AMBİVALAS kitap kapağı

4. bölüm / 26

AMBİVALAS

BÜYÜK KUMAR

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: BÜYÜK KUMAR

Kapıya yönelmiştim. Parmaklarım soğuk kapı koluna değmek üzereydi ki kalbimin ritmi bir anda değişti. Arkadan gelen o ses...
Sanki tüm kumarhanenin uğultusu bir anda sustu.
"Manal." Teoman'ın sesiydi.
Düşündüğümden daha yakın, düşündüğümden daha kararlı.
Omuzlarımdan bir sıcaklık çekildi sanki. Geri dönmemem gerekiyordu, biliyordum. Ama içimde, derinlerde bir şey beni geri döndürdü.
O ise çoktan bir adım atmıştı. Sanki kaçamayacağımı biliyormuş gibi.
Gözlerimiz buluştu. Bir saniye... İki... Sonra kalbim boğazıma tırmandı.
Ne istiyor? Bu oyun neden bitmiyor? Kendi kendime sorular yağdırırken, o elini uzattı. Avucunda kırmızı bir zarf vardı, kumarhanenin loş ışıklarında bile parlayan, tehlike gibi görünen bir şey.
Teoman yaklaşırken kimseyi görmüyordum. Etraftaki çip sesleri, masaların tıkırtısı, fısıltılar... hepsi silinmişti. Sadece o vardı.
Sanki bütün gece beni buraya çağırmak için beklemiş gibi.
Zarfı bana uzattı. "Açma şimdi."
Düşmeyen gözleri yüzümdeydi. Sanki içimde sakladığım bütün sırları tek tek okuyordu. "İçindekini yalnızken görmeni istiyorum."
Utanacak şey mi var, korkacak şey mi var?
İç sesim bir ileri bir geri savruluyordu. Bu adam neyin peşinde? Bana oyun mu oynuyor? Yoksa... yoksa daha büyük bir şey mi var?
Zarfın ağırlığı tuhaf geliyordu elime alırken. Sanki sadece kağıt değil... bir tehdit, bir teklif ya da geçmişe açılan bir kapı gibi. Tam konuşacakken o başka bir adım attı. Aramızdaki mesafe nefeslerimizi birbirine karıştıracak kadar daraldı.
"Bu gece gelmezsen..." Sesinde bir meydan okuma kadar... bir kırılganlık da vardı. Ne kadar saklamaya çalışsa da hissediliyordu. "...oyunu kaybedersin." İçimde bir şey kıpırdadı.
Öfke mi? Merak mı?
Yoksa bunun hiç adını koyamadığım o tehlikeli çekim mi? Bakışlarımı kaçırmak istedim ama beceremedim. Dudaklarım kurudu. Zarf elimde yanıyordu adeta. "Hangi oyun?" dedim. Sesim titremediği için kendimi tebrik bile edebilirdim.
Teoman başını hafifçe eğdi, gülümsedi. Keskin, hesaplayıcı...
"Seninle başlayan ama asla bitmeyecek oyun." O an kalbimin bir atışı eksildi. Bir anlığına nefesim kesildi. Ne biliyor? Ne gördü? Ya da kim ona anlattı?
Zarfı daha sıkı tuttum. "Bu gece gel..." diye fısıldadı. Sesindeki alçak ton kolumdaki bütün sinirleri titretti. "...çünkü asıl gerçekler ancak karanlıkta açığa çıkar." Sonra, hiçbir şey eklemeden arkasını dönüp masasına doğru yürüdü. Sanki beni dünyamla ve bu cehennem kırmızısı zarfla baş başa bırakmak istiyordu.
Kıpırdayamadım. Nefes bile alamadım. Zarf avucumda buz kesmişti. Ama içimdeki merak... yangın gibiydi.

&&&

Eve geldiğimde kapıyı açar açmaz üzerime çöken o ağır sessizlik...
Dışarıda kumarhanenin neon ışıkları hâlâ gözümün önündeydi ama burası, benim evim, sanki başka bir dünyanın içindeydi. Daha güvenli. Daha karanlık. Daha gerçek. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan direk yukarı çıktım.
Bedenim yorgundu, aklım savaş meydanı. Kumardaki zaferimin tadı çoktan silinmişti; geriye sadece o kırmızı zarfın avuçlarımda bıraktığı o soğuk yanma hissi kalmıştı.
Duşu açtığımda tüm banyo buharla doldu. Sıcak su sırtımdan aşağı akarken gözlerimi kapadım. Su akıp giderken içimdeki tüm soruları da götürmesini istedim ama yok...
O ses, o bakış, o zarf... Hepsi tek tek zihnimde çınlıyordu. "Bu gece gel...
Çünkü asıl gerçekler karanlıkta açığa çıkar." Teoman'ın sesi kulaklarımda değil...
Direk kalbimde yankılanıyordu.
Ne biliyor?
Ne saklıyor?
Ve neden benim üzerime oynuyor?
Su yüzümü yıkarken nefesim bir an kesildi.

Böyle etkilemesine sinirlenmeliyim. Ama... sinirlenemiyordum.
Çıktığımda buhar tüm aynayı kaplamıştı. Havlumu omzuma attım, saçlarımı gelişigüzel kuruladım. Ev sessizdi. Saat gecenin ilerleyen bir saatiydi ama içimdeki fırtına uyumama izin vermiyordu.
Odaya geçtim. Büyük yatağımın ucuna oturdum. Ve o an... gözüm komodinin üzerinde duran zarfa takıldı. Kırmızı. Kumarhane ışıklarında bile tehlike diye bağıran kırmızı. Şimdi, odanın loşluğunda daha da tehditkâr görünüyordu.
Elimi uzattım. Avuçlarım terledi. Bu kadar basit bir şey yüzünden böyle hissetmek... bana göre değildi. Zarfı elime alınca içimde bir ürperti dolaştı. "Aptal olma Manal." Kendi kendime söylendim. "Bu sadece bir kağıt parçası. Bir oyun daha." Zarfı parmaklarımın ucuyla usulca açtım. Kalbim boğazıma tırmanmıştı. Nefesim kesik. Bütün bedenim tetikte. Kağıdı çektim. Açtım ve o an sanki tüm dünya durdu.
Boş.
Bomboş.
Beyaz bir sayfa bile değil. Hiçbir şey yok. Sadece zarfın arkasında adres ve saat yazıyordu. Kulaklarım uğuldadı. Kalbim hızla çarptı. Düşünceler beynimde birbiriyle çarpışıyordu. Bu bir mesajdı. Bu bir tehdit değildi. Bu bir... savaş ilanıydı. Teoman'ın fısıltısı aklımın içinde yeniden yankılandı: "Bu gece gelmezsen... oyunu kaybedersin."
Elimdeki boşluğa baktım. Bu, bana atılan bir maske değildi. Bu, beni delirtmek için oynanan zekice bir hamleydi. "Merakın seni bana geri getirecek." Göğsüm sıkıştı. Dudaklarımı ısırdım. Sinir, öfke, merak ve garip bir... çekim. Hepsi birbirine karıştı. Kendime hâkim olmaya çalıştım.
Bu adam... Ne yapıyor biliyor musun Manal?
Seni kendine çekiyor. Senin zekânı, sabrını, soğukkanlılığını test ediyor. Ve en önemlisi... Seni izliyor.
Zarfı sıkıca kapattım. Derin bir nefes aldım. "Seninle oyun oynamaya hazırım, Teoman," diye fısıldadım. Sesim soğuk, kararlıydı. "Ama beni delirteceğini düşünüyorsan... çok yanılıyorsun." Zarfı komodine bıraktım. Yatağa uzandım. Ama gözlerimi kapattığım an, boş zarfın gölgesi bile karanlıkta üstüme doğru yürüyormuş gibiydi. Bu gece uyku bana haramdı.
Ve bir şey çok netti: Oyun artık başlamıştı.

