10. bölüm / 26
AMBİVALASBEYAZ KAZAK
Bölümler 26Şu an: BEYAZ KAZAK
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ALAZ MİRAÇ VARNALI
Namlunun ucundan çıkan o tek el kurşun sesiyle birlikte, Manal'ın o mağrur bedeninin karanlık sulara doğru devrilişini izledim. Saniyeler içinde, geminin köpüren dalgalarının arasında yayılan o koyu kırmızılığı, onun asil kanının denizi boyayışını gördüm. İçimde bir yerlerde, o tetiği çekmiş olmanın getirdiği, hayatımda ilk kez karşılaştığım tuhaf, zehirli bir sızı vardı. Ama yüzümdeki o soğuk, sinsi Varnalı maskesini bozmadım.
Arkamda Manal'ın annesi zafer çığlıkları atıyor, annem ise parçaladığı kolyenin kalıntılarına bakıp kibirle gülümsüyordu.
"Bitti," diye geçirdim içimden. "Yıldız güzeli, bu gecelik oyun bitti."
Tam arkamı dönüp o boğucu salona geri adımlayacaktım ki, güvertenin diğer ucundan gelen o sert, aceleci ayak seslerini duydum. Bakışlarımı o tarafa çevirdiğimde, görmeyi dünyada en son isteyeceğim, varlığından bile tiksindiğim o herifle göz göze geldim.
Pamir.
Varnalıların yeraltı dünyasındaki en güçlü, en tehlikeli ve benim bu hayatta en çok nefret ettiğim o lanet olası iş ortağı... O heybetli boyu, kusursuz keskin hatları ve insanı tek bakışta ezen o lanet yüzüyle tam karşımda dikiliyordu. Ama bu sefer yüzünde o her zamanki alaycı, umursamaz gülüşünden eser yokti. Gözleri denizin üzerindeki o kan gölüne kilitlenmişti.
"Sen ne yaptın Varnalı?" diye tısladı Pamir. Sesi, rüzgarı bile bıçak gibi kesen buz gibi bir tondaydı.
Cevap vermeme, silahı belime koymama bile fırsat tanımadı. Pamir, gözünü kırpmadan üzerindeki binlerce dolarlık o pahalı şık ceketini tek bir hamlede sırtından çıkarıp güvertenin zeminine fırlattı. Gözlerinde daha önce onda hiç görmediğim, beni anında alarma geçiren vahşi, korumacı bir parıltı vardı. "Pamir, sakın-" dememe kalmadan, o lanet herif geminin demir korkuluklarına tırmandı ve kusursuz bir profesyonellikle kendini o dondurucu, kanlı karanlığın tam ortasına bıraktı.
Denizden yükselen o devasa su sesini dinlerken, ellerimi korkuluklara öyle bir yasladım ki demirler avucumun içinde ezilecek sandım. Dişlerimi birbirine geçirdim, çenemin kasıldığını hissettim. İçimi bir anda anlam veremediğim, yakıcı, zehirli bir öfke dalgası kapladı.
Ben Manal'ı oradan sağ çıkamayacağı bir açıyla, sadece acı çeksin ve bu cehennemden uzaklaşsın diye karnından vurmuştum. Onu oradan bizzat ben, kimse görmeden aldıracaktım. Ama şimdi... Benim en büyük düşmanım, en sevmediğim ortağım, benim vurduğum kadını kurtarmak için dondurucu suların altına dalmıştı.
Yukarıdan, denizin dibine doğru fener tutan adamlarımın ışığında gördüm; Pamir suyun altında Manal'ın o baygın, kanayan bedenine ulaştı. Güçlü kolları Manal'ın belini kavradı, onu göğsüne doğru çekti ve suyun yüzeyine doğru çıkarmaya başladı.
Yumruklarımı sıktım. O an anladım ki, Manal'ı vurarak sadece onun değil, kendi cehennemimin de fitilini ateşlemiştim. Ve o kadın o sudan sağ çıkarsa, artık sadece benim değil, Pamir'in de kadını olacaktı. İşte bu, benim dâhi zekamın bile kaldıramayacağı kadar ağır bir yenilgiydi.
Ellerim korkulukları öyle bir hırsla kavramıştı ki, parmak eklemlerimin beyazladığını, avuçlarımın demirin soğukluğuyla kavrulduğunu hissediyordum. Dişlerimi birbirine bastırdım; çenemin kasılmasından kulaklarımda kendi namlumun sesi yankılanıyordu adeta.
Yanı başımda duran Manal'ın annesi, kızının denize gömülüşünü büyük bir zevkle izlemiş olmanın verdiği o vahşi tatminle hâlâ soluyordu. "Bırakın gebersin o asalak!" diye bağırıyordu rüzgara karşı, sesi bir iblisin çığlığı gibi kulaklarıma batıyordu. Annem ise elindeki parçalanmış kolyenin zincirlerine bakıp kibirli bir tebessüm yerleştirmişti yüzüne. İkisi de zafer kazandığını sanıyordu. İkisi de bu gecenin kazananı olduğunu düşünüyordu.
Oysa benim dâhi zekam, hayatımda ilk kez kontrolü kaybetmişti. Çünkü hesaba katmadığım, planımın en zayıf halkası tam şu an suyun üzerinde beliren o herifti.
Pamir, güçlü kollarıyla Manal'ı göğsüne doğru sabitlemiş, suyun yüzeyinde kalmaya çalışıyordu. Islak, koyu renk saçları alnına yapışmış, o her zaman insanı küçümseyen, keskin hatlı yakışıklı yüzü bu kez saf bir öfke ve kararlılıkla bilenmişti. Başını yukarı doğru kaldırdı. Gözleri, doğrudan güvertede duran beni, yani elindeki silahla öylece kalakalan Teoman Varnalı'yı buldu. O an, aramızdaki o yıllanmış nefret, gecenin karanlığını bile ateşe verecek bir boyuta ulaştı.
Benim adamlarım çoktan silahlarının emniyetini açmış, yukarıdan Pamir'e doğru nişan almışlardı. "Varnalı! Yukarısı senin adamlarınla dolu olabilir ama burası benim çöplüğüm!" diye kükredi Pamir, sesi dalgaların uğultusunu yarıp doğrudan zihnime ulaştı.
Ona yukarı çıkması için emir vermemi, adamlarıma silahları indirmelerini söylememi bekliyordu belki de. Ama o da bir Varnalı kadar tehlikeli ve zekiydi; benim hamle yapmama asla izin vermeyecekti.
Pamir, boştaki eliyle ıslak pantolonunun cebine uzandı ve su geçirmeyen o küçük, siyah uzaktan kumandayı çıkarıp tek bir tuşa bastı.
Saniyeler içinde, limanın karanlık köşesinde, projektörleri tamamen kapalı bir şekilde pusuda bekleyen o simsiyah, devasa askeri sürat teknesi motorunun o gürültülü kükremesiyle ortaya çıktı. Tekne, rıhtımın sularını yara yara, muazzam bir hızla geminin tam altına, Pamir'in olduğu noktaya doğru yanaştı. Pamir'in kendi özel koruma ordusu, teknenin güvertesinde ellerinde ağır silahlarla belirdi ve namlularını doğrudan benim adamlarıma doğrulttu. Yukarısı ve aşağısı, tam bir ölüm çemberine dönmüştü.
Pamir, teknedeki adamlarının sarkıttığı o profesyonel sedyeye ve kollara doğru uzandı. Manal'ın o bembeyaz kesilmiş, karnından sızan kanların ıslak kıyafetlerini kızıla boyadığı bedenini büyük bir dikkatle, adeta incitmekten korkar gibi kucağına aldı. Onu sürat teknesinin güvenli bölgesine yatırırken, bakışlarını son bir kez daha bana çevirdi. O keskin, yakışıklı yüzündeki o sinsi meydan okuma, içimdeki o zehirli kıskançlığı ve öfkeyi iyice körükledi. "Bu oyun burada bitmedi Varnalı," der gibi baktı ve tekneye atladığı gibi adamlarına, "Bas gaza!" talimatını verdi.
Sürat teknesi, arkasında bembeyaz köpükler ve Manal'ın kanından arda kalan o soluk kızıllığı bırakarak gecenin karanlığında, açık denize doğru son sürat uzaklaştı. Ben ise güvertede, elimde hâlâ namlusu soğumamış o silahla, arkalarından bakakaldım. Yumruklarımı öyle sert sıktım ki tırnaklarım avcumun içine battı. Manal'a küçük bir gözdağı vermek istemiştim; ama şimdi onu en büyük düşmanımın, Pamir'in kollarına kendi ellerimle teslim etmiştim. Ve bu, hayatım boyunca aldığım en ağır, en hazmedilmez yenilgiydi.
PAMİR'İN ŞAHSİ MALİKHANESİ
Şehrin karmaşasından uzak, uçurumun kenarına inşa edilmiş o devasa, korunaklı taş malikanenin kapıları sonuna kadar açıldı. Pamir, kollarında hâlâ sırılsıklam olan ve bilinci tamamen kapalı duran Manal'la birlikte arabadan indi. Malikanenin salonuna doğru adımlarken, evin içinde çoktan hazır bekleyen özel tıp ekibi ve cerrahlar ayaklandı.
