AMBİVALAS kitap kapağı

24. bölüm / 26

AMBİVALAS

SES CİHAZI

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: SES CİHAZI

Küllerinden doğmak bir lütuf değildir çoğu zaman; kaderin seni aynı ateşte ikinci kez yakmak için bahşettiği en kusursuz ve en zehirli lanettir. Bir kadının en derin mezarı, toprağın yedi kat dibi değil; başını koşulsuz bir teslimiyetle yasladığı o geniş, kokusunu ezberlediği göğsün ta kendisidir. Çünkü hançer düşmandan geldiğinde etini keser, geçer; ama sırtını yasladığın kalkan bir anda iki ucu keskin bir bıçağa dönüştüğünde, kanayan yerin artık bedenin değil, bizzat ruhun olur. Aşk, celladının gözlerinin içine baka baka boynundaki ilmeği kendi ellerinle sıkılaştırma aptallığıymış meğer. Ve ben, o ilmeği bir taç gibi taşımıştım başımda.
Ama unuttukları, o holding odalarında fısıldaşırken hesaba katmadıkları tek bir gerçek vardı: Şahı tahtından indirmek için önce onun en sevdiği vezir rolünü kusursuz oynamak gerekirdi. Merhamet zayıfların sığınağıydı; Manal Arel'in sözlüğünde ise o kelimenin üzeri çoktan kanla çizilmişti.
Holdingin o buz gibi, devasa mermer koridorunda attığım her sessiz geri adım, sanki göğüs kafesimin içine saplanan binlerce cam kırığını daha da derine itiyordu. Sırtımı o geniş dekoratif sütuna yaslayarak kapı aralığından gelen sesleri birer zehirli ok gibi içime çekmiştim ama artık kaçma vaktiydi. Gözlerimden süzülen o yaşlar yanaklarımı yakıp geçerken, içimdeki o saf, Alaz'ın bir gülüşüyle içi eriyen, karnındaki mucizeye sığınan Akça'yı o kapının eşiğinde, o mermer zeminde tek bir kurşun bile sıkmadan öldürmüştüm. O kız çocuğu oracıkta, kocasının "Başta her şey planlıydı ama aşık oldum" itirafının altında can vermişti. Şimdi o küllerin arasından kalkan, parmak uçlarına kadar buz kesmiş, zihni zehir saçan Manal Arel'di.
Ağzımı kapattığım elimi yavaşça indirdim. Karnımın üzerine gayriihtiyari düşen parmaklarım kaskatı kesildi. "Korkma," diye fısıldadım içimden, sesim kendi zihnimin karanlığında bile yankılanmayacak kadar kısıktı. "Korkma miniğim. Baban bizi bir hapishaneye kilitlediğini sanıyor. Bizi koruduğu yalanıyla o zehirli geçmişi üzerimize örttüğünü sanıyor. Ama o kilitli kapıların anahtarını kendi elleriyle verecek bize."
Yangın merdivenlerinin soğuk, pas kokan demir basamaklarını ikişer ikişer, çıt çıkarmadan indim. Her basamakta dizlerime vuran o ağır sızı, karnımdaki o üç aylık masum varlığın bana fısıldadığı bir hayatta kalma dürtüsüne dönüşüyordu. Fulya'nın o kibirli, her şeyi bildiğini sanan sesi zihnimde yankılanıyordu: "Kolyedeki sırrı öğrenmesin diye kendine aşık ettin... O dosyaları yok ettim!"
Demek kolyedeki sırrı benden kaçırmak için bana bu aşk masalını satmışlardı. Demek Alaz Miraç Varnalı, benimle evlenirken, mutfakta saçlarımı örerken, dizlerime yatıp masal dinlerken bile arkamdan o geçmişin mezar taşlarını gizliyordu. Varnalıların gizli arşiviymiş... Umurumda bile değildi onların o tozlu, kokuşmuş yalanlarla dolu arşivi! Fulya'nın çelik kasaları da, Alaz'ın bana lütuf gibi sunduğu o sahte belgeler de yerin dibine batsındı. Benim asıl gerçeğe, Kuzey'in adını o dağ evinde haykıran, kumsalda bana o notu bırakan o iki gözlü sembolün sahibine ihtiyacım vardı. Çünkü fenerin duvarına o kanlı dört noktayı koyan adam, bu ailenin kanlı oyununu en başından beri bilen tek kişiydi. O sembolün sahibini bulacaktım. Ama bunu dağları taşları yıkarak, Alaz'ın namlularını üzerime çekerek yapmayacaktım.
Onu kendi silahıyla vuracaktım. Kendi evimde, kocam dediğim o katilin koynunda, ona dünyanın en kusursuz, en âşık karısı rolünü oynayarak o yeraltı ağının iplerini tek tek elime geçirecektim.

Holdingin arka çıkış kapısındaki o karanlık güvenlik kör noktasından bir hayalet gibi süzüldüm. Sokak lambalarının cılız sarı ışığı altında, caddenin köşesinde bekleyen taksiye doğru adımlarımı hızlandırdım. Taksiye bindiğimde şoför dikiz aynasından yüzümdeki o solgun, ıslak ifadeye şüpheyle baktı ama gözlerimdeki o öldürücü soğukluğu gördüğü an hemen önüne döndü. "Sahildeki villaya," dedim, sesimdeki en ufak bir titremeyi bile saniyeler içinde törpüleyerek. "Acele et.
Dikkat çekmeden sür."

Taksi ıslak caddeleri yararak ilerlerken, başımı buğulu cama yasladım. Yanaklarımdaki o sıcak yaşları avcumun tersiyle sertçe sildim. Yüzümün kireç gibi beyazlığına baktım camın yansımasından. Gözlerimdeki o kırgın bakışı silmeliydim. Alaz eve geldiğinde, karşısında şüphelenen, dinleyen, gerçeği öğrenmiş bir kadın bulmamalıydı. Karşısında bulacağı tek şey; kocasını evde sabırla bekleyen, hormonlarının getirdiği hafif yorgunlukla koltuğa sığınmış, masum ve her şeyden habersiz Akça olmalıydı. Zaman daralıyordu. Alaz'ın Fulya ile olan o konuşması en fazla on dakika daha sürerdi; ardından benim evde olmadığımı fark etmemesi için hızla arabasına atlayıp yola çıkacaktı. Ondan önce o evin kapısından içeri girmeliydim. Tam yirmi dakikam vardı. Yirmi dakika sonra celladım evimize, yuvamız dediği o kanlı tiyatro sahnesine adım atacaktı.
Taksi sahil yolundaki o yüksek taş duvarlarla çevrili villamızın biraz ilerisinde durdu. Parayı uzatıp hızla indim. Rüzgâr denizden esen o dondurucu tuzu yüzüme savururken, korumaların bahçe kapısındaki rutin devriye saatini çok iyi bildiğim için villanın yan tarafındaki zeytin ağaçlarının gölgesinden sessizce bahçeye süzüldüm. Korumalar hala Alaz'ın çıkışıyla ilgili telsiz konuşmaları yapıyordu, kimse benim yokluğumu fark etmemişti.

Arka bahçedeki cam kapının kilidini parmak uçlarımla sessizce açıp içeri girdim. Evin o sıcak, huzurlu kokusu yüzüme çarptığında midem bir kez daha bulandı. Bu koku... Alaz'ın ten kokusuydu. Mutfakta pişirdiği o yemeklerin, bahçede ektiğimiz o beyaz zambakların kokusuydu. Artık her şey bir sahtelikten ibaretti. Hızla merdivenleri tırmandım. Yatak odasına geçip üzerimdeki o koyu renk kabanı, dışarının ayazını taşıyan kıyafetleri tek bir hamlede çıkardım. Gardıroptan beni masum, tamamen savunmasız gösterecek o pudra pembesi, yumuşacık saten sabahlığı üzerime geçirdim. Saçlarımı taradım; ağlamaktan hafifçe kızaran göz çevremi kapatmak için banyodaki o hafif kapatıcıyı elmacık kemiklerime yedirdim. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Aynadaki kadına baktım. "Şimdi Manal," dedim aynadaki o zümrüt yeşili gözlerime bakarak. "Şimdi hayatının en büyük kumarını oynayacaksın. Bir aktör gibi değil, bizzat o rolün kurbanı gibi duracaksın."

Aşağı indim. Salondaki o geniş L koltuğun üzerine geçip oturdum. Üzerime Alaz'ın sabah örttüğü o kaşmir battaniyeyi çektim. Yanımdaki sehpaya, sanki saatlerdir oradaymışım gibi hafifçe soğumuş bir fincan bitki çayı bıraktım. Elime bir kitap aldım ama sayfalarını çevirmedim bile. Başımı koltuğun yumuşak arkalığına yasladım, gözlerimi hafifçe kıstım. Dakikalar su gibi değil, kızgın bir demir gibi aktı.
Ve tam yirmi dakika sonra... Bahçe kapısının o ağır demir sürgüsünün gıcırtısı ve ardından Alaz'ın siyah zırhlı aracının bahçe çakıllarını ezen o hırçın tekerlek sesleri duyuldu.
Gelmişti. Motorun sesi sustu. Kapı büyük bir hızla açılıp kapandı. Adımları o kadar aceleci, o kadar telaşlıydı ki, holdingden buraya nasıl bir hızla geldiğini tahmin etmek zor değildi. Muhtemelen eve girip beni kontrol etmek, o tatlı uykumdan uyanıp uyanmadığımı görmek, vicdanındaki o kara lekeyi bana sarılarak örtbas etmek için sabırsızlanıyordu.
Dış kapının kilidi çevrildi. Ağır ahşap kapı açıldı ve içeriye Alaz girdi.

Korumacı bir telaşla üzerindeki o pahalı kabanı çıkarıp kenara fırlattı. Yüzündeki o toplantıdan, annesiyle yaptığı o kan dondurucu pazarlıktan kalan gergin çizgiler henüz tamamen silinmemişti. Gözleri salona doğru fırladı ve koltukta, battaniyenin altında hafifçe mayışmış gibi duran beni gördüğü an... O kaskatı kesilmiş çehresinde inanılmaz bir rahatlama, derin bir nefes dalgası yayıldı. "Akça..." dedi, sesi koridordan salona doğru bir fısıltı gibi ulaştı. Yavaşça gözlerimi araladım. Sanki derin, huzurlu bir uykudan yeni uyanıyormuş gibi kirpiklerimi kırpıştırdım. Yüzüme o masum, dünyadaki hiçbir kötülükten haberi olmayan, sadece kocasının gelişine sevinen o tatlı gülümsemeyi yerleştirdim. İçim kan ağlıyordu, ruhum çığlık çığlığaydı ama dudaklarım ona bir cennet vaat ediyordu.
"Geldin mi sevgilim?" dedim, sesimi hafifçe uykulu, pürüzsüz ve sıcacık tutarak. Battaniyenin altından kollarımı hafifçe uzattım. "Erken bitti toplantın..."

Alaz tek bir saniye bile beklemedi. O devasa adımlarıyla salonu katetti. Aramızdaki tüm mesafeleri yok ederek doğrudan koltuğun kenarına, tam dizlerimin dibine çöktü. O takım elbiseli, holdingleri yöneten, insanları tek bir emriyle yok eden karanlık lider gitmiş; yerine gözlerimin içine adeta bir ilahına bakar gibi tapan o aşık adam gelmişti. Ellerini uzattı, o nasırlı, sıcak avuçlarıyla yüzümü kavradı. Parmak uçları yanaklarımda gezinirken derin, sarsıcı bir nefesi ciğerlerine çekti. "Geldim güzelim..." dedi Alaz, sesi boğuk, derinden ve kelimenin tam anlamıyla titreyerek çıkıyordu. Alnını usulca alnıma dayadı. Gözlerini kapattı. Sanki dışarıdaki o kirli dünyadan, annesinin o zehirli tehditlerinden sadece benim tenime sığınarak kaçabiliyormuş gibiydi. "Geldim Akça'm. Aklım öyle bir kaldı ki sizde... O lanet olası evrakları masada bırakıp çıktım. Duramadım oralarda."

Gözlerimi onun kapalı göz kapaklarına diktim. Bu adam... Beni sırf o kolyenin şifresini öğrenmeyeyim diye kendine aşık eden, Bulgaristan'daki Kuzey'in kanını ailesinin elleriyle akıtan ve bunu benden saklayan bu adam, şu an dizlerimin dibinde titriyordu. Onun bu aşkı sahte değildi; asıl korkunç olan da buydu ya! Plan olarak başlamış ama bir bataklık gibi ikimizi de yutmuştu. Ama ben o bataklıkta boğulmayacaktım.

Elimi yavaşça kaldırdım. Parmaklarımı onun o yeni tıraşlı, pürüzsüz yanağına yerleştirdim. Tırnaklarımın ucunu ensesindeki o koyu renk saçların arasına daldırdım. Dokunuşum o kadar yumuşak, o kadar şefkatliydi ki, Alaz göğsünden derin bir iniltiyle nefesini verdi. Dudaklarını avcumun içine bastırdı, parmaklarımı tek tek, adeta bir ibadet eder gibi öptü.
"Çok mu yoruldun?" diye sordum, sesimdeki o sahte şefkatin içine zehir damlatarak. "Omuzların kaskatı kesilmiş Alaz. Annen... Şirkette bir sorun mu çıkardı yoksa?"

Fulya'nın adını duyduğu an Alaz'ın bedenindeki tüm kasların saliseliğine gerildiğini hissettim. Ama hemen toparladı. Gözlerini açtı; o zifiri karanlık, simsiyah gözlerinde bana yalan söyleyen o adamın gölgesi vardı ama o gölge bile bana duyduğu o kör tutkuyla perdelenmişti. Başını iki yana salladı, elimi yanağından ayırmadan yüzünü biraz daha yaklaştırdı.
"Annem her zamanki annem işte," dedi, sesini önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi rahat tutmaya çalışarak. "Holdingin bitmek bilmeyen hisse krizleri, ortaklık saçmalıkları... Konuştu, durdu. Ben onu dinlemedim bile. Aklım sadece bu evdeydi. Buradaki huzurumuzda, senin şu kokundaydı." Dudakları boynuma, şah damarımın hemen üzerine indi. Sıcak, yakıcı dudakları tenime temas ettiği an içimden yükselen o öğürme hissini, o tiksintiyi dişlerimi birbirine kenetleyerek bastırdım. Onun her dokunuşunda zihnimde bir silah sesi patlıyordu: "Bu kızı o kolyedeki sırrı öğrenmesin diye kendine aşık ettin!" Ama kollarımı gevşetmedim. Aksine, ellerimi onun geniş sırtına doladım. Parmaklarımı o pahalı gömleğinin kumaşına geçirdim, onu kendime daha çok çektim.
"Ben buradayım," dedim fısıltıyla, dudaklarımı onun kulağının arkasına değdirerek. "Bebek de ben de seni bekliyorduk. Hatta... Az önce karnımda garip bir kıpırtı hissettim sanki. Doktor erken dedi ama... Sanki babasının geleceğini anladı."

