11. bölüm / 26
AMBİVALASMASKELERİN ARDINDA
Bölümler 26Şu an: MASKELERİN ARDINDA
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zihnimdeki tüm sesler kesilmişti. Sadece o üç el silah sesinin kulaklarda bıraktığı o tiz, sağır edici çınlama kalmıştı. En yakın çocukluk arkadaşım, bu hayatta sığınabildiğim, beni ben olarak gören tek insan... Bilge, o pis kokulu konteynerin içinde, kanlar içindeki o beyaz kazağıyla cansızca yatıyordu. Kendimi ıslak, çamurlu beton zemine bırakmıştım. Hıçkırıklarım boğazımda donmuş birer cam kırığına dönüşürken, krizin getirdiği o titremeyle yeri tırmalıyor, gözyaşlarımla çamuru birbirine katıyordum. Ruhum diri diri katledilmişti.
Ama o an, içimdeki o derin çaresizliğin içinden vahşi, yırtıcı bir hırs fırladı. Ağlamam bir anda bıçak gibi kesildi. Gözlerimdeki o yaşlar öfkenin ateşiyle kururken, yerdeki çamurdan destek alarak aniden, büyük bir hızla ayağa kalktım.
Adımlarım öfkeden titriyordu ama durmadım. Karşımda, elindeki silahla hiçbir şey olmamış gibi dikilen annemin üzerine yürüdüm. Aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde eritip tam önüne geçtim ve iki elimle onu omuzlarından bütün gücümle, sertçe ittirdim. Attığım bu öfke dolusu hamleyle birkaç adım gerilemek zorunda kaldı.
"Neden yaptın?!" diye kükredim, sesim o karanlık sokağın duvarlarında yankılandı, boğazımdan kan geldiğini hissettim. "Neden yaptın ona?! En yakın arkadaşımdı o benim! Bu dünyadaki tek dostumdu! Neden?!" Annem, omuzlarını düzeltip üzerindeki o pahalı kürkünü silkeledi. Yüzünde en ufak bir pişmanlık kırıntısı bile yoktu. Aksine, karşımda sinir krizi geçiren öz kızına bakarken dudaklarında alaycı, dalga geçer gibi hastalıklı bir tebessüm belirdi.
"Çünkü o senin hassas yanındı Manal," dedi, sesi o kadar rahat ve umursamazdı ki tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım. "Eğer bu yeraltı dünyasında ayakta kalmak, gerçekten güçlü olmak istiyorsan, en ufak bir hassas yanın olmaması gerekiyor. Ben sadece senin gelecekteki zayıflıklarını kökünden temizledim."
Duyduğum sözlerle zihnimdeki son nezaket kırıntısı da havaya uçtu. İyice delirdim, gözlerim karardı.
"Sen bir canavarsın!" diye bağırdım, yüzüne doğru tükürürcesine. "Güç bu mu?! Kendi kızının hayatını cehenneme çevirmek, etrafındaki herkesi katletmek mi güç?! Sen zavallı bir acizsin! Kendi korkularını, kendi nefretini benim üzerimden tatmin etmeye çalışan bir iblissin! Yemin ederim sana, Bilge'nin o dökülen her damla kanının hesabını senden fitil fitil getireceğim! Seni kendi ellerimle o cehenneme gömeceğim!"
Karşılıklı laflar havada uçuşurken, annemin yüzündeki o alaycı ifade yavaş yavaş silindi. Gözleri kömür karasına döndü, o soğuk ve otoriter maskesini geri taktı. Bana doğru nefretle ve sinirle bakarak parmağını göğsüme doğru salladı.
"Sakin bir daha karşıma çıkma Manal," diye tısladı annem, sesi bir azrailin uyarısı gibiydi. "Seni o rıhtımda denize dökerken acımadım, bugün en yakın arkadaşını gözünün önünde harcarken de acımadım. Bir kez daha karşıma bu şekilde dikilirsen, bu sefer o dondurucu sulardan seni çıkaracak bir Pamir bile bulamazsın. Karşıma çıkma, acımam."
Onun tehditleri artık benim için bir hiçti. Ruhunu kaybetmiş bir kadını hiçbir tehditle korkutamazdınız.
Annemin o zehirli bakışlarını üzerimden çekip yavaşça çöp konteynerine doğru adımladım. Bacaklarım kireç gibi donmuştu, her bir adımımda yere yığılacak gibi oluyordum ama Bilge'ye ulaşmalıydım. Konteynerin kenarına geldim. Eğildim ve titreyen ellerimi yavaşça uzatarak, Bilge'nin o çamura ve kana bulanmış, solan saçlarına dokundum.
Parmaklarımın ucunda onun o soğuk tenini hissettiğimde içimden bir parça daha koptu. "Özür dilerim..." diye fısıldadım sadece, sesim rüzgarda kayboldu.
Tam o sırada annemin arkasında bekleyen o iki iri yarı koruma öne doğru hamle yaptı. Beni kaba bir güçle kenara, Teoman'ın olduğu tarafa doğru çektiler. Karşı koyacak gücüm kalmamıştı. Korumalar konteynerin içine uzanıp, Bilge'nin o cansız, beyaz kazaklı bedenini çöpün içinden çıkardılar ve ıslak, çamurlu beton zeminin üzerine öylece bıraktılar. Can dostum, çocukluk arkadaşım şimdi o dondurucu yağmurun altında, yerde hareketsizce yatıyordu.
Annem arkasını dönüp arabasına doğru yürürken, arkamda dikilen Teoman'ın o buz gibi, öfkeli soluğunu duydum.
Annemin arabasının stop lambaları sokağın karanlığında tamamen kaybolduktan sonra, geriye sadece benim kesik nefeslerim ve Teoman'ın arkamdaki o dâhi, tehditkar sessizliği kaldı.
İçimdeki o hıçkırık dalgası aniden durdu. Yerini, insanı saniyeler içinde hissizleştiren o buz gibi karanlığa bıraktı.
Dizlerimin üzerinde çamura doğru sürünerek Bilge'nin yanına ulaştım. Titreyen ellerim onun soğuk teninde gezindi. Son bir çaresizlikle, sanki ona ait bir can kırıntısı bulmak ister gibi, kana bulanmış o beyaz kazağının ceplerini aramaya başladım.
Parmıklarım, kazağın yan cebindeki sert metal parçasına çarptı. Telefonu.
Ekranı çamurlu ve çatlaktı ama şans eseri hâlâ çalışıyordu. Parmak izimi okutup ekranı açtığımda, karşıma doğrudan taslaklar klasörü çıktı. Bilge, o canavarlar tarafından buraya getirilmeden hemen önce, ya da o pis konteynerin içine atılmadan saniyeler önce bana bir mesaj yazmaya çalışmıştı. Göndermeye fırsatı olmamıştı.
Ekrandaki yazıyı gördüğüm an, Teoman'ın arkamdan yaklaşan ayak sesleri bile zihnimde flulaştı. Göğsümün ortasına bir balyoz daha indi.
Mesajda aynen şu yazıyordu: "Akça, sakın Pamir'e güvenme... Annenle..."
Gerisi yoktu. Kelimeler orada kesilmişti. Anlamıştım. Beni o gemideki ölümden kurtaran, yaralarımı saran, intikam almam için bana zırh olan Pamir... Annemle bir oyunun içindeydi. Başından beri bir piyon gibi oynatılmıştım.
Teoman, tam arkamda durdu. Eğilip elindeki o dâhi bakışlarla telefonun ekranına, ardından benim bembeyaz kesilmiş yüzüme baktı. O her şeyi milimetrik hesaplayan zihni, ekrandaki o yarım kalmış cümleyi saniyeler içinde analiz etmişti. "Manal..." dedi Teoman, sesi o dondurucu sokakta ilk kez bu kadar mesafeli ve tehlikeli çıkıyordu. "Pamir ve annen... Seni bir tuzağın tam ortasına çekmişler."
Yavaşça ayağa kalktım. Telefonu avucumun içinde öyle bir sıktım ki, ekranın camları elime batıp kanımı yağmura karıştırdı. Ağlamıyordum artık. Gözlerimdeki o yaşlar tamamen kurumuş, yerini katıksız bir deliliğe bırakmıştı. Arkamda baygın bıraktığımız Pamir'in o zırhlı arabasına doğru döndüm.
"Beni o gemide sen vurdun Varnalı," dedim, sesim ölümün ta kendisiydi. "Ama beni asıl öldürenler, canımı kurtardığını söyleyenlermiş. Şimdi o malikaneye geri dönüyoruz. Pamir uyanmadan önce, ona Bilge'nin son mesajını kendi ellerimle okutacağım."
&&&
Direksiyondaki Teoman'ın o keskin, her adımı milimetrik hesaplayan bakışları arada bir dikiz aynasından arkaya kilitleniyordu. Çünkü arka koltukta, arabanın o loş iç ışığında sarsıla sarsıla yatan devasa bir gövde vardı.
Pamir... Beni o denizden çekip çıkaran, yaralarımı saran, bana zırh olan adam. Şimdi ise en yakın arkadaşımın, Bilge'min canına mal olan o kirli ağın en büyük piyonu, belki de asıl kurucusuydu.
Araba hızla virajı alırken arka koltuktan derin, boğuk bir inilti yükseldi. Pamir'in o iri cüssesi kıpırdandı, eli refleksle ensesindeki o Teoman'ın indirdiği darbenin sızısına gitti. Deniz yeşili gözleri, yavaşça ve acıyla aralandı. O dumanlı bakışları önce arabanın tavanına, ardından hemen yan koltuğunda bir azrail gibi dikilen bana kaydı.
"Manal... Neler oluyor? Kafam..." diye mırıldandı, sesi pürüzlü ve güçsüzdü. "Yolda en son annen önümüzü kesmişti..."
Ona cevap vermedim. İçimdeki o tüm acı ve ihanet dalgası bir anda patladı. Malikaneye varmayı, onun o güvenli alanında uyanmasını bekleyecek sabrım kalmamıştı.
Dişlerimi birbirine bastırarak hızla yerimden doğruldum. Ön yolcu koltuğundan arka koltuğa, doğrudan onun üzerine doğru vahşi bir kedi gibi atıldım. Elbisemin yırtmacından çektiğim o buz gibi Glock marka silahın namlusunu, daha ne olduğunu bile anlayamadan Pamir'in çenesinin altına, tam etine gömerek sertçe dayadım.
"Kımıldama!" diye kükredim. Sesim arabanın içinde bir bomba gibi patladı. "Tek bir milim bile kımıldama, yoksa o beynini bu
koltuklara dağıtırım Pamir!"
Pamir'in gözleri, çenesine dayanan o ölümcül metalin soğukluğuyla bir anda sonuna kadar açıldı. Karşısındaki kadının gözlerindeki o katıksız cinayet dürtüsünü ve deliliği gördüğünde donup kaldı. "Manal, ne yapıyorsun? Kafayı mı yedin sen? Ben senin yanındayım!" diye bağırdı, durumu toparlamaya çalışarak. "Yalan söyleme!" diye haykırdım, diğer elimle cebimden çıkardığım Bilge'nin o ekranı çatlak, kana bulanmış telefonunu doğrudan gözünün önüne sokarken. "Bilge öldü! Annem benim gözlerimin önünde onun kafasına sıktı! Ve ölmeden önce bana bu mesajı bıraktı! Oku lan! OKU!"
Pamir, göz ucuyla ekrandaki o yarım yamalak yazıyı gördüğü an yüzündeki o şaşkın ifade bir saniyeliğine yerini buz gibi bir donukluğa bıraktı. O deniz yeşili gözlerindeki o suçluluk pırıltısını yakaladığım an, beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Bilge haklıydı. Her şey yalandı.
"Bizi sen sattın!" diye bağırdım, gözlerimden öfke gözyaşları fışkırırken. Parmağımı tetiğe doğru bastırdım, namlu çenesinin derisini ezdi. "Annemle ne çeviriyordunuz? Beni o denizden kurtarman da mı plandı?! Cevap ver yoksa yemin ederim tetiği çekeceğim!"
Pamir, köşeye sıkıştığını hissettiği o an, içindeki o tehlikeli yeraltı liderini serbest bıraktı. Yüzündeki o korumacı maske tamamen düştü. "O tetiği çekemezsin Manal!" diye gürledi, devasa cüssesiyle altımda doğrularak silahı tutan bileğimi kavramaya çalıştı. "Annen istedi. Beni vurursan asla gerçeği öğrenemezsin!"
Bileğimi kurtarmak için hamle yaptım ama Pamir çok güçlüydü. Arabanın o daracık arka koltuğunda ölümcül bir arbede başladı. Silahı ondan uzak tutmaya çalışırken o benim üzerime çullandı, ellerimiz namlunun üzerinde kilitlendi. "Bırak silahı!" diye bağırdı Pamir. "Bırak!"
"Asla!" diye çığlık attım. Silah her an ateş alabilir, ikimizden birinin göğsünü delebilirdi.
Tam o sırada ön koltuktan kulakları sağır eden bir ses yükseldi.
"YETER!" Teoman, o dâhi zihninin getirdiği o anlık refleksle direksiyonu tek eliyle kırarken, diğer eliyle belindeki ağır silahı çıkarıp doğrudan arabanın tavanına doğru bir el ateş etti.
Kurşun zırhlı tavanın döşemesini delip geçerken çıkan o korkunç ses, dar araba içi hacminde kulaklarımızı geçici olarak sağır etti. Pamir de ben de o patlamanın etkisiyle bir anlığına duraksayıp donakaldık. Teoman, arabayı o ıslak yolun kenarındaki boş bir araziye doğru son sürat sürdü ve el frenini acı bir sesle çekerek arabayı savurarak durdurdu.
