19. bölüm / 26
AMBİVALASKİMSEYE GÜVENME
Bölümler 26Şu an: KİMSEYE GÜVENME
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Belime sıkıştırdığım o uğursuz sembollü dosya tenime buz gibi batarken, arkamdaki kapının eşiğinde duran Teoman'ın zifiri gözleri üzerimde kaskatı kesilmişti. Gözlerim saliseler içinde odanın köşesinde, duvara yaslı duran siyah deri bavula çarptı.
Hızlı bir hamleyle o bavulu aldım. Belimdeki dosyanın tek bir kıvrım bile almamasına dikkat ederek odadan dışarı fırladım ve kendi odama doğru koşar adımlarla geçtim. Odama girer girmez bavulu yatağın üzerine fırlattım. Kapıyı arkamdan kilitlemeye vakit bulamadan, Teoman'ın o devasa adımlarla koridoru aşarak peşimden geldiğini, nefes seslerinden ve mermerde yankılanan tok adımlarından hissettim.
Kalbim göğüs kafesimi delerken, dolaptan aldığım birkaç parça siyah kıyafeti hırsla bavula tıkıştırmaya başladım.
Teoman odanın açık kapısından içeri süzüldü. Yüzündeki o kaza yerinden kalma kurumuş kan lekeleri, üzerindeki o yırtık hırka ve o zifiri gözlerindeki o sırılsıklam çaresizlik odayı aniden daralttı. Yanıma kadar gelip bileğimden sert ama titrek bir hareketle yakaladı.
"Ne yapıyorsun Akça?" dedi, sesi boğuk ve hırpalanmış bir tonda odada yankılandı. "Böyle çekip gidemezsin. O fabrikada yaşananları, o kadının söylediklerini öylece yutup burayı terk edemezsin!" Gözlerimi ondan kaçırarak elimdeki siyah hırkayı bavula fırlattım ve ona doğru döndüm. İçimdeki o yırtıcı öfkeyi, o hırçın kırgınlığı sonuna kadar yüzüne çarptım: "Ne yapacaktım Teoman?" dedim, sesimdeki o titreme sırılsıklam bir nefrete dönüşürken. "Beni o cehennemin ortasında o kadının ellerine bırakmanı, yetimliğimi yüzüme vurup beni harcamanı sineye mi çekecektim? Annenin karşısında tek kelime edemedin! Beni korumak yerine o kadını seçtin!"
Teoman adeta yıkılmış gibi bir adım geriledi. Gözlerindeki o zifiri karanlık, aniden içindeki o yangını dışarı vuran bir çaresizliğe büründü. Hızla üzerime yürüyüp ellerini iki omuzuma koydu, beni sarsmak ister gibi ama bir o kadar da narin bir tutuşla kendine bende sabitledi.
"Beni dinle..." dedi soluk soluğa, sesi neredeyse yalvarır gibi çıkıyordu. "O an oyle yapmak zorundaydım sevgilim... Anlamıyorsun. Annemin yanındayken, onun o zehirli oyununun ortasındayken öyle davranmak zorundaydım. Onu korumam, o kadının şüphelenmemesi için sadece bir numaradan ibaretti!"
Yüzüne baktım. Göz bebeklerindeki o gerçeği, o sırılsıklam pişmanlığı görebiliyordum ama içimdeki o kırık camlar buna inanmama izin vermiyordu. Belimdeki o dosya tenime batarken, dişlerimi sıktım.
"Numara mı?" diye fısıldadım buz gibi bir alayla. "Çok iyi oynadın Teoman... O kadar iyi oynadın ki, asıl numaranın hangisi olduğunu artık ben bile ayırt edemiyorum."
Bavulun fermuarını hırsla çekmeye yeltendiğim an, Teoman'ın gözü tamamen döndü. O koca cüssesiyle, o kaza yerinden kalma kanlı gövdesiyle üzerime doğru serseri ve vahşi bir hamle yaptı.
Yatağın üzerindeki o siyah deri bavulu koca elleriyle kaptığı gibi, açık olan balkona doğru iki büyük adımda fırladı. Saliseler içinde, gözümü bile kırpmama izin vermeden bavulu balkondan aşağıya, bahçedeki çimlerin üzerine hırsla fırlattı. Bavulun aşağıya düşerken çıkardığı o boğuk ses, odanın içinde bir yıldırım gibi patladı.
Teoman arkasını dönüp salonda devasa bir duvar gibi kapının önüne geçti. Sırtını ahşap kapıya yasladı, kollarını göğsünde bağlayarak o zifiri gözlerini doğrudan göz bebeklerime dikti.
"Kıyafetlerin umurumda bile değil Akça!" diye kükredi, sesi o lüks odanın tavanını çatlatacak kadar baskın ve hırçın çıkarken. "Gerekirse çıplak kalırsın, gerekirse bu evdeki her şeyi yakarsın ama bu evden, benim yanımdan tek bir adım bile gidemezsin! İzin vermiyorum!"
O an burnumdan derin, titrek ve öfkeli nefesler almaya başladım. Göğsüm bir körük gibi hızla inip kalkarken, içimdeki o yırtıcı kadının sigortası tamamen attı. Belimdeki dosyanın tek bir sayfasının bile o ani hareketimle kayıp düşmemesi için kaskatı kesilmiştim ama bu inatlaşma, aramızdaki o sırılsıklam bağın asıl savaşıydı. Attığım o derin nefeslerin boğazımı yakmasına izin vererek Teoman'ın üzerine doğru yürüdüm. "Sen ne yaptığını sanıyorsun be!" diye patladım, sesimdeki o yırtıcı tını odadaki bütün sessizliği parça parça ederken. Teoman'ın tam karşısında durdum, parmağımdaki zifiri elmas yüzüğü sıkan yumruğumu havaya kaldırıp göğsüne doğru fırlattım. "O kıyafetler kaç para senin haberin var mı Varnalı? Oraya tıkıştırdığım her bir parçanın, o narin kumaşların bedelini sen mi ödedin de böyle fütursuzca aşağı fırlatıyorsun?"
Teoman kirli sakallarının altından buz gibi, serseri bir tebessüm geçirdi ama o zifiri gözlerindeki o aşık, o gözü dönmüş adam bir milim bile kıpırdamadı.
"Bedelini ben öderim Akça," diye fısıldadı, sesini bilerek o en sırılsıklam, o en hırçın tonuna çekerek. Gövdesini kapıya daha da yasladı, bana doğru hafifçe eğildi. "Gider o çimlerin üzerindeki her bir parçayı kendi ellerimle toplarım, sana dünyalar dolusu yeni kıyafetler alırım ama o kapıyı açmam. Ama şimdi burada benim o yalanımın arkasındaki asıl sebebi dinleyeceksin."
"Dinlemeyeceğim!" diye kükredim, ellerimi onun o sert göğsüne vurarak, onu kapının önünden çekmeye çalışarak. "Sen beni ilk fırsatta harcadın Teoman! Şimdi karşıma geçmiş hangi numaradan bahsediyorsun? Çekil önümden!" Bileklerimi kavrayan o koca elleri, tenimi ateşe verecek kadar sert ve bir o kadar da sahiplenici bir hırsla sıkıyordu. Gözlerindeki o zifiri karanlık, sanki beni yutmak ister gibi doğrudan ruhumun en derinlerine bakıyordu.
Kıyafetlerimi balkondan fırlatarak beni bu odaya, kendi iradesine hapsedebileceğini sanıyorsa çok büyük yanılıyordu. "Bırak bileklerimi, Varnalı!" diye tısladım, dişlerimin arasından sızan sesim odanın buz gibi havasını delip geçerken.
Bileklerimi onun o demir pençesinden kurtarmak için vahşi bir hamle yaptım, topuklarımı mermere vurup kendimi geriye doğru çektim. Ama Teoman zerre kadar kıpırdamadı; aksine gövdesini biraz daha öne eğerek aramızdaki o tehlikeli mesafeyi tamamen sıfırladı. Koca cüssesiyle beni kapıyla kendi göğsü arasında sabitledi. "Bırakmayacağım Akça," dedi, sesi boğuk, serseri ve o sırılsıklam meydan okumayla titreşirken. Kirli sakallarının altından verdiği her nefes doğrudan dudaklarıma çarpıyordu. "O bavulu aşağı fırlattığım an anlamış olman gerekiyordu. Sen benden kaçamazsın. Kıyafetlerin umurumda bile değil benim. Burası benim evim, sen de benim kadınımsın. İstediğin kadar bağır, istediğin kadar o kıyafetlerin hesabını sor, o kapı açılmayacak."
Öfkem damarlarımda kaynayan zehirli bir lav gibi tepeye tırmandı. Burnumdan o derin, hırçın nefesleri almaya devam ederken başımı dikleştirdim, gözlerimi o zifiri karanlığa biledim. "Sen gerçekten delirmişsin," diye soludum, yüzümü onun o hırçın çehresine daha da yaklaştırarak. "Sırf o yalanını örtbas etmek için, o fabrikadaki o korkaklığını gizlemek için benim eşyalarıma mı sarılıyorsun? Benimle inatlaşarak o kadını koruduğun gerçeğini değiştirebileceğini mi sanıyorsun? Çekil önümden dedim sana!"
Teoman'ın kirli sakallarının altındaki o serseri tebessüm bu kez tamamen silindi. Gözlerinde saf, sırılsıklam bir ciddiyet peydah oldu. Bileklerimi tutan ellerini yavaşça gevşetti ama kapının önünden tek bir milim bile çekilmedi. Kollarını hırsla göğsünde bağlayıp o devasa omuzlarını kapının ahşap pervazına yasladı. "Ben o fabrikada korkmadım Akça," dedi, sesi bu kez dağ ayazından daha tok, daha sarsılmaz çıkarken. "Ve ben o kadını korumadım. Sana söyledim, o sadece bir oyundu, o sinsi kadının şüphelerini yok etmek için yapılmış bir numaraydı. Ama sen o sırılsıklam inadın yüzünden arkasındaki gerçeği görmeyi reddediyorsun. Şimdi ne yapacaksın? Kıyafetlerin aşağıda çimlerin üzerinde diye bu odada bana düşman gibi bakmaya devam mı edeceksin?"
"Evet!" diye kükredim, üzerindeki o yırtık pırtık, kanlı hırkasını sertçe elime alıp onu sarsmaya çalışarak. "Sana düşman olacağım Teoman Varnalı! Sen beni o fabrikada, o yetimliğimin arkasına sığınan o kadının önüne tek bir kelime bile etmediğin an benim için bu odadaki her şey bitti. Şimdi o kapıyı aç, ya o çimlerin üzerindeki kıyafetlerimi kendi ellerinle bana getirirsin ya da ben bu odayı senin başına yıkarım!"
Teoman gözlerini kırpmadan, o dik başlı duruşuma, o gözü dönmüş yırtıcı halime baktı. Bakışlarındaki o hırçınlık yerini tehlikeli bir hayranlığa bırakırken, göğsü hırsla inip kalkıyordu.
Gözlerim öfkeyle dönerken o lüks, zenginliği kokan odanın ortasında ilk hedefimi seçtim. Komodinin üzerinde duran, Fulya'nın o şatafatlı zevkini yansıtan porselen vazoyu kavradığım gibi mermer zemine doğru hırsla fırlattım.
Porselen vazo yüzlerce parçaya ayrılarak etrafa saçılırken, durmaya hiç niyetim yoktu. Damarlarımdaki kan sırılsıklam bir nefretle kaynıyordu. Makyaj masasına doğru büyük, hırçın adımlarla ilerledim. Üzerindeki o binlerce liralık pahalı parfüm şişelerini, kristal aynaları elimin tersiyle tek bir hamlede yere savurdum. Cam kırıklarının çıkardığı o yırtıcı, o keskin sesler odanın duvarlarında yankılanıyor, her bir kırık parçası Teoman'ın o serseri kibrine indirdiğim bir darbe gibi ruhumu rahatlatıyordu.
"Akça, yeter! Kendine gel!" diye bağırdı Teoman, arkamdan o devasa cüssesiyle bana doğru hırsla atılarak.
O eski kereste fabrikasının kanını üzerinde taşıyan koca gövdesiyle beni durdurmak, beni o hırçın kollarının arasında hapsetmek için arkamdan hamle yaptı. Beni sarmak için kollarını tam belime doğru uzatacaktı ki, o an zihnimde şimşekler çaktı.
Belimdeki dosya...
O iki gözlü sembolün olduğu, Fulya'nın odasından canım pahasına çaldığım o yeraltı sırrı... Eğer Teoman bana arkadan sarılırsa, o koca elleri belimi kavradığı an ceketimin altındaki o sert dosya kâğıtlarını saliseler içinde fark edecekti. Her şey mahvolurdu. Haklıyken haksız duruma düşer, o sırılsıklam intikam kozumu daha oynamadan ellerimle ona teslim etmiş olurdum.
Bu düşüncenin verdiği vahşi bir refleksle, Teoman daha tenime bile dokunamadan, kendimi sırılsıklam bir nefretle öne doğru fırlattım. Devasa bir çeviklikle yan tarafa doğru kaçarak arkamdan sarılmasına izin vermedim. Aramıza koca bir mesafe koyarak hızla ona doğru döndüm. Sırtımı kırık camların olmadığı boş duvara yaslarken, nefes nefese kalmış göğsüm hırsla inip kalkıyordu.
"Sakın!" diye tısladım, parmağımdaki zifiri elmas yüzüğü taşıyan elimi tehditkar bir şekilde ona doğru uzatarak. "Sakın bana dokunmaya cüret etme Teoman! O kirli, o yalan kokan ellerini benden uzak tut!"
Teoman, bana arkadan sarılacakken boşa çıkan kolları havada asılı kalınca saf bir şokla kaskatı kesildi. Zifiri karanlık gözlerinde ilk defa bu kadar derin, bu kadar kırgın ve sarsıcı bir çaresizlik gördüm. Attığım o sırılsıklam geri adım, o temas her şeyden çok canını yakmıştı. Kollarını yavaşça aşağı indirdi, yumruklarını sıkarak bana doğru öfke dolu bir adım attı. "Dokunmayacağım," dedi, sesi o harabeye dönmüş odanın içinde adeta yırtıcı bir fısıltı gibi çıkarken. "Dokunmayacağım Akça... Ama sen de ne yaptığını bileceksin. Bir hiç uğruna, o sinsi kadının iki lafı uğruna aramızdaki her şeyi bu odadaki camlar gibi kırıp dökmene izin vermeyeceğim!"