Bu yalan, Alaz'ın kalbine saplanan en tatlı zehirdi.
Alaz duyduğu bu cümleyle birlikte adeta felç oldu. Boynumdaki dudakları anında durdu. Başını öyle bir hızla kaldırdı ki, gözlerindeki o katıksız, o çocuksu şaşkınlığı ve mutluluğu görmek içimdeki Manal'ı bile ürpertti. Gözlerinin içi parıldıyordu; o koskoca yeraltı prensi, elleri titreyerek battaniyenin üzerine, doğrudan karnımın olduğu noktaya baktı.
"Gerçekten mi?" dedi Alaz, sesi adeta bir çocuğun fısıltısı gibi pürüzlü ve kırıktı. "Kıpırdadı mı? Hissettin mi gerçekten Akça?"

"Bilmiyorum..." dedim, masum bir tebessümle gözlerimi kırpıştırarak. "Çok hafifti. Bir kelebek dokunuşu gibi. Ama sen kapıdan girdiğin an oldu."
Alaz tek bir kelime bile edemedi. Dizlerinin üzerinde biraz daha yükselip üzerimdeki battaniyeyi narin bir hareketle kenara sıyırdı. Büyük, nasırlı ellerini saten sabahlığımın üzerinden karnımın üzerine yerleştirdi. Başını yavaşça eğdi, kulağını doğrudan karnımın üzerine yasladı. Nefes bile almıyordu. O koca gövdesiyle, holdingleri deviren o heybetli cüssesiyle karnımın üzerinde öylece duruyor, bir mucizenin sesini duymaya çalışıyordu.
Gözlerimi onun o siyah, parmaklarımın arasında duran saçlarına diktim. Sol elim saçlarını yavaşça, hipnotize eder gibi okşamaya devam ederken, sağ elimin parmakları koltuğun kenarındaki mindere tırnaklarımı geçirdi. 'Uyu Alaz,' dedim içimden, ona bakarken yüzümdeki o sahte tebessümü hiç bozmadan. 'Uyu sevgilim. Bu sahte masalın içinde, bana kurduğun o yalanların gölgesinde uyu. Sen benim karnımdaki hayali kıpırtıları dinlerken, ben o iki gözlü sembolün sahibini bulacağım. Ve o gün geldiğinde, senin bu diz çöktüğün yerde kimin kime merhamet dileneceğini ikimiz de göreceğiz.'

Alaz başını karnımdan kaldırmadan, o derin ve sıcak nefesini kumaşın üzerinden tenime üfleyerek mırıldandı: "Sizi dünyadaki hiçbir şeye değişmem... Yemin ederim Akça. Bu can bu bedende kaldığı sürece, sizi kimsenin incitmesine izin vermeyeceğim."
"Biliyorum Alaz," dedim, sesime dünyanın en kusursuz şefkatini yerleştirerek. "Sen bizim her şeyimizsin."

Ve o an, o loş salonda, şöminenin cılız ışığı altında sarılırken, Alaz beni koruduğu o büyük yalanın içinde kayboluyordu; bense onu kendi cehennemine adım adım çekecek olan o ölümcül satranç oyununun ilk piyonunu çoktan feda etmiştim. Alaz başını karnımdan yavaşça kaldırdığında, o simsiyah gözlerinde aylardır görmediğim kadar duru, neredeyse kutsal bir ışıltı vardı. Sanki holdingteki o pis kokulu entrikalar, annesinin o zehirli tehditleri bu odanın kapısından içeri girdiği an tamamen silinmiş gibiydi. Ayağa kalktı, üzerindeki gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıyırırken bana doğru eğildi ve dudaklarıma uzun, yakıcı, adeta ruhumu teslim almak isteyen bir öpücük bıraktı. O öpücüğün her bir saniyesinde içimdeki Manal dişlerini sıktı; ona karşılık verirken parmaklarımı boynuna doladım, dudaklarının tadındaki o yalanı kendi intikamımın yakıtı yaptım. "Sen burada, bu koltukta uzanmaya devam ediyorsun," dedi Alaz, sesi o tanıdık, emredici ama bir o kadar da bana kıyamayan tonuna geri dönerek. "Ben mutfağa geçiyorum. Madem bizim ufaklık ilk kıpırtılarını gösterdi, babası ona bu gece krallara layık bir sofra kuracak. İtiraz istemiyorum Akça Varnalı. O bacaklar bu battaniyenin altından tek bir santim bile çıkmayacak."

Dudaklarımı büzüp hafifçe gülümsedim. "Pekala şefim," dedim, sesimdeki o teslimiyetçi tonu koruyarak. "Nasıl emrederseniz. Ama fazla oyalanma, acıkıyoruz."
Alaz hafifçe kıkırdadı, arkasını dönüp mutfağa doğru geniş adımlarla ilerledi. Mutfak kapısı kapandığı ve içeriden tezgahın, tencerelerin o tanıdık metalik sesleri gelmeye başladığı an... Koltuktaki o uysal kedi silueti saniyeler içinde buharlaştı.
Battaniyeyi üzerimden hırsla fırlattım. Ayaklarım parkeye bastığı an hiçbir sendeleme, hiçbir yorgunluk emaresi göstermeden, adeta avına yaklaşan bir panter gibi doğruldum. Zihnim bir bilgisayar gibi soğuk ve mekanik çalışıyordu artık. Varnalıların holdingteki gizli arşivi... Fulya'nın odayı bastığında bahsettiği, Alaz'ın benden sakladığı o gizli belgeler... Hayır! O kapalı kapılar ardındaki evraklara ulaşmak şu an imkânsızdı. Alaz tetikteydi, Fulya tetikteydi. O eve ya da holdinge yapacağım en ufak bir sızma girişimi, bu karnımdaki masum canı ve kurduğum bu kusursuz kamuflajı tehlikeye atardı.

Benim dışarıdan bir güce, bu oyunun tahtasını tek bir hamlede devirecek o asıl gölgeye ihtiyacım vardı.
O iki gözlü sembol...
Ve o sembolün ardındaki adam. Fenerin duvarına o kan kırmızısı dört noktayı kazıyan, Kuzey'in adını dağ evinin duvarlarına haykıran, kumsalda bana o notu fırlatıp atan o gizemli şebeke. Onlar sadece Varnalıların düşmanı değildi; onlar bu ailenin hangi damardan kan akıttığını en iyi bilen cellatlardı. Ve en önemlisi; onlar bana ulaşmak istiyordu. Ben onların radarına girmek için çırpınmayacaktım; onların bana uzattığı o görünmez oltaya doğru yemi takacaktım.

Sessiz adımlarla antreye yöneldim. Alaz'ın kapının girişindeki mermer konsolun üzerine fırlattığı o lüks deri ceketi gözüme çarptı. Mutfaktan gelen doğrama tahtasının ritmik seslerini dinleyerek ceketin yanına sokuldum. Parmaklarım bir cerrah hassasiyetiyle ceketin iç ceplerine kaydı. Şahsi telefonunu alamazdım, Alaz anında fark ederdi. Ama aradığım şey o değildi.
Ceketin gizli iç astarında, Alaz'ın sadece yeraltındaki en kirli, dinlenemeyen temasları için kullandığı o küçük, siyah, tuşlu kripto telefonu parmaklarımın ucuna değdi. Telefonu yavaşça çıkardım. Ekranı aydınlattım; gelen kutusu tamamen temizlenmişti, rehber boştu. Ama son arananlarda, sadece sekiz haneli şifreli bir frekans kodu yanıp sönüyordu.
Zihnim hızla çalıştı. Kumsaldaki o adam bana ne demişti? "Kimseye güvenme. Her şey sandığından daha büyük." Ve fenerdeki o son not: "Sessiz kalanlar daha uzun yaşar."
Bu adamlar beni izliyordu. Bu evi, bu sahili, Alaz'ın her adımını adım adım takip ediyorlardı. Fenerdeki randevuyu kaçırmış olabilirdim ama bu oyundan çekildiğim anlamına gelmiyordu. Onlara burada olduğumu, oyunu kurallarına göre oynamaya hazır olduğumu ve en önemlisi... Alaz Miraç Varnalı'nın koynunda bir esir değil, onun ipini çekecek cellat olduğumu bildirmeliydim.

Kendi hırkamın cebindeki o kırışmış, kumsalda bulduğum not kağıdını parmaklarımla yokladım. O kağıttaki el yazısını, o iki gözün ortasından geçen ince çizgiyi zihnime kazımıştım. Kripto telefonun mesaj bölümüne girdim. Alaz'ın şifreli hattından, doğrudan o son aranan frekansa tek bir satır yazdım. Ne bir tehdit, ne bir soru. Sadece onların dilinden bir şifre: "K.... dört nokta tamamlanacak. Bu gece sahildeki beyaz zambakların köküne bakın."

Mesajı gönder tuşuna bastım. Ekrandaki yeşil ışık saniyeliğine yanıp söndü ve ileti iletildi uyarısı belirdi. Gönderilenler kutusunu salisesinde sildim. Telefonu Alaz'ın ceketinin o gizli astarına, bıraktığı milimetrik açıyla geri yerleştirdim.
Şimdi sıra o yemi bırakmaktaydı. Salondan hızla geçip mutfağın kör noktasındaki cam kapıya yöneldim. Bahçeye açılan kapıyı araladım; dışarıdaki sahil ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı ama bu soğukluk bana sadece güç veriyordu. Bahçenin köşesindeki o küçük, Alaz'ın bir gecede benim için diktirdiği cam seraya doğru adımladım. Toprak hala nemliydi; diktiğimiz o beyaz zambak soğanlarının üzeri hafifçe örtülmüştü. Alaz bu serayı masum bir gelecek, doğacak kızımız Balım için bir cennet olsun diye yaptırmıştı. Ama bilmiyordu ki, o zambaklar onun mezar taşının üzerindeki ilk çiçekler olacaktı.

Cebimden, dün gece Fulya'nın boynundan kopardığım o küçük gümüş anahtarı çıkardım. Hani şu dolabı açtığımızda boş çıkan, Fulya'nın bana yem diye sunduğu ama aslında arkasında başka bir kilit mekanizması sakladığını adım gibi bildiğim o gümüş anahtar... Ve onun hemen yanına, kolumdaki sargı bezinden kopardığım küçük bir kumaş parçasını ekledim. Kumaşın üzerine, tırnağımın ucuyla o iki gözlü sembolü hafifçe kazıdım. İkisini birden, o beyaz zambak soğanının hemen yanındaki nemli toprağın altına, dışarıdan sadece küçük bir gümüş parıltı görünecek şekilde gömdüm.

Eğer o adamlar beni gerçekten izliyorsa, Alaz'ın kripto hattından gelen o mesajın ardından bu seraya geleceklerdi. Ve o toprağın altındaki anahtarı bulduklarında, benim kimin tarafında olduğumu, bu savaşı içeriden nasıl patlatacağımı anlayacaklardı.

Üzerimdeki sabahlığı düzeltip, ellerimdeki görünmez çamuru silkeleyerek içeri süzüldüm. Cam kapıyı kilitledim. Salondaki L koltuğa, o kaşmir battaniyenin altına tekrar girdim. Kitabı elime aldım, başımı arkaya yasladım.
Tam o anda mutfağın kapısı açıldı. Alaz, elinde dumanı tüten nefis bir tepsiyle salona girdi. Üzerine geçirdiği mutfak önlüğüyle, o sert mafya liderinden öyle uzak, öyle masum bir koca gibi görünüyordu ki... Tepside taze pişmiş sebzeli fırın yemeği, sıcacık bir kase çorba ve taze sıkılmış meyve suyu vardı. Yüzünde, beni o koltukta uslu uslu yatarken görmenin getirdiği o sınırsız, gururlu tebessüm parıldıyordu.
"Bakalım benim küçük ailem bu akşam ne yiyecekmiş..." dedi Alaz, tepsiyi sehpanın üzerine büyük bir özenle bırakırken. Yanıma oturdu. Battaniyeyi biraz daha yukarı çekti, elimi tutup dudaklarına götürdü. "Mis gibi kokuyor değil mi Akça'm? Bizzat ellerimle hazırladım. Tek bir damla hazır sos bile yok."

Gözlerimi onun o aşktan sarhoş olmuş zifiri karanlık gözlerine diktim. İçimdeki Manal, bir canavar gibi bu anın tadını çıkardı. Yüzüme dünyanın en minnettar, en aşık kadın gülümsemesini yerleştirdim.
"Harika kokuyor Alaz..." dedim, sesimi hafifçe kısarak, elimi uzatıp onun o sakalsız, pürüzsüz yanağını şefkatle okşayarak. "Bize bu hayatı verdiğin için... Bizi böyle koruduğun için sana ne kadar teşekkür etsem az."
Alaz bu sözlerim üzerine derin bir nefes aldı. Gözleri dolacak gibi oldu; eğildi, alnımı uzun, sarsıcı bir öpücükle mühürledi.
"Sen benim canımsın Akça," diye fısıldadı tam dudaklarımın üzerine. "Ben seni hak etmek için her gün yeniden doğuyorum."

Kaşığı çorbaya daldırıp bana doğru uzatırken gülümsedim. O çorbayı onun ellerinden içerken, arkamdaki o cam serada, beyaz zambağın köklerine gömdüğüm o gümüş anahtar gecenin karanlığında parıldıyordu.
Oyun başlamıştı. Ve Alaz Miraç Varnalı, kendi elleriyle hazırladığı o sofrada, aslında kendi son akşam yemeğini bana yediriyordu. Yemek boyunca Alaz'ın o korumacı, her lokmamı pürüzsüzce takip eden gözleri üzerimden bir an olsun ayrılmadı. Çorbayı bitirdiğimde, tepsiyi kenara bırakıp beni kucağına alarak yatak odasına taşıdı. Her adımı o kadar hesaplı, o kadar sakınarak atıyordu ki, sanki kollarında taşıdığı kadın az önce bahçedeki seraya onun ölüm fermanını gömen o acımasız tetikçi değildi. Beni yatağın o yumuşak örtülerinin arasına bıraktı, üzerimi örttü ve yanıma uzanıp göğsünü sırtıma yasladı. Kolunu belime doladı; avucu, artık onun için bir zafer anıtı olan karnımın üzerine yerleşti.
"Uyu güzelim," diye fısıldadı Alaz enseme doğru. Nefesi saçlarımı havalandırıyordu. "Yarın holdinge gitmeyeceğim. Bütün gün seninleyim. İster serada vakit geçiririz, ister evde kalırız... Sadece ikimiz."

"Harika olur sevgilim..." dedim fısıltıyla, gözlerimi karanlığa dikerek. "Sadece ikimiz."
Alaz'ın nefes alışverişleri dakikalar içinde ağırlaştı, o devasa gövdesi uykunun o derin, teslimiyet dolu kollarına kendini bıraktı. Kulağımın dibinde atan kalbi artık bana bir sığınak değil, bir düşmanın zayıf noktası gibi geliyordu. Sırtımı onun göğsünden milim ayırmadan, gözlerimi tavandaki o soluk ay ışığına diktim.Kulağım dışarıdaydı. Rüzgârın villanın taş duvarlarına çarpışında, denizden gelen dalgaların uğultusundaydı. Ve çok geçmedi.
Gecenin köründe, saatin üçü vurduğu o tekinsiz sessizlikte, arka bahçeden hafif, neredeyse bir yaprağın kımıldanışı kadar silik bir ses yükseldi. Seranın camlarına çarpan metalik bir tıkırtı...