&&&

Gece saat geldiğinde üzerime rahat eşofman takımı giyerek dķışarı çıktım. Arabaya bindim. Motorun sesi geceyi yararken içimde garip bir sessizlik vardı. Gideceğim yer... aslında kimsenin gitmemesi gereken yerlerdendi ama ben zaten uzun zamandır kimsenin gitmediği yerlerde dolaşıyordum.
Arabayı durdurdum. Çevreme baktım. Kimse yoktu. Karanlık... tenhalaşmış sokak... hafif rüzgâr...
"Burası mı?" dedim kendi kendime. "Kimse yok. Saçmalık."
Tam arabaya tekrar binmek için kapıyı açmıştım.
Klik.
Arkamda tanıdık ama rahatsız edici bir ses. Tetik sesi. Silahın doldurulma tınısı. Gözlerimi kapattım. Gülümsedim. Çünkü tahmin ettiğim kişi çıkmıştı.
Yavaşça arkamı döndüm.
Teoman.
Elindeki silah bana doğrultulmuş. Yüzünde açıklayamadığım bir ifade. İğneleyici bakışları karanlığı bile kesiyordu. "Çok sakinsin," dedi. Sanki bunu söyleyerek beni analiz etmiş, çözmüş, hükmetmiş gibi bir tonla.
Arabanın kapısını sertçe geri kapattım. Bu ses ikimizin arasında yankılandı. Bir adım attım ona, bir adım daha. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir oyunun sınır çizgisiydi. "Ben karşımdakinden değil..." dedim, sesim her kelimede daha da keskinleşirken, "...kendi sinirli halimden korktuğum için sakin kalıyorum." Silahı biraz daha doğrulttu bana ama ben gülümsemeye devam ettim. "Yoksa ateş olsan cürmün kadar bile yer yakamayacağını ben de biliyorum."
Teoman'ın yüzünde... garip bir şey belirdi.
Kırılmışlık mı?
Hayır.
Onun kırılma şekli bile yapmacıktı. "Sen beni hafife alıyorsun," dedi. "Ben ateşim. Küle çevirmeden durmam."
Başımı hafif yana eğdim. "Ateş, ha?" dedim alayla.
"Zarfı açtın mı?" diye sordu. Sanki cevabı bilmiyormuş gibi. Sinir bir anda elimde toplandı. Saçlarımı geriye ittim, yüzümü ellerimle sıvazladım. Sonra dimdik ona yürüdüm. Silahın namlusu alnıma değdiğinde durdum. Soğuk metal... ama içimde ateş vardı. "Benimle oynama," dedim fısıltıyla. "Tahammülüm yok." Bir adım attım öne, silahın bastırdığı noktayı hissettim. "Çözemediğim ipi keserim, katlanamadığım yerde patlarım." Gözlerimin içine bakıyordu. Ama ben gözlerimi kaçırmadım.
Bu oyunda geri adım atacak kişi ben değildim. "Kaybedecek bir şeyim kalmadığında zararına oynarım."
Dokunduğu tetiği hafifçe gerdiğini hissettim. Ama korkmadım. Korkmuyormuş gibi de yapmıyordum. Gerçekten korkmuyordum. "Şimdi," dedim. "Çek şu elindekini geri." Bir saniye sessizlik oldu sonra ekledim. "Ha illa vuracağım diyorsan da doğru hedef almaya çalış... çünkü vuramazsan,"
Gülümsedim. "ben seni ıskalamam." dedim. Silahı hâlâ alnımdan çekmemişti. Metal soğuğu derimi kesiyor gibiydi... ama içimdeki öfke bundan daha keskin, daha yakıcıydı. Gözlerimi onunkilere kenetlemiştim. Kaçmadım. Korkmadım. Tam tersine, hareketsizliğimle onu çıldırtıyordum.
Teoman'ın parmakları tetiğin üzerinde hafifçe oynadı. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Bana meydan okuyan biri gibi değil... beni çözmek için sabırsızlanan biri gibiydi.
Sonra bir anda silahı yavaşça indirdi. Ama geri adım atmadı. Ben nefesimi kontrol ederken, o bana tehdit eder gibi değil, sanki merak eder gibi yaklaştı. Aramızdaki mesafe nefeslikti artık. Kendi kalbim göğsüme vuruyordu. Geri çekil Manal. Geri. Çekil. Ama ayaklarım köklenmişti. Teoman sesi alçaltarak konuştu: "Bana meydan okuyacak en son kişisin... ama seni izlemekten vazgeçemeyen de tek kişiyim."
Sözlerinin altındaki ateş... öfke gibi görünüyordu ama değildi. Daha karmaşık. Daha tehlikeli. Daha... yakıcı.
Konuşmadım. Tepki vermek istemedim. Ta ki o elini uzatıp cebinden kırmızı bir zarf daha çıkarana kadar. Kalbim bir an durdu. Zarfı tuttu, sonra zorla benim cebime soktu. Parmakları bir saniye fazla kaldı cebimde. Tenimin üstünde bıraktığı o sıcaklık, sinirlerime kadar indi.
"Bunu açmaya dayanabilir misin, emin değilim." Sesi iğneleyiciydi.
Omzum titredi. Teoman arkasını döndü. Bir adım atar atmaz... Durdu. Başını bana doğru çevirip göz ucuyla baktı. "Manal Arel." Sanki yanlış birşey söylemiş gibi yüzünü buruşturdu. "Pardon, senin gerçek ismin Akça Kurt'du. Karıştırmışım."
"Sen?" Dudaklarımı sıktım. O an bir şey oldu. Teoman tekrar döndü, bir anda aramızdaki mesafeyi kapattı. Silahını yeniden kaldırdı. Bu kez alnıma değil sağımdaki beton kolona doğrulttu. Parmağı tetiğe dokunduğu anda anlayamadım.
Mermi kulağımın yanından geçti. Rüzgârı yanağımı çizdi. Tüylerim diken diken oldu. Kalbim boğazıma saplandı. Sıcak bir nefes kulağımın dibinde belirdi. Teoman fısıldadı "Gözünü bile kırpmadın." Sesi öfke içeriyordu ama altında tuhaf bir... hayranlık vardı. Sanki vurmak için değil, kim olduğumu görmek için ateş etmişti.
Bir adım daha yaklaştı. Silahını indirirken kaşları çatıldı. "Senin gibi biri... ya benim yanımda olur... ya karşıma geçer. Üçüncü yol yok." Yutkundum. İçimdeki öfke kabardı. Elimi yüzüme sürdüm; titrememi gizlemek için değil, daha net görmek için.
