AMBİVALAS kitap kapağı

25. bölüm / 26

AMBİVALAS

ÖLÜM MELEĞİ

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: ÖLÜM MELEĞİ

Zaman, insanın canını yakan bir ateşte bazen saatleri asırlara böler; bazen de yaklaşan bir infazın ayak sesleri gibi öyle hızla koşardı ki, soluklanacak tek bir saniye bile bırakmazdı. Bir kadının kendi bedenine yabancılaşması, kendi etinde büyüyen o cana karşı bir cellat baltası bilemesi ne demekti, bunu ancak kaderin en acımasız çarkına düşenler bilirdi. Ruhum, dün o karanlık banyoda aldığım o kararla paramparça olmuştu; ama yüzüm, bu salonda oturan o ölümcül adama karşı kusursuz bir mermer kaide kadar hareketsiz durmak zorundaydı.

Ertesi gün öğlen saatleriydi.
Sonbaharın o solgun, çiğ güneşi villanın geniş camlarından salona vuruyor, yerdeki parkeleri donuk bir sarıya boyuyordu. Akşam saat tam 22:00'deki o gizli, merdiven altı randevunun ağırlığı göğsümün tam ortasına bir kurşun gibi oturmuştu. Geriye doğru sayan o görünmez saatin tik takları kulaklarımda çınlıyordu. Yaklaşık on saatim vardı. On saat sonra, karnımdaki o minicik kavis, Kuzey'in katilinin taşıdığı o zehirli kan bu bedenden sökülüp atılacaktı.

Salondaki devasa L koltuğun ortasında bacaklarımı altıma toplamış, üzerimde dökümlü siyah bir kazakla öylece oturuyordum. Bakışlarım donuktu ama tetikteydi.
Tam o sırada villanın dış kapısının zili çaldı. Alaz, açık Amerikan mutfakta bana taze sıkılmış portakal suyu hazırlıyordu. Zilin çalmasıyla birlikte tezgahtan havluyu aldı, ellerini kurularken koridora doğru yürüdü. Kapıyı açtığında dışarıdaki adamların taşıdığı devasa karton kutuları görünce o sert çehresi bir anda aydınlandı. "İçeri bırakın," dedi Alaz korumalara. Sesi o kadar heyecanlı, o kadar sabırsız çıkmıştı ki, onu tanımasam bir mafya lideri değil, dünyadaki en saf heyecanı yaşayan toy bir adam sanırdım.
Korumalar üç büyük, şık ambalajlı kutuyu salona, sehpanın hemen önüne bıraktılar ve başlarını eğerek hızla dışarı çıktılar. Kapı kapandı. Alaz salona geri döndüğünde gözlerinin içi parlıyordu. Yüzündeki o zifiri karanlık, o dün bahçeyi orduyla donatan Teoman Varnalı gitmişti. Üzerine geçirdiği siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı, çıplak kollarındaki o damarlar gerilmişti ama adımları bir çocuğun koşuşu kadar hafifti.

"Bunlar ne?" diye sordum, sesimi hafifçe pürüzlü, masum bir merakla süsleyerek. Kalbimin derinliklerinde o an başlayan sızıyı bastırmak için elimi koltuğun kumaşına kenetledim. Alaz hemen önümde, halının üzerine diz çöktü. Koca elleriyle kutulardan en üsttekini kucağına aldı. Bantlarını sabırsızca, neredeyse yırtarcasına açtı. "Dün gece sen uyuduktan sonra..." dedi Alaz, sesi boğuk bir heyecanla dökülürken gözlerini bir saniye bile kutudan ayırmıyordu. "Dayanamadım Akça. Biliyorum daha cinsiyeti belli değil. İtalya'dan özel olarak getirttim. En organik, en saf kumaşlardan hazırlatılmış bebek eşyaları..."
Kutunun kapağını açtı. İçindeki o ipek kağıtları hışırdatarak iki yana ayırdı ve içinden bir şey çıkardı.

Küçücük... Avuç içi kadar, bembeyaz, örgü bir bebek tulumu ve onun minicik patikleri.

Alaz o minicik tulumu iki eliyle havaya kaldırdı. O koca, silah tutan, dün kayıtta duyduğum "O en basit kısmı anne" diyerek bir çocuğun infaz emrini veren o nasırlı eller... masum bir çocuk. Katiller bile bunu yapmaz... Manal hiç yapmaz. Ama Teoman yapmıştı. Şimdi o minicik tulumun yumuşak dokusunu parmaklarının ucuyla, incitmekten korkarcasına okşuyordu. "Bak..." dedi Alaz, gözlerini kaldırıp gözlerime kilitlediğinde o kömür karası harelerinde parlayan yaşları gördüm. O sert, acımasız adamın gözleri dolmuştu. "O kadar küçük ki Akça... İnsanın aklı almıyor. Bizim kızımız ya da oğlumuz bunun içine girecek. Düşünebiliyor musun? Minicik parmakları, minicik ayakları olacak. Bu patikleri kendi ellerimle giydireceğim ona."
Tulumu bana doğru uzattı. Kucağıma, bacaklarımın üzerine bıraktı.

O minicik kumaş parçası bacaklarıma değdiği an, sanki alev almış bir kor parçası tenime değmiş gibi bütün bedenim titredi. Parmak uçlarım istemsizce o bembeyaz pamuklu dokuya gitti. O kadar küçüktü ki... Henüz dünyaya gelmemiş, karnımda sadece birkaç santimlik bir varlık olan o canın bu tulumun içinde nefes alacağı hayali bir an zihnime saplandı. Ve sonra... Bir ses yankılandı beynimin odalarında.
Bu tulum hiçbir zaman giyilmeyecekti. Bu minicik patikler hiçbir zaman o ayaklara değmeyecekti. Çünkü bu tulumu bana uzatan adam bir katildi; ve ben bu akşam o katilin kanını kendi ellerimle rahmimden söküp atacaktım.
İçimdeki o anne, o minicik kumaşı bağrına basıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istedi. Ruhum göğüs kafesimi dövüyordu. Ama Manal Arel... O intikamla beslenen kadın, yüzümdeki tek bir kasın bile oynamasına izin vermedi. Gözyaşlarımın kirpiklerimin arkasında birikmesine, boğazımdaki o devasa yumrunun beni boğmasına rağmen dimdik durdum. Banyoya kaçıp kapıyı kilitlemek, yerlere kapanıp çığlık atmak yoktu. Düşmanımın tam karşısında, gözlerinin içine baka baka bu zehri yutacaktım.
"Çok... Çok güzelmiş." dedim. Sesim o kadar dingin, o kadar fısıltılı çıktı ki, kendi irademe kendim hayret ettim. Dudaklarımı hafifçe yukarı kıvırdım; zayıf ama büyüleyici bir tebessümle ona baktım. "Çok narin..."

Alaz başını hafifçe eğip kucağımdaki ellerimin üzerine elini koydu. "Daha fazlası var," dedi, diğer kutuları işaret ederek. "Beşiğin tasarımı akşama doğru gelecek. Odasını yukarıdaki köşe odaya yapacağız. Denizi görsün, sabah güneşiyle uyansın. Ona öyle bir dünya kuracağım ki Akça... Hiçbir kötülük, hiçbir acı ona yaklaşamayacak." Sen varsın Teoman, diye geçirdim içimden, parmaklarım o patiklerin üzerinde buz keserken. Ona yaklaşacak en büyük kötülük, onun kendi babası.

Alaz kutulardaki diğer şeyleri göstermek için hafifçe yana döndü; ahşap çıngırakları, yumuşacık battaniyeleri tek tek çıkarıp sehpaya dizmeye başladı. Sırtı bana yarı dönüktü, bütün dikkati o minik eşyalardaydı. Tam o saniyede, kazağımın cebinde duran telefonumun sessiz titreşimi bacağımda hafifçe titreşti.
Tek bir titreşim. Kucağımdaki minik patiği usulca battaniyenin üzerine bıraktım. Kalbim göğsümde deli gibi çarparken, Alaz'ın o heyecanlı hareketlerini göz ucuyla takip ederek elimi cebime attım. Telefonu yavaşça çıkardım. Ekranı hafifçe eğerek, Alaz'ın göremeyeceği bir açıyla bacaklarımın arasına doğru indirdim. Kilit ekranında şifreli uygulamadan tek bir mesaj parıldıyordu. Mesajı açtım. Karşımdaki gizli numaradan gelen satırları okuduğumda kanımın donduğunu hissettim:
"Teoman'ın adamlarından birisi güvenebileceğin tek kişi."

Gözlerim kısıldı. Parmaklarım ekranın üzerinde bir gölge gibi kaydı. Alaz hemen yanımda, sehpadaki minik bir pelüş oyuncağı inceliyor, bana arkasını dönmüş bir şeyler mırıldanıyordu: "Bak güzelim, bu da beşiğin kenarına asılacakmış..."

Ona bakmadım bile. Ekrandaki klavyeye tek bir kelime yazdım:
"Kim?" Gönder tuşuna bastım. Mesaj iletildi. Saniyeler içinde karşı taraftan gelen cevap ekrana düştü: "Aralarındaki kel olan zaten tek kişi."
Nefesim boğazımda kilitlendi.
Kel olan...

Zihnim hızla taradı. Alaz'ın villanın etrafına dizdiği, kapıda nöbet tutan, onu gölge gibi takip eden onlarca silahlı korumanın arasından tek bir isim belirdi: Kadir. Alaz'ın babasından kalma, yıllardır Varnalıların operasyonlarında yer alan ama Demir gibi öne fırlamayan, her zaman arka planda duran o sessiz, iri yarı, başı tamamen kazınmış koruma. Kadir... O gece seraya inen, dün gece Alaz bahçeyi ayağa kaldırdığında dış çitleri kontrol eden o adam.
Demek şebekenin evin içindeki gözü, o çitin ardındaki kulağı oydu. Gümüş anahtarı seradan alan, bana bu telsiz kaydını ulaştıran o zincirin halkası oydu.
Alaz hemen yanımda elindeki oyuncağı sehpaya bırakıp bana doğru döndü. O anki refleksimle telefonu saniyenin onda biri kadar bir sürede ekranı aşağıya gelecek şekilde bacağımın altına, battaniyenin kıvrımına kaydırdım.

"Akça?" dedi Alaz, gözlerini kucağımda duran o minik patiğe dikerek. Bakışlarında anlık bir şüphe aradım ama yoktu; sadece kollarını bana uzatmak isteyen o bitimsiz sevgi vardı. "Daldın yine... Beğenmedin mi yoksa aldıklarımı?"

Yüzümdeki o kaskatı maskeyi anında gevşettim. Başımı hafifçe iki yana salladım, gözlerimin içine o hüzünlü anne ışıltısını yerleştirdim. "Beğenmez olur muyum..." dedim fısıltıyla, sesim öylesine duru ve sıcaktı ki. Kucağımdaki o beyaz tulumu elime alıp göğsüme doğru bastırdım. "O kadar güzeller ki sadece... Gerçekten bir aile olacağımıza inanmak bazen rüya gibi geliyor."

Alaz bu cevabımla birlikte dizlerinin üzerinde biraz daha yükseldi. Uzandı, kollarını belime doladı ve başını boyun girintime gömdü. Kucağımdaki o minik tulum ikimizin göğsü arasında sıkıştı. Alaz derin, ciğerlerini yırtarcasına bir nefes aldı; kokumu içine çekti.
"Rüya değil." diye fısıldadı tenime doğru. "Seninle benim gerçeğimiz bu. Bu akşam holdingdeki o son imza işlerini bitireceğim, erken döneceğim eve. Gece sadece ikimiz ve bu hayallerimiz olacak."

Bu akşam erken döneceksin... diye düşündüm. Gözlerimi salonun penceresine, bahçede nöbet tutan o korumaların olduğu yöne diktim.
Bilmiyordun Alaz. Sen bu akşam o holdingden döndüğünde, kapıdaki o kel adamın yardımıyla bu evden çıkmış olacaktım. Saat tam 22:00'de, o izbe klinikte bu tulumun içine girecek olan o canı kendi ellerimle feda etmiş olacaktım. Sen bu masum hayalleri kurarken, ben senin kanından olan o çocuğu bu dünyaya getirmemek için kendi ruhumu cehenneme atacaktım.

Elimi Alaz'ın sırtına koydum. Parmaklarımı o geniş omuzlarına bastırdım ve kulağına doğru fısıldadım:
"Erken gel sevgilim... Ben seni burada bekliyor olacağım."
Alaz saçlarımı öptü, beni biraz daha sıktı.