Motoru bile kapatmadan hızla kemerini çözdü ve ön koltuğun arasından arkaya doğru uzandı. O güçlü, uzun kollarıyla doğrudan bizim aramıza girdi. Önce benim silahı tutan parmaklarımı büyük bir profesyonellikle sıkarak silahı elimden tereyağından kıl çeker gibi aldı, ardından diğer eliyle Pamir'in benim boğazıma doğru uzanan devasa elini kavrayıp geriye doğru ittirdi.
"İkiniz de durun!" diye kükredi Teoman. Sesi o kadar otoriter ve netti ki, arabadaki o vahşi kaos bir anda dondurucu bir sessizliğe gömüldü. "Kimse kimseyi vurmayacak. Benim arabamda, benim gözümün önünde birbirinizi öldürmenize izin vermem!"
Teoman elindeki iki silahı da ön konsola fırlatıp gözlerini arkaya, doğrudan Pamir'e dikti. O dâhi bakışları, Pamir'in üzerindeki o suçluluk maskesini tamamen soyup atıyordu.
"Pamir," dedi Teoman, sesi adeta bir hakimin karar metni gibi soğuktu. "Manal'ın elindeki telefon yalan söylemiyor. Bilge ölmeden önce o mesajı yazdı. Eğer konuşmazsan, seni bu arabadan indirip o çamurun ortasında bizzat ben infaz ederim. Anlat. Annesiyle ne ortaklığınız var?"
Arabanın içi duman ve barut kokusuyla doluyken, üçümüzün de hızlı nefesleri birbirine karışıyordu. Pamir, çenesindeki o silahın izini eliyle silerken, gözlerini benden kaçırıp dışarıdaki o karanlık yağmura dikti. Konuş, Pamir," dedi Teoman, sesi buz gibi ve tehditkardı. "Bu kızın hayatıyla oynamanın bedelini ödemek istemiyorsan, şimdi her şeyi tek tek, zorla da olsa anlatacaksın. Ne dönüyor aranızda?"
Pamir derin bir nefes aldı, yakasını düzeltti. Gözlerinde ilk kez bu kadar dürüst ve çaresiz bir ifade görüyordum. "Manal, yemin ederim sandığın gibi değil," dedi Pamir, sesi pürüzlüydü ama oldukça net çıkıyordu. "Seni o denizde dondurucu sudan gerçekten isteyerek kurtardım ben. O denizden çıkışının annenle hiçbir alakası yoktu. Seni o gece orada ölüme terk etmişti o kadın ve bu adam. Bunu sen de biliyorsun. Seni kurtaran, hayatta tutan bendim."
Bir an duraksadı, bakışlarını Teomana değdirip benden kaçırmadan devam etti: "Ama o balo... Her şey o baloyla başladı. Annen benimle iletişime geçti. Sadece o balo gecesi için benimle konuştu ve senin o gece orada olman için bana çok ciddi bir miktar para teklif etti. Ben de... Ben de o parayı hemen kabul ettim. Teklifini onayladım. O gece seninle o dansı yaptıktan sonra seni hemen oradan çıkardım zaten. Gerisini de biliyorsun..." Sözleri bittiğinde arabanın içine dondurucu bir sessizlik çöktü.
Daha fazla dayanamadım. Kapının koluna asıldım ve kendimi zırhlı aracın dışına, o dondurucu geceye fırlattım. Islak asfaltın üzerine bastığımda buz gibi yağmur damlaları yüzüme, saçlarıma çarptı ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Çamurlu yolda birkaç adım attım, gökyüzüne bakarak derin, kesik nefesler aldım. Ciğerlerim yırtılıyordu.
Hemen arkamdan iki kapının birden açılıp kapanma sesi yankılandı sokakta. Çamurlu zemini ezen ağır adımlarla arkamdan geliyorlardı. Teoman ve Pamir... Biri beni vuran katilim, diğeri canımı parayla satan kurtarıcım.
İçimdeki o vahşi hırsla aniden arkama döndüm. Gözlerim deli gibi dönmüştü. Hiç düşünmeden doğrudan Pamir'in üzerine yürüdüm, yumruklarımı sıkarak göğsüne sertçe vurdum. "Sen ne pislik bir adamsın!" diye haykırdım yağmura karışan sesimle.
Pamir, attığım adımla gerilemedi bile. Aksine, o deniz yeşili gözlerinde garip, karanlık bir sahiplenmeyle aniden büyük ellerini belime doladı. Beni saniyeler içinde sertçe kendine doğru çekti. Göğsü göğsüme çarptığında, aramızdaki mesafeyi tamamen yok ederek yüzüme doğru eğildi. Sırılsıklam olmuş saçlarından süzülen sular yüzüme damlarken, o boğuk ve tehlikeli sesiyle fısıldadı:
"Böyle konuşalım... Böyle daha anlaşılır oluyor, güzelim."
Daha ben ne olduğunu bile idrak edemeden, arkamızdan esen bir fırtına gibi Teoman araya girdi. Yüzündeki o her şeyi kontrol altında tutan soğuk dâhi maskesi tamamen parçalanmış, yerini saf, yırtıcı bir öfkeye bırakmıştı.
Teoman saniyeler içinde Pamir'in belimdeki ellerini sertçe çözüp beni arkasına aldı. Ardından, gözü dönmüş bir hırsla Pamir'in yakasına yapıştı. Pamir neye uğradığını şaşırmışken, Teoman onun o devasa cüssesini hiç zorlanmadan arabanın kaportasına doğru sertçe fırlattı. Pamir'in sırtı ıslak metale gürültüyle çarptığında, Teoman anında üzerine çullandı. Pamir'in kolunu büyük bir hızla arkasına kıvırıp sırtına doğru kilitledi ve onu arabanın kaportasına iyice yasladı.
Teoman, kaportaya yapıştırdığı Pamir'in kulağına doğru eğildi. Sesi sinirden titriyor, adeta bir canavar gibi tıslıyordu: "Böyle konuşmanızı tavsiye ederim... Böylesi her ikiniz için de çok daha sağlıklı."
Ben sırılsıklam bir halde yanlarında dururken, acıyla ve nefretle bakışlarımı kaportaya yaslanmış, canı yanan Pamir'e diktim. Artık içimde ağlayan o kız çocuğundan eser yoktu; sadece intikam isteyen soğuk bir katil vardı.
"Sana iki seçenek sunuyorum Pamir," dedim, sesim yağmuru bile kesecek kadar katı ve dondurucuydu. "Yarın akşama kadar süren var. Ya ben gelip seni kendi ellerimle öldüreceğim... Ya da sen kafana sıkıp kendini öldüreceksin."
Pamir, sırtındaki o korkunç baskıya ve ölümcül ultimatomuma rağmen sarsılmadı. Yüzünü ıslak kaportadan hafifçe kaldırıp o meydan okuyan deniz yeşili gözlerini bana çevirdi. Dudaklarında o her zamanki karanlık gülümsemesiyle sordu:
"Peki ya annen ne olacak, Manal? Aramızdaki asıl şeytan, o kadın... Peki o nefes almaya devam edecek mi?"
Pamir, o uğursuz sırıtışıyla son kozunu oynamıştı: "Beni öldürürseniz annenizin asıl ortaklarını ve sıradaki kurbanının kim olduğunu asla öğrenemezsiniz. Bilge bunu çözdüğü için öldü. Elimdeki dosyalar benim hayat sigortam..."
Yağmur damlaları saçlarımdan süzülüp dudaklarıma ulaştığında, içimdeki o zehirli öfke artık göğüs kafesime sığmıyordu. Dostumun kanı henüz kurumamışken, karşımda duran bu iki adamın güç savaşını, Pamir'in iğrenç pazarlıklarını dinleyecek tek bir saniyem bile kalmamıştı. Beynimdeki sigortalar tek tek attı.
"Sikerim dosyalarını da, yalanlarını da!" diye avazım çıktığı kadar kükredim yağmura karşı. Gözlerim deli gibi dönmüştü. "Binin lan arabaya! Binin!"
Teoman ve Pamir şok içinde bana bakarken, ben çoktan öne atılıp şoför koltuğunun kapısını açmış ve kendimi içeri fırlatmıştım. Anahtarı hırsla çevirip motoru kükrettim. Teoman, gözlerindeki o şaşkınlığı saniyeler içinde silip dâhi pratikliğiyle hareket etti; Pamir'in yakasından tuttuğu gibi arka kapıyı açıp onu sertçe arka koltuğa fırlattı. Hemen ardından ön yolcu koltuğuna, yanıma kaydı ve kapıyı kapattı. Daha emniyet kemerini bile takmasına fırsat vermeden ayağımı gaza sonuna kadar kökledim. Zırhlı araç ıslak asfaltta patinaj çekerek, vahşi bir hayvan gibi ileri fırladı.
Teoman, yandan bana doğru eğilerek o her şeyi çözmeye çalışan keskin bakışlarını yüzüme dikti. Sesi her zamankinden daha mesafeli ama merak doluydu: "Aklındaki ne, Manal?"
Gözlerimi bir an bile yoldan ayırmadım. Direksiyonu sıkan parmaklarımın boğumları bembeyaz kesilmişti. Dişlerimin arasından tıslayarak cevap verdim:
"Seni ilgilendirmez, Varnalı!"
Hızı daha da artırdım. İbre hızla yükselirken araba gecenin karanlığında adeta uçuyordu. Arkada oturan Pamir'in sessiz ama gergin nefeslerini duyabiliyordum. Yaklaşık on dakikalık o ölümcül, sessiz sürüşün ardından farların ışığı yolun bittiğini, simsiyah bir boşluğun başladığını gösterdi. İstanbul'un o tenha, uçurum kenarındaki ıssız tepelerinden birindeydik.
Ayağımı gazdan çekmedim. Teoman'ın yan koltukta kasıldığını hissettim ama bana müdahale etmedi. Tam uçurumun bittiği, tekerleklerin altındaki çakılların boşluğa döküldüğü o milimetrik sınırda frene sonuna kadar bastım. Araba şiddetle öne doğru yığılarak, burnu uçurumun karanlığına bakacak şekilde zınk diye durdu.
"İnin," dedim buz gibi bir sesle.
Kapımı açıp indim. Yağmur burada daha şiddetli, rüzgar daha uğultuluydu. Teoman ve Pamir de hemen arkamdan indiler. Pamir etrafına bakındı, hemen önündeki o uçsuz bucaksız boşluğu görünce yutkundu. "Neden buraya geldik Manal? Ne yapıyorsun sen?" diye sordu Pamir, sesinde ilk kez gerçek bir korkunun kırıntıları vardı.
Cevap vermedim. Hızla Pamir'e doğru yürüdüm. O daha ne olduğunu anlayamadan, arkasından dolanıp güçlü ellerimle onu ensesinden kavradım. İntikamın verdiği o insanüstü güçle onu sürükleyerek şoför koltuğuna doğru ittim. Kapıyı açıp onu zorla o koltuğa oturttum. Pamir şaşkınlıkla bana bakarken, hızla üzerini eğilip emniyet kemerini çektim ve büyük bir gürültüyle yuvasına kilitledim.
Teoman, arabanın arkasından dolanıp yanıma geldiğinde ne yapmak üzere olduğumu anladı. O dâhi zihni anında felaket senaryosunu yazmıştı. Gözleri dehşetle açıldı, kolumu tutmaya çalışarak bağırdı: "Sakın... Sakın aklındaki şeyi yapma, Manal!"
Onu duymuyordum bile. Teoman'ı sertçe ittirip arabanın arkasına koştum, bagajı açtım. Orada duran kalın, sağlam çeki demiri ipini kaptığım gibi geri döndüm. Teoman üzerime doğru hamle yapacakken cebimdeki yedek silahı çıkarıp ona doğrulttum. "Tek bir adım atarsan önce seni vururum Varnalı, çekil!" diye gükredim. Teoman durmak zorunda kaldı ama gözleriyle beni durdurmaya çalışıyordu.
Şoför koltuğuna yöneldim. Pamir debelenmeye, kemerden kurtulmaya çalışıyordu ama ben çoktan ipi üzerine dolamaya başlamıştım. İpi koltuğun arkasından ve Pamir'in göğsünden defalarca geçirip, denizci düğümleriyle onu koltuğa sımsıkı bağladım. Pamir çıldırmış gibi çırpınıyor, kaslı gövdesiyle ipleri koparmaya çalışıyordu ama nafileydi; çeki ipi milim oynamıyordu. "Manal, yapma! Delirdin mi sen?! Yapma!" diye bağırdı Pamir, sesi rüzgarda yankılanarak.
Gözlerimin içine çöken o karanlıkla ona son kez baktım. Eğilip vitesi bosa (N konumuna) aldım. Arabanın burnu zaten uçurumun eğimindeydi; sadece el freni arabayı tutuyordu.
Şoför kapısını büyük bir gürültüyle kapattım. Cebimden anahtarı çıkarıp kapıları dışarıdan şak diye kilitledim. Pamir içeride camlara vuruyor, bağırıyor, kurtulmak için debeleniyordu.
Cama doğru yaklaştım. Gözlerimdeki o donuk, acımasız ifadeyle ona baktım ve fısıldadım: "Emniyet kemerini bağladım Pamir... Şansın varsa yaşarsın."