"Bir hiç mi?" diye bağırdım, gözlerimden süzülmek isteyen o yaşları sırılsıklam bir inatla içime akıtarak. Masanın üzerinde kalan son kristal bardağı da kapıp ayaklarının tam dibine fırlattım. Bardak onun o botlarının ucunda tuzla buz olurken kılını bile kıpırdatmadı. "Benim hayatım boyunca çektiğim o kimsesizlik, o annesizlik senin için bir hiç mi Varnalı? Sen beni o kadının önüne yem diye attın! Şimdi karşıma geçmiş mazi masalları anlatma bana!"
Aşağı bahçeden, bizim bu sırılsıklam kavgamızın ve kırılan camların çıkardığı o devasa gürültülerin ardından korumaların telaşlı sesleri yükselmeye başladı. "Efendim? Bir sorun mu var, yukarı gelelim mi?" diye bağırıyordu dışarıdaki adamlar.
Teoman gözlerini benim o nefes nefese, o delicesine inatçı yüzümden tek bir saniye bile ayırmadan, arkasındaki kapıya doğru elini uzattı ve aşağıya doğru kükredi:
"Uzak durun bu odadan! Tek biriniz bile yukarı basamağa adım atarsa kendi ellerimle infazını veririm! Defolun!"
Hızla duvardan destek alıp öne doğru fırladım. Parmaklarımla kapının pervazını kavrayıp, Teoman'ın o koca gövdesini kapının eşiğine doğru sertçe ittim.
"Defol!" diye bağırdım, sesimdeki o hırçın tını odayı paramparça ederken. "Defol git bu odadan Teoman! Senin o kanlı numaranı da, o sinsi anneni de istemiyorum! Defol!" Teoman neye uğradığını şaşırarak bir adım geri koridora doğru sendeledi. Gözlerindeki o zifiri karanlık, yerini saf bir öfkeye ve kırgınlığa bırakırken kapıyı koca bir gürültüyle suratına doğru çarptım.
Anahtarı saliseler içinde kilidin içinde iki tur çevirdim. Kapı kilitlenmişti. Teoman arkadan kapıyı yumruklayarak "Akça! Aç şu kapıyı, delirtme beni!" diye kükrerken, ben sırtımı o ahşap kapıya yaslayıp nefes nefese yere doğru süzüldüm. Belimdeki o gizemli iki gözlü sembolün dosyası tenime batıyordu.
Gözlerimi hırsla açıp kapattım, burnumdan o derin ve yırtıcı nefesleri almaya devam ederek odanın içine, o savaştan çıkmış harabeye dönmüş etrafa göz gezdirdim. Cam kırıkları, dökülen parfümler, fırlatılan vazolar... Hayır, buralar güvenli değildi. Teoman odayı darmadağın edeceğimi biliyordu, ilk bakacağı yerler bu enkazın altı olurdu. Dosyayı bu evden şu an çıkaramayacaktım ama onu Varnalıların bile bulamayacağı kadar sinsi, o sırılsıklam güvenli bir yere gömmek zorundaydım.
Kapıya bir darbe daha geldi. Ahşabın çatlama sesi odada yankılandı. Saliseler içinde gözüm yatağın hemen arkasında, duvara sıfırlanmış gibi duran o devasa, oyma işçilikli ahşap yatak başlığına kaydı. Oraya doğru parmak uçlarımda, kırık camların üzerinden bir gölge gibi süzülerek ilerledim. Yatak başlığı ile duvar arasında milimetrik bir boşluk vardı; dışarıdan bakıldığında asla fark edilmeyen, sadece elini oraya sokup yukarıdan aşağıya doğru sızdırdığında hissedilebilecek kör bir nokta.
Hiç düşünmeden elimi hırkamın altına attım. Belime sıkıştırdığım, tenimi bir kor gibi yakan o uğursuz iki gözlü sembolün kalın dosyasını hırsla çekip çıkardım. Sayfaların ses çıkarmasına izin vermeden, dosyayı o ahşap başlığın arkasındaki kör boşluğa, duvarın o karanlık ayazına doğru yavaşça sızdırdım. Dosya pürüzsüzce aşağıya doğru kaydı ve yatağın ağırlığıyla duvar arasında tamamen sıkışarak gözden kayboldu.
Hızla hırkamın önünü düzelttim, eşofmanımın lastiğini kontrol ettim. Üzerimde en ufak bir potluk, en ufak bir şüphe kırıntısı bile kalmamıştı. Sırrı Varnalı malikanesinin tam kalbine, en güvenli hücreye gömmüştüm. Tam o anda, kapıdan devasa bir çatırtı koptu. Kilidin demiri büyük bir gürültüyle patladı ve kapı duvara vurarak ardına kadar açıldı. Teoman, o nefes nefese kalmış, kaza yerinin kanıyla sırılsıklam olmuş devasa gövdesiyle eşikte belirdi. Zifiri gözleri doğrudan benim üzerime kilitlendi.
Teoman tam bana doğru, o şüphe dolu adımlarından birini atacaktı ki, koridordan aniden o tanıdık, o insanı boğan parfüm kokusuyla birlikte topuklu ayakkabıların tok ve kibirli sesleri yankılandı. Çıkan gürültü tüm malikaneyi ayağa kaldırmıştı ve saniyeler sonra, o kırık kapının eşiğinde Fulya Varnalı belirdi. Yanındaki o izbelerden toplama koruma ordusuyla birlikte, gömleğinin yakasını düzelterek içeri doğru bir adım attı. Yerdeki enkazı, tuzla buz olmuş kristalleri ve oğlunun o nefes nefese, dağılmış halini gördüğünde yüzüne o iğrenç, o kibirli tebessüm yerleşti.
"Neler oluyor burada?" diye tısladı Fulya, o zehirli sesini odanın içine yayarak. Bakışlarını Teoman'ın sırtına dikti. "Oğlum... Sen bu yetim parçası için kendi evinin kapılarını mı kırıyorsun artık? Bu duvarlar arasında bir sokak kadınının hırçınlığına daha ne kadar müsaade edeceksin?"
Teoman, annesinin sesini duyduğu an kaskatı kesildi. O zifiri gözlerindeki öfke bir anlığına ikiye bölündü; arkasını dönüp Fulya'ya ters bir bakış fırlattı ama kapının önünden çekilmedi.
Teoman'ın yanından sıyrılıp ileriye, Fulya'ya doğru birkaç adım attım. Cam kırıklarının ayaklarımın altında çıkardığı o çıtırtı, adeta savaşa giden bir kraliçenin ayak sesleri gibiydi. Fulya'nın o kibirli gözlerinin tam içine, sırılsıklam bir meydan okumayla baktım.
"Oğlun beni burada tutmak için kapıları kırıyor Fulya hanım," dedim, sesimdeki o hırçın ve dalga geçen tını odadaki bütün havayı bir anda buz kesti. Fulya'nın gözleri sözlerimle birlikte öfkeden kısılırken, bakışlarımı saliseler içinde Teoman'a çevirdim. "Beni o fabrikada ilk fırsatta harcayan biricik oğlun... Şimdi gitmemem için bu odanın altını üstüne getiriyor."
Yeniden Fulya'ya döndüm, kollarımı göğsümde bağlayıp o sinsi tebessümümü daha da büyüttüm:
"Bence siz benimle uğraşmayı bırakın da, o mazi oyunlarınızı benden önce kendi oğlunuza anlatın. Çünkü Teoman Varnalı, arkasından çevirdiğiniz o yeraltı işlerini, o fabrikada benden sakladığınız o asıl pislikleri öğrendiğinde... Bu kapılardan çok daha fazlasını kıracak."
Odanın ortasına sırılsıklam bir nifak tohumu bırakmıştım. Fulya, sözlerimin ardındaki o cüreti ve gizli tehdidi hissettiği an yüzündeki o holding havalı maske tamamen düştü. Gözlerindeki saf nefretle Teoman'a döndü: "Ne diyor bu kız Teoman? Ne saklamasından bahsediyor!" diye kükredi.
Teoman ise iki kadınının arasında, o zifiri gözlerindeki o kapkara yangınla kalakalmıştı.
"Size iyi hesaplaşmalar, Varnalılar," dedim, sesimdeki o buz gibi, dalga geçen tınıyı odanın enkazına bırakarak. "Mazi o kadar kolay temizlenmiyor, malum... Kendi pisliğinizde boğulurken birbirinizin boğazına sarılmayı unutmayın."
Cam kırıklarının ayaklarımın altında çıkardığı o keskin ve tok çıtırtılar eşliğinde, o kırık kapının eşiğinden dışarıya adımımı attım. Fulya'nın yanındaki koruma ordusu bana müdahale etmek ister gibi saliseliğine hareketlendi ama Teoman'ın arkamdan gelen o dağ ayazı gibi tok ve yırtıcı sesi koridoru kilitledi: "Sakın! Tek biriniz bile ona dokunursa bu malikaneyi mezarınız yaparım! Bırakın gitsin!"
Gülümsemem daha da genişledi. Koridordaki o ağır, kasvetli havayı soluyarak malikanenin o devasa mermer merdivenlerine doğru yürüdüm. Anne ve oğul, kendi yalanlarının ortasında, benim yazdığım kuralsız oyunun sahnesinde baş başa kalmışlardı.
Merdivenlerin tırabzanlarına elimi hafifçe sürterek aşağıya, o geniş ve lüks salona doğru inmeye başladım. Attığım her bir adımda, belimin az önce dosyanın sıcaklığıyla yanan tenini hissediyordum; dosya oradaydı, o evin tam kalbindeydi ve ben istediğim an o sırrı patlatmak için geri gelecektim. Aşağı bahçeden, balkondan fırlatılan o siyah bavulumun çimlerin üzerindeki dağınık gölgesi pencerelerden içeri sızıyordu. Sakince salondaki o lüks koltuklardan birine doğru ilerledim ve başlattığım bu iç savaşın keyfini sürmek için yerime yerleştim.
ALAZ MİRAÇ VARNALİ
Akça'nın o kırık kapıdan sinsi, yırtıcı bir tebessümle sıyrılıp merdivenlerden aşağıya, bir kraliçe edasıyla süzülüşünü zifiri gözlerimle izlerken dişlerimi birbirine kenetledim. Attığı o sırılsıklam nifak tohumu, merdiven mermerlerinde onun topuk sesleriyle birlikte yankılanıyordu. Ama o odadan çıkar çıkmaz, arkamda kalan asıl tehlike pençelerini omzuma geçirdi.
Fulya Varnalı, o kibirli ve aristokrat maskesini tamamen fırlatmış, gözü dönmüş bir yırtıcı gibi saliseler içinde üzerime atıldı. O narin görünen ama yeraltının kanıyla sertleşmiş parmaklarıyla kaza yerinden kalma hırkamın kolunu hırsla kavradı. Beni koridorda yürütüp, korumaların şaşkın bakışları altında kendi odasına doğru sertçe çekti. İçeri girdiğimiz an, o ağır ahşap kapıyı koca bir gürültüyle kapatıp kilidi yuvasına oturttu.
Odanın lüks avizelerinin altında bana doğru döndüğünde, yüzündeki o holding havalı ifade yerini saf bir panik ve dehşete bırakmıştı. Yakama yapışacak kadar yaklaştı, sesinin dışarı sızmasından korkarak, adeta yılan gibi tıslayarak fısıldadı:
"Öğrendi mi?" diye sordu, göz bebekleri korkuyla titrerken. "Öğrendi mi o sırrı Teoman? O iki gözlü sembolün, o geçmişin sırrını öğrendi mi?"
"Saçmalama anne!" diye kükredim, sesimi onun gibi fısıltıya çekmeye çalışarak ama içimdeki o hırçın serseriyi dizginleyemeyerek. Kolumu onun pençelerinden hızla kurtardım, odanın ortasında volta atarken öfkeden kirli sakallarımı sıvazladım. "Saçmalama... Eğer o sırrı öğrenseydi bu kadar sakin kalmazdı. Benim Akça'mı tanımıyorsun." Annem ellerini hırsla iki yana açarak üzerime doğru bir adım daha attı, o yapay kokusu genzimi yakarken alaycı bir nefes verdi.
"Bu sakin hali mi Alaz?" diye soludu öfkeyle. "Kız odayı tepene yıkmış, camı çerçeveyi indirmiş, yüzüme baka baka bana maziyle meydan okuyor! Sen hâlâ bana sakinlikten mi bahsediyorsun?" Gözlerimi odanın karanlık bir köşesine diktim, göğsüm sırılsıklam bir çaresizlikle inip kalkarken sesimi o en tok, o en yaralı tonuna çektim.
"Maalesef..." diye fısıldadım, gözlerimin önüne Akça'nın o yangın yeri gibi bakan gözleri gelirken. "Maalesef anne... Onun fırtınasını ben bilirim. Bu gördüğün, onun sadece rüzgârıydı. Eğer o asıl sırrı bilseydi, şu an bu malikane çoktan kül olmuştu."
Annemin gözlerindeki o panik dalgası yavaşça yerini buz gibi, acımasız bir Varnalı kibrine bıraktı. Adımları bana doğru yaklaştı, parmağındaki o şatafatlı holding yüzüğünü göğsüme doğru bastırarak, o zehirli uyarısını odanın ayazına bıraktı: "Gözüme çok çarpıyorsun Teoman," dedi, sesi bir anneden çok, yeraltının infazcısına ait gibi soğuk çıkarken. "O kıza olan sırılsıklam zaafın, o gözü dönmüş aşkın bizi uçuruma sürüklüyor. Duygularına sahip çık Varnalı. Kendini toparla ve o yetim parçasına karşı gardını indirme... Yoksa sonu hem senin için hem de onun için çok kötü olur." Sözünü bitirdiği an, arkasını dönüp o kapının kilidini hırsla açtı ve beni kendi karanlığımla baş başa bırakarak odadan çıkıp gitti.