Tam o saniyede, salonun girişindeki ahşap koridor zemininden ağır, disiplinli ayak sesleri yankılandı.
Hemen ardından salonun çift kanatlı kapısı iki kez, tok bir sesle tıklandı.
Alaz'ın yüzündeki o uysal, o aşık ifade bir salisede geri çekildi; yerini her zamanki o uyanık, tehlikeyi koklayan lider duruşuna bıraktı. Ama elimi bırakmadı. Parmaklarını parmaklarıma biraz daha kenetleyerek başını kapıya doğru çevirdi. "Gir," dedi, sesi az önceki kadife tınısından tamamen sıyrılmış, otoriter bir soğukluğa bürünmüştü.
Kapı yavaşça açıldı. İçeriye giren heybetli gölgeyi gördüğüm an kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi çarpmaya başladı.
Kadir.
Başı tamamen kazınmış, yüzünde yılların getirdiği derin çatışma izleri ve bıçak yaralarını andıran sert çizgiler barındıran, geniş omuzlu, siyah takım elbiseli o devasa adam.
Elinde Alaz'ın imzalaması gereken kalın, siyah deri bir evrak dosyası tutuyordu. Gözleri yere doğru sabitti; bir korumanın patronuna ve onun eşine göstermesi gereken o kusursuz, mesafeli itaatin simgesi gibiydi. "Rahatsız ettim Teoman Bey," dedi Kadir, sesi gür ve pürüzlüydü. "Şirketten acil kuryeyle geldi. Limandaki yeni konsorsiyum anlaşmasının son nüshaları. Demir Bey dışarıda güvenlik hattını teftiş ediyor, imzaların öğleden önce çıkması gerektiğini iletti."
Alaz derin bir iç çekti. Yüzünde, bu büyülü anın bozulmasından kaynaklanan hafif bir hoşnutsuzluk belirdi ama işin ciddiyetini bildiği için uzanıp beni incitmeden doğruldu. Halının üzerinden kalkıp koltuğun hemen yanındaki ahşap sehpanın kenarına geçti.
"Getir Kadir," dedi Alaz.
Kadir salonun ortasına doğru adımlarını attı. Her adımı zeminde ağır bir yankı bırakıyordu. Sehpanın önüne geldiğinde, yerdeki o açık kutuları, etrafa saçılmış minicik bebek kıyafetlerini ve kucağımda duran bembeyaz tulumu gördü. Göz bebekleri saliseliğine bile oynamadı; profesyonel bir maskeyle sadece dosyaya odaklanmış gibiydi.
Dosyayı sehpaya bıraktı. Tam o sırada Alaz, masanın üzerindeki minik beyaz patikleri eline aldı. Dudaklarında istemsizce beliren o gururlu, babacan tebessümle Kadir'e doğru baktı.
"Bak Kadir..." dedi Alaz, sesi salonun tavanında yankılanırken içinde öyle bir ağırlık, öyle bir duygu vardı ki. Elindeki minicik patiği Kadir'e doğru hafifçe kaldırdı. "Yıllardır kanla, barutla, kavgayla geçti ömrümüz. Ama bak... Birkaç ay sonra bu evde bir çocuk sesi yankılanacak. Varnalıların soyu, Akça'mın merhametiyle, bu masumiyetle büyüyecek. Bir hayatın başladığını görmek ne demekmiş... İnsan baba olacağını anlayınca öğreniyormuş."

Kadir başını hafifçe öne eğdi. Yüzündeki o katı ifade bir anlığına yumuşar gibi oldu ama o karanlık gözleri öyle derin bir sırrı taşıyordu ki, o an Alaz'ın arkasından bana doğru kaydı.
"Tebrik ederim Teoman Bey," dedi Kadir, sesi son derece saygılı ve ölçülüydü. "Allah analı babalı büyütsün. Bu eve huzur getireceği kesin."

Alaz bu sözlerle gururlanarak hafifçe gülümsedi. Sehpanın üzerindeki Montblanc dolmakaleme uzanmak için sırtını Kadir'e ve bana doğru döndü.
Tam o saniyede... Alaz'ın sırtının döndüğü o iki saniyelik kör noktada, zaman bir kez daha durdu. Kadir, sehpaya bıraktığı siyah deri evrak dosyasının fermuarlı kenarını açar gibi yaparken, başparmağının altında gizlediği küçücük, dörde katlanmış sarımtırak bir kağıt parçasını dosyanın kapağının altından hafifçe dışarı kaydırdı. Kağıt, kucağımdaki bebek tulumunun tam iki parmak ötesine, sehpanın cilalı ahşabının üzerine sessizce düştü. Gözlerimiz buluştu.
Kadir'in gözlerinde ne bir korku vardı, ne de bir tereddüt. Sadece soğuk, ölümcül ve geri dönülmez bir anlaşmanın parıltısı vardı. Bakışlarıyla yerdeki o kağıdı işaret etti. Tek bir milim bile kıpırdamadan, dudaklarını hiç oynatmadan bana baktı.
Nefesimi tuttum. Kalbimin güm güm vuruşu kulaklarımda uğulduyordu. Alaz arkasını dönüp kalemin kapağını çevirirken, parmaklarımı kucağımdaki beyaz tulumun kenarından usulca aşağı kaydırdım. Sanki tulumun sarkan ipini düzeltiyormuş gibi doğal, son derece narin bir hareketle o küçük kağıdı elimin ayasının içine çektim.
Kağıt avcumun içine girdiğinde tenime batan o sertlik, bir el bombasını tutmaktan farksızdı. Avcumu hafifçe yumruk yapıp kazağımın dökümlü kolunun içine doğru çektim. Alaz o sırada ilk sayfayı imzaladı. Kalemin kağıt üzerindeki hışırtısı bittiğinde başını kaldırdı.
"Al bunu Kadir," dedi Alaz, dosyayı imzalayıp Kadir'e geri uzatarak. "Demir'e söyle, kuryeyi bekletmeden göndersin. Ve akşama doğru dış çemberdeki adamları iki katına çıkarsın. Bu eve kuş uçurtmayacaksınız."

"Emredersiniz Teoman Bey," dedi Kadir. Dosyayı iki eliyle aldı. Son bir kez başını eğip Alaz'a selam verdi, ardından bakışlarını saliseliğine bana çevirdi. O gözlerdeki mesaj açıktı: Geri dönüş yok.
Kadir ağır adımlarla salondan çıkıp kapıyı arkasından kapattığında, salonun içinde sadece Alaz ve ben kaldık.
Elim kazağımın içinde, avcumdaki o kağıtla birlikte yanıyordu. Alaz'ın tekrar bana döneceğini bildiğim için, onun arkası kapıya dönükken kağıdı kazağımın içinden bacağımın altına, battaniyenin en derin kıvrımına ittim. O esnada başparmağımın ucuyla kağıdın kenarını hafifçe aralayıp üzerindeki el yazısına göz ucuyla baktım. Kurşun kalemle, aceleyle ama son derece okunaklı yazılmış tek bir cümle vardı: "Seni oradan ben alacağım."

Seni oradan ben alacağım...

Kadir akşam saat 22:00'deki o gizli kliniğe gidişimi bizzat organize edecekti. Alaz'ın en güvendiği adamlardan biri, Alaz'ın çocuğunun infazına giden yolda direksiyonda oturacaktı. Bu evin temelleri öylesine çürümüştü ki, Alaz etrafına ördüğü o kanlı duvarların aslında kendi mezarı olduğunu göremiyordu.
"Yıldız güzeli?..." Alaz'ın sesiyle irkildim ama bunu ona belli etmedim. Yüzüme o masum, o hafif yorgun ifadeyi kondurarak başımı kaldırdım.

Alaz sehpanın üzerindeki kutuların en dibine doğru uzanmıştı. Kartonların arasından, üzeri bordo renkli hakiki deriyle kaplanmış, kenarları altın varaklı, üzerinde zarif bir kilit mekanizması olan kalın, el yapımı bir defter çıkardı. Defterin kapağında kabartma harflerle tek bir kelime işlenmişti: Mucizemiz.

Alaz defteri iki eliyle adeta kutsal bir emanet gibi tutarak yanıma geldi. Koltuğa, tam dibime oturdu. Bedeninin o yakıcı sıcaklığı, odun ve hafif tütün kokan teni bir anda beni sardı. Bir kolunu sırtımdan dolayarak beni göğsüne doğru çekti, defteri ise ikimizin dizlerinin üzerine, tam kucağıma bıraktı. "Bunu da İtalya'daki o eski ciltçiye özel olarak yaptırdım," dedi Alaz. Sesi o kadar alçak, o kadar derin bir sızıyla doluydu ki, parmakları defterin deri kapağında usulca gezindi. "Bir bebek günlüğü... Hayatım boyunca geriye dönüp baktığımda hatırlamak istediğim tek bir güzel gün bile yoktu Akça. Geçmişim kan, kavga, ihanet ve yalnızlıktan ibaretti. Babamın bana bıraktığı tek miras bir tabanca ve soğuk bir mezar taşıydı." Gözlerini kapağın üzerindeki o altın varaklı yazıya dikti. Yutkundu. Âdem elmasının o boğazındaki çaresiz iniş kalkışını izledim. O an karşımda duran adam, yeraltının o korkulan Teoman Varnalı'sı değildi. Hayatında ilk defa bir yuvaya, bir aileye tutunmaya çalışan, çocukluğu elinden alınmış ve bütün yaralarını bu küçük varlıkla sarmak isteyen olgun, kırgın ve delicesine aşık bir adamdı.
"Ama bizim çocuğumuz öyle büyümeyecek," diye devam etti Alaz. Başını bana doğru çevirdi; kömür karası gözlerinin içi dolmuştu, kirpiklerinin ucunda titreyen o yaşı gizlemek için derin bir nefes aldı. "Bizim bebeğimiz, bu defteri açtığında ilk günden itibaren nasıl delice sevildiğini, anne ve babasının onun için bu dünyayı nasıl karşılarına aldığını okuyacak. Her anını, ilk adımını, ilk kelimesini, senin ona söylediğin ilk ninnileri bu sayfalara yazacağız."

Defterin altın sarısı minik kilidini açtı. İlk sayfayı çevirdi.
Bembeyaz, dokulu, kalın saman kağıdı sabah güneşinin ışığıyla parıldadı. Sayfanın en üstünde, Alaz'ın o karakteristik, keskin ve köşeli el yazısıyla atılmış bir tarih vardı. Ve altında...
Alaz, elindeki o dolmakalemi parmaklarının arasında hafifçe sıktı. Kalemin ucu kağıda değmeden önce bir an duraksadı. Bana baktı. Gözlerindeki o aşk, o kadar saf, o kadar çiğ ve çaresizdi ki, ruhumu bir mengene gibi sıktı.
"İlk sayfayı ben açmak istedim," diye fısıldadı Alaz. "Ona... Ve sana olan borcumu bu satırlarla mühürlemek istedim."
Eğildi. Geniş omuzları kucağımdaki defterin üzerine kapandı. Dolmakalemin ucu o bembeyaz sayfada kaymaya başladığında, çıkan o hafif cızırtı salonun sessizliğinde bir ilahi gibi yankılandı.
Alaz yazıyordu. Kelimeler parmaklarının ucundan değil, adeta kanayan göğsünün en derin yerinden dökülüyordu:
"Benim bu karanlık dünyama düşen en masum ışık...
Baban bu hayatta sadece almayı, yıkmayı ve hayatta kalmak için öldürmeyi bildi. Ben sevilmeyi de, bir can için titremeyi de annenin o zümrüt yeşili gözlerinde öğrendim. Bu defter, sana miras bırakacağım tek temiz sayfadır.
Bil ki güzel bebeğim; bu dünyada seni incitmeye cüret edecek her kötülüğün karşısına kendi göğsümü siper edeceğim. Babanın günahları çoktur ama o günahların hiçbiri senin beşiğine gölge düşüremeyecek. Annen bu hayattaki tek gerçeğim, sen ise o gerçeğin Tanrı tarafından bana bahşedilen en büyük lütfusun.
Eğer bir gün bu dünyada nefesim tükenirse, bu sayfayı aç ve şunu oku: Baban seni ve anneni, kendi canından çok sevdi. Sizin bastığınız her toprağa ömrümü sermeye hazırım.
Hoş geldin yuvamıza... Hoş geldin küçük mucizem."

Noktayı koydu. Kalemin ucunu kağıttan kaldırdığında, Alaz'ın elinin titrediğini gördüm.
O devasa adam, o acımasız katil, gözlerinden süzülen tek bir damla yaşın o bembeyaz sayfanın kenarına, yazdığı satırların hemen altına damlamasına engel olamadı. Yaş, kağıdın dokusunda hafifçe dağıldı; mürekkebin köşesini hafifçe buğulandırdı.
Alaz başını kaldırmadı. Alnını kucağımdaki defterin üzerine, o yazdığı satırların hemen yanına dayadı. Omuzları hafifçe sarsıldı. "Akça'm..." dedi Alaz, sesi öyle bir iniltiyle çıktı ki, içimdeki bütün hücreler o an bu acının karşısında darmadağın oldu. Başını kaldırıp ıslak gözlerini gözlerime kilitledi. Yüzümü iki avcunun arasına aldı. Parmakları yanaklarımı yakıyordu. "Sana yemin ederim... Bu çocuğa öyle bir baba olacağım ki, sen bile şaşıracaksın. Kendi çocukluğumun intikamını, ona dünyaları vererek alacağım. Seni de, onu da asla bırakmayacağım."
Dolmakalemi bana doğru uzattı. Titreyen parmaklarıyla kalemi avcuma bıraktı. "Şimdi sıra sende..." dedi Alaz, sesi bir rica, bir yalvarış gibi döküldü dudaklarından. "Sen de yaz güzelim. Anne satırları olmadan bu defter eksik kalır. Ona bir söz ver... Benim yazdıklarımın altına senin yüreğin mühürlensin." Kalem elimin içinde bir kor ateşe dönüştü.
Gözlerimi o bembeyaz sayfaya, Alaz'ın el yazısına ve köşedeki o gözyaşı lekesine diktim. Ruhum o an ikiye değil, binlerce parçaya ayrıldı. İçimdeki o derin uçurum öyle bir açıldı ki, kendimi o karanlığın içine düşerken buldum. Karşımda duran bu adam... Bana o sınır boyunda kucağımda can veren masum çocuğu unutturacak kadar büyük, kadar kahredici bir aşkla bakıyordu. Bir canavarın içinde böylesine masum, böylesine kırılgan bir babanın yatıyor olması adaletsizliğin en büyüğüydü. Eğer sıradan bir hikâyede olsaydık; eğer Bulgaristan dağlarında o iki el silah sesi patlamasaydı, eğer Kuzey kucağımda o kimsesiz haliyle kan kaybetmeseydi,çocuk katili olmasaydı... Bu adama ömrümü verirdim. Bu defteri gözyaşlarımla doldurur, onunla dünyanın sonuna kadar giderdim. Ama ben Manal Arel'dim. Ve o çocuk benim kollarımda, benim gözlerimin içine baka baka ölmüştü.
O bembeyaz sayfaya yazılan her kelime, birkaç saat sonra işlenecek bir cinayetin en kanlı tanığıydı. Bu defter hiçbir zaman o çocuğa okutulmayacaktı. O çocuk hiçbir zaman bu satırları göremeyecekti. Çünkü bu gece saat 22:00'de, Kadir beni o arka kapıdan çıkardığında, o soğuk metal aletler rahmime girdiğinde bu masal tamamen bitecekti.