"Hemen odama! Ameliyat ekipmanlarını oraya kurun!" diye gürledi Pamir. Sesi evin duvarlarında yankılanırken, üzerindeki ıslak gömleğin düğmelerini tek eliyle koparır gibi açtı.
Manal, Pamir'in o geniş, ultra lüks yatağına yatırıldı. Doktorlar saniyeler içinde kızın üzerindeki o ıslak, kanlı siyah korseyi ve kıyafetleri keserek çıkardılar. Karnındaki o derin, kurşun yarasını gördüğünde Pamir'in gözleri saniyeliğine kısıldı. Teoman'ın tetiği bilerek öldürücü olmayan bir noktaya, hayati organların biraz uzağına nişan aldığını o dâhi zekasıyla anında çözmüştü. "Yine de canını yakmış herif," diye geçirdi içinden, dişlerini sıkarak.
Anestezi verilip kurşun çıkarma operasyonu başlarken, Pamir odadan çıkmadı. Duvara yaslanmış, elindeki viski bardağını sıkarak doktorların her hamlesini, Manal'ın o solgun, kusursuz yüzünü izledi. O dondurucu denizin içinde bu kızı kavradığı an, içindeki o her zaman mesafeli olan adamın duvarları çatlamıştı. Manal'ın o mağrur, annesinin hakaretlerine karşı bile dik durmaya çalışan asil duruşu, Pamir'in yeraltı dünyasındaki o acımasız kalbine ilk kez dokunmuştu.
Saatler süren gerilimli bekleyişin ardından operasyon bitti. Doktor kurşunu çıkarmış, yarayı pürüzsüzce dikmiş ve gerekli tedaviyi uygulamıştı. "Durumu stabil Pamir Bey, kurşun hayati bir dokuya gelmemiş ama çok kan kaybetmiş. Sabaha karşı bilinci yerine gelir," diyerek odadan ayrıldılar.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Pamir, üzerindeki ıslak kıyafetleri değiştirip siyah şık bir tişört ve pantolon giymişti. Yatağın kenarındaki tekli koltuğa oturdu. Bakışları, beyaz çarşafların arasında, karnı sargılı bir şekilde uyuyan Manal'ın üzerindeydi. Kızın sıkı at kuyruğu yapılmış saçları şimdi yastığın üzerine hür ve darmadağınık bir şekilde dağılmıştı. Odanın sessizliğini sadece Manal'ın o zoraki, kısık nefes sesleri bölüyordu. Pamir, elini yavaşça uzattı; Manal'ın yüzüne düşen o ıslak siyah saç tutamını parmaklarının ucuyla, büyük bir hassasiyetle geriye doğru itti. Teninin o dondurucu soğukluğu yavaş yavaş kırılıyor, yerini odanın sıcaklığına bırakıyordu. "Seni o cehennemden ben çıkardım," diye fısıldadı Pamir, sesi odanın loş ışığında tehlikeli bir melodi gibi yayıldı. "Annen seni öldü bilsin, Varnalı ise arkandan deliye dönsün. Gözlerini açtığında karşında benden başka kimseyi bulamayacaksın. Ve yemin ederim, seni bu hale getiren herkesten intikamını birlikte alacağız."
Sabaha karşı, güneşin ilk soluk ışıkları malikanenin devasa camlarından içeri sızarken, yatağın üzerindeki Manal'ın parmakları hafifçe titredi. Dudaklarından acı dolu, kısık bir inilti döküldü. Göz kapakları, üzerindeki o ağır uyuşukluğu yırtmak ister gibi yavaşça aralanmaya başladı.
Zihni hâlâ o gemideki silah sesiyle ve annesinin o ağır hakaretleriyle çalkalanıyordu. "Anne..." diye fısıldadı kuru dudaklarının arasından, gözleri tamamen açıldığında. Ancak karşısında ne o nefret dolu annesini gördü, ne de tetiği çeken Teoman'ı. Tam baş ucunda, yatağın kenarına oturmuş, o deniz yeşili tehlikeli gözleriyle doğrudan kendisini izleyen, saçları hafifçe dağılmış, o aşırı yakışıklı ve heybetli Pamir duruyordu.
Pamir, yerinden kıpırdamadan hafifçe öne doğru eğildi. Yüzünde, Manal'ın içini ürpertecek kadar korumacı ve sinsi bir tebessüm belirdi.
"Günaydın Manal Arel," dedi Pamir, sesi bir fısıltı kadar yakın ama bir o kadar da güçlüydü. "Cehennemine hoş geldin. Rahat ol, artık güvendesin. Yani... En azından o Varnalı heriften daha güvendesin."
MANAL AREL
Göz kapaklarım sanki üzerlerine tonlarca ağırlıkta demirler bağlanmış gibi zorlukla aralandı. Görüşüm önce pusluydu; beyaz, lüks bir tavanın geometrik çizgileri netleşti. Hemen ardından ise, karnımın sağ tarafından başlayıp tüm bedenime bir zehir gibi yayılan o cayır cayır yanan, dondurucu acı zihnimi bir kamçı gibi dövdü. Dudaklarımdan istemsizce acı dolu, kısık bir inilti döküldü.
"Anne..." diye fısıldayabildim sadece. Kurumuş, çatlamış dudaklarımın arasından çıkan bu kelime, hayatta kalma içgüdümün bana oynadığı en acımasız oyundu.
Çünkü o an, bilincimin kapıları sonuna kadar açıldı ve dünkü o uğursuz rıhtım, o kanlı gemi güvertesi zihnime bir bomba gibi düştü. Annem... Beni o soğuk demirlere doğru hırsla ittiren, parmağını kafama bastıran kadın. Kulaklarımda onun o vahşi, insanlık dışı sesi yankılandı yeniden: "Gebersen keşke Manal! Cesedin önüme düşse hiç düşünmeden üstüne tükürürdüm! Fahişe ruhlusun sen!"
Gözlerimden bir damla yaşın şakağıma doğru süzülmesine engel olamadım. Fiziksel acım, karnımdaki o kurşun yarası hiçbir şeydi. Annemin beni bir paçavra gibi, bir hiç gibi o denizin koynuna fırlatışı ruhumu diri diri toprağa gömmüştü. Haklıydı belki de. Ben sevilmeye layık biri değildim. Beni doğurduğu güne, o hastane odasına lanet eden bir kadının kızıydım ben. Teoman ise... O dâhi gözleriyle beni koruyacağını sanırken, arkamdan odama sızıp kolyeyi çalan, sonra da annemin tezahüratları eşliğinde gözünü kırpmadan tetiğe basan o sinsi iblis.
Tam bu amansız yıkımın ortasında, baş ucumda bir hareketlilik hissettim. Bakışlarımı zorlukla o tarafa çevirdiğimde, görmeyi bekleyeceğim en son yüzle karşılaştım. O uzun heybetli boyu, darmadağınık olmuş koyu saçları ve o dondurucu denizin rengini taşıyan yeşil gözleriyle Pamir tam baş ucumda oturuyordu. Üzerindeki o binlerce dolarlık ıslak ceket gitmiş, yerine siyah şık bir tişört giymişti. Bana bakıyordu. Acıyarak mı, yoksa elindeki yeni piyonu inceleyerek mi?
"Günaydın Manal Arel," dedi Pamir. Sesi bir fısıltı kadar yaktı tenimi. "Cehennemine hoş geldin. Rahat ol, artık güvendesin."
Güvende mi? Bir Varnalı'nın en büyük düşmanının evinde, yeraltı dünyasının en tehlikeli adamının yatağında mı güvendeydim? İçimdeki o asil duruşu, o gururu çarçabuk kuşanmaya çalıştım ama yataktan doğrulmak için yaptığım en ufak hamlede karnımdaki dikişler öyle bir zorlandı ki, acıyla inleyip kendimi tekrar yastığa bıraktım. Bir yabancının, üstelik bu kadar çekici ve tehlikeli bir adamın önünde bu kadar çıplak, bu kadar zavallı ve korunmaya muhtaç hissetmek gururumu ikinci kez paramparça ediyordu.
"Beni neden kurtardın Pamir?" diye sordum, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Buz gibi bir ton seçmiştim kendime. "Bana acıdığın için mi, yoksa Varnalı'ya karşı elinde tutacağın en değerli piyon ben olduğum için mi?"
Pamir yerinden kıpırdamadı, sadece o sinsi ve korumacı tebessümünü biraz daha derinleştirdi. Elindeki su bardağını bana doğru uzatırken, Teoman'dan ne kadar nefret ettiğini ve bu yeraltı dünyasında kartların artık yeniden dağıtılacağını tek tek anlattı. O konuşurken, benim zihnimdeki o kırık aynalar birleşti ve yerini tamamen karanlık, kusursuz bir intikam planına bıraktı.