Gözlerim karanlıkta parıldadı. Alaz arkamda derin bir nefes alıp kıpırdandı ama uyanmadı; kolunu belime biraz daha sıkı sardı. Nefesimi tuttum. İçimdeki Manal, karanlığın içinde vahşi bir kurt gibi gülümsedi.
Mesaj yerine ulaşmıştı. Gölge seraya inmişti. Ve o gümüş anahtar, beyaz zambakların kökünden çoktan sökülüp alınmıştı.
Artık geri dönüş yoktu. Varnalıların kalesine Truva Atı çoktan girmişti; ve o atın karnında, intikamla bilenmiş Manal Arel sessizce sırasını bekliyordu.

&&&

Bedenim, uykunun o yapışkan ve ağır uyuşukluğundan sıyrılmaya başladığında, havada asılı duran o tekinsiz gerilimi henüz gözlerimi açmadan iliklerime kadar hissettim.
Yatak odasının içindeki o dingin, huzur veren hava tamamen dağılmıştı. Yerini, fırtına öncesi bir barut kokusuna, bastırılmış ama her an patlamaya hazır vahşi bir yırtıcının adımlarına bırakmıştı.
Gözlerimi açmadım. Kirpiklerimi bile kıpırdatmadım. Yıllarca aldığım o ağır teşkilat eğitiminin bana kazandırdığı en ölümcül refleks devreye girmişti: Ölü gibi uyu, bir gölge gibi dinle. Odanın içinde ritmik, ağır ve zemini ezen ayak sesleri vardı. Alaz...
Sırtındaki çıplak kasların kasıldığını, ayak parmaklarının parkeye her basışında nasıl bir baskı yarattığını adımların ağırlığından anlayabiliyordum. O her sabah yanımda uyanıp beni göğsüne çeken, kokumu içine çekerek güne başlayan aşık koca gitmişti. Adımların tınısında sadece tek bir adam vardı: Teoman Varnalı. Öfkesi boğazına kadar tırmanmış, avını arayan o acımasız mafya lideri.
Parkenin üzerinde hışırdayan kumaş sesi, hemen ardından antreye doğru uzanan kapının hafif gıcırtısıyla birleşti. Odanın içinde dönüp duruyor, durmaksızın bir şeyleri tartıyordu. Yavaşça, nefes alışverişimin ritmini bozmadan kulaklarımı onun olduğu yöne kabarttım.

Elinde tuttuğu o küçük plastik nesnenin tuşlarına sertçe basılıyordu.
Kripto telefon.
İçimden yukarıya doğru buz gibi bir ürperti tırmandı ama yüzümdeki o masum uyku maskesini tek bir milim bile gevşetmedim. Gece saat üçte, Alaz kollarımın arasında derin uykudayken ceketinin gizli astarından çıkardığım o lanet olası cihaz...
Mesajı silmiştim. Gönderilenler kutusunu salisesinde temizlemiştim. Fakat Teoman gibi her adımını bir satranç ustası gibi hesaplayan, arkasında asla iz bırakmayan bir adamın o telefonu eline aldığında neyi fark edeceğini hesaba katmamıştım: Cihazın log kayıtlarını. O şifreli frekansın gece saat 03:12'de sinyal yaydığını, baz istasyonuna o dağ evinin koordinatlarından bir veri paketi fırlattığını ekranındaki teknik rapordan görmüştü.

"Siktir..." Teoman'ın dişlerinin arasından fırlattığı o boğuk, hırıltılı küfür odanın duvarlarında bir kurşun gibi sekti. Sesi öyle derinden, öyle çiğ bir öfkeyle çıkmıştı ki, şöminenin külleri bile savrulmuş gibiydi. Telefonu hırsla avcunun içinde sıktığını, eklemlerinin çıtırdadığını duydum. Ardından hızlı adımlarla odanın diğer ucundaki komodine yürüdü. Çekmeceyi sertçe çekti; içinden şahsi akıllı telefonunu kaptı. Tek bir tuşa bastı ve telefonu kulağına götürdü. Karşı tarafın açması bir saniye bile sürmedi.

"Demir!" Alaz'ın sesi, emir kipiyle süslenmiş bir ölüm fermanı gibiydi. Fısıldamaya çalışıyordu ama içindeki o deli yangın her bir harfi yırtıcı bir tona bürüyordu. Göz ucuyla, kirpiklerimin aralığından ona baktım. Sırtı bana dönüktü. Üzerine sadece siyah bir eşofman altı geçirmişti, o geniş ve kaslı sırtı bir yay gibi gerilmişti. Boynundaki damarlar öyle bir şişmişti ki, çenesi kaskatı bir taş parçasına dönüşmüştü.

"Beni iyi dinle," dedi Teoman, solukları kesik kesik ve tehlikeliydi. "Bu evin etrafındaki güvenlik çemberi delinecek noktaya mı geldi lan?! Uyuyor musunuz siz kapıda?!"
Karşı taraftaki adamın, Demir'in, telaşlı ve neye uğradığını şaşırmış sesini ahizeden sızan cızırtıdan hayal meyal duyabiliyordum. "Teoman Bey, çevre kameraları temiz, termal tarayıcılarda hiçbir hareketlilik yok, kuş uçurtmuyoruz-"

"Bana masal anlatma Demir!" diye kükredi Teoman, sesini kısmak için kendini zorladığı her halinden belliydi ama o kükreyiş odayı titretmeye yetti. Bir anlığına başını hafifçe arkaya, yatağa doğru çevirdi. Uyanıp uyanmadığımı kontrol etmek ister gibiydi. Ben ise başımı yastığa biraz daha gömüp, sanki rüyamda huzursuz bir kıpırtı yaşamış gibi derin, uykulu bir nefes vererek bacaklarımı hafifçe kendime çektim. Beni o halde görünce bakışlarındaki vahşet saliseliğine duruldu ama arkasını dönüp pencereye doğru yürürken sesindeki zehir katlanarak geri geldi.

"Gece 03:00 sularında bu evin koordinatlarından benim kripto hattım üzerinden dışarıya sinyal çıkışı yapılmış!" dedi Teoman, sesi adeta bir bıçağın kemiğe dayanması gibiydi. "Benim ceketimdeki, şifresini sadece benim bildiğim o kapalı frekanstan bir veri paketi gönderilmiş! Ya bu evin içine kadar bir gölge sızdı, ya da annemin o satılık köpekleri sinyal karıştırıcılarla benim cihazıma uzaktan sızdı!"
Demir'in dehşet içinde bir şeyler gevelediğini duydum. Teoman onun konuşmasına fırsat bile vermedi.

"Bütün adamları topluyorsun. İki dakika içinde bu villanın etrafına etten bir duvar öreceksiniz! Bahçedeki her bir santimi, her bir çimeni didik didik arayacaksınız! Toprakta ayak izi, ağaçlarda kırık dal, telle çevrili sınırlarda tek bir çizik bile varsa o haini bulup önüme getireceksiniz! Eğer birileri benim burnumun dibine kadar sokulup karımın nefes aldığı bu evin çatısına göz diktiyse... Yemin ederim bu dağı onlara mezar yaparım! Hemen!"
Telefonu kapatıp komodinin üzerine öyle bir hırsla fırlattı ki, ahşap yüzeyden acı bir çatlama sesi çıktı.

Teoman durmadı. Odanın içinde bir kaplan gibi volta atmaya başladı. Ellerini saçlarının arasına daldırdı, parmaklarını sertçe kenetleyip kafasını geriye attı. Göğsü bir körük gibi hızla inip kalkıyordu. O an, o kapalı kapının ardında, sırtı bana dönükken yaşadığı o krizi iliklerime kadar hissettim. Korkusu kendisi için değildi; korkusu, benim ve karnımdaki o hayali mucizenin bu kirli oyunun hedefi haline gelmesiydi.

Tam o sırada dışarıdan, bahçeden koruma arabalarının acı fren sesleri, telsiz anonsları ve onlarca adamın sert postal sesleri yükselmeye başladı. Demir emri almıştı. Malikane değil, sanki bir askeri üs kuşatılıyordu. Artık 'uyuma' numarası yapabileceğim sınır tükenmişti. Dışarıdaki bu gürültüye uyanmamak hayatın olağan akışına aykırıydı.
Gözlerimi yavaşça, sanki bu korkunç kaostan ve gürültüden rahatsız olmuş masum bir kadın gibi araladım. Yatakta hafifçe doğruldum. Yorganı göğsüme kadar çekip, yüzüme o şaşkın, ürkmüş ve uykulu ifadeyi ustalıkla yerleştirdim. Sesimi biraz çatallı, biraz da titrek çıkararak mırıldandım:
"Alaz?..."

O ismi dudaklarımdan döktüğüm o salisede, Teoman'ın sırtındaki tüm kaslar kaskatı kesildi. Bir anda durdu. Sanki az önce telefonda cinayet emirleri yağdıran, boyun damarları patlayacak gibi olan o yeraltı lideri o değilmiş gibi, inanılmaz bir hızla maskesini değiştirmeye çalıştı. Yüzündeki o katil ifadesini zorla yumuşatmaya, gözlerindeki o karanlık yangını söndürmeye çalışarak yavaşça bana doğru döndü.

"Akça..." dedi, sesi boğazındaki düğümü temizlemek ister gibi pürüzlü çıktı. "Uyandırdım mı seni güzelim?" Yatakta biraz daha doğruldum, sırtımı yatak başlığına yaslarken elimi gayriihtiyari karnımın üzerine koydum. Gözlerimi hafifçe büyüterek pencerelerden dışarıya, ardından odanın dağınık haline baktım.
"Neler oluyor Alaz?" dedim, sesimdeki korku tonunu öylesine kusursuz ayarlamıştım ki, kendim bile bir anlığına masum bir kurban olduğuma inanabilirdim. "Dışarıdaki bu sesler ne? Arabalar, telsizler... Bir şey mi oldu? Neden bu kadar gerginsin?"

Teoman aramızdaki mesafeyi tek bir adımda kapattı. Yatağın kenarına, hemen dizlerimin dibine oturdu. O devasa elleri uzandı, titreyen ellerimi avuçlarının arasına aldı. Elleri alev alevdi ama o sıcaklığın altında nasıl bir teyakkuz halinin yattığını hissedebiliyordum. Gözlerimin içine baktı; o zifiri karanlık gözlerde bana olan o derin, sarsıcı aşkın arkasına saklanmış devasa bir panik vardı.
"Hiçbir şey yok Akça'm," dedi Alaz, sesini fısıltı seviyesine çekip beni sakinleştirmek ister gibi yumuşatarak. "Sadece... Şirketle ilgili ufak bir güvenlik açığı. Rutin bir kontrol yaptırıyorum adamlara. Sen uyu, dinlen lütfen."
Gözlerimi onun gözlerinden kaçırmadım. Aksine, bir çocuk masumiyetiyle kaşlarımı çattım, komodinin üzerinde duran o fırlatılmış telefona ve yerdeki kırışık gömleğine baktım.

"Bana yalan söyleme Alaz," dedim, sesimi hafifçe yükseltip içimdeki o hırçın Akça'yı devreye sokarak. "Rutin kontrol için bir ordu yığmazsın kapıya! Az önce telefonda kükrüyordun, duydum! 'Bu eve kadar sokuldular' dedin. Kim sokuldu Alaz? Biri mi geldi buraya?"

Teoman derin, boğuk bir nefes aldı. Dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kemiklerinin derisini delip geçeceğini sandım. Yalan söylemekte zorlanıyordu çünkü karşısında sadece bir kadın değil, canından çok sevdiği ve korumak için hayatını feda ettiği o hamile karısı vardı. Bana doğru biraz daha eğildi, ellerini yanaklarıma çıkardı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerimi okşarken alnını alnıma dayadı. "Sana yalan söylemiyorum," dedi, sesi bu kez çaresizce gerçeği eğip büken bir tonla çıktı. "Sadece... Gece bir sinyal karışıklığı olmuş. Şifreli hatlarımızdan biri garip bir aktivite göstermiş. Dışarıdan bir hacker saldırısı ya da annemin o aptal casuslarının işi olabilir. Bilmiyorum. Ama öğrenmek üzereyim. Sana yemin ederim Akça, bu kapıdan içeri tek bir düşman gölgesi bile adım atamaz. Ben nefes aldığım sürece kimse sana ve karnındaki o bebeğe dokunamaz."

"Alaz..." dedim, sesimi titretip elimi onun göğsündeki o deli gibi çarpan kalbinin üzerine koyarak. "Ya o iki gözlü sembolü çizenler... Ya yine kapımıza dayandılarsa?" Bu cümleyi kurduğum an, Alaz'ın göğsünün altındaki kalbin teklediğini hissettim. Gözlerindeki o kömür karası yangın bir anda parladı. İki gözlü sembol... Kuzey'in adını haykıran o hayaletler... Teoman o sembolün adını duyduğu an bile kaskatı kesiliyordu çünkü o sembolün Fulya'nın geçmişiyle, Kuzey'in ölümüyle ve bizzat kendi ailesinin kanlı elleriyle olan bağını çok iyi biliyordu. Beni o sırdan korumak isterken, o sırrın benim ağzımdan bir korku kırıntısı olarak çıkması onu adeta çıldırtıyordu.

"O sembolü de, o adamları da bu topraklardan sileceğim!" diye tısladı Teoman, gözlerinde saf bir cinnet parıltısıyla. Beni öyle bir kavradı ki, göğsüme doğru çektiğinde nefesim kesildi. Başımı boyun girintisine gömdü, saçlarımın arasına derin, yakıcı bir öpücük bıraktı. "Kimse sana yaklaşamaz. Duydun mu beni? Kimse! Gerekirse bu evin etrafına beton dökerim, gerekirse bu şehri ateşe veririm ama seni o karanlığa teslim etmem."

Yüzüm onun boynunda gizliyken, dudaklarımın kenarında karanlık, görünmez bir tebessüm dalgalandı.
Plan kusursuz işliyordu.
Alaz, o sinyalin benden çıktığını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Onun zihninde ben; sabahları uykusunu alamayan, kocasının saç örmesine nazlanan, mutfakta ekmek arası atıştıran ve dün gece karnındaki hayali kıpırtıyla gözleri dolan o masum göçmen kızıydım. O, bu sinyali dışarıdaki düşmanların bir sızması, Fulya'nın bir oyunu ya da o gizemli şebekenin bir taarruzu sanıyordu. Şüpheyi tamamen dışarıya, kendi geçmişinin karanlığına yönlendirmiştim. "Ben aşağıya inip bakacağım," dedim, geri çekilmeye çalışarak. "Bahçede ne oluyor, görmem lazım."

"Hayır!" Teoman beni omuzlarımdan tutup tek bir hamlede yatağın içine geri bastırdı. Sesi bu kez o mutlak itaat bekleyen yeraltı baronunun sesiydi. Yorganı çekip belime kadar örttü. Üzerime eğildi; o sakalsız, pürüzsüz çehresi sabahın gri ışığında bir ölüm maskesi kadar sert duruyordu. "Bu yataktan tek bir adım bile atmayacaksın Akça. Ben aşağıda Demir'le her şeyi halledene kadar, evin etrafındaki o çemberi kilit altına alana kadar burada kalacaksın. Tek bir santim kımıldadığını görürsem... Beni delirtirsin, anladın mı?"