Ben bu deftere ne yazacaktım?
"Seni babanın günahlarından korumak için bu gece öldüreceğim" mi yazacaktım? "Seni doğurursam kollarımda can veren o masumun ahı üzerime kalır, beni affet" mi diyecektim? Gözlerimden istemsizce bir damla yaş süzüldü. Yanağımdan kayıp çeneme ulaştı.
Alaz o damlayı gördüğünde başparmağıyla hemen sildi; beni hamileliğin getirdiği o aşırı duygusallığın içinde sanıyordu. Gözlerindeki o şefkatli tebessümle beni yüreklendirmek ister gibi elimi hafifçe sıktı. "Yaz Akça'm... Ne hissediyorsan onu yaz."
Elim zangır zangır titreyerek kalemin ucunu kağıda yaklaştırdım. Dolmakalemin metal ucu kağıda değdiğinde nefesim tamamen kesildi. Kalbim durdu sandım.
Yazdım. Alaz'ın o büyük, koruyucu satırlarının hemen altına, titrek ve narin bir el yazısıyla sadece iki satır bıraktım:

"Bazen bir canı korumanın tek yolu, onu bu dünyanın karanlığından saklamaktır.
Kader bizi affetsin..."

Noktayı koyduğum an kalemi defterin üzerine bıraktım.
Alaz yazdıklarıma baktı. Kaşları hafifçe havalandı, kelimelerimi okurken dudakları kıpırdadı: "Kader bizi affetsin..."
Başını kaldırıp bana baktı; gözlerinde derin bir hüzün, anlamlandıramadığı bir ağırlık belirdi. "Neden öyle yazdın güzelim? Neden af dilesin ki bizden? Biz yanlış bir şey yapmadık ki..." Gözlerimi onun kömür karası gözlerine diktim. Eğildim, kollarımı onun boynuna doladım ve başımı omzuna gömdüm. "Çok büyük konuştuk Alaz..." diye fısıldadım kulağına doğru, sesim boğuk bir inilti gibiydi. "Bu dünya çok acımasız. Bazen mutluluk öyle büyük bir yüktür ki, insan onu taşırken ezilmekten korkar."
Alaz beni kollarının arasına aldı. Göğsüme, sırtıma öyle bir güçle sarıldı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Başını saçlarıma gömdü, kokumu derin derin içine çekti. "Korkma..." dedi Alaz, sesi bir yemin gibi fısıldayarak. "Ben varım Akça. Ben olduğum sürece bu dünyadaki hiçbir yük seni ezemez." Gözlerimi onun omzunda kapattım. Kucağımızda açık duran o defter, üzerindeki bebek tulumu, bacağımın altına sakladığım o küçük kağıt parçası ve saatler sonra beni almaya gelecek olan Kadir...

Alaz başını eğip şakağıma, saç diplerime yakıcı, derin bir öpücük bıraktı. "Ben terasa çıkıp şu görüşmeyi halledeyim güzelim," dedi, parmaklarını yanağımda şefkatle gezdirerek. "Sen sakın kalkma. Kutularla da uğraşma, çocuklara söylerim yukarı, odaya taşırlar."

"Tamam sevgilim," dedim, sesimi öyle uysal, öyle kırılgan bir tonla bıraktım ki dudaklarımdan, bir an kendim bile bu masumiyete inanacak gibi oldum. "Sen işine bak. Ben biraz buradaki şeyleri incelerim." Alaz koltuktan doğruldu. Geniş omuzlarını gerdi, telefonunu kulağına götürerek salonun denize bakan geniş cam sürgülü kapısını araladı ve terasa çıktı. Cam kapı arkasından kapandığında, dışarıdaki rüzgarın uğultusuyla birlikte Alaz'ın o otoriter, emirler yağdıran sesi boğuklaşarak camın ardında kaldı. Sırtı salona dönüktü; tek eli cebinde, bir kurt gibi terasın taş zemininde volta atarak konuşuyordu.
O an salonda zaman bir kez daha durdu. Kucağımdaki defteri usulca kapattım, üzerindeki minik beyaz tulumu incitmeden yan taraftaki mindere bıraktım. Bacağımın altına sakladığım o küçük kağıt parçasını avcumun içine alıp sıkarken kalbim göğüs kafesimi yırtacak bir hızla çarpmaya başladı. Çok geçmeden, salona açılan koridorun kapısı hafifçe aralandı. Gelen adımların ritmi bir hizmetlinin ya da sıradan bir korumanın hafif adımları değildi. Ağır, bastığı yeri ezen, ölçülü adımlardı. Başımı çevirdiğimde Kadir geliyordu.
Bakışları önce terasta arkası dönük telefonla konuşan Alaz'a kaydı, hemen ardından doğrudan benim gözlerime kilitlendi. Elinde sehpadaki boş evrak klasörünü ve etrafa saçılmış ambalaj kutularını toplamak için aldığı büyük bir sepet vardı; dışarıdan bakıldığında sadece salondaki dağınıklığı toparlamaya gelen sadık bir adam gibi görünüyordu.

Kadir sehpanın önüne kadar geldi. Yere doğru hafifçe eğildi, açık duran büyük karton kutulardan birini kucağına aldı.
Tam o sırada, sırtını terasa, yüzünü ise koltukta oturan bana doğru çevirdi. Gözleri kapkara, tehlikeli bir derinlikle parıldıyordu. Eğildiği yerden, dudaklarını neredeyse hiç kıpırdatmadan, sadece benim duyabileceğim o fısıltılı, pürüzlü ses tonuyla konuştu:
"Notu aldın."
Bu bir soru değildi; bir durum tespitiydi. Gözlerimi bir saniye bile kırpmadan onun o kaskatı yüzüne diktim. Kazağımın kolunun içine gizlediğim avcumu hafifçe gevşettim; parmaklarımın arasındaki kağıdı kazağımın cebine geri kaydırırken sesimi fısıltının da altına çektim. "Aldım," dedim buz gibi bir sesle. "Seni oradan ben alacağım yazmışsın. Nasıl olacak bu iş Kadir? Dışarısı ordu gibi adam kaynıyor. Demir evin her köşesine kamera ve lazer sensör döşedi. Kapıdan bir adım atsam Alaz'ın telefonuna bildirim düşer."

Kadir elindeki kutuyu yere bıraktı, içindeki pelüş battaniyeleri düzeltir gibi yaparak iki elini kutunun kenarlarına dayadı. Başını hafifçe bana doğru yaklaştırdı ama gözlerini terastaki Alaz'dan ayırmadı. "Plan hazır," dedi Kadir, her hecesi çelik bir disiplinle dökülüyordu dudaklarından. "Saat tam 21:15'te, villanın batı yakasındaki ana jeneratör panosuna bağlı röleyi patlatacağım. Sistem yedek hatta geçene kadar tam 3 dakikalık bir körleşme yaşanacak. O 3 dakika içinde bahçedeki kameraların sinyali donacak, lazer sensörler sıfırlanacak."

Nefesimi tuttum. "Demir ve adamlar ne olacak?"

"Jeneratör arızası alarm vereceği an Demir ve dış çemberdeki nöbetçilerin hepsi teknik odaya, batı bahçesine koşacak," diye devam etti Kadir, "O kargaşada sen alt kattaki çamaşırhanenin servis kapısından çıkacaksın. Orası arka koruluğa açılan tek kör nokta. Seni villanın 300 metre ilerisindeki sahil yolunda, kayalıkların altındaki virajda siyah, plakasız bir Sedan bekliyor olacak. Direksiyonda ben olacağım." Zihnim hızla planın adımlarını taradı. Kusursuzdu. Bir saniyelik bir gecikme ya da fazladan atılacak tek bir adım bile hesaplanmıştı. Bu sıradan bir kaçış planı değildi; doğrudan profesyonel bir istihbarat aklının ürünüydü.
Fakat içimdeki Manal Arel, karanlıkta gözleri parlayan bir avcı gibi tetikteydi. Yıllarca teşkilatın gölgesinde yaşamış bir kadına kimse sebepsiz bir sadakat satamazdı.

Gözlerimi Kadir'in o derin yaralarla kaplı çehresine, kırışıksız alnına diktim. Bakışlarımdaki o uysal Akça maskesi bir anda sıyrıldı; yerini yıllar önce sınır boylarında adam sorgulayan o ölümcül Manal'a bıraktı. "Kadir..." dedim, sesim bir jilet gibi keskinleşerek. "Bana bak."
Kadir bakışlarını Alaz'dan çekip anlık bir refleksle gözlerime kilitledi. Karşısında o az önce ağlayan, kocasının kollarında sığınak arayan hamile kadını değil, gerçek Manal Arel'i gördüğü o salisede göz bebeklerinin hafifçe titrediğini yakaladım. "Alaz'ın babasından beri bu ailedesin," dedim, kelimelerimi dişlerimin arasından tane tane dökerek. "Varnalıların ekmeğini yedin, bu villanın en mahrem köşelerine kadar girdin. Şimdi ise Teoman'ın sırtına hançer saplıyorsun. Neden? O adam sana ne vadetti Kadir? Teoman Varnalı'yı satmanın, onun kanını taşıyan bu çocuğu o kliniğe götürmenin bedeli nedir?"
Kadir bir an donakaldı. Yüzündeki o taş gibi ifade çatladı; çenesindeki kaslar öyle bir gerildi ki, dişlerini kırdığını sandım. Gözlerindeki o karanlık dehlizden bir anlığına saf, katıksız bir öfke ve yılların biriktirdiği derin bir kin fışkırdı.
Eğildiği yerden başını biraz daha bana yaklaştırdı. Sesi o kadar alçak ama o kadar zehirli çıktı ki, fısıltısı havayı dondurdu:
"Ben Teoman'ı satmıyorum Manal..." dedi Kadir.
Manal... Adımı onun ağzından duymak içimdeki son şüphe kırıntısını da yok etti. Biliyordu. En başından beri her şeyi biliyordu. "Ben sadece..." diye devam etti Kadir, gözlerini terastaki Alaz'ın sırtına dikerek, "...yıllar önce benim hayatımı, ailemi ve onurumu o Bulgaristan hattında bozuk para gibi harcayan Varnalılardan payıma düşeni alıyorum. Bana para vadetmedi. Bana Varnalıların kendi kanlarında boğulacağı o günü izleme hakkını verdi. Teoman o gün o sınırda sadece bir çocuğu değil, benim kardeşimi de ölüme terk etti. O emri verirken eli titremediyse, benim de bu gece o arabayı o kliniğe sürerken elim titremeyecek."

Boğazım düğümlendi.
Kadir'in gözlerindeki o dipsiz nefreti gördüğümde, bu evin içindeki cehennemin sadece benimle sınırlı olmadığını anladım. Alaz ve ailesi ardında öylesine derin bir enkaz, öylesine kanlı bir geçmiş bırakmıştı ki, etrafındaki her sadık gölge aslında onların canını almak için bilenmiş birer hançere dönüşmüştü. "Saat 22:00'deki kliniği biliyorsun..." dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "O masaya yatacağımı biliyorsun."

"Biliyorum," dedi Kadir, sesi bir mezar taşının soğukluğundaydı. Gözlerini karnıma, kazağımın altındaki o hafif kavise doğru indirdi. "Ve yapman gerekeni yapacaksın. Bir Varnalı tohumunu bu dünyaya getirmek, kucağında ölen o çocuğun mezarına tükürmekle aynı şeydir. O çocuk doğarsa, Teoman o çocuğu sana karşı bir zincir yapacak. Seni o zincirle bu villaya bağlayacak. Bu gece o masadan kalktığında, Teoman'ın elindeki en büyük koz kül olacak." Kadir haklıydı. Acımasız, vahşi ama inkâr edilemez bir gerçekti bu. Alaz az önce o deftere yazdığı satırlarla beni bu yuvaya, bu çocuğun beşiğine hapsetmek istiyordu. Eğer o çocuğu doğurursam, Kuzey'in intikamı o beşiğin sallantısında kaybolup gidecekti.

"21:15," dedim fısıltıyla, gözlerimi terastaki Alaz'a çevirerek. Alaz telefonunu cebine koymuş, içeri girmek için cam kapının koluna uzanıyordu. "Servis kapısında olacağım."

"Gecikme," dedi Kadir.
Ve saniyenin onda biri kadar bir hızla doğruldu. Elindeki büyük kutuyu sepetin içine bıraktı, yüzüne o bildik, duygusuz koruma maskesini geri taktı.
Tam o anda terasın cam kapısı açıldı. Alaz içeriye adım attı. Rüzgarın dağıttığı siyah saçları alnına düşmüştü, yüzünde hâlâ telefon görüşmesinin getirdiği o gergin ifadenin izleri vardı. Bakışları salona kaydığında, önce ayakta dikilen Kadir'e, ardından koltukta oturan bana baktı.

"Kadir?" dedi Alaz, sesi hafifçe şüpheyle kısılarak. "Sen hâlâ burada mısın?" Kadir başını saygıyla öne eğdi, tek bir milim bile açık vermeden, sesindeki o mutlak itaat tonuyla cevap verdi: "Teoman Bey, hanımefendinin kucağındaki kutuları topluyordum. Demir dışarıda bekliyor, limandaki sevkiyat güvenliği için son kontrolleri tamamladık. Akşamüstü araçların çıkışı hazır olacak."

Alaz derin bir nefes alıp başını salladı. Omuzlarındaki o kaskatı gerginlik biraz olsun gevşedi.
"Tamam," dedi Alaz, eliyle kapıyı işaret ederek. "Kutuları yukarıya, bizim odanın yanındaki odaya bırak. Sonra da Demir'in yanına geç. Akşam ben çıkana kadar kapıdaki nöbet düzenini bizzat sen kontrol et."