Manal Arel o gece, o dondurucu ve kan gölüne dönen denizin dibinde ölmüştü. Annemin "karnımdayken düşürseydim" dediği o kız çocuğu, o dalgaların arasında boğulmuştu. Şimdi bu yatakta nefes alan, Pamir'in gözlerinin içine bakan kadın, sadece intikam için yaşayan bir hayaletti.
Anladım ki, Teoman Varnalı bana ihaneti ve dünyayı arkamdan izlemeyi öğrettiyse, Pamir de bana bu oyunu kuralına göre oynamayı öğretecekti. Kendimi tüm dünyaya, en başta da o cani anneme öldü gösterecektim. Pamir'in bu lüks malikanesinde, onun gölgesinde gizlenecektim. İyileşene kadar bu lüks kafeste kalmam, onun gücünü ve yeraltı bağlantılarını kullanmam gerekiyordu. Bu sefer bir piyon olmayacaktım; Pamir'le sessiz, tehlikeli bir ortaklık kuracaktım.
Pamir'in uzattığı su bardağına doğru elimi uzattım. Parmaklarımız birbirine değdiğinde, gözlerindeki o tehlikeli parıltıya aynı kararlıkla karşılık verdim. İçimden Teoman'a ve anneme doğru fısıldadım:
Şimdilik o gemide kazandığınız sahte zaferlerin tadını çıkarın. Şimdilik benim arkamdan kadeh kaldırın. Çünkü Manal Arel'in küllerinden doğan o hayalet, Pamir'in gölgesinden çıktığında, ikinizin de cehennemi olacak. Bu sefer kuralları ben yazacağım.
1 AY SONRA
Zaman, benim için o dondurucu denizin dibinde durmuştu ama dünya dönmeye devam etmişti. Tam bir ay geçmişti. Otuz gün, otuz gece... Annemin beni ölüme uğurlayan o kan donduran çığlıklarının, Teoman'ın namluyu karnıma doğrulttuğu o son saniyenin üzerinden koca bir ay geçmişti. Herkes beni o denizin karanlığında çürüyen bir ceset sanıyordu. Annem muhtemelen arkamdan tek bir gözyaşı bile dökmemiş, Teoman ise o dâhi zekasıyla kazandığı zaferin sarhoşluğuna sığınmıştı. Bilmiyorlardı. O gece o dondurucu suda boğulan tek şey, içimdeki o merhametli kız çocuğuydu.
Karnımdaki o derin kurşun yarası, Pamir'in özel klinikten getirttiği doktorlar sayesinde tamamen kapanmıştı. Ama geride kalan o dikiş izi, aynaya her baktığımda bana kim olduğumu ve oradan nasıl çıktığımı hatırlatan en büyük madalyamdı artık. Ben kırılgan, arkasından ağlanacak bir kurban değildim. Hiçbir zaman da olmamıştım. Evet, dâhiliğimle övünürdüm ama unuttukları bir şey vardı: Ben aynı zamanda gözünü kırpmadan adam öldürebilen, canını yakanın canını saniyeler içinde söküp alan bir fırtınaydım. Kimsenin korumasına ihtiyacım yoktu. Hele ki bir erkeğin...
Malikanenin devasa antrenman salonunda, üzerimde sadece siyah bir spor büstiyer ve taytla kum torbasını yumrukluyordum. Sağ, sol, kroşe... Her bir darbede Teoman'ın o sinsi tebessümünü parçalıyor, annemimin o zehirli sözlerini un ufak ediyordum. Ter damlaları boynumdan aşağı süzülürken, arkamdaki o tanıdık, ağır ayak seslerini duydum. Gardımı indirmeden, arkamı dönmeye tenezzül bile etmedim.
Pamir, elinde yeni pansuman malzemeleri ve steril bezlerle salonun kapısına yaslanmış, o deniz yeşili tehlikeli gözlerini doğrudan çıplak sırtımdaki kasılmalara dikmişti. Yüzünde o her zamanki sinsi, sinir bozucu derecede çekici tebessümü vardı. "Çok zorluyorsun Arel," dedi, sesi o koca salonda pürüzsüz bir güçle yankılandı. "Dikişlerin daha yeni kaynadı. Gel buraya, pansumanını tazeleyeceğim." Aniden kum torbasına son bir sert tekme atıp ona doğru döndüm. Saçlarım sırılsıklam olmuş, gözlerim nefretle bilenmişti. "Sana kaç defa söyleyeceğim Pamir?" dedim, buz gibi bir ses tonuyla. "Bana yaklaşma. Kendi pansumanımı kendim yapabilirim. Bu evde kalıyor olmam, senin benim üzerimde bir hakkın olduğu anlamına gelmez."
Pamir laftan anlayacak bir adam değildi. Elindeki malzemeleri yanındaki sehpaya bıraktı ve o heybetli boyuyla, aramızdaki mesafeyi milim milim eriterek üzerime doğru yürümeye başladı. "Bu evde nefes alıyorsan kuralları ben koyarım demiştim," diye fısıldadı, tam önümde durduğunda. Aramızdan yayılan o tensel ve zihinsel gerilim, salonun havasını bir anda barut fıçısına çevirdi. Eli yavaşça karnımdaki o sargı bezine doğru uzandı.
Onun bu pervasızlığı içimdeki o vahşi kadını uyandırdı. Korunmaya ihtiyacım olduğunu sanıyordu. Beni diğer kadınlarla karıştırıyordu.
Salisesinde hareket ettim. Pamir'in bileğini havada yakalayıp ters çevirdim, diğer elimle omzundan bastırıp onu arkasındaki duvara sertçe çarptım. Göğsüm hızla inip kalkarken, sol bacağımla onun hareket alanını kilitledim. Şu an yeraltı dünyasının en korkulan adamını, kendi evinde duvara çivilemiştim. Gözlerimin içine yakın mesafeden bakarken, o keskin yakışıklı yüzünde en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu. Aksine, bu vahşi hamlem onu daha da keyiflendirmişti. "Seni uyardım," diye tısladım yüzüne doğru. "Benim canımı yakacak kurşun henüz üretilmedi. Teoman beni hazırlıksız yakaladı ama bu bir daha asla olmayacak. Ben adam öldürüyorum Pamir. Korunmaya, kollanmaya, acınmaya ihtiyacım yok. Bir adım daha atarsan, o deniz yeşili gözlerini ellerimle oyarım."
Pamir, duvara yaslı olmasına rağmen derin bir nefes alıp yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. Bakışları saniyeliğine dudaklarıma kaydı, ardından yeniden gözlerime kilitlendi. "Biliyorum," dedi nefesi tenimi yakarken. "Adam öldürdüğünü de, bir canavar olduğunu da biliyorum. Zaten bu yüzden seni o sudan çıkardım yıldız güzeli. Bu vahşiliğin, bu dik kafalılığın beni cezbediyor."
Aramızdaki o tehlikeli, nefes kesen çekim tam bir patlama noktasına gelmişti ki, malikanenin bahçesinden gelen ani bir alarm sesi kulaklarımızda patladı. Salondaki güvenlik ekranları kırmızıya döndü.
Saniyeler içinde Pamir'in adamlarından biri içeri daldı: "Pamir Bey! Bahçe sınırında hareketlilik var. Teoman Varnalı'nın baş adamları etrafta geziniyor, casus yazılımla kameraları zorluyorlar!"
Teoman... Beni arıyordu. Öldüğümden emin olmak için ya da içindeki o şüpheyi bitirmek için kapımıza kadar dayanmıştı.
Pamir'in üzerindeki o alaycı hava bir anda yok oldu, gözleri kömür karasına döndü. Beni arkasına almaya yeltendi ama ben ondan önce davrandım. Sehpada duran şahsi iki adet Glock marka silahımı belime taktım, üzerime siyah deri ceketimi geçirdim. Silahın sürgüsünü büyük bir profesyonellikle geriye doğru çekip bıraktım. Çıkan o keskin metal sesi, salondaki tüm sessizliği katletti.
Pamir'e dönüp sinsi, tehlikeli bir tebessüm kondurdum yüzüme.
"Bırak gelsinler," dedim, iç sesim intikam çığlıkları atarken. "Varnalı'ya öldüğümü kanıtlamak istiyordun ya Pamir? Şimdi dışarıdaki adamlarının cesetlerini ona geri göndererek bu kanıtı kendi ellerimizle teslim edeceğiz."
Pamir, elimdeki silahın sürgüsünü çekişimi ve gözlerimde parıldayan o katıksız cinayeti izlerken dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Benim diğer kadınlar gibi saklanacak bir delik aramayacağımı, aksine kan kokusu almış bir avcı gibi öne atılacağımı zaten biliyordu. Yüzündeki o sinsi, hayranlık dolu tebessümle belindeki kendi özel yapım silahını çıkardı.
"Varnalı buraya adamlarını yem olarak göndermiş," dedi Pamir, sesi bahçedeki alarm sesini bastıracak kadar tok ve tehlikeliydi. "Burayı bulabileceğini biliyordum ama bu kadar erken cesaret edeceğini düşünmemiştim."
