1. bölüm / 26
AMBİVALASPARTİ BAŞLASIN
Bölümler 26Şu an: PARTİ BAŞLASIN
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Kaç! Koş! Sesini çıkarma!"
Kulağıma bir çığlık gibi çarpan o fısıltıyı hâlâ unutamıyorum. Sekiz yaşındaydım. O an ayaklarımın yere değmediğini, nefesimin boğazımda kör bir düğüm gibi takılıp kaldığını, kalbimin göğüs kafesimi parçalamak istercesine attığını dün gibi hatırlıyorum.
Çocuktum... Ama korku, küçücük omuzlarıma bir yetişkinin bile taşıyamayacağı kadar ağır, zehirli yükler bıraktı.
Kural 1: Korkarsan ölürsün Akça. Korkmazsan yaşarsın.
Karanlık bir kamyonetin arkasında, paslanmış metal kokusuyla ve yabancı nefeslerin yarattığı o boğucu telaşla uyandım. Yanımda başka çocuklar da vardı. Çoğunun gözleri ağlamaktan şişmişti, tir tir titriyorlardı. Benimse tek yaptığım, dişlerimi birbirine kenetleyip o karanlığı izlemekti.
"Ağlamayacaksın Akça. Zayıf görünmeyeceksin."
İlk defa o gece, o pis kamyonette kendime bu sözü verdim. Ve o söz, yıllar boyunca içimde çelikten bir zırh gibi büyüdü.
Kapı aniden açıldı. Yüzümüze vuran vahşi ışık gözlerimizi kör etti. Siyah kıyafetli, ruhsuz adamlar sert elleriyle kollarımızı yakaladı. Kiminin çığlık attığını, kiminin korkudan bayıldığını hayal meyal hatırlıyorum. Ben hiçbir şey yapmadım. Sadece baktım. Kör edici ışığa ve o adamlara... Sessiz kaldım.
Çünkü biliyordum; ses çıkaran ilk önce kaybolurdu.
Bizi daracık, rutubet kokan bir odaya kapattılar. Tavanda tek bir çıplak ampul sallanıyordu. Diğer çocuklar hıçkırıyor, Tanrı'ya yalvarıyordu. Bense köşeme çekildim, ellerimi dizlerimin üzerine koydum. İçimde kıyametler koptu belki ama dışımda tam bir taş kesildim. Kendime o büyük yalanı söyledim: Korkmazsan yaşarsın.
Ama... Hepsi yalandı.
Birkaç gün sonra, o odadaki yedi çocuktan sadece üçümüz kalmıştık. Biri hastalıktan gözlerimin önünde eridi, biri kaçmaya çalışırken tek kurşunla vuruldu, biri açlıktan düştü ve bir daha asla kalkamadı. Ölümün o buz gibi sessizliğini o küçücük odada, o çocuk yaşımda öğrendim. Çığlıklar bittiğinde, geriye sadece ruhsuz, soğuk bedenler kalıyordu.
Ben yaşadım. Ve yaşadığım her dakika, suçluluk duygusu sırtıma saplanan bir bıçak gibi daha da ağırlaştı. Neden onlar öldü de ben kaldım? Neden kurtulamadık? Neden sadece sustum?
O an içimde bir şey koptu. Benim için bir kurtuluş yoktu, evet. Ama intikam vardı. Gecelerce o karanlık odada, ellerimle hayali bir silah tutar gibi yaptım. Tetiği çektim, düşmanlarımı tek tek zihnimde yere serdim. Çocuk aklımla bile bir gerçeği çok iyi kavramıştım: Hayatta kalmak istiyorsan, acımasızca güçlü olmalıydın. Ve ben, o gücün ta kendisi olacaktım.
Yıllar geçti. Şimdi elimde hayali oyuncaklar değil, gerçek ölüm makineleri var. Tetiğe bastığımda, merminin namludan çıkışındaki o vahşi sarsıntıyı tüm hücrelerimde hissediyorum. Ve her seferinde, o küçücük odada can veren yedi çocuğun çığlıklarını duyuyorum.
Ben Akça Kurt.