Duvara yaslanıp derin, sırılsıklam bir nefes aldım ama o nefes boğazıma bir cam kırığı gibi battı. "Duygularına sahip çık," diyordu kadın. Bilmiyordu ki, benim duygularım çoktan Akça'nın alevleri arasında kül olmuştu. Benim duygularım, Akça'nın o yırtıcı gözlerinin zifirisinde esir kalmıştı.
MANAL AREL
Salondaki o devasa, lüks deri koltukta bacak bacak üstüne atmış, arkama yaslanmış bir kraliçe gibi dikilirken, yukarıdaki o derin, o sırılsıklam zehirli sessizlik nihayet bozuldu. Teoman'ın odasından çıkan o sert adımların sesini, mermer merdivenlerden aşağıya doğru inen adımları saniyesi saniyesine takip ediyordum.
Merdivenlerin başında Fulya Varnalı belirdi. O az önceki havalı ve kibirli maskesi tamamen yüzünden düşmüştü. Aceleci adımlarla, neredeyse sendeleyerek aşağıya iniyordu. Fulya, salondaki varlığımı tamamen görmezden gelmeye çalışarak, titreyen elleriyle ceketinin önünü kapattı ve korumalarına hırsla "Arabayı hazırlayın!" diye kükreyerek malikanenin dış kapısına doğru adeta kaçtı.
Onun gidişinin hemen ardından, merdivenlerin başında o devasa, kaza yerinin kanıyla sırılsıklam olmuş serseri gövdesi belirdi. Teoman... Zifiri gözlerindeki o kapkara dumanla, kirli sakallarını hırsla sıvazlayarak ağır adımlarla merdivenlerden aşağıya indi. Doğrudan benim oturduğum koltuğa doğru yürüdü. Aramızdaki o yırtıcı inatlaşma sanki hiç bitmemiş gibi, tam karşımdaki koltuğa koca bir enkaz gibi çöktü.
İkimiz de tek bir kelime bile etmiyorduk. Salon, korumaların nefes almaya bile korktuğu sırılsıklam bir sessizlik savaşına gömülmüştü. Teoman'ın zifiri gözleri, parmağımdaki o elmas yüzüğe, ardından doğrudan göz bebeklerime kilitlendi. Göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu.
Bu sessiz savaşa, onun o zifiri karanlık bakışlarının altındaki o tensel gerilime daha fazla tahammül etmek istemedim. Oturduğum koltuktan ani, hırçın bir hamleyle ayağa kalktım. Teoman'ın bakışları saliseler içinde benimle birlikte yukarı kalkarken, ona tek bir laf bile etmeden arkamı döndüm.
Salondaki o devasa cam kapıyı hırsla çekip açtım ve kendimi dışarıya, malikanenin o buz gibi esen arka bahçesine fırlattım. Ayaklarım çimlerin sırılsıklam soğukluğuyla buluşurken, gözlerim doğrudan o açık balkondan aşağıya fırlatılan siyah deri bavula kaydı. Bavul patlamış, o narin kumaşlar, benim o gözüm gibi baktığım kıyafetlerim çimlerin üzerine birer enkaz gibi saçılmıştı. Hızla bavulun yanına çöktüm. Gururumun kırılan her bir parçasını o çimlerin arasından toplamak ister gibi, kıyafetlerimi hırsla, vahşi bir hırsla çekiştirerek bavula geri tıkıştırmaya başladım.
Parmaklarım öfkeden titreyerek bavula bastırırken, arkamdaki devasa gölgenin, o sırılsıklam serseri kokusunun bahçe kapısından dışarı sızdığını ve zifiri gözleriyle beni izlediğini çok iyi biliyordum.
Teoman'ın o sırılsıklam serseri kokusu resmen arka bahçenin ayazına karışmıştı. Tam o devasa gövdesiyle bana doğru bir adım atacak, o koca elleriyle gururumu yeniden ezmeye çalışacaktı ki, ön bahçeden gelen aceleci ayak sesleri aramızdaki o tehlikeli çekimi bıçak gibi kesti.
Varnalı malikanesinin siyah takım elbiseli korumalarından biri, nefes nefese ön bahçeden arka bahçeye doğru ilerledi. Elindeki o sert, korunaklı kargo paketini doğrudan bana doğru uzatırken, Teoman saliseler içinde araya girerek korumanın önünü devasa bir gölge gibi kesti. Zifiri gözlerini kargoya dikti, sesi dağ ayazından daha hırçın çıktı: "Kimden bu?" diye sordu Teoman, o yırtıcı otoritesiyle korumayı olduğu yere çivileyerek.
Koruma, Teoman'ın o öfkeden deliren gözlerine bakamayarak başını hafifçe eğdi ve titreyen bir sesle cevap verdi: "Bilmiyorum Teoman Bey... Kapıya gelen kurye ısrarla isim vermedi. Sadece doğrudan Manal hanıma verilmesi söylendi, başka bir açıklama yapmadı."
"Tamam, çekil geri," dedi Teoman, pürüzlü ve boğuk bir sesle. Koruma kargoyu bana doğru uzatıp hızla geldiği yoldan geri giderken, Teoman yavaş adımlarla çimlerin üzerinde bana doğru yaklaştı. Az önceki o öfkeli cellat gitmiş, yerin sakinliğe bürünmüş bir adam gelmişti. Gözlerini elimdeki pakete dikip sakince sordu: "Açsana bakalım... Neymiş, kimdenmiş?"
Eğildiğim çimlerin üzerinden ağır ve yırtıcı bir asillikle ayağa kalktım. Üzerimdeki çamurlu hırkayı şöyle bir silkeleyip Teoman'ın o zifiri karanlık gözlerinin tam içine baktım. Dudaklarımdan olumsuz, net bir ses çıkardım: "Açmayacağım."
Teoman'ın sakince duran çehresi saliseler içinde gerildi. Kirli sakallarının altındaki o serseri inat yeniden peydah olurken, "Ne demek açmayacağım?" diye sordu, sesindeki o buyurgan tonu bastırmaya çalışarak.
"Basbayağı açmayacağım," dedim, kelimelerin üzerine sırılsıklam bir nefretle basarak. Kargoyu göğsüme doğru bastırdım. "İçinde seni ilgilendiren bir durum olduğunu sanmıyorum, Varnalı. Benim gelen kargom, benim mahremim. Seni hiç alakadar etmez." Teoman öfkesini dizginlemek ister gibi derin bir nefes aldı, o kaza yerinin kanıyla lekelenmiş hırkasının altındaki göğsü hırsla inip kalktı.
"Belki önemli bir şey vardır içinde Akça," dedi, sesini korumaya çalışsa da altındaki o sinsi şüpheyi gizleyemeyerek. "Yeraltında bu kadar pusu dönüyorken, o fabrikada olanlardan sonra sana gelen isimsiz bir paketin ne olduğunu bilmek zorundayım."
"Haklısın..." dedim, yüzüme o hırçın, sinsi tebessümümü yeniden kondurarak. "Çok haklısın Varnalı... Ama ben tek bakacağım." Ona daha fazla konuşma fırsatı tanımadan yanından büyük, dik adımlarla uzaklaştım. Bahçenin kenarında, iki devasa çam ağacının arasına kurulmuş olan o ahşap, sallanan hamağa doğru ilerledim. Hamağın üzerine hırsla oturup arkama yaslandım ve Teoman'ın uzaktan beni izleyen zifiri gözlerine baka baka paketin şeridini tek bir hamlede yırttım.
Paketin içinden çıkan sert karton korumayı araladığımda, içinden bembeyaz, kalın bir zarf çıktı. Zarfı elime aldığım an göğsümdeki nefes saliseliğine kilitlendi. Zarın ön yüzünde, tam ortasında, o uğursuz, o lanetli sembol duruyordu... İki gözlü sembol. Başka hiçbir isim, hiçbir adres, hiçbir kelime yazmıyordu. Sadece o yeraltı sembolü tam karşımdaydı. Yukardaki yatak başlığına sakladığım o dosyanın dışarıdaki uzantısı, tam parmaklarımın ucundaydı.
Teoman'ın çimlerin üzerinde ağır, yavaş ve şüphe dolu adımlarla bana doğru yaklaştığını, gözlerini zarfa diktiğini saliseler içinde fark ettim. Eğer o sembolü görürse, yukardaki oyunum da, belimden çıkarıp sakladığım o koca sır da saniyeler içinde patlardı. İçimdeki o yırtıcı kadının verdiği vahşi bir refleksle, Teoman daha iki adım bile atamadan zarfı parmaklarımın arasında sıkıştırdım. Büyük bir hırsla, sırılsıklam bir öfkeyle zarfı tam ortasından yırtıp paramparça ettim. Küçük beyaz parçaları çimlerin üzerine doğru hırsla fırlattım. Ben daha arkama yaslanamadan, arka bahçenin o sert, dağ ayazı gibi esen hırçın rüzgarı yerdeki o sembollü parçaları kaptığı gibi havaya uçurdu. Parçalar ağaçların arasında kaybolup gitti.
Teoman, olduğun yerde kaskatı kesilmiş, saf bir şaşkınlıkla çimlerin üzerine saçılıp uçan parçalara bakıyordu. Zifiri gözlerini havadan çekip doğrudan benim göz bebeklerime dikti. Şok olmuş sesi bahçenin sessizliğini deldi: "Neydi o?" diye sordu, sesi adeta bir kurşun gibi üzerime doğru gelirken. "Neden yırttın Akça? Ne saklıyorsun sen benden?"
Hamağın üzerinde hafifçe sallanarak arkama yaslandım. Yüzüme o alabildiğine sinsi, o insanı çıldırtan sırıtmamı yerleştirdim. Zifiri elmas yüzüklü elimle saçlarımı geriye doğru savururken, gözlerinin içine baka baka o sırılsıklam yalanı fısıldadım: "Aşk mektubu..."
Teoman'ın kaşları anında, tek bir salise bile geçmeden çatıldı. O serseri, o kıskanç ve hırçın Varnalı çehresi adeta karanlığa büründü. Dişlerini birbirine vura vura, sesindeki o tehlikeli tonu büyüterek sordu: "Ney mektubu?"
Hamağın sallantısını durdurdum. Gövdemi ona doğru hafifçe eğdim ve o kelimeyi üzerine basarak, her bir harfini onun o kıskançlıktan deliren zihnine kazımak ister gibi bastırarak fısıldadım: "Aşk...
Teoman, o devasa gövdesiyle aramızdaki son mesafeyi de saliseler içinde yok ederek hamak sınırına kadar yürüdü. Çimlerin üzerindeki o botlarının tok sesi adeta bir infaz ritmi gibiydi. Hamağın iplerini koca, damarlı elleriyle öyle bir hırsla kavradı ki, sallantım anında bıçak gibi kesildi. Üzerime doğru sırılsıklam bir öfkeyle abanırken, zifiri gözleri göz bebeklerimin içine adeta milim kalana kadar sokuldu.
"Kim lan o?" diye kükredi, sesi kirli sakallarının arasından yırtıcı bir fısıltı gibi dökülürken. "Kimin mektubu o Akça? Benim malikanemin kapısına, benim korumalarımın eline o aşk zırvalarını tutuşturan o herif kim, söyle bana!"
"Sana ne Teoman?" dedim, hamağın içinde tek bir adım bile geri kaçmayarak. O eski kereste fabrikasının kokusunu taşıyan nefesi yüzüme çarparken dik başlılığımı daha da biledim. "Sen beni o fabrikada harcadığın an, o sinsi annenin arkasına saklandığın an benim üzerimdeki tüm haklarını kaybettin Varnalı. Kimin mektup gönderdiği, bana kimin sırılsıklam aşık olduğu seni hiç alakadar etmez."
"Alakadar eder!" diye kükredi, hamağın kalın ipini öyle bir büktü ki ahşap aksamdan bir çatırtı koptu. Gözü tamamen dönmüştü; o serseri kibri, kıskançlığın o zehirli pençeleri altında un ufak oluyordu. "Sen bu dünyada bir tek benimsin Akça! O çimlerin üzerine saçılan elbiselerin de benim, o parmağındaki zifiri elmas yüzük de benim! Benim olduğun bu topraklarda başkasının aşk kelimesini o rüzgara bile yutturmam ben!"
"Ben senin hiçbir şeyin değilim!" diyerek ellerimi hırsla göğsüne doğru bastırdım. O kaza yerinin kanıyla lekelenmiş hırkasını parmaklarımın arasında sıkıştırıp onu geriye doğru itmeye çalıştım ama devasa bir kaya gibi yerinden kıpırdamadı. "Çekil önümden! O herif belki senin gibi saniyeler içinde harcayacağın kadınlara benzemiyordur Teoman Varnalı. O bana senin veremediğin o güveni, o sırılsıklam sadakati verir belki de!"
Bu sözüm, onun o hırçın sabrının son kırıntısını da havaya uçurdu. Teoman, göğsündeki ellerimi tek bir hamlede kavrayıp bileklerimi hamağın ahşap kenarlarına doğru sertçe sabitledi. Tenimin onun tenine değdiği o an, aramızdaki o tehlikeli, o bastırılmış tensel gerilim bahçenin ayazını bir anda sırılsıklam bir yangına çevirdi.
Nefes nefese kalmış gövdesi göğsüme doğru baskı yaparken gözlerini nefretle kıstı: "Bana bak küçük yırtıcı..." dedi, sesi o kadar derinden, o kadar tehlikeli geliyordu ki içimdeki kadının titremesine engel olamadım. "O herif kimse, o mektubun parçalarını o rüzgardan tek tek toplatır, onun o aşk yazan ellerini kendi malikanesinin holding kapısına asarım. Beni delirtme! Söyle o adı bana!"
Yüzümdeki o sinsi, o meydan okuyan sırıtışı daha da büyüterek gözlerinin içine baktım. Bilmiyordu ki, o herif dediği şey aslında kendi ailesinin en büyük kâbusuydu; o iki gözlü sembolün ta kendisiydi. Ama onun bu sırılsıklam kıskançlığı benim en büyük kalkanımdı.
"Söylemeyeceğim Teoman," diye fısıldadım, dudaklarım onun dudaklarına milim kalmışken o kuralsız inadımı sürdürerek. "Çatla da patla Varnalı... Asla öğrenemeyeceksin."