"Cesaret değil bu, Pamir. Bu dâhi bir adamın çaresizliği," diye fısıldadım, kapıya doğru adımlarken. "Teoman benim öldüğüme inanmak istiyor ama o dâhi zihni ona rahat vermiyor. İçini kemiren o şüpheyi temizlemek için adamlarını ölüme gönderdi."
Malikanenin o devasa, zırhlı çıkış kapısına doğru yan yana ilerledik. Bahçedeki projektörler sönmüş, çevre aydınlatması tamamen kırmızı güvenlik moduna geçmişti. Dışarıda hafif bir çiseleyen yağmur vardı; dondurucu damlalar sıcak tenime değdiği an içimdeki o vahşi dürtüyü daha da kamçıladı. Pamir'in adamları çoktan bahçe duvarının arkasında siper almış, Teoman'ın casus yazılımlarla kameraları patlatan profesyonel ekibini çembere almaya çalışıyordu.
"Sağ taraf bende," dedim, Pamir'in cevap vermesine fırsat tanımadan kendimi karanlığın koynuna bırakarak. "Sakın dikişlerini patlatma, Arel!" diye arkamdan seslendi ama sesindeki endişe değil, oyundan keyif alan bir ortağın kışkırtıcı tonuydu.
Bahçenin labirent gibi uzanan yüksek çitlerinin arasından bir gölge gibi sıyrıldım. Bir ay boyunca yatakta yatıp acı çekmenin, annemin o aşağılık sözlerini zihnimde döndürmenin bedelini ödetme vakti gelmişti. Karşıdaki çam ağacının arkasında, elindeki susturuculu silahla kameraların kablolarını kesmeye çalışan izbandut gibi bir adam gördüm. Teoman'ın en güvendiği saha adamlarından biriydi; yüzünü bir kere Varnalıların o boğucu malikanesinde görmüştüm.
Adımlarımı milimetrik bir sessizlikle attım. Yağmur damlalarının toprağa düşüşü, ayak seslerimi tamamen kamufle ediyordu. Tam arkasına ulaştığımda adam rüzgarın yön değiştirmesinden şüphelenip arkasına dönmeye yeltendi ama çok geç kalmıştı.
Sol elimle çenesini kavrayıp kafasını geriye doğru büktüm, sağ dizimle omurgasının tam ortasına sert bir darbe indirdim. Adam acıyla inleyemeden, belimdeki şahsi silahımın kabzasını tam şakğına indirdim. Yere yığılırken silahını havada yakaladım ve saniyesinde boğazına dizimi bastırarak onu toprağa çiviledim.
"Teoman nerede?" diye fısıldadım kulağına doğru, sesim bir azrailin soluğu kadar soğuktu.
Adam acı içinde sırıtmaya çalıştı, ağzından sızan kan yağmur suyuna karışıyordu. "Seni... Seni öldü sanıyorlardı..." diye geveledi. "Eğer yaşıyorsan... Varnalı bu şehri yakacak..."
"Ona söyle, şehri yakmasına gerek yok. Çünkü o küllerin altında ilk kendisi kalacak," dedim ve gözümü kırpmadan, susturuculu silahın tetiğini tam kalbinin üzerine hizalayıp bastım.
Karnımdaki o kurşun yarasının acısı, adamın göğsünden fışkıran kanın sıcaklığıyla tamamen yok oldu. Ruhumdaki o vahşi fırtına ilk kurbanını almıştı. Doğrulup üzerimdeki deri ceketi silkeledim.
Tam o sırada sol çaprazımdan gelen silah sesleriyle irkildim. Pamir, diğer iki adamı bahçe duvarına adeta çivilemiş, üzerindeki o heybetli karizmasıyla hiçbir fırtınadan etkilenmeyen bir dağ gibi dikiliyordu. Kalan son adamı da tek bir kurşunla alnının ortasından vurduğunda, bahçedeki o kırmızı alarm ışıklarının altında göz göze geldik. Islak saçları alnına düşmüştü, yeşil gözleri vahşi bir zevkle parlıyordu.
"İki dakikadan az sürdü," dedi Pamir, yanıma doğru adımlarken yerdeki cesede bakıp. "Glock'u kullanış tarzın... Gerçekten bir canavarsın, Manal."
"Beni bu canavara Teoman ve annem dönüştürdü, Pamir," dedim, elimdeki silahı belime geri takarken.
"Şimdi bu cesetleri ne yapacağız?"
Pamir, yerdeki cesedin cebinden Teoman'ın adamlarına ait olan o şifreli telsiz cihazını ve sinyal vericiyi çıkardı. Yüzünde, Teoman'ın o dâhi zekasını darmadağan edecek o sinsi, dâhi tebessüm belirdi. Telsizin düğmesine bastı ve karşı tarafta bekleyen Teoman'ın merkez üssüne doğrudan kendi sesiyle bağlandı.
"Varnalı," dedi Pamir, sesi rüzgarın uğultusunu delip geçti. "Bahçeme gönderdiğin bu köpeklerin tasmasını erkenden çözmüşsün. Merak etme, hepsini güzelce uyuttum. Burası benim mülküm. Eğer benimle bir derdin varsa, adamlarının arkasına saklanma. Gel ve o dâhi zekanı benim silahımın namlusuna karşı test et."
Pamir telsizi kapatıp yere fırlattı ve postalının topuğuyla cihazı un ufak etti. Ardından bana döndü, elini hafifçe belime koyarak beni malikanenin girişine doğru yönlendirdi. Bu kez ona karşı çıkmadım; çünkü dışarıdaki o soğuk yağmur, içimdeki intikam ateşini harlamıştı.
"Şimdi," dedi Pamir, kapıyı arkamızdan kapatıp bizi malikanenin o loş, sıcak salonuna geri soktuğunda. "Teoman bu gece adamlarının öldüğünü öğrenecek ama senin yaşadığından hâlâ emin olamayacak. Şüphe onu diri diri yiyecek. Planımızın ikinci aşamasına geçmeye hazır mısın Akça?"
Salondaki boy aynasının önünden geçerken durdum. Aynadaki yansımama baktım; sırılsıklam olmuş siyah saçlarım, yüzümdeki o kan lekeleri ve gözlerimdeki o öldürücü parlaklık... Bir ay önceki o çaresiz, annesinin sözlerine ağlayan kızdan eser kalmamıştı.
"Hazırım," dedim iç sesimin intikam çığlıklarını dinleyerek. "Teoman Varnalı'nın dâhi zihnini kendi ellerimle felç edeceğim. Yarın gece o maskeli baloda, ona hayatının en büyük kabusunu yaşatacağız."
&&&
Zaman daralıyordu. Yarın gece, yeraltı dünyasının tüm kirli liderlerinin, o sahte cemiyet hayatının ve en önemlisi, ruhumu o rıhtımda bırakan iki caninin katılacağı o büyük maskeli balo vardı. Herkes yüzüne o sahte maskeleri takıp şampanyalarını yudumlarken, ben tarihin en büyük ters köşesini o salona bir bomba gibi bırakacaktım. Ama bunun için kusursuz olmalıydım. Teoman Varnalı gibi her ayrıntıyı hesaplayan dâhi bir zihni felç etmek, en ufak bir açık vermemeyi gerektiriyordu.
Malikanenin loş ışıklarla aydınlatılmış o devasa salonunda dikiliyordum. Karşımda, Pamir'in Paris'teki özel tasarımcılardan benim için getirttiği o elbise duruyordu. Kan kırmızısı, ipek bir şaheser... Sırtı, kalça kemiğime kadar tamamen açık bırakılmıştı; rıhtımda yediğim o kurşunun tenimde bıraktığı dikiş izini, o kanlı madalyayı kapatıyor ama asaletimi ön plana çıkarıyordu. Yanında ise yüzümün yarısını, gözlerimi tamamen gizleyecek, üzeri siyah pırlantalarla işlenmiş asil bir maske vardı. Bu elbise benim savaş zırhımdı.
"Beğendin mi?"
Pamir'in o derin, pürüzsüz sesi salonun yüksek tavanında yankılandığında arkama döndüm. Üzerinde sadece siyah bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar katlanmıştı ve o deniz yeşili gözleri doğrudan elbisenin üzerindeki bakışlarımda geziniyor, her zamanki o sinsi tebessümüyle bana doğru adımlıyordu. "Fazla iddialı," dedim, sesimdeki o soğuk, mesafeli tonu koruyarak. "Ama Teoman'ın dikkatini çekmek için yeterli."
"Sadece dikkatini çekmeyeceksin Manal, onun aklını başından alacaksın," dedi Pamir, aramızdaki mesafeyi tamamen eritip tam önümde durduğunda. "Ama Teoman zekidir. Senin yürüyüşünden, nefes alışından bile şüphelenebilir. O salonda benimle birlikte vals yaparken, tek bir ritim kaçırmaman, tek bir açık vermemen gerekiyor. Şimdi, bir prova yapacağız."