Sözüm biter bitmez, açık olan şoför camından içeri uzanıp el frenini sertçe aşağı indirdim ve elimi hızla geri çektim. O an zaman durdu.
Boşta olan zırhlı spor araba, yerçekiminin o amansız gücüyle uçurumun kenarından aşağıya doğru kaymaya başladı. Çakıllar gürültüyle ezildi. Pamir'in içerideki çığlıkları ve camı yumruklama sesleri, arabanın uçurumdan aşağı ilk taklasını atmasıyla birlikte büyük bir metal gürültüsüne dönüştü.
Tonlarca ağırlıktaki zırhlı araç, uçurumun dik kayalıklarına çarparak, kendi etrafında dönerek aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Her çarpmada kaportadan kıvılcımlar saçılıyor, farların ışığı gökyüzünü ve karanlık boşluğu çılgınca tarıyordu. Metalin metale sürtünme sesi, patlayan camların şangırtısı geceyi yırtıp geçti.
Ben ve arkamda sessizce dikilen Teoman, yağmurun altında o uçurumun kenarında durmuş, Bilge'nin katilinin ve beni satan adamın o demir yığınının içinde ölüme doğru yuvarlanışını izliyorduk. Akıttığım her bir gözyaşı, Bilge'nin ruhuna giden o karanlık yola feda olsun.
Yavaşça arkamı döndüm.
Teoman, sırılsıklam olmuş o pahalı takım elbisesinin içinde, saçlarından süzülen sularla uçurumun birkaç adım gerisinde dikiliyordu. O her şeyi milimetrik hesaplayan, yeraltını dize getiren dâhi Varnalı... Hayatında ilk kez kontrolünün tamamen dışında, tamamen vahşi ve hesapsız bir cinayete, bir infaza şahit olmuş gibi duruyordu. Ama öyle olmadığına tabii ki emindim. Gözlerindeki o katıksız şok, loş gecede bile çok net okunuyordu. Dudakları hafifçe aralık kalmış, bana adeta bir hayalete bakar gibi bakıyordu. Onun bu donup kalmış, şok içindeki haline bakarken dudaklarımın kenarında buz gibi, deli işi bir tebessüm belirdi. Adımlarımı çamurlu toprakta sürüyerek ona doğru attım. Tam önünde durduğumda, aramızdaki o dondurucu mesafeyi hiçe sayarak gözlerinin içine dik dik baktım ve o her şeyi yakıp yıkan umursamaz fısıltımla konuştum: "Merak etme... Altına temiz bir araba çekerim, Varnalı."
Ona sunduğum o buz gibi araba tesellisi, aramızdaki o dondurucu sessizliği yırtıp geçti.
Teoman derin bir nefes aldı. Göğsü aldığı o cevapla hızla inip kalkarken, o saniyeler süren şok dalgası gözlerinin ardında yavaş yavaş dağıldı. Yerini o her zaman aşina olduğum ama bu kez çok daha koyu, çok daha yırtıcı olan o karanlık Varnalı bakışına bıraktı. Islak saçlarını tek bir el hareketiyle geriye doğru savurdu.
Aramızdaki o ıslak, çamurlu mesafeyi tek bir adımda yok etti. Görülmemiş bir hızla ve sertlikle elini kaldırıp çenemi kavradı. Parmaklarının o buz gibi, güçlü baskısı çenemin derisini ezerken başımı yukarıya, doğrudan kendi göz hizasına doğru zorla kaldırdı. Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, dudaklarından dökülen her sıcak nefes sırılsıklam olmuş cildimi yaktı.
"Benim derdim araba değil, Manal," dedi. Sesi o kadar derinden, o kadar kısık ve tehlikeli geliyordu ki, rüzgarın o vahşi uğultusunu bile tek bir fısıltıyla bıçak gibi kesti. "Benim derdim, senin bu sınır tanımaz deliliğin." Çenemi kavrayan parmaklarını daha da sıktı, beni kendine daha çok sabitledi. Gözlerindeki o sahiplenici, korumacı ama bir o kadar da öfkeli kıvılcımlar doğrudan ruhuma sızıyordu.
"Şimdi o zeki kafanı toparla ve hemen kendine gel," diye devam etti, gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmadan. "Çünkü o aşağıya fırlattığın herifin telefon sinyalinin kesildiğini annen birazdan fark edecek. Buraya adam yığması dakikalar sürer. Şimdi o küçük intikam şovunu bitiriyorsun ve benimle geliyorsun. Gitme vakti."
Teoman'ın parmakları hâlâ çenemde, o keskin bakışları üzerimdeydi. Ancak ben çoktan uzaklaşmıştım.
Telefonumu cebimden çıkardım, ekrana bakmadan tuşlara bastım. "Konum atıyorum," dedim sadece, karşı taraftaki sesi bile duymadan. "Beş dakikan var. Ve temiz bir araba getir, Varnalı'nın tarzına uygun olsun."
Telefonu kapatıp cebime attığımda, Teoman kaşlarını çatarak bana bakıyordu. Adrenalin hâlâ damarlarımda fırtına gibi eserken, bir anda içimde yükselen o gerilimi bastıramadım. Dudaklarımdan istemsizce bir kahkaha firar etti, ardından da omuzlarım sarsıldı.
"Siktir ya..." dedim kendi kendime, havaya bakıp gülerken. "Siktir, cidden siktir!"
Teoman irkilerek geri çekildi ve şaşkınlıkla gözlerini kıstı. "Ne oldu?" diye sordu, sesi ilk kez gerçek bir merakla doluydu. "Neye gülüyorsun sen?"
Bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerindeki o soğuk dâhi maskesinin arkasında beliren o kafa karışıklığı hoşuma gitmişti. "En son denizde... beni öldürüyordun Teoman. Şimdi ise yan yana, uçurumun kenarında... neyse." dedim, sesimdeki alaycı tını yükselerek. "Dünyanın en saçma filmi gibi, değil mi?"
Teoman sırıttı, ama bu sırıtmada sıcaklıktan ziyade tehlikeli bir özgüven vardı. Bir adım daha yaklaştı, aramızdaki mesafeyi yeniden kapattı. "Senin o öfkeli gözlerinde boğulmak, denizde can vermenden daha ilgi çekici gelmeye başladı Manal" Bir anda ciddileştim. Ona bir adım yaklaştım, aramızdaki elektriği hiçe sayarak parmağımı göğsüne bastırdım. "Fazla kaptırma Varnalı. Unutma," dedim, sesimi fısıltı seviyesine indirip soğuk bir hatırlatmayla noktayı koydum. "Biz düşmanız. Sadece annem denen o kadını gömmek için aynı mezarı kazıyoruz. İş bitince birbirimizin boğazına sarılacağız."
Tam o sırada, tozlu yoldan gelen güçlü motor sesi geceyi yırttı. Siyah, heybetli bir araç yavaşlayarak tam önümüzde durdu. Kapı açıldığında adamım dışarı çıkıp selam verdi ama göz ucuyla bile bana bakmadı.
Teoman, arabanın şoförüne değil, doğrudan bana bakıyordu. Kafasını hafifçe yana çevirdi, o meşhur, dudaklarını dişlediği sinsi gülümsemesi yüzüne yayıldı. Bana doğru eğilip kısık bir sesle, "Aynen öyle," diye mırıldandı, sesindeki o meydan okuma sinirlerimi bozuyordu. " Bu konuları daha detaylı konuşuruz merak etme." Diyerek göz kırptı. O kadar emindi ki kendinden, o kadar hakimdi ki duruma... Arabaya doğru yönelirken arkamdan onun o ağır, kendinden emin adımlarının sesini duyabiliyordum.
Adımlarım doğrudan şoför koltuğuna yöneldi. Kapıyı hırsla ve gürültüyle açtım. Teoman bana ne yapacağımı çözmeye çalışan o dâhi, meraklı bakışlarıyla bakarken, cebimden arabanın anahtarını çıkardım.
Parmağımın ucunda sallanan anahtarı doğrudan Teoman'ın göğsüne doğru uzattım. Gözlerimi gözlerine diktim, sesimdeki o meydan okuyan tınıyı hiç gizlemeden konuştum: "Borcum kapandı, Varnalı. Al, arabayı sen sür." Teoman şaşkınlığını gizlemeye çalışarak anahtarı elimden aldı, parmakları hafifçe parmaklarıma değdiğinde ikimizin de teninden bir elektrik akımı geçti sanki. Ama ikimiz de bunu bozmadık. Ben arkamı dönüp hızla arabanın önünden dolandım ve yan koltuğun kapısını açarak kendimi içeri. Arabayı getiren adamım ise çoktan diğer görevli adamla birlikte, hemen arkamızda bizi takip eden diğer siyah araca doğru adımlamıştı. Onlar arkadaki arabaya binerken, Teoman da şoför koltuğuna yerleşti.
Motoru çalıştırdı ve araba ıslak yolda, gecenin karanlığını yararak akıp gitmeye başladı.
Yol boyunca arabanın içinde sadece sileceklerin sesi ve dışarıdaki fırtınanın uğultusu vardı. İkimiz de tek bir kelime etmiyorduk, ama aramızdaki o gerilim tavan yapmıştı. Tam o sırada cebimdeki telefonun keskin titremesi sessizliği bıçak gibi böldü. Telefonu çıkarıp ekrana baktım; arayan adamlarımdan biriydi. Hemen açıp kulağıma götürdüm.
"Söyle," dedim buz gibi bir sesle.
"Efendim," dedi karşıdaki ses, hafif bir tereddütle. "İstediğiniz bilgiyi aldık. Bilge'nin cenazesi... Yarın öğlen saat tam 12'de gömülecekmiş. Güvenlik önlemleri alınmış ama anneniz cenazede bizzat bulunacak gibi görünüyor."
Duyduğum saat ve isimle birlikte ellerim telefonun üzerinde kasıldı. Bilge... En yakınım, çocukluğum, bu hayatta kalan son temiz parçam yarın toprağa verilecekti. Ve o asıl şeytan, o katil kadın da orada olacaktı.
"Güzel," dedim dişlerimin arasından, sesimdeki intikam arzusu tırnaklarımı avuç içlerime geçirmeme sebep olurken. "Yarın öğlen 12'de, o mezarlıkta büyük bir uğurlama yapacağız." Telefonu kapatıp kucağıma bıraktım ve başımı yan cama yaslayıp dışarıdaki karanlığı izlemeye başladım. Teoman ise gaza biraz daha yüklenirken kısık bir sesle mırıldandı: "Demek yarın büyük gün, Manal..."
Ona kulak asmadım. Gözlerim camda bir noktaya kilitlenmişken içimdeki o karanlık boşluk aniden yırtıcı bir dürtüyle doldu. Kafamda taşlar yerine otururken ani bir kararla Teoman'a doğru döndüm.
"Geri dön," dedim, sesim pürüzsüz ama bir o kadar da emrediciydi.
Teoman bana kısa, sorgulayıcı bir bakış attı. Ayağı gaz pedalında sabit kalırken kaşlarını çattı. "Ne demek geri dön? Yolun ortasındayız Manal, ne saçmalıyorsun?"
"Sana geri dön diyorum!" diye sesimi yükselttim, direksiyonu tutan eline doğru uzanacak gibi hamle yaparak. "Bilge'nin öldürüldüğü yere... geri dön." Teoman, arabanın hızını kesmeden şaşkınlıkla kafasını bana doğru çevirdi. O her şeyi çözmeye programlanmış dâhi zihni ilk kez ne yapmak istediğimi anlamamıştı. Gözlerinde beliren o kafa karışıklığıyla, "Oraya mı?" diye sordu. "Manal, orası bitti. Olay yeri inceleme, polisler, her şey çoktan çekildi. O kapkaranlık rıhtımda ne arıyorsun gece yarısı?"
"Sorgulama beni Varnalı! Sadece sür!" diye tısladım dişlerimin arasından. Teoman, derin bir nefes alıp başını sabır dilerce iki yana salladı. Ama sözümü ikiletmedi. Direksiyonu ani ve sert bir manevrayla kırarak arabayı ıslak asfaltta kaydırdı ve geldiğimiz yöne doğru, o kanlı rıhtıma doğru çevirdi. Ne yapmaya çalıştığımı, kafamda neyin döndüğünü anlamıyordu; o dâhi beyni ilk kez benim vahşi dürtülerimin hızına yetişemiyordu.
Yaklaşık on dakika boyunca arabada çıt çıkmadı. Sonunda araba, o simsiyah denizin hırçın dalgalarla dövdüğü, Bilge'nin son nefesini verdiği o ıssız yol kenarında durdu. Farların sarı ışığı, boş beton zemini ve yerdeki kurumuş kan lekelerini soluk bir şekilde aydınlatıyordu.
Teoman motoru kapatıp emniyet kemerini çözerken gözlerini üzerime dikti. "Geldik," dedi, sesindeki o yoğun merak ve karanlık sabırsızlık arabanın içini sardı. "Şimdi söyle bakalım Manal... Ne arıyoruz bu cehennemde?"
Yavaşça arabadan indim. Bilge'nin burada bıraktığı o son nefesin ağırlığı vardı. Polislerin sarı olay yeri şeritleri sökülmüştü, rıhtım her zamanki gibi ıssız ve lanetli görünüyordu. Ama burası, her şeyin başladığı ve bittiği yerdi.
