7. bölüm / 26
AMBİVALASATEŞİN İLK İLMİĞİ
Bölümler 26Şu an: ATEŞİN İLK İLMİĞİ
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Silahımdan çıkan o tek merminin sağır edici sesi ara sokakta yankılanıp sisin içinde kaybolurken, Teoman'ın bedeni duvarın dibine, beton zemine doğru yavaşça kaydı. Göğsündeki taze kan siyah kazağını hızla ıslatıyordu. Gözleri hâlâ açık, o zifiri karanlık bakışları üzerimdeydi.
Bir adım öne çıktım, diz çöktüm ve onun o gevşeyen parmaklarının arasından kolyeyi sertçe çekip aldım. Bu sefer mühür kırılmış, 15 dakika dolmuş ve her şey bitmişti. Kolye hırkamın iç cebindeki yerini alırken, Teoman'ın hırıltılı nefesini duydum. Öleceğini bilse bile gözlerindeki o meydan okuyan Varnalı kibri milim eksilmemişti.
Tam o sırada, sokağın iki ucundan birden kulakları sağır eden fren sesleri yükseldi.
Siyah camlı, plakasız lüks cipler ara sokağın iki çıkışını da anında bloke etti. Arabaların kapıları aynı anda tekmelenir gibi açıldı ve üzerlerinde hiçbir arma taşımayan, tepeden tırnağa siyah askeri teçhizatlı adamlar sokağa daldı. Annemin, Arzu Arel'in emrindeki özel Teşkilat timiydi bu.
"Kıpırdamayın! Silahı yere at!" diye bağırdı tim lideri, namlusunu doğrudan bana doğrultarak.
Dizlerimin üzerindeki silahı yavaşça betona bıraktım ve ellerimi kaldırdım. İki adam kollarımdan tuttuğu gibi beni ayağa kaldırdı. Canımı yakarak, beni ciplerden birinin arka koltuğuna doğru sürüklemeye başladılar. Kafamı arkaya doğru çevirdiğimde, diğer bir ekibin yerdeki Teoman'ın başına çöktüğünü gördüm. Yarasına hızlıca bir tampon basıp, onu da yaka paça diğer araca bindiriyorlardı.
Annem işini şansa bırakmamıştı. Kolyeyi aldığım an, ikimizi birden tek bir hamleyle paketlemişti.
&&&
Gözlerimi açtığımda, loş bir projektör ışığı doğrudan yüzüme vuruyordu. Ellerim arkadan demir bir sandalyeye kelepçelenmişti. Üzerimdeki ıslak kıyafetler değiştirilmiş, hırkam ve en önemlisi cebimdeki kolye alınmıştı.
Hemen sağ tarafıma baktığımda, aramızda sadece paslı bir demir parmaklık olan yan hücredeki sandalyeyi gördüm.
Teoman oradaydı. Göğsü beyaz sargı bezleriyle sarılmıştı, çıplak omuzlarında kan sızıntıları vardı ama bilinci yerindeydi. İlaçların ve acının etkisiyle nefesleri ağırdı ama o zifiri gözlerini doğrudan bana dikmişti. İki düşman, limandaki o sudan başlayıp ara sokakta kanla biten o savaşın ardından, şimdi Teşkilat'ın hücresinde yan yana zincirlenmiştik.
Tam ortamızdaki ağır çelik kapı
büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye adımları beton zeminde tok sesler çıkaran Arzu Arel girdi. Elinde, üzerinde yeşil neon ışıkların sabitlendiği o milyarlık choker duruyordu.
Annem, kolyeyi önümüzdeki masanın üzerine bıraktı ve ikimize birden baktı. "Tebrikler," dedi, sesinde buz gibi bir memnuniyet vardı. "Varnalıların sonunu getirecek şifre elimizde. Artık bu bilgiler tamamen kolyedeki şifrenin içinde saklı. Tek çözmemiz gereken şey ise o şifre. Ama Teoman'ın biyometrik onayı ve şifresi olmadan bu veri okunmuyor."
Teoman kafasını hafifçe geriye doğru attı, göğsündeki acıya tezat bir şekilde alaycı bir kahkaha fısıldadı. Gözlerini anneme dikti. "Ben konuşmam. Manal bunu çok iyi bilir."
Bakışlarımı Teoman'ın o meydan okuyan yüzüne çevirdim. Aramızdaki o amansız nefret, bu hücrenin duvarlarını aşacak kadar güçlüydü.
Pekala," dedi annem, sesindeki o emir kipi buz gibi odayı doldurdu. Arkasındaki korumalara bir işaret yaptı. "Manal'ın kelepçelerini çözün ve onu buradan çıkarın. Onun burada kalmasına gerek yok." Korumalardan biri hızla arkama geçip bileklerimdeki demir kelepçeleri açtı. Metalin tenimden ayrıldığı an bileklerimi ovuşturarak ayağa kalktım. Annem masanın üzerindeki chokere sert bir bakış attı. "Bu kolyedeki verilerin kilidini açmak için sadece şifre yetmiyor. Alaz Miraç Varnalı'nın bizzat parmak izi, o biyometrik onayı gerekiyor. Ondan sonra geriye sadece şifre kalıyor."
Annem masaya doğru bir adım daha atıp Teoman'ın tam karşısında durdu. Bakışları Teoman'ın sargılı, kanlı göğsüne kaydı. "O parmak izini benden güzellikle esirgeme Varnalı. Yoksa o yaralı göğsünü bir kez de ben deşmek zorunda kalırım. Şifreyi ve onayını ver."
Teoman acıdan dolayı derin ve kesintili nefesler alıyordu ama o zifiri gözlerinde en ufak bir geri adım yoktu. Dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı, doğrudan annemin gözlerinin içine baktı ama tek kelime bile etmedi. Sessizliğiyle resmen dalga geçiyordu.
Annemin sabrının tükendiğini, odadaki korumaların silahlarına davrandığını gördüm. Eğer müdahale etmezsem annem burayı kan gölüne çevirecekti ama o şifreyi asla alamayacaktı.
Adımlarımı öne doğru attım, annemin tam yanına gelip durdum. Bakışlarımı Teoman'dan ayırmadan doğrudan anneme döndüm.
"Sen git anne," dedim, sesim son derece net, katı ve tavizsizdi. "Burası bende. Onu konuşturacak olan benim."
Arzu Arel birkaç saniye gözlerimin içine baktı, içimdeki o karanlık kararlılığı tarttı. Sonunda kolyeyi masanın üzerinden alıp cebine koydu ve adamlarına "Çıkıyoruz," talimatını verdi. Ağır çelik kapı arkalarından büyük bir gürültüyle kapandığında, yeraltı odasında sadece ben ve o kalmıştık.