Gözlerimi hafifçe kısıp, kırgın ama itaat eden bir tavırla başımı salladım. "Tamam... Ama çabuk gel Alaz. Korkutuyorsun beni."

"Çabuk geleceğim güzelim," dedi, eğilip dudaklarıma hızlı, sert ve korumacı bir öpücük bırakarak. "Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
Doğruldu. Çekmeceden kendi ağır, siyah silahını çıkardı. Şarjörünü kontrol edip belinin arkasına taktı. Üzerine siyah bir kazak geçirip arkasına bile bakmadan, o devasa adımlarıyla odadan fırladı. Kapıyı arkasından çekerken kilidin tok sesini duydum; beni odaya kilitlememişti ama odada kalmam için arkasında devasa bir psikolojik barikat bırakmıştı.
Merdivenlerden aşağıya inen o sert ayak sesleri uzaklaştığı an, yatakta bir saniye bile durmadım.

Yorganı tek bir hamlede üzerimden fırlattım. Sessiz ve çevik adımlarla odanın penceresine doğru süzüldüm. Tülün arkasına saklanarak, bahçeyi görebileceğim kör noktaya geçtim.
Manzara tam bir savaş alanıydı.
Villanın o geniş, yeşilliklerle dolu arka bahçesinde en az on beş silahlı koruma konuşlanmıştı. Demir, elindeki telsizle bağırıp çağırıyor, iki adam bahçe duvarının üzerindeki lazer sensörlerini kontrol ediyordu. Alaz ise... Alaz verandadan aşağıya bir kasırga gibi inmişti. Doğrudan bahçenin köşesindeki o yere doğru yürüyordu. O an nefesim boğazımda düğümlendi.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Alaz'ın adımları, tam da dün gece benim gittiğim yere... O cam seraya doğru yönelmişti!
Kalbimin göğüs kafesimi parçalayacak kadar hızlı çarptığını hissettim. Tırnaklarımı pencerenin ahşap pervazına öyle bir geçirdim ki, boyalar parmaklarımın arasına doldu.
Alaz seranın önüne geldi. Kapıyı sertçe açtı. İçeri adım attığında, o devasa cüssesiyle seranın ortasındaki o nemli toprağa doğru baktı. Gözleri beyaz zambakların üzerindeydi.
'Fark etti mi?' diye geçti içimden. 'Toprağın altındaki o anahtarı buldular mı, yoksa şebeke onu çoktan aldı mı?'
Alaz seranın içine girdi. Demir ve diğer iki koruma da arkasından içeri süzüldü. Alaz eğildi. Dizlerini o nemli toprağa dayadı. Toprağın hafifçe kabarmış olduğunu, o zambak soğanının yanındaki o milimetrik oynamayı fark etmemesi imkânsızdı.

Alaz elini uzattı. Parmaklarını o zambakların hemen yanındaki toprağa daldırdı. Pencerenin arkasında nefes almayı bıraktım. Eğer o gümüş anahtar hala oradaysa... Eğer o şebeke anahtarı almadıysa ve Alaz onu kendi elleriyle topraktan çıkarırsa, üzerindeki o iki gözlü sembol kazınmış sargı bezini gördüğü an her şey biterdi. Benim ihanetim, benim yalanım gün ışığına çıkardı.

Alaz parmaklarını toprağın içinde gezdirdi. Birkaç saniye boyunca durdu. Sırt kaslarının gerildiğini, boynunun sertçe sağa doğru büküldüğünü gördüm. Ardından elini topraktan çıkardı.
Avcunda hiçbir şey yoktu.
Boştu. Anahtar alınmıştı! Gece o duyduğum cam tıkırtısı... O gölge gerçekten gelmiş, zambakların kökündeki o emaneti sökmüş ve karanlığa karışmıştı.
Alaz avcundaki boş çamuru hırsla yere fırlattı. Ayağa kalktı ve Demir'e dönerek bir şeyler kükredi. Demir başını öne eğip hızla seradan dışarı fırlarken, Alaz seranın cam tavanına doğru baktı. Yüzündeki o dehşet verici öfkeyi buradan bile görebiliyordum. Birilerinin onun en kutsal saydığı yere, karısıyla birlikte diktiği o zambakların köküne kadar sızdığını anlamıştı. Toprağın kurcalandığını görmüştü ama neyin alındığını bilmiyordu.
Onun zihninde bu, düşmanın ona attığı en ağır meydan okumaydı: "Senin en mahremine, karının çiçeklerine kadar girdik." mesajıydı.

Alaz seradan hışımla çıktı. Korumalarına bahçenin dış çitlerini kontrol etmeleri için emirler yağdırırken, adımlarını tekrar villaya doğru yöneltti. Eve dönüyordu. Pencerenin önünden bir gölge gibi ayrıldım. Tek bir saniye bile kaybetmeden yatağa geri döndüm. Yorganın altına girdim, dizlerimi karnıma doğru çektim ve başımı yastığa gömdüm. Kalbim hala deli gibi atıyordu ama yüzümdeki o ölümcül soğukkanlılık yerine oturmuştu.
Oyunun ilk perdesi kusursuz tamamlanmıştı.
Gümüş anahtar artık o iki gözlü sembolün, fenerdeki o "K...." şifresini yazanların elindeydi. Fulya'nın o kilitli kapılar ardındaki asıl çelik kasasını açacak olan güç artık dışarıdaydı. Alaz ise kendi evinde, kendi bahçesinde bir hayaletin peşine düşmüş, öfkeden delirmek üzereydi.
Merdivenlerden yukarıya doğru koşan o ağır, telaşlı ayak seslerini duydum.

Kapı hızla açıldı.
Alaz odaya girdiğinde nefes nefeseydi, elleri hafifçe çamurluydu. Beni yatakta, bıraktığı gibi yorganın altında büzülmüş görünce adımlarını yavaşlattı. Silahını belinden çıkarıp komodine bıraktı, banyoya gidip ellerindeki o zambak toprağını hızla yıkadı ve yanıma geldi. Yatağın kenarına oturdu. O koca, sıcak kollarını yorganın üzerinden bedenime doladı. Beni göğsüne doğru çekerken çenesini başıma yasladı. "Geçti Akça'm..." dedi Alaz, sesi boğuk, yorgun ve hırpalanmış bir tonda fısıldayarak. "Her şey kontrolüm altında. Bahçeyi temizlettim. Kimse bu eve giremez artık. Güvendesin. İkiniz de güvendesiniz."

Başımı onun o geniş, kalbi delice çarpan göğsüne yasladım. Gözlerimi kapattım. "Sana güveniyorum Alaz," dedim fısıltıyla, sesimdeki o zehirli şefkati kalbine bir hançer gibi saplayarak. Alaz saçlarımı öptü, beni daha da sımsıkı sardı. Bilmiyordu ki, asıl fırtına dışarıdaki bahçede değil; tam da şu an göğsünde nefes alan, parmakları onun kalbinin üzerinde gezinirken celladının ipini ilmek ilmek ören Manal Arel'in zihninde kopuyordu.

Başımı onun o geniş, kalbi delice çarpan göğsünden yavaşça kaldırdım. Gözlerindeki o kömür karası yangının, beni kaybetme korkusuyla nasıl kavrulduğunu gördüm. İçimdeki Manal bu manzaraya bakıp acımasızca sırıtıyordu ama yüzümdeki Akça maskesi tek bir milim bile açık vermedi.
"Alaz..." dedim, sesimi hafifçe pürüzlü, uykudan ve korkudan yeni sıyrılmış gibi tutarak. "Üzerimdeki bu ağırlıktan kurtulmam lazım. Çok gerildim... Bir duşa gireyim, sıcak su iyi gelir."

Alaz bir an duraksadı. Beni kollarından ayırmak istemez gibi parmaklarını belime biraz daha bastırdı ama yüzümdeki o solgun ifadeyi görünce derin bir nefes alıp başını salladı. "Tamam," dedi, alnıma derin, yakıcı bir öpücük bırakarak. "Gir sıcak suyun altına, gevşe biraz. Ben de aşağı inip Demir'le çevre kameralarının son kayıtlarına bakayım. Kapıyı içeriden kilitleme sakın."

"Kilitlemem," dedim fısıltıyla.
Yataktan kalktı, silahını beline yerleştirip odadan çıktı. Kapının kapanma sesiyle birlikte omuzlarımdaki o sahte teslimiyet bir anda yerini çelik gibi bir gerginliğe bıraktı.
Banyoya girdim. Sıcak suyu sonuna kadar açtım; buhar saniyeler içinde camları, aynayı ve fayansları kaplarken üzerimdeki kıyafetlerden tek tek kurtuldum. Aynadaki yansımama baktım. Boynumda, göğsümde hâlâ Alaz'ın dün geceden kalan o sahiplenici dokunuşlarının sıcaklığı vardı ama ruhum buz kesmişti.
"Biz seninle en başından bir anlaşma yaptık... Bu kızı o kolyedeki sırrı öğrenmesin diye kendine aşık ettin!"

Fulya'nın o zehirli kahkahası kulaklarımda çınlıyordu. Hemen ardından Alaz'ın o sakin, o buz gibi cevabı yankılandı zihnimin odalarında: "Kuzey'in ölümünde Varnalıların parmağı olduğunu Akça'ya zaten ben söylemiştim... Başta her şey planlı olsa da ben ona aşığım anne."

Aşk... Bu kelime artık midemi bulandırıyordu.

Sıcak suyun altına girdiğimde kaynar su damlaları omuzlarıma, saç diplerime çarptı. Bir an nefesim kesildi. Gözlerimi sımsıkı kapattım, sırtımı duşakabinin soğuk fayansına yasladım. Su başımdan aşağı oluk oluk akarken Alaz'ın tenime sinen o sahte kokusunu, parmaklarının belimde bıraktığı o ihanet izlerini yıkayıp götürsün istedim. Ama gitmiyordu. Tenim temizleniyordu belki ama ruhuma yapışan o kanlı yalan çıkmıyordu.

Ellerimle yüzümü sertçe ovaladım. Karnımın üzerine hafifçe dokundum. Su damlaları karnımın o hafif kavisinden süzülüp gidiyordu. "Biz buradayız," diye fısıldadım suyun uğultusunun arasında. Sesim boğuk, çatallıydı. "Baban bu dünyayı kendi elleriyle yarattığı o cehenneme çevirdi miniğim. Ama sen o cehennemin değil, benim intikamımın mucizesisin. Seni o kadına da, babanın o bencil sevgisine de kurban etmeyeceğim." Sıcak suyun altında dakikalarca durup zihnimi tamamen bir buz kalıbına çevirdikten sonra suyu kapattım.

Bornozuma sarınıp banyodan çıktım. Dolaptan temiz bir iç çamaşırı, üzerime ise evde rahat hareket edebileceğim siyah tişört, altına ise kısa mavi şort seçtim. Saçlarımı büyük bir havluyla kabaca sıktım, kurutma makinesini çalıştırmadım. Nemli saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru taradım, yüzüme hafif bir nemlendirici sürdüm. Aynaya baktığımda o enkaz gitmişti; karşımda kocasının sakinleşmesini bekleyen, evinin mutfağına inmeye hazırlanan 'masum Akça' vardı.

Aşağı kata indiğimde evin içi o sabahki krizin gergin sessizliğiyle doluydu. Demir ve adamları bahçede dış çitleri kontrol ediyordu, Alaz ise salondaki büyük masanın üzerinde duran güvenlik monitörlerine bakıyordu. Beni merdivenlerde gördüğü an ekranı kapattı, gözlerindeki o katil ifadesini zorla yumuşatmaya çalışarak bana doğru döndü. "Daha iyi misin?" diye sordu Alaz, yanıma gelip saçlarımdan süzülen o ıslak kokuyu içine çekerek.

"Daha iyiyim," dedim, hafifçe gülümseyerek elini tuttum. "Sen de şu ekranların başından ayrıl artık Alaz. Sabahın köründen beri ayaktasın, hiçbir şey yemedin. Ben mutfağa geçiyorum, güzel bir kahvaltı hazırlayayım bize. Kafamızı dağıtalım biraz, olur mu?"

Alaz gözlerimin içine baktı; o zifiri karanlık bakışlarında bana karşı duyduğu o derin suçluluk ve koruma arzusu bir kez daha parıldadı. Elimi kaldırıp dudaklarına götürdü. "Sen yorulma Akça, ben adam-"

"Ben yapacağım," dedim net bir sesle, parmağımı göğsüne koyarak. "Mutfakta bir şeylerle uğraşmak bana iyi geliyor. Sen de birazdan gel." İtiraz etmedi, derin bir nefes alıp başını salladı.
Mutfağa geçtim. İlk iş olarak ocağın üzerindeki çaydanlığı aldım, içine su doldurup altını yaktım. Taze, kokulu bir Rize çayı demledim; Alaz çayı demli, şekersiz ve taze severdi. Çay demlenirken dolapları açmaya başladım. Tavayı çıkardım, tereyağını tavanın içine bıraktığımda çıkan o cızırtı ve yükselen buram buram koku mutfağın kasvetini biraz olsun dağıttı. Yumurtaları kırdım, sarılarını patlatmadan kısık ateşte pişmeye bıraktım.
Buzdolabından zeytinleri, Alaz'ın sevdiği o sert Ezine peynirini, cevizleri ve bahçeden koparılmış taze yeşillikleri çıkardım. Hepsini küçük porselen tabaklara büyük bir özenle dizdim. Domatesleri ve salatalıkları ince ince dilimledim, üzerlerine hafifçe zeytinyağı ve kekik gezdirdim. Fırına birkaç dilim ekmek attım, kızarmaları için dereceyi ayarladım. Masayı öyle bir donattım ki, dışarıdan bakan biri bu evde sadece derin bir huzurun, birbirine kenetlenmiş bir çiftin o taptaze mutluluğunun hüküm sürdüğünü sanırdı.
Çaydanlığın üst demliğine kaynayan suyu döktüm, altını kısıp demlenmeye bıraktım.

Tam masaya son çay bardaklarını koyarken, Alaz mutfak kapısından içeri adım attı. Üzerindeki o siyah hırkayı çıkarmış, gri bir tişörtle kalmıştı. Silahını arkadaki çekmeceye sakladığını biliyordum ama omuzlarındaki o kaskatı gerginlik hala tamamen geçmemişti. Masadaki o özenle hazırlanmış tabakları, dumanı tüten çayı gördüğünde yüzündeki o sert hatlar saniyeler içinde eridi.
"Akça..." dedi Alaz, sesi sabahın o krizinden sonra ilk defa bu kadar yumuşak çıkarak. Yanıma yaklaştı, iki eliyle belimi kavrayıp beni kendine çekti. "Bu kadar şeyi ne ara hazırladın sen? Ben sana dinlen demedim mi?"