"Emredersiniz." dedi Kadir.
Kutuları kucağına aldı. Salondan çıkmadan önce bana doğru tek bir bakış bile fırlatmadı; sanki az önce aramızda o kanlı ittifak hiç kurulmamış gibi, bir gölge gibi sessizce salondan süzülüp kapıyı arkasından kapattı.
Alaz salonun ortasında birkaç saniye öylece durdu. Gözlerini kapattı, parmaklarıyla şakaklarını ovuşturdu. Bütün bu şirket işleri, limandaki krizler ve dışarıdaki görünmez tehditler onun da zihnini kemiriyordu. Ardından gözlerini açtı. Bakışları koltukta oturan bana kaydığında, o yorgun yüzüne yine o kahredici, o içimi yakan aşık tebessüm yerleşti. Adımlarını bana doğru attı.
Koltukta yanıma oturdu. Kollarını uzatıp beni tekrar göğsüne çekti, başını boynuma yasladı. Sıcak nefesi tenimi yakıp geçerken, iri elleri karnımın üzerine, o minicik kavisin tam ortasına yerleşti.
"Çok az kaldı..." diye fısıldadı Alaz, sesi uykulu bir huzurla dökülürken. "Akşam şu liman işini halledip döneceğim. Sonra sadece sen, ben ve bebeğimiz kalacağız. Bu dünyadaki bütün pislikleri kapının dışında bırakacağım." Başımı onun omzuna yasladım. Gözlerimi kapattım. Karnımın üzerindeki o el... Birkaç saat sonra o karnın içinde sevecek hiçbir şey bulamayacaktı.

&&&

Zaman bazen bir su damlası gibi akıp gider, bazen de bir idam mahkûmunun boynuna dolanan yağlı urgan gibi saniye saniye boğazı sıkardı. İnsanın kaderiyle girdiği en kanlı kumar, kendi canından vazgeçtiği an başlardı. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan bir kadın, dünyadaki bütün ordulardan daha tehlikeli, bütün canavarlardan daha acımasız bir silaha dönüşürdü. Ben o silaha dönüşeli çok olmuştu; sadece tetiğin düşeceği, bu sahte cennetin cehenneme döneceği o karanlık geceyi bekliyordum.

Öğleden sonra villanın pencerelerine vuran o soluk güneş, yerini usulca zifiri karanlığına bırakmıştı. Saatler ilerlemiş, evin içindeki o yapay huzur akşamın çöküşüyle birlikte donuk bir gerilime teslim olmuştu.

Alaz, limandaki acil kriz ve gece yapılacak büyük sevkiyat için siyah gömleğinin üzerine deri ceketini geçirmiş, beline her zamanki o soğuk, ölüm saçan gümüş işlemeli silahını yerleştirmişti. Koridorda yankılanan ağır adımları doğrudan yatak odasına yöneldi. Ben yatağın kenarında, üzerimdeki o bol krem kazağın kollarını ellerime kadar çekmiş, uysal ve masum bir kedi gibi oturuyordum. Alaz önüme geldi. O heybetli cüssesiyle dizlerimin dibine çöktü. Kömür karası gözlerinde gitmek istemeyen bir adamın derin sızısı vardı. Koca, nasırlı elleriyle yüzümü kavradı; başparmakları elmacık kemiklerimi sanki beni bir daha göremeyecekmiş gibi delice, hasretle okşadı. "Gitmek istemiyorum..." dedi Alaz, sesi göğsünün derinliklerinden boğuk bir inilti gibi çıkarken. "Aklım da ruhum da bu odada, senin yanında kalıyor. Ama bu gece o sevkiyatın başında durmazsam, arkamızdan oyun kurmaya çalışan o itler açık bulur."

"Biliyorum sevgilim," dedim, sesime dünyanın en kusursuz şefkatini yerleştirerek. Parmaklarımı onun geniş omuzlarına koydum. "İşini hallet. Bizi düşünme. Ben yukarıda, yatağımızda dinlenirim. Sen kafan rahat git."
Alaz derin, sarsıcı bir nefes aldı. Eğilip alnıma uzun, yakıcı bir öpücük bıraktı. Ardından dudakları yanaklarıma, burnumun ucuna ve son olarak dudaklarıma kaydı. Dudaklarının o aç, sırılsıklam ve koruyucu baskısı tenimi yakıp geçerken içimdeki Manal dişlerini birbirine kenetledi. Ayrıldığında gözlerini karnıma indirdi. Koca elini kazağımın üzerinden karnımın üzerine bastırdı, eğilip oraya da derin bir öpücük kondurdu. "Kızıma ya da oğluma iyi bak," diye fısıldadı tenime doğru. "Gece yarısına kalmadan döneceğim. Döndüğümde seni bu yatakta uyurken bulmak istiyorum."

"Söz..." dedim fısıltıyla. "Hadi git artık, geç kalma." Ayağa kalktı. Koridora çıkarken kapının önünde bekleyen Demir'e ve hemen arkasındaki Kadir'e döndü. O aşık adam bir saniyede buharlaştı; sesi villanın koridorlarını titreten bir ölüm fermanına dönüştü: "Demir! Kadir! Gözünüzü bu villadan ayırmayacaksınız. Dış çemberi sıkı tutun. Karımın kılına zarar gelirse, bu gece buraya döner taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmam. Karım önce Allah'a, sonra size emanet."

"Merak etme abi," dedi Demir başını eğerek. Kadir ise sadece sessizce başını eğdi. O kazınmış başındaki tek bir kas bile oynamadı; ama bakışları Alaz'ın arkasından bana doğru saliseliğine kaydı. O gözlerdeki mesaj açıktı: 21:15.

Alaz arkasını dönüp merdivenlerden indi. Birkaç dakika sonra villanın demir bahçe kapısının gıcırtısı ve ardından uzaklaşan koruma konvoyunun gürültülü motor sesleri gecenin sessizliğinde kayboldu. Gittiler.
Yatağın kenarındaki o masum, kırılgan Akça anında yok oldu. Yüzümdeki o sahte tebessüm bir anda dondu; gözlerimdeki o yeşil hareler buzdan birer hançere dönüştü. Ayağa fırladım. Odanın kapısını usulca kilitledim. Saatime baktım: 20:45. Yarım saatim vardı.
Üzerimdeki o geniş krem rengi kazağı tek bir hırsla başımdan sıyırıp yere fırlattım. Eşofmandan kurtuldum. Gardırobun en arkasındaki gizli bölmeye uzandım. Oradan, aylardır dokunmadığım, tenime bir eldiven gibi oturan mat siyah, esnek kargo pantolonu ve üzerine vücudumu sımsıkı saran, hareketlerimi kısıtlamayacak siyah kalın askılı atleti çıkardım. Hızla üzerime geçirdim. Aynanın karşısına geçtim; omuzlarıma dökülen nemli, koyu saçlarımı ellerimle geriye doğru sertçe taradım, tek bir telin bile yüzüme düşmesine izin vermeyecek kadar sımsıkı, kusursuz bir at kuyruğu yaptım.
Aynadaki kadına baktım. Akça ölmüştü. Karşımda duran kadın, Bulgaristan dağlarında kan kusturan, adı yeraltında fısıldandığında en azılı tetikçilerin bile arkasına baktığı Manal Arel'di.

Yatağın altına eğildim. Baza tahtasının arkasındaki gizli manyetik bölmeye uzandım. Parmaklarım o tanıdık, buz gibi metal yüzeye değdiğinde içimdeki tüm damarlar alev aldı. Özel yapım, susturucu takılabilir, mat siyah 9mm Glock. Silahı iki elimle kavrayıp yuvasından çıkardım. Ağırlığı avcuma öyle bir oturdu ki, sanki aylardır kaybettiğim uzvumu yeniden bulmuş gibiydim. Şarjörü çıkardım; mermilerin sarı parlaklığına baktım, tek bir hareketle şarjörü yuvasına sertçe kilitledim. Çıt. Namluyu geriye çekip ilk kurşunu yatağına sürdüm. Silahı göz hizama kaldırdım. Dudaklarımın kenarında karanlık, ölümcül ve şeytani bir tebessüm kıvrıldı. Fısıltım odanın duvarlarında bir yılan gibi tısladı:
"Tekrardan merhaba.." Silahı, pantolonumun arkasındaki özel gizli kılıfa, belimin tam ortasına yerleştirdim. Üzerime hafif, rüzgar geçirmeyen siyah bir deri ceket geçirdim; fermuarını yarıya kadar çekip askılı atletin ve silahın kabarıklığını gizledim. Saatime baktım: 21:12.
Derin, buz gibi bir nefes aldım. Karnımın üzerine elimi koymadım. Ona bakmadım bile. Eğer ona dokunursam içimdeki o anne uyanır, beni bu cehennemin eşiğinde durdururdu; biliyordum.
Odanın kilidini açtım. Bir hayalet gibi sessizce koridora süzüldüm. Merdivenleri parmak uçlarımda inerek villanın zemin katına, mutfağın arkasındaki servis koridoruna ulaştım. Çamaşırhanenin ağır demir kapısının arkasında pusuya yattım. Gözlerim kolumdaki saatin saniye kolundaydı.
21:14:50... 55... 58... 21:15:00.
Güm!
Villanın batı bahçesinden, jeneratör dairesinden boğuk, yankılı bir patlama sesi yükseldi. Anında evin tavanındaki bütün avizeler söndü. Koridor zifiri karanlığa gömüldü; saniyeler sonra duvarlardaki kırmızı renkli, acil durum acil aydınlatmaları devreye girdi. Bahçeden telsiz cızırtıları, bağrışmalar ve Demir'in o panik dolu kükremesi yankılandı:"Jeneratör patladı! Kameralar gitti! Bütün tim batı bahçesine, teknik odaya! Hemen!"
Kadir sözünü tutmuştu. Sistem 3 dakikalığına körleşmişti.
Demir servis kapısının mandalını tek bir hareketle sessizce indirdim. Dışarıdaki soğuk rüzgar yüzüme çarptı. Çalıların, güvenlik kameralarının artık çalışmayan kırmızı lenslerinin altından bir gölge gibi fırladım. Çitlerin arasındaki o kör noktadan geçip villanın arka koruluğuna daldım. Ağaç dalları kollarıma, yüzüme çarpıyordu ama durmadım. Nefesim düzenli, adımlarım ölümcül bir hızdaydı.
Yolu aşıp sahil yoluna indiğimde, kayalıkların altındaki kör virajda farları tamamen kapalı, motoru rölantide çalışan siyah Sedan arabayı gördüm. Adımlarımı hızlandırıp arka kapıya uzandım, kendimi arabanın içine attım ve kapıyı kapattım.
Ön koltukta, direksiyonun başında Kadir oturuyordu. Aynadan göz göze geldik. Yüzünde ne bir korku ne de bir zafer ifadesi vardı. Tek bir kelime bile etmedi. Vitesi taktı, gaza yüklendi. Araba gecenin karanlığında, sahili döven dalgaların uğultusu arasında bir mermi gibi fırladı.

Yol boyunca ikimiz de tek bir cümle kurmadık. Şehrin ışıkları geride kaldı; fabrika bacalarının, terk edilmiş hangarların ve paslı tabelaların olduğu o izbe sanayi bölgesine girdik. Burası polisin bile girmeye çekindiği, yeraltının kirli işlerini hallettiği bir bataklıktı. Saat tam 21:50'yi gösterdiğinde, araba metruk, iki katlı, tabelasız beton bir binanın önünde aniden fren yaptı. Binanın dışındaki tek aydınlatma, paslı demir kapının üzerindeki sarı, titrek bir ampuldü. Kadir motoru durdurmadı. Başını hafifçe arkaya çevirmeden, dikiz aynasından bana baktı. Sesi buz gibiydi: "Geldik. Saat 22:00'de doktor seni bekliyor. İşini bitir."
Kapıyı açtım. Ayağım kırık asfaltın üzerine bastığında Kadir tek bir saniye bile beklemedi. Gaza sonuna kadar bastı; arabanın lastikleri acı bir çığlık atarak asfaltta döndü ve siyah Sedan, gecenin karanlığında hızla kayboldu. Yapayalnızdım.
Deri ceketimin yakasını kaldırdım. Belimdeki silahın soğukluğunu tenimde hissederek paslı demir kapıya doğru yürüdüm. Kapının kolunu indirdim; gıcırdayarak açıldı.
İçerisi buram buram tentürdiyot, alkol ve rutubet kokuyordu. Duvarlardaki sıvalar dökülmüştü, koridorun tavanındaki floresan lamba cızırdayarak yanıp sönüyordu. Burası bir hastane değil, insanın ruhunu emen bir kasaphane gibiydi.

Koridorun sonundaki kapıdan üzeri lekeli beyaz bir önlük giymiş, yüzü maskeli, gözlerinin altı çökmüş bir kadın hemşire çıktı. Beni gördüğü an gözlerini kıstı. "Manal Arel?" dedi kadın, sesi son derece mekanik ve soğuktu. "Benim," dedim.

"Gel arkamdan. Doktor içeride bekliyor." Kadının peşinden dar, havasız bir koridoru geçtik. Koridorun sonundaki yeşil boyalı demir kapıyı açtı. İçeride soğuk bir ameliyathane lambası yanıyordu. Odanın tam ortasında üzeri muşambayla kaplı, soğuk metal bir jinekolojik muayene sedyesi duruyordu. Yanındaki paslanmaz çelik tepsinin üzerinde parıldayan o kürtaj aletlerini, vakum borularını gördüğüm an boğazıma koca bir yumru oturdu. Odanın köşesindeki lavaboda ellerini yıkayan adam arkasını döndü. Kır saçlı, ellili yaşlarında, gözlerinde en ufak bir vicdan kırıntısı olmayan, yeraltının bu tarz kirli operasyonlarını yapan o doktordu. Üzerine cerrahi önlüğünü geçirmişti. "Geç otur," dedi doktor, sedyeyi işaret ederek. "Zamanımız az. Kayıt dışı operasyonlarda oyalanmayı sevmem."

Ceketimi çıkarmadım. Sadece yavaş adımlarla sedyeye yaklaştım. Metal basamağa basıp sedyenin ucuna oturdum. O soğuk muşamba bacaklarıma değdiğinde içimden dondurucu bir ürperti yükseldi. "Uzan," dedi doktor, eline steril eldivenleri geçirirken. Yanındaki hemşireye döndü: "Ultrasonu hazırla. Önce haftasını ve yerleşimini netleştirelim, sonra genel anesteziye geçeceğiz."
Sedyeye uzandım. Başımı sert yastığa koydum. Tavan lambasının beyaz, kör edici ışığı doğrudan gözlerime vuruyordu. Hemşire kazağımın ve atletimin eteklerini yukarı sıyırdı; karnımın üzerine o buz gibi ultrason jelini sıktı.
Jel tenime değdiği an nefesim kesildi.
Doktor probu aldı, karnımın üzerinde gezdirmeye başladı. Yan taraftaki eski model monitörden cızırtılı bir ses yükseldi.
Ve sonra... Bir ses odayı doldurdu.
Güm... Güm... Güm... Güm...
Hızlı, delice, yaşamak için çırpınan küçücük bir kalbin atışı.