Hücrenin demir parmaklıklı kapısına doğru yürüdüm. Kilidi açıp içeri girdim ve Teoman'ın oturduğu sandalyeye doğru ağır adımlarla yaklaştım. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, tam tepesinde durup gölgemi üzerine düşürdüm. Eğildim, yüzümü onun o terli, acı çeken yüzüne iyice yaklaştırdım. Aramızdaki o amansız düşmanlığın elektriği havayı yakacak kadar yoğundu.
"Bana bak Varnalı," diye fısıldadım, sesimdeki her bir kelime bir mermi kadar ağırdı. "Annem dışarıda bekliyor ve onun benim kadar sabırlı olmadığını biliyorsun. O şifreyi ve onayı şimdi bana vereceksin."
Teoman yüzüme esen nefesime rağmen gözlerini bile kırpmadı. Çıplak omuzları acıyla sarsılsa da zifiri karanlık gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Dudaklarını sımsıkı kapattı, çenesi kasıldı. Tek bir harf bile fısıldamadı. Konuşmamakta, o kolyenin sırrını ve kendi kibrini korumakta kesinlikle kararlıydı.
"Konuşmayacaksın yani," dedim, sesim bir fısıltıdan farksızdı ama hücrenin taş duvarlarında bir kırbaç gibi şakladı. "Hâlâ o Varnalı kibrinin arkasına saklanabileceğini sanıyorsun."
Cevap vermedi. Sadece derin, hırıltılı bir nefes aldı. Göğsü her yükseldiğinde o beyaz sargı bezinin tam ortasındaki kırmızı leke biraz daha büyüyor, taze kan omuzlarından aşağı süzülüyordu. Onun bu umursamaz, bu her şeyi kontrol edebileceğini sanan dâhi tavrı sabrımın son kırıntısını da yakıp kül etti.
Öfkeden gözlerim kararmıştı. Bir an bile tereddüt etmeden sağ elimi ileri doğru uzattım ve parmaklarımı onun o sargılı, kanlı göğsüne, tam ara sokakta mermiyi sapladığım yarasının üzerine acımasızca bastırdım. Teoman'ın bedeni aldığı ani darbeyle sarsıldı. Dudaklarının arasından boğuk, hırıltılı bir inilti kaçtı ve dişleri acının şiddetiyle birbirine vurmaya başladı. Başını arkaya doğru atıp gözlerini sımsıkı kapattı, şakaklarındaki ve boynundaki damarlar birer halat gibi dışarı fırlamıştı. Avcumun içi onun göğsünden fışkıran o sıcak, taze kanla anında kaplanırken acıyı ruhunun en derin hücrelerine kadar hissettiğini görebiliyordum. Ama elime binen o devasa baskıya rağmen çenesini öyle bir sıkıyordu ki, tek bir kelime, tek bir yalvarış kırıntısı bile dökülmüyordu o dudaklardan.
"Bana o şifreyi ve onayı vereceksin Alaz!" diye tısladım, elime daha da yüklenerek. "Yoksa bu yarayı kendi ellerimle genişletirim, seni buraya gömerim!" Teoman aniden gözlerini açtı. O zifiri karanlık bakışların arkasında acıdan çok, beni bu sınıra getirmiş olmanın verdiği o yırtıcı, deli dâhi pırıltsı vardı. Gitgide kararan bilincine, vücudunu sarsan o ağır felç edici acıya inat, kelepçeli olmayan tek elini çılgın bir hızla ileri doğru fırlattı. Demir gibi sert olan parmakları, kanlı göğsündeki bileğimi bir kelepçe gibi sımsıkı yakaladı.
Onun bu hamlesini beklemiyordum. Bileğime binen o muazzam güçle birlikte, Teoman beni büyük bir hırsla kendine doğru çekti. Dengemi kaybederek doğrudan onun üzerine, o kanlı göğsünün tam üzerine doğru devrildim. Yüzlerimiz aramızda milim kalmayacak kadar yakınlaşmıştı. Soluk soluğa nefesi doğrudan dudaklarıma çarpıyordu. Bileğimi tutan parmakları etimi ezecek kadar sertleşti, aramızdaki o tehlikeli, amansız ve düşmanca çekim hücredeki tüm oksijeni yutmuştu.
Gözlerini gözlerime dikti, dudaklarının kenarı acı içinde kıvrılsa da o karanlık gülümsemesini bozmadı. Yüzüme doğru fısıldadığında, sesi ölümün kıyısından gelen bir fısıltı kadar derindi. "Beni vurman bile... beni konuşturmaya yetmedi Manal," dedi, her kelimede acıyla yutkunarak. Bakışları doğrudan ruhumun en karanlık köşelerine sızıyordu. "Eğer o kolyeyi, içindeki sırları gerçekten istiyorsan... Canımı çok daha fazla yakman gerekecek." Bileğimi tutan eli milim gevşemiyordu; tam aksine, beni kendi cehennemine çekmek ister gibi daha da sıkıyordu.
"Konuşmayacaksın yani," dedim, sesim bir fısıltıdan farksızdı ama hücrenin taş duvarlarında bir kırbaç gibi şakladı. "Hâlâ o Varnalı kibrinin arkasına saklanabileceğini sanıyorsun."
Cevap vermedi. Sadece derin, hırıltılı bir nefes aldı. Göğsü her yükseldiğinde o beyaz sargı bezinin tam ortasındaki kırmızı leke biraz daha büyüyor, taze kan omuzlarından aşağı süzülüyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı; o amansız, nefret dolu sessizliğiyle resmen bana meydan okuyordu.
Onun bu umursamaz, bu her şeyi kontrol edebileceğini sanan dâhi tavrı sabrımın son kırıntısını da yakıp kül etti. Öfkeyle yüzümü onun o terli, acı çeken yüzüne iyice yaklaştırdım. Aramızdaki mesafe tamamen eridiğinde, gözlerinin en derinine bakarak fısıldadım.
"Sustuğun her saniye ailenden bir şeyleri koparıp alacağım Varnalı. O şifreyi ve onayı güzellikle vermezsen, bu odadan çıktığımda ilk hedefim annen olacak. Fulya Varnalı'yı kendi ellerimle bitireceğim." İşte o an, Teoman'ın zifiri karanlık gözlerinde ilk defa yırtıcı bir parıltı çaktı. Fulya dediğim an, o kaskatı çenesi daha da kasıldı, bakışlarındaki nefret dalgası yüzüme çarptı. Konuşmadı ama o gözler, eğer elleri çözülürse beni bu odada canlı canlı boğacağını haykırıyordu.