Teoman, birkaç adım gerimde sırılsıklam olmuş o pahalı ceketiyle dikilmiş, tek bir kelime bile etmeden beni izliyordu. Gözlerindeki o keskin merak, gecenin karanlığında bile parıldayan birer elmas gibiydi. Benim ne aradığımı, kafamda ne kurduğumu çözmeye çalışıyordu ama benim zihnim çoktan geçmişin o tozlu dehlizlerine inmişti.
Gözlerimi yavaşça yukarı kaldırdım. Yağmur damlaları kirpiklerime tutunurken, bakışlarım rıhtımın hemen köşesinde, paslanmış ve yarı yıkık duran o eski elektrik jeneratör kulübesine kilitlendi. Kulübenin sac çatısının hemen altında, üzeri yılların kiriyle ve pasıyla kaplanmış, neredeyse görünmez hale gelmiş eski, analog bir güvenlik kamerası duruyordu.
Polisler buraya geldiğinde o kamerayı kesinlikle görmezden gelmişlerdi. Çünkü kabloları kesikti, dışarıdan bakıldığında yıllar önce terk edilmiş sıradan bir çöp yığınından farksızdı. Ama unuttukları, bilmedikleri bir şey vardı. Bu rıhtım bir zamanlar bizim çocukluk sığınağımızdı ve o jeneratörün, o eski kameranın sırrını sadece bu rıhtımın gerçek çocukları bilirdi.
Dikkatimi iyice toparladım. Dizlerimdeki çamurları umursamadan, adımlarımı o paslı kulübeye doğru yönlendirdim. Teoman da hemen arkamdan hareketlendi, adımlarının sesi ıslak zeminde yankılanıyordu.
"Oraya bakarak ne görüyorsun Manal?" dedi, sesi rüzgarın uğultusuna meydan okurcasına kulağıma ulaştı. "Polisler burayı didik didik etmiş. Eğer bir kamera kaydı olsaydı, çoktan dosyaya girmiştir."
Dudaklarımın kenarında buruk, karanlık bir tebessüm belirdi. Ona bakmadan, doğrudan paslı sac kapıya doğru uzandım. "Polisler sadece kendilerine gösterilen yere bakarlar, Varnalı," dedim, sesimdeki o kendinden emin tonla. "Onlar bu kameranın kablolarının kesik olduğunu görüp 'çalışmıyor' diye rapor tutmuşlardır ama bu kameranın analog olduğunu ve doğrudan jeneratörün içindeki gizli, su geçirmez bir analog kayıt kutusuna bağlı olduğunu eminim bilmiyorlardır." Kulübenin kapısını büyük bir gürültüyle çektim. İçerisi küf, pas ve mazot kokuyordu. Teoman arkamdan içeri süzüldüğünde, dar alanda bedenlerimiz birbirine o kadar yaklaştı ki, onun sırılsıklam takım elbisesinden yayılan o pahalı parfüm ve yağmur kokusu genzimi yaktı. Karanlık kulübenin içinde sadece dışarıdaki dalgaların gürültüsü ve ikimizin sık nefesleri yankılanıyordu.
Telefonumun flaşını açtım. Işık, jeneratörün tozlu yüzeyini aydınlatırken dizlerimin üzerine çöküp makinenin alt kısmındaki o gizli metal kapağa ulaştım. Parmaklarım soğuktan uyuşmuştu ama intikamın verdiği o adrese teslim güçle, paslanmış vidaları tırnaklarımla sökermişçesine zorladım. Çelik kapağı sertçe kendime çektiğimde metalin feryadı kulübede çınladı.
Ve oradaydı. Toz ve örümcek ağlarının arasında, üzerinde yeşil küçük bir ışığın hâlâ zayıfça göz kırptığı, kalın koruma çeliğiyle kaplı o analog disk kutusu.
"Siktir..." diye mırıldandı Teoman hemen üzerimden. O her şeyi bilen dâhi adam, ilk kez karşılaştığı bu gerçek karşısında büyülenmiş gibiydi. Eğilip omzumun üzerinden o kutuya baktı. "Bu... Bu gerçekten çalışıyor mu?"
"Bu sistem, elektrik kesilse bile içindeki aküyle kırk sekiz saat boyunca kayıt yapmaya devam eder," dedim, kutunun kilitlerini tek tek açarken. "Bilge buraya getirildiğinde, o araba buraya yanaştığında... Her saniyesi, o kadının adamlarının Bilge'yi buraya sürükleyişi ve o tetiğin çekildiği an... Her şey bu diskin içinde."
Kutuyu yerinden çıkardığımda ellerim titriyordu. Bu sadece bir disk değildi; bu Bilge'nin katillerinin idam fermanı, annemin o lüks holding odasından parmaklıklar arkasına uzanan o karanlık yolun biletini kesen kanıttı.
Ayağa kalktım, elimdeki ağır diski göğsüme bastırarak Teoman'a döndüm. Aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu. Karanlıkta, telefon flaşının ters ışığında yüzünün o keskin hatları, ıslak saçlarının alnına dökülüşü o kadar belirgindi ki... Gözleri elimdeki diske, ardından doğrudan benim gözlerimin içine kaydı. "Şimdi ne yapacaksın?" diye sordu Teoman. Sesi ilk kez bu kadar boğuk, ilk kez bu kadar ciddiyet doluydu. "Bunu polise götürdüğün an, annen o holdingin zirvesinden aşağı, doğrudan cehennemin dibine çakılacak."
Gözlerimi onun o tehlikeli siyah gözlerine diktim. "Zaten istediğimiz de bu değil miydi, Varnalı?" dedim, sesimdeki buz gibi kararlılıkla. "Yarın öğlen 12'de, Bilge'yi toprağa verirken... O kadının ellerine bu kelepçelerin takılışını kendi gözlerimle izleyeceğim. Bu disk, onun sonu olacak." Teoman hafifçe gülümsedi, o bildiğim tehlikeli, hayranlık dolu sırıtan maskesi yüzüne geri yerleşti. Elini yavaşça kaldırıp saçlarımdan süzülen ıslak bir tutamı kulağımın arkasına iterken fısıldadı: "O zaman yarın o mezarlıkta... Hayatının en büyük şovuna hazır ol, Manal. Çünkü ben tam arkanda olacağım."
Teoman'ın parmakları saçlarımın arasına süzülüp ıslak tutamı kulağımın arkasına doğru iterken, tenime değen sıcaklığı içimdeki tüm savunma mekanizmalarını alarma geçirdi. Aralarındaki o tehlikeli yakınlığa, bu puslu havada beni etkisi altına almaya çalışmasına geçit vermeyecektim.
Elimi hızla kaldırıp onun eline sertçe vurdum. Parmaklarımın tersiyle Teoman'ın elini kendimden uzaklaştırırken, gözlerimi öfkeyle sabitledim. "Sırnaşma bana!" diye tısladım, bir adım geri çekilerek aramıza aşılmaz bir duvar ördüm. "Kendine gel, Varnalı. Karşında senin o tatlı oyunlarına kanacak bir kız yok. Kafanı toparla."
Teoman vurmamla birlikte elini havada tuttu, canı acımış gibi değil de daha çok bu hırçınlığımdan zevk alır gibi bir tavırla gülümsedi. O kapkara, geceden daha karanlık olan siyah gözlerini kısarak bana baktı. Gözlerindeki o dipsiz siyahlıkta, bana karşı koyamadığı o vahşi merak ve çekim apaçık okunuyordu.
"Hâlâ çok vahşisin, Manal," dedi, sesindeki o peston tonla dalga geçer gibi. "Sadece sırılsıklam olmuşsun ve ben sadece..."
"Sen sadece işine bak," diyerek lafını ağzına tıkadım. Elindeki ağır metal diski göğsüme daha sıkı bastırdım. "Unutuyorsun galiba; biz sevgili değiliz, müttefik bile değiliz. Sadece ortak bir düşmanımız var. Yarın o kadının bileğine kelepçe takıldığı an, seninle olan bütün bağım kopacak."
Teoman elini cebine koydu, o karanlık duruşuyla üzerime doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi yeniden sıfırladı. Siyah gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. "Bağımızın kopacağına gerçekten inanıyor musun? Kendini kandırma. Sen ve ben... Biz çoktan aynı çamura battık."
Ona cevap vermedim, inatçı bakışlarımı bir an bile kaçırmadım. Bu adamın beni çözmesine, zayıf anımdan vurmasına asla izin vermeyecektim. Bakışlarımı elimdeki diske çevirdim. Bu soğuk metal parçasının içinde ne olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk.
Bu diskin içinde, annem olacak o iblis kadının, bizzat kendi elleriyle silahı doğrultup Bilge'yi tam kafasından vurduğu o kan dondurucu anlar vardı. Kendi öz kızının canını acıtmak için, en yakınını, çocukluğunu gözünü kırpmadan şakağından vuran o kadının kendi elleriyle işlediği cinayetin belgesiydi bu. Bir başkasının üzerine yıkamayacağı, holding paralarıyla üstünü örtemeyeceği o en büyük, en kanlı çıplak gerçek. "Gidelim buradan," dedim, sesimi yeniden buz gibi bir tona büründürerek kulübenin çıkışına yöneldim. "Bu cehennem kokan kıyıda daha fazla kalmak istemiyorum. Yarın öğlen 12'ye kadar bu diski karakol'a götürmem gerek."
Kulübenin kapısından dışarı fırladığımda fırtına şiddetini daha da artırmıştı. Islak saçlarım yüzüme yapışıyordu. Adımlarımı neredeyse koşar adım önde bekleyen siyah lüks araca doğru yönelttim. Teoman da hemen arkamdan, o sinir bozucu derecede sakin ve kendinden emin adımlarıyla beni takip ediyordu.
Tam şoför koltuğunun kapısına ulaşıp elimi kapı koluna atmıştım ki, arkamdan uzanan o uzun ve güçlü kol kapıyı açmama engel oldu. Teoman elini kapının üzerine koyarak önümü kesti ve bedenini tamamen bana doğru eğdi.
"Anahtarı bana verirken borcunun kapandığını söylemiştin, yıldız güzeli," dedi, o sinsi ve koyu siyah gözlerini gözlerime dikerek. "Yolu ben biliyorum, arabayı da ben sürüyorum. Geç yan tarafa."
Hırsla arkama dönüp sırtımı kapıya yasladım. Elindeki diski korumacı bir tavırla göğsüme bastırırken ona dik dik baktım. "Sana borcum kapandı dedim Varnalı, arabayı sana hibe ettim demedim. Ayrıca kendi adamımın getirdiği arabada ne hakla şoförlük taslıyorsun sen?"
Teoman hafifçe sırıttı, dudaklarını dişleyerek o sinir bozucu meydan okuyan ifadesini takındı. "Bu sırılsıklam halinle ve titreyen ellerinle o direksiyonu tutarsan, yarınki cenazeden önce ikimiz birden başka bir uçurumun dibini boylarız. İnat etme de geç."
"Benim ellerim titremiyor!" diye tısladım sesimi yükselterek. Aramızdaki didişme yağmurun altında iyice alevleniyordu. "Ve senin o dâhi emirlerini dinlemekten nefret ediyorum."
"Emir vermiyorum, sadece mantıklı olanı söylüyorum," dedi, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. Siyah gözlerinde o inatçı tavrımı izlemekten keyif alan muzip bir parıltı vardı. "Ama illa benimle yan yana, nefes nefese kalmak için yer kavgası yapmak istiyorsan... Bu dar alanda benim için hiç sakıncası yok."
"Pislikleşme," diyerek omzumla onu sertçe ittirdim. Onunla daha fazla laf dalaşına girip vakit kaybetmek istemediğim için hırsla arabanın önünden dolanıp yan koltuğun kapısını açtım ve kendimi içeri fırlattım. Kapıyı öyle bir hızla kapattım ki, araba sarsıldı. Hemen ardından Teoman da şoför koltuğuna bindi. Üzerindeki ıslaklığı umursamadan arkasına yaslandı, anahtarı çevirmeden önce bana doğru dönüp o karanlık bakışlarıyla beni süzdü.
"Kapıyı daha sert kapatabilirsin Yıldız güzeli, senin paranla yenisini alırız nasıl olsa," dedi alaycı bir tonda.
"Sür şu arabayı Teoman, yoksa o diski kafanda kıracağım," diye mırıldandım başımı yan cama çevirerek. Teoman hafifçe güldü, gaza yüklenirken araba karanlık yolda sessizce ileri fırladı. İçerideki o gergin ama bir o kadar da çekim dolu inatlaşma, yol boyunca aramızdaki en güçlü bağ olarak kalmaya devam edecekti.
&&&
Asfaltta kayan lastiklerin çıkardığı o ıslak ses, arabanın benim evimin önünde durmasıyla son buldu. Yağmur hâlâ camları dövüyor, dışarıdaki sokak lambasının soluk sarı ışığı ön camdan içeri sızarak Teoman'ın yüzündeki o keskin hatları belirginleştiriyordu.
Teoman kontağı kapattı, emniyet kemerini tek bir hareketle çözdü ve kapıyı açmak için elini kapı koluna uzattı. Tam o esnada gözlerimi kısıp ona baktım. "Sen neden iniyorsun?" diye sordum, sesimdeki o şüpheci ve soğuk tınıyı hiç gizlemeden. "Evimin önüne geldik işte, senin burada işin bitti." Teoman kapıyı açmaktan vazgeçip hafifçe bana doğru döndü. O zifiri karanlık siyah gözlerinde yine o bilindik, insanı çileden çıkaran ukala bakış vardı. "İniyorum çünkü arabadan ineceğim, Manal," dedi, çocuk anlatır gibi tane tane konuşarak. "Adamlarımdan birini arayacağım, buraya bana temiz bir araba getirsinler diye. Kendi evime senin bu adamının sürdüğü arabayla dönecek halim yok ya?"