Sonra ona doğru iki sert adım attım. Silahı hala elindeydi ama umursamadım. Gözlerimin içine bakmaya çalıştı. İzin vermedim. Bakışımı onun kalbine saplar gibi tuttum. "Bana bir daha Akça deme."
"Gerçek ismin Akça değil mi?"
"Sen demeyeceksin. Herkes bana Akça diye seslenemez. Sadece belirli kişiler."
Anladım dercesine başını salladı. "Peki, ben sana Alaz Miraç Varnalı mı demeliyim yoksa Teoman mı?" dedim.
"Senin nasılsa benim de öyle. Teoman yeterli." Bir adım daha attım. Teoman'ın bakışlarıyla bir an çarpıştık. Gözleri karanlık bir gece gibi tehlikeliydi. Teoman bir saniyeliğine nefesini tuttu. Sonra yavaşça gülümsedi. Karanlık bir gülüştü. Ne tam tehdit...
Ne tam hayranlık... Bir karışım. Bir lanet. Silahı indirirken bana doğru hafifçe eğildi. "Seninle çok eğleneceğiz." Aramızdaki gerilim bir anda karanlığa çöken bir yıldırım gibi ağırlaştı. Ve tam uzaklaşacakken... son kez dönüp şu cümleyi bıraktı: "Benden kaçmaya çalışma... seni bulurum."
Ayak sesleri geceye karıştı. Ben ise nefes alamıyordum. Zarf cebimde yanıyordu. Silahın izi tenimde hâlâ soğuktu. Ama içimde... başka bir ateş başlamıştı. "Bu adam... tehlikenin ta kendisi." Dudaklarım aralandı. Fısıltım kendi kulaklarıma bile yabancı geldi. "Ama ben... tehlikeye hep koşarım."
Arabaya bindiğimde direksiyona tutunan ellerimin titremediğini fark ettim. Öfkem mi bastırıyordu, yoksa adrenalinin verdiği kör cesaret mi... bilmiyorum.
Motorun sesi çalıştı, farların ışığı geceyi biçti. Gazı kökledim. Arkamda bıraktığım yer hem bir savaş alanıydı hem de çözülememiş bir bilmece.
Teoman'ın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Benden kaçma... seni bulurum. Tırnaklarım direksiyona gömüldü.
"Bul bakalım..." diye mırıldandım dudaklarımın gerisinde.
Arabayı sert bir dönüşle eve sürdüm. Şehir ışıkları yanımdan kayarken içimdeki fırtına daha da kabarıyordu.
On dakika sonra evin önüne vardım. Frene bastım ve motor sustu. Ama içimdeki gürültü... Hiç susmadı. Kapıdan inip villanın ışıklandırılmış girişine doğru yürüdüğümde biri gölge gibi önüme çıktı.
Bilge. Kollarını çapraz yapmış, kaşları birbirine geçmiş, nefesi hırçın...
Resmen üzerime yürüdü. "Neredeydin sen bu saatte?!" diye patladı. "Hem de tek başına çıkmışsın Akça! Akıl mı kaldı sende?!" Omuzumu düşürmedim. Sakin kaldım. Sakinliğim bile onu delirtiyordu. "Bilge." dedim, sesimi bilerek soğuk tuttum. "Sadece Teoman'ın yanına gittim."
Bilge bir adım geri çekildi. Şaşkınlık gözlerinden taşmıştı. "Anlamadım." Bu kez başımı kaldırıp tam gözlerinin içine baktım. "Bana silah çekti. Kurşun yanağımı çizdi geçti."
Omuz silktim. "Abartılacak bir şey yok." Bilge'nin yüzü bir anda attı. Göz bebekleri büyüdü, nefesi sıklaştı, elleri iki yana düştü. "Neyi abartılacak bir şey değil Akça?! Seni vuruyormuş neredeyse!"
Kapıya doğru döndüm. Cebimden anahtarı çıkarıp metal soğukluğu parmaklarıma değince içimdeki gerilim azıcık gevşedi. Kapıyı kilide soktum. Bilge hâlâ arkamdan söyleniyordu. "Beni niye çağırmadın? Hem ben ne işe yarıyorum Akça?! Birlikte giderdik-"
Anahtarı çevirirken gözlerimi devirdim. "Bilge..." Kapıyı açtım. Yarı dönüp ona baktım. "Tek gitmem gerekiyordu." Bilge sustu. Bu cümleyi anlaması bir saniye sürdü. Sonra yüzü yumuşadı... ama öfkesi geçmedi. Ben içeri adımımı attım Kapının eşiğinde bir an durup nefes aldım. Bilge ise arkadan hâlâ mırıldanıyordu: "Ama bari haber verseydin... bari bir mesaj... bari..." Evin kapısı kapanır kapanmaz Bilge tekrar başladı. Sanki bir düğmesi vardı ve ben o düğmeye bastım.
"Böyle olmaz Akça, böyle gidemezsin! Ne demek silah çekti?! Ne demek 'abartma'?! Sen delirdin mi?!" Montumu çıkarmaya çalışırken arkamdan gelen kelimeler üzerime çarpıp duruyordu. Her biri bir taş gibiydi. Ama ben hâlâ sakindim. Sakinliğim bir anlığına kendime bile yabancı geldi. Bilge önüme geçti. "Ben yokum sanıyorsun, değil mi? İnsan bir haber verir! İnsan yanında birini götürür! Sana bir şey olsaydı-" Parmaklarım tuttuğum montu sıkıp durdu. Kalbimde bir sızı büyüyordu. Dışarıdaki kurşun değmemişti ama bu söz... Bu söz daha çok yakıyordu. "Bilge..." dedim. Duymadı. "Ben neyin var senin anlamıyorum! Bu kadar mı umursamaz oldun?!"
Bir adım attı. Sözleri yine geldi: "Sana bir şey olursa ne yaparım ben?!" İçimde tuttuğum bütün fırtına, bütün gecenin ağırlığı, Teoman'ın nefesi, kurşunun sıcak rüzgârı, hepsi bir anda patladı. "BİLGE YETER!"
Ev sustu. Hava bile dondu. İkimiz de nefes almıyorduk. Göz göze geldik. İkimizin bakışında da biriken bir şey vardı: Kayıp, öfke, korku... sevgi. Ama en çok... birbirimiz. Bilge ilk hareket eden oldu. Yavaşça, temkinli bir adım attı.
Sonra bir tane daha. Elini kaldırdı. Yüzümü avuçlarının arasına aldı. Avuçları sıcak... Sesiyse titrekti. "Ulan... sen benim kardeşim gibisin." Gözlerimi kırpmadım. Her kelime içime çivi gibi girdi. "Senin bir yerin çizildiğinde bile benim canımdan can gidiyor lan." Boğazım düğümlendi. "Hem... birbirimize söz vermedik mi? Çocukluğumuzdan beri?" Nefesim kesildi. O sözü hatırladım. Göğsümün içinde, karanlık bir odada sakladığım o an...