Aramızdaki o saf düşmanlığın ve intikam yeminlerinin elektriği havayı yakacak kadar yoğundu. İkimiz de birbirimizin cehennemiydik ve bu sessiz psikolojik savaşta ikimizden biri tamamen kırılana kadar durmayacaktık.
Tam aramızdaki bu ölümcül gerilim zirveye ulaşmışken, yerin yedi kat altını sarsan devasa bir patlama koptu. Binanın temelleri sarsıldı, beton tozları tavanın köşelerinden üzerimize dökülmeye başladı. Hemen ardından koridorlardaki tüm projektörler söndü ve yerini acı acı inleyen, kıpkırmızı dönen acil durum sirenlerine bıraktı. Yeraltı üssü saniyeler içinde tam bir kaosun içine sürüklenmişti. Koridordan Arzu Arel'in korumalarının panikle koşturduklarını, silah mekanizmalarının seslerini duyabiliyordum.
Şok içinde doğruldum. Başımı tavana çevirip ne olduğunu anlamaya çalışırken, arkamdan boğuk bir kahkaha sesi yükseldi.
Teoman'ın yüzündeki o gergin ifade gitmiş, yerini sinsi ve kendinden emin bir zafer gülümsemesine bırakmıştı. Yaralı olmasına rağmen vücudundaki o ağır, felç edici uyuşukluk sanki bir anda uçup gitmişti. Bana bakıp o karanlık, dâhi gözlerini kıstı. "Dışarıda kıyamet kopuyor Manal," dedi, sesi o kadar sakin, o kadar hazırlıklıydı ki olduğum yerde dondum kaldım. "Ve emin ol, bu patlamalar Arzu Arel'in davetsiz misafirleri değil. Bunlar benim."
"Sen..." dedim, şaşkınlıktan dudaklarım aralanırken. "Sen buraya yaralı halde getirilirken bile burayı nasıl bu hale getirebildin?"
"Bir Varnalıyı köşeye sıkıştırmak, onun için sadece yeni bir oyun alanı yaratmaktır," dedi. O an gözlerim onun ellerine kaydı. Teoman, hücreye nasıl soktuğunu asla anlayamadığım küçük bir metal parçasıyla, kelepçesinin kilidini saniyeler içinde çıtlattı. Çıkan o küçük metalik tık sesi, patlamaların ve sirenlerin gürültüsünde kayboldu. Bileklerini özgür bırakıp zincirlerinden kurtulduğu an, sargılı göğsünün sızısına aldırmadan ayağa fırladı. Hücrenin otomatik kilidi sistemin çökmesiyle beraber serbest kalmış, ağır demir kapı aralık kalmıştı.
Bana son bir kez, o zifiri karanlık, nefret dolu gözleriyle baktı. Bir an bile tereddüt etmedi. Hücrenin kapısını sertçe itip karanlık, dumanlı koridora fırladı. Kendi adamlarının koridorun diğer ucundan ona doğru bağırarak geldiğini duydum.
Teoman arkasına bile bakmadan, o patlamaların yarattığı kaosun içine, kendi özgürlüğüne doğru koşmaya başladı. Annemin o aptal planının ortasında yapayalnız, şaşkınlığımla baş başa bırakıp kaçmıştı.
Arzu Arel'in koridorun diğer ucundan gelen "Hücreye gidin! Onu yakalayın!" diye haykıran öfkeli sesleri kulaklarımda çınlarken, üzerime çöken toz bulutlarının arasında tek başıma kalakaldım. Teoman Varnalı, yeraltı üssünü kendi elleriyle cehenneme çevirmişti .
Arkasında bıraktığı o karanlık boşluğa bakarken, koridorun sonundan yükselen topuk sesleri ölümün ayak sesleri gibi yaklaştı.
Annem içeri daldı. Gözleri bomboş sandalyeye, yerdeki açık kelepçelere kaydığı an yüzündeki o asil, soğuk maske tamamen parçalandı. Hayatımda onu ilk defa bu kadar kontrolden çıkmış, bu kadar vahşi görüyordum. Bakışları ağır ağır bana döndü; o gözlerdeki nefret, az önce Teoman'ın gözlerinde gördüğüm nefretten bile daha dondurucuydu.
"Nerede?" diye kükredi annem. Sesi hücrenin duvarlarına çarpıp parça parça üzerime döküldü. "Nerede o adam, Manal?!" Cevap vermeme fırsat bile tanımadan üzerime doğru bir adım attı, parmağını göğsüme doğru sallayarak bağırmaya devam etti: "Sana burayı bıraktım! Onu konuştur dedim! Sen ne zaman bir işe yaradın ki zaten?! Ne zaman sana verilen tek bir görevi layığıyla bitirdin?! Elindeki yaralı adamı bile tutamıyorsun! Beceriksiz! Senin yüzünden her şey mahvoldu, ellerimizle yakaladığımız fırsat uçup gitti!"
İçimde biriken o amansız öfke, Teoman'ın beni o enkazda bırakıp gitmesiyle zaten patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Annem başıma dikilmiş bana bu hakaretleri kusarken, beynimin içindeki o son şalter de attı. Kendimi kaybettim.
"Ne var lan bu kolyede?!" diye çıldırdım, sesimin yeraltı üssünü yıkacak kadar yüksek çıkmasını umursamadan. Yüzüm öfkeden kıpkırmızı olmuştu, nefes nefese annemin tam karşısına dikildim. "Ne var bunda bu kadar da çıldırıyorsun kolye diye?! Bir demir parçası için bizi buraya gömdün be! Ne var bu kolyenin içinde?!"
Annem aniden durdu. Gözleri irileşti, göğsü hızla inip kalkarken o buz gibi profesyonelliğinden geriye hiçbir şey kalmamıştı. O da kendini kaybetti. Yüzüme doğru öyle bir haykırdı ki, sesi kulaklarımı sağır etti: "Hayatımız!" diye bağırdı annem, gözlerinden saf bir delilik akıyordu. "Bizim bir hayatımız vardı, elimizden alınan canımızın cinayetiyle ilgili bütün her şey orada! Anladın mı?! Varnalılarla ilgili bütün pislikler, o ailenin işlediği tüm günahlar ve o canın kanıtları o kolyenin içinde saklı!"Zaman durdu. Siren sesleri, çöken tavanın gürültüsü, koridordaki kargaşa... Her şey bir anda sustu.