Dudaklarımın kenarında alaycı,
hafif bir tebessüm belirdi.
Vücudumu tamamen ona doğru çevirdim ve koltuğumda hafifçe öne doğru kayarak Teoman'a iyice yaklaştım. Aramızdaki o dar alanda, sırılsıklam kıyafetlerimizin ağırlığı ve arabanın içindeki o yoğun, boğucu sıcaklık birbirine karışıyordu. Gözlerinin içine dik dik bakarak fısıldar gibi konuştum:
"Araba senin... O kadar pert oldu ki araban, Varnalı. O çok sevdiğin, her şeyini milimetrik hesapladığın zırhlı canavarın şimdi o uçurumun dibinde hurda yığını olarak yatıyor. Hatırlatırım."
Teoman'ın siyah gözleri saniyeler içinde kısıldı. Sözlerimle canını sıktığımı görmek içimdeki o vahşi tatmin duygusunu beslemişti. Bana doğru biraz daha eğildi, aramızdaki mesafeyi tamamen yok etti. Nefesi yüzüme çarparken o pürüzsüz, tehlikeli sesiyle konuştu: "O araba benim için sadece bir oyuncaktı. Benim canımı sıkan o oyuncağın uçurumdan aşağı uçması değil... Senin o uçurumun kenarında, arkanda bıraktığın enkazı izlerken gözlerindeki o deli cesareti. Ayrıca o araba için endişelenme, yarın sabah kapımda ondan üç tane daha hazır bekliyor olacak."
"Tabii, Varnalı beyefendinin egosu sarsılmasın diye hemen yenilerini dizerler," diyerek arkama yaslandım, kollarımı göğsümde birleştirip ona ters bir bakış attım. "Burada sana iyilik yapıyoruz, arabamı sana veriyorum ama sen yine o kibirli burnundan kıl aldırmıyorsun. Beğenmiyorsan in yürü, yağmurda ıslanmak o pahalı takım elbisene çok yakışır."
Teoman hafifçe güldü, ama bu gülüş tamamen bir meydan okumaydı. "İyilik mi?" dedi, sesini alaycı bir hayretle yükselterek. "Bana anahtarı göğsüme fırlatıp 'borcum kapandı' diyerek arabayı sürdüren sendin. Şimdi buna iyilik mi diyorsun? Senin o vahşi gururun, birine karşılıksız iyilik yapmana asla izin vermez, bunu ikimiz de biliyoruz."
"Haklısın," dedim, gözlerimi gözlerine dikip meydan okumasını kabul ederek. "Sana günahımı bile karşılıksız vermem ben. Ama en azından bir 'teşekkürler' diyebilirdin. Gerçi senin o dâhi beyninde kibirden başka bir şeye yer olmadığı için bu kelimeyi dağarcığına eklememişlerdir."
"Teşekkür mü?" Teoman elini direksiyona vurup sırıttı, dudaklarını hafifçe dişleyerek bana doğru yaklaştı. Siyah gözlerindeki o hınzır ve karanlık pırıltı her saniye daha da derinleşiyordu. "Ben teşekkür etmem Manal. Ben bedelini öderim. Ve emin ol, benimle girdiğin bu tehlikeli inatlaşmanın bedelini yarın o mezarlıkta ikimiz birden çok farklı ödeyeceğiz."
"Buna inatlaşma demiyoruz Varnalı," dedim, elimi kapı koluna atarken. "Buna, senin o çekilmez egona karşı hayatta kalma mücadelesi diyoruz. Şimdi ne yapıyorsan yap, adamını mı çağırıyorsun yoksa sabaha kadar bu arabada benim gidişimi mi izliyorsun umrumda değil." Kapıyı açıp kendimi dışarıdaki yağmurun altına bırakırken, arkamdan Teoman'ın o sinsi ve kısık sesli gülüşünü, ardından da telefonunu çıkarmak için cebine giden elinin hareketini çok net duyabiliyordum.
Kapımın önüne geldiğimde anahtarı kilitte çevirip kendimi evin sessiz, soğuk koridoruna attığımda arkamdan kapıyı hızla kapattım. Sırtımı ahşap kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Evin içindeki o tanıdık sessizlik, rüzgarın ve dalgaların dışarıda kopardığı kıyameti bir anlığına da olsa perdeliyordu. Islak kıyafetlerim tenime yapışmış, soğuktan iliklerim titremeye başlamıştı ama göğsüme bastırdığım o ağır metal disk, içimdeki intikam ateşini harlayarak beni ayakta tutuyordu. Bu diskin içinde annemin, o iblis kadının, Bilge'yi bizzat kafasından vurduğu o kan dondurucu anlar vardı. Yarın, onun sonunun başlangıcı olacaktı.
Adımlarım beni sarsakça üst kata, odama doğru taşıdı.
Diski yatağımın üzerine bırakır bırakmaz, üzerimdeki ıslak, ağır ceketten kurtulup kenara fırlattım. İçimde tarif edemediğim, adını koyamadığım garip bir huzursuzluk vardı. Zihnim sürekli arabadaki o son didişmemize, Teoman'ın o sinsi ve meydan okuyan siyah gözlerine kayıp duruyordu. "Gitmiştir herhalde," diye mırıldandım kendi kendime. O kibirli Varnalı'nın, yağmurun altında bir saniye bile fazladan beklemeye tahammülü olamazdı.
Merakıma ve içimdeki o huzursuz dürtüye yenik düşerek yavaşça pencereme doğru adımladım. Perdeyi parmaklarımın ucuyla hafifçe aralayıp dışarıdaki karanlığa, sokak lambasının soluk ışığının aydınlattığı o ıslak asfalta baktım. Siyah lüks araç hâlâ orada duruyordu. Gitmemişti.
Tam perdeyi bırakıp arkamı dönecekken, arabanın kapısının açıldığını gördüm. Teoman, o uzun ve heybetli cüssesiyle arabadan indi. Yağmur damlaları saniyeler içinde üzerindeki siyah takımı sırılsıklam ederken, o hiç acele etmeden, ellerini cebine koyarak doğrudan benim evimin kapısına doğru yürümeye başladı. Adımları o kadar kendinden emin, o kadar kararlıydı ki... "Ne yapıyor bu şerefsiz?" diye fısıldadım, kaşlarım şaşkınlıkla çatılırken.
Onun kapımı çalmasına, o karanlık ve ukala tavrıyla evimin eşiğine kadar gelmesine izin veremezdim. Kalbimin ritmi adrenalinle hızlanırken, odadan nasıl çıktığımı bilemedim. Merdivenleri ikişer ikişer inip koridoru geçtim. Teoman daha elini kaldırıp kapıya dokunmaya fırsat bulamadan, kapıyı büyük bir hırsla ve gürültüyle ardına kadar açtım.
Dışarıdaki soğuk rüzgar yüzüme çarparken, Teoman tam karşınızda duruyordu. Saçlarından süzülen yağmur damlaları o keskin elmacık kemiklerinden aşağı akıyor, o geceden daha koyu olan simsiyah gözleri doğrudan benimkileri buluyordu. Elini kapıyı çalmak için kaldırmış vaziyette havada kalmıştı.
Gözlerimi kısıp ona dik dik baktım. "Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye çıkıştım, sesimdeki öfkeyi hiç gizlemeden. "Arabadan inip evime doğru gelmek de ne demek, Varnalı? Sınırları çok zorluyorsun."
Teoman havada kalan elini yavaşça indirdi ama geri adım atmadı. Aksine, o sinsi ve sinir bozucu gülümsemesiyle kapının eşiğine doğru yarım adım daha yaklaştı. Siyah gözlerinde o inatçı tavrımı izlemekten keyif alan o derin pırıltı vardı.
"Sakin ol, Manal," dedi, o pürüzsüz ve derinden gelen sesiyle. "Kapıyı o kadar hızlı açtın ki, beni burada sabırsızlıkla beklediğini düşüneceğim neredeyse."
"Rüyanda görürsün," diye tısladım, kapının pervazına tutunarak geçişini engellemeye çalışırken. "Sana neden aşağı indiğini sordum. Adamını arayıp araba isteyecektin hani? Kapımda ne işin var?"
Derin bir nefes alıp bana doğru eğildi. "Telefonumun şarjı bitti," dedi, sanki dünyanın en normal şeyini söylüyormuş gibi bir rahatlıkla. "Ve dışarıda tufan kopuyor. Bu sırılsıklam halimle sokakta kalıp donmamı istemezsin herhalde? Sonuçta yarın o büyük şovda arkanda duracak bir Varnalı'ya ihtiyacın var."
"İnan bana, donman şu an benim için sadece bir seyir zevki olur," dedim, kollarımı göğsümde birleştirerek. "Telefonunun şarjının bittiğine de asla inanmıyorum. Her şeyi milimetrik hesaplayan dâhi Teoman Varnalı, telefonunun şarjını mı takip edememiş? Çocuk mu kandırıyorsun sen?"
Teoman hafifçe güldü, dudaklarını dişleyerek gözlerini gözlerimden ayırmadan bana doğru bir adım daha attı. "Bazen en dâhiler bile küçük detayları gözden kaçırır. Ya da belki de... sadece seninle biraz daha didişmek için bir bahane arıyorumdur, olamaz mı?"
"Kendine gel," dedim, parmağımı göğsüne bastırıp onu durdurarak. Parmaklarımın ucuna değen o ıslak ve sıcak göğsü, aramızdaki o önlenemez çekimi yeniden tetiklerken sesimi sert tutmaya çalıştım. "Evime giremezsin. Git arabanda bekle adamını."
"Arabada şarj aleti yok." dedi, parmağımın baskısına rağmen milim kımıldamadan. Siyah gözleri meydan okurcasına parlıyordu. "Ayrıca misafirperverlik senin o sert kabuğunun altında hiç mi yok? Sadece bir telefon görüşmesi yapacağım. Sonra o çok meraklı olduğun yalnızlığına geri dönebilirsin."
Teoman, en ufak bir geri adım atma belirtisi göstermeden, yüzündeki o sinsi ve kendinden emin sırıtmaya devam etti. Onu bu fırtınanın ortasında kapıda bırakmak her ne kadar içimin yağlarını eritecek olsa da, yarınki mezarlık baskınında bana sapasağlam bir Varnalı lazımdı. "Sana inanmıyorum," dedim dişlerimin arasından, sesimdeki o sahte öfkeyi korumaya çalışarak. "Ama yarın o mezarlıkta zatürreden geberip gitmeni istemediğim için şanslısın."
Hırsla parmağımı göğsünden çektim ve istemeyerek de olsa kapının önünden yan tarafa doğru çekildim. Teoman'ın geçmesi için ardına kadar açık kapının eşiğinde dar bir alan bırakmıştım. "Geç içeri. Ama tek bir yanlış hareketinde seni bu sefer doğrudan o uçurumun dibine ellerimle fırlatırım," diye homurdandım.
Teoman, kapıdan geri çekilmemle birlikte zafer kazanmış bir komutan edasıyla hafifçe başını eğdi. Yanımdan geçip evin sıcak koridoruna adım atarken, omuzlarımız kaçınılmaz olarak birbirine süründü. Tenime çarpan o tanıdık, dondurucu yağmurla karışık pahalı parfüm kokusu bir kez daha koridoru esir alırken, Teoman durup arkasına döndü.
Siyah gözlerini evimin loş ışıklarında üzerime dikti, dudaklarını hafifçe dişleyerek o sinir bozucu ses tonuyla mırıldandı:
"Teşekkürler Manal. İçerisinin dışarıdan çok daha sıcak olduğunu biliyordum zaten."
"Lafı uzatma da telefonunu şarj et," diyerek kapıyı arkasından büyük bir gürültüyle çarptım. "Sonra da hemen defolup gidiyorsun."
Teoman cevap vermek yerine kendini salondaki koltuğa attı. "Benim odamda işim var. Sakın bir yere kımıldama." dedim ve cevap vermesini beklemeden odama geçtim.
Rahatlamam için banyo yapmam lazımdı. Her tarafım çamur içindeydi. Sıcak suyun buharı banyoyu tamamen kaplarken, tenimi yakan o sıcaklık iliklerime kadar işleyen dondurucu soğuğu yavaşça söküp aldı. Ancak suyun rahatlatıcı etkisi bile zihnimdeki o uğultuyu susturmaya yetmiyordu. Kafamın içinde bir yanda yarın saat tam 12'de toprağa verilecek olan Bilge'nin görüntüsü, diğer yandan o kan dondurucu disk ve hemen aşağıda, evimin salonunda bıraktığım o öngörülemeyen adam vardı.
Sıcak suyu kapatıp banyodan çıktığımda, etrafı saran yoğun buhar dalgası banyo kapısından koridora doğru süzüldü. Islak saçlarımı omzumun arkasına attım ve üzerime sadece tenimi zar zor örten, beyaz, kısa bir havlu sardım. Havlunun uçlarını göğsümün üzerinde sıkıca birleştirirken, bir an önce odama geçip üzerime kuru bir şeyler geçirmek istiyordum. Kendi evimde, kendi özel alanımda olduğum için son derece rahattım. Sonuçta o ukala Varnalı'ya aşağıda kalmasını, tek bir adım bile atmamasını kesin bir dille söylemiştim. Sözümü çiğneyecek kadar delirmemiş olmalıydı.