Çocukken kaçırıldım.
Hayatta kaldım.
Ama içimdeki o küçük kız hâlâ o rutubetli karanlıkta titriyor. Ve işte tam da bu yüzden... Ben kimseye titrediğimi göstermiyorum. Havalı, dik ve tehlikeli. Olmam gereken şey bu.
Geçmişin pençesinden sıyrılıp gözlerimi açtım. Yatakta doğrulduğumda üzerimde ince bir ter tabakası vardı. Kabuslarım yakamı bırakmıyordu ama uyandığım her sabah zihnime aynı emri fısıldıyordum: "Geçmiş bitti Akça. Şimdi ayakta kalma, savaşma zamanı."
Yatağımı kusursuz bir düzenle topladım. Düzen, benim için nefes almak gibiydi. Dağınıklık bana geçmişin o kaotik karmaşasını hatırlatıyordu. Her şey yerli yerinde olmalıydı, aksi halde zihnim bir savaş alanına dönerdi.
Lavaboya geçip yüzüme soğuk suyu çarptım. Aynadaki yansımam bana hiç yabancı değildi. Sert bakışlar, dudak kenarımda beliren o alaycı, belli belirsiz çizgi, uykusuzluğun bıraktığı hafif gölgeler... Çocukken odaya kapatılan o çaresiz kızdan eser yoktu artık. Ama içimde hâlâ o çocuğun haykırışı çınlıyordu. Derin bir nefes aldım, saçlarımı tek bir hareketle geriye attım ve aşağı indim.
Salonun kapısından içeri adımımı atar atmaz Bilge’nin keskin gözleri beni buldu. O hem en yakın dostum hem de sahada sırtımı gözü kapalı dayayabileceğim tek insandı. Bir bakışımla ruhumun röntgenini çekerdi. Elindeki dosyayı masaya bırakıp bana doğru yürüdü.
"Annen aradı," dedi, sesinde hafif bir tedirginlik vardı. "Ne kadar konuşmak istemediğini söylesem de... Dinletemedim." Bir şey dememe fırsat vermeden elime soğuk bir şişe tutuşturdu. Ananas suyu. Her sabahki değişmez ritüelim, onunsa benim için her sabah üşenmeden yaptığı o küçük hazırlık.
Şişeyi parmaklarımın arasında hafifçe çevirdim. Dudak kenarımda istemsiz, gizli bir kıpırtı belirdi; gülümsemeye benzer bir şey. "Yine mi Bilge?" dedim, sesimdeki mesafeyi koruyarak.
"Annen dersen, ondan daha az ısrarcı değilim," diye karşılık verdi, gözlerindeki o inatçı pırıltıyı saklama gereği duymadan.
Suyu yudumlarken sessizliğin tadını çıkardım. Genelde sessizlik bana huzur vermezdi; sessizlik, fırtınadan önceki o uğursuz, sinsi dinginlikti bana göre. Her an bir şey patlayacakmış gibi... O yüzden ben sessizliği değil, gürültüyü severdim. Gürültü gerçekti. Gürültü, bana hâlâ hayatta olduğumu, nefes aldığımı hatırlatıyordu.
Mutfağın kapısı açıldı ve hizmetkâr başını öne eğerek bana seslendi: "Akça Hanım, kahvaltınız hazır."
Kahvaltı... Özenle hazırlanmış sofralar, önüme konulan tabaklar. Benim iştahım yıllar önce o odada ölmüştü. Yemek yemek bir zevk değil, sadece bir yüktü. Benim tek besinim, damarlarımdaki adrenalin ve o kusursuz kontrol duygusuydu. Gözümü bile kırpmadan kestirip attım: "Bugün kahvaltı etmeyeceğim. Randevum var, gitmem gerekiyor."
Sözlerim buz gibi havada asılı kaldı. Bilge’nin keskin bakışlarının üzerime kilitlendiğini hissettim. Dostum, adamım, sırdaşım... Bazen bir kardeş kadar yakın, bazen en acımasız eleştirmenim.