O kadar küçük, o kadar yaralıydık ki. Dudaklarımı zor hareket ettirdim. "...Verdik."
Bilge hışımla başını salladı. "Evet verdik!" Sanki yıllardır içinde taşıdığı bir şeyi nihayet söylüyordu. "Ulan sen yedi yaşındayken geldin bana. Birbirimize sahip çıktık. O lanet yerden birlikte kurtulduk." Sonra sol omzunu açtı. Gözüme bir anlığına vurdu yara... Derin, eski, acı dolu.
Bilge sesi titreyerek fısıldadı: "Bak Akça... bu senin için oldu. Sen canından gitme diye oldu." Yutkundum. Dilimi bile oynatamadım. Yaramdan çok onun yarası acıttı. Gözlerim doldu dolacak gibiydi ama izin vermedim.
Bilge omzunu kapatırken nefesim titredi. Dayanamadım. Aramızdaki mesafeyi hızlıca kapattım ve kollarımı onun boynuna doladım. Sıkıca. Bir daha bırakmayacakmışım gibi. "Gösterme şu izi bana..." dedim boğuk bir sesle. "Gösterme. Dayanamıyorum."
Bilge elini sırtıma koydu. Bir süre öyle kaldık. İkimizin nefesi birbirine karıştı. Ben içimden sayıyordum: İyi ki varsın. İyi ki beni hayatta tuttun. Bilge başımı okşar gibi bir hareket yaptı. "Tamam... tamam Akça. Geçti." Sonra beni kendinden uzaklaştırdı, yüzüme baktı. "Ama bak... böyle devam edersen geçmez." İçimde derin bir sessizlik vardı. Ama sessizliğin içinde bir şey kıpırdıyordu. Öfke değil.
Korku değil. Sorumluluk. Ve... bağlılık. Hafifçe iç çektim. "Biliyorum, Bilge..." dedim. "Biliyorum."
Bilge kaşlarını kaldırdı. "O zaman anlat." dedi. "Bu Teoman denen herif neden sana kafayı taktı?" İşte... şimdi hikâye tam başlıyordu. Bilge'nin "Anlat." demesiyle odanın havası değişti.
Sanki koridor daraldı, nefesim sıkıştı. Teoman'ın adı bile bu eve gölge gibi çöküyordu. Ben gözlerimi yerdeki halıya diktim. Konuşmak istemiyordum. Ama Bilge... o bakışlarıyla insanın içini
zorla açtırırdı. "Başladı yine susmalar." dedi Bilge, kollarını kavuşturup. "Akça, söyle artık. Ne yaptı sana bu herif?" Başımı kaldırdım. "Hiçbir şey." dedim.
Sesim fazla sakin çıktı... tehlikeli bir sakinlik. Bilge kahkaha attı ama sinirle. "Hiçbir şey mi? Yanağını kurşun çizmiş hâlâ bana hiçbir şey diyorsun?!" İçimde bir şey gerildi. "Sadece denedi."
"Ne?" Bilge bir adım attı bana. Gözleri büyüdü. Beni azarlayan bir abi değil, karşısında canını tehlikeye atan bir kız gören biri gibiydi. "Akça, sen delirdin mi? Bu adam kim biliyor musun? Varnalı diyorum Varnalı! O aileye bulaşılmaz." Gülümsedim.
Alaycı.
Kırık.
İnatçı.
"Bana bulaştıysa o düşünsün." Bilge iki elini saçlarına attı. Delirecek gibi. "Allah'ım yardım et... Senin bu egon, bu haddinden fazla cesaretin..."
"Cesaret değil," dedim. Gözlerinin içine bakarak. "Hesap." demeyi de unutmadım.
Bir süre bana baktı. Sonra yüzü ciddileşti. "Tamam... peki bu Teoman sana ne diyor? Neden seni hedef almış gibi davranıyor?"
Boğazımdaki düğüm büyüdü. Teoman'ın o karanlık bakışı... Kulağımdaki sıcak fısıltısı... "Benden kaçma. Seni bulurum."
Tüylerim ürperdi. "Bilmiyorum." dedim. "Ama öğrenmem gerek."
Bilge gözlerini devirdi. "Tabii. Çünkü bu evde sakin sakin oturmak yerine, sen gidip silah doğrultan adamlarla randevulaşıyorsun." Kaşlarımı kaldırdım. "Randevu değil." Bilge kahkaha attı. "He he. Romantik bir şey demedim zaten. Ama adam belli ki başka bir şey istiyor."
Bu cümle içimde bir kıvılcım çaktı. Garip bir kıvılcım. "Benden bir şey istiyorsa," dedim, "yanlış kişiye bulaştı demektir."
Bilge başını salladı, iç çekti. "Tamam... tamam, anlatırsın. Ama Akça, bir şeyi bil." Yaklaştı. Ciddiyetle. "Teoman Varnalı oyuna benzemez." Göz kırptım. Çok hafif. Çok tehlikeli. "Ben de kartlara benzemem."
Bilge dondü, hırçın hırçın güldü: "Kesin ölümüne bulaşacaksın bu adama."
Omuz silktim. "Belki o bana bulaşmıştır." Bilge mutfağa doğru söylenerek giderken ben derin bir nefes aldım. Göğsüm hala sıkışıktı... hem sinirden, hem yaşanmamış korkulardan, hem de az önceki o ağır konuşmanın yükünden. "Yeter bugünlük," dedim kendi kendime. "Vücudum da beynim de yoruldu."
Merdivenden çıkarak odamın kapısını kapattığım an dünya biraz daha sessizleşti.
Montumu sandalyeye bıraktım. Yatağın kenarına oturunca bacaklarım sanki bana ait değildi. Teoman'ın sesi kulaklarımda yankılandı: "Benden kaçma. Seni bulurum." Gözlerimi devirdim. Delireceksem bu adam yüzünden delirecektim.
Yatağa uzandım. Yastığın soğukluğu yüzüme değince bir an içim ürperdi. Tavana baktım. Bilge'nin omzundaki izin görüntüsü hâlâ aklımdaydı. O yara... benim için. "Borçluyum..." dedim fısıltıyla.
Hem ona, hem kendime. Battaniyeyi çekip kapandım. Vücudum yavaş yavaş gevşedi. Nefeslerim düzeldi.
Bugün silah...
Bugün kan...
Bugün korku...
Ve bugün bir şey daha vardı: Ateş gibi bir merak. Teoman Varnalı.Neden ben?
Göz kapaklarım ağırlaştı. Düşüncelerim bulanıklaştı. "Boşver... yarın düşünürüm..." diye mırıldandım. Sonrası karanlık.