Kulaklarımda sadece annemin söylediği o ağır gerçek yankılandı. Şok dalgası bütün vücudumu felç ederken, gözlerimi kırpıştırarak anneme baktım. İçimdeki o sert öfke, yerini dipsiz bir dehşete bıraktı. Bizim canımızdan, ailemizden birinin kanı vardı o şifrelerin arkasında. "Ne diyorsun sen?.." diye fısıldadım, sesim bir anda kısılarak titremeye başladı. "Ne canından bahsediyorsun sen anne?! Ne cinayeti bu?!"
Annem kurduğu cümlenin ağırlığı altında bir an duraksadı, acısının ve öfkesinin büyüklüğüyle gözlerinde anlık bir panik belirdi ama hemen ardından o katı, acımasız ifadesini geri kuşandı. Bana doğru arkasını dönerken, sesindeki o merhametsiz tona geri döndü. "Şimdi değil Manal! Duydun mu beni, şimdi değil!" diye kestirip attı, elini havaya kaldırarak beni susturdu. "Senin tek yapman gereken o kolyedeki bilgilere ulaşmak. Eğer bunu da beceremeyeceksen, geldiğin yere geri dön! Zaten işime de yaradığın yok!" Arzu Arel, arkasında cevapsız bırakılmış devasa bir soru işareti ve ruhumda yarattığı o derin yıkımla birlikte arkasını döndü, adamlarına emirler yağdırarak hücreyi terk etti.
Dumanların ve kırmızı acil durum ışıklarının altında, tek başıma kalakaldım.
"Geldigin yere geri dön, işime de yaradığın yok zaten," demişti. Bana, kendi kızına, yıllarca bir piyon gibi yetiştirdiği, bir kere bile sevgisini göstermediği kızına yine bir hiçmişim gibi arkasını dönüp gitmişti. İçimde o ana kadar Teşkilat'a, anneme ve onun kutsal davasına dair ne kadar sadakat kırıntısı varsa, o laflardan sonra hepsi buz gibi bir nefrete dönüştü. Beynimin içinde sadece tek bir cümle yankılanıyordu: Madem işe yaramıyorum Arzu Arel, o zaman sana bir işin nasıl tamamen mahvedileceğini göstereceğim.
O kolyenin içinde bizim canımızdan giden birinin kanı vardı. Varnalıların tüm pislikleri oradaydı. Ve annem bu sırrı benden saklamış, beni sadece bu yolda kullanacağı bir maşa olarak görmüştü. Bu sırrı onunla çözmeyecektim. O kolyeyi ondan alacaktım, tek başıma o şifreleri kıracaktım ve ilk hedefim, beni bir hiç sayan annemin o çok güvendiği Teşkilatını kendi ellerimle bitirmek olacaktı.
Hücreden yavaşça çıktım. Sirenler hâlâ acı acı inliyor, kırmızı acil durum ışıkları duman altı olmuş koridoru bir cehennem gibi aydınlatıyordu. Teoman'ın (Alaz Miraç) adamlarının patlattığı ana hatlar yüzünden yeraltı üssü tam bir can pazarıydı. Korumalar, teknik ekip, herkes panik halinde koşuşturuyordu. Kimsenin beni fark edecek hali yoktu.
Annemin kolyeyi güvenli odaya, ana sunucuların olduğu o çelik kasaya götüreceğini çok iyi biliyordum. Koridorun gölgelerine sığına sığına, bir yılan gibi sessizce ana kumanda merkezine doğru ilerledim. Merdivenlerin köşesine geldiğimde annemi gördüm. Yanındaki iki korumayla birlikte ana sunucu odasının kapısındaydı. Yüzü öfkeden kaskatıydı, adamlarına bağırarak emirler yağdırıyordu. Elindeki o çelik çantayı, kolyenin içinde olduğu o dijital muhafazalı çantayı korumalardan birine uzattı. "Bunu hemen alt kattaki güvenli kasaya indirin. Sistem geri gelene kadar başından bir milim bile ayrılmayacaksınız!" diye kükredi.
"Emredersiniz efendim," diyen koruma çantayı aldı ve merdivenlere doğru yöneldi. Annem ise diğer korumayla birlikte patlamanın vurduğu üst kata, hasar tespitine doğru hızla uzaklaştı.
İşte fırsat ayağıma gelmişti. Annemin haberi bile olmayacaktı. Onun o kusursuz sandığı Teşkilat'ın en büyük açığı, yetiştirdiği kızının onlara karşı dönmesiydi.
Çantayı taşıyan korumayı alt kata inen loş, dumanlı merdiven boşluğunda takibe aldım. Siren sesleri o kadar yüksekti ki ayak seslerimi duyması imkansızdı. Tam merdivenlerin ortasındaki karanlık dönemeçte, arkasından bir gölge gibi yaklaştım. Koruma ne olduğunu anlamadan, sağ elimle çenesini kavrayıp sol elimle ensesindeki o ölümcül sinir noktasına sert ve profesyonel bir darbe indirdim. Adam tek bir ses bile çıkaramadan kucağıma doğru devrildi. Onu merdiven altındaki karanlık boşluğa doğru sürükledim.
Parmaklarım saniyeler içinde adamın elindeki çelik çantaya uzandı. Dijital kilidi iptal etmek için vaktim yoktu ama korumanın kemerindeki yetki kartını alıp çantanın acil durum mekanizmasına okuttum. Bip sesiyle birlikte çanta açıldı. İçerisinde, o kırmızı loş ışığın altında parıldayan, zinciri kanlı kolye duruyordu. Teoman'ın kanı, bizim canımızın sırrı... Hepsi bu küçük metal parçasının içindeydi.
Kolyeyi hızla çekip aldım, hırkamın iç cebine, kalbimin tam üzerine sakladım. O metalin soğukluğu tenime değdiği an içimdeki nefret dalgası daha da büyüdü. Ama sadece kolyeyi almak bana yetmezdi. Anneme, o laflarının bedelini en ağır şekilde ödetmeliydim.
Merdivenleri hızla tırmanıp ana sunucu odasına sızdım. Sistemin çökmesi yüzünden kapılar zaten açık kalmıştı. Duvara monte edilmiş ana şalter panelini ve Teşkilat'ın yıllardır topladığı tüm gizli arşivlerin yedeğini tutan ana veri sürücülerini gördüm.
"Beni silip atmıştın zaten anne," dedim kendi kendime, sesimdeki o zehirli gülümsemeyle. "Şimdi izle bakalım, bir hiç neler yapabiliyor."