"Randevun mu var?" dedi, kaşlarını çatıp bana doğru hafifçe eğilerek. "Benim niye haberim yok?"
İçimden alaycı, acı bir gülümseme geçti. Hep böyleydi işte. Benim dünyamda sürprizlere, gizli planlara yer yoktu; her şey Bilge’nin radarından geçmek zorundaydı. Ama bu kez kuralları ben yazıyordum.
Yavaşça yanına yaklaştım. Sert topuklarımın zeminde çıkardığı o tok sesler salonda yankılandı. Karşısına dikildiğimde bakışlarını gözlerime mühürledi. Boy farkını zerre önemsemeden elimi uzattım ve kravatını kavradım. Kumaş parmaklarımın arasında kayarken, gözlerimi gözlerinden bir saniye bile ayırmadım. "Benimle gelip öğrenebilirsin," dedim. Sesim tok, pürüzsüz ve son derece kararlıydı. Kravatını yavaşça, kibirli bir hareketle düzelttim, düğümünü biraz yukarı çektim. Nefesinin boğazında tıkandığını, o anı kontrol ettiğimi biliyordum. Benim için bu, küçük ama etkili bir güç gösterisiydi.Ve sonra, aniden başımı yana eğdim. Dudaklarımda o havalı, alaycı kıvrım belirdi. İçimdeki o kötü kızın sertliğini saklamadan, ona meydan okur gibi yanağından hafifçe bir makas aldım.
Geri çekilip ananas suyumdan son bir yudum aldım. Yüzümdeki o maskeyi bozmadan, sert adımlarla kapıya yöneldim. Randevum vardı. Ve kimse, hatta Bilge bile, o randevunun aslında geçmişin hesap defterini kapatmak için olduğunu bilmiyordu.
Arabanın kapısını kapattığımda motorun o güçlü titremesi, günün ilk gerçek ve samimi sesi gibiydi. Betonun, asfaltın ve soğuk metalin arasındaki o kusursuz ritim... Bu düzen tamamen benim kontrolümdeydi. Anahtarı çevirdim. Sıradan insanların sabah rutinleri kahve kokusu veya gazete hışırtısı olabilirdi; benim ritmim ise lastiklerin asfalta sürtünmesi, şanzımanın o tıkırtısı ve çelikten yayılan o barut kokusuydu. Bunlar beni canlı tutuyordu.
Bilge, planladığım gibi tam arkamdan geliyordu. Beni su gibi takip eden o güvenilir gölgeydi. Aynaya göz atıp trafiği kestirdim, sinyal verip sola kırdım. Bu yol, benim için bir sınav koridorundan farksızdı. İçimde bir kıvılcım yanıyordu ama bu kıvılcım ne sevgiydi, ne ucuz bir merak, ne de merhamet. Bu, işin o soğuk, canlandırıcı heyecanıydı. Filmlerdeki gibi abartılı dramlara gerek yoktu; sadece soğukkanlılık, plan ve mutlak kontrol. İnsanlar hayal kurardı, Hakan Yıldız da o hayalperestlerden biriydi. Tek farkı, onun hayalinin gencecik bir kadın olmasıydı. Ben ise o kirli hayallerin piyasada nasıl satıldığını çok iyi bilirdim.
Park yerine girerken elimi direksiyondan çektim, nazik ama kendinden emin bir hareketle ceketimin düğmesini ilikledim. Bilge hemen arkamda durdu, motoru kapattı. Kapıyı açıp arabadan indim. Topuklarımın zemine vurduğu o ritmik ses, adeta bir askerin kararlı yürüyüşü gibi düzenliydi.
Hava buz gibiydi ama içimde harlanan bir sıcaklık vardı; tehlikeyi milim milim hesaplamaktan gelen o muazzam konsantrasyon. Birkaç adım atıp durdum, Bilge yanımda bitti. Gözlerinde kocaman bir soru işaretiyle yüzümü inceliyordu.
Ona bakmadan, dümdüz karşıya odaklanarak konuştum: "Sıra kimde?"