Teoman, bileklerimi hamağın ahşap kenarına sabitleyen parmaklarını daha da sıkılaştırdı ama bu canımı yakan bir sertlik değil, beni kaybetmekten delicesine korkan bir sevgilinin hırçın sarılışıydı. O kaza yerinin kan kokan, dağ ayazı kokan serseri nefesi saniyeler içinde dudaklarımın üzerine kapandı. Zifiri gözleri, dudaklarıma milim kala adeta delirecek gibi kısıldı.
"Söylemeyeceğim ne demek lan?" diye fısıldadı Teoman, o yırtıcı sesi bu kez dudaklarıma çarparak dökülürken. "Biz sevgiliyiz Akça! Sen benim nefesimsin. Şimdi karşıma geçmiş, benim malikanemin ortasında bana başka bir herifin aşk mektubundan bahsediyorsun. Beni kendi ellerinle katil mi edeceksin sen?"
"Sevgiliyiz öyle mi Varnalı?" diyerek hırsla sırıttım, göğsüm onun o devasa gövdesine çarpıp inip kalkarken. Gözlerinin içine bakarak inadımı daha da biledim. "Sevgilisini ilk fırtınada o sinsi annesinin yalanlarına yem eden bir sevgili ama bu! Madem sevgilimsin, o zaman katlanacaksın Alaz. Katlanacaksın ki benim canımı yaktığın o fabrikadaki her saniyenin bedelini böyle kıskançlıktan kıvranarak ödeyeceksin."
Teoman dişlerini birbirine vurdu, kirli sakalları yanağıma sürtünürken başını boynuma doğru sırılsıklam bir çaresizlikle gömdü. O koca, hırçın adam şu an kollarımın arasında aşkından ve kıskançlığından un ufak oluyordu. Dudaklarını boynumun o en hassas, tenimin o en sıcak noktasına bastırıp hırsla soludu: "Ödet Akça..." diye mırıldandı, sesi boynumu yakan hırçın bir fısıltıya dönüşürken. "Canımı al, bu malikaneyi tepeme yık, maziyle vur beni... Ama bana başka bir adamın adını söyleme. O yırttığın mektubun yalanını bile söyleme bana. Benim gözüm senden başkasını görmezken, senin o elmas yüzüklü parmaklarına benden başka kimsenin gölgesi bile düşemez."
"Düşer Teoman, çoktan düştü bile belki de," diyerek sinsi bir kahkaha attım, her ne kadar boynumdaki o tensel dokunuşu içimi sırılsıklam bir yangına çevirse de o serseri inadımdan tek bir santim bile geri adım atmadım. Bileklerimi onun kavrayışından kurtarmak için hafifçe çırpındım ama beni daha da çok ezdi hamağın üzerinde. "Belki de o mektubu yazan adam, senin bana yaşattığın o korkak mazi yalanlarından çok daha dürüsttür bana karşı?"
"Akça! Kes şunu!" diye kükredi aniden, başını boynumdan kaldırıp yeniden zifiri gözlerini göz bebeklerime dikerek. Gözlerinde saf bir sevgilinin sırılsıklam kırgınlığı ve o kuralsız kıskançlığı harmanlanmıştı. "Dürüstlük mü istiyorsun? Sana o fabrikada söylediğim her yalanın arkasında seni o yırtıcı yeraltı dünyasından korumak vardı. Ben seni canımdan çok severken, sen benim kıskançlığımla böyle dalga geçemezsin!"
"Geçerim Varnalı," dedim, dudaklarımı onun o çatılmış kaşlarının tam ortasına, dudaklarına milim kala sinsi bir zaferle yaklaştırarak. "Daha bu hiçbir şey... Sen yukarıdaki odanda o yatağa her uzandığında, bu bahçedeki rüzgar her estiğinde o aşk mektubunun sahibini düşünüp çıldıracaksın."
Teoman, aramızdaki bu sırılsıklam inatlaşmanın ve tensel gerilimin altında daha fazla dayanamayarak, kollarımı hamağın kenarından bıraktığı gibi belimi o koca elleriyle sırılsıklam bir hırsla kavradı. Beni tamamen gövdesine doğru çekerken, sevgilimin o kıskançlıktan deliren dudakları bu kez kuralsızca, benim o hırçın inadımı tamamen yutmak ister gibi dudaklarıma kapandı.
Biz birbirini canını yakacak kadar çok seven, mazi duvarlarının ardında bile tensel çekiminden tek bir salise kaçamayan iki sevgiliydik. Onun o devasa gövdesi üzerime abanmışken, o koca elleri belimi bir kor gibi yakarken dudaklarının sıcaklığı içimdeki tüm yırtıcı kadını ayağa kaldırdı. Saniyeler boyunca o öpücüğün serseri tutkusuna karşılık verir gibi yaptım; nefesim nefesine karıştı, göğsüm göğsünü dövdü. Teoman, benim bu teslim oluşumla birlikte zafer kazandığını sanarak gardını tamamen indirdi, belimdeki kavrayışını daha da sahiplenici bir sırılsıklam aşkla derinleştirdi.
Ama unuttuğu bir şey vardı. Ben Manal'dım. Tam aramızdaki o tensel gerilim tavan yapmışken, Teoman o aşkın en sarhoş edici raddesindeyken, içimdeki o kırgınlığın ve kuralsız hırsın fırlattığı vahşi bir refleksle hareket ettim. Dudaklarımı onunkilerden ayırmadan hemen önce, dişlerimi Teoman'ın o hırçın alt dudağına geçirdim. Canını yakacak, o kıskançlığının bedelini kanatacak sert, yırtıcı bir hamleyle dudaklarını hırsla ısırdım.
"Ah!" diye boğuk bir ses koptu Teoman'ın kirli sakallarının arasından. Saliseler içinde benden geri çekilmek zorunda kaldığında, ellerini belimden gevşettiği o tek anı fırsat bildim. İki elimi birden o kaza yerinin izlerini taşıyan hırkasının göğsüne sertçe bastırıp var gücümle onu geriye doğru ittim.
Hızla hamağın üzerinden doğrularak ayağa kalktım. Dik duruşumu, omuzlarımdaki o kraliçe asaletini tek bir milim bile bozmadan tam karşısına dikildim. Elimin tersiyle kendi dudaklarımı yavaşça silerken, gözlerinin içine baka baka o sinsi, o insanı delirten tebessümümü yeniden yüzüme yerleştirdim. Teoman ise çimlerin üzerinde kaskatı kesilmiş, parmak uçlarını yavaşça alt dudağına götürmüştü. Parmağına bulaşan o ince kırmızı sızıya, kendi kanına bakarken zifiri gözlerinden adeta
kapkara alevler fışkırıyordu.
"Beni böyle teslim alabileceğini, o fabrikadaki yalanların üzerine tek bir öpücükle sünger çekebileceğini sanıyorsan çok yanılıyorsun Varnalı," dedim. Sesim bahçenin ayazında buz gibi, sırılsıklam bir meydan okumayla yankılandı. "O yüzden şimdi o dudağından sızan kanı sil ve o kapına gelen aşk mektubunun sahibini, o herifin kim olduğunu düşünerek kıskançlıktan çıldırmaya devam et sen."
Teoman, dişlerini birbirine öyle bir hırsla kenetledi ki çene kemiklerinin kasıldığını buradan görebiliyordum. Bakışları parmağındaki kandan doğrudan benim göz bebeklerime tırmandı. İçindeki o serseri aşık, bu yırtıcı rest karşısında hem bana daha sırılsıklam esir oluyor hem de o kuralsız gururu yüzünden deliye dönüyordu.
Öfkeden kükremek, beni yeniden o kollarının arasında ezmek ister gibi ileriye doğru tehlikeli bir adım attı.
"Akça..." diye tısladı, sesi yeraltının en derin mahzenlerinden gelir gibi boğuk ve yırtıcıydı. "Bu inadın... Bu beni delirten hırçınlığın eninde sonunda ikimizi de yakacak, farkında mısın? O mektubu yazan adamın da, senin bu oyunlarının da hesabını tek tek soracağım senden. Ama bu evden tek bir adım bile atamayacaksın, bunu o kafana sok!"
Dudaklarımdaki o sinsi gülüşü daha da büyüterek bavulumun yanına gittim. Gitmek falan yoktu; burası artık benim savaş alanımdı.
Bavulun fermuarını sertçe çekip kapattım, ardından dik bir asillikle doğruldum. Teoman'ın o zifiri gözlerinin içine baka baka, malikanenin devasa cam kapısına doğru büyük adımlarla yürüdüm.
Onu arkamda dudakları aşkımın ve öfkemin kanıyla lekelenmiş bir halde bırakıp salona geri girdim. Bavulumu kapının kenarına bıraktım ve o lüks koltuklardan birine, az önce bıraktığım zafer tahtıma sırılsıklam bir inatla kuruldum. Yukarıdaki odada, yatak başlığının o kör karanlığında saklanan o iki gözlü sembolün dosyası bana içeriden fısıldarken, Teoman'ın arkamdan salona giren o öfkeli, devasa gölgesini büyük bir yırtıcı zevkle izlemeye başladım.
Teoman, adımlarını salondaki o mermer zemin üzerinde tok seslerle yankılatarak tam ortada durdu. Gözlerini bir milim bile benden ayırmadan, o dağ ayazı gibi pürüzlü ve yırtıcı sesiyle salona doğru kükredi: "Çıkın dışarı!" dedi, sesindeki o mutlak itaat tonu holding duvarlarını sarstı. "Tek biriniz bile kapının önünde durmayacak. Herkes arka bahçe sınırına çekilsin. Çıkın!"
Korumalar saliseler içinde, arkalarına bile bakmadan salonu terk etti. Devasa ahşap kapılar kapandığında, koskoca malikanede sadece ikimizin nefes sesleri kalmıştı. Biz birbirini canını yakacak kadar çok seven, mazi yalanlarının arasında bile sırılsıklam bir tutkuyla birbirine bağlı iki sevgiliydik; ama şu an aramızda kuralsız bir inatlaşma savaşı hüküm sürüyordu.
Teoman, korumaların gidişinin ardından doğrudan benim oturduğum koltuğa doğru tehlikeli adımlarla yürüdü. O kaza yerinin kan kokusunu taşıyan devasa gövdesiyle koltuğun tam başına dikildi. Hiç vakit kaybetmeden, iki koca ve damarlı elini oturduğum koltuğun sağ ve sol arkalığına hırsla dayayarak üzerime doğru sırılsıklam bir öfkeyle abandı. Beni kendi gövdesi ile koltuk arasında tamamen kıstırmıştı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, dudaklarındaki o kanın sıcaklığını ve nefesindeki o hırçın serseri kokusunu saniyeler içinde yeniden solumaya başladım.
"Canımı yaktın, eyvallah..." diye tısladı Teoman, sesi kirli sakallarının arasından yırtıcı, boğuk bir fısıltı olarak dökülürken. Zifiri gözlerini göz bebeklerime öyle bir dikti ki, içimdeki o yırtıcı kadının titremesine engel olmak için dişlerimi sıktım. "Dudağımı kanattın, beni o çimlerin üzerinde bir başıma bıraktın ama unuttuğun bir şey var Akça... Biz sevgiliyiz. Ve o kapıya gelen o aşk zırvalarını yazan herifin adını öğrenene kadar ikimize de bu salonda rahat bir nefes almak yok."
"Beni tehdit mi ediyorsun Varnalı?" dedim, üzerime kabus gibi çöken o devasa gövdesine rağmen dik başlılığımdan tek bir milim bile ödün vermeyerek. Başımı hafifçe yukarı kaldırıp dudaklarındaki o ince kan sızıntısına sinsi bir zaferle baktım. "Korumalarını kovup beni bu koltukta sıkıştırınca o herifin adını sana söyleyeceğimi mi sanıyorsun? Çatla da patla Teoman, sana o ismi asla vermeyeceğim."
"Söyleyeceksin!" diye kükredi hafifçe, koltuğun derisini parmaklarının arasında öyle bir sıktı ki kumaş gıcırdadı. O serseri kibri benim bu sırılsıklam inadımın karşısında çıldırma noktasına gelmişti. "Sen benim kadınımken, benim her şeyimken başka bir adamın sana 'aşk' kelimesini fısıldama ihtimali bile benim bu şehri yakmam için yeterli! Eğer o fabrikadaki yalanların bedelini bana böyle ödetmek istiyorsan, tamam... Bu kıskançlık krizinin bedelini de, o sırılsıklam öfkeyi de bu salonda beraber ödeyeceğiz. Ben delireceksem, seni de yanımda delirteceğim Akça."
"Ben zaten senin o yeraltı dünyanda, o sinsi annenin yalanları arasında çoktan delirdim Teoman," diyerek ellerimi hırsla göğsüne bastırdım. O koca hırkasını parmaklarımın arasında sıkıştırıp onu üzerimden itmeye çalıştım ama nefes nefese kalmış gövdesi bir duvar gibi üzerime daha da baskı yaptı. "Çekil üzerimden! O mektubun sahibini düşünerek uykularının kaçacağı her gece, benim sana olan intikamım olacak."
Teoman dişlerini birbirine vurdu, zifiri gözlerindeki o kapkara yangın saniyeler içinde yerini sırılsıklam bir çaresizliğe ve aşka bıraktı. Başını hafifçe eğip dudaklarını, benim o hırçın inadımı yutmak ister gibi dudaklarıma milim kalana kadar yaklaştırdı. Dudağından sızan o ince kan sızıntısı neredeyse benim tenime değecekti. "Uykularım zaten kaçık Akça..." diye fısıldadı, o yırtıcı ve hırçın ses tonu ilk defa bu kadar yaralı çıkarken. "Seni o fabrikada tek başına hissettirdiğim zamandan beri benim uykum da yok, huzurum da. Şimdi bir de bana o yalan mektubu bahane ederek oyun oynama. Canımı al ama beni o serseri kıskançlığınla sınama."