Yerdeki korumadan aldığım el bombasını ve panelin yanındaki benzin bidonunu gözüme kestirdim. Benzini ana sunucuların, dijital panellerin üzerine acımasızca boşalttım. Ardından bombanın pimini çektim, şalterlerin tam ortasına sıkıştırdım. Odanın kapısına doğru hızla koşarken arkama bile bakmadım. Koridora çıktığım an, yeraltı üssünü deprem gibi sarsan o devasa patlama gerçekleşti.
Ana sunucu odası alevler içinde kalırken, Teşkilat'ın tüm veri tabanı, annemin yıllarca üzerinde titrediği o karanlık arşiv saniyeler içinde küle döndü. Siren seslerine bu sefer Teşkilat adamlarının korku dolu çığlıkları karıştı. Yangın alarmları devreye girmiş, tepemizden sular boşalmaya başlamıştı.
Dumanların arasından çıkış kapısına doğru ilerlerken, üst kattan koşturarak inen annemin sesini duydum. Sunucu odasının yandığını, her şeyin yok olduğunu gördüğündeki o çaresiz haykırışı koridorda yankılandı: "Hayır! Hayır, arşivler! Kolyeyi getirin çabuk!"
Yüzümdeki o karanlık, tatmin olmuş gülümsemeyle yeraltı üssünün çıkışındaki yağmurlu geceye doğru adım attım. Annemin kolyenin çalındığını ve üssü havaya uçuranın kendi kızı olduğunu anlaması çok uzun sürmeyecekti. Ama artık çok geçti. Köprüleri tamamen yakmıştım.
Cebimdeki kolyeyi elimle sıkıca kavradım. Yağan yağmur yüzüme çarparken karanlık sokaklarda kayboldum. Artık ne Teşkilat vardı ne de Arzu Arel. Bu sırrı tek başıma çözecektim. İlk hedefim annemin o çok güvendiği imparatorluğunu tamamen yıkmaktı, hemen ardından ise o kolyenin şifresini çözmek.
&&&
Şehrin o izbe, karanlık sokaklarına doğru adımlarımı hızlandırdım. Gökyüzünden boşalan sicim gibi yağmur, yeraltı üssünden üzerime sinen barut ve is kokusunu temizlemek ister gibi yüzüme vuruyordu. Arkamda bıraktığım o devasa yangın, sadece Teşkilat'ın sunucularını değil, Arzu Arel ile aramızdaki o sahte anne-kız bağını da küle çevirmişti.
Birkaç saat sonra, kendimi şehrin gözden uzak, döküntü bir mahallesindeki eski bir güvenli evde buldum. Üstümdeki ıslak hırkayı fırlatıp attım ve kolyeyi masanın üzerine bıraktım. Metalik zincir masaya çarptığında çıkan o tok ses, odanın sessizliğinde yankılandı. Şifresini henüz çözemiyordum ama en azından artık annemin o kanlı ellerinde değildi.
Tam o sırada, cebimdeki telefon titredi. Ekrandaki ismi gördüğümde göğsümün sıkıştığını hissettim: Arzu Arel.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm ama tek bir kelime bile etmedim. Karşı taraftan gelen ses, bir annenin sesinden çok, avını kaçırmış yaralı bir canavarın tıslamasına benziyordu. O buz gibi, acımasız tonda en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu. "Seni ben var ettim Manal," dedi annem, her kelimesine o öldürücü nefreti sığdırarak. "Benim istediğim şekle gir diye seni ben eğittim. Ama sen kalkıp benim evimi, benim yıllarca tırnaklarımla kazıdığım imparatorluğumu ateşe verdin."
Derin bir nefes aldım, dişlerimi sıkarak sessizliğimi korudum.
"Sana son bir şans vermiştim ama sen o laflarımdan sonra bir hiç olduğunu kanıtladın," diye devam etti. "Şu andan itibaren benim için hiçbir değerin kalmadı. Adamlarıma talimatı verdim. Şehrin her sokağında, her köşesinde seni arıyorlar. Gördükleri yerde işini bitirecekler. Vur emri var Manal. Kolyeyi alıp bana kendi ayaklarınla gelsen bile artık seni bu hayatta tutmam."
"Denemekten çekinme anne," dedim, sesimdeki o zehirli ve meydan okuyan tınıyı gizlemeyerek. "Çünkü o yetiştirdiğin beceriksiz adamların beni bulduğunda, karşılarında eski Manal'ı bulamayacaklar. Senin o çok güvendiğin imparatorluğunu nasıl tek bir kibritle yaktıysam, adamlarını da öyle temizleyeceğim."
Telefonu yüzüne kapattım. Ekran karardığında odanın pencerelerine vuran yağmur damlalarının sesiyle baş başa kaldım. Annem devletin adamı değildi, resmi bir gücü yoktu ama altındaki o karanlık yeraltı Teşkilatı ve gözünü kırpmadan adam öldüren tetikçileri artık tamamen benim peşimdeydi. Kendi doğurduğu kızına, kolyeyi elinden kaçırdığı için kendi adamlarına "Vur" emri vermişti.
Artık sadece Varnalıların değil, kendi annemin adamlarının da bir numaralı hedefiydim. Tamamen yalnızdım. Köşeye sıkışmıştım ama içimdeki o karanlık, tehlikeli Manal ilk defa bu kadar özgür hissediyordu. Bu sırrı tek başıma çözecektim. Hem annemden hem de o canımızı alan Varnalılardan hesap sormak için, şimdi o kolyenin şifresini çözebilecek tek kişinin, yani beni o hücrede ölüme terk edip giden Teoman Varnalı'nın radarına kendi isteğimle girmem gerekiyordu.
&&&
Güvenli evden çıktığımda yağmur şiddetini daha da artırmış, sokak lambalarının cılız ışığı altında adeta bir kırbaç gibi asfalta iniyordu. Adımlarımı hızlandırıp ara sokakların karanlığına sığınmaya çalıştım ama içimdeki o tetikte olma dürtüsü, arkamdaki ayak seslerini fark etmemi geciktirmedi.
Geniş, ıssız ve yağmur sularıyla göle dönmüş bir caddenin ortasına çıktığımda, aniden iki siyah araba önümü ve arkamı keserek acı bir frenle durdu. Kapılar aynı anda açıldı. Araçlardan inen yüzleri kaskatı adamları hemen tanıdım. Hepsi annemin, Arzu Arel'in en güvendiği, gözünü kırpmadan adam öldüren tetikçileriydi.
Başlarında ise annemin en sağ kolu olan o pislik duruyordu. Beni çembere aldıklarında, yağmur damlaları silahlarının namlularından aşağı süzülüyordu.
"Yolun sonu Manal," dedi sağ kolu, yüzünde sinsi bir gülümsemeyle bana doğru yürürken. "Arzu Hanım'ın kesin talimatı var. Kolyeyi alacağız, senin de burada işini bitireceğiz."