"Sana iyi bakmam lazım Varnalı," dedim cilveli bir sitemle, ellerimi onun göğsüne koyarak. "Sabah sabah bütün orduyu ayağa kaldırdın, enerjin tükenmiştir. Hadi otur."
Alaz hafifçe güldü, alnıma derin bir öpücük kondurup masanın başköşesindeki sandalyeye geçti. Ben de çayları doldurup karşısına oturdum.
Kahvaltı boyunca Alaz bana zeytin uzattı, peynirin en güzel yerini kesip tabağıma koydu, kızarmış ekmeğin üzerine tereyağı sürdü. O kadar dikkatli, o kadar sakınarak davranıyordu ki, sabahki o vahşi yırtıcı sanki bu masada hiç var olmamıştı. Ama ben her lokmayı yutarken boğazımda bir düğüm hissediyordum. Karşımda duran adam beni o kolyenin sırrından, Kuzey'in kanından uzak tutmak için bu masaya oturtmuştu.
"Bahçe temiz," dedi Alaz bir ara, çayından bir yudum alırken gözlerini benden ayırmayarak. "Lazer sensörleri yenilettim. Dış çitlere ek korumalar yerleştirdim. O sinyal her nereden geldiyse, bu eve bir daha yaklaşamaz."

"İçim rahatladı," dedim, sesime dünyanın en kusursuz yalanını yerleştirerek. Alaz gülümsedi, uzanıp masanın üzerindeki elimi sıktı. O kahvaltı, dışarıdan bakan biri için mükemmel bir yuvanın sabahıydı; benim içinse celladımla paylaştığım o kanlı masanın sessizliğiydi. Kahvaltı bittiğinde saatler ilerlemişti. Masadaki tabakları toplamak için ayağa kalktığımda Alaz hemen fırladı. "Bırak, ben hallederim," dedi, tabakları elimden alarak. "Sen salona geç."

"Ben sadece kahve yapayım o zaman?" dedim, gözlerimi kırpıştırarak. "Şöyle okkalı, şekersiz bir Türk kahvesi yapayım bize. Karşılıklı içeriz, hem sabahın yorgunluğunu atarız."

Alaz bana bakıp tebessüm etti. "Kahvene asla hayır demem. Ama ayakta durmak yok, kahveyi yapıp hemen salona geçiyorsun."

"Tamam patron," dedim gülerek. Alaz tabakları makineye yerleştirirken, ben de cezveye su ve taze çekilmiş kahveyi koydum. Bakır cezve kısık ateşte yavaş yavaş köpürürken, mutfağın pencerelerinden içeri süzülen güneş ışığına baktım. Dışarıdaki o cam sera görünüyordu. Dün gece o zambakların köküne gömdüğüm gümüş anahtarın alındığı yer... Şebeke anahtarı almıştı. Sinyal Alaz'ın kripto telefonuna düşmüştü. Sabahki o devasa krizin tek sebebi buydu. Şimdi tek yapmam gereken, o dört noktanın ilk hamlesini beklemekti.

Kahve kabardı. Köpüğünü fincanlara paylaştırıp fincanları küçük bir tepsiye koydum.
"Ben salona geçiyorum," dedim Alaz'a, tepsiyle kapıya yönelirken. Alaz lavaboda ellerini yıkarken başını çevirdi, gözlerindeki o sıcak tebessümle, "Geliyorum hemen güzelim," dedi.

Salona geçtim. Şöminenin karşısındaki o geniş L koltuğun ortasına oturdum. Tepsiyi önümdeki ahşap sehpaya bıraktım. Fincanlardan yükselen o acımsı kahve kokusu salonun havasına karışıyordu. Derin bir nefes aldım. Sakinleşmeye, kalbimin o hızlanan ritmini dizginlemeye çalıştım. Rolüm kusursuz ilerliyordu. Alaz zerre kadar şüphelenmemişti.
Birkaç dakika sonra Alaz salona girdi. Adımları her zamanki gibi sessiz ama heybetliydi. Doğrudan bana doğru yürüdü, koltuğun boş kalan tarafına değil, tam yanıma, dizlerimin dibine, bedenini bedenime sıfırlayacak kadar yakınıma oturdu.
Elini uzatıp fincanlardan birini aldı, diğerini de benim elime tutuşturdu. "Ellerine sağlık yıldız güzeli," dedi, fincanı dudaklarına götürüp küçük bir yudum alırken. Gözlerini kapattı, tadını çıkardı. "Tam kıvamında olmuş."

"Afiyet olsun," dedim, ben de kahvemden küçük bir yudum alarak. Sıcak sıvı boğazımdan aşağı inerken içimdeki o donuk sızıyı bir anlığına ısıttı.
Kahvelerimizi sessizce, sadece şöminenin hafif çıtırtısı ve dışarıdan gelen rüzgarın uğultusu eşliğinde yudumladık. Bu sessizlik bir barış gibi görünüyordu ama ikimiz de kendi savaşlarımızın ortasındaydık. O dışarıdaki görünmez düşmanlarla savaşıyordu; bense doğrudan onunla, kocamla, beni bu yalanın içine hapseden adamla savaşıyordum.

Fincanını bitirdiğinde sehpaya bıraktı. Benim neredeyse bitmek üzere olan fincanımı da elimden nazikçe aldı, onu da kendi fincanının yanına koydu.
Ve sonra... O an geldi.
Alaz koltukta hafifçe bana doğru döndü. Bir bacağını altına alıp tamamen yüzünü yüzüme hizaladı. Kollarını uzattı. O devasa, kaslı kollarını belime, sırtıma öyle bir doladı ki, beni bir anda koltuktan söküp kendi kucağına, o geniş göğsünün tam ortasına çekti.

Beni öyle sımsıkı sardı ki... Sanki bu dünyadaki tüm tehlikeler o an salonun kapısına dayanmış gibi, sanki sabahki o sinyal krizinde beni neredeyse kaybedecekmiş gibi bir güçle kapandı üzerime. Çenesini başımın üzerine yasladı, iri elleri sırtımda, belimde kenetlendi. Göğsünün o derin iniş kalkışları, o deli gibi çarpan kalbi doğrudan göğsüme vuruyordu.
"Akça..." diye fısıldadı Alaz. Sesi öyle derinden, öyle çiğ bir teslimiyetle çıkmıştı ki, saç diplerim bile ürperdi. "Bazen öyle bir korku geliyor ki içime... Sabah o telefonu elime aldığımda, evin çevresinde bir tehdit hissettiğimde aklımı kaybedecek gibi oldum. Seni ve bebeğimizi koruyamamaktan öyle çok korkuyorum ki... Bu sevgi bazen aklımı başımdan alıyor." O an... Tam o saniyede, içimdeki o saatlerdir kurduğum baraj bir anda çatladı.

Alaz'ın o çaresizce, o sırılsıklam bana sarılışı... Kokusu... Kalbinin o dürüstçe çarpan sesi... Ve tüm bu sahnelerin arkasında yatan o korkunç, o kanlı gerçek... Beni sırf o sırrı öğrenmeyeyim diye kendine aşık ettiği gerçeği... Kuzey'in kanının bu ailenin ellerinde olduğu gerçeği...
İçimdeki boşluk öyle bir büyüdü ki, bir kara delik gibi tüm irademi, tüm o soğukkanlı Manal Arel zırhımı bir saniyede yuttu. Başım onun boyun girintisine gömülüyken, boğazımdan kontrolsüz, acı dolu bir hıçkırık koptu.
Durduramadım.

Gözlerimden boşalan o sıcak yaşlar, bir sel gibi Alaz'ın boynuna, tişörtünün yakasına doğru akmaya başladı. Omuzlarım şiddetle sarsıldı. İçimdeki acı öyle büyüktü ki, bir çocuğun çaresizliğiyle, canından çok sevdiği adam tarafından sırtından vurulmuş bir kadının tüm birikmişliğiyle onun göğsünde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Gözyaşlarım onun tenini yakıyordu; parmaklarım istemsizce onun tişörtünün kumaşına kenetlendi, tırnaklarımı sırtına geçirdim.
Alaz, benim bir anda böyle hıçkırıklara boğulmamla, kollarının arasında sarsılarak ağlamaya başlamamla kaskatı kesildi. "Akça?..."
Sesi dehşet doluydu. Kollarındaki baskıyı bir anlığına hafifletip beni kendinden uzaklaştırmaya, yüzüme bakmaya çalıştı. "Akça, ne oldu? Yavrum... Ağrın mı var? Bir yerin mi acıyor? Sabahki olay yüzünden mi böyle oldun?!"

"Bırakma..." diye hıçkırdım, başımı onun boynundan ayırmayarak, yüzümü daha da derine gömerek. Sesim boğuk, gözyaşlarımın arasında paramparçaydı. "Bırakma beni Alaz... Sadece sarıl." Onu bırakamazdım; çünkü yüzüne bakarsam, gözlerindeki o sahte cenneti görürsem çığlık atar, holding koridorunda duyduğum her şeyi yüzüne haykırırdım. Bu sarılış bir aşk sarılışı değildi; bu, beni öldüren adama duyduğum o lanet olası zaafın, o yıkılmışlığın ve kendi içimdeki çaresizliğin feryadıydı.

Alaz tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Beni geri çekme çabasından anında vazgeçti; kollarını bu kez çok daha büyük, kemiklerimi kıracak kadar vahşi ve korumacı bir güçle etrafıma sardı. Beni kucağında biraz daha yukarı çekti, başımı tamamen göğsüne mühürledi. Bir eli saçlarımın arasına daldı, parmakları saç tellerimi delice okşamaya başladı; diğer eli ise sırtımı, belimi sıvazlıyordu.
"Buradayım... Buradayım yıldız güzeli," dedi Alaz, sesi titriyor, göğsü benim hıçkırıklarımla birlikte paramparça oluyordu. Dudaklarını ıslak şakaklarıma, gözyaşlarımın aktığı yanaklarıma defalarca bastırdı. "Geçti güzelim, geçti... Ağlama, kurban olayım ağlama. O bağrışmalar, korumalar... Özür dilerim, yemin ederim seni korkutmak istemedim."

"Çok... Çok ağır Alaz," dedim, hıçkırıklarımın arasında boğularak. Gerçeği söylüyordum ama o bambaşka bir şey anlasın diye kelimelerimi seçiyordum. "İçimdeki bu his... Bazen öyle bir ağırlık çöküyor ki üstüme, nefes alamıyorum. Sanki her şey... Sanki bu hayat ellerimin arasından kayıp gidecekmiş gibi."

Alaz derin, sarsıcı bir nefes aldı. Çenesi başımın üzerinde titredi. Yüzümü iki elinin arasına aldı bu kez, zorla başımı kaldırıp gözlerimin içine baktı. Gözleri kan çanağı gibiydi; benim gözyaşlarımı gördükçe içi parçalanıyordu. Başparmaklarıyla yanaklarımdaki o sıcak selleri sildi ama yenileri akıyordu.
"Gitmez..." dedi Alaz, sesi bir yemin gibi fısıltıyla çıkarken. Gözlerini gözlerimden bir milim bile ayırmadı. "Hiçbir şey senin elinden kayıp gitmeyecek Akça. Sana yemin ederim, bu dünyada hiçbir şeyin seni üzmesine izin vermeyeceğim. Sen sadece çok yoruldun... Sabahki o kriz, o adamlar... Hepsi üst üste geldi."
Hafifçe burnumu çektim, gözlerimi ondan kaçırıp göğsüne doğru indirdim. Zihnimdeki o tetikçi refleksler, bu duygu patlamasını bir an önce örtbas etmem gerektiğini fısıldıyordu.
"Hormonlar..." dedim, sesimi hafifçe çocuksu, kırılgan ve çaresiz bir tona büründürerek. Yüzümü tekrar onun omzuna sakladım. "Doktor demişti ya... Bazen böyle aniden ağlama krizleri gelebilirmiş. Kendimi tutamadım Alaz. Sen öyle sımsıkı sarılınca... Bir anda içim boşaldı sanki, durduramadım kendimi."

Alaz bu kelimeyi duyduğu an, o göğsündeki devasa kasılmanın hafifçe gevşediğini hissettim. Derin, rahatlamış ama hala içindeki o korumacı sızıyla dolu bir soluk bıraktı. Beni tekrar sımsıkı sardı, çenesini saçlarıma dayadı. "Hormonlarını severim senin..." diye mırıldandı Alaz, sesi o kadar şefkatli, o kadar pürüzsüz çıkmıştı ki, ruhum bir kez daha ikiye bölündü. Dudaklarını saçlarımın arasına gömdü. "Ağla güzelim. İçinde ne varsa dök bana. Ben senin her gözyaşını silerim. İster hormon de, ister korku de... Ne zaman için sıkışırsa buradasın. Bu göğsün içinde, tam kalbimin üzerindesin."

"Beni hiç bırakma Alaz..." diye fısıldadım onun göğsüne doğru.

"Ölsem de bırakmam," dedi Alaz, sesi salonun tavanında yankılanarak. "Ölüm bile ayıramaz bizi Akça Varnalı. Sen benim bu hayattaki tek gerçeğimsin." Gözlerimi onun göğsünde kapattım. Yanaklarımdaki yaşlar kururken, dudaklarımın kenarında karanlık, görünmez bir tebessüm dondu.

Bu cümle bir adamın ağzından çıkabilecek en katıksız, en korkusuz teslimiyetti. Kollarının arasında, göğsünün o gürültülü ritminde eriyip giden kadına adanmış bir ömür fermanıydı.
Alaz beni göğsüne bastırmış, çenesini saçlarımın arasına gömmüşken, içimdeki o derin boşluk bir anda büyüdü. Ruhumdaki o uçurum, onun bu sarsılmaz sadakati karşısında öyle bir yarıldı ki, içimdeki kırgın kız çocuğu ile intikam yemini etmiş o suikastçı kadın birbirine girdi.

Alaz'ın tişörtünü sıkan parmaklarım hafifçe gevşedi. Yavaşça, beni incitmekten korkan o devasa kollarının arasından sıyrılmak için doğruldum. Başımı göğsünden çektim. Alaz, hareketimle birlikte göğsündeki o derin nefesi bıraktı. Kollarını tamamen çözmedi; elleri belimin iki yanında, tenimi koruyan iki sıcak kelepçe gibi durmaya devam etti. Kömür karası gözlerini gözlerime diktiğinde, o gözlerdeki saf, adanmış sevgi içimi yaktı. Ağlamaktan hafifçe kızarmış kirpiklerime, dudaklarımın titreyen kenarlarına baktı. Dudaklarında o her zamanki şefkatli, beni teselli etmek isteyen adamın tebessümü belirmek üzereydi.
Ama benim yüzümde o tebessümün karşılığı yoktu.
Gözlerimi onun gözlerinin en dibine kilitledim. O zifiri karanlık harelerin ardında yatan saklı sırları, Kuzey'in kanını, o kolyenin paramparça edilen hatırasını arar gibi baktım. Boğazım kurudu. Kalbim göğüs kafesimi döverken, zihnimin içinde dönüp duran o kaçınılmaz felaketi, aramızdaki o kanlı geleceği bir anda salona bıraktım.
Sesim fısıltıdan farksızdı; ama o fısıltı, şöminenin ateşini bile donduracak bir ayaz taşıyordu:
"Ya bir gün..." dedim. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken soluğum kesildi, boğazımdaki o sızı sesimi titretti. "...ya bir gün gitmek zorunda kalırsam?"