Salondaki o boğucu, o sırılsıklam kıskançlık kokan havayı tamamen kendi lehime çevirmek için dudaklarıma o en yırtıcı, o en sinsi tebessümümü kondurdum. Teoman, üzerime sırılsıklam bir öfkeyle abanmış, benden o yalan aşk mektubunun hesabını sormak için zifiri gözlerini göz bebeklerime dikmişti. Gardını tamamen düşürmüş, serseri kibriyle kıskançlığın pençesinde kıvranırken, gözlerinin içine baka baka parmağımdaki o parıl parıl parlayan zifiri elmas yüzüğü yavaşça çıkardım. Teoman, yüzüğü parmağımdan tamamen söküp atacağımı sanıp elini saliseler içinde ileriye doğru uzattı. Ama ben o narin parmaklarımın arasındaki yüzüğü yavaşça kendi dudaklarıma doğru götürdüm. Elmasın o buz gibi, sert dokusunu dudaklarıma bastırıp sinsi bir aşkla hafifçe öptüm.
Teoman, olduğun yerde kaskatı kesilmiş, ne yapmaya çalıştığımı anlamak ister gibi nefesini tutmuştu. Yüzüğü gözlerinin önünde sallayarak parmağıma tekrar takarken, sesime o alabildiğine kışkırtıcı tonu yerleştirerek fısıldadım: "Bu yüzük benim parmağımda olduğu sürece, senin o kıskançlık krizlerin benim sadece hoşuma gidiyor Varnalı... O mektubu yazan adam da bu yüzüğün hikayesini bilse, emin ol senin kadar delirmek isterdi."
Teoman'ın kirli sakallarının altındaki çene kemikleri öfkeden öyle bir kasıldı ki, saçlarımı hırsla geriye çekip o dudaklarımdaki sinsi lafları tamamen yutmak ister gibi ileriye doğru tehlikeli bir hamle yaptı. Ama onun bu sırılsıklam gözü dönmüş halini, o hırçın sevgililik inatlaşmasını parmaklarımla durdurdum. Elimi yavaşça onun o kaza yerinin izlerini, o fabrikanın ölüm kokusunu taşıyan kanlı hırkasının üzerine yerleştirdim. Bakışlarımı o dudaklarındaki ince kırmızı sızıya, çenesine doğru sızan o taze kan damlasına diktim.
Aramızdaki o yalan mektup oyununu bir kenara bırakıp sırılsıklam bir ciddiyetle gözlerinin içine baktım: "Sen onu bunu bırak da..." dedim, sesimdeki o sinsi alay bir anda yerini yırtıcı bir meraka bırakırken. "Seni bu hale kim getirdi, onu söyle."
Teoman, sorduğum soruyla birlikte bir an duraksadı. Zifiri gözlerindeki o kapkara yangın dalgalandı, bakışlarını benden kaçırmak ister gibi hafifçe yutkundu. Dudağından sızan o kendi kanını parmağının tersiyle hoyratça silerken, kirli sakallarının arasından boğuk, pürüzlü ve sırılsıklam bir serserilikle harmanlanmış o ses döküldü: "Sevenleri ayırmak için her yolu deniyorlar be yavrum..." dedi, sesindeki o hırçın aşık tonu kalbimin tam ortasına batarken.
Kaşlarımı hafifçe çattım, ellerimi göğsünün üzerindeki o kumaşa daha da bastırarak dik duruşumu bozmadım. Bu malikanenin duvarları ardında dönen yeraltı oyunlarından, arkamdaki o iki gözlü sembolün pusularından sırılsıklam sıkılmıştım.
"Kimmiş onlar?" diye sordum, sesimdeki o yırtıcı asillikle onu köşeye sıkıştırmaya çalışarak.
"Boşver..." dedi Teoman, sesini saklamaya çalışarak bakışlarını salonun mermer zeminine doğru çevirdi. Yine o her zamanki holding baronu havalarıyla arkasındaki pisliği benden gizlemeye çalışıyordu.
"Bak, yine aynı şeyi yapıyorsun!" diyerek hırsla göğsünü ittim, koltukta kendimi biraz daha dikleştirip sevgilimin o yaralı çehresine öfkeyle baktım. "Boşverlerle benden kaçacağını mı sanıyorsun Alaz? O fabrikada canımı yaktın şimdi karşıma geçmiş yine arkandan dönen pusuları benden saklıyorsun!"
"Hayır," dedi Teoman aniden. Başını kaldırıp zifiri gözlerini yeniden göz bebeklerime dikti. Sesindeki o yırtıcı otorite gitmiş, yerine sırılsıklam bir dinginlik gelmişti. "Sadece... Eskisi gibi bu olaylara karışmamaya karar verdim." Duyduğum sözlerle birlikte kaskatı kesildim. İçimdeki o intikam ateşi, yukarıdaki odada sakladığım o sembollü dosyanın ağırlığı bir anlığına zihnimde un ufak oldu. Saf bir şaşkınlıkla gözlerimi araladım:
"Ne?" dedim, kulaklarıma inanamayarak. O yeraltının kuralsız serserisi, o her yeri yakıp yıkan Varnalı bunu söylüyor olamazdı.
"Duydun işte..." dedi Teoman, sesi bu kez çok daha net, çok daha kararlı çıktı. "Pusu, silah, bomba falan... Artık o işleri yavaştan bırakmaya karar verdim Akça."
İçimi koca bir merak ve derin bir şüphe dalgası sardı. Yukarıda sakladığım o iki gözlü sembolün dosyası Varnalıları yerle bir edecek bir bombayken, Teoman'ın bu silahları bırakma lafı aramızdaki tüm dengeleri sarsıyordu. Merakla gözlerinin içine bakarak sordum:"Nedenmiş o?"
Teoman, sorduğum soruyla birlikte derin, sırılsıklam bir nefes aldı. O koca, damarlı ellerinden birini koltuğun arkalığından çekti ve yavaşça, tenimi kor gibi yakacak bir yumuşaklıkla belime doğru götürdü. Parmakları belimin kıvrımını sırılsıklam bir aşkla sararken, beni o devasa gövdesine doğru hafifçe çekti. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı; zifiri gözlerinde ilk defa ne bir intikam, ne bir yeraltı karanlığı vardı. Sadece saf, sırılsıklam bir sevgilinin geleceğe olan yemini parıldıyordu. "İleride çocuğumuz olduğunda..." diye fısıldadı Teoman, sesindeki o serseri şefkat içimdeki tüm yırtıcı kadını darmadağın ederken. Dudakları dudaklarıma milim kala inançla devam etti: "Ona böyle cani bir dünyayla tanıştırmamak için... Sadece sevginin ve iyiliğin olduğu bir ortamda büyümesi için."
Zifiri gözlerindeki o saf, o yalansız gelecek yemini kalbimin tam ortasına sırılsıklam bir ok gibi saplandı. Gözlerimin perdelendiğini, içimde aylardır biriken o yırtıcı öfkenin yerini çocuksu bir ağlama isteğine bıraktığını hissettim. Kirpiklerimin ucuna tutunan o sıcak yaşlar, Teoman'ın da zifiri elmas gibi parlayan gözlerini doldurduğunda, ikimizin de gözleri sırılsıklam bir aşkla buğulanmıştı.
Eğildiğim gövdemle ona doğru biraz daha sokuldum. O kaza yerinin kokusunu taşıyan hırkasını parmaklarımın arasında sıkıştırırken, sesimin titremesine, o yırtıcı asaletimin onun kucağında un ufak olmasına engel olamadım:
"Bizim çocuğumuz mu?..." diye fısıldadım, dudaklarımdan çıkan her kelime adeta bir mucizeye inanmak ister gibi pürüzlüydü.
Teoman, zifiri gözlerinden süzülmek üzere olan o hırçın damlayı gizlemeden, kirli sakallarının altındaki o serseri ve aşık tebessümüyle yüzüme baktı. Belimdeki elini daha da sahiplenici bir sırılsıklam hırsla sıkılaştırırken, başını başıma yaslayıp o serseri nefesiyle onayladı: "Evet..." dedi Teoman, sesi ilk defa bu kadar derinden, bu kadar şefkatle titrerken. "Bizim çocuğumuz Akça... Bizim sırılsıklam aşkımızın, mazi duvarlarını yıkan o inatçı bağımızın meyvesi."
Dudaklarımda buruk, alabildiğine yaralı ama bir o kadar da sırılsıklam aşık bir gülümseme peydah oldu. Yukarıdaki odada sakladığım o iki gözlü sembolün dosyası, yeraltının o pusulu gerçekleri bana arkadan fısıldarken bu yalansız vaat canımı çok yakmıştı. Gözlerimi gözlerinden kaçırıp salonun ortasına doğru bakarken fısıldadım: "Hayali güzelmiş..." dedim, sesimdeki o sinsi burukluğu gizleyemeyerek. "Sadece bir hayal olarak kalacak olsa bile... Çok güzelmiş Varnalı."
"Hayal olarak kalmayacak be yavrum," dedi Teoman aniden.
Beni oturduğum o deri koltuktan, o koca ve damarlı elleriyle tek bir hamlede sırılsıklam bir narinlikle kaldırdı. Bedenimi tamamen kendi devasa gövdesine yaslayarak, salondaki o şöminenin tam karşısında duran geniş, yumuşak koltuğa doğru beni büyük adımlarla götürdü. Beni kolları arasında taşırken, kirli sakallarını kulağımın altına, boynumun o en sıcak tenine sürterek fısıldamaya devam ediyordu: "Hem de nasıl güzel... O hayali gerçeğe çevirmek için bu malikaneyi de, o piyonları da kendi ellerimle yakacağım, göreceksin."
Beni o yumuşak koltuğun üzerine, adeta narin bir porselenmişim gibi yavaşça oturttu. Ardından hiç vakit kaybetmeden, o serseri ve yırtıcı gövdesiyle hemen yanıma kuruldu. Uzun kollarını saliseler içinde omzuma dolayıp beni o kaza yerinin kokusunu taşıyan, kalbinin küt küt attığı o devasa göğsüne doğru sırılsıklam bir aşkla çekti. Başımı onun göğsünün üzerine yasladığım an, dışarıdaki o dağ ayazı fırtınası da, içimdeki o intikam hırsı da bıçak gibi kesildi.
Teoman, koca eliyle saçlarımın arasına sızdı; parmakları saç tellerimin arasında yavaşça, sırılsıklam bir şefkatle okşayarak gezinirken, gözlerini şöminenin hayali ateşine dikip konuşmaya başladı: "Düşünsene Akça..." dedi, sesi adeta bir masal anlatır gibi serseri bir huzurla doluydu. "Şu koskoca, kötülük kokulu soğuk salonda... Küçücük ayaklarıyla peşimizde dolaşıyor. Her yerde onun sesleri yankılanıyor. Aynı sana benzeyen... Senin gibi hırçın, senin gibi dik başlı ve senin gibi güçlü bir kızımız."
Göğsünde duran başımı hafifçe kaldırıp o kirli sakallı çehresine şaşkınlıkla baktım. Gözlerimin içindeki o yaşlar saniyeler içinde parıldarken, içimdeki o yırtıcı kadının kalbi sırılsıklam bir heyecanla çarptı: "Kız mı?..." diye sordum, merakla ve o çocuksu şaşkınlığımla. "Evet..." dedi Teoman, dudaklarımı hafifçe öpüp yeniden başımı göğsüne yaslarken. Sesi sırılsıklam bir inançla doluydu. "Bence bizim kesinlikle bir kızımız olacak. Senin o zifiri elmas gözlerini alan, senin gibi meydan okuyan yırtıcı bir kız."
Göğsündeki nefes alış verişlerini dinlerken, parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğü onun hırkasının üzerine doğru bastırdım. Zihnimde canlanan o küçük kız çocuğunun görüntüsü içimi öyle bir eritti ki, yalanları da, savaşlarını da o saniyeliğine tamamen mühürledim.
Sırılsıklam bir aşkla fısıldadım "İsmi de Balım olsun o zaman..." dedim, sesimdeki o hırçın inadı tamamen teslim ederek. "Bizim gibi acı dünyada büyümesin, tadı hep bal gibi tatlı olsun diye... İsmi Balım olsun Teoman." Teoman, 'Balım' ismini dudaklarımdan duyduğu an göğsünden derin, sırılsıklam bir iç çekiş koptu. Saçlarımın arasına dudaklarını gömüp oraya uzun, yırtıcı bir yemin gibi sırılsıklam bir öpücük kondurdu. Parmakları saçlarımı okşamaya devam ederken, "Balım..." diye mırıldandı, o sert yeraltı baronunun sesi ilk defa bir isimle bu kadar yumuşamıştı.
Teoman'ın koca, damarlı eli saçlarımın arasında sakince gezinmeye, her bir telini narin bir porselene dokunur gibi sırılsıklam bir aşkla okşamaya devam ediyordu. Parmaklarımı onun o sert el bileğine doladım. Teoman, benim bu sakin ve teslim olmuş dokunuşumla birlikte göğsünden derin, huzurlu bir nefes aldı. Saçlarımı okşayan parmaklarını yavaşça durdurdu ve elinin benim avuçlarımın arasına bırakılmasına izin verdi.
Onun o yeraltı dünyasının kanıyla, o fabrikaların isli duvarlarıyla sertleşmiş koca elini kendi iki avcumun içine aldım. Parmak uçlarımı, Teoman'ın elinin üzerindeki her bir çizgide, her bir yaşanmışlık izinde yavaşça, sırılsıklam bir narinlikle gezdirmeye başladım.
Gözlerim elinin üzerindeki o eski kavga izlerinden kalma küçük, beyazlaşmış çiziklere kilitlenmişti. Teoman, benim bu sakinliğimi, parmak uçlarımdan onun tenine akan bu sırılsıklam şefkati bozmamak için adeta nefesini tutmuştu.
Başparmağımla onun o sert eklem yerlerini yavaşça ovaladım. O eller ki, holdingin en karanlık odalarında kurallar yazmış, yeraltının o acımasız pusularında tetik çekmiş, can yakmıştı. Ama şimdi, benim avuçlarımın içinde çaresizlikle, tamamen bana ait olarak, incitmekten korkar gibi öylece duruyordu. Gözlerim elindeki o sert dokuda gezinirken, sesimi o yırtıcı tonundan tamamen arındırıp buruk, ama bir o kadar da inanç dolu bir fısıltıyla mırıldandım: "Bu eller çok can yaktı Varnalı..." dedim, parmak uçlarımı elinin üzerindeki o en derin çizginin üzerinde sakince durdurarak. Başımı hafifçe kaldırıp o kirli sakallı, zifiri gözleri şimdi tamamen aşkla parlayan çehresine baktım. Gözlerimin içi yeniden sırılsıklam bir buğuyla kaplanırken devam ettim: "Çok can yaktı, çok canı yandı... Ama Balım'ı tutarken pamuk gibi olacaklar, biliyorum. Ona dokunurken dünyanın en narin, en korumacı elleri olacaklar."