&&&

Gözlerimi açtığımda odanın içi öğle güneşinin o çiğ, beyaz ışığıyla dolmuştu. Başımın arkasında dinmek bilmeyen, zonklayan bir ağrı vardı. Yattığım yerde birkaç saniye tavana bakıp dün geceyi zihnimde temize çekmeye çalıştım.
Kumarhanedeki o yeşil çuha masa... Teoman'ın parmaklarımın arasından kayıp giden bakışları... Avucuma bıraktığı o içi boş, hırslı kırmızı zarf... Ve o tenhalaşmış sokaktaki mermi sesi.
Elimi gayriihtiyari yanağıma götürdüm. Tenimde hafif bir sızı vardı ama kan yoktu. Sadece bir rüzgârdı. Teoman Varnalı'nın beni tartmak, içimdeki korkuyu ölçmek için saldığı o zehirli rüzgâr.
Cebimdeki ikinci zarfın varlığını hatırlayarak doğruldum. Montum yatağın kenarındaki sandalyede asılıydı. Tam elimi cebime atacaktım ki aşağıdan gelen hırçın korna sesiyle duraksadım. Hemen ardından dış kapının sertçe vurulma sesi odamın duvarlarında yankılandı.

Üzerimdeki eşofmanların rahatlığına sığınarak merdivenleri indim. Bilge çoktan kapıyı açmış, elinde kocaman, siyah bir kılıfla koridorda dikiliyordu. Yüzündeki o her zamanki hırçın, tetikte bekleyen ifade yerini derin bir hoşnutsuzluğa bırakmıştı.

"Bu ne?" dedim sesimi donuk tutmaya çalışarak.
Bilge elindeki kılıfı sanki içinde bir ceset taşıyormuş gibi tiksinerek bana doğru uzattı. "Annen olacak o kadın göndermiş. Kapıdaki kurye resmen mahalle muhtarı gibi dikildi başımda. Bir de bunu bıraktı." Kılıfın üzerine iliştirilmiş küçük, yaldızlı davetiyeyi gözüme sokar gibi salladı.
Kılıfı elinden alıp fermuarını hafifçe indirdiğimde, içinden gece mavisi, ipek saten bir kumaşın asil pırıltısı sızdı. Arzu Arel... Yine yapmıştı yapacağını. Kendi menfaatleri için piyon olarak kullandığı kızını, sosyete meydanına tam da onun şanına yakışır bir zırhla çıkarmak istemişti.

Davetiyeyi çekip aldım. Üzerindeki o kibirli yazı karakteri doğrudan gözlerime battı:
"Varnalı Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Fulya Varnalı ve Teoman Varnalı'nın onuruna düzenlenecek olan Akşam Yemeği Galası..."

"Varnalılar..." diye mırıldandı Bilge, sesi koridorda buz gibi bir etki bıraktı. "Dün gece seni vurmaya kalkan herif, bu akşam seni evine davet ediyor. Gitmeyeceksin, değil mi Akça?"

"Bana o adla seslenme demiyor muyum ben sana?" diye çıkıştım aniden. Sesimdeki sertlik Bilge'ye değil, içimde büyüyen o kapana kısılmışlık hissinereydi. "Dışarıda, kapının ardında, o masalarda ben Manal'ıyım. Manal Arel. Akça bu evin içinde, o bodrum katında kaldı Bilge. Bunu kafana sok." Bilge gözlerini devirdi, omuzlarındaki o eski yaranın sızısını hisseder gibi duruşunu dikleştirdi. "Bana hikaye anlatma. Kim olursan ol, orası kurtlar sofrası. Dün gece kulağının dibinden mermi geçiren adamın evine kendi ayağınla yürüyemezsin."

"Yürümeyeceğim zaten," dedim davetiyeyi parmaklarımın arasında ezerken. Gözlerimde beliren o karanlık, inatçı pırıltıyı Bilge çok iyi tanıyordu. "Oraya o masayı başlarına yıkmaya gideceğim. Teoman benden bir cevap bekliyor. Ona istediği cevabı, kendi oyun sahasında vereceğim." Kılıfı kaptığım gibi yukarı odama çıktım ve kapıyı arkamdan kilitledim. Yatağın üzerine elbiseyi serdiğimde içimde tuhaf, tarif edemediğim bir dalgalanma oldu. Elbise kusursuzdu. Tam Arzu Arel'in isteyeceği gibi; iddialı, soğuk ve tehlikeli. Ama benim aklım elbisede değil, odanın köşesindeki gizli bölmede sakladığım o kolyedeydi.

Otelden çaldığım, uğruna insanların birbirini vurduğu o lanet parça... Şu an bu evde, benim korumam altındaydı. Ve Teoman o kolyeyi köşe bucak ararken, ben onun boynuna dolanacak ilmeği kendi ellerimle hazırlıyordum.

Yatağın kenarına oturdum, montumun cebindeki o ikinci kırmızı zarfı çıkardım. Parmaklarım kağıdın dokusunda gezindi. Dün geceki o boş zarftan sonra, Teoman'ın bu kez içeriye ne koyduğunu görmek içimdeki o karanlık merakı iyice harlıyordu. Zarfı usulca yırttım. İçinden tek bir kağıt parçası çıktı. Üzerinde sadece el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı: "Gözlerini kırpmadığın an, benim başladığım andı Manal. Bu gece mavinin içinde seni bekliyor olacağım. Sakın geç kalma."
Kağıdı avucumun içinde sıktım. Kalbimin ritmi öfkeyle ritim tuttu. Adam benimle resmen satranç oynuyordu. Attığım her adımı, giyeceğim elbiseyi, annemin bana ne göndereceğini bilecek kadar ağını örmüştü etrafıma. Beni kendi karanlığına çekmek, zihnimi darmadağın etmek istiyordu.

Odanın içinde hışımla dönüp yatağın kenarına oturdum. Hemen akşam olamazdı. Zamanı böylece büküp beni o adamın önüne fırlatmasına izin veremezdim. Henüz saat öğle bir sularıydı ve benim bu açık savaşa silahsız girmeye niyetim yoktu. Teoman'ın beni her şeyden, giyeceğim elbisenin rengine kadar haberdar olacak bir ağla sardığı doğruydu; ama unuttuğu bir şey vardı: Ağları ören örümcek, ağa takılan arının iğnesini hesaba katmazdı.

Derin bir nefes aldım, ayağa kalkıp kapının kilidini açtım ve merdivenleri ikişer ikişer inerek mutfağa daldım. Bilge tezgahın önünde dikilmiş, elindeki kahve kupasını sanki Teoman'ın kafasıymış gibi hırsla karıştırıyordu.
"Bilge," dedim, sesimdeki o soğuk profesyonellik yerine oturmuştu. "Bana o kumarhanedeki en yaşlı krupiyenin, hani arkamdan konuşan o adamın şahsi bilgilerini bul. Hemen."

Bilge elindeki kaşığı şangırtıyla kupanın içine bırakıp bana döndü. "Ne yapacaksın o adamı? Akça, bak yine kendi kafana göre-"

"Manal," diye düzelttim ters bir bakışla. "Sana dışarıda bu oyunun adını hatırlatıp durmayacağım. O ihtiyar dün gece masadan kalkarken Teoman'ın arkasından 'Bir kadınla asla kumar oynama' dedi. Teoman'ı tanıyor. Belki de Varnalıların eski pisliklerini en iyi bilenlerden biri. Akşam o eve körü körüne girmeyeceğim. Bilgiye ihtiyacım var."

Bilge derin bir iç çekti, öfkesi biraz durulur gibi oldu ama gözlerindeki o korumacı abi ifadesi hâlâ oradaydı. "Tamam... Tamam, yarım saate masanın üstünde bil. Ama tek başına gitmek yok. Adamın yerini tespit ettiğim an ben de geliyorum."

"Hayır," dedim kesin bir dille. "Sen burada kalıp o kolyeyi gözün gibi koruyacaksın. Eğer Teoman'ın adamları bu evden şüphelenirse, ilk bakacakları yer benim odam olur. Kolye sende kalacak." Mutfaktan çıkıp odama geri döndüm.