Cümlem salonda asılı kaldığı o salisede, Alaz'ın bedenindeki tüm kasların milimetrik bir hesapla gerildiğini hissettim. Belimdeki parmakları saliseliğine kaskatı kesildi. Yüzündeki o sakin, o beni yatıştırmaya çalışan uysal ifade bir anda buharlaştı.
Kaşları hafifçe çatıldı. Göz bebeklerinin içinde bir fırtına koptu; o kömür karası karanlığın dibinde önce derin bir afallama, ardından kendi kontrolünün dışında bir uçuruma sürükleniyormuş gibi çiğ bir korku parıldadı. Sorumu anlamaya çalıştı; bunu hormonların getirdiği bir kuruntu mu, yoksa ruhumun derinliklerinden kopup gelen gizli bir veda mı olduğunu tartmak ister gibi yüzümün her santimini acımasız bir dikkatle taradı.

"Gitmek mi?..." dedi Alaz. Sesi öyle alçak, öyle pürüzlü ve boğuk çıktı ki, sanki bu kelime onun lügatinde yoktu da zorla telaffuz etmiş gibiydi. "Nereden çıktı bu Akça? Ne gitmesi?"
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğü taşıyan elimi yavaşça kaldırdım, onun göğsüne, kalbinin tam üzerine yerleştirdim. Parmaklarımın altındaki o güçlü atış, sanki birazdan duyacağı şeyle duracakmış gibi düzensizleşmişti.

"Ciddiyim Alaz," dedim, sesimdeki o sahte uysallığı bir kenara bırakıp içimdeki o gerçek, o kanayan kadının sesiyle konuşarak. "Bu dünyada hiçbir şey göründüğü gibi kalmıyor. Sırlar var... Yalanlar var. Geçmişin üzerimize yıktığı o devasa enkazlar var. Ya bir gün o enkaz ikimizin arasına girerse? Ya bir gün senin bildiğin ama benden sakladığın, ya da benim öğrendiğim bir gerçek beni senden koparırsa? Ya kalırsam öleceğimi bilip... Gitmek zorunda kalırsam? Ne yapacaksın o zaman?"

Alaz duyduğu her kelimeyle birlikte adeta taştan bir heykele dönüştü. Göğsündeki elimi hissetmiyordu bile; zihni, Fulya ile yaptığı o konuşmanın, bana Bulgaristan hakkında söylediği o yalanların ağırlığıyla sarsılmış gibiydi. 'Benden sakladığın bir gerçek' dediğim an, çenesindeki o kemikli hat öyle bir kilitlendi ki, dişlerinin birbirine sürtünme sesini duydum. Yutkundu. Âdem elmasının o boğazındaki çaresiz iniş kalkışını izledim.
Beni tutan elleri belimden yukarıya kaydı. Yavaşça, büyük ve nasırlı avuçlarıyla yüzümü kavradı. Parmak uçları yanaklarıma, şakaklarıma öyle bir baskıyla tutundu ki, sanki beni bıraktığı an buhar olup uçacağımdan korkuyordu.
Gözlerini gözlerime dikti. O kömür karası gözlerde artık ne bir yeraltı liderinin kibri vardı, ne de holding baronunun hesapçı zekası. Sadece, ruhunu bir kadının avuçlarına bırakmış, o kadının gidişiyle yok olacağını bilen bir adamın o sarsıcı, tüyler ürperten çıplaklığı vardı.
Yüzünü yüzüme öyle bir yaklaştırdı ki, dudaklarımızın arasındaki mesafe yok denecek kadar azaldı. Sıcak, hırpalanmış nefesi dudaklarıma çarparken, sesi salonun sessizliğinde değil, doğrudan ruhumun en ücra köşesinde bir mühür gibi yankılandı.

Gözlerini bir saniye bile kırpmadan, tane tane, her bir kelimesini kalbime kazır gibi konuştu: "Eğer bir gün benden gitmek zorunda kalırsan... Adımlarını saymam, peşinden ordu dizmem. Çünkü bilirim ki bir kadın celladından kaçmaz, sadece canını yakan yangından uzaklaşır. Ama şunu o aklına kazı: Sen benden gidersen, ben arkandan eksilmem; ben senin gittiğin o yolda, bastığın toprağın ta kendisi olurum. Sen benden kaçtığını sanırken, her adımında benim cesedime basarak yürümek zorunda kalırsın. Ve yemin ederim güzelim... Eğer kalırsan öleceğini bildiğin bir gün gelirse, ben senin yerine ölürüm; yine de o gidişin dönüşünü sana borç bırakmam."

Nefesim boğazımda düğümlendi.
Oda, şömine, dışarıdaki rüzgâr, karnımdaki o minicik can... Her şey o an bu cümlenin ağırlığı altında ezilip yok oldu. Kulaklarımda sadece onun sesi çınlıyordu. "Sen benden kaçtığını sanırken, her adımında benim cesedime basarak yürümek zorunda kalırsın..."
Bu bir aşk itirafı değildi. Bu, bir insanın kendi varlığını bir başka insanın varlığına kurban etmesinin en vahşi, en şiirsel ilanıydı. Yanağımdaki parmaklarının titrediğini hissettim. Alaz beni öyle bir yere koymuştu ki, ona kurduğum o tuzak, holding koridorunda dinlediğim o ihanet bile bu cümlenin karşısında sarsıldı. İçimdeki Manal, elindeki hançerle donakalmıştı. Çünkü karşımda duran adam, bana yalan söylerken bile benim yoluma kendi ölüsünü serecek kadar delice, sırılsıklam bir teslimiyetle bağlıydı bana.
Gözlerimden süzülen tek bir damla yaş, onun başparmağının üzerine düştü. Alaz o damlayı hissettiği an başını öne eğdi. Alnını benim alnıma öyle bir hırsla, öyle derin bir acıyla dayadı ki, gözlerimizi kapatmak zorunda kaldık. Kirpikleri kirpiklerime değiyordu.
"Bana bir daha gitmekten bahsetme," diye fısıldadı Alaz, sesi göğsünün derinliklerinden gelen bir inilti gibiydi. "Sırların da canı cehenneme, geçmişin de... Ben bu dünyayı senin etrafında kurdum Akça. Sen gidersen bu kıyametin altında ilk ben kalırım."

Dudaklarımı aralayamadım. Ona 'Sen bana yalan söyledin' diyemedim. 'Kuzey'in katili sizin aileniz' diye haykıramadım. Sadece ellerimi kaldırdım, onun yüzümü tutan o nasırlı, titreyen ellerinin üzerine koydum. Parmaklarımızı birbirine kenetledim. Bu sessiz dokunuş, ikimizin arasındaki o görünmez savaşın en kanlı barışıydı. O beni asla bırakmayacağını, canı pahasına yoluma serileceğini söylüyordu; bense onun bana ördüğü o mezarın taşlarını kendi ellerimle sayıyordum.
Alaz dudaklarını araladı, alnımdan kayıp dudaklarımın tam kenarına, gözyaşımın aktığı o tuzlu hatta derin, yakıcı bir öpücük bıraktı. "Şimdi söyle bana..." dedi fısıltıyla, nefesi tenimi yakıp geçerken. "...hâlâ gitmekten bahsedecek kadar yabancı mıyız birbirimize?"

Gözlerimi açtım. O zifiri karanlığın içine baktım ve hayatımın en büyük, en yaralı yalanını bir kez daha fısıldadım:
"Değiliz Alaz... Değiliz sevgilim."
Beni göğsüne doğru tekrar çektiğinde, kollarını etrafıma bir zırh gibi sardığında başımı onun kalbinin üzerine bıraktım. Dışarıda dalgalar sahili dövmeye devam ediyordu. Alaz beni dünyanın en güvenli yerinde tuttuğunu sanıyordu; oysa ben, onun bastığım toprak olacağı o kanlı günün şafağını bekliyordum.

"Ben biraz dışarı çıkacağım," dedim fısıltıyla, sesimdeki o sahte uysallığı büyük bir ustalıkla koruyarak. "Biraz hava almam lazım Alaz. İçim daraldı."
Alaz'ın parmakları belimde hafifçe kaskatı kesildi. Kaşları çatıldı, o korumacı tetikçi refleksi anında devreye girdi. "Tek başına olmaz Akça. Birlikte çıkalım, bahçede yürürüz."

"Hayır, lütfen..." dedim, elimi kaldırıp onun o pürüzsüz yanağına koyarak. Başparmağımı çene kemiğinde narin bir şekilde gezdirdim. "Sadece verandaya kadar çıkacağım. Beş dakika... Yalnız kalmaya, o soğuk havayı ciğerlerime çekmeye ihtiyacım var. Hamilelik beni boğuyor bazen, biliyorsun. Lütfen."

Gözlerimin içine derin, sorgulayan bir dikkatle baktı. Gözbebeklerindeki o kaskatı şüphe ile bana olan o sınırsız zaafı birkaç saniye boyunca savaştı. Sonunda derin bir nefes verip teslim oldu. Alnıma yakıcı, uzun bir öpücük bıraktı.
"Pekala," dedi, sesi pürüzlü ve boğuk çıkarak. "Sadece verandada. Gözümün önünden ayrılmak yok. Beş dakika sonra yanındayım."

"Tamam," dedim. Koltuğun üzerinden kalkarken adımlarımı yavaş, adeta dermansız bir kadınmışım gibi attım. Salondan çıkıp arka bahçeye açılan cam kapıya yöneldim. Kapıyı hafifçe araladığımda denizden esen o dondurucu rüzgar yüzüme bir tokat gibi çarptı. Arkama bakmadım. Alaz'ın salonda, camın kenarında beni izlediğini bilerek verandadan aşağıya, bahçenin o taş patikasına doğru adımlarımı sürdürdüm.
Öğle vaktinin o çiğ ışığı altında gökyüzü kurşun rengi bulutlarla kaplıydı. Bahçenin köşesindeki o küçük, cam seraya doğru yöneldim. Alaz'ın benim için, gelecekteki bebeğimiz için yaptırdığı o seranın kapısı aralıktı. Dün gece o zambakların köküne gömdüğüm gümüş anahtarı alan gölge, ardında tek bir ayak izi bile bırakmamıştı ama oradaydı; biliyordum.

Seranın içine adım attığım an burnuma dolan o nemli toprak kokusu genzimi yaktı. Beyaz zambakların önüne diz çöktüm. Gözlerim anında o taze toprağa kilitlendi. Toprağın üzerinde, tam zambak kökünün bittiği yerde küçük, buğulanmış bir işaret vardı. Bir parmak ucuyla toprağın hemen yanındaki seranın camına çizilmişti:

K....

Dört nokta. Ve o dört noktanın hemen altında, toprağın içine yarı yarıya gömülmüş, su geçirmez siyah küçük bir kılıf duruyordu. Nefesim kesildi. Kalbim göğüs kafesimi yırtarcasına çarpmaya başladı.
Hızla arkama, villaya doğru bir bakış fırlattım. Alaz salondaydı, camdan dışarıyı tarıyordu ama seranın içi onun görüş açısının kör noktasındaydı. Titreyen parmaklarımı toprağa daldırdım. O küçük siyah kılıfı avcumun içine aldım. Kılıfın fermuarını çektiğimde içinden eski model, parmak kadar küçük bir dijital ses kayıt cihazı ve bir çift kulaklık çıktı.
Gümüş anahtarın diyeti ödenmişti. Şebeke sözünü tutmuştu. Elim ayağım buz kesti. Kulaklığın tekini kulağıma taktım, diğerini boşta bıraktım; dışarıdan gelebilecek en ufak bir ayak sesini kaçıramazdım. Parmaklarım o küçük siyah tuşun üzerine gittiğinde bütün bedenim zangır zangır titriyordu. Sanki o tuşa bastığım an sadece bir ses kaydı başlamayacaktı; benim geçmişim, çocukluğum, Alaz'la kurduğum o sahte yuva ve karnımdaki o masum canın geleceği paramparça olacaktı.
Bastım.

Önce derin, cızırtılı bir telsiz paraziti doldurdu kulağımı. Ardından arka planda acımasızca yağan bir tipi, metalik rüzgar sesleri ve uzaktan gelen tek tük makineli tüfek sesleri duyuldu. Yıllar öncesiydi... Bulgaristan sınır hattındaki o kanlı cehennem gecesi. Kuzey'in elimin altından kayıp gittiği o lanetli anlar.
Ve sonra... Bir ses yükseldi telsizden. Tiz, buz gibi, her hecesinden kibir ve saf zehir damlayan bir kadın sesi.
Fulya Varnalı.
"Teoman!" diyordu Fulya, sesi parazitlerin arasından bir yılan gibi tıslayarak geçiyordu. "Adamlarına emir ver, çocuğu alsınlar!"
Nefesimi tuttum. Tırnaklarımı seranın nemli toprağına öyle bir geçirdim ki, taşlar avcumu parçaladı. Telsizin diğer ucundan bir ses geldi. Genç, sert, acımasız ama o tınısını hayatımın her saniyesinde ezberlediğim, bu sabah bana "senin bastığın toprak olurum" diyen o adamın sesi... Alaz. Teoman Varnalı.
"Babam orada," dedi Teoman. Sesi o kadar soğuk, o kadar umursamazdı ki. "O halleder."

Fulya'nın telsizden gelen sesi bir anda öfkeyle yırtıldı:
"Hayır geri zekalı! Baban halletmeyecek! Sen halledeceksin! İleride bir gün ortaya çıkarsa babana kalacak!"
O an beynimin içinde devasa bir bomba patladı sanki. İleride bir gün ortaya çıkarsa babana kalacak... Bu bir komploydu. Bu, kendi oğlunu bile ateşe atan, suçu kocasının üzerine yıkmak için kurgulanmış kirli bir Varnalı tezgahıydı.

Teoman'ın telsizdeki o derin, sabırsız nefesi duyuldu. Karşısındakini tanımıyordu; Manal Arel'in kim olduğunu bilmiyordu, o çocuğun benim dünyam olduğunu zerre kadar umursamıyordu: "O çocuk bize gerekmiyor, farkında mısın?" dedi Teoman, sesi kaskatı bir mantıkla çıkıyordu. "Hedefimiz teşkilat. Çocuğa ne gerek var?"

Fulya'nın cevabı, kulaklığın ucundan doğrudan ruhuma saplanan zehirli bir kurşun gibiydi: "Sen o çocuğun canını alacaksın Teoman! Başka yol yok! Sen adamına emir vereceksin, o da işi bitirecek!"
Kuzey... Benim küçük Kuzey'im. Yolda bana gülümseyen, kucağımda kanlar içinde can veren o masum melek... Onun ölüm fermanı bu iki sesin arasında, bir şirket hissesi gibi pazarlık konusu yapılmıştı.
Teoman'ın sesinde en ufak bir merhamet kırıntısı, en ufak bir tereddüt yoktu. Sadece profesyonel bir tetikçinin o çiğ soğukkanlılığı vardı: "O en basit kısmı anne... Ama amaç ne?"

O en basit kısmı anne... Bir çocuğun canını almak, Teoman Varnalı için hayatın en basit kısmıydı! Fulya'nın zafer dolu, iğrenç fısıltısı telsizi inletti:
"Amacım bu teşkilatı ve Arel ailesini yerle bir etmek!"
Ve ardından... Teoman'ın sesi geldi. O ses... Hayatım boyunca duyduğum en korkunç, en ruhsuz, insanın tüylerini diken diken eden o derin ve karanlık tonuyla yankılandı kayıtta. Annesinin emrini bir yemin gibi, bir katliam fermanı gibi kendi dudaklarıyla tekrarladı: "Amacım bu teşkilatı yerle bir etmek."