Adımlarım ıslak zeminde hafif sesler çıkararak koridoru geçti. Odamın kapısını hafifçe aralayıp içeri adımımı attığım an, koridordaki loş ışık yatağımın üzerinde bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmış bir şekilde oturan o tanıdık silueti aydınlattı. Teoman oradaydı.
Üzerindeki ıslak ceketi çıkarmış, siyah gömleğinin ilk birkaç düğmesini gevşetmiş bir halde yatağımın tam ortasında oturuyordu. Gözleri kapının açılmasıyla birlikte doğrudan bana kaydı. Beni sadece vücuduma sarılı o daracık, ıslak havluyla, omuzlarım sırılsıklam ve bacaklarım tamamen açıkta bir halde gördüğü an, o koyu siyah gözleri saniyeler içinde kısıldı. Bakışları, baştan aşağı vücudumda ağır ve yakıcı bir tur attı.
Dudaklarının kenarında o sinsi, tehlikeli ve her zamankinden daha sapıkça olan o gülümseme yayıldı. Bakışlarındaki o cüretkar hayranlığı hiç gizlemeden, dudaklarının arasından tiz, alaycı ve uzun bir ıslık koyuverdi. "Şansımı seveyim..." diye fısıldadı, sesi pürüzlü ve boğuk bir tonda odanın içinde yankılanırken. "Aşağıda beklememi söylemiştin ama... yukarıda beni böyle bir manzaranın beklediğini söyleseydin, merdivenleri çoktan koşarak çıkardım Manal."
Gözlerim şokla ve anlık bir panikle irileşirken, havlunun uçlarını göğsümde daha da sıkılaştırdım. Yanaklarıma hücum eden o sıcaklık öfkemi milisaniyeler içinde harladı. Korktuğumu ya da utandığımı görmesine asla izin vermeyecektim.
"Sen ne hakla benim odama girersin!" diye bağırdım, adımlarımı hırsla ona doğru yönlendirerek.
Yatağın kenarına ulaştığım an, Teoman'ın o siyah gözlerindeki parıltı daha da koyulaştı. Ayağa kalkmaya yeltendiğinde, öfkeyle elimi kaldırıp doğrudan omzuna sert bir darbe indirdim.
"Çık dışarı! Pis sapık!" diye tısladım, omzuna bir kez daha vurarak. "Sana aşağıda kal demedim mi ben? Ne işin var benim odamda, hem de benim yatağımda?"
Teoman vuruşlarımla birlikte milim kımıldamadı ama o sinsi sırıtan ifadesi yüzüne iyice yerleşti. İkinci darbemde, ani ve kıvrak bir hareketle bileğimi havada yakaladı. Teninin o yakıcı sıcaklığı, havlunun dışarıda bıraktığı ıslak bileğime temas ettiği an bedenim kasıldı. Beni yavaşça kendine doğru çekerken, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Siyah gözleri doğrudan gözlerimin içine kilitlenmişti.
"Sakin ol hırçın kız," dedi, nefesi çıplak omuzlarıma çarpıp beni ürpertirken. "Telefonum şarj oldu, adamımı aradım. Aşağıda beklemekten sıkılınca sadece ev sahibime bir teşekkür etmek istedim. Ama görüyorum ki... teşekkür etmek için harika bir an seçmişim."
"Teşekkürünü de seni de..." diyerek bileğimi hırsla elinden kurtarmaya çalıştım ama o inatçı tutuşunu gevşetmedi. "Bırak bileğimi Teoman! Kendine gel diyorum sana, yoksa yemin ederim seni bu evden sağ çıkarmam."
"Beni tehdit ederken bile o kadar çekicisin ki," dedi, bakışları tekrar dudaklarıma ve havlunun başladığı o köprücük kemiklerime kayarken. Dudaklarını hafifçe dişledi, sesindeki o sapıkça ve oyunbaz tonu daha da belirginleştirerek fısıldadı: "Hem, kendi evinde bu kadar savunmasız yakalanmışken bence beni çok fazla kışkırtmamalısın. Sonuçta ikimiz de o kadar masum değiliz, öyle değil mi?"
"Seni geberteceğim Varnalı," dedim dişlerimin arasından, diğer elimle onun göğsünü hırsla ittirerek.
Göğsüne bastırdığım elim, ıslak ve ince göğüs kafesinin altındaki o hızlı kalp atışını hissettiğimde duraksadı. Ama Teoman, o sert ve hırçın ittirişime rağmen milim bile kımıldamadı. Aksine, bileğimi tutan parmaklarının baskısını milimetrik bir hesapla artırarak beni yavaşça, adeta süzülür gibi kendine doğru çekti.
Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe tamamen eriyip bittiğinde, çıplak bacaklarım onun dizine çarptı. Havlunun üzerinden hissettiğim o bacak teması, odadaki tüm havayı bir anda yakıp kül edecek bir kıvılcım bıraktı.
"Gebertmek mi?" diye fısıldadı Teoman. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden geliyordu ki, adeta dudaklarıma çarpıp dağılıyordu. "Beni kendi ellerinle gebertmek istediğini söylerken bile gözlerin öyle demiyor, Manal."
"Gözlerimin ne dediğini sen bilemezsin, Varnalı," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Gözlerimi onun o dipsiz, zifiri karanlık siyah gözlerine diktim. "Benim gözlerim sadece senin nasıl yok olacağını izlemek istiyor."
"Yapma..." Teoman serbest kalan diğer elini yavaşça kaldırdı. Parmak uçları, havlunun hemen üzerinde kalan çıplak, ıslak omzuma dokundu. Tenime değen o sıcak parmak uçları, köprücük kemiğimin üzerinden yukarıya, boynuma doğru tüy gibi hafif ama yakıcı bir iz bırakarak süzüldü. "Bana öyle bakarken nefesinin hızlandığını görebiliyorum. Bu nefret mi, yoksa..." Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. O her zamanki sinsi, sapıkça ve insanı çileden çıkaran gülümsemesiyle dudaklarıma doğru fısıldadı: "Yoksa bu ıslak havlunun altında sakladığın o hırçın kız, benimle bu gece başka bir oyun oynamak mı istiyor?"
"Çok ileri gidiyorsun," diye fısıldadım. Ama sesim bu kez bir emirden çok, aramıza çekilen o incecik telin kopmak üzere olduğunun habercisi gibiydi.
Teoman durmadı. Parmakları çenemin altına yerleşti, başımı hafifçe yukarı kaldırarak beni tamamen kendi çekim alanına hapsetti. Siyah gözleri, dudaklarımın üzerinde aç bir kurt gibi gezindi.
"İleri gitmeyi severim Manal," dedi, dudakları neredeyse dudaklarıma değmek üzereyken. "Özellikle de sınırları bu kadar güzel olan bir kadına karşı... Hele ki o kadın benden bu kadar nefret ettiğini söylerken aslında canımdan can almak istiyorsa."
"Teoman..."
"Söyle, yıldız güzeli," dedi, çenemi tutan parmaklarını hafifçe sıkarak. Sesi iyice boğuklaşmış, o sapıkça tavrı saniyeler içinde karanlık ve yakıcı bir arzuya dönüşmüştü. "Gitmemi gerçekten istiyor musun? Şu an, bu odada... sadece bu havluyla karşımda dururken, benden gerçekten nefret ediyor musun?"
Teoman'ın o yakıcı nefesi dudaklarımı talan etmek üzereyken, içimdeki o vahşi canavar tamamen zincirlerini kopardı. Bu adamın beni böyle oyunlarla köşeye sıkıştırabileceğini, o ukala tavrıyla beni etkisi altına alacağını sanıyorsa fena yanılıyordu.
"Benimle oyun oynama, Varnalı!" diye kükredim.
Bileğimi tutan elinden ani bir manevrayla sıyrıldım. Aynı anda bir elimle göğsümdeki havlunun ucunu can havliyle sımsıkı kavrarken, diğer elimi yumruk yapıp bütün gücümle Teoman'ın o pürüzsüz elmacık kemiğine doğru savurdum.
Yumruğum yüzünde patladığında Teoman başını hafifçe yana eğmek zorunda kaldı ama durmadım. İçimdeki tüm o Bilge'nin acısı, gecenin stresi ve bu adamın sinir bozucu yılışıklığı tek bir yumrukta birleşmişti. Diğer elimle havlunun düşmemesi için göğsüme bastırırken, boşta kalan elimle ve dizlerimle Teoman'ın göğsüne, omuzlarına hırsla dalmaya başladım. "Seni geberteceğim demedim mi lan ben sana!" diye bağırdım, omzuna sert bir yumruk daha indirirken. Havlu bir yandan kayıyor, bir yandan onu dövüyordum. "Sen kimsin de benim evimde bana yavşıyorsun pislik herif!" Teoman gelen darbeleri savuşturmak için kollarını yüzüne siper etti. Yumruklarım sertçe kollarına ve göğsüne inerken, yatağın üzerinde geriye doğru sendeledi. Benim bu gözü dönmüş halim karşısında o sinsi sırıtışı sonunda yüzünde donup kalmıştı.
"Siktir... Akça, dur!" diye bağırdı, darbelerimden kaçmaya çalışarak. "Tamam, dur! Dur diyorum!"
"Durmayacağım lan! Geberteceğim seni!" diyerek bir yumruk daha savurdum ama bu kez Teoman iki eliyle birden havadaki yumruğumu yakaladı ve beni kendinden uzak tutmak için kollarını gerdi. Yüzünde az önce yumruğumu yediği yer hafifçe kızarmaya başlamıştı.
"Tamam dur! Şaka yaptım be!" diye nefes nefese bağırdı, siyah gözlerini irileştirerek. "Sadece biraz damarına basmak istedim, şaka yaptım diyorum!" Duyduğum kelimeyle birlikte beynime sıçrayan kan miktarı iki katına çıktı. Dişlerimi birbirine öyle bir bastırdım ki çenem kasıldı. Hırsla elimi elinden kurtardım, göğsümdeki havluyu yukarı doğru çekip sımsıkı sabitledikten sonra doğrudan gözlerinin içine baka baka haykırdım: "Şaka mı lan bu? Şaka mı lan bu amına koyduğumun çocuğu?!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Sesim odanın duvarlarında yankılanıyordu. "Benim canım burnumda, yarın kardeşimi toprağa vereceğim ben! Sen gelmiş benim odamda bana sapıklık yapıp şaka diyorsun! Defol git lan evimden!"
Teoman aldığım sert tepkiyle ve savurduğum küfürlerle birlikte bir anlığına tamamen afalladı. O her şeyi kontrol altında tutan dâhi maskesi paramparça olmuştu.
"Manal, ben sadece ortamdaki o kasveti..." diye saçmalamaya başladı ama lafını bitirmesine izin vermedim. "Sana defol git diyorum!" Kapıyı eliyle hırsla gösterdim, gözlerimden adeta alev fışkırıyordu. "Saniyeler içinde bu evden defolup gitmezsen, yemin ederim o polisi de yarınki mezarlığı da umursamam, seni şurada kendi ellerimle boğarım! Yürü!"
Teoman tam arkasını dönüp kapının eşiğine adımını atmıştı ki, evin içindeki o loş ışıklar saniyeler içinde göz kırpar gibi söndü. Sokaktaki lambaların soluk sarı aydınlığı da aynı anda kesilince, oda bir anda zifiri karanlığın ortasında kalakaldı. Dışarıdaki fırtınanın uğultusu karanlıkla birlikte daha da tekinsiz bir hal almıştı.
Karanlığın içinde, sırılsıklam havlumla öylece kalakalırken dişlerimin arasından öfkeyle tısladım. "Sikeceğim böyle şansı da fırtınayı da ya!" diye haykırdım avazım çıktığı kadar. "Tam zamanıydı gerçekten!"
Tam o sırada, karanlığın içinden Teoman'ın o derin, pürüzsüz sesinden yükselen bir kahkaha patladı. O kadar içten ve keyifli gülüyordu ki, sinirden delirmek üzereydim. "Ne gülüyorsun be!" diye bağırdım sesimi daha da yükselterek. "Sen mi yaptın yoksa? Gitmeden önce şalterlerle mi oynadın sapık herif?!"
"Oha! sakin ol Manal," dedi Teoman, karanlıkta göremediğim ama o sinsi sırıtışını sesinden bile hissettiğim o tonuyla. "Bu seferki gerçekten benden kaynaklı değil. Dışarıdaki fırtınayı görmüyor musun? Muhtemelen bütün mahallenin elektriği gitti."
"İyi, harika!" dedim nefesimi dışarı üfleyerek. Göğsümdeki havluyu tekrar yukarı çektim. "Şimdi sen defol git, aşağıda kapının önünde bekle beni. Üstümü değiştirip hemen geleceğim aşağıya."
Karanlıkta kıpırdandığını, kumaş seslerinden bana doğru yarım adım attığını hissettim. O pürüzlü ve dalga geçen sesiyle fısıldadı: "Karanlıkta dolabını bulamayabilirsin, hatta belki yanlış kıyafetler giyersin... İstersen fener niyetine yanında kalıp yardım edebilirim, ne dersin?"
"TEOMAN! BAĞIRTMA BENİ, ÇIK DIŞARI!" diye çığlık attım, elimi rastgele havaya savurarak.
"Tamam, tamam! Çıktım!" dedi Teoman aceleyle. Hemen ardından odanın kapısının açılıp kapandığını duydum. Sonunda odada tek başıma, o derin karanlıkla baş başa kalmıştım.