Bilge gözlerini kısarak hafifçe güldü ama sesindeki o gerginliği yakalamıştım. "Hakan Yıldız, altmış sekiz yaşında. Ağır sigara kokusu, pahalı parfümler ve delicesine genç kadın hayalleri."
Cümlesindeki o alay, içimdeki buz kütlesini eritmedi; eritemezdi de. Bu tarz adamlar hakkındaki düşüncelerim her zaman net ve keskindi. Onlar ömürleri boyunca gerçek bir hayatı satın alamamış, parayla gençlik kiralamaya çalışan zavallılardı. Hayalleri, genç bir kadının omuzlarına asılmış ucuz bir aksesuardan ibaretti. Ve o aksesuarı alacak olan kişi, benim oyunumda rollerini oynatacağım bir kuklaya dönüşecekti.
Yavaşça Hakan’ın oturduğu yöne baktım. Beyaz saçlı, hafif kambur, yüzü yılların getirdiği pis çizgilerle dolu bir adamdı. Güçlü bir koltuğa gömülmüş, zenginliğinin verdiği o sahte özgüvenle etrafı süzüyordu. Gözlerinde, avucunun içine almak istediği genç bir kızın silueti vardı. Derin bir nefes aldım. Onun hayali kırılgan bir çiçekse, ben o çiçeği kökünden söküp atacak dikenli, çelik bir eldivendim. "Hakan Yıldız. 68 yaşında. Tek hayali genç bir kadın. Ve o hayali süsleyecek kadın da benim," dedim içimdeki o havalı ses tonuyla.
Bilge bir anlığına afalladı, içindeki o şaşkın çocuk yüzüne vurdu. Hemen ardından uyarıcı bir tonla, "Akça..." dedi. Adımı telaffuz ederken sesinde bariz bir ikaz vardı. Adımın ağırlığını biliyordu.
Başımı hafifçe ona çevirdim, dudaklarımın kenarında o buz gibi, kapalı gülümseme belirdi. Kısık ve tehlikeli bir sesle fısıldadım:
"İşimin başındayken Akça yok Bilge. Manal var. Manal Arel."
Bu isim havada asılı kaldı; yeni maskem, yeni rolüm, yeni perdem. Manal Arel... Egzotik, ölümsüz ve asla yönetilemeyecek o kadın.
Bilge omzuma hafifçe dokunup başıyla onayladı. "Tamam Manal," dedi düşük bir sesle. "Sen gir, ben arkandakileri kontrol ederim. İş bittiğinde haber ver."
Başımı salladım ve adımlarımı attım. Her adım sahneye çıkış, her nefes rolüme teslim oluştu. İçimdeki Akça kapının ardında bekliyordu ama şimdilik tamamen sessizdi.
Kapıdan içeri girdiğim an salonun aurası değişti. Pahalı parfümlerin, sigara dumanının ve o iğrenç para kokusunun oluşturduğu yapay bir sis yükseldi. Gözlerim mekanı taradı, her detayı zihnime not ettim; her masa, her koltuk birer giriş kapısıydı.
Hakan Yıldız’ı gördüğüm an hesap defteri açıldı benim için. Bacak bacak üstüne atmış, yaşının getirdiği o hımbıllıkla geniş koltuğuna yayılmıştı. Avcı bir balık gibi bakıyordu; ağır, emin, elindeki paranın gücüne güvenen yaşlı bir bunak.
Onu parmağında oynatacak bir kadın gerekiyordu ve bugün o rol bendeydi. Nazik, eğlenceli, iradesizmiş gibi görünen Manal olacaktım.
Adımlarımı kasıtlı olarak yavaşlattım. Her adımım bir perdeyi aralamak gibiydi. Herkesin baktığı o sahneye çıktım ama benim ışığım soğuktu. Yanına vardım, gülümsememi yüzüme kusursuz bir cila gibi yerleştirdim; tatlı ve ulaşılabilir. "Günaydın Hakan Bey. Bugün size eşlik etmeli miyim?"
Titreyen elleriyle bana doğru uzandı. Zaafını ele veren tam da o titremeydi. Parmaklarının ucunda, uzun süredir yanan sigarasının külü duruyordu. Dokunuşu, bir avcının ilk temasıydı ama bu dokunuşta kirli bir arzulama kancası vardı.