Cevap vermeme fırsat tanımadan salondaki pikabın iğnesini plağın üzerine bıraktı. Saniyeler içinde loş odanın havasını ağır, dramatik ve tehlikeli bir vals melodisi doldurdu. Pamir, büyük bir asaletle sağ elini bana doğru uzattı. Gözlerinin içine baktım. O da bir avcıydı, o da yeraltı dünyasının en tehlikeli canavarlarından biriydi ama yarın gece o salonda yürümek için onun adımlarına ihtiyacım vardı.
Elini tuttum. Salisesinde, Pamir'in güçlü ve büyük sol eli, sırtımdaki o açık tenime yerleşti. Parmaklarının o sıcaklığı, çıplak sırtımdaki dikiş izimin tam üzerinden tenime değdiğinde vücudumdan yukarıya doğru dondurucu bir ateş dalgası yayıldı. İçimdeki tüm savunma mekanizmaları, hayatta kalma içgüdüm anında alarma geçti. Göğsüm hızla inip kalkarken, gözlerimi o deniz yeşili tehlikeli gözlerine diktim. "Çok gerginsin," diye fısıldadı Pamir, beni müziğin ritmiyle birlikte kendi ekseninde pürüzsüzce döndürürken. "Bana teslim ol demiyorum Arel, ama yarın gece o salondakilere kusursuz bir çift olduğumuzu göstermeliyiz. Teoman bizi izlerken kıskançlıktan ve şüpheden delirmeli."
Müziğin ritmi hızlandıkça, adımlarımız salonda adeta bir fırtına gibi akmaya başladı. Pamir beni sertçe kendine doğru çektiğinde, göğsüm onun geniş göğsüne çarptı. Aramızdaki o tensel gerilim, odadaki havayı bir anda barut fıçısına çevirdi. Nefesi yüzümü yalayıp geçerken kalbimin hızlandığını hissettim; ama bu korkudan değil, her an patlamaya hazır o tehlikeli çekimdendi. Pamir sıradan bir erkek değildi, beni korumaya çalışmıyordu; benim içimdeki o vahşi kadını kamçılıyordu.
"Teoman senin yanından geçecek," diye fısıldadı kulağıma doğru, dans ederken saçlarım onun omzuna dökülüyordu. "Tam o an, kulağına eğileceksin. Onun dâhi zihnini felç edecek o cümleyi söyleyeceksin. Ne diyeceksin, Manal?"
Başımı hafifçe kaldırıp dudaklarımı onun kulak hizasına getirdim, tıpkı yarın gece Teoman'a yapacağım gibi sinsi ve buz gibi bir sesle mırıldandım: "Ona... 'Gecenin kanlı koynundan selamlar Varnalı' diyeceğim. 'Çünkü o denizin dibinde bıraktığın kız, senin cehennemin olmak için geri döndü' diye fısıldayacağım."
Pamir, bu sözlerim üzerine valsin son hamlesiyle beni belimden kavrayıp hafifçe geriye doğru eğdi. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki, bakışları saniyeliğine dudaklarıma kaydı, ardından yeniden gözlerimin içindeki o katıksız nefrete kilitlendi. Sırtımdaki eli, tenimi neredeyse yakacak kadar sertleşti. "Kusursuz," dedi Pamir, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama içindeki o hayranlık dalgası odadaki tüm gerilimi tetikledi. "Yemin ederim Teoman Varnalı yarın gece kendi elleriyle çektiği o tetiğin bedelini akıl sağlığıyla ödeyecek."
Beni yavaşça doğrulttuğunda ellerimi onun omuzlarından çektim ve bir adım geri çekilerek aynadaki yansımama baktım. Pamir'in ellerinin tenimde bıraktığı o sıcaklık hâlâ duruyordu ama zihnim tamamen berraktı. Ben Pamir'in kolundaki bir piyon değildim; Teoman Varnalı'nın şah matıydım.
Yarın gece o maskeli baloda müzik başladığında, annem karşısında öldürdüğünü sandığı kızının asaletini izleyecekti. Teoman ise dâhi zihninin kurduğu tüm duvarların, benim fısıltımla nasıl yerle bir olduğunu görecekti. Hazırdım. Küllerimden doğan o hayalet, yarın gece o salondaki herkesi kendi cehenneminde yakacaktı.
&&&
Ve o gün geldi.
Şehrin en lüks otellerinden birinin devasa balo salonunun kapıları, yeraltı dünyasının o kanlı paralarını pırlantalarla, şık smokinlerle perdeleyen maskeli aristokrasi için sonuna kadar açılmıştı. Salonun içi; şampanya kadehlerinin şıkırtısı, sahte gülüşler ve yüzlerindeki o maskelerin ardına gizlenmiş canavarlarla doluydu. Herkes bir oyunun içindeydi ama bu gecenin başrolünün ben olacağımdan hiçbirinin haberi yoktu.
Lüks otelin süit odasındaki boy aynasının karşısında duruyordum. Paris'ten gelen o kan kırmızısı ipek elbise vücudumu bir yılan gibi sarmıştı. Sırtım, kalça kemiğime kadar tamamen çıplaktı; o derin kurşun yaramın dikiş izi, kırmızının asaletinin tam ortasında tehlikeli bir imza gibi parlıyordu. Saçlarım bu kez darmadağınık değil, ensemde asil bir topuz yapılmıştı. Yüzümün yarısını kapatan, siyah pırlantalarla işlenmiş o ağır maskeyi taktım. Aynadaki gözlerime baktım. O gözlerde artık korku yoktu. Sadece Teoman'ın ve annemin sonunu hazırlayan o buz gibi karanlık vardı.
Odanın kapısı açıldı. Pamir, kusursuz kesim siyah smokini, beyaz gömleği ve o heybetli duruşuyla içeri girdi. Gözleri beni bulduğu an, o deniz yeşili bakışlarında saniyeliğine derin bir hayranlık dalgası geçti. Yüzündeki o her zamanki sinsi, karizmatik tebessüm belirdi.
"Gecenin kraliçesi hazırsa," dedi, kolunu hafifçe bana doğru uzatarak. "Aşağıda bizi bekleyen harika bir cehennem var."
Elini tutmadım, sadece koluna girdim. "Teoman aşağıda mı?" diye sordum, sesimdeki o soğukluğu bozmadan.
"Aşağıda," dedi Pamir, asansöre doğru yürürken. "Adamlarının ölümünden sonra bir hayalet avına çıkmış gibi. Gözleri kapıda. Annense hemen yanında, Varnalıların gücüne sığınmış sırıtmaya devam ediyor."
Asansör büyük bir hızla balo
salonunun olduğu kata indi. Kapılar açıldığında, salonun o ağır, boğucu atmosferi yüzüme çarptı. Canlı orkestranın çaldığı o dramatik vals melodisi tam da dün gece Pamir'le prova ettiğimiz ritimdi. Kapıdaki görevliler Pamir'in ismini anons ettiği an, salondaki yüzlerce maskeli yüzün bakışları bize döndü.
"Yeraltı dünyasının lideri Pamir ve gizemli ortağı..." Salona ilk adımımı attığımda rüzgar yön değiştirmiş gibi hissettim. Başım dik, adımlarım bir ay boyunca aldığım o dövüş eğitimlerinin verdiği kusursuz bir profesyonellikle akıyordu. Çıplak sırtımdaki o dikiş izi, salonun devasa kristal avizelerinin altında adeta parlıyordu. Herkes fısıldaşmaya başlamıştı: "Kim bu kadın?", "Pamir'in yanındaki bu asalet kim?"
Ve tam o an, salonun diğer ucundaki o iki yüzü gördüm.
Annem... Üzerindeki o lüks elbiseyle, yüzündeki o sahte kibirli maskeyle şampanyasını yudumluyordu. Ve hemen yanında... Teoman Varnalı. O dâhi zekasıyla etrafı süzen, her zamanki o mesafeli, sinsi ve şık duruşuyla dikilen adam. Ancak Teoman'ın duruşunda dün geceden kalma tuhaf bir gerginlik vardı. Adamlarının ölüm haberi ve Pamir'in telsizdeki o tehdidi, onun o kusursuz dâhi zihninde büyük bir çatlak açmıştı.
Pamir ile birlikte salonun tam ortasına, pistin merkezine doğru adımladık. Teoman'ın bakışları önce Pamir'e, ardından doğrudan benim üzerime kilitlendi. Bakışlarındaki o dâhi analiz mekanizmasının çalıştığını görebiliyordum. Benim yürüyüşümü, boyumu, duruşumu zihnindeki Manal profiliyle eşleştirmeye çalışıyordu ama yüzümdeki o pırlantalı maske ve öldüğümden emin olduğu o kurşun yarası yüzünden dâhi zihni ona ihanet ediyordu. Şüphe, bir zehir gibi gözlerinde büyüyordu.
