bacaklarımın üzerinde doğruldum ve ben de onun arkasından, o karanlık ve serin bahçeye doğru yürüdüm.

Bahçedeki geniş, rahat minderlerle kaplı hasır koltuklara geçtiğimizde, gecenin soğuk rüzgarı yüzümdeki taze sıyrıklara çarpıp sızım sızım sızlamalarına neden oldu. Kendimi koltuğun derinliğine, o yumuşak minderlerin üzerine bıraktım. Bedenim o kadar hırpalanmıştı ki, kemiklerimin birbirine sürrtündüğünü hissediyordum.
Bardağımdaki viskiden sert bir yudum alıp boğazımdan aşağı süzülen o yakıcı hissi duyumsarken, derin ve sıkıntılı bir nefes verip açıkça ofladım.
"Of..."
Teoman, hemen karşımdaki tekli koltuğa yerleşmişti. Bardağını parmaklarının arasında hafifçe çeviriyor, buzların bardağın kenarına çarparken çıkardığı o ince tınıyı dinliyordu. Benim oflamamla birlikte bakışlarını ağır ağır bana doğru çevirdi. Gözlerini hafifçe kısarak, o her zamanki sinir bozucu, mesafeli ama her detayımı inceleyen tavrıyla konuştu: "Yine neyden memnun olmadın?" dedi, sesinde alaycı ama bir o kadar da yorgun bir ton vardı. "Koltuklar mı sert geldi, yoksa viskinin markasını mı beğenmedin?"

Ona cevap vermek yerine, üzerimdeki o ağır, deponun kirini, tozunu ve en çok da Annemin adamlarının kanını taşıyan kazağa diktim gözlerimi. Bu kazak üstümde durdukça kendimi o pis deponun içinde, o sandalyeye bağlıymışım gibi hissediyordum. Kazağın dokusu tenime battıkça nefes alamıyordum.
"Hiçbir şeyden memnun değilim Varnalı," dedim, sesimi düz tutmaya çalışarak. "Ama en çok da şu üzerimdeki pislikten."
Bardağımı sehpaya bıraktım. Kazağın eteklerinden kavrayıp, aldığım darbeler yüzünden sızlayan omuzlarıma ve kaburgalarıma aldırmadan tek bir hamlede kafamdan sıyırıp çıkardım. Acıdan dolayı dişlerimi birbirine bastırdım ama yüzümün şeklini bozmadım. Kanlı kazağı fırlatıp koltuğun kenarına attım.

Altımda sadece siyah, vücudumu saran dar atletim kalmıştı.
Omuzlarımdaki ve köprücük kemiğimin hemen altındaki morluklar, deponun loş ışığında hırpalanmışlığımın sessiz kanıtları gibi duruyordu. Gece rüzgarı çıplak tenime çarptığı an ürperdim ama dik duruşumdan milim taviz vermedim.

Teoman, kazağı çıkarışımı ve omuzlarımdaki morlukları gördüğü o saniyede elindeki bardağı çevirmeyi bıraktı. Gözleri bir anlığına tenimdeki o darbe izlerine, ardından doğrudan gözlerime kaydı. Yüzündeki o alaycı ifade tamamen silinmiş, yerini karanlık ve çözülmesi zor bir gerginliğe bırakmıştı. Boğazının düğümlendiğini, çenesinin sertçe kasıldığını gördüm. Aramızdaki o düşmanca nefret, çıplak tenime çarpan rüzgarla birlikte bir kez daha şekil değiştirdi.
"Üşüyeceksin," dedi Teoman, sesindeki o ani sertlikle gizlemeye çalıştığı tuhaf bir tınıyla. "Sana içeriden temiz bir şeyler getirebilirim."

"Gerek yok," dedim, viski bardağımı yeniden elime alarak. "Bu soğuk, o deponun sıcağından çok daha iyi geliyor. Şimdi bırak benim ne giydiğimi de... Annemi o limanda nasıl köşeye sıkıştıracağımızı anlat."

Viski bardağını parmaklarımın arasında biraz daha sıktım. Boğazımdan aşağı inen o her yudum, içimdeki o zehirli öfkeyi uyuşturmak yerine daha da harlıyor gibiydi. Teoman'ın gözleri hala çıplak omuzlarımdaki o morluklarda gezinirken, bardağın dibinde kalan son viskiyi de tek bir hamlede, gözümü bile kırpmadan kafama diktim.

Alkolün boğazımı yakan o sert hissiyle sarsılsam da yüzümü ekşitmedim. Boş bardağı doğrudan Teoman'ın yüzüne doğru uzattım. Gözlerimin içine çöken o meydan okuyan, hırçın bakışla ona baktım.
Teoman uzattığım bardağa, sonra da gözlerime baktı. Aramızdaki o sessiz irade savaşında derin bir nefes alıp elindeki şişeyi kavradı. Hiçbir şey söylemeden bardağımı yeniden kehribar rengi sıvıyla doldurdu. Şişeyi geri çeker çekmez, bardağı aldığım gibi saniyeler içinde yeniden kafaya diktim. İkinci kadeh de boğazımdan bir alev gibi kayıp gitti.
Boş bardağı hiç bekletmeden, tekrar onun göğsüne doğru uzattım.
Teoman bu kez duraksadı. Kaşlarını çatarak gözlerini kıstı ve bardağı tutan elimi havada süzerek uyardı:
"Yavaş," dedi, sesi her zamankinden daha kısık ve tehlikeli bir tondaydı. "Kafayı bulup sızmanı istemiyorum. Önümüzde yarım kalmış bir hesap var."

"Sızmam ben Varnalı," dedim, sesimdeki o sarhoş edici hırçınlıkla. "Beni acı uyuşturamadı, iki kadeh alkol mü uyuşturacak? Doldur hadi."
Teoman dişlerini sıktı, dudaklarının kenarında belli belirsiz sert bir kıvrılma oldu. Şişeyi tekrar eğdi ve bardağımı üçüncü kez doldurdu.
Ama bu sefer bardağı alır almaz hemen dudaklarıma götürmedim. Parmaklarımı bardağın soğuk camına dolayıp koltukta hafifçe geri çekildim. Sırtımı mindere yaslarken, viskiyi bardağın içinde yavaşça çevirmeye başladım. Camın kenarına çarpan sıvı loş ışıkta küçük dalgalar yaratırken, bakışlarımı o dönen girdaba diktim.
"Annem o tetiğe basacaktı," dedim sessizce, viskiyi ritmik bir şekilde çevirmeye devam ederek. Sesim az önceki hırçınlığından sıyrılmış, tamamen buz gibi bir kabullenişe bürünmüştü. "Eğer sen o adamları devirip üstüme atlamasaydın, şu an bu bahçede değil, o deponun zemininde cansız yatıyor olacaktım. Neden yaptın bunu Teoman? Neden tetiği çekmesine izin vermedin?"
Gözlerimi bardaktaki girdaptan ayırıp doğrudan onun o karanlık, çözümsüz gözlerine diktim. Aramızdaki o düşmanca sessizlik, bardağın içindeki buzların tıkırtısıyla bir kez daha bölündü.