O ses odanın çıplak duvarlarında yankılanırken kalbime kor bir hançer saplandı. Gözlerimi monitörden kaçıramadım. Ekrandaki o siyah beyaz dalgalanmaların ortasında, küçücük, kıpırdayan bir gölge vardı. Kendi içinde kıvrılmış, annesinin rahminde dünyadan habersiz uyuyan bir can... Gözlerim yandı ama tek bir damla yaşın akmasına izin vermedim. Dişlerimi öyle bir sıktım ki ağzıma metalik bir kan tadı geldi. Dudaklarım titredi. Sesim boğuk, neredeyse kendi irademin dışında bir fısıltıyla döküldü: "Cinsiyeti ne?..."

Doktor probu hareket ettirirken duraksadı. Başını ekrandan kaldırıp bana baktı. Gözlerinde mesleki bir soğukluk vardı ama bu soru karşısında kaşları hafifçe çatıldı. "Sen bu bebeği aldırmak istediğine gerçekten emin misin?" dedi doktor, sesi ilk defa biraz olsun insani bir tona bürünerek. "Kalp atışları çok güçlü. Gelişimi haftasına göre mükemmel."

Başımı sertçe, tek bir mekanik hareketle salladım. "Eminim. Cinsiyeti ne?"

Doktor ekrana tekrar döndü. Birkaç tuşa bastı, görüntüyü dondurdu. Derin bir nefes alıp başını iki yana salladı.
"Kız..." dedi doktor. "Bir kızın olacaktı."
Kız...
Alaz'ın sesi beynimin içinde çınladı: "Eğer kız olursa... Adını Balım koyacağız, sözümüz söz. Sana benzeyecek Akça... Saçlarını tıpkı senin gibi öreceğim onun..."

Göğsüm paramparça oldu. Ruhumun derinliklerinde bir yerlerde bir çığlık koptu. Bir kız çocuğu... Benim gibi, bu dünyanın günahları arasında bir kurban olacak başka bir kadın. Hayır... Ona bu dünyayı yaşatmayacaktım. Onu bu cehennemin ortasına bırakmayacaktım. "Başlayın," dedim buz gibi bir sesle. Sesimdeki o donukluk doktoru bile ürküttü. "Hemen bitirin bu işi."

Doktor başını salladı. Yanındaki hemşireye döndü: "Propofolü hazırla. Damar yolunu aç, hastayı uyutuyoruz."
Hemşire metal masaya uzandı. İçinde süt beyazı sıvının olduğu kalın enjektörü eline aldı. Koluma doğru eğildi, turnikeyi sıkmak için elime uzandı. Gözlerimi tavandaki o kör edici beyaz ışığa diktim. Bitiyordu. Birkaç saniye sonra bilincim kapanacak, uyandığımda içimdeki o can bu dünyadan silinmiş olacaktı.
Hemşire iğnenin ucundaki havayı çıkarmak için parmağıyla şırıngaya vurdu. Tam iğneyi koluma yaklaştırdığı o salisede ameliyathanenin ağır demir kapısı öyle bir şiddetle tekmelenerek açıldı ki, menteşelerinden fırlayıp duvara çarptı. Beton sıvalar havaya savruldu.

"Ne oluyor-"Doktorun cümlesi ağzında kaldı. Kapının eşiğinde, üzerlerinde siyah hücum yelekleri, yüzlerinde maske olan iki adam belirdi. Ellerinde susturuculu MP5 makineli tabancalar vardı. Hiçbir uyarı yapmadılar. Tek bir kelime bile etmediler. Susturucunun o boğuk, mekanik sesi odayı inletti. İlk kurşun tam doktorun alnının ortasına saplandı. Doktorun gözleri bir anda geriye kaydı, arkasındaki ilaç dolabına çarparak camları tuzla buz etti ve yere yığıldı. Kanlar beyaz önlüğüne ve fayanslara oluk gibi boşaldı.
"Aaaah!" Hemşire tiz, dehşet dolu bir çığlık attı, elindeki şırınga yere düşüp kırıldı.
İkinci kurşun hemşirenin boğazını delip geçti. Kadının çığlığı kanlı bir hırıltıya dönüştü, elleriyle boğazını tutarak sedyenin hemen dibine kapaklandı.

Olay saniyenin onda biri kadar bir sürede gerçekleşmişti. Oda bir anda kan gölüne dönmüştü.
İki maskeli adam namlularını bana değil, yere doğru indirerek doğrudan üzerime doğru atıldılar. Adamların bu hamlesi, içimdeki uyuyan canavarı bir salisede uyandırdı. Bütün o annelik hüznü, o kafa karışıklığı buharlaştı; yerini ölümcül Manal Arel reflekslerine bıraktı.

İlk adam sedyeye uzanıp kollarımı kavramak için öne atıldığı an, sedyede sırtüstü yattığım yerden iki bacağımı birden göğsüme doğru çektim. Askeri bir güçle, bütün gövdemin ağırlığını kullanarak iki ayağımla birden adamın tam göğüs kafesine vahşi bir çift tekme savurdum!

Darbenin şiddetiyle adamın nefesi ciğerlerinden bir patlama gibi çıktı. Yüz kiloluk devasa cüsse geriye doğru savruldu, arkasındaki metal alet tepsisine çarparak tepsiyi, makasları ve neşterleri büyük bir gürültüyle yere devirdi. Adam acıyla inleyerek dizlerinin üzerine çöktü. Sedyeden yay gibi fırladım. Elim anında belimdeki Glock'a gitti ama ikinci adam çok daha hızlı ve profesyoneldi.
Ben tam silahın kabzasını kavramışken, ikinci maskeli adam arkamdan bir gölge gibi üzerime çullandı. Kolunu bir mengene gibi boynuma doladı, diğer eliyle silahı çekmeye çalışan bileğimi geriye doğru bükerek kilitledi. "Bırak beni orospu çocuğu!" diye haykırdım, dirseğimi var gücümle arkaya, adamın kaburgalarına doğru vurdum.

Dirseğim adamın böğrüne oturdu, adam acıyla hırladı ama kolundaki kilidi asla bırakmadı. Yere düşen ilk adam hızla ayağa fırladı, cebinden çıkardığı kalın, siyah plastik kelepçeyi arkaya bükülmüş bileklerime geçirdi. Plastik kelepçe etimi kesecek kadar vahşi bir güçle kilitlendi. Silahım belimden kayıp yere düştü. "Çırpınma!" diye kükredi beni tutan adam, boğuk ve mekanik bir sesle.
Beni tutan devasa adam, tek bir hamlede beni sedyenin üzerinden çekip aldı. Bedenimi ters çevirerek beni bir un çuvalı gibi kendi omzuna vurdu!
Başım adamın sırtından aşağıya sarkıyordu. Görüş açımda yerde yatan doktorun kanlar içindeki cesedi, parçalanmış ultrason ekranı ve sedyeye dökülen o jel vardı. Bacaklarımla adamın göğsüne tekmeler savurmaya, sırtını tırnaklarımla yırtmaya çalıştım ama ellerim arkadan kelepçeliydi, hareket alanım sıfırdı. "Bırak beni! Kimsiniz lan siz?!" diye haykırdım, sesim koridorun paslı tavanında yankılanırken. "Kimin köpeklerisiniz?!"

Adamlar tek bir kelime bile etmedi. Beni omzunda taşıyan adam koşar adımlarla metruk kliniğin koridorunu geçti. Öndeki adam silahıyla dış kapıyı açtı, çevreyi kontrol etti: "Temiz! Çık, çık, çık!" Gecenin ayazı yüzüme çarptı. Binanın hemen önünde, motoru çalışan sürgülü siyah bir minibüs bekliyordu. Minibüsün sürgülü kapısı gürültüyle açıldı. Beni taşıyan adam beni acımasızca minibüsün arka koltuğuna fırlattı. Sırtım koltuğun sert metaline çarptığında nefesim kesildi. Adamlar anında içeri atladı, kapıyı büyük bir gürültüyle kapattılar.
Gaza basıldı. Minibüsün tekerlekleri çığlık atarak döndü, araç savrularak izbe fabrika yolundan ana yola doğru fırladı.
Karanlık minibüsün tabanında, ellerim arkadan bağlı, nefes nefese doğrulmaya çalıştım. Karşımda oturan iki maskeli adamın susturuculu silahları doğrudan üzerime doğrultulmuştu.

Karnımdaki o minicik kalp hâlâ atıyordu. Bebek oradaydı. Operasyon yapılamamıştı.
Ama ben... Yeraltının en karanlık dehlizlerinden birine, kim olduğunu bilmediğim bir gücün ellerine doğru, gecenin bilinmezliğine kaçırılıyordum.
Gözlerim, karşımda oturan ve namlularını üzerimden bir an olsun ayırmayan o iki maskeli adamın boş, ifadesiz gözdeliklerine kilitlenmişti.
Klinikteki o kan gölü... Doktorun parçalanan alnı, hemşirenin boğazından fışkıran o kanlı hırıltı ve sedyede kırılan o ultrason ekranı bir film şeridi gibi zihnimde dönüp duruyordu.
"Kız... Bir kızın olacaktı."Doktorun o son cümlesi, şakaklarımın arasında zonklayan bir balyoz gibiydi. Bir kız... Alaz'ın saçlarını örmek istediği, benimse babasının günahlarından kurtarmak için cellat masasına yatırdığım o minicik can... Yaşıyordu. İçimde, tam da şu an bu sarsıntıların arasında deli gibi çarpmaya devam ediyordu. Ona kıyamamıştım; daha doğrusu kader, kanlı elleriyle araya girip o masayı başımıza yıkmıştı.
Minibüs aniden frene bastı. Lastikler toprağı ve çakılları yararak durduğunda, gövdem öne doğru savruldu.

Sürgülü kapı dışarıdan büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye giren dondurucu gece ayazı yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. Deniz kokusu yoktu; burası rutubet, pas, çürümüş tahta ve yanık motor yağı kokuyordu. Şehrin kilometrelerce uzağında, izole bir cehennemin ortasındaydık. Maskeli adamlardan biri uzanıp beni kolumdan vahşice kavradı. Beni minibüsün tabanından dışarıya doğru asıldı. Ayaklarım soğuk, çamurlu toprağa bastığında dizlerim anlık bir dermansızlıkla büküldü ama yere kapaklanmadım; dişlerimi sıkarak dimdik durdum. İkinci adam arkamdan yaklaştı. Cebinden çıkardığı taktik sustalı bıçağın ucuyla bileklerimdeki plastik kelepçeyi tek bir hamlede kesti. Plastik çıt sesiyle ayrıldı, bileklerim serbest kaldı. Kanın çekildiği parmaklarıma anında iğne batması gibi yakıcı bir sızı yayıldı. Daha ellerimi ovuşturmaya, üzerime saldırmaya fırsat bulamadan beni iki omuzumdan kavradılar. Önümüzdeki paslı, devasa demir hangara doğru sürüklediler. Kapı gıcırdayarak açıldı; beni içeriye doğru adeta bir çöp torbası fırlatır gibi sertçe ittiler.
Ayaklarım dengesini kaybetti, beton zemine sendeledim. Arkamdan kapı öyle bir şiddetle kapandı ki, demirin metale çarpma sesi boş depoda gök gürültüsü gibi yankılandı. Ardından sürgünün yerine oturma ve kilitlenme sesi geldi.
Yalnızdım.

Nefes nefese toparlandım. Arkamı dönüp kilitli demir kapıya doğru koştum, avuçlarımı o paslı metale vurup dinledim. Dışarıdaki adamların bot sesleri uzaklaştı, ardından bir motor sesi daha duyuldu; minibüs oradan ayrılmıştı.
Derin, ciğerlerimi yakan bir nefes aldım. Burası tavanı yüksek, paslı demir kirişlerle örülü, eski bir fabrika deposuydu. Tavandaki tek bir çıplak sarı ampul, ortadaki boş alanı donuk bir ışıkla aydınlatıyordu. Köşelerde üst üste yığılmış tahta paletler, parçalanmış sanayi varilleri ve yer yer su birikintileri vardı. Kaçacak hiçbir delik, sığınacak hiçbir köşe yoktu. Bileklerimi ovuşturdum. Derim morarmış, plastik kelepçenin dişleri tenime gömülmüştü. Kazağımın eteklerini aşağıya çekip atletimi düzelttim. Elim istemsizce karnıma gitti; kazağın üzerinden o hafif kavisi sıktım. Yaşıyordu. O kurşunların, o vahşetin ortasından bir şekilde sağ çıkmıştı. "Seni bu dünyaya getirmeyeceğim..." diye fısıldadım karanlığa doğru, sesimdeki öfke duvarları yaladı. "Bu dünyada kimse benim hayatımı kumar masasına süremez."

Tam beş dakika...
O beş dakika boyunca o deponun soğuk zemininde bir kaplan gibi volta attım. Zihnim bir bilgisayar gibi çalışıyor, klinikteki o iki maskelinin kim olduğunu, beni neden öldürmeyip buraya kilitlediklerini çözmeye çalışıyordu. Fulya mıydı? Alaz'ın limandaki rakipleri miydi?
Tam beşinci dakikanın sonunda, deponun arka tarafında, gölgelerin arasında gizlenmiş olan küçük metal bir kapının kilidi tıkırdadı.

Adımlarım anında dondu. Bütün kaslarım gerildi, yumruklarımı sıkarak gardımı aldım.
Kapı gıcırtıyla açıldı ve içeri bir siluet adım attı. Sarı ampulün cılız ışığı üzerine vurduğunda, içeri giren adamı baştan aşağı süzdüm.bGenç bir adamdı. Yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında... Hafif kumral, hafif dalgalı dağınık saçları vardı. Uzun boylu, iri yarı, geniş omuzlu bir gövdeye sahipti. Üzerine giydiği füme rengi dar tişörtün açıkta bıraktığı yapılı kollarında, boynuna kadar uzanan karmaşık siyah dövmeler parıldıyordu. Yüz hatları son derece sertti ama ela gözlerinde insanı çıldırtacak kadar küstah, aşırı rahat bir ifade vardı. Elinde bir araba anahtarını parmağında çevirerek, sanki kendi evinin salonuna giriyormuş gibi gevşek adımlarla bana doğru yürümeye başladı.