Üzerimdeki rahat kıyafetleri değiştirip siyah, dikkat çekmeyen deri ceketimi ve postallarımı giydim. Aynaya bakıp saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yaptım. Yüzümdeki o yorgunluk izlerini kapatmak için derin bir nefes aldım. Akşamki o cafcaflı, sahte maskeli baloya gitmeden önce, bu şehrin gerçek ve kirli sokaklarında Teoman Varnalı'nın kim olduğunu kendi gözlerimle öğrenmeliydim.
Aşağı indiğimde Bilge bilgisayarın başındaydı. Parmakları klavyede hızla uçuşurken bana bakmadan konuştu: "Adı Rıfat. 62 yaşında. Kumarhanenin eski gediklilerinden. Vardiyası akşamüstü dörtte başlıyor ama şu an evinde, limana yakın o köhne mahallelerden birinde kahvede oturuyormuş. Dikkatli ol."

"Her zaman," dedim ve kapıya yöneldim. Dışarı çıktığımda öğle sıcağı yüzüme sertçe vurdu. Arabaya binip motoru çalıştırdığımda, cebimdeki o buruşturulmuş kağıdın hayali bile zihnimi tırmalıyordu. Teoman beni akşam o lüks villada, mavi elbisenin içinde bekleyebilirdi; ama ben onun geçmişini, o masaya oturmadan çok önce darmadağın etmeye gidiyordum. Şehrin tekinsiz sokaklarına doğru gazı köklerken, içimdeki o tehlikeli dürtü yeniden fısıldadı: Oyun senin kurallarınla akacak Teoman. Sadece henüz haberin yok.

Limana yakın o köhne mahalleye girdiğimde, deniz kokusuna karışan ağır rutubet ve ucuz tütün kokusu arabadaki klimanın kokusunu anında bastırdı. Arabayı, dikkat çekmeyecek eski bir binanın arkasına bıraktım. Deri ceketimin fermuarını boğazıma kadar çekip, postallarımın çıkardığı tok seslerle sokakta yürümeye başladım.
Burası Manal Arel'in adım atacağı bir yer değildi; burası Akça'nın, o yetimhane köşelerinde büyüyen ve çamuru iyi tanıyan kızın çok iyi bildiği bir sahaydı.

Bilge'nin bahsettiği kahvehanenin önüne geldiğimde kapıdaki duman altı camdan içeri göz attım. İçerideki yaşlı adamların bakışları kapıya, yani bana döndü. Umursamadım. Gözlerim direkt arkadaki masada tek başına oturmuş, elindeki çay bardağını tabağına ritmik bir şekilde vuran ihtiyar Rıfat'ı buldu. Kumarhanedeki o şık, jilet gibi krupiye gitmiş; yerine omuzları çökmüş, gözlerinde yılların yorgunluğunu taşıyan bir adam gelmişti. İçeri girdim. Adımlarım masasına doğru yöneldiğinde kahvehanedeki uğultu bıçak gibi kesildi.

Rıfat başını kaldırdı, göz göze geldik. Beni tanıması sadece iki saniyesini aldı. Göz bebekleri büyüdü, elindeki çay kaşığı tabağa tıngırdayarak düştü.
"Sen..." diye mırıldandı, sesi kısık ve titrekti. "Senin burada ne işin var kızım? Deli misin sen?"
Karşısındaki boş sandalyeyi çekip oturdum. Dirseklerimi masaya yaslayıp ona doğru eğildim. "Dün gece," dedim, sesim kahvehanenin gürültüsünü delecek kadar net ama sadece onun duyabileceği kadar alçaktı. "Masadan kalkarken bir şey söyledin Rıfat. 'Bir kadınla asla kumar oynama' dedin. Teoman'a söyledin bunu. Onu tanıyorsun."

Rıfat etrafına bakındı, gergindi. Sanki her köşe başından bir Varnalı adamı çıkacakmış gibi yutkundu. "Ben kırk yıldır o masalardayım," dedi, sesini fısıltıya düşürerek. "Kimleri gördüm, kimleri gömdüm o yeşil çuhaya... Git buradan. O çocuk tekin değil. O saf bir ateş, dokunduğunu küle çevirir."

Alayla gülümsedim. "Ben o ateşin içinden geçtim Rıfat. Bana bilmediğim bir şey söyle. Teoman Varnalı... Kim o? Benden ne istiyor?"
Rıfat derin bir iç çekti, cebinden eski bir paket çıkarıp bir sigara yaktı. Dumanı havaya üflerken gözleri kısıldı. "O çocuk her şeyi hatırlar, Manal..." dedi. Bana sahte ismimle hitap etmesi içimi gıcıkladı ama bozuntuya vermedim. "Sadece dün geceyi değil. Beş yıl öncesini de hatırlar. Bulgaristan'ı da, o karlı ormanı da..."
Duyduğum kelimelerle beynime kaynar sular döküldü. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Bulgaristan mı? Karlı orman mı?
Kuzey'in kollarımda son nefesini verdiği, o her gece rüyalarıma giren o lanet yer.

"Ne biliyorsun?" dedim, masanın altındaki ellerim tir tir titrerken. Sesimin titrememesi için dişlerimi birbirine bastırdım. "Teoman'ın o görevle, Kuzey'le ne ilgisi var?!"
Rıfat sigarasından derin bir nefes daha çekti, gözlerindeki o acıma ifadesi nefretimi körükledi. "Teoman o zamanlar Teşkilat'ın arkasındaki adamların, o büyük masanın en genç üyesiydi," dedi fısıldayarak.

"Kuzey'in operasyon emrini veren kalemin mürekkebi, onun ailesine aitti. Varnalılara. Teoman dün gece o zarfı sana verirken, seni sadece bir kumarbaz olarak görmedi. O, geçmişin intikamını seninle kapatmak istiyor." Gözlerim karardı. Kulaklarımda dün geceki mermi sesi değil, beş yıl önceki o silah patlamaları yankılanmaya başladı. Teoman... Teoman sadece benimle eğlenen kibirli bir sosyete züppesi değildi. O, Kuzey'in ölümüne sebep olan o karanlık çarkın tam merkezindeydi.

"Daha fazlası..." dedim, sesim buz kesti. "Daha fazlasını anlat."
"Bu kadar," dedi Rıfat, sigarasını küllüğe bastırarak ayağa kalktı.

"Daha fazlası benim de, senin de ölümün demek. Bu akşam o galaya gideceksin, biliyorum. Gözlerindeki o inatçı bakış aynı o çocuğun, Kuzey'in bakışı. Ama unutma Manal... Varnalıların evine girersen, oradan sadece Manal olarak çıkamazsın. Ya oranın bir parçası olursun, ya da o evin bahçesine gömülürsün."

Rıfat arkasını dönüp kahvehanenin arka kapısından hızla çıkarken arkasından bakakaldım. Masada, tütün dumanının arasında tek başıma kalmıştım.

Telefonum cebimde titredi. Ekrandaki isim bende kalan tek gerçeklikti: Bilge. Açtım. "Bilge..." dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, kupkuru çıkmıştı.

"Akça! Neredesin, sesin niye öyle geliyor? Bir şey mi oldu?!" Bilge'nin hırçın ama korku dolu sesi beni kendime getirdi.

"Bilge," dedim, gözlerimi kahvehanenin kirli camına dikerek. "Evdeki o mavi elbiseyi hazırla."

"Ne? Hani o eve gitmek intihardı?!"