Hafifçe ona doğru eğildim. Sesim alabildiğine ince ve masum çıkıyordu: "Sizi dinlemek isterim."
Ama iç sesim bambaşka bir emirle haykırıyordu: Depoya inen anahtarı, güvenlik kodunu, adamların nöbet saatlerini öğren Akça!
Dudaklarımdan dökülen her kelime, asıl planın kusursuz örtüsüydü.
Hakan daha da cesaretlenerek elini omzuma doğru kaydırdı. Yaşlı bir adamın elinin o titreyişi sinir bozucuydu ama zaafı her hamlede daha da çıplaklaşıyordu. Parmağı omzumda gezinirken, içimdeki o kötü kızın soğuk eli belimdeki kılıfa çoktan dokunmuştu bile. Kılıfın derisi tenime bastı; soğuk, gerçek ve tamamen hazır.
Dokunuşuna karşılık veriyormuş gibi yapıp hafifçe bileğini tuttum, gözlerinin içine bakarak yavaşça gülümsedim. O gülüşün arkasında keskin bir bıçak vardı ve ben o bıçağı saklamayı çok iyi bilirdim. Dünya ona gençliğini geri sunan bir vitrindi güya ama o vitrinin camını indirecek el benimkiydi.
Kimsenin fark edemeyeceği kadar milimetrik bir hareketle belimdeki silahın kabzasına dokundum. Parmağım metalin soğukluğunu hissetti. Konuşma tüm hızıyla devam ediyordu ama benim hamlem planı yürürlüğe koymuştu bile.
Her şey kontrolüm altındaydı. Hiçbir ses çıkarmadan, etrafa en ufak bir açık vermeden namluyu Hakan’ın göbeğine dayadım; kumaşın üzerinden cildini hissettirecek kadar yakın ama dışarıdan asla görünmeyecek kadar gizli.
İç sesim o an soğuk ve netti: Dur. Şimdi. Bekle. "Hakancığım... Siz gerçekten ne kadar etkileyici birisiniz." Gülüşüm ona sunulmuş bir hediye gibiydi ama o hediyenin içinde ölümün soğuk kıymığı gizliydi.
Hakan aniden kaskatı kesildi. Eli havada kaldı, yüzünün rengi anında kül gibi oldu. Gözleri yavaşça göbeğine kaydı. Kumaşın altında o ölümcül soğukluğu hissetmişti. Önce inkar etmek istedi ama ardından başlayan o hafif terleme... İşte o kıpırtı benim zafer ışığımdı. Silah. Bu kelimeyi telaffuz etmesine gerek yoktu; nefesi daraldı, gözleri şokla büyüdü.
İçimdeki Akça sinsi bir denetmen gibi fısıldadı: Çabuk olma. Acele eden kaybeder. Onu oynat. Kendini sakın gösterme.
"Biraz daha yakın olursanız iyi şeyler olmaz Hakan Bey," dedim. Dudaklarım samimi bir tebessümle kıvrılmıştı ama gözlerim tam bir katil gibi bakıyordu.
Hakan’ın elleri hızla geri çekildi, parmakları refleksle kendi karnına bastı. O sahte titremenin yerini saf bir korku almıştı artık. Gözleri benim gözlerimi okumaya çalışıyordu. Onu hesaba çekiyordum; silah deposuna giden kapıyı açmak için onun o pis güvenini sonuna kadar sömürecektim. Ama önce köşeye sıkışmalıydı; korku, teslimiyetin ilk basamağıydı. "Sen... Kimsin?" diye mırıldandı, sesi çatallanarak.
"İstediğiniz o kadınım Hakan Bey. İstediğinizi veririm ama karşılığını da fazlasıyla isterim."
Hakan yüzüne sahte bir gülücük yerleştirmeye çalıştı, nefesini toparlamak istedi ama ben namluyu biraz daha bastırdım. Kumaşın üzerinden o soğuk izi derinleştirdim. Titreyen elleriyle masanın kenarını kavradı, parmak boğumları bembeyaz oldu.