Müziğin ritmi ağırlaştı ve Pamir, tıpkı dün geceki gibi elini çıplak sırtıma yerleştirdi. Parmakları dikiş izimin üzerine değdiğinde gözlerimi Teoman'dan ayırmadım. Pistte dönmeye başladık. Elbisemin kan kırmızısı etekleri salonda savrulurken, Teoman'ın gözlerindeki o çaresiz şüpheyi, dişlerini sıkışını büyük bir zevkle izledim. Annem ise arkada, hiçbir şeyden habersiz bu gizemli kadının kim olduğunu çözmeye çalışarak nefretle bakıyordu bana.
Pamir beni müziğin ritmiyle son bir kez döndürdü ve tam Teoman'ın dikildiği o masanın hemen yanına kadar getirdi. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Teoman'ın o çok iyi bildiğim parfümünün kokusu burnuma doldu. Tam o an durduk. Teoman elindeki kadehi öyle sert sıkıyordu ki neredeyse kıracaktı. Gözleri maskemin ardındaki gözlerime öyle bir dikildi ki, kalbimin atışını duymak ister gibiydi.
Hiç acele etmedim. Yüzüme, sadece onun görebileceği o sinsi, dâhi tebessümü yerleştirdim. Hafifçe öne doğru eğildim, dudaklarımı Teoman'ın kulağının tam hizasına getirdim ve o dondurucu vals melodisinin arasında, sadece onun duyabileceği o buz gibi fısıltıyı bıraktım: "Gecenin kanlı koynundan selamlar Varnalı... Çünkü o denizin dibinde bıraktığın kız, senin cehennemin olmak için geri döndü."
Geri çekildiğimde Teoman'ın o dâhi, kusursuz yüzünün bir anda nasıl bembeyaz kesildiğini, göz bebeklerinin dehşetle nasıl büyüdüğünü gördüm. Elindeki viski kadehi parmaklarının arasından kayıp büyük bir gürültüyle mermer zemine düştü ve tuzla buz oldu.
Kristal kadehin sesi, orkestranın ağır vals melodisini bile katletmişti. Teoman Varnalı... Hayatı boyunca her hamleyi üç adım önceden hesaplayan, insanları birer piyon gibi oynatan o dâhi adam, şu an karşımda tamamen felç olmuş durumdaydı. Kulaklarına bıraktığım o buz gibi fısıltı, zihnindeki tüm kusursuz algoritmaları havaya uçurmuştu. Yüzündeki o bembeyaz, ruhunu teslim etmiş gibi duran ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacaktım. Göz bebekleri öyle bir büyümüştü ki, maskemin ardındaki gözlerimde kendi ölüm fermanını okuyor gibiydi.
Hemen arkasında duran annem, yere düşen kadehin gürültüsüyle irkilmişti. "Teoman, ne oldu? Ne bu halin?" diye sordu o iğrenç, cırlak sesiyle. Teoman ona cevap bile veremedi. Dudakları hafifçe aralandı, bana doğru bir adım atmak, o buz gibi parmaklarıyla kolumu kavrayıp maskemi aşağı indirmek istedi. "Manal..." diye döküldü kuru dudaklarının arasından, bir fısıltıdan farksızdı.
Ama o hamleyi yapmasına izin vermeyecektim. Sahne benim sahnemdi, ters köşemi yapmıştım ve şimdi onu bu şüphenin ve dehşetin ortasında tek başına bırakma vaktiydi.
Yüzümdeki o sinsi, alaycı tebessümü bozmadan pürüzsüz bir hareketle arkamı döndüm. Pamir, zaten tetikte bekleyen o devasa gövdesiyle anında Teoman ile aramıza bir duvar gibi örüldü. Deniz yeşili gözlerinde Teoman'ı tamamen ezmek isteyen o kibirli, meydan okuyan bakış vardı. Pamir'in koluna tekrar girdim ve salondaki o şaşkın fısıltıların, aristokrat maskelerin arasından büyük bir asaletle yürüyerek çıkış kapısına doğru adımladık.
Arkamızda bıraktığımız o salonda Teoman'ın, cemiyete rezil olmamak için arkamdan "Dur!" diye bağıramadığını ama hırstan, öfkeden ve o saf dehşetten delirmek üzere olduğunu biliyordum. "Çıkışları kapatın!" diye adamlarına telsizden kükrediğini hisseder gibiydim. Dâhi zihni ona şu an tek bir emir veriyordu: O kadını yakala. Canlı ya da ölü, o maskeyi indir.
"Harikaydın." dedi Pamir, otelin o devasa altın varaklı asansörüne bindiğimizde. Sesi vahşi bir zevkle kısıktı. "Adamı tek bir cümleyle diri diri toprağa gömdün. Ama oyun asıl şimdi başlıyor. Otelin otopark çıkışını çoktan tutmuşlardır."
Elbisemin yırtmacını hafifçe yukarı doğru çekip bacağıma bağladığım o şahsi iki adet Glock marka silahımı kontrol ettim. Namluları soğuktu ama birazdan burası cehenneme dönecekti. Yüzümdeki o pırlantalı maskeyi tek bir hamlede çıkarıp asansörün aynasının önüne fırlattım. Maskelerin arkasına saklanma sırası bitmişti. "Bırak tutsunlar Pamir," dedim, gözlerim o katıksız cinayet dürtüsüyle yeniden bilenirken. "O rıhtımda beni vurduğunda Teoman'a bir söz borcum vardı. Şimdi o borcu ödeme vakti." Asansörün kapıları eksi ikinci kattaki devasa, loş otopark alanına açıldığı an, o keskin metalik sessizlik yüzümüze çarptı. Lüks arabaların dizili olduğu o karanlık koridorlarda, projektörlerin soluk ışığı altında çoktan mevzi almış en az on beş silahlı adam gördüm. Hepsi Teoman'ın en elit, gözünü kırpmadan adam öldüren saha ekibiydi. Ellerindeki susturuculu otomatik silahların namluları doğrudan asansör kapısına, yani bize çevrilmişti. "Varnalı'nın selamı var, Pamir Bey," dedi en öndeki adam, sinsi bir sırıtmayla. "O kadını bize vereceksiniz. Patron onunla özel olarak konuşmak istiyor."
Pamir, arkasındaki o korumacı duvarı tamamen yıkıp yanımda dikildi. Smokininin altından o şahsi, ağır silahını çıkardı. "Patronuna söyle," dedi Pamir, sesi o beton otoparkta bir gök gürültüsü gibi yankılandı. "Eğer bir kadınla konuşmak istiyorsa, önce onun mermilerini yutmayı öğrenmeli."
Salisesinde hareket ettim. Pamir'in tetiğe basmasıyla benim iki silahı birden ateşlemem aynı saniyeye denk geldi. Otoparkın o dondurucu sessizliği, kulakları sağır eden o çatışma sesleriyle darmadağın oldu.
Sağa doğru, siyah bir jipin arkasına kusursuz bir taklayla atladım. Kan kırmızısı elbisemin etekleri yerdeki tozlara bulanırken, arkamdaki jipin camları Teoman'ın adamlarının kurşunlarıyla tuzla buz oldu. Karnımdaki o bir aylık yara, aldığım o ağır dövüş eğitimlerinin verdiği esneklik sayesinde milim bile sızlamıyordu. Ben o sudan bir kurban olarak çıkmamıştım; ben bir azrail olarak dönmüştüm.
Jipin arkasından aniden doğruldum. Çift silahı birden, üzerime doğru koşan iki adamın doğrudan göğüs kafesine nişan alarak ateşledim.
İki adam da mermilerin darbesiyle beton zemine kapaklanırken, sol taraftan başka bir adamın bana doğru nişan aldığını fark ettim. Silahımın şarjörünü tek bir el hareketiyle yenileyip adamın üzerine doğru koştum. Adam ateş etmeye fırsat bulamadan, jipin kaportasından destek alıp havaya yükseldim ve postalımın topuğuyla adamın suratına tam ortadan sert bir tekme indirdim. Kemik kırılma sesi otoparkta yankılanırken, adam yere düşmeden boğazına namluyu dayayıp tetiği çektim.
Diğer tarafta Pamir, adeta bir savaş tanrısı gibi dikilmiş, üzerine gelen mermilere meydan okuyarak Teoman'ın adamlarını birer birer indiriyordu. Islak otopark zemini saniyeler içinde Teoman'ın en güvendiği adamlarının kanıyla boyanmaya başlamıştı. Şarjörümdeki son mermiyi de arkadan bize sinsice yaklaşmaya çalışan son adamın alnının ortasına bıraktığımda, otoparkta sadece arabaların dumanları ve barut kokusu kaldı.
Pamir üzerindeki o şık smokin gömleğine birkaç damla kan sıçramıştı ama o deniz yeşili gözleri, benim bu vahşi, acımasız savaşçı halimi izlerken saf bir hayranlıkla parlıyordu. "Sana korunmana gerek olmadığını söylediğimde haklıydın Arel," dedi, yerdeki cesetlerin arasından geçip kendi siyah zırhlı spor arabasının kapısını uzaktan açarken. "Teoman o yukarıdaki salonda şoktan yeni çıkmıştır ama aşağıya indiğinde karşılaşacağı bu manzara, onun o dâhi zihnini tamamen delirtecek."