Beni boşver," dedi Teoman, sesi her zamanki gibi buyurgan ve mesafeliydi. "Sen bana hikayeni anlat." Bardağı çevirmeyi aniden bıraktım. Alaycı bir tebessüm yüzüme yayılırken arkama yaslandım ve gözlerimi kısarak onu süzdüm. Karşımda duran bu adam, düne kadar hayatımı cehenneme çeviren Varnalı'ydı. Şimdi ise benden hayatımın en karanlık köşelerini açmamı istiyordu.
"Sana güveneyim mi?" dedim, sesimdeki güvensizliği ve aramızdaki o kalın duvarı kalın bir çizgiyle belirterek.
Teoman hiç duraksamadı. Dudaklarında o her zamanki ukala ama acımasızca gerçekçi kıvrılma belirdi. Koltuğunda hafifçe öne doğru eğildi, aramızdaki mesafeyi kapatıp gözlerimin en derinine bakarak fısıldadı: "Başka şansın yok."
Sözleri bahçedeki soğuk rüzgarla birlikte üzerime çarptı. Haklıydı. Bu kurtlar sofrasında, Arzu gibi bir canavarı tahtından indirmek istiyorsam, onun acımasızlığına karşı bu adamın karanlığına sığınmaktan başka hiçbir çarem kalmamıştı. Güvenmek zorunda değildim ama onunla oynamak zorundaydım.

Sert, pürüzlü ve buz gibi bir sesle konuşmaya başladım: "Biz iki kız kardeştik," dedim, sesim rüzgarda bir fısıltı gibi dağıldı. "Annem, ablama da bana yaptıklarının aynısını yapıyordu. Daha ufacık çocuklarken bize silah tutmayı, acı çekmeyi öğretiyordu. İşkence ederek, ruhumuzu her gün biraz daha ezerek büyütüyordu bizi. Ama ablam... Ablam benim gibi değildi. O çok daha hassas, çok daha narindi. Bu vahşeti kaldıramıyordu."
Gözümün önüne gelen o günkü görüntüyle yutkundum, boğazım düğüm düğüm oldu.

"Bir gün ablamla salonda oturmuş, televizyonda çizgi film izliyorduk. Çocuktuk işte... Bir anlığına da olsa her şeyi unutmuştuk. Derken annem içeri girdi. Suratımıza bile bakmadan televizyonu kapattı. 'Çizgi filmin sırası değil,' dedi o dondurucu sesiyle. Sonra bize silahın nasıl kullanılacağını, mekanizmasını en ince ayrıntısına kadar anlatan askeri bir video açtı. Ben o zamanlar daha yeni yedi yaşıma girmiştim, ablam ise on yaşındaydı."
Gözlerim doldu ama Teoman'ın karşısında o yaşların akmasına izin vermeyerek tırnaklarımı avucuma bastırdım.
"Ablam daha fazla dayanamadı. İlk defa... Hayatında ilk defa sesini yükseltti anneme. Bize yapılan o haksızlıklara, o işkencelere katlanamadığı için bağırmaya başladı. Bayağı tartıştılar. Annemin o buz gibi bakışlarına karşı hüngür hüngür ağlayarak odasına koştu ablam. Bense ne yapacağımı bilemez halde kendi odama gittim. En sevdiğim pelüş oyuncağımı aldım elime. Ne zaman canım yansa ona sarılır, sakinleşirdim. Belki ablamı da sakinleştirir diye düşünüp ona götürecektim. Tam odamdan çıkacakken deponun duvarlarını bile sarsacak güçte, korkunç bir gürültü koptu. Evin içinden gelen o silah sesiyle donakaldım. Korkuyla ablamın odasına koştuğumda..."
Sesim titredi, viski bardağını tutan elim sarsıldı ama devam ettim:
"Yerde, kanlar içinde yatıyordu. Meğersem o kargaşada annemin silahını gizlice alıp odasına kaçmış... Ve intihar etmiş. O yaşta bir çocuk, o kadının yaşattığı cehenneme daha fazla katlanamayıp kendi canına kıymıştı. Ne yapacağımı, nasıl çığlık atacağımı bilemedim. Sadece yanına gittim, o sıcak kanının üzerine uzandım ve ben de yanına yattım. Annem ancak on dakika sonra geldi odaya. Ablamın ölümünden sonra vicdan azabı çekeceğini falan sandım ama hayır... O günden sonra iyice gözünü kararttı, daha da kötüleşti, tam bir canavara dönüştü."

Teoman'ın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını, nefesini tuttuğunu hissediyordum ama ona bakmadan anlatmaya devam ettim: "Aradan altı ay falan geçmişti, tam hatırlamıyorum. Bir gece ansızın yatağımdan kaçırıldım. Gözlerimi açtığımda soğuktan titriyordum ve bir dağın tepesindeydim. Etrafımda benim yaşlarımda bir sürü çocuk vardı. Meğer beni kaçıranlar Bulgarlarmış. Annem bizzat ayarlamış her şeyi; beni oraya satmış, onlara kaçırtıp orada acımasız birer savaşçı olarak yetiştirmelerini söylemiş."
Acı bir gülüş belirdi yüzümde, bardağı sehpaya sertçe bıraktım.
"Bilge ile de orada tanıştık işte. O lanet, pislik dolu kampta... Onlarca çocuk arasından sadece ikimiz sağ çıkabildik o cehennemden. Bize her hafta bir çocuğu gözümüzün önünde öldürterek, döverek işkence ediyorlardı. Ve o ölen, can veren çocukların cesetlerini toprağa bizzat bize, kendi ellerimizle gömdürüyorlardı."

Aramızda oluşan dondurucu sessizlik zihnimi bulandırmaya başladı. Viskiler ardı ardına kana karışırken, omuzlarımdaki morluklar rüzgarın soğuğuyla sızlıyor, alkolün yarattığı o sıcaklık dalgası ise bedenimi yavaş yavaş ele geçiriyordu.
Başım hafifçe dönmeye başladı. Bahçedeki çam ağaçlarının siluetleri birbirine karışıyor, viski bardağındaki o kehribar rengi girdap zihnimde devasa bir kuyuya dönüşüyordu. Kendimi o soğuk, Bulgaristan dağlarında hissetmeye başlamıştım. Tenim buz gibiydi ama içim yanıyordu.
"Çok soğuktu..." diye mırıldandım, sesimin benden bağımsız olarak ne kadar pürüzlü ve sarhoş çıktığını fark ederek. "Toprak çok sertti Teoman... Kazamıyorduk ufacık ellerimizle."
Bardağı masaya bırakmak istedim ama parmaklarım gücünü yitirmişti; bardak sehpaya çarparak devrildi, içindeki son damlalar ahşaba sızdı. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Bedenim aniden şiddetli bir sarsıntıyla titremeye başladı. Nefesim göğsümde sıkıştı, sanki o mezarını kazdığımız çocuklardan biri göğsüme oturmuş, nefes almamı engelliyordu.
Teoman, gözlerini üzerime dikmiş, benim bu yavaş yavaş kontrolü kaybeden, sarhoşluğun ve geçmişin etkisiyle sarsılan halimi izliyordu. Titremelerim krize dönüşüp nefesim iyice kesildiğinde, aramızdaki o düşmanca mesafeyi saniyeler içinde yok etti.

Hızla oturduğu koltuktan kalkıp önümde diz çöktü. İki sert, sıcak eliyle çıplak omuzlarımdaki morlukları acıtmamaya özen göstererek beni sımsıkı kavradı.
"Manal," dedi, sesi her zamanki o alaycı tonundan tamamen arınmış, dondurucu bir ciddiyete bürünmüştü. "Bana bak. Gözlerini aç." Başımı dik tutamıyordum, sarhoşluğun etkisiyle başım yana doğru düştü. Teoman bir elini yanağıma koyup yüzümü zorla kendine çevirdi. Sıcak teni, yüzümdeki soğukluğu bıçak gibi kesti. "Manal, buradasın!" diye sarsı sarstı beni, sesindeki o buyurgan ama bu kez garip bir şekilde güven veren ton deponun duvarlarını yıktı. "O lanet dağda değilsin. Benim evimdesin. Karşındayım. Nefes al."
Gözlerimi aralayıp onun o karanlık, dipsiz gözlerine baktım. Alkolün verdiği o bulanıklıkla yüzü gitgide yaklaşıyor, sonra tekrar uzaklaşıyordu. Dişlerim birbirine vururken, boğazımdan hıçkırıkla karışık bir nefes çıktı.
"Ben..." diye fısıldadım, sarhoşluğun getirdiği o dürüstlükle başımı onun omzuna doğru bırakırken. "Ben o çocukları hala rüyamda görüyorum Varnalı..."
Teoman, omzuna düşen başımla birlikte bir anlığına kas katı kesildi. Beni kendinden itmedi. Aksine, omuzlarımı tutan elleri biraz daha sıkılaştı.