Beynimin içinde annemin o zehirli sesi çınladı bir kez daha: Sen ne zaman bir işe yaradın ki zaten?.. Beceriksiz!
Gözlerimi kıstım. Yağmur suları kirpiklerimden aşağı akarken içimdeki o korku kırıntısı tamamen yok oldu; yerini saf, katı bir nefret aldı. "Beni o yetiştirdi," diye fısıldadım kendi kendime. "Bana acımasız olmayı, bir katil gibi düşünmeyi o öğretti. Şimdi kendi canavarının tadına bakma sırası onda."
"Kolyeyi ver ve işi zorlaştırma," diyerek adam silahını bana doğrulttuğu an, zaman benim için yavaşladı. Hiçbir şey söylemedim. Gözümü bile kırpmadan, belimdeki silahı bir salisede çekip namluyu doğrudan adamın alnına hizaladım.Sağ kol, ne olduğunu bile anlamadan, alnının ortasından yediği kurşunla sırtüstü asfalta serildi. Kanı, akan yağmur sularıyla karışıp yola yayılmaya başladı.
Diğer iki tetikçi şok içinde silahlarına sarılırken, ben çoktan bir sonraki hamlemi yapmıştım bile. Sağa doğru sert bir hamleyle yuvarlanıp arabanın tekerleğinin arkasına siper aldım. Üzerime doğru açılan yaylım ateşinin kurşunları arabanın kaportasından kıvılcımlar sıçratarak sekip gitti.
Nefesimi tuttum. Soğukkanlılığımı milim kaybetmeden siperden çıktım ve sol taraftaki tetikçinin göğsüne iki el ateş ettim. Adam acı bir çığlıkla yere kapaklandı. Son kalan adam panikle rastgele ateş ederek kaçmaya çalışırken, ayağa kalktım. Silahımı iki elimle sıkıca kavrayıp kaçan adamın sırtına nişan aldım.
Üçüncü adam da caddenin ortasındaki su birikintisinin içine yığıldı. Etrafı saniyeler içinde ölümcül bir sessizlik kapladı. Sadece yağan yağmurun ve benim hızlı nefes alışverişlerimin sesi duyuluyordu. Üç ceset, caddenin ortasında kanlar içinde yatıyordu. Annem haklıydı; ben bir hiçtim ama onun yarattığı en tehlikeli, en acımasız hiçtim.
Yerde yatan sağ kolun yanına gittim. Eğilip cebinden titreyen telefonunu çıkardım. Ekrandaki ismi gördüm: Arzu Arel arıyor...
Yeşil tuşu kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm. Telefonun diğer ucunda annemin o sabırsız, gergin nefes sesini duydum.
"Bitti mi işi?" diye sordu annem buz gibi bir sesle. "Kolyeyi aldınız mı?"
Yerdeki cesetlerin üzerinden geçip yağmurun altında dururken, sesimi en ruhsuz, en tehlikeli tona ayarladım. "İlk piyonların elendi anne," dedim doğrudan ahizeye fısıldayarak. "Bana öğrettiğin her şeyi onların üzerinde denedim ve inan bana, çok iyi iş çıkardılar."
Telefonun diğer ucunda annemin nefesi bıçak gibi kesildi. Şoktan tek bir kelime bile edemedi.
"Şimdi arkana yaslan ve imparatorluğunun çöküşünü izle," dedim, sesimdeki o karanlık gülümsemeyle. "Çünkü sıra şah matta." Telefonu yüzüne kapatıp sertçe yere fırlattım ve topuğumla ezerek paramparça ettim. Cebimdeki kolyeye elimi atıp sımsıkı kavradım. Benim tek amacım buydu.
&&&
Sokaktaki o kanlı çatışmanın ardından, üzerime sinen barut kokusu ve elimdeki kolyenin ağırlığıyla Bilge'nin evine vardığımda, o güvenli kapının açılması benim için tek kurtuluştu. Ve açıldı. Bilge beni o halde görünce önce dehşete düşse de, kısa sürede o dâhi zihnini devreye soktu.
Sırılsıklam kıyafetlerimi değiştirip, kolyeyi masanın üzerine bıraktığımda Bilge çoktan güvenlik duvarlarını aktive etmişti. Odanın içinde yankılanan tek ses, Bilge'nin klavyesinden gelen hızlı tıkırtılardı. Bir süre sessizce verileri inceledi, sonra kolyedeki o karmaşık şifreleme sistemine bakıp başını kaldırdı. "Akça, bu sandığından çok daha derin," dedi Bilge, sesindeki endişeyi gizleyemeyerek. "Bunu sadece teknikle çözemeyiz. Bu, doğrudan Teoman Varnalı'nın parmak izine, belki de o ailenin en karanlık sırlarına bağlı. Oraya ulaşmanın tek yolu..." Duraksadı, gözlerini kısıp sana dikti. "Onu kendine aşık et."
Cümlesi biter bitmez yerimden fırladım. "Saçmalama!" diye bağırdım, sesim odada bir tokat gibi patladı. "O benim düşmanım! Canımızın katili! Benim o herifle aramda tek bir bağ olabilir, o da namlunun ucu!"
Bilge hiç istifini bozmadı, sandalyede arkasına yaslanıp gözlerini devirdi. "Salaklık etme Manal. Amacımız onu sevmek değil, ondan bilgi almak! Senin o intikam ateşin, annene karşı kurduğun bu plan, Teoman olmadan bir hiç. O kolye, onun koruması altında. Yakınlaş ona, zayıf anlarını bul. En son da hassas noktasından vur ve ayrıl."
Ona sanki dünyadaki en iğrenç şeyi teklif etmiş gibi ters ters baktım. Midem bulanıyordu. "Asla," dedim dişlerimin arasından. "Ona yakınlaşmak mı? Asla yapmam."
Bilge pes etmedi, ayağa kalkıp tam karşıma dikildi. Ses tonu ciddileşti, neredeyse bir meydan okumaya dönüştü. "Tamam, nefret et. Düşman kal. Ama biraz yakın davran, imalı konuş, gözlerine bak! Sanki bunu daha önce hiç yapmamışsın gibi davranma bana. Arzu Arel'in kızı değil misin sen? Bir düşmanı nasıl dize getireceğini, ona kendini nasıl özel hissettireceğini en iyi sen bilirsin."
Söyledikleri ruhuma buz gibi bir su gibi döküldü. Haklı mıydı? Annemin o soğuk disipliniyle yetiştirilirken, bir erkeğin zihnini nasıl bulandıracağımı öğrenmiştim. Ama konu Teoman olunca işler değişiyordu. O zifiri gözlerin bana baktığı her an, kendi içimde bir şeylerin kırıldığını hissediyordum.