"İntihar zaten," dedim, dudaklarımın kenarında karanlık, intikam dolu bir tebessüm belirdi. "Ama bu sefer o masayı ateşe vermeye gidiyorum. Teoman Varnalı... Kuzey'in katillerinin soyadını taşıyor. Bu akşam o eve Manal Arel olarak gireceğim, ama o evden çıktıklarında kimin canının yanacağını hepsine göstereceğim."
Telefonu kapatıp masadan kalktım. Hava yavaş yavaş kararmaya, akşamın o tekinsiz laciverti şehre çökmeye başlıyordu. Savaşın rengi artık belliydi: Gece mavisi ve cehennem kırmızısı.

&&&

Arabaya bindiğimde ellerim direksiyona tırnaklarımı geçirecek kadar kasılmıştı. Limanın o pis, rutubetli kokusu üzerime sinmişti sanki ama şu an ciğerlerimi yakan tek şey Rıfat'ın o kirli kahvehanede bıraktığı kelimelerdi.
Bulgaristan. Karlı orman. Kuzey.

Yıllardır zihnimin en ücra, en karanlık köşesinde sakladığım, her uyandığımda beni ter içinde bırakan o kanlı geçmiş, şimdi Teoman Varnalı'nın kibirli gülüşünün arkasından bana el sallıyordu. O operasyonun emrini veren kalemin mürekkebi Varnalılara aitti demek...

Demek Alaz Miraç Varnalı, benim sadece acımla değil, hayatımı mahveden o büyük ihanetle de beslenmişti.

Gaza öyle bir yüklendim ki tekerleklerin asfaltta çıkardığı o çığlık sesi, içimdeki öfkenin ufak bir yansıması gibiydi. Şehir ışıkları yanımdan birer birer akıp giderken, gözümün önüne sadece Kuzey'in o son anı geliyordu. Kollarımda can verirken bana "Yıldız güzeli" diyen adamın katilleriyle aynı masaya oturacaktım bu akşam.

Eve vardığımda frene hırsla bastım. Araba garajda büyük bir gürültüyle durdu. Kapıyı açıp villanın içine daldığımda Bilge koridorda volta atıyordu. Beni görür görmez adımlarını hızlandırdı, yüzündeki o gergin, hırçın ifade her şeyi özetliyordu. "Akça! Yüzünün hali ne böyle? Ne dedi o ihtiyar sana?" diyerek önüme geçti.

"Sana bana dışarıdaki meseleler için o adla seslenme demedim mi Bilge!" diye gürledim. Sesim evin boş duvarlarında yankılandı. İlk defa Bilge'ye karşı bu kadar kontrolümü kaybediyordum. "O herif... Teoman... Sadece bir kumarbaz değilmiş."
Bilge duraksadı. Gözlerindeki o korumacı öfke bir anlığına yerini derin bir şüpheye bıraktı. "Ne demek istiyorsun?"

"Kuzey..." dedim, boğazımdan bu isim çıkarken canımın ne kadar yandığını gizlemeye çalışarak. "O lanet operasyonun, Bulgaristan'daki o katliamın arkasında Varnalılar varmış. Teoman o masanın tam ortasındaymış Bilge. Adam benim kim olduğumu, nereden geldiğimi, neyi kaybettiğimi bilerek benimle oynuyor!"

Bilge'nin yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. Sol omzundaki o eski yara izine gitti eli istemsizce. O karanlık yetimhaneden birlikte kaçtığım, benim için canını ortaya koyan adam şu an karşımda donup kalmıştı. "Bu... Bu intihar demek," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Eğer o herif her şeyi biliyorsa, bu akşam o eve girmek celladının kucağına oturmak demek Akça! Gitmiyorsun. Gidemezsin. Seni oraya göndermem!"

"Ben Manal Arel'im!" diye bağırdım, gözlerimden sızmak isteyen o yaşları hırsla geri iterek. "O oteldeki kolyeyi niye çaldım sanıyorsun? Arzu Arel'in pis işlerini temizlemek için mi? Hayır! Bir iz bulmak için. Ve o iz şu an bana altın tepside sunuldu. O eve gideceğim. O mavi elbiseyi giyeceğim, o hainlerin karşısına oturacağım ve o masayı onların başına yıkacağım!"

Bilge'nin cevap vermesine fırsat vermeden yukarı odama fırladım. Kapıyı arkamdan sertçe çarpıp kilitledim. Nefes nefeseydim. Aynanın karşısına geçtim, saçlarımdaki tokayı çekip çıkardım. Aynadaki yansımama baktım. Karşımda duran kız yetimhanedeki o çaresiz Akça değildi artık; gözlerinde intikam ateşi yanan, acımasız Manal Arel'di.

Yatağın üzerinde duran gece mavisi ipek elbiseye baktım. Teoman'ın "Mavinin içinde seni bekliyor olacağım" diyen o küstah fısıltısı aklımda döndü durdu. "Mavi istiyorsun demek, Teoman Varnalı..." diye mırıldandım dudaklarımı ısırarak. "Sana öyle bir mavi getireceğim ki, içinde boğulurken bile canını neyin yaktığını anlayamayacaksın."

Hızla hazırlanmaya başladım. Banyoya girip yüzümdeki o kirli mahallenin izlerini sildim. Keskin, iddialı bir makyaj yaptım; gözlerime çektiğim o koyu hatlar, içimdeki karanlığın dışa vurumuydu. Elbiseyi üzerime geçirdiğimde kumaşın soğuk, asil dokusu tenimi ürpertti. Elbise vücudumu bir zırh gibi sarıyordu; derin sırt dekoltesi ve bacağımdaki o iddialı yırtmaçla tam bir ölüm tuzağı gibiydim.
Ve son hamle...

Odanın gizli bölmesine yürüdüm. Parmaklarım o soğuk metale, otelden çaldığım o değerli, uğruna insanların kan döktüğü kolyeye değdi. Kolyeyi aldım, pırlantaların loş ışıkta parıldayışını izledim. Bu kolye benim sigortamdı. Onu boynuma takmadım; elbisemin içindeki o gizli, küçük cebe, kalbimin tam üzerine yerleştirdim.

Aşağı indiğimde Bilge merdivenlerin başında bekliyordu. Üzerine siyah bir takım elbise giymişti. Beni gördüğünde gözlerindeki o hırçın hayranlığı ve hemen arkasından gelen o derin korkuyu gördüm.
"Gelmene gerek yoktu," dedim sesimi olabildiğince soğutarak.
"Sen nereye, ben oraya," dedi Bilge, sesindeki o çocukluk yemininin ağırlığıyla. "Dışarıda sen Manal olabilirsin, ama benim arkasını kollayacağım tek bir kişi var. Kapıda bekleyeceğim. Bir terslik olduğu an, o evi havaya uçurmak pahasına içeri girerim."

Hiçbir şey söylemedim. Sadece başımla onayladım.
Evden çıkıp arabaya bindiğimizde, dışarıda gece çoktan şehri esir almıştı. Farların ışığı karanlığı yırtarken, içimdeki o adrenaline karışan intikam duygusu beni tamamen ele geçirmişti. Teoman Varnalı'nın o lüks, korunaklı villasına doğru yaklaşırken, bu gecenin sıradan bir davet olmayacağını, geçmişin hesap defterinin kanla kapanacağını çok iyi biliyordum.