Eğildim ve kulağına adeta bir iğne gibi fısıldadım: "Kapının anahtarını, depo kartını verin. Hemen. Yoksa bu gece buradan bambaşka sesler yükselir."
İçimde bir şeyler kıvrıldı. Vurmak, tetiği çekmek en kolayıydı. Ama vurmak işi hemen bitirirdi. Bana bilgi ve erişim lazımdı. Vurursan kapılar kapanır Akça. Bu yüzden namluyu orada tutmaya devam ettim. Tehdit, her zaman mermiden daha çok şey koparırdı. Hakan, açgözlülüğü ile can korkusu arasında sıkışıp kalmış zavallı bir çocuk gibi çaresizce bakındı.
Tam o sırada Bilge’nin telsizden gelen kısık sesi kulaklığımda çınladı: "Hazır mıyız?"
Hazırım. O dışarıda planın ikinci
kısmı için tetikte bekliyordu; içerideki görevim ise kapıları açmak, o anahtarı ele geçirmekti.
Hakan nihayet kıvranarak teslim oldu. Dudakları titreyerek, "Belki... Belki anlaşabiliriz," dedi.
Kocaman, göz alıcı bir şekilde gülümsedim. Maskemin arkasındaki o bıçak biraz daha parladı. "Anlaşalım," dedim, sesim ölümcül bir nezaketle doluydu. "Karşılığını verin."
Karnındaki o soğuk metal, kararını vermesini inanılmaz derecede hızlandırmıştı. Hakan çekinerek, kırılgan bir teslimiyetle cebinden bir anahtarlık çıkardı. Titreyen parmaklarının arasında o anahtar duruyordu; depo kapısının kilidine, saklanan sırların dünyasına açılan o küçük çentik. Anahtarı sertçe çekip avucumun içine aldığımda içime muazzam bir rahatlama yayıldı. Büyük oyun şimdi başlıyordu.
Hakan’ın yüzü bembeyaz kesilmişti, ter içinde koltuğuna gömülmüştü. Beni ismen tanıyanlar için Akça adı ölümcül bir tehditti belki ama bugünkü görevde ben Manal’dım ve Manal’ın cazibesi bir anahtar kadar işe yaramıştı. Bilge’ye telsizden tek kelimelik o mesajı geçtim: "Aldım."
Onun sessiz onayıyla plan anında ikinci perdeye kaydı. Gülümsememi hiç bozmadan Hakan’a baktım. Yüzündeki o paramparça ifadeye son bir şaka yapmak ister gibi hafifçe eğildim. Gözlerini kırptı, kararsızlığı artık geri alınamaz bir hamleye dönmüştü. Tam o anda, gözümü bile kırpmadan silahı ateşleyip topuğuna sıktım.
Hakan’ın dizleri aniden gevşedi; ter, panik ve o gecikmiş pişmanlık birbirine karıştı. Anahtar parmaklarımın arasından kayıp cebime düşerken gülüşüm daha da keskinleşti. "Afiyet olsun," diye fısıldadım.
Bilge kapıda gölgesiyle adeta bir duvar örüyordu. Arkamdan gelen o tanıdık adımların ritmine uyarak ben de yürüdüm. Hakan arkamızda yerde kıvranıyordu. Arka kapıya, depoya açılan o eski demir kapıya doğru ilerledik. Demir menteşelerin gıcırtısı bizim sessiz tanığımızdı.
Kapıyı açtığımızda içerisi tam da beklediğimiz gibiydi; kutular, paletler, metalin o soğuk nefesi... Ama havaya yayılan koku sadece tozdan ibaret değildi. Ters giden bir şeyler, beklenmedik bir direnç hissi vardı. Bilge ceketinin içinden silahını çıkardı. Bense o loş ışığın içine adım atarken içimde tuhaf bir sızı hissettim; bu işin geri dönüşü yoktu.
İlk kurşun gelene kadar dünya adeta yavaşladı.