Kayıttan hemen sonra telsize iki el keskin nişancı atışının o kuru, metalik sesi düştü. Tak... Tak...
Ve ardından... Benim o geceki feryadım. Manal Arel'in Bulgaristan dağlarını inleten, kucağındaki Kuzey'in cansız bedenine sarılırken kopardığı o insanlık dışı çığlık: "Kuzey! Hayır! Kuzey!"

Kayıt acı bir parazitle kesildi.
Sessizlik... Dünyadaki bütün seslerin sustuğu, sadece damarlarımdaki kanın kaynayışının duyulduğu o mutlak ve ölümcül sessizlik seranın üzerine bir karabasan gibi çöktü. Kulaklığı kulağımdan söküp atmadım. Çıkaramadım bile. Parmaklarım cihazın üzerinde kaskatı kesilmişti. Dizlerimin üzerinde, o zambakların tam önünde öylece kalakaldım. Gözlerimden tek bir damla yaş bile akmadı; çünkü içimdeki acı ağlanamayacak kadar büyük, yakamayacak kadar dondurucuydu.
O kurşunların emrini veren adam...

Kuzey'i gözlerimin önünde toprağa gömen, Arel ailesini yerle bir etmek için o masum çocuğu harcayan o ses... Az önce içeride beni göğsüne bastıran adamdı. Bana masallar anlatan, karnımdaki bebeğin üzerine titreyen, sakallarını kestiğim, saçlarımı ören Alaz Miraç Varnalı'ydı. "O en basit kısmı anne..."
Kulaklarımda bu cümle dönüp duruyordu. O, beni bir geçmişin sırrını çözmeyeyim diye kendine bağlamış, koynuna almış, hamile bırakmıştı.

İçimdeki Akça o seranın toprağında, beyaz zambakların kökünde tamamen can verdi. Küller bile kalmadı geriye. O masum kız çocuğunun mezarını kendi ellerimle kapattım.
Şimdi o topraktan kalkan tek bir kişi vardı: Manal Arel. Teşkilatın en ölümcül, acımasız ve merhametini yıllar önce o sınır hattında kaybetmiş olan intikam meleği.

Titreyen ellerimi yumruk yaptım. Cihazı ve kulaklığı kazağımın iç cebine, sütyenimin demirine sımsıkı sıkıştırdım. Seranın zeminindeki toprağı parmaklarımla düzelttim, üzerindeki o dört noktalı buğuyu elimin tersiyle sildim. Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerimdeki çamuru silkeledim. Yüzümde ne bir öfke, ne bir kırgınlık, ne de bir acı vardı. Tamamen duygudan arındırılmış, mermer kadar soğuk ve pürüzsüz bir maske yerleşti çehreme. Gözlerimdeki o zümrüt yeşili alev sönmüş, yerini buz tutmuş bir uçuruma bırakmıştı. Seranın kapısını aralayıp dışarı çıktım. Öğle rüzgarı üzerimdeki kazağı savururken, gözlerimi villanın cam kapısına diktim.
Alaz oradaydı. Kapının eşiğinde dikilmiş, elleri ceplerinde, gözlerini üzerime dikmiş beni bekliyordu. Adımlarını verandaya doğru atarak bana doğru yürümeye başladı. O devasa cüssesi, o korumacı duruşuyla öğle güneşinin altında bana doğru geliyordu.
Celladım bana doğru yürüyordu.
"Akça?" dedi Alaz, verandadan çimlere inip bana doğru yaklaşırken. Sesindeki o yumuşak ton içimi parçalamadı bile; sadece nefretimi biledi. "Üşüdün güzelim... Beş dakika dedin, on dakika oldu. Hadi içeri geçelim."

Tam önümde durdu. O koca, nasırlı ellerini uzatıp iki omzumu kavradı. Beni kendine doğru çekmek, o kan kokan göğsüne hapsetmek istedi. Dokunuşu tenime değdiği an içimden yükselen o vahşi öğürme hissini, onu oracıkta boğma arzusunu çelik gibi bir iradeyle bastırdım. Gözlerimi kaldırdım. Doğrudan onun o kömür karası, zifiri gözlerinin içine baktım. O gözlerde Kuzey'in kanı vardı. O dudaklarda "Amacım bu teşkilatı yerle bir etmek" diyen o katilin nefesi vardı.

"Hadi..." dedi Alaz fısıltıyla, burnunu saçlarıma değdirerek. "Şömineyi harladım, içeri geçelim." Yüzüme, hayatımın en kusursuz, en ölümcül tebessümünü yerleştirdim. Dudaklarımı hafifçe araladım, elimi onun o kanlı ellerinin üzerine koydum. "Girelim sevgilim..." dedim, sesim o kadar pürüzsüz, o kadar tatlı çıktı ki, kendi sesimden kendim ürperdim. "Girelim de... Hikayemizin nasıl biteceğini konuşalım."

Alaz bu sözlerimdeki o gizli zehri anlamadı. Sadece gülümsedi, kolunu belime dolayarak beni eve doğru yönlendirdi. Bilmiyordu ki, içeri adım attığı o ev artık onun kalesi değil; bizzat Manal Arel'in onun için inşa ettiği mezarlık olacaktı. Dört nokta tamamlanacaktı. Ve o dört noktanın ilki, öğlenin bu kör aydınlığında, bu villanın zeminine kanla çizilmeye başlayacaktı.

Villanın cam kapısından içeri adım attığımız an, dışarının o dondurucu sahil ayazı geride kaldı; yerini şöminenin odun çıtırtılarına ve evin o yapay, boğucu sıcaklığına bıraktı. Sırtımdaki o görünmez ağırlık, kazağımın iç cebinde tenime buz gibi batan o küçük dijital kayıt cihazıyla birleştiğinde, her nefesim ciğerlerime saplanan bir cam kırığına dönüşüyordu.
Alaz arkamdan kapıyı kilitledi. Sürgünün yuvasına otururken çıkardığı o tok ses, sanki bu mezarın kapağının üzerimize örtülüşünün resmiydi.
Beni belimden usulca kavrayarak salondaki o devasa, L şeklindeki koltuğa doğru yönlendirdi. Adımları öylesine narin, dokunuşu öylesine sakınarak hareket ediyordu ki... Dışarıdan bakan biri, bir adamın bir kadını bundan daha kutsal bir yere koyamayacağını sanırdı. Oysa o eller... Yıllar önce Bulgaristan sınırında telsize uzanıp "O en basit kısmı anne... Amacım bu teşkilatı yerle bir etmek" diyen, Kuzey'in küçücük göğsüne o iki kurşunun sıkılma emrini veren ellerdi.
"Geç otur güzelim," dedi Alaz, sesi o kadar yumuşak, o kadar derin bir şefkatle döküldü ki dudaklarından, içimdeki Manal dişlerini birbirine öyle bir sıktı ki çene kemiklerim sızladı. "Dışarısı buz gibiydi. Dizlerin buz kesmiş resmen, titriyorsun."
Beni koltuğun yumuşak minderlerine yavaşça bıraktı. Üzerime hemen koltuğun kenarındaki o kaşmir battaniyeyi çekti, ayaklarımı toparlayıp battaniyenin altına sıkıştırdı. Ardından hiç tereddüt etmeden, her zamanki o alışıldık teslimiyetiyle tam önümde, parkenin üzerine diz çöktü.
O devasa cüssesi, yeraltı dünyasını titreten o heybetli gövdesi, dizlerimin dibinde küçüldü. Başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı; kömür karası gözlerinde öyle bir adanmışlık, öyle katıksız bir aşk parıldıyordu ki... O gözlerde bir katilin soğukluğunu aradım. Bir canavarın gölgesini aradım. Ama yoktu. Karşımda sadece karısının dudaklarından dökülecek tek bir kelimeye ömrünü sermeye hazır bir koca vardı. İşte beni asıl çıldırtan, içimi diri diri yakan cehennem tam olarak buydu. Bir insan, canını aldığı bir çocuğun ablasına nasıl böyle taparcasına bakabilirdi?
Alaz ellerini uzattı. O iri, sıcak, nasırlı elleri battaniyenin üzerinden yavaşça kayarak kazağımın eteklerine ulaştı. Parmak uçlarıyla kazağımı birkaç santim yukarı sıyırdı ve o sıcak avuç içlerini doğrudan çıplak tenime, üç aylık hamileliğimin getirdiği o hafif, belli belirsiz kavisin tam üzerine yerleştirdi.
Tenime değdiği an içimden yukarıya doğru bir alev dalgası fışkırdı.
Parmakları karnımın üzerinde dairesel, narin hareketlerle gezinmeye başladı. Avucunun sıcaklığı tenimi yakıp geçerken, Alaz gözlerini karnımdan bir an bile ayırmıyordu. Yüz hatları öylesine gevşemiş, dudaklarının kenarına öylesine duru bir tebessüm yerleşmişti ki, sanki dünyanın bütün kirinden arınmış bir tapınakta dua ediyordu.
"Hâlâ inanamıyorum..." diye fısıldadı Alaz. Sesi göğsünün en derininden, pürüzlü ve titreşerek çıkıyordu. Başını hafifçe eğip yanağını karnıma yasladı. Kazağımın açıkta kalan kısmından çıplak tenime vuran o sıcak nefesi içimi titretti. "Burada... Bizim parçamız büyüyor Akça. Hayatım boyunca bana ait olan, sadece beni seven tek bir şey bile olmadı bu dünyada. Ama bu... Bu can ikimizin."
Kaskatı kesilmiştim. Parmaklarımı koltuğun kumaşına öyle bir geçirmiştim ki, tırnaklarım döşemeyi yırtacak gibiydi. Kazağımın altındaki o ses kayıt cihazı sol göğsüme, sütyenimin demirine batıyordu. O cihazın içindeki ses kulaklarımda çınlıyordu: "Hedefimiz teşkilat. Çocuğa ne gerek var? ... O en basit kısmı anne."
Alaz başını karnımdan kaldırmadan, avucunu biraz daha bastırarak parmaklarını usul usul tenimde gezdirmeye devam etti. Dudaklarını karnımın tam ortasına, o minicik canın filizlendiği yere bastırdı. Uzun, derin, bir ant içer gibi kutsal bir öpücük bıraktı oraya.
"Acaba kız mı olacak..." diye mırıldandı Alaz, sesi uykulu bir rüyanın içinden gelir gibi boğuk ve hayranlık doluydu. Gözlerini kapattı, yanağını tekrar karnıma sürttü. "...yoksa erkek mi? Doktor haftaya söyleriz dedi ama zaman geçmek bilmiyor Akça. Çıldıracak gibi oluyorum bazen meraktan."
Gözlerimi onun dağılmış, koyu renk saçlarına diktim. Tek bir kelime bile edemedim. Boğazım bir yangın yeriydi.
Alaz derin bir nefes alıp başını yavaşça kaldırdı. Çenesini dizime dayadı, o zifiri gözlerini göz bebeklerime kilitledi. Yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar çocuksu, hayallere dalmış bir parıltı vardı.
"Eğer kız olursa..." dedi Alaz, gözlerinin içi parlayarak. Bir eli hâlâ karnımı okşuyor, başparmağıyla tenimi hipnotize eder gibi seviyordu. "Adını Balım koyacağız, sözümüz söz. Ama sadece adı değil... Sana benzeyecek. Senin gibi dik başlı, senin gibi o zümrüt yeşili gözleriyle bana meydan okuyan, beni tek bir bakışıyla dize getiren bir kız çocuğu olacak. Saçlarını tıpkı senin gibi öreceğim onun. Bahçedeki o serada, o zambakların arasında ikinizi birden izleyeceğim. Ona bu dünyadaki tek bir kötülüğün bile gölgesini değdirmeyeceğim Akça. Babanın günahları ona dokunmayacak."
Babanın günahları ona dokunmayacak...
Bu cümle zihnimde yankılanırken içimden zehirli bir çığlık koptu. Hangi günahlar Alaz? Kuzey'in sırtına sıktırdığın o iki kurşun mu? Bir çocuğu sınır boyunda vurup kucağımda can verdirdiğin o gece mi?
"Ya erkek olursa?..." diye devam etti Alaz, benim sessizliğimi hamileliğin getirdiği o dinginliğe yorarak. Dudaklarında o serseri, çapkın ama bir o kadar da gururlu Varnalı tebessümü belirdi. Karnımı okşayan elini hafifçe yukarı kaydırıp parmaklarını elimin üzerine kenetledi. "Erkek olursa... Bana benzeyecek. Sert bakacak, az konuşacak ama annesini dünyadaki her şeyden çok koruyacak. Ona kadınını nasıl seveceğini, bir kadının tek bir saç teli için bu dünyayı nasıl ateşe vereceğini öğreteceğim. Kendi babamın bana öğretemediği her şeyi, ben oğluma öğreteceğim. Bir ailenin nasıl bir kale gibi ayakta tutulacağını göstereceğim ona."
Yutkundum. Boğazımdaki o devasa yumru nefes borumu tıkıyordu.
Alaz gözlerini tekrar karnıma indirdi. Koca elini karnımın üzerine tamamen yaydı; sanki o minicik hücre topluluğunu göğsünün içine alıp saklamak ister gibi sımsıkı sardı. "Kız ya da erkek..." dedi fısıltıyla, sesi adeta çatallanarak. "Fark etmez güzelim. Yeter ki senin kokunu taşısın. Yeter ki bu evde, seninle benim kurduğum bu temiz sayfada büyüsün."
Temiz sayfa...
İçimdeki Manal Arel, o an o kaşmir battaniyenin altında, o koltuğun üzerinde paramparça oldu.
Gözlerim Alaz'ın karnımın üzerinde duran, her dokunuşuyla bana aşkını fısıldayan o ellerine kilitlendi. Zihnimin içinde korkunç, vahşi, kan donduran bir savaş başladı.
Ben kimin çocuğunu taşıyordum?
Karnımdaki bu can... Benim masumiyetimin, hayatta kalma mücadelemin bir parçası mıydı; yoksa Kuzey'in katilinin, Arel ailesini yerle bir etmek için ant içmiş o acımasız Teoman Varnalı'nın kanını taşıyan zehirli bir tohum muydu?
Parmaklarımın altındaki o minik kıpırtı, o hayali varlık bir anda ruhumu yakan bir kor ateşe dönüştü. Ben bu çocuğu doğurmalı mıydım?
Bir katilin soyunu devam ettirmek, Kuzey'in kanının üzerine bir beşik kurmak değil miydi? Eğer bu çocuk doğarsa... Alaz'a benzerse, onun o kömür karası gözlerini, o tetiğe basarken zerre tereddüt etmeyen genlerini taşırsa ben ne yapacaktım? Çocuğumun yüzüne her baktığımda, Bulgaristan dağlarında kucağımda can veren o masum çocuğu görmeyecek miydim? Kuzey'in gözlerimin içine baka baka son nefesini verdiği o an, bu çocuğun ağlama sesleriyle her gün yeniden zihnimde patlamayacak mıydı?
"Sen o çocuğun canını alacaksın Teoman! Başka yol yok!"
"O en basit kısmı anne... Amacım bu teşkilatı yerle bir etmek."
Kayıttaki o sesler bir balyoz gibi beynime inip kalkıyordu. Bu adam, benim ailemi haritadan silmek için bir çocuğu kurban etmişti. Şimdi ise bana o çocuğun yerine geçecek bir bebek vaat ediyordu. Bu bir lütuf değildi; bu, kaderin bana attığı en aşağılık, en kanlı tokatıydı.
Karnıma saplanan o psikolojik sızıyla birlikte nefesim kesildi. Elimi istemsizce Alaz'ın elimin üzerindeki eline bastırdım. Onu itmek, karnımdan söküp atmak, "Dokunma ona! Sen bir katilsin, senin kanın bu bedende büyüyemez!" diye haykırmak istedim. Ama yapamadım.
Çünkü karşımda duran adam, bu gerçeği bildiğimi anladığı an o zırhını tekrar giyecekti. Manal Arel uyanırsa, Teoman Varnalı da o acımasız canavara dönüşecekti. Ve o zaman ne Kuzey'in intikamı kalacaktı, ne de o dört noktanın adaleti...
Ben bu çocuğu aldırmalı mıydım?
Düşüncesi bile kalbimi bir mengene gibi sıktı. O masumdu. Her sabah onun yüzünü okşayıp, her gece o çocuğun babasıyla aynı yatağa girmek... Bu intikamın bedeli benim kendi ruhumu parça parça etmem miydi?
"Akça?..."
Alaz'ın sesi beni o zifiri karanlık dehlizden bir anda çekip çıkardı.
Başını kaldırmış, kaşlarını hafifçe çatmış bana bakıyordu. Parmaklarımın onun elini delicesine sıktığını, nefes alışverişlerimin hızlandığını ve tenimin kireç gibi beyazladığını fark etmişti. O yırtıcı, şüpheci dikkat saniyeler içinde gözlerinde belirdi.
"İyi misin güzelim?" dedi Alaz, dizlerinin üzerinde biraz daha doğrularak. Yüzüme doğru eğildi, boşta kalan eliyle yanağımı kavradı. "Elin buz gibi olmuş... Bir yerin mi ağrıyor? Sancı mı girdi yine?"
Yüzümdeki o kaskatı ifadeyi silmek için ruhumu parçalamak zorunda kaldım. Gözlerimi onun gözlerine diktim; içimdeki o vahşi nefreti, o öldürücü çaresizliği gözbebeklerimin en dibine gömdüm. Dudaklarımın kenarını hafifçe yukarı kıvırdım; zayıf, kırılgan ama son derece ikna edici bir tebessüm yerleştirdim yüzüme.
"Yok..." dedim, sesimin titremesini zorlukla bastırarak. "Ağrım yok Alaz. Sadece..."
Elimi onun yanağına koydum. Parmaklarım o kirli sakalsız, pürüzsüz teninde gezinirken, bir katilin yüzünü okşadığımı bilmenin verdiği o derin sızıyla konuştum:
"...sadece öyle güzel konuştun ki. Kızımız, oğlumuz... Bizim bir aile olacağımız fikri bir an kalbime çok ağır geldi. Çok heyecanlandım, nefesim kesildi birden."
Alaz bu sözlerimle birlikte derin, sarsıcı bir nefes bıraktı. Göğsündeki o gergin kasılma bir anda çözüldü, yerini o bildiğim körkütük teslimiyete bıraktı. Yüzümü iki avcunun arasına aldı, eğilip dudaklarıma uzun, yakıcı ve derin bir öpücük kondurdu. Dudaklarının sıcaklığı tenimi yakarken, gözlerimi sımsıkı kapattım.
"Ağır gelmesin Akça'm," diye fısıldadı Alaz dudaklarımın üzerinde. "Bu dünyadaki hiçbir şey senin o güzel kalbine ağır gelmesin. Ben varım. Hepiniz için, ikiniz için de ben varım."
Tekrar göğsüne yaslandım. Kollarını etrafıma sardı, çenesini saçlarıma dayadı.
Salondaki şöminenin ateşi çıtırdayarak yanmaya devam ediyordu. Alaz beni sımsıkı tutuyor, geleceğimiz için hayaller kuruyordu. Bense onun göğsünde, kulağımın altında atan o katil kalbin ritmini dinlerken, sol göğsümün üzerindeki o ses kayıt cihazının soğukluğunu hissediyordum.
Kuzey'in katili beni seviyordu. Ben Kuzey'in katilinin çocuğunu taşıyordum.
Ve bu hikayenin sonunda kimin yaşayıp kimin öleceğine, o dört noktanın kanı toprağa döküldüğünde karar verecektim.