Gözleri, üzerimdeki siyah atlete ve rüzgardan titreyen çıplak omuzlarıma kaydı. "Böyle olmayacak," dedi, sesini yeniden o eski, mesafeli ve düz tona çekmeye çalışarak. "Sırılsıklam sarhoşsun ve donuyorsun. Ben içeri gidip sana bir şal falan getireyim."
Ayağa kalktı. Arkasını dönüp taş evin loş salonuna doğru adımlarken, ayak sesleri bahçe taşlarında ritmik bir şekilde yankılandı ve içeri girmesiyle birlikte kesildi.
Teoman kapıdan içeri adımını atar atmaz, bedenimdeki tüm direnç tamamen kırıldı.

Zihnimdeki viski uğultusu ve omuzlarımdaki sızlayan acıyla daha fazla dik duramadım. Hasır koltuğun üzerinde yavaşça yan tarafa doğru kaydım. Bacaklarımı kendime doğru çekip, o yumuşak minderlerin üzerine boylu boyunca uzandım. Başımı koltuğun kenarındaki mindere koyarken, rüzgar çıplak kollarıma ve sırtıma bir kez daha çarptı.
Gözlerimi usulca kapattım.
Ama uyumuyordum. Alkol her ne kadar bilincimi bulandırsa da, o deponun soğuk tetiği ve yıllardır ruhumu kemiren o dağ sahneleri zihnimin arkasında hala canlıydı. Uyanık kalmak, tetikte olmak zorundaydım. Göz kapaklarımın arkasındaki karanlıkta sadece Teoman'ın içeriden gelecek ayak seslerini beklemeye başladım.

Çok geçmeden, taş evin kapısından bahçeye doğru yaklaşan o ritmik, ağır ayak seslerini duydum.
Teoman geri dönmüştü.
Adımları hasır koltuğun hemen yanında durdu. Birkaç saniye boyunca hiçbir hareketlilik olmadı. Sadece tepemde dikilmiş, koltuğa büzülmüş bedenimi, çıplak omuzlarımı ve o omuzlardaki morlukları izleyen o dondurucu bakışların ağırlığını hissettim.
Ardından, üzerime kalın, yünlü ve onun o odunsu, hafif isli parfüm kokan siyah şalı usulca serildi. Şalın sıcaklığı tenime değer değmez içimdeki o titreme hafifçe dindi ama o hala gitmemişti. Baş ucumda, tam dizlerimin dibinde duruyordu.
Hafif bir hışırtı sesi geldi; Teoman koltuğun yanına, beton zemine usulca diz çöktü.
Uyumadığımı biliyor muydu, yoksa sızıp kaldığımı mı düşünüyordu, kestirmek zordu. Ama elindeki küçük tüpün kapağını açtığında burnuma gelen o keskin mentollü krem kokusu, niyetini açık etti.

Parmaklarının ucumdaki o soğuk merhem, ilk önce köprücük kemiğimin hemen üzerindeki o koyu morluğa dokundu.
Dokunuşuyla birlikte içimde adeta bir elektrik akımı parladı. Nefesimi dışarı vermemek için kendimi zor tuttum, göz kapaklarımı sımsıkı kapattım. Teoman, o koca şehre diz çöktüren, acımasızlığıyla nam salmış Varnalı, şu an tenime inanılmaz bir narinlikle dokunuyordu. Parmak uçları, sanki kırılacak bir porselene dokunuyormuş gibi yavaş, ritmik dairesel hareketlerle kremi morluğun üzerine yaymaya başladı.
Soğuk merhem tenimi ferahlatırken, onun parmaklarının o harlı, yakıcı sıcaklığı bedenimi alev alev kavuruyordu.

Parmak ucu, köprücük kemiğimden aşağıya, omuz başımdaki daha derin olan darbe izine doğru kaydı. Dokunduğu her noktada, aramızdaki o kalın düşmanlık duvarlarının parça parça eridiğini hissediyordum. Bu dokunuşta acıma yoktu; bu dokunuşta hile yoktu. Sadece iki yaralı ruhun, gecenin bu tekinsiz saatinde birbirinin acısına sessizce ortak oluşu vardı.

Onun sıcak nefesi, yüzüme o kadar yakın bir mesafeden esiyordu ki, her nefes alışında tenim ürperiyordu. Parmak ucu boynumun kenarından yukarıya, saçlarımın şakaklarıma döküldüğü o çizgiye doğru süzüldüğünde daha fazla dayanamadım.
Gözlerimi yavaşça araladım.
Tam o saniyede, Teoman'ın parmak uçları şakağımdaki küçük sıyrığın üzerinde durdu.
Gözlerimiz loş bahçe ışığının altında, milimlik bir mesafeden birbirine kilitlendi. Teoman, uyandığımı fark etmesine rağmen elini çekmedi. Bilakis, parmak boğumları yanağımın kenarına usulca yaslandı. O dipsiz, kömür karası gözlerinde ilk kez o her zamanki kibirli, maskeli ifadesi yoktu. Gözlerinde derin, çözülmesi imkansız bir karanlık ve adını koyamadığım, bizi uçuruma sürükleyen bir çekim vardı.

"Uyumadığını biliyordum," diye fısıldadı Teoman. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden geliyordu ki, rüzgarın uğultusunda kaybolup gidecek gibiydi.

"Neden yapıyorsun bunu?" dedim, sesim alkolün ve aramızdaki o yoğun ten temasının etkisiyle pürüzlü, adeta bir fısıltıdan ibaret çıkmıştı. "Biz düşmanız Varnalı. Yaralarımı sarman... Aramızdaki hiçbir şeyi değiştirmeyecek."

Teoman'ın bakışları bir anlığına dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime tırmandı. Parmak ucu yanağımdan aşağıya süzülüp çenemi kavradı. Beni kendine biraz daha çekerken, yüzlerimiz arasındaki mesafe tamamen eridi. Dudaklarımız birbirine değecek kadar yakın, nefeslerimiz birbirine karışacak kadar ortaktı artık.
"Değiştirmesin," dedi Teoman, sesi tehlikeli bir kararlılıkla tınlarken. "Bu gece düşman olduğumuzu unutalım Manal. Sadece bu gece... İzin ver."
Çenemi kavrayan elinin sıcaklığı ruhumu esir alırken, içimdeki o sarhoş edici arzuya ve bu adamın yakıcı çekimine karşı koyacak tek bir zırhım bile kalmamıştı.

İçimdeki o sarhoş edici karanlık, acı ve alkolün harmanlandığı o pervasız cesaret, beni bu adama doğru çeken görünmez bir çekim alanına dönüştü. Aramızdaki tüm o kanlı geçmiş, Bulgaristan dağlarının ayazı, Annemin zehirli gülüşü ve bizi birbirimize düşman eden her şey, o saniyede bahçenin zifiri karanlığında yok oldu.
Teoman, çenemi tutan elini yavaşça yanağıma doğru kaydırdı, parmakları saçlarımın arasına sızdı. Bu kez durmadı, tereddüt etmedi.
Öptü.