Arabanın yolcu koltuğuna bindim, silahlarımı belime taktım. Aynadan yüzüme baktım; yanağıma sıçrayan o küçük kan lekesini parmağımın ucuyla sildim. Yüzümde, tıpkı Teoman'ın tetiği çekerken takındığı o sinsi, dâhi gülüşün aynısı vardı.
"Bırak delirsin Pamir."
Pamir'in zırhlı spor arabası, otoparktaki barut kokusunu geride bırakıp İstanbul'un karanlık caddelerinde bir kurşun gibi akıyordu. İçimdeki o vahşi intikam dürtüsü, damarlarımdaki kanı adeta kaynatıyordu. Teoman'ın adamlarını kendi kanlarında boğmuştum, sıra holdingine ve dâhi zihnine gelmişti. Pamir direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerini yoldan ayırmadan sinsi bir zevkle gülümsüyordu.
Fakat bu gece, günahların gecesiydi. Ve geçmiş, peşimizi bırakmamaya yeminliydi.
Aniden, bomboş caddenin köşesinden fırlayan iki siyah lüks araç, tekerleklerini asfaltta çığlık çığlığa işleterek tam önümüzde devasa bir barikat kurdu. Pamir küfrederek frene asıldı. Araba acı bir sesle durduğunda, farların o kör edici ışığının tam ortasında, o barikatın arkasında dikilen figürü gördüm.
Annem.
Üzerindeki o pahalı balo elbisesiyle, rüzgarda savrulan saçlarıyla ve yüzündeki o her zamanki kibirli, acımasız ifadesiyle tam karşımızda dikiliyordu. O rıhtımda beni ölüme fırlatan kadın, şimdi yolumu kesmişti.
Gözlerimi kırpıp içimdeki öfkeyi bileyerek arabanın kapısını açtım ve indim. "Ben de tam seninle konuşmak istiyordum!" diye gürledim caddenin sessizliğine karşı. Sadece benden çaldığı hayatın değil, o rıhtımdaki her bir hakaretinin hesabını sorma vaktiydi.
Ancak ben daha ona doğru tek bir adım bile atamadan, arkamızdan gelen başka bir motor sesi gecenin karanlığını yardı. Üçüncü bir araba, hızla gelip bizim aracın arkasında durdu. Kapısı açıldı ve içinden o tanıdık, şık, mesafeli duruşuyla Teoman indi. Gözleri doğrudan benim üzerimdeydi; o dâhi zihninin derinliklerinde ne döndüğünü çözmek imkansızdı. Kuşatılmıştık.
Hiç arkama bakmadım. Teoman'ın varlığını sadece bir gölge gibi arkamda bırakıp, gözlerimi doğrudan anneme dikerek öfkeyle üzerine yürüdüm. İçimde haftalardır biriken o can yakıcı soru dudaklarımdan döküldü: "Sen o adamla ortaklık mı yapıyorsun?!" diye bağırdım, sesim neredeyse titriyordu öfkeden. "Ne oldu senin intikamına?! Bu adamlar, bu Varnalılar bizim ailemizden can almamış mıydı? Sen anlattın bunları bana! Beni bunun için yetiştirmedin mi?!"
Annem, yüzündeki o buz gibi, umursamaz ifadeyi milim bile bozmadı. Elindeki elmas yüzüğüyle oynarken, sanki sıradan bir hava durumundan bahseder gibi konuştu:
"Vazgeçtim," dedi, sesi o kadar ruhsuzdu ki içim ürperdi. "O kalp çoktan atmayı bırakmıştı zaten. En iyisi unutmak ve önümüzdeki fırsatları değerlendirmek."
Kulaklarıma inanamıyordum. Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Bu kadın beni aylarca, yıllarca intikam yeminiyle beslemiş, sırf Varnalıları yıkmak için yurt dışından çağırmıştı. Şimdi ise karşıma geçmiş, 'fırsat' diyordu.
"Senin dediklerini kulakların duyuyor mu?!" diye sinirle bağırdım, caddenin ortasında yankılandı sesim. "Sen bunun için mi beni yurt dışından getirttin?! Şimdi de karşıma geçmiş vazgeçtim diyorsun!"
Annem gözlerini bana dikti, o sinsi ve karanlık ifadesi geri geldi. "Yine tekrarlıyorum... Vazgeçtim," dedi buz gibi bir sesle.
Zihnimdeki tüm parçalar havaya uçmuştu. Bu intikam yalanı kimin içindi o zaman? Göğsüm hızla inip kalkarken, ona doğru bir adım daha yaklaştım ve tısladım: "Kim o zaman o atmayan kalbin sahibi?! Söyle! Kimin için yaktın benim hayatımı?!"
Annem hafifçe gülümsedi; o kadar hastalıklı bir gülüştü ki bu, tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım.
"Söylemem," dedi. "Daha sana yapacaklarım bitmedi."
"Daha ne yapacaksın ki?!" diye haykırdım çaresiz bir öfkeyle.
Annem çenesini hafifçe yukarı kaldırdı, gözleriyle arkamı işaret etti. "Bak bakalım etrafına... Kim eksik burada?"
Şüpheyle etrafıma bakındım. Gözlerim caddede gezindi. Sadece Teoman'ı ve... Bir dakika. Pamir neredeydi? Bakışlarımı arkaya, arabanın olduğu yere çevirdiğimde kanım dondu. Teoman, ne ara ve nasıl yaptığını bile anlayamadığım bir dâhi hızla hareket etmiş, Pamir'i çoktan arkadan gafil avlayıp bayıltmıştı. Pamir'in o devasa, heybetli bedeni beton zemine kapaklanmış, hareketsizce yatıyordu. Teoman ise elindeki silahı beline takarken, takım elbisesinin ceketini düzelterek bana bakıyordu.
Dehşetimi gizlemeye çalışarak tekrar önüme, anneme döndüm. "Kimmiş?!" diye sordum, sesimdeki o sertliği korumaya çalışarak.
Annem o öldürücü darbeyi vurur gibi gözlerimin içine baktı: "Bilge."
Duyduğum isimle birlikte yüzümde alaycı, rahat bir tebessüm belirdi. Çünkü bu oyunun bu kısmında yanılıyorlardı. "Daha yeni konuştum," dedim, kendimden emin bir sesle. "Evde o."
Annem, bu cevabımın üzerine öyle vahşi, öyle tatmin dolu bir kahkaha attı ki, o caddenin dondurucu havası bir kez daha ruhumu üşüttü. O gülüşün altında yatan o karanlık gerçeği hissettiğim an içime devasa bir şüphe düştü.
Yavaşça başımı arkaya çevirdim. Gözlerim, Pamir'in baygın bedeninin başında dikilen Teoman'ı buldu. Teoman, gözlerindeki o dâhi zekayla bana bakarken, benim bu şüphe dolu bakışlarıma karşılık 'bilmiyorum' demek adına omuzlarını hafifçe yukarı silkip öylece kalakaldı.
Annem yüzündeki o kibirli maskeyi bozmadan arkasını döndü ve soğuk bir emir verdi: "Beni takip et," dedi, sesi caddenin ayazında bir bıçak gibi keskin akarken.
Onun bu emir kipiyle konuşması içimdeki o vahşi, her şeyi yakıp yıkmak isteyen kadını tamamen çileden çıkardı. Onu dinlemek, söylediği o arabaya binmek bir yana dursun, öfkemden parmak uçlarımın titrediğini hissediyordum.
Belimdeki silaha doğru elim gitti.
"Ne yaptın ona?!" diye bağırmaya başladım, sesim İstanbul'un o ıslak sokaklarında çınladı. "Ne yaptın Bilge'ye?! Cevap ver bana!"
Annem bana doğru dönmedi bile. Adımlarını kendi lüks aracına doğru sürdürürken ısrarla aynı şeyi tekrarladı: "Beni takip et, Manal."
Tam o sırada arkamdan sert bir ayak sesi geldi. Teoman, Pamir'in baygın bedeninin başından ayrılmış, o dâhi ve mesafeli adımlarıyla aramızdaki mesafeyi kapatmıştı. O da durumun ciddiyetini, annemin gözlerindeki o şeytani pırıltıyı çözmüştü. Teoman araya girerek, o buz gibi, otoriter sesiyle anneme doğru kükredi: "Ne yaptın adama?!" diye sordu Teoman, gözlerini anneme dikerek. Pamir'i bayıltmıştı belki ama oyunun kontrolünün tamamen bu kadının eline geçmesinden o dâhi zihni rahatsız olmuştu.
Annem arabasının kapısını açtı, binmeden önce Teoman'a nefret dolu bir bakış fırlattı.
"Seni ilgilendirmez Varnalı," dedi buz gibi bir tonla. Ardından bakışlarını bana, kendi elleriyle o rıhtımda ölüme fırlattığı öz kızına çevirdi. Eliyle beni işaret ederek Teoman'a son darbeyi vurdu: "Onunla git. Göreceği şeyler pek hoş olmayacak."