Teoman, dudaklarımdan dökülen bu sakin, bu sırılsıklam itirafla birlikte zifiri gözlerini göz bebeklerime öyle bir dikti ki, bakışları saliseler içinde un ufak oldu. Avcumun içindeki koca elini yavaşça ters çevirip bu kez o benim parmaklarımı kendi koca avcunun içine aldı. Elimi dudaklarına doğru götürdü; kirli sakallarının o sert dokusunu elimin tersine bastırıp oraya uzun, sırılsıklam bir yemin gibi sıcak bir öpücük bıraktı.
"Söz Akça..." diye fısıldadı. Gözlerini gözlerimden bir milim bile ayırmadan, parmaklarımızı birbirine sımsıkı kenetledi. "O küçük kız elime dokunduğu an, bu ellerdeki tüm o karanlık iz silinip gidecek. Sana da, ona da sadece bu dünyadaki en temiz, en yalansız aşkı sunacaklar. Sen benim yanımda böyle sakince kal, o yeter bana yavrum." Beni omzumdan tutarak göğsüne biraz daha çekti, başımı yeniden o kaza yerinin izlerini taşıyan hırkasının üzerine sakince yasladım. Gelecekte bizi bekleyen Balım vardı.
"Sana bir masal anlatayım mı Varnalı?.... Bizim gibi acı dünyada büyümeyen, hikayesi baştan aşağı sevgiyle yazılmış eski bir masal..."
Teoman, saçlarımın arasında sakince gezinen o koca parmaklarını bir anlığına durdurdu.
Derin, huzurlu bir nefes alıp başını başıma biraz daha yasladı. Gözlerini kapatarak parmaklarını saçlarımın arasında yavaşça, sırılsıklam bir ritimle yeniden hareket ettirdi ve o boğuk, serseri sesiyle fısıldadı:
"Anlat sevgilim..." dedi, sesi ilk defa bu kadar yorgun ama bir o kadar da huzur dolu çıkarken. "Anlat ki, senin o güzel sesinle yorgunluğum tamamen silinip gitsin. Dinliyorum seni."
Gözlerimi açmadan, onun kalbinin atışlarını içimde hissederek anlatmaya başladım. "Evvel zaman içinde..." dedim, sesim salona bir ninni gibi, sırılsıklam bir şifayla yayılırken. "Çok uzaklarda, gökyüzünün hep zifiri bir karanlıkla kaplı olduğu, fırtınaların hiç dinmediği kapkara bir krallık varmış. Bu krallığın başında, kalbi aldığı yaralar yüzünden taşa dönmüş, elleriyle sadece kurallar yazan yırtıcı bir prens varmış. Prens, krallığındaki o pusulardan, o yalan duvarlarından o kadar yorulmuş ki, bir daha hiç kimseye inanmayacağına, kalbini o karanlık şatoya tamamen kilitleyeceğine yemin etmiş."
Teoman, masaldaki prensin kendisi olduğunu anladığını belirtir gibi parmaklarıyla saçımı narin bir sırılsıklam aşkla hafifçe okşadı. Onun bu korumacı hareketine karşı göğsüne biraz daha sokulup devam ettim: "Sonra bir gün..." dedim, sesimdeki o çocuksu burukluk hafifçe peydahlanırken. "O krallığın sınırından içeri, kanatları aldığı yalanlar yüzünden kırılmış, ama gözlerindeki parıltısını hiç kaybetmemiş hırçın bir prenses girmiş. Prenses o kadar dik başlı, o kadar yırtıcıymış ki, prense boyun eğmek yerine onun o taşa dönmüş kalbine kendi elleriyle dokunmuş. İkisi birbirinin canını yakmak için her yolu denemişler, savaşmışlar... Ama ne prens o prensesten vazgeçebilmiş, ne de prenses o prensin göğsündeki o güveni başka bir yerde bulabilmiş."
Teoman göğsünden derin, sırılsıklam bir iç çekti. Kalbinin atışları, anlattığım masalın derinliğiyle birlikte daha da yoğun, daha da aşık bir ritme bürünmüştü. Dudaklarımı onun hırkasının kumaşına hafifçe bastırarak masalı o en güzel yere, Balım'ın doğduğu o temiz geleceğe doğru bağladım: "Prens ve prenses, aralarındaki o kuralsız savaşı bırakıp birbirlerinin ellerini sımsıkı kenetlediklerinde, o kapkara krallığın üzerindeki fırtınalar bıçak gibi kesilmiş," dedim, sesim sırılsıklam bir inançla fısıldarken. "Zifiri karanlık gökyüzü yerini bembeyaz bir aydınlığa bırakmış. Ve o gün, onların bu sırılsıklam inatçı aşkından, krallığın en güzel yerine adı Balım olan küçük bir mucize doğmuş. O küçük kızın ayak sesleri şatoda yankılandığı an, prensin ellerindeki tüm o eski yaralar, prensesin kanatlarındaki tüm yalanlar sonsuza kadar iyileşmiş... Onlar o küçük kızın dünyasında, sadece iyiliğin ve sevginin olduğu o temiz topraklarda sonsuza kadar sırılsıklam bir huzurla yaşamışlar."
Masal bittiğinde, salona derin ve büyüleyici bir sessizlik çöktü. Teoman parmaklarını saçlarımdan yavaşça çekti; o koca ve damarlı elleriyle çenemi narin bir sırılsıklam aşkla kavrayıp başımı göğsünden sakince kaldırdı. Gözlerimi açtığımda, onun o zifiri gözlerinin içinde biriken o aşık, o serseri hayranlığı gördüm. Kirli sakallarının altındaki dudakları titrerken, yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve o adanmış sesiyle fısıldadı: "O masalın sonu gerçeğe dönecek Akça..." dedi Teoman, zifiri gözlerinden akan o saf sadakat kalbime mühürlenirken. "Söz veriyorum sana, o prens o krallığı da, o küçük kızın ve senin huzurun için tamamen geride bırakacak. Bizim masalımız da öyle güzel bitecek yıldız güzeli."
Gözlerindeki o yalansız hayranlıkla bana bakmaya devam ederken, o devasa gövdesini yavaşça koltukta aşağıya doğru kaydırdı.
Koca, damarlı ellerini narin bir sırılsıklam aşkla belimden çekti ve başını sakince benim dizlerimin üzerine bıraktı. Yeraltının o acımasız pusularında tetik çeken, holding koridorlarında fırtınalar koparan koskoca Teoman Varnalı, şimdi benim dizlerimde, adeta o anlattığım masaldaki huzuru arayan küçük bir çocuk gibi savunmasızca yatıyordu.
Zifiri gözlerini göz bebeklerime dikmiş, yüzünde o sırılsıklam aşık, o serseri tebessümüyle bana yukarıdan aşağıya doğru hayranlıkla bakıyordu.
Ben de koltukta hafifçe arkama yaslanıp parmaklarımı dağılmış koyu saçlarının arasına sızdırdım. Parmak uçlarım saç tellerinin arasında yavaşça gezinirken, Teoman gözlerini büyük bir huzurla kapattı. Kirli sakallarının gölgelediği o hırçın çehresi, parmaklarımın her dokunuşuyla birlikte daha da gevşiyor, o kaza yerinin yorgunluğu yüz çizgilerinden saniyeler içinde siliniyordu.
"Çok huzurlu hissettiriyorsun Akça..." diye mırıldandı Teoman, sesi uykunun o huzurlu eşiğinde iyice boğuk çıkarken. Gözlerini açmadan, parmaklarımın saçlarındaki ritmine kendini tamamen bıraktı. "Sen böyle saçlarımı okşarken, o masalı fısıldarken... Dünyadaki tüm o silah sesleri, o yeraltının pisliği zihnimden siliniyor. Sadece sen kalıyorsun. Bir de o hayalini kurduğun Balım..." Dudaklarıma sırılsıklam, alabildiğine sıcak ve içten bir tebessüm yerleşti. Parmaklarımı onun saçlarının arasında sakince gezdirmeye devam ettim, eğilip o kirli sakallı yanağına narin, yemin gibi sıcak bir öpücük kondurdum.
Başımı tekrar arkaya yasladığımda, Teoman'ın o göğsünün üzerindeki nefes alış verişlerinin iyice yavaşladığını, derinleştiğini hissettim. Koskoca adam, hayatında ilk kez her an pusuya düşecekmiş gibi tetikte bekleyen ruhunu tamamen gevşetmiş; benim dizlerimde, bana duyduğu o sırılsıklam güvenin kollarına kendini bırakmıştı.
Birkaç dakika içinde, Teoman'ın o hırçın yüz hatları tamamen huzura kavuştu ve dizlerimin üzerinde derin bir uykuya dalarak sessizliğe gömüldü.
Koltuğun kenarındaki o yumuşak battaniyeyi yavaşça çekip ikimizin üzerine, Teoman'ın o koca omuzlarını örtecek şekilde sakince serdim. Başımı koltuğun arkalığına yaslayıp Balım'ın hayaliyle gözlerimi sakince kapattım.
&&&
Salonun pencerelerinden süzülen sabahın o dingin, bembeyaz ışıkları ikimizin de üzerine bir örtü gibi serilmişti. Teoman dizlerimde, ellerimiz battaniyenin altında birbirine kenetlenmiş halde hayatımızın en yalansız, en huzurlu uykusunu uyumuştuk. Fakat bu evde huzurun ne kadar kısa sürdüğünü unuttuğumuz o gaflet anı, salonun o devasa ahşap kapısının hırsla ve gürültüyle ardına kadar açılmasıyla bıçak gibi kesildi.
"Ne yapıyorsunuz siz burada?! İyice yapış yapış oldunuz, midemi bulandırıyorsunuz artık!"
Fulya Varnalı'nın o tiz, o buram buram kibir ve öfke kokan sesi salonun yüksek tavanlarında yankılandığında, ikimiz de gözlerimizi irkilerek açtık. Teoman dizimden saliseler içinde fırlayıp o serseri ve yırtıcı refleksleriyle anında ayağa dikildi, beni de tek bir hamlede arkasına alarak annesinin karşısına dikildi. Üzerimizdeki battaniye yere savrulurken, Fulya topuklu ayakkabılarının mermerde çıkardığı o sinir bozucu seslerle salonun ortasına kadar yürümüş, kollarını göğsünde bağlamış bize tiksintiyle bakıyordu.
"Anne, ses tonuna dikkat et!" diye kükredi Teoman. Sesi uykudan yeni uyandığı için boğuk ama bir o kadar da yırtıcı bir otoriteyle çıkıyordu. Kirli sakallarının altındaki çene kemikleri öfkeden kaskatı kesilmişti. "Sabah sabah odama dalar gibi salona dalıp ne saçmalıyorsun sen?"
Fulya, oğlunun bu korumacı tavrına karşılık sinsi bir kahkaha attı, gözlerini Teoman'ın arkasından dik dik ona bakan bana çevirdi. Bakışlarındaki o asillik taslayan nefret, aramızdaki o mazi düşmanlığını yeniden körüklüyordu.
"Saçmalıyorum öyle mi?" dedi Fulya, sesini daha da yükselterek. "Dışarıda kıyamet kopuyor Teoman! Ailemizin adı namusu masadayken, yeraltındaki düşmanlar pusu kurmuş fırsat kollarken sen kalkmışsın bu kızın dizinde uyuyorsun! Masallar, hayaller bitmedi mi artık? İyice birbirinize yapışıp kaldınız bu salonda! Kendine gel Varnalı, sen holdingin başındaki adamsın, bu yetim parçasıyla romantizm yapacak vaktin yok senin!"
Teoman'ın arkasından sakince sıyrılıp öne doğru bir adım attım.
"Ağzından çıkan laflara dikkat et Fulya Hanım," dedim, üzerimdeki hırkayı düzeltirken. "Bu evde kimin yetim, kimin hükümsüz olduğuna karar verecek kişi sen değilsin. Senin o holding piyonların da, arkandan çevirdiğin yalanlar da bizim buradaki tek bir nefesimizden daha değerli değil."
Teoman, benim bu dik duruşumla birlikte elini yeniden belime atıp beni kendine doğru çekti ve annesine doğru adım adım yürüdü. Zifiri gözlerindeki o kapkara yangın dalga dalga büyüyordu.
"Sana son kez söylüyorum; Akça benim karım, bu evin de bu holdingin de asıl sahibi o. Senin o pis işlerin, o bitmek bilmeyen güç hırsların benim kapımdan içeri giremez artık. Şimdi o laflarını da al ve bu salondan defol git!"
Fulya duyduğu sözlerle kaskatı kesildi, oğlunun onu bu denli sert bir şekilde hayatından söküp atacağını tahmin etmemiş gibi yüzü öfkeden mosmor oldu.
Topuklarının üzerinde hırsla arkasını dönüp salondan çıkarken, kapıyı arkasından büyük bir gürültüyle çarptı. Salon yeniden sessizliğe gömüldüğünde, Teoman derin bir nefes alıp yüzünü bana döndü, elleriyle yanaklarımı kavrayıp alnını alnıma yasladı:"Sözümü tutacağım Akça..." diye fısıldadı, sesi bu kez sadece benim duyabileceğim bir inançla doluydu. "Kim ne derse desin, o masalı gerçeğe çevireceğiz. Bizim sabahımızı kimsenin kirletmesine izin vermeyeceğim."
"Teoman..." dedim, sesimdeki o asil ama muzip tonu gizleyemeyerek. "Kadını kendi evinden kovdun resmen." Teoman, sorduğum soruyla birlikte dudaklarına o serseri, o her şeyi göze almış yırtıcı tebessümünü kondurdu. Yanaklarımdaki ellerini sakince indirip cebine koyarken, omuzlarını umursamaz bir tavırla silkti. O zifiri gözlerinde en ufak bir pişmanlık kırıntısı bile yoktu.
"Biraz öyle oldu." dedi, sesi o uykudan yeni uyanmış pürüzlü haliyle çıkarken. "Yapacak bir şey yok. Kimse gelip de benim salonumun ortasında sana o lafları edemez."