Dudakları dudaklarıma değdiği an, içimde bir yerlerde sert bir fırtına koptu. Bu öpücük, sıradan bir yakınlaşma ya da romantik bir teselli değildi; bu, iki yırtıcının, hayatta kalmak için birbirinin zehrini emme savaşıydı. Sıcak, sert ve bir o kadar da içindeki o gizli şefkati bastırmaya çalışan hırslı bir dokunuştu.
Boğazımdan hafif, boğuk bir nefes firar ederken, alkolün etkisiyle ağırlaşan kollarımı kaldırıp onun omuzlarına doladım. Parmaklarımı onun o sert omuz başlarına geçirip kendime daha çok çektim. Teoman, boynuma dolanan kollarımla birlikte kontrolünü tamamen kaybetti. Beni daha sert, daha derinden öpmeye başladı. Dudaklarımızın arasındaki o viski ve mentol karışımı tat, aramızdaki o tehlikeli ateşi daha da körüklüyordu. Bir eli belimi buldu, şalın altından sızıp çıplak tenime dokunan parmakları sıcaklığıyla beni yaktı geçti. Beni o hasır koltuğun üzerinde kendine daha çok yapıştırdı. Üzerime hafifçe eğilirken, nefes nefese kalana kadar dudaklarımı esir almaya devam etti.
Gecenin karanlığında, sadece rüzgarın uğultusu ve ikimizin birbirine karışan o düzensiz nefesleri yankılanıyordu. Biz iki düşmandık, biliyordum. Yarın sabah güneş doğduğunda yine birbirimizin yüzüne o buz gibi maskelerle bakacaktık. Ama şu an, o dudakların sıcaklığında, her şeyi unutmak dünyanın en güzel günahı gibiydi.

Ancak tam her şeyin kontrolünü kaybetmek üzere olduğumuz o sınırda, Teoman aniden duraksadı.
Bedenindeki o sert kasılmayı hissettim. Dudaklarını dudaklarımdan yavaşça, adeta zorla kopardı ama tamamen uzaklaşmadı. Alnını alnıma yasladı. İkimiz de nefes nefeseydik, soluklarımız birbirine karışıyor, göğsümüz hızla inip kalkıyordu.
Onun o kömür karası gözlerine çok yakından baktım. O an o gözlerin arkasında esen fırtınayı, korkuyu ve kendini suçlayan o karanlık karmaşayı net bir şekilde gördüm. Bu adam, hayatı boyunca hiçbir zafiyete yer vermemiş Varnalı, az önce benim dudaklarımda kendi sınırlarını paramparça etmişti. Ve bu durum onu dehşete düşürmüştü.
Yavaşça geri çekildi. Önce ellerini tenimden çekti, ardından dizlerinin üzerinden doğrulup ayağa kalktı.

Arkasını döndü ve eliyle yüzünü sıvazlayarak bahçenin karanlığına doğru birkaç adım attı. Sırtı bana dönüktü ama gerilen omuzlarından ne kadar büyük bir savaş verdiğini görebiliyordum.
"Bu bir hataydı," dedi. Sesi kısık çıkmıştı ama o bildiğim soğuk, dondurucu tonunu geri kazanmak için kendini zorladığı her halinden belliydi. "Büyük bir hata."

Koltuğun üzerinde, üzerimdeki şala sıkıca sarınarak doğruldum. Alkolün verdiği o ağırlık ve dudaklarımda hala hissettiğim o yakıcı tatla ona baktım. İçimde aniden yükselen o hırçın gurur, hissettiğim o boşluğu anında öfkeyle doldurdu.
"Hata mı?" dedim, sesimdeki o alaycı, meydan okuyan tınıyı bilerek parlatarak. "Neden Varnalı? Yoksa o buzdan kalenin erimesinden mi korktun?"

Teoman aniden arkasını döndü. Gözlerindeki o dondurucu ve tehlikeli ışıltı geri gelmişti. Bana doğru bir adım attı ama bu kez aramızdaki mesafeyi korudu.
"Sen benim düşmanımsın Manal," dedi, her kelimenin üzerine basarak, adeta bu cümleyi bana değil de kendine ezberletmeye çalışır gibi. "Arzu'yu bitirene kadar yan yana durmak zorunda olan iki düşmanız. Kafan güzel, benim de zihnim bulanık. Geçmişin acısını birbirimizden çıkaramayız. Kendimize gelmemiz lazım."
Gözlerimin içine son kez, o duvarlarını tamamen örmüş, maskesini yeniden takmış yabancı adam olarak baktı. "İçeri girip uyu. Yarın temiz bir kafayla planı yapacağız," dedi ve daha fazla bir şey söylememe fırsat vermeden, sert adımlarla arkasını dönüp eve girdi. Cam kapıyı arkasından sürgülerken çıkan o metalik ses, aramızda yeniden çekilen o kalın sınır çizgisinin ilanı gibiydi.

Bahçede, o hasır koltuğun üzerinde, üzerimdeki şalla baş başa kaldım. Gece rüzgarı çıplak omuzlarıma çarptığında bu kez Teoman'ın gidişinin yarattığı o soğukluk içime işledi. Dudaklarımı dilimle yokladım; viski tadının altında onun yakıcı hissi hala duruyordu.
"Korkak," diye fısıldadım karanlığa doğru, alaycı ama bir o kadar da hırslı bir gülüşle.

Kendi sınırlarını kaybetmenin, o buzdan kalesinin benim önümde un ufak olmasının korkusuyla arkasını dönüp kaçmıştı.
Gururum, içime sinsi bir zehir gibi yayılan alkolden çok daha fazla yakıyordu canımı. Ben, Bulgaristan dağlarındaki o cehennemden sağ çıkmış Manal'dım. Kimsenin zafiyet sınavı, anlık pişmanlığı ya da "hatası" olmayacaktım. Hele ki Teoman Varnalı'nın asla.
Bakışlarımı omuzlarımdaki siyah şala diktim. Onun odunsu, isli kokusu hala ciğerlerime doluyordu. Şalı ani ve öfkeli bir hamleyle üzerimden söküp attım, koltuğun kenarına fırlattım. Yerde duran kirli kazağımı elime aldım.
Kaburgalarımdaki ve omuzlarımdaki morlukların sızlamasına hiç aldırmadan, kazağı tek bir hamlede üzerime geçirdim. O kirli, pis koku, Teoman'ın narin dokunuşlarından çok daha gerçekçiydi. Benim dünyam buydu; pislik, kan ve acı.

Onun kurallarına göre oynamayacaktım. Bu evde, onun pişmanlığının gölgesinde bir tutsak gibi sabahı beklemeyecektim.
Yavaşça ayağa kalktım. Alkolün etkisiyle başım hala şiddetle dönüyordu, dizlerim benden bağımsız olarak titriyordu ama zihnimdeki o hırçın gurur bedenimi ayakta tutmaya yetiyordu. Adımlarımı taş evin arkasındaki patikaya doğru yönlendirdim. Bahçenin loş ışığından çıkıp, ormanın zifiri karanlığına adım attığımda rüzgar bedenimi sertçe sarstı.