Annem arabasına binip kapıyı hızla kapattığı an önümüzdeki o iki lüks araç motorlarını gürleterek hareket etmeye başladı. Bilge'nin tehlikede olma ihtimali içimdeki tüm mantığı yok etmişti. Ne Pamir'i yerde bırakmam umurumda yeraltı dünyasının kuralları...
Hızla arkama döndüm ve Pamir'in o zırhlı spor arabasının sürücü koltuğuna doğru koştum. Tam o sırada Teoman, durumun kontrolden çıktığını ve benim o arabayı tek başıma takip edersem ne yapacağımı kestiremediğini anlayarak okkalı bir küfür savurdu.
"Siktir!" diye mırıldandı Teoman, sesi öfkeyle doluydu.
Ben daha gaza basmaya fırsat bulamadan, Teoman büyük bir hızla hareket edip arabanın yolcu kapısını açtı ve kendini yan koltuğa fırlattı. Kapıyı sertçe kapattığında, o tanıdık ve boğucu parfümünün kokusu bir kez daha arabanın içini sardı. Gözleri doğrudan önümüzdeki o hızla uzaklaşan kırmızı stop lambalarındaydı.
Gaza sonuna kadar bastım. Pamir'in zırhlı arabası lastiklerini asfaltta ağlatarak annemin peşine düşerken, iç sesim Bilge için dua ediyor, ellerim ise direksiyonu Teoman'ın canını almak ister gibi sıkıyordu. Büyük hesaplaşma, tahmin ettiğimizden çok daha karanlık bir yere doğru gidiyordu.
&&&
Annemin arabasının o kan kırmızısı stop lambaları, İstanbul'un arka sokaklarında, gecenin en kör karanlığında bir iblisin gözleri gibi parlıyordu. Gaza sonuna kadar basıyordum, direksiyonu sıkan parmaklarımın beyazladığını, tırnaklarımın etime battığını hissediyordum. Yan koltuğumda oturan Teoman'ın varlığı bile silinmişti zihnimden. Sadece Bilge... Sadece o masum, evde beni beklediğini sandığım o çocukluk yanım vardı aklımda. Göğsüm bir körük gibi inip kalkarken, içimdeki o vahşi kadının yerini yavaş yavaş korkudan titreyen o küçük kız çocuğu alıyordu.
Öndeki araçlar, şehrin en kuytu, terk edilmiş, endüstriyel atık kokan o tekinsiz sokaklarından birinde aniden durdu. Farların o dondurucu sarı ışığı, sokağın kenarında duran paslanmış, döküntü bir çöp konteynerini aydınlatıyordu. Arabayı acı bir fren sesiyle durdurdum. Daha motoru bile kapatmadan kapıyı açıp fırladım. Teoman da hemen arkamdan arabadan indi, o dâhi zihninin getirdiği o tetikte olma haliyle silahını çekmişti ama o bile bu sokağa sinen ölüm kokusunu hissetmiş gibi duraksadı.
Yağmur artık çiselemeyi bırakmış, sicim gibi yağıyordu. Islak asfaltta çıplak ayaklarımla koşarken gözlerim o çöp konteynerine kilitlendi. Konteynerin kapağı sonuna kadar açıktı. Farların ışığı tam içine vuruyordu.
Ve ben... Hayatımın bittiği o saniyeye adım attım.
Bilge. Çocukluğum, sırdaşım, bu dünyadaki yegane sığınağım... O pis kokulu, paslı konteynerin içinde, kirli suların arasında öylece yatıyordu. Üzerindeki o her zaman sevdiği beyaz kazağı çamura ve kana bulanmıştı. Gözleri kapalıydı. Yüzü bembeyazdı, sanki derin bir uykudaymış gibi... Baş ucunda, ellerinde ağır silahlarla bekleyen iki tane iri yarı koruma dikiliyordu. Annem ise konteynerin birkaç adım uzağında, elinde tuttuğu o gümüş kaplama soğuk silahla, yüzünde tek bir pişmanlık kırıntısı bile olmadan bana bakıyordu.
"Bilge!" diye fısıldayabildim önce. Sesim boğazımda yırtıldı, nefesim kesildi. "Bilge, uyan... Ben geldim..."
Akıl sağlığımı kaybetmek üzereydim. Ayaklarım benden bağımsız hareket etti, onun o soğuk bedenini oradan çekip çıkarmak, göğsüme basıp dünyayı yakmak için tam ileriye doğru bir adım attım. Bilgenin yanına koşacaktım, her şeyi unutup onu kurtaracaktım.
Ama annem... O canavar, o saniyede kolunu kaldırdı. Silahın namlusunu, konteynerin içinde hiçbir şeyden habersiz uyuyan o masum çocuğun şakğına hizaladı. "Sakın, anne yalvarırım yapma!" diye çığlık attım. Hayatımda ilk kez birine yalvarıyordum. Diz çökmeye hazırdım, ölmeye hazırdım.
Annem gözlerimin içine baktı. Ve parmağını o tetiğe bastı.
Gece yarısını, dünyayı, gökyüzünü yırtan o üç el silah sesi... Üç el kurşun. Bilge'nin masum başı her bir darbede hafifçe sarsıldı. O beyaz kazağının üzerindeki kırmızılık, konteynerin paslı demirlerinden aşağı süzülen o koyu kan, yağmur suyuna karıştı. Gözleri aralanmadı bile. Canı yanmadı belki ama benim ruhum, o saniyede bin parçaya bölünüp o çöpün içine gömüldü.
Ayaklarım... Ayaklarım bir anda kireç gibi dondu kaldı. Olduğum yere çivilendim. Beynim saniyeliğine hiçbir şeyi algılayamadı. Zaman durdu, sesler kesildi. Sadece Bilge'nin o dökülen kanının sesi çınladı kulaklarımda. O benim çocukluğumdu... Hayattaki yegane yaşama sebebimdi. Herkes bana sırtını döndüğünde, annem beni ölüme fırlattığında bile sığındığım tek limanımdı. Şimdi o limanı kendi gözlerimin önünde, kendi annem havaya uçurmuştu.
İçimden öyle bir çığlık koptu ki, boğazımdan kan geldiğini hissettim. Bu bir insan sesi değildi; bu, ruhu diri diri katledilmiş bir kadının can çekişmesiydi. Dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Ayakta duramadım, duramazdım. Kendimi o ıslak, çamurlu beton zemine fırlattım. Elleriyle toprağı tırmalıyor, çığlıklar atarak sarsılıyordum. Kriz geçirmeye başlamıştım. Göğsüm sıkışıyor, ciğerlerime hava girmiyordu. Hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyor, bedenim buz gibi titrerken başımı yerdeki o çamurlu suya vuruyordum. "Bilge... Yalvarırım uyan... Kıymayın ona, beni öldürün. O benim gibi değil! Hassas o, yapamaz!.." diye sayıklıyordum.
Dünyadaki tüm ışıklar sönmüştü benim için. Tam o sırada, arkamdan gelen o sert, aceleci adım seslerini duydum. Teoman... O dâhi, o acımasız Varnalı, benim bu çaresiz acımla yerle bir oluşumu izlemeye dayanamamış gibi hızla koşarak arkama geçti. Hiç düşünmeden, o şık ve pahalı takım elbisesinin çamurlanmasını zerre umursamadan dizlerinin üzerine çöktü. Güçlü kolları arkamdan dolandı. Beni o çamurlu betonun üzerinden çekip aldı, sırtımı kendi geniş göğsüne yasladı. Kollarını gövdeme öyle bir doladı ki, beni parçalanmaktan kurtarmak ister gibi, dağılan ruhumu bir arada tutmak ister gibi kendine sıktı. Başımı göğsüne bastırdı, beni tamamen kendi koruması altına alarak sarmaladı.
"Akça... Buradasın, sakin ol. Kapat gözlerini, bakma oraya," diye fısıldadı Teoman. Sesi ilk kez titriyordu. O her şeyi hesaplayan dâhi adam, benim bu acımın karşısında ilk kez ne yapacağını bilemez haldeydi. Beni daha da sıkı sarındı, yağmur ikimizin de üzerine yağarken, o beni kendi bedeniyle siper ediyordu. Ama ben duymuyordum. Teoman'ın göğsünde vahşi bir hayvan gibi çırpınıyor, ellerimle onun kollarını tırnaklayarak kurtulmaya çalışıyordum. "Bırak beni! Bilge orada! O üşür, o karanlıktan korkar Teoman, bırak!" diye haykırıyordum. Gözyaşlarım yüzümdeki çamura karışıyor, Teoman'ın beyaz gömleğini kızıla boyuyordu. Teoman beni bırakmadı. Aksine, çenesini saçlarımın üzerine bastırıp beni iyice kendine çekti, adeta acımı kendi içine akıtmak ister gibi daha da derinden sarıldı. O rıhtımda beni vuran adam, şimdi beni hayatta tutmak için göğsünü bana kalkan ediyordu. Ama içimdeki o çocuk ölmüştü artık. Bilge'yle birlikte, Akça'nın yaşama sebebi de o paslı konteynerin içinde can vermişti.
Bölüm etkileşimi