Tam o sırada, salondaki sehpanın üzerinde duran Alaz'ın şahsi telefonu boğuk bir titreşimle sarsıldı. Alaz'ın bedenindeki tüm kaslar anında gerildi. Göğsündeki başımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda, o zifiri gözlerindeki derin huzurun tek bir saniyede silinip yerini o katı yeraltı liderine bıraktığını gördüm. Ekrana baktı; arayan şirketin yönetiminden ya da limandaki adamlardan biri olmalıydı.
Kaşları çatıldı. Bana doğru eğilip alnıma yumuşak, korumacı bir öpücük kondurdu.
"Önemli bir görüşme," dedi Alaz, sesi pürüzlü ve mesafeli çıkarak. "Çalışma odasına geçmem lazım güzelim. Birkaç dosyanın onayını vermem gerekiyor. Sen burada, sıcacık battaniyenin altında dinleniyorsun. Sakın kalkma, hemen geleceğim."

Yüzüme o masum, hiçbir şeyden haberi olmayan kadının tebessümünü yerleştirdim. "Tamam sevgilim... Sen işine bak. Ben buradayım." Alaz koltuktan kalktı. Boylu boyunca doğrulup siyah hırkasının fermuarını çekti, telefonu eline alarak salondan çıktı. Koridorda yankılanan o ağır, tok ayak sesleri üst kata doğru tırmandı ve çalışma odasının kapısının kapanma sesiyle birlikte ev derin, uğursuz bir sessizliğe gömüldü.

O an... Salondaki havanın bir anda çekildiğini, oksijenin tükendiğini hissettim.
Battaniyeyi tek bir hırsla üzerimden fırlattım. Koltuktan fırladığım gibi yalpalayarak, sanki bastığım mermerler ayağımın altından kayıyormuş gibi koridora doğru koştum. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kazağımın iç cebindeki o küçük dijital kayıt cihazı bir kor ateş gibi tenimi dağlıyordu.
Alt kattaki banyoya daldım. Kapıyı hızla kapatıp kilidi iki tur çevirdim.

Sırtımı soğuk ahşap kapıya yaslayıp nefes nefese yere çöktüm. Dizlerim zangır zangır titriyordu. Ellerimle başımı tuttum; saç diplerimi koparırcasına çektim. Çığlık atmak, bu evin duvarlarını başlarına yıkmak, yukarı çıkıp o çalışma odasının kapısını tekmeleyerek o adamın göğsüne kurşunları boşaltmak istiyordum. Ama yapamadım. Sesim boğazımda dondu.
Banyonun o soluk sarı ışığı altında, titreyen ellerim yavaşça aşağıya kaydı. Kazağımın eteklerini yukarı sıyırdım. Aynadaki yansımamda, karnımın üzerindeki o hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük kavise baktım.
Oradaydı.
İçimdeydi. Bana masallar anlatan, beni koruduğunu iddia eden o adamın tohumu tam da şu an rahmimde nefes almaya çalışıyordu. Kuzey'in katilinin kanı... Arel ailesini haritadan silmek için ant içmiş o acımasız Teoman Varnalı'nın genleri benim etimle, benim kemiğimle besleniyordu.

"Hayır..." diye inledim, sesim banyonun fayanslarında paramparça bir yankı bıraktı. "Hayır, hayır, hayır!" Midem şiddetle bulandı. Klozetin kenarına çöküp safra kusacak kadar öğürdüm. İçimdeki her şeyi, Alaz'ın bana zorla içirdiği o sütleri, yedirdiği yemekleri, o eve ait ne varsa hepsini söküp atmak istedim. Gözlerimden boşalan sıcak yaşlar çeneme, oradan da yerdeki soğuk mermere damladı.
Tam o saniyede, eşofmanımın cebindeki telefonum tek bir kez, sertçe titredi. Gözlerimi yaşların arasından kırpıştırarak telefonu cebimden çıkardım. Bildirim çubuğunda hiçbir numara, hiçbir isim yazmıyordu. Sadece o şifreli, kripto frekanstan gelen tek satırlık bir mesaj vardı.
Şebeke... O iki gözlü sembolün, fenerdeki o dört noktanın ardındaki hayaletler.

Mesajı açtım. Ekranda beliren o tek cümle, beynimin tam ortasında nükleer bir bomba gibi patladı: "Kuzeyin katilinin kanından olan çocuğu doğuracak mısın gerçekten?"

Gözlerim karardı. Telefon parmaklarımın arasında öyle bir titredi ki, az kalsın mermer zemine düşecekti.
Biliyorlardı. Karnımdaki bebeği, Alaz'ın bu çocuğun üzerine titrediğini ve benim az önce o serada o kanlı kaydı dinlediğimi biliyorlardı. Bu bir soru değildi; bu, ruhuma vurulmuş en ağır kırbaç darbesiydi. Bir aşağılamaydı. Bir infaz fermanıydı.

"Doğurmayacağım..." diye fısıldadım, sesim hıçkırıkların arasında boğuldu. "Doğurmayacağım!"
Dizlerimin üzerine yığıldım. Alnımı o buz gibi soğuk mermere dayadım. Gözyaşlarım yeri ıslatırken, içimdeki anne ile içimdeki intikam meleği birbirini boğazlamaya başladı. Bir parçamdı o... Benim karnımdaydı, benim canımdan can alıyordu. Ama aynı zamanda Teoman'dı. O çocuğun yüzüne her baktığımda, Kuzey'in kanlar içindeki cesedini görecektim. O çocuk her güldüğünde, Bulgaristan sınırındaki o silah sesleri kulaklarımda patlayacaktı. Alaz o çocuğu kucağına aldığında, bir katil ile masum bir yavru aynı kanda birleşecekti.

Eğer o çocuğu doğurursam, Kuzey'e ben de ihanet etmiş olurdum. Ben de o pusuya ortak olurdum. Ellerim deliler gibi titreyerek telefonun ekranını kaydırdım. Gözlerim yaşlardan hiçbir şey görmüyordu. Parmaklarım ekranın üzerinde kayarken, internet tarayıcısına girdim. Şehrin en dışında, merdiven altı çalışan, hiçbir kaydın resmi kayıtlara geçmediği, yeraltının bile bazen izlerini sildirmek için kullandığı o gizli, özel kliniklerden birinin numarasını buldum.
Numarayı tuşladım. Telefonu kulağıma götürdüğümde kalbim duracak gibi çarpıyordu. Her çalış sesi, karnımdaki o minicik canın infaz saati gibi tıkırdıyordu.

İkinci çalışta hat açıldı. Karşı taraftan soğuk, profesyonel ve duygudan tamamen arındırılmış bir kadın sesi geldi:
"Özel Umut Kliniği, buyrun?"
Nefesim tıkandı. Boğazımdaki o devasa düğüm izin vermedi konuşmama. Bir hıçkırık boğazımı yırttı, elimle ağzımı kapattım.
"Alo? Sesiniz gelmiyor, kiminle görüşüyorum?"
Derin, ciğerlerimi parçalayan bir nefes aldım. Sesimin titremesini durdurmak için tırnaklarımı avcuma daha da bastırdım ama sesimdeki o kırılmışlık, o can çekişen kadının feryadı gizlenemeyecek kadar açıktı.

"Ben..." dedim, sesim çatallandı, gözlerimden bir sel daha boşaldı. "...ben bir randevu almak istiyorum."

"Hangi işlem için hanımefendi?"
O kelime dudaklarıma geldiğinde ruhumun bir parçası koptu. Karnımı tutan elim kaskatı kesildi. Dudaklarım titredi, gözlerimi sımsıkı kapattım. "Gebelik sonlandırma..." dedim fısıltıyla. Sesim öyle bir tonda çıktı ki, sanki kendi ölüm fermanımı imzalıyordum. "Kürtaj."

Karşıdaki kadın bu kelimeyi her gün yüzlerce kez duyuyormuş gibi en ufak bir duygu belirtisi göstermedi. Klavyenin tıkırtıları kulağıma doldu. "Kaç haftalık gebelik?"

"On iki... On üç hafta civarı," dedim, sesim hıçkırıkla bölündü. "Üç aylık."

Klavyenin tıkırtısı bir an duraksadı. "Süre biraz ilerlemiş hanımefendi. Yasal sınırın üzerinde, biliyorsunuz değil mi? Bu işlem özel operasyona girer. Kayıt dışı yapılacak."

"Fark etmez," dedim, sesimdeki çaresizlik bir anda buz gibi bir kararlılığa büründü. "Para neyse öderim. Kayıt tutulmayacak. Tek bir iz bile kalmayacak. Kimse... Kimse bilmeyecek." Kadın derin bir nefes aldı. Sayfayı çevirdiğini duydum. "Yarın akşam doktorumuzun gizli operasyon saati var. Saat uygun mu sizin için?"

Gözlerimi banyonun tavanına diktim. Yarın akşam... Alaz holdingdeki o krizle, limandaki sevkiyatlarla meşgul olacaktı. Demir ve korumalar bahçeyi beklerken, ben o evden bir yolunu bulup çıkacaktım.
"Saat kaçta?" diye sordum, sesim bir ölüden farksızdı.
"Yarın akşam, tam saat 22:00. Şehrin güney çıkışındaki eski fabrika yolundaki kliniğimizde. Yalnız gelin. Yanınızda kimse olmasın."

"Yarın akşam... Saat on," diye tekrarladım. Her kelime kalbime saplanan bir çivi gibiydi. "Orada olacağım."
"İsim neydi?"

Dudaklarım titredi. Akça Varnalı diyemezdim. O isim Alaz'ın sahte cennetinde çoktan ölmüştü. "Manal," dedim buz gibi bir sesle. "Manal Arel."

Telefon kapandı. Dıt... Dıt... Dıt...
O ses banyonun fayanslarında yankılanırken telefon elimden kayıp mermer zemine düştü.
Yalnızdım. Karanlık banyonun soğuk zemininde, dizlerimin üzerine kapanmış halde öylece kaldım. İki elimi birden karnımın üzerine bastırdım. Parmaklarım kazağımın üzerinden o minicik kavisi sıktı. Bir feryat koptu içimden ama dışarıya sadece boğuk, acı dolu bir inilti çıktı. "Özür dilerim..." diye hıçkırdım, gözyaşlarım karnımın üzerine, kazağımın kumaşına damla damla dökülürken. "Özür dilerim miniğim... Seni koruyamadım. Seni bu cehennem dünyasından başka türlü saklayamam. Beni affet... Ne olur beni affet..."
Kendi bedenime, kendi içimde atan o ikinci kalbe sarıldım.
Yarın akşam saat onda, o gizli klinikte bir operasyon yapılmayacaktı sadece. Yarın akşam saat onda, Alaz Miraç Varnalı'nın kurduğu o sahte krallığın en büyük kalesi, bizzat benim ellerimle, kendi canımdan vazgeçilerek yerle bir edilecekti.

Ve bu hikayede ne o masum bebek kalacaktı geriye, ne de o aşık Akça... Sadece intikamın soğuk sularında boğulmuş, gözü dönmüş Manal Arel kalacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.