Sonra bir an duraksadı. Kirli sakallarının altındaki çenesini parmaklarıyla hafifçe sıvazlayıp gözlerini salonun tavanına doğru çevirdi, düşünür gibi yaptı. Zifiri gözlerinde aniden sinsi, muzip ve bir o kadar da heyecanlı bir parıltı peydah oldu. Bakışlarını yeniden benim göz bebeklerime dikerek bana doğru bir adım daha yaklaştı:
"Aslında..." dedi, sesindeki o serseri kararlılık içimi fena halde titretirken. "Yapacak bir şey var. Yeni bir ev tutarız, orada kalırız beraber. Hatta ben çoktan bir ev seçmiştim bile... Bahçeli, sakin, o yeraltı dünyasının pusularından da holding dertlerinden de tamamen uzak bir yer. Eşyalar da hazır, her şeyi kendi zevkime göre eksiksiz dizdirdim. Sadece kıyafetlerimizi alıp yerleşmek kaldı. Onu da çalışanlara söylerim, gün içinde hallederler, biz akşamına yeni evimize geçeriz."
Duyduğum sözlerle birlikte olduğum yerde kaskatı kesildim. Gözlerim saf bir şaşkınlıkla aralanırken, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o tatlı ritmine engel olamadım. Karşımda her şeyi saniyeler içinde planlamış benimle yeni bir milat kurmak için sabırsızlanan bir adam duruyordu. Şok olmuş bir ifadeyle elimi göğsüne bastırıp hayretle sordum: "Yuh Teoman!..." dedim, sesimdeki o çocuksu şaşkınlığa engel olamayarak. "Ne ara düşündün, ne ara organize ettin bunları? Sen ne ara gidip ev dizdin?" Diye sıraladım.
Teoman, benim bu şok olmuş halime karşılık o koca, damarlı ellerinden birini belime doladı ve beni o devasa gövdesine doğru narin bir hareketle çekti. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp kirli sakallarını yanağıma sürterek serseri bir gülüşle mırıldandı: "Bütün günlerimizi annemle geçirmeyi planlamıyorsun herhalde yıldız güzeli?" diye sordu, sesindeki o muzip ton içimi tamamen eritirken. "Onun o bitmek bilmeyen güç hırslarını, o 'yetim' laflarını her sabah dinleyecek göz var mı bende?"
Onun göğsünün sıcaklığında, o kaza yerinin kokusunu taşıyan hırkasına tutunurken dudaklarıma koca, huzurlu bir tebessüm yerleşti. İçimdeki o yırtıcı kadının yerini tamamen Balım'ın hayaliyle yanıp tutuşan o aşık kadın almıştı. Başımı inançla sallayarak cevap verdim:"Tabii ki de hayır... Bir dakika bile çekemem o kadını. Gidelim o zaman Varnalı, kendi masalımızın başlayacağı o yeni eve hemen gidelim."
Teomanla el ele yukarıdaki yatak odasına doğru tırmanırken kalbimin ritmi ilk defa korkudan değil, tamamen heyecandan hızlanıyordu. Teoman, sanki bir an önce bu büyük, kasvetli malikaneden bağımızı koparmak ister gibi adımlarını büyük atıyor ama benim elimi tutan o koca avcunu bir milim bile gevşetmiyordu. Odadan içeri girdiğimiz an, o serseri ve sabırsız tavrıyla hemen gardırobun kapağına uzandı.
Yukarıdaki raflardan iki büyük boy deri valizi tek bir hamlede indirip yatağın tam ortasına, tok bir sesle fırlattı. Ardından arkasını dönüp bana baktı; zifiri gözlerinde o kirli sakallarının arkasına gizleyemediği serseri, çocuksu bir telaş vardı.
"Hadi güzelim," dedi Teoman, gardırobun kapaklarını ardına kadar açarken. Sesi o kadar heyecanlı çıkıyordu ki, onu ilk defa yeraltı kuralları dışında bir şey için bu kadar hırslı görüyordum. "Ne var ne yok dolduralım. Bu evde bize geçmişi hatırlatacak tek bir parça bile kalmasın."
Onun bu tatlı telaşına karşı dudaklarımda koca bir tebessüm peydah oldu. Yatağın kenarına yaklaşıp hırkamın kollarını hafifçe yukarı doğru katladım ve askılardaki kıyafetlerime uzanırken ona laf atmadan duramadım:
"Sakin ol Varnalı, yangından mal kaçırmıyoruz herhalde," dedim. "Hem çalışanlara toplatacaktın hani? Ne ara böyle kendi işini kendin gören bir ev erkeği oldun sen?"
Teoman askıdaki kapüşonlularını ve ceketlerini kucaklayıp valizin içine gelişigüzel, tam bir erkek düzensizliğiyle fırlatırken serseri bir kahkaha attı. Arkasını dönüp bana doğru yaklaştı, elimdeki kıyafetleri sakince alıp yatağa bıraktı ve koca ellerini belime dolayıp beni kendine çekti.
"Çalışanları beklersek annem araya birilerini sokar, işi yokuşa sürer," diye fısıldadı, yüzünü yüzüme yaklaştırıp o zifiri gözlerini gözlerime dikerek. "Benim sabrım kalmadı artık. Bir an önce o bahçeli evde, seninle baş başa kalmak istiyorum. Hem bak, kıyafet katlama konusunda fena sayılmam, sence de öyle değil mi?"
"Hımm, kesinlikle harika katlıyorsun," dedim alaycı bir tavırla, valizin içine fırlattığı darmadağın ceketleri göstererek. "Görüyorum şu an yeteneğini. Sen çekil bakıyım oradan, ben hallederim. Yoksa yeni eve her şey kırış kırış gidecek."
"Emredersiniz karıcım." diyerek serseri bir tebessümle geri çekildi. Teoman, odanın diğer tarafındaki şifonyere doğru ilerleyip kendi saatlerini ve şahsi eşyalarını toplamak için arkasını döndüğünde, benim gözlerim aniden yatak başlığının o gizli bölmesine kaydı.
İçim birden ciddiyetle ürperdi. Orada, o holdingi ve yeraltındaki dengeleri tamamen değiştirecek, iki gözlü sembolün o meşum dosyası duruyordu. Teoman arkası dönük halde, çekmeceleri karıştırıp kendi kendine mırıldanırken, saliseler içinde hareket ettim. Bölmeyi sakince açıp o kapkara dosyayı çıkardım. Teoman'ın ruhu bile duymuyordu; o tamamen yeni evimizin, geleceğimizin hayaliyle meşguldü. Dosyayı hızla kendi valizimin en dibine, kalın kışlık kazaklarımın ve hırkalarımın tam arasına sızdırdım. Üzerini de diğer kıyafetlerimle sıkıca kapattım. Teoman bu dosyayı görmemişti, görmeyecekti de. Bu geçmişi yeni evimize taşıyordum ama bu kez niyetim intikam değil, o bahsettiğimiz Balım'ın geleceğini, bizim o temiz masalımızı dışarıdaki tehlikelerden korumak için bir kalkan olarak saklamaktı.
Tam valizin fermuarını çekmek üzereyken, Teoman elinde küçük bir parfüm şişesiyle arkasını döndü. Dosyadan tamamen habersiz, o serseri ve aşık bakışlarıyla yanıma gelip parfümleri valizin kenarına yerleştirdi. "Eee, bitti mi benim hırçın prensesimin hazırlığı?" diye sordu, elimi tutup beni yatağın üzerinden kendine doğru çekerken.
"Bitti Varnalı," dedim, kalbimin o suçluluk ve aşkla karışık atışını gizleyerek, gözlerinin içine en yalansız halimle bakıp gülümsedim. "Her şey hazır. Gidelim artık bu evden."
Teoman elimi sımsıkı kavrayıp dudaklarını elimin tersine bastırdı. "Gidelim güzelim... Bizim krallığımıza, kendi masalımıza gidelim," dedi ve valizleri kucaklayıp kapıya doğru yöneldi. Arkamızda koskoca bir malikaneyi ve Fulya'nın öfkesini bırakarak, yepyeni bir hayatın kapısını aralamak için odadan çıktık.
&&&
Şehrin o gürültülü holding binalarından tamamen uzak, deniz kokusunu hafifçe içine çeken lüks bir sahil şeridinin kapıları aralanmıştı önümüzde. Teoman'ın bahsettiği ev, öyle mütevazı bir dağ kulübesi falan değildi; tam da bir Varnalı baronuna yakışacak güçte, alabildiğine büyük, yüksek taş duvarlarla çevrili, devasa bahçeli modern bir villaydı. Kapkara spor arabayı o görkemli bahçe kapısından içeriye doğru süzdüğünde, mermer avlunun etrafını saran zeytin ağaçları ve akşamüstünün o dingin, hafif sabah yağmuru buraya bambaşka bir büyü katmıştı.
İkimiz de arabadan inip o devasa cam pencereleri olan villaya doğru adımladık. Teoman valizleri kapının önüne bırakıp salonun arka bahçeye açılan o geniş cam kapısını araladığında, gözlerim saf bir hayranlıkla etrafı süzdü. Evin içi tam da benim seveceğim gibi ahşap tonlarında, modern ama sıcacık dizayn edilmişti. Teoman arkamdan gelip elini belime doladı ve beni yavaşça villanın o uçsuz bucaksız, yeşilliklerle dolu arka bahçesine doğru yönlendirdi. Bahçenin tam köşesinde, akşamüstü güneşinin ışıklarını harika bir şekilde içine alan, camdan yapılmış, içi henüz boş ama büyüleyici küçük bir sera duruyordu.
Teoman boynunu hafifçe büküp kirli sakallarının altından o serseri, o her şeyi göze almış tebessümüyle bana baktı. Zifiri gözlerindeki o kapkara yangın yerini tamamen geleceğin o saf şifasına bırakmıştı. "Burayı senin için yaptırdım güzelim..." diye fısıldadı Teoman, sesindeki o adanmışlık içimi titretirken. Gözleriyle o boş serayı işaret etti. "Hani dün gece anlattığın masaldaki gibi... İleride Balım'la burada çiçekler ekersiniz, toprağı öğrenir. Elleri benim gibi karanlığa, silaha değil... Çiçeğe dokunur. Onun dünyası burada büyür." Duyduğum sözlerle birlikte şaşkınlıktan nutkum tutuldu. Gözlerim ardına kadar aralanırken, şok olmuş bir ifadeyle yüzümü ona döndüm ve hayretle sordum: "Ne ara Teoman?..." dedim, sesimdeki o hayranlığı ve çocuksu şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Daha dün gece salondaydık, sabaha kadar dizimde uyuyordun sen... Ne ara bu devasa villayı buldun, ne ara arkasına sera yaptırdın?"
Teoman, benim bu şok olmuş halime karşılık o koca, damarlı ellerini belime daha da sıkı doladı ve beni o devasa gövdesine doğru hevesle çekti. Gözlerinin içi ilk defa bu kadar çocuksu bir heyecanla parlıyordu. "Sen beni dizlerinde uyuturken, o güzel sesinle masal anlatırken benden önce uykuya daldın." dedi Teoman, kirli sakallarını hafifçe saçlarıma sürterek. "Sen nefesini tamamen huzura bıraktığın an, ben gözlerimi açtım. Seni uyandırmadan yavaşça telefonumu aldım, yeraltındaki o en güvendiğim adamları aradım. Bir gecede, tek bir talimatımla her şeyi seferber ettiler ve sabaha kadar bu evi de, bu serayı da bizim için hazırlatıp hallettiler."
Onun bu inanılmaz hevesi, benimle temiz bir gelecek kurmak için gösterdiği bu kuralsız çaba içimdeki tüm o yırtıcı kalkanları tamamen un ufak etti. Dayanamadım; kollarımı geniş omuzlarına dolayıp boynuna sımsıkı, kopamayacak gibi sarıldım.
Benim bu ani ve sımsıkı sarılışımla birlikte derin, huzurlu bir nefes aldı. Kollarını sırtıma dolayıp beni adeta kendi bedenine mühürlemek ister gibi havaya kaldırdı. Başını yavaşça benim boyun çukuruma sakladı; kirli sakallarının o sert teni boynumu huylandırırken, oraya uzun, yemin gibi sıcak bir öpücük bıraktı. O temiz sahil havasını ve benim kokumu içine çekerken, boğuk ve serseri sesiyle boynuma doğru mırıldandı: "Artık Alaz demeye alışkanlık haline mi getirsen acaba?..." diye sordu Teoman, sesi ilk defa bu kadar yalansız ve muzip çıkarken. Beni yavaşça yere indirip gözlerimin içine baktı, elini saçlarımın arasına sızdırdı. "Bu yeni evde, bu temiz sayfada yeraltının o karanlık Teoman'ı kalmadı artık. Sana da, o küçük Balım'a da sadece senin Alaz'ın var. Ne dersin, alışabilir misin bana Alaz demeye?"
"Hemen öyle Alaz olmak kolay değil Varnalı..." dedim, sesimdeki o meydan okuyan tonu yeniden canlandırarak. "Önce o ismi gerçekten hak etmen lazım. Madem bu devasa villayı buldun, arkasına da o güzel serayı bir gecede kondurdun; yürü bakalım, gidip o geleceğin ilk adımını atalım."
Alaz, benim bu tatlı restime karşılık o serseri kahkahalarından birini patlattı. Elimi o koca avcunun içine hapsedip beni villanın o cam kapısından geçirerek doğrudan o büyüleyici seraya doğru çekiştirmeye başladı. İncecik yağan sabah yağmuru seranın cam tavanına tıkır tıkır narin bir melodiyle vururken, içeriye girdiğimiz an burnumuza o taze toprak kokusu dolmuştu. Alaz, seranın köşesinde, ahşap tezgahın üzerinde duran siyah saksılardan birini ve yanındaki tohum kesesini işaret etti. "Senin için her şeyi hazırlattım Akça..." dedi Alaz, sesi o kadar heyecanlı ve hevesli çıkıyordu ki, koca gövdesiyle seranın ortasında diz çökmeye hazırdı. "Hangi çiçeği ekmek istersen, toprağı benim ellerimle havalandırılacak."