Bilge haklıydı. Arzu Arel'in imparatorluğunu yıkmak istiyorsam, bu yolda her şey mubahtı. Teoman'a yakınlaşmak, onu kendi oyununa düşürmek...
"Ona aşık olmam," diye fısıldadım, sesimdeki titremeyi gizleyerek. "Sadece... onu kendime muhtaç ederim. Bilgiyi alana kadar o oyunun bir parçası olurum."
Bilge zafer kazanmış bir gülümsemeyle tekrar klavyesine döndü. "O zaman oyun başlasın, Manal. Çünkü Teoman Varnalı'nın o kalkanlarını yıkmanın tek yolu, ona hiç beklemediği bir yerden, bir 'kadın' gibi değil, bir 'tehlike' gibi sızmak." Annemin beni bir piyon, ruhsuz bir katil olarak yetiştirdiği o cehennemden aldığım en tehlikeli dersi, şimdi tarihin en acımasız ailesinin varisine karşı uygulayacaktım. Teoman Varnalı
benim can düşmanımdı; kalbime gömdüğüm o gizemli canın, ailemin katiliydi. Ama ona ulaşmanın, o kolyenin arkasındaki şifreleri söküp almanın tek yolu, gardını indirmesini sağlamaktır. Ve bir erkeğin gardını düşürecek tek şey, avucunun içine bırakılmış sahte bir teslimiyetti.
Bilge, dâhi parmaklarını klavyenin üzerinde adeta dans ettirerek Teoman'ın kaçış güzergahındaki dijital izleri tek tek topladı. Üsten yaralı halde, göğsünden vurulmuş olarak çıkan bir adamın şehir hastanelerine gidemeyeceğini ikimiz de biliyorduk. Varnalıların karanlık çarklarının döndüğü, şehrin dışındaki o terk edilmiş, eski kereste fabrikasını bulması uzun sürmedi.
"Orada," dedi Bilge, ekrandaki kırmızı noktayı göstererek. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı, sesinde ilk defa bu kadar yoğun bir endişe vardı. "Yalnız gidiyorsun Manal. Ve unutma, o adam bir canavar. En ufak bir yapmacıklığı hissederse, o fabrikadan senin cesedin çıkar."
"Merkezinde ateş olan bir canavarı evcilleştirmenin tek yolu, o ateşle yanmayı göze almaktır Bilge," dedim buz gibi bir sesle. Belimdeki silahı kontrol ettim, kolyeyi hırkamın iç cebine, kalbimin hemen üzerine yerleştirdim. Ama bu sefer yanıma sadece kurşun almamıştım; Bilge'nin hazırladığı profesyonel tıbbi malzemelerle dolu küçük bir çantayı da sırtıma taktım.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Yağmur dinmiş, yerini şehrin üzerine çöken tekinsiz bir sise bırakmıştı. Fabrikanın paslı demir kapısından içeri sızarken, bastığım her kurumuş yaprak ve kırılan dal parçası sessizlikte bir silah sesi gibi yankılanıyordu. İçerisi zifiri karanlıktı, sadece en dipteki hangarın kırık pencerelerinden dışarı sızan cılız, turuncu bir ateş ışığı vardı.
Nefesimi tuttum. Adımlarımı bir hayalet gibi hafifleterek yaklaştım. İçeride, kırık dökük tahta paletlerin ortasında yakılmış küçük bir varil ateşi vardı. Ve ateşin hemen arkasında, bir çuval gibi yere çökmüş olan o adam duruyordu.
Teoman.
Siyah gömleği tamamen önü açık bir
şekilde omuzlarından aşağı sarkmıştı. Göğsündeki sargı bezleri tamamen kan donduran bir kızıllığa bürünmüş, aldığı derin yaranın acısıyla dişlerini sıkarak kendi kendine dikiş atmaya çalışıyordu. Alnından akan ter damlaları, şakaklarındaki o keskin hatları parlatıyordu. Güçlüydü, amansızdı ama şu an ölümün kıyısındaydı. Elindeki dikiş iğnesi titreyen parmaklarının arasından yere düştüğünde, acıyla derin bir küfür savurdu.
Tam o an, gölgelerin arasından sıyrılıp ateşin ışığına doğru ilk adımımı attım. Ayak sesimi duyduğu an, o ölümcül refleksle yerdeki silahına uzanmaya çalıştı ama yarasının verdiği ani acıyla inleyerek arkasına, duvara yaslanmak zorunda kaldı. Zifiri karanlık gözleri, dumanların arasından çıkan beni bulduğunda şokla irileşti. Dudakları yukarı doğru alaycı, bir o kadar da tehlikeli bir şekilde kıvrıldı. "Bak sen..." dedi, sesi acıdan hırıltılı ve derinden geliyordu. "Arzu Arel'in sadık köpeği, avını bitirmek için kokuyu takip etmiş. Vuracaksan acele et Akça, çünkü birazdan kan kaybından öleceğim ve bu zevki sana bırakmak istemiyorum."
"Bana Akça deme." Gözlerimi onun o meydan okuyan, nefret dolu gözlerinden bir saniye bile ayırmadan ağır adımlarla ona doğru yürüdüm. Tam karşısında, dizlerimin üzerine çöktüm. Aramızda sadece o yanan varilin sıcaklığı ve saniyeler önce öldürmek için birbirimize doğrulttuğumuz o geçmiş vardı.
Elimi yavaşça sırtımdaki çantaya attım. Teoman'ın bakışları sertleşti, hamle yapacağını sandı ama ben çantadan silah yerine tentürdiyot, temiz sargı bezleri ve lokal anestezi iğnesini çıkardım. Hepsini aramızdaki beton zemine, onun görebileceği şekilde tek tek bıraktım.
Teoman şaşkınlıkla yerdeki tıbbi malzemelere, sonra da yüzüme baktı. "Bu ne demek oluyor?" diye tısladı, sesindeki o şüpheci ton duvarlarda yankılandı. "Ne o, beni iyileştirip öyle mi infaz etmek istiyorsun?"
Gözlerimi kısıp ona doğru biraz daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, varilin çıtırtıları arasında onun düzensiz, sıcak nefesini tenimde hissedebiliyordum. Bilge'nin dedikleri zihnimde döndü: İmali konuş, gözlerine bak.