Onu gördüğüm o salisede beynimdeki bütün şalterler attı.
Bir fırtına gibi öne atıldım; aramızdaki mesafeyi iki saniyede kapatıp doğrudan üzerine yürüdüm. Elim kalktı, işaret parmağımı tam göğsünün ortasına, o dövmelerin üzerine sertçe sapladım. "Kimsin lan sen?!" diye bağırdım, sesim deponun paslı çatısını inletti. "Kimin köpeğisin sen?! Beni buraya hangi hakla kapattınız lan?!" Adam yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Parmağımın göğsüne batmasını zerre umursamadı. Dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde yukarı kıvrıldı, anahtarı parmağında fırıl fırıl çevirmeye devam ederek başını hafifçe yana eğdi.
"Sakin ol be şampiyon," dedi adam. Sesi kalın, pürüzlü ve aşırı bir özgüvenle doluydu. "Geldik işte, buradayız."

"Bana şampiyon deme orospu çocuğu!" diye haykırdım, iki elimle göğsünden var gücümle ittirdim onu. Adam iki adım geriye sendeledi ama o piç kurusu tebessüm yüzünden bir an bile silinmedi. Kollarını iki yana açtı, dilini damağına şıklattı.
"cık, cık, cık... Hiç o güzel ağzına yakışıyor mu senin gibi bir kadının öyle küfürler? Ayıp valla, çok ayıp."

"Senin o dilini koparırım piç kurusu!" Gözüm dönmüştü. Hızla arkamı döndüm, demir kapıya doğru koştum. Bütün gücümle, tabanımla kapıya öyle vahşi bir tekme indirdim ki metal inledi. "Belanı sikmeden aç şu kapıyı!" diye kükredim, kapıya bir tekme daha savurarak. Sesim boğazımı yırtıyordu. "Aç lan şu kapıyı! Yoksa bu depoyu senin kafana yıkarım!"

Adam arkamda durmuş, ellerini ceplerine sokmuş beni izliyordu. Attığım tekmelerin yankısı bittiğinde derin bir nefes aldı. Başını iki yana salladı, yüzündeki alaycı ifade yerini garip bir kabullenişe bıraktı:
"Valla... babam az bile demiş."
Tekmeyi atmak için havada kalan ayağım yavaşça yere bastı.
Sırtım demir kapıya dayalıyken başımı hızla ona çevirdim. Kaşlarım çatıldı. "Ne?..." dedim, sesimdeki öfke donuk bir şüpheye dönüştü. "Ne dedin sen?"

Adam birkaç adım öne çıktı. Sarı ampulün tam altına geldiğinde dövmeli kollarını göğsünde bağladı. Ela gözlerini doğrudan gözlerime dikti, dudaklarındaki o sırıtışla konuştu: "Babam az bile demiş diyorum... Sana mesaj gönderen, Bulgaristan diyen, o ses kaydını seraya bıraktıran, Kuzey diye bağıran adam... babam olur kendisi. Sen bize teşekkür edeceğine, bana burada ana bacı sövüyorsun. Anlaşamayız bak sonra seninle, söyleyeyim." Beynimin içinde kaynar sular boşaldı sanki. O iki gözlü sembol... Karşımda duran bu kumral, dövmeli herif doğrudan o gölgenin içinden çıkıp gelmişti. "Adın ne senin?" dedim, sesimi kısarak.

"Kürşat," dedi adam, göğsünü hafifçe kabartarak. "Kürşat Sancarlı." İçimdeki nefret bir gram bile azalmadı. Bir adım yaklaştım: "Baban nerede lan?! Bas git, seninle işim yok benim! O korkak herif neredeyse çıksın karşıma!"

Kürşat kaşlarını hafifçe kaldırdı, gayet rahat bir tonla cevap verdi: "Babam beni gönderdi. O bizi karşılayacak. Güvenli bölgede bekliyor."

"Ben neden buradayım?!" diye bağırdım, ellerimi iki yana açarak. "Beni o klinikten neden kaçırdınız?!" Kürşat'ın yüzündeki o serseri ifade bir anda silindi. Gözleri kısıldı, sesi bir anda ciddileşip tehlikeli bir tona büründü. Bana doğru bir adım atarak üzerime eğildi:
"O kolyedeki sırrı öğrenmek istemiyorsan... çık git. Kapı orada. Teoman'ın koynuna dön, git o çocuğu aldır, onların masasında kukla olmaya devam et."
O kolyedeki sır...
Kelimeler göğsüme bir bıçak gibi saplandı. Kuzey'in öldüğü, aylardır peşinde koştuğum o sır...

Kürşat gözlerimin içine meydan okurcasına bakıyordu. Baştan aşağı süzdüm onu; duruşundaki profesyonel dövüş reflekslerini, tişörtünün altından hafifçe kabaran silah kılıfını tarttım.
Dudaklarım alaycı bir şekilde kıvrıldı. "Sen mi yardım edeceksin bana?" dedim küçümser bir tonla.
Kürşat başını hafifçe iki yana sallayarak güldü. O piç kurusu tebessüm yüzüne geri döndü:
"Merak etme... Tam sinema olacak. Siz oynayacaksınız, ben izleyeceğim." Tek bir kelime bile etmedim. Ellerimi üzerimdeki siyah deri ceketin fermuarına attım. Tek bir hırsla fermuarı aşağı çektim, ceketi omuzlarımdan sıyırıp deponun tozlu zeminine fırlattım. Üzerimde sadece vücudumu saran siyah kalın askılı atlet ve kargo pantolon kaldı. Gözlerimi Kürşat'ın gözlerine diktim:"Silah ver bana."

Kürşat duraksadı. Kaşları şaşkınlıkla havalandı. "Ne?..."

"Silah ver dedim, sağır mısın sen?!" diye çıkıştım, sesim buz gibiydi. "Klinikteki piçler benim silahımı düşürdü. Beni silahsız tek bir adım bile attıramazsınız buradan. Ver o silahı!" Kürşat gözlerimin içine baktı. Karşısındakinin sıradan bir kadın olmadığını o an anladı. Yüzündeki o gevşek tavır yerini temkinli bir kabullenişe bıraktı.
"Sakin ol..." dedi, elini beline atarak. Kot pantolonunun arkasından mat siyah bir tabanca çıkardı. Silahı ters çevirip kabzası bana gelecek şekilde uzattı. Silahı elinden tek bir hamlede kaptım. Şarjörü kontrol ettim; doluydu. Namluyu hızla çekip kurşunu yatağına sürdüm. O mekanik metal sesi deponun duvarlarında yankılandı. Hiç tereddüt etmeden silahı boşalan belime, pantolonumun arkasındaki kılıfa yerleştirdim.
Tam o saniyede deponun dışından, gecenin karanlığını yırtan korkunç bir gürültü koptu. Birden fazla aracın çakılları savuran acı fren sesleri, motor homurtuları ve ardından gelen metalik kapı çarpılmaları dışarıdaki sessizliği paramparça etti. Projektör ışıkları deponun çatlak pencerelerinden içeriye zehirli sarı çizgiler halinde süzüldü. Dışarıda ayak sesleri, bağrışmalar ve ne olduğu anlaşılmayan büyük bir karmaşa başladı.
Kürşat'ın dudaklarında karanlık bir sırıtış belirdi. Ela gözleri parıldadı: "Hah... Başlıyoruz."
Kürşat tek bir salisede kendi belindeki silahı çekti. Namluyu kurdu. Ardından hiç beklemediğim bir hamleyle, sol eliyle omzumdan tutup beni sertçe aşağıya doğru bastırdı.
"Ne yapıyorsun lan?!" diyerek doğrulmaya çalıştım, elim anında belimdeki silaha gitti.
"Kıpırdama!" diye tısladı Kürşat. Beni tahta paletlerin ve kalın çelik varillerin arasındaki kör noktaya, beton zemine sırtüstü oturttu. Önüme kendi gövdesini siper etti, namlusunu kapıya doğrulttu. Başını hafifçe bana çevirdi; gözlerinde buz gibi bir ifade vardı: "Kıpırdama... Sen sadece birazdan duyacaklarına ve izleyeceklerine hazırlıklı ol."

Deponun dışındaki motor homurtuları, çakılları ezen lastiklerin çıkardığı o tiz çığlıklar ve metalin metale çarpma sesiyle birlikte hava bir anda barut kokmaya başladı. Beton zeminde, çelik varillerin ardında otururken sırtıma batan o soğukluk, içimdeki cehennemin yanında bir hiçti.
Kürşat'ın eli omzumu demir bir mengene gibi bastırmaya devam ediyordu. Ela gözlerinde o tehlikeli, alaycı ışık parıldarken dudaklarının kenarındaki o çarpık sırıtış bir milim bile bozulmamıştı. Dışarıdaki kapının zincirleri büyük bir şakırtıyla yere düştü.
Ağır, paslı sac kapı ardına kadar açıldı.

İçeriye ilk giren gölgeler, ellerinde susturuculu otomatik silahlar taşıyan, yüzleri maskeli adamlar oldu. Ama asıl kıyamet, onların hemen arkasından deponun sarı, cılız ışığının altına sürüklenen iki kişiyle koptu.
Alaz ve Fulya.
Her ikisinin de kafasına arkalarındaki iri yarı adamlar tarafından namlular dayanmıştı. Üzerlerine çöken bu tuzağın şoku ve öfkesi havayı titretiyordu. Fulya'nın o her zamanki kibirli, kusursuz taranmış sarı saçları dağılmış, yüzündeki o asil maske yerini saf bir dehşete ve nefrete bırakmıştı. Alaz ise...
Alaz bir kaplan gibiydi. Deri ceketinin altındaki bedeni kaskatı kesilmişti, boynundaki damarlar patlayacak gibi şişmişti. Onu tutan iki adamın kollarında deliler gibi debeleniyor, arkasından kafasına dayanan namluyu zerre umursamıyordu.

Ve o an... Alaz'ın o kömür karası, deliye dönmüş gözleri deponun zeminine, varillerin arkasındaki bana kaydı. Zaman bir anda durdu. Alaz'ın yüzündeki o vahşi, öldürmeye programlanmış ifade tek bir salisede un ufak oldu. Gözbebekleri öyle bir titredi, öyle bir sarsıldı ki, sanki göğsünün tam ortasına kurşun yemiş gibi nefesi boğazında tıkandı. Üzerimdeki siyah atleti, çıplak omuzlarımı, belimdeki silahı ve dağınık saçlarımı gördüğü o an, dünyası başına yıkıldı.

"Akça..." dedi Alaz. Sesi öyle bir çıktı ki... O koca imparatorluğu yöneten, yeraltını titreten adamın sesi çocuksu bir çaresizlikle, zangır zangır titreyerek döküldü dudaklarından. "Akça..."
Bakışları bir salise sonra hemen önümde dikilen, bana tepeden bakan Kürşat'a kaydı. İşte o an Alaz'ın içinde bir canavar uyandı. Gözleri kan çanağına döndü, boynundaki damarlar derisini yırtacak gibi gerildi. Onu tutan iki adamın kollarını silkelemeye çalışarak öne doğru delice bir hamle yaptı.
"Kimsiniz lan siz?!" diye kükredi Alaz. Sesi deponun çatısındaki paslı sacları titretti, boşlukta yankılandı. "Bırakın lan beni! Karımı rahat bırakın! Dokunmayın lan ona! Akça'ya dokunanın soyunu sopunu kuruturum! Bırakın karımı!"
Çırpınışı nafileydi. Arkasındaki adamlar namluyu şakağına öyle sert bastırdılar ki, başı hafifçe yana savruldu ama gözlerini bir an bile benden ayırmadı.
Kürşat hiç istifini bozmadı. Tam bir tiyatro sahnesindeymiş gibi kollarını hafifçe iki yana açtı. Ardından elindeki mat siyah Beretta'yı son derece rahat, neredeyse uyuşuk bir hareketle kaldırıp doğrudan benim şakağıma dayadı. Soğuk metal namlu tenime değdiği an Alaz'ın göğsünden insanlık dışı bir inilti koptu.

"Oooo..." dedi Kürşat, sesi deponun sessizliğinde dalga geçer gibi çınladı. Dudaklarındaki o piç kurusu sırıtış genişledi. "Hoş geldiniz Varnalıların gülleri! İki dakika geç kaldınız ama... Hadi bu seferlik affediyorum, canınız sağ olsun." Nefes alamıyordum. Şakağımdaki o soğuk namluya rağmen gözlerimi karşımdaki iki yüzden ayıramıyordum.
Tam o sırada Fulya'nın o buz gibi, kibirden ve zehirden beslenen sesi araya girdi. Kafasına dayanmış silaha rağmen başını dikleştirdi, yüzünü tiksintiyle buruşturarak beni işaret etti: "O kadın hamile!" dedi Fulya, sesinde en ufak bir şefkat değil, sadece hesapçı bir iğrenme vardı. "Benim torunumu taşıyor! Öteki gibi... Hiç sorun değil. Ne bok yiyorsanız yiyin, kimi vuruyorsanız vurun ama o karnındakine dokunmayın!"

"Anne!" diye bağırdı Alaz, sesindeki öfke doğrudan Fulya'yı biçti. Başını annesine çevirirken gözlerinden saf bir alev fışkırıyordu. "Kapa çeneni! Kapa o lanet çeneni!"
Alaz bir saniye bile kaybetmeden tekrar bana döndü. O kükreyen canavar, bana baktığı o anda yine paramparça oldu. Gözlerinin içi dolmuştu; şakağıma dayalı olan silaha baktıkça deliye dönüyor ama beni ürkütmemek için sesini alçaltmaya, yumuşatmaya çalışıyordu. "Güzelim..." dedi Alaz, sesi titreyerek yalvarır gibi çıktı. "Güzelim, sen sakin ol tamam mı? Korkma sevgilim... Bebeğimize hiçbir şey olmayacak. Sana da bebeğimize de hiçbir şey yapamazlar. Ben buradayım Akça'm... Sakın korkma."