&&&

Varnalı malikanesinin devasa, döküm demir kapıları önümüzde bir canavarın çenesi gibi açıldığında, tekerleklerin altından kayan çakıl taşlarının sesi içimdeki o vahşi ritme eşlik ediyordu. Bahçeyi aydınlatan loş, sarı projektörler, devasa palmiye ağaçlarının gölgelerini villanın taş duvarlarına birer kırbaç gibi fırlatıyordu.

Burası bir ev değildi; burası Alaz Miraç Varnalı'nın krallığıydı. Ve ben, surları yıkmaya gelen o tekinsiz yabancıydım.
Bilge arabayı tam giriş kapısının önünde durdurdu. Valelerden biri hızla kapıma yönelirken, dikiz aynasından Bilge'nin gözleriyle çarpıştık. Direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyazdı. Bakışlarında tek bir kelime vardı: Dikkat et.
"Arabayı uzaklaştırma," dedim, sesimi Manal Arel'in o buzdan maskesinin arkasına gizleyerek. "Fırtınanın ne zaman kopacağı belli olmaz."

"Kulaklığın açık," dedi Bilge, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona düşürerek. "Nefes alışını bile dinliyorum. Tetikteyim."

Başımı hafifçe salladım. Arabanın kapısı açıldığında, gece mavisi elbisemin yırtmacından süzülen bacağım ve postalların yerine giymek zorunda kaldığım o yüksek topukluların tok sesi mermere çarptı. Doğrulup elbisemi düzelttiğimde, elbisemin içindeki o gizli cepte, tam kalbimin üzerinde duran çalıntı kolyenin ağırlığını hissettim. O soğuk metal, bana kim olduğumu ve buraya ne için geldiğimi hatırlatan en sadık dostumdu.

Villanın devasa kapısından içeri adım attığım an, yüzüme çarpan ağır parfüm, pahalı şampanya ve yapmacık kahkahaların kokusu midemi bulandırdı. Kristal avizelerin parlak ışığı altında, şık smokingli adamlar ve pırlantalar içinde yüzen kadınlar birbirlerine sahte gülücükler dağıtıyordu. Tam bir sosyete sirki.

Merdivenlerin başında durup salona
doğru yukarıdan baktım. Gözlerim kalabalığı birer birer taradı. Arzu Arel'i gördüm; bir köşede elindeki kadehle bir holding patronuna gülümsüyordu. Beni gördüğünde gözlerinde beliren o tatmin olmuş, kibirli ifadeyi izledim. Onun için sadece iyi oynayan bir piyondum. Ama onun da, bu salondakilerin de bilmediği bir şey vardı: Piyon, şahı devirmek için ilerliyordu.
Ve sonra... O bakışları hissettim.
Tenimi kavuran, dün geceki merminin sıcaklığından daha yakıcı olan o tanıdık bakışları.
Salondaki kalabalığın tam ortasında, elindeki içki kadehini hafifçe sallayarak beni izleyen Teoman'ı gördüm. Üzerindeki siyah, jilet gibi smokin ona tehlikeli bir asalet katmıştı. Dağınık siyah saçları ve yüzündeki o çözülmesi imkansız, alaycı gülümsemeyle tam bir şeytan gibiydi. Gözleri üzerimdeki gece mavisi elbiseye kaydı. Dudaklarının kenarı, sanki bizzat kendi elleriyle giydirmiş gibi memnuniyetle kıvrıldı.

Beni bekliyordu. Kuzey'in ölüm emrini veren o karanlık masanın genç varisi, avını izleyen bir avcı gibi adımlarımı takip ediyordu.
Merdivenleri yavaşça, Manal Arel'e yakışır bir zarafet ve Akça'nın o öfke dolu inadıyla indim. Topuklarımın her mermere vuruluşu, aramızdaki o kanlı geçmişin geri sayımı gibiydi.

Kalabalığın arasından sıyrılıp tam karşısına dikildiğimde aramızda sadece birkaç adımlık bir mesafe kalmıştı. "Mavi," dedi Teoman, sesi salondaki o uğultulu klasik müziği bir bıçak gibi keserek kulağıma ulaştı. Kadehini bana doğru hafifçe kaldırdı. "Sana bu rengin yakışacağını biliyordum, Manal. Ama içindeki o karanlığı gizlemeye yetmemiş."

"Karanlığımı gizlemek gibi bir niyetim yok, Teoman," dedim. Sesim o kadar düz, o kadar soğuktu ki, aramızdaki o yüksek gerilim etraftaki birkaç davetlinin bize dönüp bakmasına neden oldu. "Ben buraya o karanlığı, senin o çok güvendiğin ışıklı dünyayı yakmak için getirdim." Teoman başını hafifçe eğdi, gözlerindeki o hesapçı pırıltı derinleşti. Yaklaştı. Aramızdaki mesafe azaldığında, kulağımın dibinden geçen o merminin rüzgarını yeniden hisseder gibi oldum.

"Dün gece bana silah çeken o vahşi kız gitmiş, yerine bir salon kadını gelmiş," diye fısıldadı, sesi iğneleyici bir hayranlıkla doluydu. "Ama gözlerin... Gözlerin hâlâ 'beni vurmazsan seni ıskalamam' diyor."

"Hâlâ aynı fikirdeyim," dedim, gözlerimi bir saniye bile onunkilerden kaçırmadan. "Ve inan bana, bu sefer hedefi çok daha iyi biliyorum. Bulgaristan'ı, karlı ormanları... Ve o masada kimlerin oturduğunu."

Teoman'ın elindeki kadehi tutan parmakları bir anlığına kasıldı. Yüzündeki o alaycı gülüş sarsıldı ama yıkılmadı. Göz bebeklerinin hızla büyüyüp küçüldüğünü gördüm. Rıfat'ın söyledikleri doğruydu; vuracağım yeri tam on ikiden seçmiştim. "Demek eski defterleri karıştırmaya başladın," dedi, sesindeki o yumuşak ton yerini hırıltılı, tehlikeli bir fısıltıya bırakarak. Elindeki kadehi yanımızdan geçen garsonun tepsisine bıraktı ve bana doğru bir adım daha attı. "O karlı ormanda sadece ölüler kalır Manal. Canını yakmak istemiyorum."

"Benim canım beş yıl önce yandı, Teoman Varnalı," dedim, kalbimin üzerindeki kolyenin varlığına sığınarak. "Şimdi sıra kimde, onu konuşmaya geldim." Teoman elini hafifçe belime doğru uzattı, dansa davet eder gibi ama aslında beni kalabalıktan uzaklaştırmak istercesine bir hamle yaptı. "O zaman gel," dedi, gözlerinde ilk defa gördüğüm o karanlık, meydan okuyan ateşle. "Asıl büyük kumarı yukarıda, çalışma odamda oynayalım. Tabii o odadan Manal olarak çıkabileceğinden eminsen..."

Kulağımdaki kulaklıktan Bilge'nin "Akça, sakın yukarı çıkma, bu bir tuzak!" diyen hırçın sesini duydum.
Ama ben geri adım atacak kız değildim.

Teoman'ın gözlerinin içine baktım ve dudaklarımda o tehlikeli gülüşü büyüttüm. "Önden buyur, Teoman. Bakalım bu gecenin sonunda kim kimin bahçesine gömülecek."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.