"Pislik herif, tam bir baş belası..." diye söylenmeye devam ettim karanlığın içinde. Bir yandan havlumu tek elimle sıkıca tutuyor, diğer yandan yatağın üzerindeki komodine doğru el yordamıyla ilerliyordum. Parmaklarım soğuk ahşap yüzeyde gezindi, sonunda çarptığım sert metal telefonumu buldum.
Ekranı açtığımda gözlerimi alan o parlak ışıkla birlikte hemen feneri aktif hale getirdim. Telefonun flaşı odanın tavanına dikilerek her yeri soluk bir beyazlıkla aydınlattı. Hızlıca dolabımın kapağını açıp elime gelen ilk kalın siyah kazağı ve rahat bir eşofmanı aldım. Havluyu üzerimden hızlıca sıyırıp saniyeler içinde üzerimi giyindim. Islak saçlarımı da ensemde gelişi güzel topuz yapıp telefonumu elime aldım.
Merdivenlerin o dik ve dar basamaklarından aşağıya, içimdeki öfkeyi dindirmeye çalışarak ama bir o kadar da aceleyle inmeye başladım. Sol elimle telefonun fenerini basamaklara doğru tutuyor, sağ elimle de merdivenin ahşap tırabzanını sıkıca kavrıyordum.
Kafamın içinde Teoman'a söyleyeceğim en ağır küfürleri, onu kapı dışarı ederken kuracağım o son cümleleri bir bir sıralıyordum.
"Ukalalığın da bir sınırı var Varnalı," diye kendi kendime mırıldandım, son basamaklara yaklaşırken. "Gözlerimin içine baka baka şaka yaptım diyor bir de pislik herif..."
Tam o esnada, son birkaç basamağı tamamen geçtiğimi sanıp feneri bir anlığına koridora doğru çevirdim. Ancak karanlığın ve o dinmeyen sinirimin azizliğine uğramıştım. Ayağım son basamağın boşluğuna geldiğinde dengemi tamamen kaybettim.
"Siktir!"
Boşlukta kalan ayağımla birlikte bedenim öne doğru hızla savruldu. Elimdeki telefon feneri karanlıkta deli gibi dönerken, refleks olarak çığlık atmak için ağzımı açtım. Tam yere, o sert ahşap zemine kapaklanacağımı ve kemiklerimin kırılacağını düşündüğüm o milisaniyede, karanlığın içinden iki güçlü ve devasa kol fırladı.
Teoman, nerede duracağını çok iyi biliyormuş gibi, beni tam düşmek üzereyken havada yakaladı.
Ancak benim hızım ve onun sırılsıklam kıyafetleriyle dengede kalmaya çalışması birleşince, ikimiz birden büyük bir gürültüyle kendimizi yerde bulduk.
Gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Sırtım sert zeminle buluşmadı; aksine, altımdaki o sıcak, ıslak ve son derece sert göğüs kafesi düşüşümü tamamen yumuşatmıştı. Gözlerimi yavaşça açtığımda, telefonumun yerde ters dönmüş kamerasından sızan o soluk ışık tavanı aydınlatıyordu. Ben, Teoman'ın sırılsıklam ama ateş gibi sıcak olan göğsünün üzerinde, bacaklarım onun bacaklarının arasında kalacak şekilde tamamen üzerine kapaklanmıştım. Nefeslerimiz birbirine karışırken, Teoman'ın o simsiyah gözleri karanlığın içinde doğrudan benimkilere kilitlendi. Dudaklarının kenarında, canı acımış olsa bile o her zamanki sinsi ve ukala gülümsemesi anında belirdi.
"Sana karanlıkta yapamazsın, yardım edeyim demiştim yıldız güzeli," diye fısıldadı. Sesi göğsünün titreşimiyle birlikte doğrudan bedenime yayıldı. "Ama beni bu şekilde kucağına atacak kadar özlediğini, üzerime atlayacağını tahmin etmemiştim."
"Sen..." dedim, şoktan ve aramızdaki o aşırı yakınlıktan dolayı kekeleyerek. Hemen kendimi geri çekmeye çalıştım ama Teoman'ın güçlü elleri belime dolandı ve beni o sert göğsüne daha da sabitledi. "Bırak beni lan! Çek o pis ellerini üzerimden!"
"Bence şu an üstümde duran sensin hırçın kız," dedi, bakışlarını üzerimdeki siyah kazağa ve hafifçe dağılmış saçlarıma kaydırarak. Dudaklarını hafifçe dişledi, sesindeki o sapıkça ve yakıcı tonla fısıldadı: "Hem bak, üzerini de değiştirmişsin. Siyah sana çok yakışıyor... Ama bence o ıslak havluyla da aramızdaki bu pozisyon hiç fena olmazdı."
"Teoman, yemin ederim seni burada boğarım!" diye tısladım, iki elimle birden onun o geniş omuzlarına bastırıp kendimi yukarı doğru ittirmeye çalışarak. Ama o sırılsıklam kıyafetlerin altındaki kasları adeta çelik gibi sertti ve beni bırakmaya hiç niyeti yoktu. "Bırak diyorum sana! Fırsatçılık yapma!"
"Ben fırsatçı değilim, sadece önüme çıkan fırsatları iyi değerlendiren dâhi bir Varnalıyım," dedi, siyah gözlerindeki o hınzır pırıltıyla. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak nefesini dudaklarıma üfledi. "Ayrıca şu an altımda kalan ben olduğuma göre, asıl hırsız sensin. Kalbimi çalmaya çalışıyormuş gibi duruyorsun oradan."
"Senin o kapkara, taşlaşmış kalbini ne yapayım ben be!" diye bağırdım, debelenmeye devam ederek. "Çekil şuradan!"
"Çekilmeyeceğim," dedi, sesi bir anda ciddileşerek ama gözlerindeki o meydan okuyan bakışı koruyarak. "Önce o güzel dudaklarından düzgün bir teşekkür duymak istiyorum. Sonuçta seni yine yer çekiminden ve kırık kemiklerden ben kurtardım."
"Sana teşekkür falan etmeyeceğim! Defol git diyorum sana!"
"O zaman sabaha kadar bu pozisyonda, bu karanlıkta böyle kalabiliriz. Benim için hiç sakıncası yok." diye mırıldandı, sinsi sırıtışıyla beni tamamen köşeye sıkıştırarak. Aramızdaki bu nefes nefese, hırçın didişme karanlık koridoru adeta ateşe veriyordu.
Üzerinden kalkmak için hırsla debelenirken, Teoman'ın belimdeki o sıkı kavrayışı bir anda gevşemedi ama o sinsi, alaycı ifadesi saniyeler içinde yüzünden silindi. Aramızdaki o gürültülü inatlaşma, onun siyah gözlerinin derinliklerinde aniden kopan bir fırtınayla bıçak gibi kesildi.
Karanlığın içindeki o soluk telefon ışığında, Teoman sadece birkaç santim uzağında duran yüzüme bakarken duraksadı. O simsiyah, dipsiz gözleri yüzümün her bir hattında, alnımda, dudaklarımda ve en çok da gözlerimde yavaşça gezindi. Öylece kalakalmıştı. Zaman aramızda akmayı durdurmuş gibiydi; ne o beni bırakıyordu ne de ben üzerindeki hırçın çırpınışıma devam edebiliyordum. Bakışlarındaki o kor gibi sıcak, derin ve anlamlandıramadığım his, içimdeki öfke duvarını bir anlığına sarstı.
Teoman, parmaklarının ucundaki o sert ve yenilmez Varnalı maskesini tamamen düşürmüştü. Siyah gözlerinde ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar savunmasız bir keder belirdi.
"Çok mu ağlattılar seni?" dedi aniden.
Sesi o kadar kısık, o kadar derinden ve pürüzlü çıkmıştı ki, rüzgarın uğultusu arasında bir an fısıltısını duyamadığımdan şüphelendim. O her zamanki sapıkça, ukala tavrından eser kalmamıştı. Sorusu göğsüme ağır bir taş gibi oturdu.
Anlamayarak kaşlarımı çattım, şaşkınlıkla gözlerinin içine baktım. "Ne?" diye mırıldandım, sesimdeki o hırçın ton bir anda unufak olurken. "Ne diyorsun sen Varnalı?"
Teoman derin bir nefes aldı. Belimdeki ellerinden biri yavaşça yukarı kaydı, parmak uçları titreyerek yüzüme yaklaştı ama cildime dokunmaya cesaret edemiyor gibi havada asılı kaldı. Siyah gözleri gözlerimin hemen üzerindeki ıslaklığa kilitlenmişti.
"Kirpiklerin..." dedi, sesi adeta boğulur gibi çıkarken. Gözlerini gözlerimden ayırmadan hayranlıkla ve canı yanıyormuş gibi fısıldadı: "Kirpiklerin çok güzel."
Zihnim Bilge'nin acısıyla, annemin o videodaki görüntüsüyle ve bu fırtınalı gecenin ağırlığıyla dolup taşarken, Teoman'ın bu beklenmedik, canımı acıtan dürüstlüğü karşısında boğazımın düğümlendiğini hissettim. Bütün o savunma mekanizmalarım, onun bu karanlık ve şefkat dolu bakışlarının altında un ufak olmaya başlıyordu.
Teoman'ın beni bu kadar iyi okuması, o sinsi ve her şeyi bilen tavrıyla içimdeki o derin yaraya dokunması beni korkutmuştu. En çok da bu kadar savunmasız, bu kadar çıplak yakalanmaktan nefret etmiştim. Onun karşısında zayıf görünmek, benim için ölümden farksızdı.
Gözlerimi kısıp, içimdeki o korkuyu ve acıyı anında hırçın bir öfkeye dönüştürdüm.
"Sana ne benim kirpiklerimden, benim acımdan?!" diye bağırdım, sesim koridorun karanlığında adeta bir kırbaç gibi şaklayarak.
İki elimle birden onun o sırılsıklam göğsünü bütün gücümle ittirdim. Teoman bu ani ve sert tepkimle birlikte afallayıp üzerimdeki baskısını gevşetine, üstünden hızla sıyrılıp ayağa fırladım. Karanlıkta dengemi zar zor sağlayarak duvara yaslandım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine hızla çarpıyordu.
"Sen kimsin de beni analiz ediyorsun Varnalı?" diye tısladım, sesim öfkeden titrerken. "Bana acıyan gözlerle bakma! Senin o yapmacık şefkatine de, teselline de ihtiyacım yok benim!"
Teoman yerde bir anlığına öylece kalakaldı.
Ardından yavaşça, sanki her hareketiyle beni daha da köşeye sıkıştırmak istiyormuş gibi ağır adımlarla ayağa kalktı. O devasa gölgesi karanlıkta üzerime doğru çökerken, aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde kapattı. Tam karşımda durduğunda, o zifiri karanlıkta bile gözlerindeki o inatçı ve meydan okuyan pırıltıyı görebiliyordum.
"Acıyan gözlerle falan bakmıyorum." dedi, sesi bu kez her zamankinden çok daha sert ve kararlı çıkmıştı. "Sadece gerçekleri yüzüne vuruyorum. Ama sen o kadar korkaksın ki, birinin senin o sert kabuğunun altındaki kırık dökük kadını görmesine katlanamıyorsun."
"Ben korkak falan değilim!" diyerek üzerine doğru bir adım attım, parmağımı göğsüne sertçe bastırarak. "Ben yarın kardeşimin katilini toprağa gömecek olan kadınım! Bana sakın zayıfmışım gibi davranma!" Teoman parmağımı tuttu ama bu kez canımı acıtmadan, sadece gitmemi engellemek istercesine sımsıkı kavradı. Yüzünü yüzüme doğru eğdi, nefesi yüzümü yalayarak geçerken fısıldadı:
"Zayıf olduğunu söyleyen kim? Aksine, o kadar güçlüsün ki... Bu acıyla tek başına baş etmeye çalışırken delirmekten korkuyorsun. Ve en çok da bana güvenmekten korkuyorsun."
"Sana asla güvenmeyeceğim, Varnalı," dedim dişlerimin arasından, elimi elinden kurtarmaya çalışarak. "Sen benim için sadece yarınki mezarlıkta işime yarayacak bir piyonsun, fazlası değil."
Teoman hafifçe güldü ama bu kez o sinsi gülüşünde derin bir sızı vardı. "Öyle olsun," dedi, yüzüme doğru fısıldayarak. "Yarın o piyonun arkanda nasıl bir dağ gibi duracağını izlerken de bu sözlerini hatırlatırım sana." Dedi ve yüzündeki o sinsi, meydan okuyan ifade yavaş yavaş silindi. Gözlerindeki o derin, sarsıcı sızı yerini buz gibi bir hissizliğe bıraktı. Tuttuğu elimi yavaşça, adeta parmak uçları tenimde canımı acıtacak bir iz bırakıyormuş gibi bıraktı. Geriye doğru yarım adım attı.
Aramıza giren o dondurucu mesafe, az önce tenimi yakan o sıcaklığı bir anda alıp götürmüştü. Teoman bana son bir kez baktı. Karanlıkta yüz hatlarını seçmek zordu ama o simsiyah gözlerinin içindeki o kırgın, bir o kadar da gururlu bakışı çok net hissedebiliyordum. Tek bir kelime bile etmedi. Tamamen sessizliğe bürünmüştü.
Arkasını döndü. Ağır ve kendinden emin adımlarla koridoru geçti, dış kapıya doğru yürüdü.