Telefonum yoktu, üzerimde beni koruyacak bir silahım bile yoktu. Sadece sırtımdaki o siyah atlet, üstümdeki kirli kazak ve damarlarımdaki viskiyle gecenin köründe ıssız orman yoluna doğru yürümeye başladım.
Asfalt yola çıktığımda zifiri karanlık her yerimi sarmıştı. Gökyüzündeki bulutlar ayı kapatmış, ağaçların gölgeleri devasa canavarlar gibi üzerime doğru uzanıyordu. Kafam o kadar güzeldi ki, bastığım yeri bazen hissedemiyor, yol kenarındaki çakıl taşlarına takılıp sendeliyordum. Ama durmadım. Adımlarım beni nereye götürüyorsa oraya doğru, öfkeden gözüm dönmüş bir halde yürümeye devam ettim. Kendimi o Bulgaristan dağlarında kaçtığım gecelerden birinde gibi hissediyordum; arkamda bir canavar vardı ve ben sadece uzaklaşmak istiyordum.
Aradan ne kadar zaman geçti, kaç kilometre yürüdüm bilmiyorum. Bacaklarım dermanını tamamen yitirmek üzereyken, arkamdan gelen ani bir motor sesi ıssız yolda yankılandı.

Far ışıkları, arkamdan vurarak gölgemi uzun bir çizgi halinde önüme düşürdü. Gözlerimi kamaştıran o güçlü ışıkla birlikte bir arabanın lastikleri, tam yanımda, çakılları ezerek acı bir fren sesiyle durdu. Bu, Teoman'ın simsiyah spor arabasıydı.
Sürücü koltuğunun kapısı sertçe açıldı. Teoman, arabadan öyle bir öfkeyle indi ki, motoru bile kapatmamıştı; farlar karanlık yolu aydınlatmaya devam ediyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. O her zamanki mesafeli, sakin adam gitmiş, yerine gözlerinden ateş saçan, kontrolünü tamamen kaybetmiş bir Varnalı gelmişti.

Hızla önümü kesip tam karşımda durdu. Nefes nefeseydi, beni ararken ne kadar delirdiğini görebiliyordum.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun ulan?!" diye kükredi, sesi ıssız orman yolunda yankılanırken. "Kafan sırılsıklam sarhoş, üzerinde bir silah bile yok! Gecenin bu saatinde nereye gittiğini sanıyorsun sen?"
Duraksadım. Alkolün verdiği pervasızlıkla başımı hafifçe yana eğip alaycı bir şekilde yüzüne baktım. Gözlerim kısılmıştı, sesimdeki hırs dondurucuydu.
"Seni ilgilendirmez Varnalı," dedim, ona doğru bir adım atarak göğsüne parmağımı bastırdım. "Ben senin hatan olmak istemiyorum, anladın mı beni? Pişmanlıklarınla, o ördüğün korkak duvarlarınla beni o evde tutamazsın. Ben senin zayıflık sınavın değilim. Bırak beni, ne halim varsa göreyim."

Teoman, göğsüne bastırdığım parmağımı ani ve çok sert bir hamleyle kavradı. Ama canımı acıtmadı. Beni hızla kendine doğru çekti, aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde yok etti. Arabanın far ışığı ikimizi arkadan aydınlatırken, gözlerindeki o karanlık öfkenin hemen altında yatan o çaresiz itirafı gördüm. "Bırakamam," dedi Teoman, sesi bu kez öfkeden arınmış, sert ama nefes nefese bir kabullenişle çıkmıştı. "Seni o deponun ortasında bırakamadığım gibi, bu karanlık yolda da bırakamam Manal. Duvarlar falan umrumda değil artık. Canın cehenneme, benim de canım cehenneme..." Sözünü bitirir bitirmez, beni bileğimden tuttuğu gibi arabanın kaportasına doğru yasladı. Sırtım arabanın soğuk sacına değer değmez, Teoman bu kez kaçmak ya da pişman olmak için değil, beni tamamen kendi karanlığına hapsetmek ister gibi, dudaklarıma çok daha sert, çok daha amansız bir şekilde kapandı.

Canımın her istendiğinde dokunulabilecek, bir an "hata" denip kenara atılacak, sonra da fırtınalı bir gecede teselli aranacak o kadın değildim ben.
İki elimi birden onun o sert göğsüne dayadım ve damarlarımdaki tüm öfkeyi, tüm o kırılmış gururu parmak uçlarıma toplayarak onu bütün gücümle geriye doğru ittim.
Beklemediği bu ani ve sert hamleyle Teoman, arabanın kaportasından geriye doğru birkaç adım savruldu. Lastiklerin tozlu zemininde ayakkabıları kaydı. Gözleri şaşkınlık, hırs ve katıksız bir öfkeyle irileşirken, elimin tersiyle dudaklarımı sertçe sildim. Farların çiğ ışığı altında gözlerimden adeta ateş çıkıyordu.
"Dokunma bana!" diye bağırdım. Sesim ormanın uğultusunu yırtıp geçti. "Beni ne sandın sen Varnalı? Canın sıkıldığında arkasını dönüp gidebileceğin, nefsin her çektiğinde orman yolunda kaportaya yaslayabileceğin o zayıf kadınlardan biri miyim ben? Bana bir daha sakın dokunma!"

Teoman nefes nefese karşımda dikiliyordu. Yumruklarını öyle bir sıkmıştı ki, katladığı gömlek kollarının altındaki kaslar gerim gerim gerilmişti. Senden bu sert ve ödün vermez reddedilişi beklemiyordu. Aramızdaki o amansız güç savaşı, yol kenarındaki çakıl taşlarını bile titretecek bir raddeye gelmişti.

Ben tam arkamı dönüp o zifiri karanlık yolda yürümeye devam edecekken, Teoman daha fazla dayanamadı. İçindeki o sigortalar koptu. Hayatım boyunca duyduğum o her şeyi kontrol altında tutan, buz gibi, kibirli sesi tamamen paramparça oldu.
"Korkuyorum anladın mı! Korkuyorum!" diye haykırdı. Sesi o kadar güçlü, o kadar derinden ve çaresizce çıktı ki, ormandaki kuşlar havalandı.

Duraksadım. Olduğum yerde çakılıp kalarak ona döndüm.
Teoman bana doğru birkaç büyük adım attı, aramızdaki mesafeyi kapattı ama bu kez ellerini benden uzak tuttu. Yüzü acıyla, öfkeyle ve ilk kez gördüğüm o çiğ çaresizlikle kasılmıştı. Gözlerindeki o Varnalı maskesi tamamen düşmüş, geriye sadece içi yaralarla dolu bir adam kalmıştı. "Sana dokunmaktan korkuyorum, seni düşünmekten korkuyorum!" diye devam etti, göğsü hızla inip kalkarken. "Çünkü ben hayatımda ilk kez birini korumak istiyorum Manal! Hayatımda ilk kez birinin acısı benim canımı yakıyor ve bu beni zayıflatıyor! Bende senin gibi, bir canavarın elinde büyüdüm. Eğer sana karşı bir şey hissedersem, eğer kalbimin senin için atmasına izin verirsem, Annem bunu anlar. Ve seni benimle vurur! Beni en zayıf yerimden, seninle bitirir! Anlamıyor musun? Ben seni korumak için kendimden uzak tutmaya çalışıyorum!"
Son kelimelerini karanlık ormana doğru adeta kusmuştu. Sözleri bittiğinde ıssız yola dondurucu, nefes kesen bir sessizlik çöktü. Arabanın motorunun rölantideki sesi ve ikimizin düzensiz solukları dışında hiçbir şey kalmamıştı.
Donakalmıştım. Farların ışığı ikimizin arasında gidip gelirken, onun bu sarsıcı dürüstlüğü karşısında ne diyeceğimi, o hırçın gururumu nereye saklayacağımı bilemez halde öylece ona bakakaldım.