Metalik bir çığlık gibi tek bir nota duyuldu ve zaman kısaldı. Toz bulutu kalktı, paletler saplandıkları yerden titredi, gölgeler hızla koşmaya başladı. Kurşunların sesi önce uzaktan geldi, sonra kendi kemiklerimin içinde yankılanan bir ritme dönüştü. Bilge kıvrak bir hareketle yerdeki bir sandığın arkasına geçip karşı tarafa yaylım ateşi açtı. Ben de anında karşılık verdim. Elimi kaldırdım, bir kutunun arkasına siper aldım; göğsümdeki o vahşi nabız, topuklarımın ritmiyle yarışıyordu.
Kurşunların arasında bir çığlık yükseldi. Bilge’nin sesini, birinin yere düşerken çıkardığı o boğuk inlemeyi duydum. Zamanın tam ortasında devasa bir boşluk açılmıştı sanki. Anahtarı sıkıca kavrarken ayaklarımın yere her zamankinden daha sağlam bastığını hissettim. Dış kapı bir anda kırıldı ve içeri giren vahşi ışıkla karşımdaki siluetler netleşti. Maskeli, tam donanımlı adamlar tereddütsüzce ilerliyordu.
"Manal!" diye bir ses çınladı depoda. Bilge miydi, yoksa o adamlardan biri mi ayırt edemedim. Her şey bir anlık dondu, ardından bir kurşun daha, bir patlama daha... Dünya yeniden dönmeye başladı ve ben o anahtar avcumun içinde, kararın tam eşiğindeydim.
Bir süre sonra o sağır edici silah sesleri nihayet kesildi. Çatışma bitmişti, ayakta kalan sadece bizdik. Bilge’nin üzerinde hâlâ barut ve kurşun tozu vardı. Yavaşça deponun asıl gizli bölmesine doğru yürüdük. Anahtarı kilide soktum; metal buz gibiydi ama parmak uçlarımdan yukarı doğru bir sıcaklık dalgası yayıldı.
Bilge bana bakıp "Hazır mısın?" diye sordu. Sadece başımı sallamakla yetindim. Kapıyı hızla açtı.
İçeriye baktığım o an, yüreğime devasa bir yumruk saplandı. Oda bomboştu. Raflar, sandıklar, paletler... Hepsi yerli yerindeydi ama içleri tamamen boşaltılmıştı. Beklediğim o cam gibi parlayan metallerin, paketlenmiş mühimmat sandıklarının yokluğu gözlerime bir bıçak gibi saplandı.
Ya büyük bir tuzağın içindeydik ya da çok geç kalmıştık. "Ne ara oldu bu?" diye sordum, sesimin tonundaki o havalı, sert duruşu bozmamaya çalışarak. Adamlarımın yüzündeki öfke ve şaşkınlık okunuyordu.
Tam o sırada karanlık köşeden boğuk bir inleme sesi yükseldi. Adımlarımı o yöne doğru çevirdim, içimdeki her bir sinir teli daha da gerildi. Yerde, bir paletin kenarına kıvrılmış yarı baygın bir adam yatıyordu. Yüzü yabancıydı.
Yüzüne doğru eğildim, gözlerimdeki o acımasız ışığı görmesini sağlayarak sordum: "Kime çalışıyorsun?" Adam tek bir kelime bile etmedi, sessizlikle direnmeye çalıştı. Ama benim dünyamda sessizlik bir hak değildi. Bilge daha fazla beklemeden adamın karnına sert bir tekme savurdu bile. Adam birden kaskatı kesildi, ağzından karışık bir sıvı döküldü. Artık konuşmaktan başka çaresi kalmamıştı. "S... Sahil..." dedi, kelimeler kanlı dişlerinin arasından zorlukla sıyrılırken. "Silahlar... Gemiye yüklendi. Türkiye’ye gidiyor. Yirmi dakika... Sonra gemi kalkacak."
Yirmi dakika. Bir ömrün yanında hem çok uzun hem de nefes kesici kadar kısaydı. Bilge anında ayağa fırladı. Plan sil baştan, sıfırdan yazılacaktı. Türkiye. Gemi. Yirmi dakika. Bu üç kelime, gecenin kaderini belirleyen o ölümcül üçgeni çizmişti.