Gözlerimin içine öyle bir baktı ki... O gözlerdeki sevgi öyle sahici, öyle yakıcıydı ki... Gözümden istemsizce, tek bir damla yaş süzüldü. Yanağımdan kayıp çeneme doğru indi. Ama o yaş korkudan değil; bu adamın bana sunduğu o muazzam aşkın arkasındaki kan denizinden dolayı akmıştı. Alaz o damlayı gördüğünde dişlerini öyle bir sıktı ki, çenesinin çatlama sesini duydum sandım. Kafasını tekrar Kürşat'a çevirdi, gözlerindeki o katil uyanarak tısladı: "Kimsin sen lan?! Kimsin sen, ne istiyorsun bizden?!"

Kürşat hafifçe güldü. Başını yana eğdi, Beretta'nın namlusunu şakağımda hafifçe gezdirdi.
"Ben kim miyim Teoman?..." dedi Kürşat, sesindeki o iğneleyici ton insanın kanını donduracak cinstendi. "Ben sizin o bitmeyen... o her geçen gün alev alev körüklenen büyük aşkınızın meleğiyim. Ölüm meleği de diyebilirsin tabii, tercih senin."

Kürşat gözlerini Alaz'dan çekip Fulya'ya dikti, ardından tekrar Alaz'a döndü. "Ee..." dedi Kürşat, kaşlarını kaldırarak. "Siz mi söylersiniz hanımefendiye gerçekleri, yoksa ben mi devreye gireyim?" Alaz'ın nefesi kesildi. Bir şeyleri anlamıştı ya da kokusunu almıştı ama geri adım atmadı. Gözlerindeki dehşeti gizlemek için tekrar kükredi: "Ne söyleyeceğiz lan?! Neyden bahsediyorsun sen şerefsiz?! Bırak karımı!"
Kürşat derin bir iç çekti. Yüzündeki o alaycı tebessüm bir anda donuk, soğuk bir kararlılığa dönüştü. "Anlaşıldı..." dedi Kürşat. "Klasik Varnalı korkaklığı. Hepiniz süslü masalların arkasına saklanmayı iyi bilirsiniz."

Kürşat sol elini kotunun cebine attı. Küçük, siyah bir uzaktan kumanda çıkardı. Başparmağıyla ortadaki kırmızı düğmeye bastı. O an... Deponun karşı tarafındaki çıplak, sıvaları dökülmüş beton duvara monte edilmiş devasa projeksiyon ekranı bir cızırtıyla aydınlandı.
Mavi bir ışık deponun zeminini kapladı, ardından görüntü netleşti. Nefesim ciğerlerimde dondu. Kalbim durdu.

Ekranda... Yıllar öncesinin o karlı, fırtınalı Bulgaristan sınır hattı vardı. Gece görüş kamerasının o yeşilimsi ve titrek görüntüsü duvara yansıdı. Telsiz parazitleri deponun hoparlörlerinden odayı doldurdu. Görüntüde karın üzerine çökmüş, üzerinde yırtık bir mont olan küçük bir çocuk vardı... Kuzey. Soğuktan titreyen elleriyle montumun yakasına yapışmıştı. Ve hemen yanında ben vardım; Manal Arel, saçları yüzüne yapışmış, silahını sınıra doğrultmuş halde çocuğu kendi gövdesiyle korumaya çalışıyordu. Ve sonra... Telsizden Teoman Varnalı'nın, Alaz'ın o dün kayıtta duyduğum genç, acımasız sesi hoparlörlerden patladı: "Kadını vurmayın... Çocuğu hedef alın. O en basit kısmı anne... Amacım bu teşkilatı yerle bir etmek!"
Ekranda iki el namlu ateşi parladı. Kuzey'in o küçücük göğsü geriye doğru fırladı. Beyaz karların üzerine kırmızı, sıcak kanlar fışkırdı. Ekranda benim o gün kopardığım feryat, Manal Arel'in gökleri yırtan o çığlığı yankılandı: "Kuzey! Hayır! Kuzey!"

Görüntüde, Alaz'ın o dönem sahada olan adamları çocuğu vurup hızla araçlarına biniyor, Kuzey ise kollarımın arasında çırpınarak, kan öksürerek gözlerini kapatıyordu.
Video acı bir parazitle karardı.
Deponun içine mutlak, sağır edici bir sessizlik çöktü. Sadece benim kesik kesik, parçalanmış nefeslerimin sesi duyuluyordu.
Gözlerim ekrandan ayrıldı. Yavaşça, sanki boynumdaki bütün kemikler kırılmış gibi başımı Alaz'a doğru çevirdim.
Alaz kaskatı kesilmişti. Yüzü kireç gibi bembeyazdı. Gözleri duvardaki o kararmış ekrana çakılı kalmıştı; titreyen dudakları aralıktı ama tek bir kelime bile çıkmıyordu ağzından. Bütün o heybeti, bütün o gücü bir saniyede tuzla buz olmuştu. Karşımda bir mafya lideri değil, kendi günahının enkazı altında ezilmiş bir ceset duruyordu.

Kürşat başını hafifçe iki yana sallayarak Beretta'yı şakağımdan birkaç santim geri çekti. "Aslında..." dedi Kürşat, alaycı bir fısıltıyla. "...pek söze gerek yok ama-"

"Kes sesini!" diye bağırdım. Sesim öyle bir tonda çıktı ki, Kürşat bile irkilerek sustu.
Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerimin titremesine izin vermedim. Belimdeki Beretta'nın ağırlığını tenimde hissederek, varillerin arkasından çıkıp Alaz'ın tam karşısına dikildim. Aramızda sadece üç adım vardı. Gözlerimi onun o kömür karası, suçluluktan ve dehşetten kıvranan gözlerine diktim. Yüzümde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu; sadece ruhunu şeytana satmış bir kadının o mezar soğukluğu vardı.

"O sırrı öğrenmemem için miydi?..." dedim. Sesim fısıltıyla başladı ama her kelimesi bir jilet gibi havayı yardı. "...Bütün bu oyun, o kolye de ne olduğunu anlamayayım diye miydi? Bu yüzden mi beni kendine aşık ettin?! Bu yüzden mi bana sahip oldun, beni koynuna aldın, eve hapsettin?!" Alaz konuşamadı. Boğazındaki o koca düğüm inip kalktı, gözlerinden tek bir damla yaş süzülüp yanağındaki sakalların arasına karıştı.
"Akça..." diye fısıldayabildi sadece, sesi paramparçaydı.

"Bana Akça deme!" diye haykırdım, deponun duvarlarını inleterek. Bir adım daha attım. "Amacın neydi Teoman?! Söylesene! Amacın neydi?!" Alaz başını yere eğmedi ama omuzları çöktü. Hayatımda ilk defa onun böylesine küçük, böylesine çaresiz kaldığını görüyordum. O koca adam, aşık olduğu kadının karşısında bir idam mahkûmu gibi duruyordu. Gözlerini gözlerime kaldırdı; o gözlerdeki pişmanlık öyle büyüktü ki, bir insanı diri diri yakmaya yeterdi "Amacım..." dedi Alaz, sesi hıçkırıkla bölündü, gözyaşları sakallarından aşağı aktı. "...amacım teşkilatı bitirmekti. Ben seni tanımıyordum Akça. Yemin ederim o kadının sen olduğunu, o çocuğun senin canın olduğunu bilmiyordum! Ben seni sonradan buldum... Ben sana deliler gibi aşık oldum!"

"Yalan!" diye tısladım, sesim nefretle zehirlenmişti. Elim istemsizce karnıma gitti. Kazağın üzerinden karnımı kavradım, tırnaklarımı etime geçirdim. Alaz'ın bakışları karnıma kaydığı an bir kez daha yıkıldı. "Biliyor musun..." dedim, sesim bu kez boğuk, kırık ve insanın içini kanatan bir melodiye dönüştü. Gözlerimden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. "...Bugün klinikte ne öğrendim biliyor musun Teoman? Bir kızımız olacakmış..." Alaz'ın göğsünden kesik bir nefes koptu. Gözleri fal taşı gibi açıldı, dudakları titredi.
"...Adı Balım olacaktı..." diye devam ettim, sesim hıçkırıkların arasında ezilerek. "...Hani sen demiştin ya? 'Saçlarını tıpkı senin gibi öreceğim' demiştin. 'Ona bu dünyadaki hiçbir kötülüğü değdirmeyeceğim' demiştin... Böyle koridorda, o villanın içinde peşimizde dolanıp duracaktı. Minik patikleri vardı... Hatırlıyor musun o deftere yazdıklarını? 'Sizin bastığınız toprağa ömrümü sererim' demiştin..."

Alaz artık dayanamadı. Başını iki yana sallayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. O koskoca adam, arkasındaki korumaların tuttuğu kollarının arasında bir çocuk gibi sarsıla sarsıla ağlıyordu. "Yapma..." diye inledi Alaz, gözyaşları çenesinden göğsüne damlarken. "Yalvarırım yapma Akça... Öldür beni ama böyle konuşma. Yalvarırım..." Bir anda yüzümdeki o kırılgan acı silindi; yerini saf bir dehşete bıraktı. Gözlerimi kısıp sesimin bütün gücüyle onun yüzüne doğru haykırdım: "Sonra ne öğrendim biliyor musun?! Benim o doğacak kızımın babası bir çocuk katiliymiş! Hem de Kuzey'in katiliymiş!"

"Akça, sevgilim..." dedi Alaz telaşla, öne doğru atılmaya çalışarak. "Yalvarırım dinle beni, kurban olayım dinle..."

"Sus!" diye kükredim.
Tam o sırada, arkamda duran Kürşat'ın o zehirli, alaycı sesi araya girdi. Kürşat bir adım öne çıktı, ellerini ceplerine sokarak bana doğru baktı:"Manal..." dedi Kürşat, sesi deponun tavanında yankılanırken. "Sen çok güzel konuşuyorsun da... eksik biliyorsun be güzelim. O Kuzey kim, biliyor musun sen gerçekten?"

Alaz o an sanki elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Yüzündeki bütün o pişmanlık ve ağlama ifadesi bir salisede dehşete dönüştü. Delirmiş gibi bağırdı: "Sus! Kapa çeneni! Kapa o lanet ağzını, öldürürüm seni lan! Sus!"
Alaz'ın bu korkusu içimdeki şüpheyi bir alev gibi parlattı. Hızla Kürşat'a döndüm: "Kim?!" dedim, sesim titreyerek. "Kuzey kim?!"

Kürşat Alaz'ın tehditlerini zerre umursamadı. Dudaklarındaki o karanlık sırıtışla başını arkadaki Fulya'ya doğru çevirdi. Sesi alaycı bir meydan okumayla yükseldi: "O zaman artık kolyedeki sırrı öğrenmenin vakti gelmiştir, değil mi Fulya Hanım?!" diye bağırdı Kürşat. "Sen açıklamak ister misin? Ne de olsa her bok senin başının altından çıkıyor!"

Fulya'nın yüzündeki o kibirli zırh bir an bile çatlamadı. Gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti. O gözlerde öyle katıksız bir kin, öyle saf bir nefret vardı ki... Tükürür gibi konuştu: "Seni öldüreceğim!" dedi Fulya, dişlerini sıkarak. "Kuzey'i Teoman öldürttü... Seni de ben öldürteceğim! Bu aileye soktuğum o günün her saniyesine lanet olsun!"

"Anne sus!" diye kükredi Alaz, ama nafileydi.
Tam o kaosun, bağrışmaların ortasında deponun yan tarafındaki acil çıkış kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye elinde silahıyla Alaz'ın baş koruması, sağ kolu Demir daldı!

Demir'in içeri girmesiyle birlikte depodaki bütün dengeler saniyeler içinde altüst oldu. Kürşat'ın kapının kenarında bekleyen adamı anında Demir'in üzerine atıldı, silahını düşürmek için boğazına sarıldı. İki devasa adam beton zeminde birbirine girdi.
Fulya bunu gördüğü an gözü tamamen döndü. Delirmiş gibi avazı çıktığı kadar haykırdı:
"Demir! Sık şu kadına! Vur onu Demir, öldür!"

Demir yerdeki arbede sırasında kendi silahına yetişemedi. Ama askeri bir refleksle, boğuştuğu adamın belindeki tabancayı tek bir hamlede çekip aldı. Yerde sırtüstü dönerken namluyu doğrudan bana doğru çevirdi!
"SAKIN!" Alaz'ın kükremesi deponun çatısını havaya uçuracak gibiydi. Alaz o an insanüstü bir güçle arkasındaki iki adamı kollarından tutup savurdu; adamlar dengelerini kaybedip geriye düştüler. Alaz bedenini benimle Demir'in namlusu arasına siper etmek için ileriye doğru iki devasa adım attı. Ama iki adım bile gidemeden, Kürşat'ın arkada bekleyen diğer adamları da Alaz'ın üzerine çullandı!
Bu sefer iki kişi değil, tam dört kişi birden Alaz'ın üzerine atıldı. Kollarından, boynundan yakalayıp onu dizlerinin üzerine çöktürdüler. Alaz deliler gibi çırpınıyor, kafasını bana doğru uzatmaya çalışıyordu: "Akça! Demir indir o silahı, gebertirim seni Demir!"

Bütün bu cehennemin, silahların, bağrışmaların tam ortasında ben sadece tek bir şeyi duyabiliyordum: Kalbimin o kulakları sağır eden atışını.
Gözlerimi Kürşat'a diktim. Etrafımdaki arbedeyi, Alaz'ın çırpınışlarını, kafama doğrultulan namluları unuttum. Tek bir adım attım Kürşat'a doğru. "Kuzey kim?..." dedim. Sesim bir fısıltı gibiydi ama bu kıyametin içinde bir çan gibi yankılandı. "Kuzey kim dedim sana?!"

Kürşat gözlerini gözlerime kilitledi. Yüzündeki o alaycı gülümseme bir anda silindi; yerini insanın ruhunu donduran, geri dönüşü olmayan o korkunç gerçeğe bıraktı.
Dudakları aralandı. O iki kelime deponun boşluğuna bir idam fermanı gibi düştü: "Öz kardeşin."