Başımı yavaşça iki yana salladım. Gözlerimden süzülmek üzere olan o sıcak yaşı, alkolün getirdiği o duygusallığa lanet ederek geri ittim. Sesim, az önceki hırçınlığından arınmış, tamamen kırgın ve pürüzlü bir fısıltıya dönüşmüştü. "Sen bana acıyorsun..." dedim, kelimeler dudaklarımdan dökülürken içimin parça parça kesildiğini hissederek. "Sen bana acıyorsun Teoman."
Teoman, duyduğu bu cümleyle birlikte bir anlığına kas katı kesildi. Dudaklarını araladı, bir şey söylemek için hamle yaptı ama izin vermedim. Adımlarımı ona doğru açtım, aramızdaki o mesafeyi bu kez ben yok ettim. Tam karşısında durduğumda, far ışığı yüzümün yarısını gölgede bırakıyordu.
"Bahçede, o koltukta sana hayatımın en karanlık odasını açtım ben," dedim, sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak ama başarısız olarak. "Kimseye anlatmadığım, kendime bile itiraf edemediğim o Bulgaristan dağlarını, o ufacık ellerimizle kazmaya çalıştığımız o sert toprağı anlattım sana. Ve sen... Sen o hikayeyi dinledin ve bana acidin Varnalı."

Gözlerinin tam içine baktım. O siyah gömleğinin yakasını bu kez onu öpmek ya da hırpalamak için değil, içimdeki o carriesizliği haykırmak için sıkıca kavradım.
"Ben o dağdan acınarak çıkmadım!" diye fısıldadım, dişlerimin arasından yükselen o gururlu hıçkırıkla karışık bir sesle. "Ben o çocukların mezarları başında, o soğukta tek başıma hayatta kaldım. Kimsenin merhametine, kimsenin beni koruma kollama lütfuna ihtiyacım yok benim. Sen az önce omuzlarıma o merhemi sürerken, beni öperken sadece geçmişimin o zavallı, ezilmiş kız çocuğunu gördün. Beni korumak istemenin sebebi aşk ya da zafiyet değil... Sen sadece benim o ezilmişliğime acıdın."
Elerimi gömleğinin yakasından yavaşça çektim, sanki onun tenine dokunmak şu an beni daha çok yaralıyormuş gibi geriye doğru bir adım attım. Alkol damarlarımda hâlâ geziniyordu ama kalbimin sızısı o kadar büyüktü ki, sarhoşluğumu bile hissetmiyordum artık.
"Beni bir zayıflık olarak görmen, Annenin beni seninle vurmasından korkman... Hepsi o lanet acıma duygun yüzünden," dedim, sesimi buz gibi bir tona çekmeye zorlayarak. "Ama şunu o taş kafana sok Varnalı. Ben korunmaya muhtaç bir kurban değilim. Eğer bu savaşa gireceksek, beni acınacak bir zayıflık olarak görmeyi bırakacaksın. Çünkü ben senin o acıyan bakışlarının altında kalıp ezilmem."
Arkamı dönüp arabanın kapısına doğru yürüdüm. Yolcu koltuğunun kapısını sertçe açıp içeri binerken, Teoman far ışıklarının önünde, orman yolunun ortasında öylece kalakalmıştı.

Sonra ağır, sert adımlarla arabaya yürüdü. Sürücü koltuğunun kapısını açıp bindi, motoru tek bir hamlede çalıştırdı. Lastikler asfaltı ağlatarak döndü ve orman evinin aksi yönüne, şehre doğru son sürat sürmeye başladı.
Yol boyunca arabanın içinde dondurucu, nefes kesen bir sessizlik hakim oldu. Ne o tek bir kelime etti, ne de ben bakışlarımı kararan araba camından ayırdım. Alkolün dumanı benden uzaklaşırken, geriye sadece o sızlayan kırgınlık ve çelikten bir inat kalmıştı. Teoman direksiyonu öyle sıkı kavrıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Beni kendi güvenli limanına, o korunaklı taş evine götürmüyordu; benim alanıma, benim kurallarıma geri fırlatıyordu.

Yaklaşık kırk dakika sonra, araba benim evimin önünde acı bir frenle durdu.
Bakışlarımı camdan çekip kapının koluna uzandım. Tam arabadan inecekken, Teoman'ın ani bir hamleyle bileğimi kavramasıyla duraksadım. Dokunuşu sertti ama canımı yakmıyordu. Ona öfkeyle dönmeye hazırlanırken, diğer elini ceketinin iç cebine attı ve siyah akıllı telefonumu çıkarıp bana doğru uzattı.
"Telefonun," dedi Teoman. Sesi o kadar buz gibi, o kadar mesafeliydi ki, az önce orman yolunda haykıran adamın o olduğuna inanmak zordu. Gözlerimin tam içine, o yıkılmaz duvarlarının arkasından bakarak ekledi: "Sana asla acımadım Manal. Ama eğer benden nefret etmek seni bu savaşta daha güçlü kılacaksa, benden nefret etmeye devam et. Yarın sabah operasyon başlıyor."
Bileğimi elinden sertçe kurtardım. Telefonu avucunun içinden çekip alırken tek bir kelime bile etmedim, teşekkür bile etmedim. Arabanın kapısını açıp kendimi dışarı attım. Arkamdan kapıyı sertçe kapattığımda, Teoman gaza basıp karanlık sokakta gözden kayboldu.
Anahtarımla dış kapıyı açıp apartmana girdim, merdivenleri hızla tırmanıp kendi dairemin kapısına geldim. Zihnim yorgun, bedenim sızım sızım sızlıyordu. Tek istediğim kendimi yatağa fırlatıp uyumaktı. Anahtarı kilitte çevirip kapıyı açtım ve içeri adım attım.
Ancak salonun ışığının yanık olduğunu görmemle birlikte tüm tetikçi reflekslerim anında uyandı. Elimi gayriihtiyari belime attım ama silahımın Teoman'da kaldığını hatırlayarak lanet ettim. Adımlarımı sessizce salona doğru yönlendirdim.

Gördüğüm manzara, kalbimin bir anlığına durmasına neden oldu.
Salondaki hasır koltukların hemen yanında, üst üste yığılmış iki büyük valiz duruyordu. Koltukta ise yorgunluktan gözlerinin altı çökmüş, endişeyle ellerini önünde birleştirmiş Meral teyzem oturuyordu. Hemen yanında, başını teyzemin dizine yaslamış, koltukta kıvrılarak uyuyakalmış küçük Umut vardı.
Meral teyzem kapının sesini duymuş olacak ki hızla başını kaldırdı.

"Nereye gidiyorsunuz?" dedim, gözlerimi valizlerden ayıramayarak. "Gecenin bu saatinde... ne bu valizler?"
Meral teyzem, üzerimdeki kanlı kazağa ve perişan halime bakıp hıçkırığını tutmaya çalıştı. Dizinde uyuyan Umut'u uyandırmamak için yavaşça ayağa kalktı, adımlarını bana doğru attı ve titreyen elleriyle kollarımdan yakaladı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarındaki çizgilere sızıyordu.
"Biz daha fazla burada duramayız Akça..." diye fısıldadı, sesi acının ve yorgunluğun ağırlığıyla ezilmişti. "Bu şehirde kaldığımda... Bilge'nin kokusu burnuma geliyor. Bastığım her sokakta, baktığım her köşede onun hayali var. Dayanamıyorum artık, kalbim kaldırmıyor."
Hafifçe yutkundu, bakışlarını salondaki küçük Umut'a çevirdi, sonra tekrar bana döndü.
"O yüzden senin gelmeni bekledik," diye devam etti, elleri kollarımı sıkıca kenetlerken. "Seni görmeden, vedalaşmadan gitmek istemedim. Evimize geri döneceğiz artık. Kendi toprağımıza... Burası bize göre değil kızım. Burası bizi yutuyor."