Gidişini sadece telefonumun soluk ışığının duvara vuran gölgesinden izleyebiliyordum. Kapının kilidini çevirdi, kapıyı açtığında dışarıdaki fırtınanın ve yağmurun o uğultulu sesi bir kez daha antreyi doldurdu. Ardından kapı, arkasından büyük bir gürültüyle kapandı.
Gitmişti.
Ev yeniden o dondurucu, tekinsiz sessizliğine gömüldüğünde, sırtımı arkamdaki duvara yaslayıp yavaşça yere doğru süzüldüm. Dizlerimi göğsüme çekip kollarımı etrafına dolarken, karanlık koridorda sadece kendi hızlı nefes alışverişlerimi duyabiliyordum.
&&&
Gözlerimi açtığımda odamın pencerelerinden süzülen soluk, gri sabah ışığı yüzüme vuruyordu. Gece boyu süren o fırtına dinmiş, yerini mezarlık soğukluğunu andıran puslu bir sessizliğe bırakmıştı. Yataktan tek bir hamlede doğruldum. İçimdeki o ağır sızı ve intikam hissi, uykunun getirdiği uyuşukluğu saniyeler içinde dağıttı. Bugün o gündü. Bilge'nin toprağa verileceği, her şeyin hesaplaşılacağı o gün.
Hızla üzerimi değiştirip aşağı kata indim. Evin girişindeki koridorda, her an tetikte bekleyen sadık adamlarımdan birini gördüm. Cebimden, gece yatağın altına sakladığım o analog diski çıkardım. İçindeki kamera kayıtları, annemin Bilge'yi vurduğu o anların en büyük, en kan dondurucu kanıtıydı.
Diski adamın avucunun içine sertçe bıraktım. "Bunu alıyorsun," dedim, sesim buz gibi ve pürüzsüz çıkarken. "Doğrudan emniyete gidip polise teslim ediyorsunuz. Tek bir saniye bile gecikme istemiyorum. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı, Manal Hanım. Hemen hallediyorum," diyerek başıyla beni selamladı ve hızla evden çıktı.
Onu uğurladıktan sonra mutfağa geçtim.
Masanın üzerine benim için hazırlanmış mükemmel bir kahvaltı duruyordu ama boğazımdan tek bir lokmanın bile geçmeyeceğini biliyordum. Yine de ayakta kalabilmek, o mezarlıkta Teoman'ın ve annemin karşısına sapasağlam dikilebilmek için zoraki de olsa masaya oturdum. Birkaç zeytin ve bir dilim ekmeği ağzıma tıkıştırıp sert, şekersiz kahvemden büyük bir yudum aldım.
Tam o sırada mutfakta sessizce işlerini yapan, yıllardır kahrımı çeken hizmetçilere gözüm ilişti. Bugün büyük bir kıyamet kopacaktı ve onların bu ateş çemberinin ortasında kalmasını istemiyordum. Onları korumam gerekiyordu.
Kahve bardağını masaya bırakıp aniden onlara doğru döndüm.
"Artık burada çalışmanıza gerek yok," dedim net bir sesle.
Hizmetçiler ellerindeki işi bırakıp şok içinde bana baktılar, yüzlerinde anında bir işsiz kalma korkusu ve şaşkınlık belirdi. Gitmelerini istemediğimi, sadece onları korumaya çalıştığımı anlamaları için hemen ekledim: "Korkmayın, sizi işsiz de bırakmayacağım. Hak ettiğinizden çok daha fazlasını alacaksınız. Dışarıda bir araba sizi bekliyor. Benim talimatımla ayarlandı. Artık orada, çok daha güvenli ve huzurlu bir yerde çalışacaksınız. Şimdi hemen eşyalarınızı toplayıp arabaya geçin."
Hizmetçiler gözlerindeki o minnettar ama şaşkın ifadeyle bana teşekkür edip mutfaktan çıkarken, koca evde bir kez daha tek başıma kaldım. Saatime baktım. Saat 12'ye yaklaşırken, içimdeki o vahşi canavar mezarlıktaki avı için çoktan sabırsızlanmaya başlamıştı.
&&&
Mezarlığın demir kapısından içeri girdiğimde, tekerleklerin altındaki çakıl taşlarının çıkardığı o ezici ses, içimdeki sessiz çığlığın dışa vurumu gibiydi. Arabayı sertçe durdurdum. Motoru kapattığım an, mezarlığın o dondurucu, ölüm kokan sessizliği üzerime çöktü. Kapıyı açıp dışarı çıktım.
Adımlarım beni Bilge'nin defnedileceği o tepeye doğru götürürken, uzaktan yükselen o düzenli, metalik ses kalbime bir bıçak gibi saplandı. Oraya ulaştığımda, nefesim boğazımda düğümlendi. Mezarlık yeri çoktan kazılmaya başlanmıştı; taze, ıslak toprak yığınları çukurun kenarına yığılmıştı.
Ve oradaydılar.
Annem, üzerinde siyah, asil ve bir o kadar da yapay duran kürk mantosuyla, sanki bir cenazeye değil de zafer kutlamasına gelmiş gibi dikiliyordu. Yüzünde tek bir pişmanlık kırıntısı bile yoktu. Birkaç adım uzağında ise Teoman duruyordu. Üzerindeki siyah gömleği, rüzgarda hafifçe dalgalanan siyah saçları ve gözlerindeki o kapkara güneş gözlükleriyle adeta bir ölüm meleği gibi sessiz ve heybetliydi.
Ama benim gözlerim ne annemi gördü ne de Teoman'ı.
Benim gözlerim, o kazılan çukurun hemen yanında, iki sehpanın üzerine bırakılmış olan o soğuk, ahşap tabuta kilitlendi. Bilge...
İçimde bir şeylerin un ufak olup kırıldığını hissettim. O güçlü, intikam peşindeki hırçın kadın bir anda yok oldu; geriye sadece canı paramparça edilmiş, kimsesiz bir abla kaldı.
Gözlerim aniden bulutlandı. Bakışlarım buğulanırken, göz pınarlarımdan süzülen o ilk sıcak yaş yanağımdan aşağıya, soğuk rüzgara inat süzüldü. Dudaklarım titredi, hıçkırığımı yutmak için dişlerimi birbirine bastırdım ama gözyaşlarım durmadı. Sicim gibi, ardı arkası kesilmeden akmaya başladılar. Kendimi o kadar zayıf ve çıplak hissediyordum ki, annemin o kibirli gözlerinin önünde böyle ağlamak beni kahrediyordu. Gözyaşlarımı saklamak, o acıyı içime gömmek istiyordum ama yapamıyordum. Tam o sırada, Teoman'ın bakışlarının üzerime döndüğünü hissettim.
Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi ağır ama kararlı adımlarla kapattı. Annemin o delici bakışlarını tamamen hiçe sayarak doğrudan tam karşımda durdu. O devasa gölgesiyle beni güneşten ve annemin o kirli bakışlarından korur gibi önüme siper oldu.
Hiçbir şey söylemedi. Dün geceki o kavgalarımız, o ağır küfürlerim, aramızdaki o aşırı yakın didişme... Hepsi o an için silindi.
Teoman, yavaşça elini yüzüne doğru kaldırdı. Siyah gözlerindeki o koyu renkli güneş gözlüğünü parmaklarının ucuyla, ağır çekimdeymiş gibi çıkardı. Gözlük çıktığı an, o dipsiz, zifiri karanlık gözlerindeki o yoğun, canı yanıyormuş gibi duran şefkatli bakışla karşı karşıya kaldım. O kapkara gözlerinde, benim acımın birebir aynısı yankılanıyordu.
Teoman, çıkardığı güneş gözlüğünü yavaşça bana doğru yaklaştırdı. Titreyen ellerime ya da ıslak yanaklarıma dokunmadı; benim o gururlu, acısını saklamak isteyen hırçın halimi çok iyi bildiği için bana en büyük sığınağı verdi. Gözlüğü yavaşça ve inanılmaz bir naziklikle benim gözlerime taktı.
Gözlüğün o koyu camlarının arkasına saklandığım an, dünya benim için biraz daha karardı ama içimdeki o zayıflık da bir anda gizlenmiş oldu. Artık akan gözyaşlarımı, o titreyen gözlerimi benden başka kimse göremezdi.
Teoman yüzünü yüzüme doğru hafifçe eğdi. Siyah gözlüğü taktıktan sonra, dudaklarının kenarında sadece benim duyabileceğim o fısıltıyla, derin ve pürüzlü bir sesle mırıldandı: "Ağla Manal... İstediğin kadar ağla. Ama o kadının senin bu yaşlarını görmesine izin verme."
Mezarlıktaki o cenaze sessizliği, bir anda yerini büyük bir kargaşaya bıraktı. Teoman yavaşça başını yana çevirdi ve gelen araçlara baktı. Yüzünde, aylardır beklediği o zaferin gölgesi belirdi.
Annem, üzerindeki kürk mantonun içinde sarsılarak etrafına bakındı. "Ne oluyor burada?" diye bağırdı korumalarına, sesi ilk kez o mutlak otoritesini kaybederek titredi. Ancak korumaları, sirenlerin sesiyle birlikte silahlarına davranmak yerine, polislerin yoğun baskısı karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar.
Beş-altı polis aracı, mezarlığın içine, tam bizim bulunduğumuz noktaya kadar girdi. Kapılar hızla açıldı, elinde silahları olan değil, ellerinde tutuklama emirleri ve kelepçeleri olan memurlar indi. Polis, doğrudan anneme doğru ilerledi.
"Arzu Arel," dedi polis, sesi tüm mezarlıkta yankılanarak. "Bilge Tan cinayetiyle ilgili elde edilen yeni deliller ve kamera kayıtları doğrultusunda, tutuklanmanız emredilmiştir."
Annemin yüzündeki o kibirli maske, şefin sözleriyle birlikte cam gibi kırıldı. Gözleri bir anlığına bana, sonra yanı başımda bana siper olan Teoman'a döndü. O an, o diski sabah kendi ellerimle polise teslim ettiğimi anladığında gözlerindeki o korkuyu, o çaresizliği gördüm. Yıllarca beni bastırmaya çalışan, hayatımı mahveden o devasa imparatorluğu bir anda çöküşe geçmişti.
"Bu imkansız!" diye bağırdı annem, geri adım atarak. "Bu sahte! Kızım... Manal, bunu yapamazsın!"
Ona doğru bir adım attım. Teoman'ın taktığı gözlüğün arkasından, gözlerimdeki o sert bakışı saklayarak ona yaklaştım. "Yaptım." dedim, sesim soğuk bir kuyu kadar derin ve kararlıydı. "Adalet senin o kirli oyunlarına sığmayacak kadar büyükmüş."
Polisler üzerine çullandı. Annemin o pahalı kürklü kolları, arkasında birleştirilerek soğuk çelik kelepçelerle sıkıca bağlandı. O her zaman dik duran, kimseye eyvallahı olmayan kadın, şimdi polis aracına doğru sürükleniyordu. Çırpınışları, bağırışları ve etrafa savurduğu tehditleri, Bilge'nin mezarının başında eriyip gidiyordu.
Arabanın arka koltuğuna bindirilirken son kez başını çevirdi. Göz göze geldik. O an, o bakışında ne bir nefret ne de bir kin vardı; sadece yenilmiş bir kadının boşluğu vardı.
Araba gürültüyle mezarlıktan uzaklaşırken, ben olduğum yere çakılmış gibi kaldım. Teoman bir adım öne çıktı. Kendi güneş gözlüklerini taktığı yüzüme, şimdi o koyu camların arkasından, sanki tüm yükümün hafiflediğini onaylar gibi baktı.
"Gitti," diye fısıldadı Teoman, mezarlığın derin sessizliğinde. "İmparatorluğuyla birlikte o da tarihe gömüldü."
Derin bir nefes aldım. Gözlüğün arkasındaki gözyaşlarım artık durmuştu. Bu, sadece bir başlangıçtı. Bilge'nin intikamı alınmıştı ama bu fırtınanın gerisinde kalan diğer sırlar, şimdi gün yüzüne çıkmaya başlıyordu.
"Şimdi," dedim sesimdeki o titrekliği tamamen silerek. "Gerçek yüzleşme zamanı."
Yüzümdeki o koyu renkli gözlüğü parmaklarımın ucuyla çıkarıp Teoman'a doğru uzattım. Gözlerimizin arasındaki o koruyucu duvarı kaldırdığımda, doğrudan onun o dipsiz, zifiri karanlık gözlerinin içine baktım. O gözlerdeki şefkat, yerini bir anlığına ne yapacağımı çözmeye çalışan meraklı bir sorgulamaya bıraktı.
Ona doğru yarım adım daha yaklaştım. Aramızdaki mesafeyi tamamen eritirken, sesimdeki tüm o hırçınlığı ve kırgınlığı bir kenara bıraktım. Sadece gerçeğin peşinde olan, o gözü pek kadının sesiyle fısıldadım. "Söyle bakalım Varnalı..." dedim, bakışlarımı bir an bile gözlerinden ayırmadan. "O kolyenin içinde ne vardı?"
Teoman'ın bakışları saniyeler içinde donakaldı. Dudaklarındaki o sinsi gülüşün gölgesi tamamen silinirken, göz bebeklerinin titrediğini, o yenilmez duruşunun ardındaki sırrın ilk kez bu kadar sarsıldığını gördüm.
Soru, ikimizin arasına atılmış pimi çekilmiş bir bomba gibi düştü ve bu fırtınalı sabahınn, aslında yepyeni bir savaşın başlangıcı olduğunu fısıldadı.
Bölüm etkileşimi