O iki kelime, bir cümlenin parçası değildi. O iki kelime, göğüs kafesimi ikiye yarıp içeriye dökülen tonlarca kızgın lavdı; ruhumu, aklımı, geçmişimi ve geleceğimi tek bir salisede buharlaştıran nükleer bir felaketti. Zaman durmadı; zaman un ufak oldu.
Deponun o rutubetli, leş gibi pas kokan havası ciğerlerime dolmadı; boğazım tıkandı, kulaklarımın içinde binlerce çan aynı anda, delice çalmaya başladı. Sesler boğuklaştı. Demir'in elindeki silah, Alaz'ın onu zapt etmeye çalışan dört adamın altında kükreyişi, Fulya'nın o zehir saçan yüzü... Hepsi silik, anlamsız birer gölgeye dönüştü.
Gözlerimin önüne bir an... Sadece tek bir an o karlı sınır hattı geldi.

"Abla..." diyen o incecik, titrek çocuk sesi. Soğuktan morarmış minicik parmaklarıyla montumun fermuarına tutunan, gözlerimin içine baka baka kan kusan o çocuk... Kuzey. Kucağımda başı geriye düştüğünde, kalbi elimin altında son kez çırpındığında ben sadece bir masumu kaybettiğimi sanmıştım. Meğer ben... Meğer ben kendi canımı, aynı rahimden düştüğüm kanımı, öz be öz kardeşimi o karların üzerinde bırakmıştım. Ve o emri veren...
Gözlerim yavaşça, mekanik bir oyuncak gibi döndü. Yerde, dizlerinin üzerinde dört adamın kollarında çırpınan, gözlerinden yaşlar sicim gibi akan o adama baktım. Teoman Varnalı'ya. Bu sabah karnımı okşayan, "Saçlarını senin gibi öreceğim" diyen, sakallarını kestiğim, kokusunu ezberlediğim o adama...
Kardeşimin katiline.

Dizlerimdeki bütün derman tek bir saniyede çekildi. Bacaklarım bedenimin ağırlığını taşıyamadı.
Dizlerimin üzerine, o buz gibi, tozlu beton zemine çakıldım. İki elim birden yere yapıştı. Parmaklarım yerdeki beton kırıklarını, tozu toprağı tırnaklarımın arasına dolduracak kadar vahşice sıktı. Başım öne düştü. Gözlerim sonuna kadar açılmıştı. Gözbebeklerim titriyor, zihnimin içinde bir yerlerde bütün elektrik telleri kopuyor, kıvılcımlar saçıyordu. Nefes alamıyordum. Göğsüm bir körük gibi inip kalkıyor ama ciğerlerime tek bir zerre oksijen girmiyordu.

Alaz bunu gördüğü an, o dört adamın kollarında adeta felç geçirdi.
"Akça!" diye bağırdı. Sesi bir insanın çıkarabileceği en acı, en parçalanmış sesti. "Akça'm! Bak bana! Kurban olayım bak bana! Akça!" Cevap vermedim. Bakmadım bile. Çünkü Manal Arel o betonun üzerinde, o saniyede tamamen delirdi. İnsanın aklı, taşıyamayacağı büyüklükte bir gerçekle yüzleştiğinde kendini korumak için ya uyur ya da çıldırırdı. Ben çıldırmayı seçtim.

Önce boğazımdan boğuk, hırıltılı bir ses çıktı. Ardından...
Deponun o gerilim dolu, barut kokan sessizliğini yırtan bir ses yükseldi benden. Küçük bir kıkırtı. Kürşat kaşlarını çattı, Demir namlusunu hafifçe indirip şaşkınlıkla bana baktı. Alaz'ın çırpınışı donakaldı.
O küçük kıkırtı saniyeler içinde büyüdü, büyüdü ve deponun paslı sac tavanını döven, duvarlarında yankılanan kontrolsüz, histerik, korkunç bir kahkahaya dönüştü!

Başımı geriye attım. Avazım çıktığı kadar, ciğerlerim patlayana kadar kahkaha atıyordum. Gözlerimden yaşlar fışkırıyordu ama ben deliler gibi gülüyordum. Ellerim yerden kalktı; parmaklarımı o sımsıkı toplu olan saçıma geçirdim. Saç diplerimi öyle bir vahşetle çekiştirmeye başladım ki, saç tellerim kopuyor, kafa derim kanayacak kadar sızlıyordu.
" Kardeşimmiş! Öz be öz kardeşimmiş!" Saçlarımı yoluyor, iki büklüm olup alnımı tekrar yere vuruyor, sonra tekrar doğrulup o deli kahkahayı savuruyordum. Bütün vücudum bir sara nöbeti geçirir gibi sarsılıyordu. Parmaklarım kendi tenimi tırnaklıyor, göğsümü parçalamak istiyordu.

Alaz yerdeki o dört adamın altından bunu izlerken aklını kaybetti. Yüzünü yere sürttü, ağlamaktan gözleri şişmişti.
"Yapma..." diye inledi Alaz, sesi hıçkırıkların içinde boğuldu. "Yalvarırım yapma güzelim... Vurun beni lan! Vurun beni, onu böyle görmeyeyim! Vurun beni!"
Kahkaha bir anda... Tıpkı bir bıçağın şalteri kesmesi gibi bıçak gibi kesildi. Sessizlik.
Depo bir anda mezarlık kadar sessiz oldu.

Yavaşça doğruldum. Dizlerimin üzerinde durmayı bıraktım; sarhoş bir kabus gibi, salına salına ayağa kalktım. Üzerimdeki siyah atlet göğsümün hızlı iniş kalkışlarıyla geriliyordu. Omuzlarım dikleşti. Başımı hafifçe sağ omzuma doğru yatırdım. Dağılan saçlarımın arasından yüzüme düşen o zümrüt yeşili gözlerimde artık insani hiçbir şey kalmamıştı. Gözbebeklerim tamamen küçülmüş, saf bir cinnetin, karanlık bir psikopatlığın ateşiyle parıldıyordu.

Dudaklarımı kemirmeye başladım. Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp öyle sert ısırdım ki, sıcak, metalik kan ağzımın içine sızdı, oradan da çeneme doğru ince kırmızı bir çizgi halinde aktı. Ve gülümsedim. Kanlı dudaklarımın arasından bembeyaz dişlerimi göstererek, insanın kanını donduracak, cehennemin kapısını aralayacak kadar korkunç ve sakin bir tebessüm yerleştirdim yüzüme.
Kimsede çıt çıkmıyordu. Kürşat bile elindeki silahı gevşetmiş, bana dehşetle karışık bir büyülenmeyle bakıyordu.
"Kardeşimmiş..." diye mırıldandım. Sesim bir fısıltı kadar yumuşak, bir kadife kadar pürüzsüz ama bir idam ipi kadar ölümcüldü. "Benim canımmış o..."

Gözlerim, salonun ortasında dimdik duran, yüzündeki o kibirli zırhı takınmaya çalışan Fulya Varnalı'ya kilitlendi.
Fulya gözlerimdeki o cinneti gördüğü an ilk defa irkildi. Geriye doğru yarım adım atmak istedi. Ama çok geçti.
Tek bir kelime daha etmedim. Ne bir çığlık, ne bir uyarı, ne de bir nefes payı...

Sağ elim bir yılan gibi, ışık hızında belime gitti. Kürşat'ın verdiği o mat siyah Beretta'yı kılıfından öyle bir refleksle çektim ki, namlu havayı yardı. Silahı kaldırdım. İki elimle bile kavramadım; tek elimle, tek bir saniye bile nişan almadan, parmağımı tetiğe asıldım.
Deponun içinde yankılanan o ilk kurşun sesi, kulak zarlarını patlatacak bir şiddetle patladı.
Kurşun, doğrudan Fulya Varnalı'nın o kibirli, makyajlı yüzünün tam ortasına, alnının çatına saplandı.
Fulya'nın gözleri bir anda dondu. Ağzı hafifçe aralandı ama tek bir ses bile çıkaramadı. Başının arkasından fışkıran kan ve kemik parçaları arkasındaki duvara sıçradı. O asil, mağrur gövde bir çuval gibi, dizlerinin bağı çözülerek yere yığıldı.

Fulya Varnalı'nın cansız bedeni, deponun tozlu zemininde bir kan gölünün ortasında hareketsiz kaldı.
Alaz o sesi duyduğu, annesinin yere devrilişini gördüğü an deponun çatısını yerinden oynatacak bir sesle kükredi:
"ANNE!" O kükreme henüz bitmemişti ki, yerde boğuştuğu adamın silahını elinde tutan Demir, Fulya'nın yere düşmesiyle bir koruma refleksiyle anında namlusunu kaldırdı. Gözü dönmüştü, parmağı tetiğe gidiyordu; hedefi bendim!

"Akça dikkat et!" Alaz'ın bu çığlığı deponun içinde bir uyarı fişeği gibi patladı. Tam Demir tetiğe asılacağı o salisede, arkamda dikilen Kürşat Sancarlı devasa bir hızla öne atıldı. İri yarı, dövmeli kolunu uzattığı gibi ensemden kavradı ve beni vahşi bir güçle aşağıya, beton zemine doğru bastırdı!
Demir'in silahından çıkan iki kurşun, az önce başımın durduğu havanın içinden vızıldayarak geçti; arkamızdaki çelik varilleri delip kıvılcımlar çıkardı.

Ve hemen ardından deponun kırık çatısından, yan pencerelerinden içeriye peş peşe üç tane metal sis bombası fırlatıldı! Tenekeler yere çarptığı an içlerinden basınçlı, kör edici, süt beyazı ve son derece yoğun bir sis dalgası fışkırmaya başladı. Bir saniye... Sadece bir saniye içinde deponun bütün içi bembeyaz bir bulut tabakasının altında kaldı. Göz gözü görmez oldu. Projektör ışıkları sisin içinde körleşti, nefesler tıkandı, herkes öksürmeye ve rastgele tetiğe asılmaya başladı.

Körlemesine sıkılan kurşunlar deponun metal kirişlerine çarpıp sekiyordu.
"Akça! Nerdesin?" Alaz'ın sisi yırtan, ağlamaktan çatallanmış o çaresiz feryatları yankılanıyordu her yerde. Adamları dağıtmış, sisin içinde emekleyerek, el yordamıyla beni arıyordu. Ama Kürşat bana duracak tek bir saniye bile vermedi. Yerdeki bedenimi belimden kavrayıp tek bir hamlede ayağa kaldırdı. Parmakları bileğime demir bir kelepçe gibi kenetlendi.
"Koş!" diye kükredi Kürşat kulağımın dibinde. "Sisi takip et, koş!"

Düşünmedim. Arkama bakmadım. Yerde yatan Fulya'nın cesedine, sisin içinde adımı sayıklayan o katil kocama dönüp tek bir saniye bile ayırmadım. Kürşat'ın peşinden, deponun arkasındaki o kırık servis kapısına doğru deli gibi koştum. Ciğerlerim sis dumanıyla yandı ama durmadım. Kapıyı tekmeleyerek açtık; gecenin o buz gibi, ayazlı havası yüzüme bir tokat gibi çarptı.

Dışarıdaydık.
Hemen deponun arka patikasında, farları sönük, motoru çalışan zırhlı, siyah bir arazi aracı bekliyordu. Kürşat arka kapıyı tek bir hamlede açtı. Beni arabanın deri koltuğuna doğru itti; ben içeri savrulurken kendisi de anında yanıma atladı ve kapıyı büyük bir gürültüyle kapattı. "Bas! Bas gaza, hemen!" diye kükredi Kürşat ön koltuğa doğru. Şoför gaza sonuna kadar yüklendi. Dört çeker aracın tekerlekleri çakılları, çamurları havaya savurarak döndü. Araba sarsılarak ana yola fırladı; virajları ardı ardına alarak, deponun etrafında toplanan o cehennemden bir mermi gibi uzaklaşmaya başladı.

Arabanın içi zifiri karanlıktı. Sadece hız göstergesinin yeşil ışığı yüzümüze vuruyordu.
Nefes nefeseydim. Sırtımı koltuğa yaslamıştım; üzerimdeki siyah atlet tere ve toza batmıştı. Çenemdeki o kan kurumuştu ama gözlerimdeki o donuk, o korkunç psikopat ifade tek bir milim bile gevşememişti. Elimdeki Beretta'yı bırakmamıştım; namlusu hâlâ sıcaktı, burnuma barut kokusu geliyordu. Kürşat yanımda derin bir nefes verdi. Üzerindeki füme tişörtü düzeltti, dövmeli kollarını koltuğun arkasına yasladı. Yüzündeki o serseri tebessüm bu kez yoktu; bana doğru döndü. Ela gözlerini o karanlığın içinde doğrudan yüzüme dikti. Beni baştan aşağı, elimdeki silahtan kanlı dudaklarıma kadar süzdü.
Sesi pürüzlü, derin ve bir sonraki felaketin kapısını aralar gibi çıktı: "Eee Manal Arel..." dedi Kürşat, gözlerini kısmış bana bakarken. "...kaynananı indirdin, ortalığı mezbahaya çevirdin. Şimdi ne yapmak istersin? Nereye sürüyoruz?"
Gözlerimi arabanın penceresine, gecenin karanlığında geride kalan o yola diktim.

Sol elim usulca aşağıya kaydı. Kargo pantolonumun üzerinden, o karnımdaki hafif kavise, o minicik canın olduğu yere dokundum. Ama bu bir şefkat dokunuşu değildi. Bu, bir celladın kurbanının boynunu ölçmesi gibiydi. Dudaklarımın kenarı o kanlı tebessümle bir kez daha kıvrıldı. Gözlerimi Kürşat'a çevirdim. Sesim gecenin ayazından bile daha soğuk, ölümün ta kendisi gibi döküldü dudaklarımdan:
"Şimdi..." dedim, her kelimeyi dişlerimin arasında eze eze. "...o kardeşimin katilinin kanını taşıyan bu çocuğu bu dünyaya getirmemek için yarım kalan işimi bitireceğim."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.