Meral teyzemin sözleri, Teoman'ın az önce orman yolunda bıraktığı o ağır sessizliğin üzerine bir balyoz gibi indi. Onlar gitmek istiyordu, Bilge'nin acısından kaçıp kendi güvenli limanlarına sığınmak istiyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki, Annemin gözü üzerimizdeyken bu şehir dışındaki hiçbir yer onlar için güvenli değildi.

"Tamam," dedim, zor da olsa yutkunarak. Sesimdeki o sert, sarsılmaz tonu geri kazanmaya çalışmıştım. "Tamam Meral teyze, gideceksiniz. Haklısın, bu şehirde artık bize huzur yok."
Meral teyzem derin bir nefes alıp rahatlamayla göğsü sarsılırken, ben cebimden Teoman'ın az önce bana uzattığı telefonumu çıkardım. Teoman'ı doğrudan aramak yerine, bu yeraltı ağında sadece bana sadık olan, Bulgaristan sınırından beri arkamı kollayan kendi güvendiğim adamlarımdan birinin numarasını tuşladım.
Telefon iki tonda açıldı.
"Hazırlanın," dedim, sesimi salondaki Umut'un duymayacağı bir fısıltıya çekerek. "Evimin önüne iki araba istiyorum. Meral teyzemle Umut'u memleketteki evlerine götüreceksiniz. Yolda tek bir saniye bile durmayacaksınız, gözünüz dikiz aynasında olacak. Onları sağ salim o eve sokana kadar da kapıdan ayrılmayacaksınız. Bir sorun istemiyorum."

"Anlaşıldı, Manal. On beş dakikaya kapıdayız," diyen kararlı sesin ardından telefonu kapattım.
Teyzeme döndüm, gidip koltukta uykulu gözlerle etrafa bakan küçük Umut'un saçlarını okşadım. İçimdeki korkuyu onlara yansıtmamak için yüzüme sahte ama güven veren bir tebessüm yerleştirdim. Valizleri kapının önüne doğru taşırken, kalbimin üzerindeki o baskı gitgide ağırlaşıyordu.

Yirmi dakika sonra sokaktan gelen hafif bir korna sesiyle adamlarımın geldiğini anladım. Teyzemi ve Umut'u sıkıca kucakladım, Bilge'nin kokusunu teyzemin saçlarında son kez içime çektim. Onlar adamlarımın refakatinde merdivenlerden inip arabaya binerken, ben apartmanın loş ışığında arkalarından baktım.
Arabalar sokağın karanlığında gözden kaybolduğunda, dairemin kapısını kapatıp arkasından sürgüledim. Artık bu evde yapayalnızdım. Üzerimdeki o kanlı kazağı sıyırıp yere fırlattım. Banyoya geçip yüzümdeki viski ve gözyaşı izlerini soğuk suyla yıkadım. Aynadaki yansımama baktığımda, gözlerimde ne kırgınlık kalmıştı ne de acı. Sadece saf, dondurucu bir intikam hırsı vardı.

&&&

Salondaki tekli koltukta, gözümü kırpmadan sabahı bekledim. Dizlerimin üzerinde duran silahımın soğuk namlusunu okşarken, zihnim orman yolunda Teoman'ın yüzüme haykırdığı o çaresiz itirafla, Meral teyzemin Bilge kokan gözyaşları arasında mekik dokudu.
Şafak söküp, odanın içine gri bir sabah ışığı sızmaya başladığında telefonumun keskin sesi sessizliği böldü. Ekranda onun adını gördüm: Teoman Varnalı.

Derin bir nefes alıp telefonu kulağıma götürdüm. Sesimi alabildiğine profesyonel ve mesafeli tutmaya zorlayarak, "Söyle," dedim.
Teoman'ın sesi de en az benimki kadar yorgun ama her zamanki gibi emredici ve pürüzsüzdü. Orman yolundaki o maskesiz adamdan eser kalmamıştı. "Liman, 4. Antrepo," dedi, lafı hiç uzatmadan. "Adamlarım yerini aldı. Arzu'nun sevkiyatı yarım saate yanaşıyor. Geliyorsan, adresteyim."

Tam ona cevap vermek için dudaklarımı aralamıştım ki, telefonun arkasından keskin bir bildirim sesi daha yükseldi. Ekrana anlık düşen mesaja gözüm kaydığı an, parmaklarım buz kesti.
Mesaj, bizzat Annemin kullandığı gizli hatlardan birinden geliyordu. Operasyon düzenleyeceğimiz liman adresinden tamamen bağımsız, şehrin dışındaki eski bir un fabrikasının konumuydu bu.

Altında ise tek bir satır yazıyordu: "Teoman'la kurduğun o küçük planı biliyorum Manal. Eğer tetiği benim kafama sıkmak istiyorsan, limanda boş konteynerleri beklemek yerine buraya gel. Tek başına."

Nefesim boğazımda düğümlendi. Telefonu kulağımda tutuyordum ama Teoman'a cevap veremiyordum. Zaman durmuş, odadaki gri ışık üzerime çökmüş gibiydi. Annem, planımızı çoktan patlatmıştı ve bizi kendi istediği sahaya çekiyordu.
"Manal?" Teoman'ın sesi telefondan daha yüksek ve endişeli gelmeye başladı. Sessizliğimin normal olmadığını anında sezmişti. "Orada mısın? Ne oldu?"

Yutkunmaya çalıştım, sesimi olabildiğince düz tutarak, "Annem..." dedim. "Bana bir mesaj attı. Limanı biliyor. Başka bir adres atmış, un fabrikası. Beni oraya çağırıyor."

"Ne?" Telefondan ani bir hışırtı, ardından Teoman'ın araba kapısını açma sesi duyuldu. Gaza bastığını işitiyordum. "Konumu hemen bana da at. Sakın tek başına hareket etme, duyuyor musun beni? Beni bekle, beraber gideceğiz. Sakın evden çıkayım deme Manal!"

Ona doğru dürüst bir cevap verecek mecalim yoktu. Teoman'ın beni koruma dürtüsüyle, o "acıma" ve zafiyet korkusuyla beni o fabrikaya sokmamak için elinden geleni yapacağını biliyordum. Beni geri planda tutmaya çalışacaktı. Ama bu benim savaşımdı.
"Tamam," dedim, sesimi zoraki bir sakinliğe büründürerek. "Atıyorum konumu."
Telefonu yüzüne kapattım. Teoman'a konumu gönderdim ama onun beni bulmasını bekleyecek tek bir saniyem bile yoktu. Telefonu cebime tıktım, belimdeki silahın şarjörünü kontrol edip sertçe yerine oturttum.

Hızla evden çıktım, apartmanın önünde duran kendi arabama bindim. Motoru çalıştırıp gaza sonuna kadar köklerken, dikiz aynasından sokağın köşesinden hızla dönen Teoman'ın siyah spor arabasını gördüm. Beni yakalamaya çalışıyordu ama çok geçti. Direksiyonu kırdım ve Annemin attığı o ıssız un fabrikasına doğru, Teoman'ı arkamda bırakarak tek başıma son sürat sürmeye başladım.

Eski un fabrikasının paslı demir kapılarını tekerleklerimin altında ezip bahçeye girdiğimde, zaman sanki bin yıllık bir toza bulanmış gibi durdu. Arabadan indim. Hava dondurucu bir sessizlikle kaplıydı, sadece motorun tıkırtısı ve çakıl taşlarının ayaklarımın altında çıkardığı ses vardi.