&&&
Gemi limandan yavaş yavaş ayrılıyordu. Suya vuran o titrek ışıklar, kıyının zifiri karanlığıyla birleşiyordu. O yirmi dakika uyarısı beynimde bir tokat gibi yankılanmaya devam ediyordu. Bilge ve adamlarım limanın etrafını sarıp silahlarını hazırlamışlardı ama geminin motor sesleri yükseldikçe zaman daralıyordu.
Ben, Manal... Akça’nın o buz gibi zekasını ve havalı, keskin duruşunu tek bir bedende toplayan o kadın... Tabii ki o geminin gidişini limandan melankolik bir şekilde izleyecek değildim.
Hızlıca bir hesap yaptım. Birkaç saniyelik, ölümcül bir riskle o gemiye atlamam gerekiyordu. Bilge ne yapacağımı anladığında şaşkınlıktan donakaldı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Bir şey söylemek istedi ama dudaklarından tek bir ses bile çıkmadı. Onun o panik halini, korkusunu izlerken yüzüme tam son derece havalı ve kibirli bir gülümseme yayıldı.
Zaman havada asılı kaldı. Bir adım geri çekildim, hızla koşup gökyüzüne doğru sıçradım!
Geminin bordasına parmaklarımla tutunduğumda, suyun o buz gibi soğuk yüzeyi tenimde titredi. Motorların o devasa gürültüsü, dalgaların çarpışı, rüzgarın yırtıcı uğultusu... Her şey tam anlamıyla kusursuz bir aksiyon sahnesi gibiydi.
Güverteye tırmanıp hızlıca kutuların, paletlerin arasına gizlendim. Bilge’nin sesi telsizden cızırtılı ve titrek geliyordu ama artık yapabileceği hiçbir şey yoktu; ben çoktan onun görüş alanından çıkmış, kendi oyunumu kurmuştum. Kalbim heyecanla ritim tutuyordu ama kontrol tamamen bendeydi.
Aklımdaki tek bir şey vardı: Bu gemiyi küle çevirmek. Madem biz alamıyorduk, o silahlar hiç kimseye yar olmayacaktı.
Hızlı adımlarla gemiyi taradım. Yanıcı ne varsa; petrol, yağ, benzin sandıklarını tek tek tespit ettim. Kusursuz adımlarla kendimi güvenli bir ateşleme noktasına yerleştirdim. Her şey milimetrik, soğuk ve Manal Arel’e yakışır şekilde kusursuz olmalıydı.
Derin bir nefes aldım ve ateşi yaktım. Alevler yavaşça, neredeyse estetik bir şekilde büyümeye başladı. Gemideki adamlar durumu fark etmeden önce benim işim çoktan bitmişti. Patlamadan hemen önce, kendimi balıklama suyun o karanlık bağrına bıraktım.
Suyun içinden arkamı dönüp gemiye baktığımda, alevler artık patlamaya hazır birer canavara dönüşmüştü. Kalbim o vahşi ritmini koruyordu ama yüzümdeki gülümseme donuk, keskin ve muazzam bir tatmin duygusuyla doluydu.
"İşte böyle," diye fısıldadım dalgaların arasında.
Ve o an, gemi devasa bir gürültüyle patladı! Geceyi aydınlatan o muazzam patlama suya kadar yankılandı, dalgalar gövdemi sertçe sarstı. Adrenalin hâlâ damarlarımda deli gibi akıyordu. Havada yükselen simsiyah duman tüm limanı kaplarken, geminin bordası paramparça oldu. İçindeki tüm o silahlar, sırlar yok olup gitmişti.
Sıradaki hamlemi düşünmek için derin bir nefes aldım. Suya vuran alevlerin o kırmızı ışığında, bir sonraki planın haritasını zihnimde çiziyordum. Son derece havalı, sessiz ve maverai bir şekilde...
Ta ki üzerime doğru son sürat gelen o diğer geminin gölgesini görene kadar.
Bölüm etkileşimi