Tezgahın üzerindeki tohum kesesine uzandım ve içinden o bembeyaz, zarif tomurcukları olan beyaz zambak soğanlarını çıkardım. Avcumun içindeki o beyaz zambakları Alaz'a doğru uzattığımda, gözlerimi onun zifiri gözlerine diktim ve içimdeki o derin kadının sesiyle sakince sordum:
"Sen bu çiçeğin anlamını biliyor musun Alaz?..." sesim seranın cam tavanında yankılanan yağmur sesine karışmıştı. "Neden başka bir şey değil de beyaz zambak?"
Alaz, dudaklarımdan dökülen o "Alaz" ismiyle birlikte bir anlığına duraksadı. Göğsü derin bir nefesle kabardı, yüzündeki o serseri ifade yerini tamamen sarsılmaz bir ciddiyete ve adanmışlığa bıraktı. Bana doğru bir adım daha yaklaştı, koca ellerini avcumdaki zambak soğanlarının üzerine yerleştirip ellerimizi toprağın üzerinde kenetledi. Zifiri gözlerini göz bebeklerime mühürleyerek o tok, o boğuk sesiyle fısıldadı: "Bilmem mi güzelim?..." dedi Alaz, sesi ilk defa bu kadar yalansız ve şifalı çıkarken.
"Saflık demek... Masumiyet demek. En çok da arkanda bırakıp attığın o yeni başlangıçlar demek. Benim o karanlık, o kan kokan Teoman yalanlarını bu toprağa gömüp, seninle ve o küçük Balım'la bembeyaz bir sayfaya uyanmam demek. Bu zambak bizim miladımız Akça." Duyduğum sözlerle birlikte içimdeki tüm o yırtıcı kalkanlar bir kez daha paramparça oldu. Alaz, o koca ve damarlı elleriyle seranın ortasındaki geniş toprak alanın önüne diz çöktü.
Hiç çekinmeden, adam öldüren o ellerini şimdi bu temiz toprağa daldırdı; parmaklarıyla toprağı narin bir hareketle havalandırıp beyaz zambaklarımız için küçük bir yuva açtı. Ben de onun hemen yanına, toprağın kokusunu içime çekerek diz çöktüm. Avcumdaki zambak soğanlarını o açtığı yuvaya sırılsıklam bir inançla, usulca bıraktım. İkimizin elleri aynı toprağın içinde, o bembeyaz çiçeğin köklerinde birbirine karıştı. Alaz, üzerini nemli toprakla narin bir şekilde kapatırken, bakışlarını topraktan kaldırıp benim yüzüme dikti. Yüzümüze vuran o akşamüstü güneşinin ışığında, kirli sakallarının altından öyle güzel gülümsedi ki hiçbir Fulya Varnalı yalanının yıkamayacağını o saniyede anladım.
"Bu çiçek burada büyüyecek," dedi Alaz, elindeki toprak lekelerine aldırmadan uzanıp yanağımı narinlikle okşayarak. "Günü gelecek, o küçük kızımız Balım bu seranın kapısını açıp bu zambakları koklayacak. Biz o masalı sadece anlatmadık Akça, bak... Kendi ellerimizle ekiyoruz şimdi."
Başımı göğsüne yasladım. Dışarıda o incecik yağmur villanın taş duvarlarını yıkıyordu belki ama bu cam seranın içinde, o bembeyaz zambağın toprağa tutunduğu yerde, Alaz ve Akça'nın kuralsız, yalansız ve tamamen huzurlu yeni krallığı ilk meyvesini vermek üzere sabırla bekliyordu.
&&&
Seranın kapısını arkamızdan kapatıp villanın o devasa, yüksek tavanlı salonuna geçtik. Alaz, elindeki toprak lekelerini temizlemek için banyoya geçtiğinde, ben salondaki o lüks ama sıcacık koltuğa oturup villanın içindeki o huzurlu sessizliği dinlemeye başladım.
Alaz, kollarını dirseklerine kadar sıvamış, o kirli sakallarının altındaki serseri ve her şeyi göze almış tebessümüyle banyodan çıkıp doğrudan yanıma geldi. O zifiri gözlerindeki kapkara yangın tamamen sönmüş, yerini bana ve o küçük Balım'ın hayaline adanmış bir huzura bırakmıştı. Tam önümde durdu, koca gövdesiyle hafifçe eğilip ellerini dizlerime yerleştirdi.
"Eee Akça hanım," dedi Alaz, sesindeki o uykudan yeni uyanmış gibi pürüzlü, serseri tonla. "Beyaz zambağımızı da diktiğimize göre, bu yeni krallığın ilk gecesinde benim hırçın prensesimin canı ne yapmak ister? Söyle bakalım, senin Alaz'ın bu gece neyi seferber etsin senin için?"
Kafamı hafifçe arkaya eğip muzip bir tavırla onun o zifiri gözlerine baktım. İçimdeki o yırtıcı kadının kalkanları tamamen inmişti ama hırçınlığımdan hala ödün vermeye niyetim yoktu. "Valla Varnalı," dedim, ona takılmaktan keyif alarak. "Her şeyi bir gecede organize eden o holding baronunun pratik zekasını gördük. Şimdi de bu evin içindeki marifetlerini görelim. Açım ben, sabahtan beri o malikanenin dertleriyle uğraşmaktan bir şey yiyemedik."
Alaz, benim bu hırçın iştahıma karşılık o serseri kahkahalarından birini patlattı. Ayağa dikilip o dağ gibi geniş omuzlarını esnetti, kollarındaki saatini şifonyerin üzerine bırakırken göz kırptı: "Emrin olur güzelim," dedi Alaz, mutfağa doğru adımlarken. "Geç bakalım tezgaha, Alaz Varnalı'nın mutfaktaki o kuralsız yeteneklerini izle de el lezzeti neymiş gör." Onun arkasından mutfağa geçip lüks mermer tezgahın kenarına kalçamı yasladım ve kollarımı göğsünde bağlayarak onu izlemeye başladım. Alaz buzdolabını açıp dün geceden adamlarına hazırlattığı taze malzemeleri çıkardı. Ancak tam o sırada, yukarıdaki odada, valizimin en dibine sakladığım o iki gözlü sembolün kapkara dosyası zihnimin karanlık köşelerinden bana el salladı. Kalbim anlık bir suçlulukla küt küt attı. Alaz benden habersiz o masalı büyütmek için her şeyi yaparken, ben hala o geçmişin gölgesini bu eve taşımıştım.
Alaz, elindeki bıçakla sebzeleri doğrarken aniden kafasını kaldırıp benim uzaklara dalan gözlerime baktı. Bakışlarındaki o korumacı dikkat saniyeler içinde devreye girmişti. Bıçağı tezgaha bırakıp yanıma yürüdü, unlu ellerine aldırmadan dirseğiyle çenemi hafifçe yukarı kaldırdı: "Akça..." dedi Alaz, sesi dağ ayazı gibi net ama bir o kadar da şefkatli çıktı. "Gözlerindeki o uzak bulutları görüyorum sanki. Kafanın içinde ne dönüyor yine? Bak, buradayız. Yanındayım."
"Bir şey yok Alaz..." dedim, sesime tamamen bir sevgilinin teslimiyetini yerleştirerek. "Sadece... Bu huzura alışmaya çalışıyorum. Yemekleri yakma da, marifetini görelim hadi."
Alaz yanağındaki öpücüğün getirdiği o sarsılmaz, serseri mutlulukla sırıttı, beni belimden kavrayıp tezgahtan hafifçe uzaklaştırdı ve yemeğin başına döndü. Dışarıda o ince sahil yağmuru villanın taş duvarlarını yıkamaya devam ediyordu ama bizim mutfağımızda, o beyaz zambağın toprağa tutunduğu yerde, yepyeni ve yalansız bir hayatın kokusu yükseliyordu.
&&&
Mutfaktaki o sıcak, un kokulu telaşımız Alaz'ın el lezzetiyle birleştiğinde, hayatımda yediğim en huzurlu akşam yemeği masada yerini almıştı. Tabaklarımızı bitirip mutfağı toparladığımızda, Alaz salona açılan o geniş cam kapıya doğru yürüyüp dışarıyı süzdü. Sahil şeridinin üzerine çöken o lacivert akşam karanlığında, demin camları döven o hırçın yağmur yerini dingin, hafif bir esintiye ve dumanlı bir deniz kokusuna bırakmıştı.
Alaz arkasını dönüp o zifiri gözlerindeki serseri tebessümle bana baktı. Ceketini tek hamlede omuzlarına geçirirken elini bana doğru uzattı. "Hadi güzelim, bu evin denizini, bu sahil kumsalını bir de yakından gör bakalım. Şehrin o pis kokusundan sonra bu hava ikimize de iyi gelecek."
Onun bu teklifine karşı dudaklarımda çocuksu bir neşe peydah oldu. Elini sımsıkı kavradım ve villanın özel iskelesine, oradan da alabildiğine uzanan o ıssız kumsala doğru adımladık. Alaz, rüzgardan üşüdüğümü fark ettiği an hiç ikiletmeden benim buz gibi kesilmiş ellerimi tutup kendi ceketinin o sıcacık cebine sokuşturdu. Yaz olmasına rağmen deniz kenarında resmen donmuştum.
Koskoca kumsalda sadece dalgaların o ritmik sesi ve ikimizin nefesi vardı. İlk defa arkamızda bir koruma ordusu yoktu, ilk defa her köşe başından bir pusu çıkacak korkusu taşımıyorduk.
Denizden gelen o iyot kokusunu içime çekerken, aniden içimdeki o hırçın çocuk kafasını kaldırdı. Alaz'ın cebindeki elini hafifçe sıkarak başımı onun o dağ gibi geniş omzuna yasladım ve muzipçe sordum: "Alaz?..." dedim, yeni ismini sesime yakıştırarak. "Şey... Dondurma yiyelim mi? Canım fena halde tatlı bir şeyler çekti."
Alaz, bu sahil ayazında dondurma istememe karşılık adımlarını durdurdu. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp zifiri gözlerini göz bebeklerime mühürledi. "Bu havada dondurma mı, benim hırçın prensesim yine kuralları yıkıyor desene..." dedi, sesindeki o hayran tonla. Sonra kumsalın hemen ilerisinde, sahil yoluna doğru açılan ışıklı küçük bir dondurma tezgahını ve kasaba dükkanlarını işaret etti. "Sen burada, denizin kenarında bekle beni. İki dakikaya hemen geliyorum, sakın bir yere kaybolma."
"Tamam, buradayım," diyerek gülümsedim. Alaz cebindeki ellerimi narin bir öpücükle serbest bırakıp hızlı adımlarla sahil yoluna, o ışıklı büfeye doğru ilerledi.
O uzaklaşırken, kumsalın dalga çizgisinde tek başıma kaldım. Rüzgar saçlarımı yüzüme doğru savururken içimdeki o anlık boşluk hissiyle elim istemsizce hırkamın cebindeki telefonuma gitti. Telefonu çıkarıp holdingden veya yeraltından gelen bir hareketlilik, bir mesaj var mı diye ekrana dikildim.
Tam kafamı ekrana gömmüş, dalga seslerinin arasında kaybolmuşken... Arkamdan gelen hızlı ve düzensiz ayak seslerini fark edemedim. Saliseler içinde, yanımdan hışımla geçen bir gövde bana sertçe çarptı. Çarpmanın şiddetiyle dengemi kaybedip kumsalda birkaç adım sendeleyerek telefonumu son anda elimde tutabildim. İçimdeki o hırçın kadın aniden parladı, arkamı dönerek o öfkeyle sertçe tepki gösterdim: "Yavaş olsanıza! Kör müsünüz, koca kumsalda çarpa çarpa bana mı çarptınız?" diye bağırdım.
Bana çarpan adam duraksadı. Üzerinde eski, koyu renk bir pardösü vardı ve kafasındaki o koyu renk şapkayı neredeyse gözlerine kadar indirmişti. Adam tam olarak yüzünü dönmedi. Kafasını hafifçe daha da aşağıya eğerek, sesindeki o tekinsiz, fısıltılı ve boğuk tınıyla mırıldandı: "Kusura bakmayın... Amacım sizi rahatsız etmek değildi," dedi sessizce.
O kadar soğuk ve gizemli bir mırıldanmaydı ki, içim aniden garip bir ürpertiyle buzul kesildi. Adam başka tek bir kelime bile etmeden, büyük ve aceleci adımlarla kumsalın karanlığına doğru yürümeye başladı. Arkasından öfkeyle bakarken, tam onun ayak bastığı, dalgaların yaladığı o ıslak kumun üzerinde beyaz bir şey dikkatimi çekti. Küçük, katlanmış bir not kağıdıydı. Adamın cebinden düşmüş olmalıydı. "Dayı! Notunuz düştü, baksanıza!" diye seslendim. Kagıdı yerden almak için eğildim, parmaklarım o nemli kağıdı kavradığı an hızla doğruldum. Kağıdı sahibine vermek için kafamı o karanlık sahil şeridine doğru çevirdim... Ama saniyeler önce orada olan adam, sanki kumsalın simsiyah sularında kaybolmuş gibi birdenbire ortadan kaybolmuştu. Etrafta ne bir ayak sesi vardı ne de o gölgeden bir eser. Koskoca sahil yeniden Alaz ve bana kalmıştı.
İçimdeki o huzursuzluk dalgası büyürken, yavaşça elimdeki nemli kağıdı tersine çevirdim.
Akşamüstü sahil lambalarının kumsala vuran o soluk, titrek ışığı altında kağıda baktığım an... Göğsümdeki nefes tamamen kesildi. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak ister gibi amansızca çarpmaya başladı. Kağıdın üzerinde, siyah bir tükenmez kalemle alelacele ama keskin hatlarla çizilmiş o meşum sembol duruyordu. İki gözlü sembol...
Gözlerim dehşetle o çizimin hemen altına kaydı. El yazısıyla, her bir harfi ruhuma bir iğne gibi batacak o iki cümle kazınmıştı toprağın kokusuna: "Kimseye güvenme. Her şey sandığından daha büyük."
Sahil yolundan bana doğru elinde iki dondurmayla hevesle koşan Alaz'ın serseri silüeti uzaktan belirdiğinde, ben elimdeki o nemli kağıda bakarak sertçe yutkundum.
Bölüm etkileşimi