Namlunun ucunu havaya diktim. Gözlerim, adımlarım, nefesim... Her şeyim tek bir amaca kilitlenmişti. Bahçedeki o köhne, yıkık dökük kulübelerin, paslı varillerin ve çürümeye yüz tutmuş kamyon kasalarının arasından geçerken saniyeler içinde etrafı taradım. Gözlerim bir pusu aradı, bir namlu parıltısı, bir gölge... Ama yoktu. Tek bir çıt bile çıkmıyordu.
Bahçenin ortasındaki o geniş, beton açıklığa doğru ilerledim. Ve tam orada, çiğ sabah ışığının altında gördüğüm manzara adımlarımın çakılmasına neden oldu.
Bir sandalyede, sanki kendi evinin salonundaymış gibi büyük bir rahatlıkla oturmuş, parmaklarının ucunda tüten sigarasıyla beni izleyen annemi gördüm.

Garip, neredeyse insanı delirten bir tekinsizlik vardı ortamda; etrafta tek bir tane bile adamı yoktu. Ne bir koruma, ne bir keskin nişancı... Koskoca yeraltı dünyasını parmağında oynatan o acımasız kadın, un fabrikasının ortasında yapayalnız, arkasını bir hayalete yaslar gibi oturuyordu.
Sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı gri gökyüzüne doğru üflerken dudaklarında o kan donduran, alaycı tebessüm belirdi.
"Hoş geldin Manal," dedi. Sesi, çocukluğumu kâbuslara boğan o tanıdık, buz gibi tondaydı. "Ya da gerçek adınla mı hitap etmeliydim sana? Akça..."
Silahımın namlusunu doğrudan alnının ortasına doğrulttum. Parmağım tetikteydi, milim kımıldatsam bu cehennem bitecekti. "O pis ağzına alma benim adımı," diye tısladım. "Oyun bitti. Adamların nerede? Seni kim koruyacak şimdi?"
Annem hiç istifini bozmadı. Sigarasının külünü yere silkerken gözlerini gözlerime dikti. "Korumaya ihtiyacım olduğunu da kim söyledi? Buraya seninle savaşmaya gelmedim ben," dedi, sesindeki o rahatlık tüylerimi diken diken ediyordu. "Sana bazı gerçekleri anlatacağım. Bulgaristan'da o arkanda bıraktığın topraklara, o çocuklara ve aslında saklanan gerçekleri..."
Sözleri içimdeki o hiç kapanmayan yarayı kaşırken, beynimin içindeki o öfke fırtınası daha da büyüdü. Tam ona bağırıp tetiği çekeceğim sırada, arkadaki kırık dökük fabrika duvarının köşesinden ani bir ayak sesi yükseldi.
Lastiklerin tozlu zeminde çıkardığı o sert sürtünme sesiyle birlikte, elinde tüfeğiyle Teoman belirdi.
Nefes nefeseydi. Üzerindeki siyah gömleğin yakası açılmış, gözleri öfkeden deliye dönmüş bir halde tam arkamda durdu. Silahını indirmeden, bakışlarını bir bana bir de sandalyede oturan Anneme çevirdi. Göğsü hızla inip kalkarken, aramızdaki o barut kokan üçgene dahil oldu.
Annem, Teoman'ın gelişini gördüğünde hafifçe güldü ve sigarasından bir nefes daha aldı. "Bak sen... Varnalı da gelmiş. Tam kadro toplandığımıza göre, hikayeye başlayabiliriz."

Boş boş konuşma!" diye gürledi Teoman. Sesi fabrika duvarlarında yankılandı. "Ne gerçeğinden bahsedeceksin sen? Yolun sonuna geldin. O zehirli dilin bu kez seni kurtarmaya yetmeyecek."
Annem, Teoman'ın bu sert çıkışı karşısında sigarasını yere fırlattı ve ayakkabısının ucuyla yavaşça ezdi. Bakışlarını Teoman'ın gözlerine diktiğinde, dudaklarındaki o alaycı tebessüm daha da derinleşti.
"Ne oldu? Korktun mu... Alaz Miraç Varnalı?" dedi, onun gerçek adını her bir hecesine basarak, adeta zehirli bir ok gibi fırlatarak.

Bakışlarımı bir anlığına Teoman'a çevirdim. Yüzü kas katı kesilmiş, dişlerini öyle sıkmıştı ki çene kemiği dışarı fırlayacak gibi olmuştu.
Araya girerek silahımı Anneme doğru daha da sıkı kavradım. "Hangi gerçekten korkuyor?" diye sordum anneme, sesimdeki o öfkeli merakı gizleyemeyerek. "Ne saklıyorsunuz siz benden? Konuş!"

Annem gözlerini Teoman'dan çekti ve bana döndü. O an, yüzündeki o maskenin altından tamamen farklı, hiç görmediğim bir ifade geçti. Sandalyede hafifçe öne doğru eğildi.
"Sana hayatımda ilk ve son kez bir anne tavsiyesi vereceğim Manal," dedi. Sesi ilk defa o buz gibi tondan sıyrılmış, titrek ve derinden gelen bir tona bürünmüştü.
"Neymiş o?" dedim, tetikteki parmağım titrerken.
"Kolyenin içindeki sır..." diye fısıldadı. Gözleri gözlerimin içine öyle bir çakıldı ki, nefes alamadığımı hissettim. "Ne yap et, o sırrı çöz Manal. Her ne kadar seninle hiçbir zaman bir aile olamasak da... geçmişin peşini bırakma."
Ve tam o saniyede, hayatım boyunca kâbuslarımda bile görmediğim bir şey oldu. Annemin, o acımasız, kalpsiz annemin gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Yanağındaki o toza ve çiğ ışığa karışarak aşağı doğru aktı.
Donakaldım. Şaşkınlıktan ve şoktan elimdeki silah hafifçe aşağı doğru yalpaladı. Zihnim "kolyenin içindeki sır" kelimeleriyle çalkalanırken, Annemin bakışlarındaki o vedayı çok geç fark ettim. "Her şey için özür dilerim..." dedi, sesi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıya dönüştü.

Daha ne olduğunu, o özrün ne anlama geldiğini idrak edemeden, Annem sağ elini oturduğu sandalyenin altına attı. Bir silah değil, pimine parmağını doladığı küçük, askeri bir el bombası çıkardı. Pimi saniyeler içinde, gözümüzün önünde çekmişti.
"Manal, yat!" diye haykırdı Teoman.
Teoman devasa bir gövdeyle üzerime çullandı, beni altına alarak beton zemine doğru fırlattı. Tam o anda kulakları sağır eden, fabrikanın çatısını havaya uçuran feci bir patlama gerçekleşti.
Beton tozları, şarapnel parçaları ve alev dalgası üzerimizden yalayıp geçerken Teoman sırtıyla beni o ateşten korudu. Kulaklarım uğulduyor, genzim barut ve kan kokusuyla yanıyordu.
Patlama sesinin yerini dumanların uğultusu aldığında, Teoman üzerimden yavaşça kalktı. Öksürerek doğruldum ve dumanların arasından o sandalyenin olduğu yere baktım.
Annem, kendini o bombayla parça parça etmişti. Sandalyenin olduğu yerde sadece kan gölü, parçalanmış kıyafetler ve etrafa saçılmış et parçaları vardı. Yeraltının kraliçesi, arkasında korkunç bir ceset torbası ve zihnimi parça parça edecek geçmişi bırakarak, kendi cehennemini yaratıp gitmişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.