"Ölmeni istemiyorum Teoman," dedim. Sesim bir fısıltı kadar kısık ama tüm hangarı dolduracak kadar net ve derindi. İçine biraz gizem, biraz da hiç beklemediği bir şefkat kırıntısı soslamıştım. "Çünkü eğer sen ölürsen, o kolyedeki sırları çözmek ve geçmişin hesabını sormak için tek şansımı da kaybedeceğim."
Teoman'ın bakışlarındaki o sert kalkan anlık bir sarsıntıyla esnedi. Gözlerindeki o saf düşmanlığın yerini, ne olduğunu çözmeye çalışan derin bir merak aldı. "Beni iyileştirmek?" diye sordu, sesi bu sefer daha alçaktı, neredeyse bir fısıltı gibi. "Benden nefret ettiğini sanıyordum." Elimi yavaşça kaldırdım. Parmak uçlarım, onun göğsündeki o sıcak, kanlı sargı bezinin kenarına dokundu. Teninin sıcaklığı parmaklarıma bulaştığı an içimde bir şeylerin ürperdiğini hissettim ama bozuntuya vermedim. Gözlerinin en derinine, o zifiri karanlığın kalbine bakarak fısıldadım: "Senden nefret ediyorum Varnalı. Dünyadaki her şeyden çok nefret ediyorum... Ama hayatta kalmanı benden başka hiç kimse bu kadar derinden isteyemez. Şimdi izin ver, o yarayı kapatayım. Çünkü seninle yarım kalan bir hesabımız var ve ben o hesabı sen bu haldeyken kapatmayacağım."
Yavaşça öne doğru eğildim, elimdeki pamuğu tentürdiyota bastırıp göğsündeki o açık yaraya dokundurmak üzereydim ki... saniyeler içinde her şey altüst oldu.
Teoman, yaralı bir hayvandan beklenmeyecek bir hız ve güçle, sağlam olan sol eliyle bileğimi kavradı. Parmakları bileğime demir bir kelepçe gibi dolandığında acıyla nefesimi tuttum.
Beni öyle sert ve ani bir hamleyle kendine doğru çekti ki, dengemi kaybederek doğrudan onun o çıplak, sıcak göğsüne doğru devrildim. Aramızdaki mesafe tamamen sıfırlanmıştı. Dizlerim iki yanına düşmüş, ellerim istemsizce onun kaskatı kesilmiş omuzlarına tutunmuştu. Dudaklarımız birbirine değecek kadar yakındı; o kadar ki, soluduğu o sıcak, tütün ve kan kokulu nefesi doğrudan dudaklarımın üzerine vuruyordu. Gözleri, zifiri bir karanlığın içinden fırlayan iki kor ateş gibi gözlerime dikildi. Yüzünde, insanın kanını donduran ama bir o kadar da insanı kendine çeken o sinsi, eriten gülümsemesi belirdi. "Güzel numara Akça..." diye fısıldadı. Sesi göğsünden gelen boğuk bir hırıltı gibiydi ve o kadar yakındık ki, sesinin titreşimi benim göğsümde yankılandı. "Bilge mi verdi bu aklı sana? Beni böyle çaresiz yakalamışken, yaralarımı sarıp can sızımın arkasından sızmak?"
Kalp atışlarım bir anda delicesine hızlandı.
Beynimin içinde tehlike çanları çalıyor, Bilge'nin "Ona hiç beklemediği bir yerden, bir tehlike gibi sız" sözleri dönüp duruyordu. Ama Teoman'ın bu hamlesi, kurduğum tuzağın yönünü bir anda bana doğru çevirmişti. Beni çözmüş müydü? Yoksa sadece blöf mü yapıyordu? İçimdeki paniği ve hızlanan kalbimi gizlemek için gözlerimi bir milim bile kaçırmadım.
"Ne saçmalıyorsun sen?" diye tısladım, sesimi dik tutmaya çalışarak. "Seni öldürmek istesem, şu an burada olmazdın Varnalı. Bırak bileğimi."
Teoman, bileğimi bıraksa beni tamamen kaybedecekmiş gibi parmaklarını daha da sıktı. Bakışları saniyeliğine dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime tırmandı. O gözlerde nefret vardı, acı vardı ama ilk defa, inkar edemeyeceği kadar belirgin tehlikeli bir çekim de vardı. "Annene güzel bir havai fişek gösterisi sunduğunu duydum," dedi, boynuma doğru fısıldayarak. Nefesi tenimi yalayıp geçerken ürperdiğimi hissetti ama bunu görmesine izin vermedim. "Teşkilatını yakmışsın. Kolyeyi de ondan çalmışsın... Şimdi o kolyenin şifreleri için, benden almak istediğin o intikam için bana böyle yakın duruyorsun, öyle mi?"
Gözleri adeta ruhumu okumak ister gibi derinleşti. Yakınlığı zihnimi bulandırıyordu ama Arzu Arel'in kızıydım ben; bu oyunu onun kazanmasına izin veremezdim. Omuzlarındaki ellerimi biraz daha sıkılaştırıp ben de ona doğru farıdım, meydan okuyan bir tavırla yüzümü yüzüne yaklaştırdım.
"Şifreler senin parmak uçlarındaysa, o parmakları koparmamı istemiyorsan oyunuma sadık kal Alaz," dedim, sesime en zehirli tonu vererek. "Annem tüm şehirde beni arıyor. Benim kaybedecek hiçbir şeyim yok. Ama senin hâlâ yaşayacak bir hayatın var. O yüzden şimdi bırak yaranı sarayım."
Teoman'ın sinsi gülüşü bu sefer daha da büyüdü, gözlerinde karanlık bir hayranlık belirdi. Benim bu dik duruşum, onun hoşuna gitmişti.
"Bu oyunu oynamayı kabul ediyorum Akça..." diye fısıldadı, bileğimi yavaşça serbest bırakırken ama elini bu sefer belimin arkasına yerleştirip beni kendine yakın tutmaya devam etti. "Beni kendine bağlamaya çalış, canımı yak, şifreleri söküp almak için her yolu dene... Ama unutma, bu ateşin içine benimle birlikte giriyorsun. Bakalım hangimiz önce yanacağız."
Aramızdaki o amansız, nefret dolu ve ölümcül çekim, fabrikanın dumanlı havasını tamamen esir almıştı. Kimin kimi avladığı, kimin piyon kimin şah olduğu birbirine karışmıştı. Teoman'ın belimdeki eli ve tenime çarpan sıcak nefesi eşliğinde, dikiş iğnesini elime aldım. Bu gece o fabrikada sadece bir yara dikilmeyecekti; ikimizin de hayatını cehenneme çevirecek o büyük günahın ilk düğümü atılacaktı.
Bölüm etkileşimi
