AMBİVALAS kitap kapağı

16. bölüm / 26

AMBİVALAS

ATEŞ

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: ATEŞ

Siyah lüks aracın arka koltuğunda otururken, dışarıdan çiseleyen yağmur damlalarının camda bıraktığı izleri izliyordum. Üzerimdeki o ağır, bembeyaz gelinlik sadece bir kumaş parçası değil; o gemide paramparça edilen kolyenin, zihnime kazınan o Kiril harflerinin ve Varnalılara karşı içimde büyüttüğüm o devasa intikamın en keskin zırhıydı.

Ön koltukta dikiz aynasından ara ara bana bakan Teoman'ın gözlerindeki o hayranlık ve sahiplenme hissi, beni bir an bile yumuşatamazdı. Bizim aramızda kurulacak olan o bağ, bir masal evliliği değil; iki düşmanın aynı masaya mühür basacağı en tehlikeli ortaklıktı.

Araba nikah dairesinin o yüksek, basık tavanlı ve kasvetli otoparkına sessizce yanaştı. Kapım açıldığında, dışarıdaki gri havanın ve çamurlu yerlerin gelinliğimin eteklerine değmesine izin vermeden dik bir duruşla dışarı adım attım. Teoman da hemen arabadan inmişti; şakağındaki o hafif morluğu kapatan makyajın altından sızan sert hatlarıyla jilet gibi takım elbisesiyle tam bir yeraltı baronunu andırıyordu. Yanıma yaklaşıp kolunu bana uzattığında, ona bakmadan koluna girdim. Tenimizin temasıyla aramızdaki o yüksek voltajlı gerilim yeniden tırmandı ama ikimiz de kelime etmedik.

Nikah salonuna açılan o ağır ahşap kapılardan içeri girdiğimizde, içerideki o fırtına öncesi sessizlik yüzümüze bir tokat gibi çarptı.
Salon, beklediğimin aksine hıncahınç dolu değildi. İçerisi adeta terk edilmiş bir tapınak gibi sessiz ve tekinsizdi. Sadece masanın arkasında ellerini önünde bağlamış, yaşlı ve tedirgin bir nikah memuru ile köşede duran iki resmi şahit vardı.

Salonun o yüksek pencerelerinden sızan solgun ışık, masanın üzerindeki o imza kağıtlarının üzerine düşüyordu.
Teoman ile birlikte adımlarımızı o boş salonda yankılatarak masaya doğru ilerledik. Her adımım, yerdeki parkelerin gıcırtısıyla birlikte o imparatorluğun üzerine basılan birer mühür gibiydi. Masanın önüne geldiğimizde Teoman sandalyemi kibarca çekti; ama gözlerindeki o keskin, hesap soran parıltı bir an olsun sönmemişti. Sandalyeye otururken gelinliğin eteklerini etrafıma topladım, sırtımı dikleştirerek doğrudan karşıdaki memura baktım.

Memur yutkundu, boğazını temizleyip önündeki evraklara şöyle bir göz gezdirdi. Ardından başını kaldırıp ikimize baktı.
Teoman, tam memur konuşmaya başlayacakken sandalyesinde hafifçe bana doğru eğildi. Yüzünü kulak hizama yaklaştırdığında, o boğuk ve tehlikeli sesi doğrudan zihnime kazındı: "Bu kapıdan içeri girdiğinde Akça Arel'din," diye fısıldadı, nefesi boynumu yakarken. "Ama bu kapıdan çıktığında, o Varnalıların en büyük belası, bu masanın ve bu hayatın tek hakimi olacaksın. Son kez soruyorum yıldız güzeli... Hazır mısın o cehennemin kapılarını sonuna kadar açmaya?"
Başımı bir milim bile eğmeden, gözlerimin içindeki o buz gibi intikam hırsıyla doğrudan gözlerinin içine baktım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama yüzümde tek bir korku emaresi yoktu.

"Sen o kapıyı kapattığına dua et Varnalı," diye fısıldadım aynı sertlikle karşılık vererek. "Ben o cehenneme çoktan yürümeye başladım. Arkama bile bakmayacağım."
Memur, aramızdaki bu ölümcül fısıldaşmayı fark etmemiş gibi hafifçe öksürdü ve mikrofonu kendisine yaklaştırdı.
"Evet..." dedi memur, titreyen sesi salonun boşluğunda yankılanarak. "Evlenmek suretiyle bir araya gelmek üzere, yasa ve kanunların bize verdiği yetkiye dayanarak..."
Memur klasik o soruyu sormaya hazırlanırken, dışarıdan hiçbir gürültü gelmedi. Kapı kapalıydı. Salon sakinliğin o boğucu çemberi içindeydi.
Sadece ikimiz vardık; iki düşman, iki ortak, iki cellat...

"Siz, Akça Arel... Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür iradenizle Alaz Miraç Varnalı'yı eşliğe kabul ediyor musunuz?"
Gözlerimi bir an bile Teoman'ın gözlerinden ayırmadım. Şakağındaki o hafif morluk, dünkü inatlaşmamızın ve kafasına indirdiğim sopanın sessiz bir kanıtı olarak tam karşımda duruyordu. Ama o ukala, kendinden emin ve beni bu oyunda tamamen sahiplenen bakışları milim gerilememişti. "Evet," dedim. Sesim boş salonun duvarlarına çarparak dağıldı.

Teoman'ın dudaklarının kenarı, bu cevabımla birlikte zafer kazanmış bir yeraltı baronu edasıyla hafifçe yukarı kıvrıldı. Memur bu kez bakışlarını ona doğru çevirdi ve aynı resmiyetle sorusunu sordu:
"Siz, Alaz Miraç Varnalı... Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür iradenizle Akça Arel'i eşliğe kabul ediyor musunuz?"
Teoman, oturduğu sandalyede hafifçe dikleşti. Bakışlarındaki o sırılsıklam aşık ve bir o kadar tehlikeli adam maskesi yüzüne tam oturdu. Ses tonu, nikahtaki o iki resmi şahidin bile tüylerini ürpertecek kadar derin ve kararlıydı: "Evet," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Son nefesime kadar, evet."

Memur önündeki büyük nikah defterini yavaşça bize doğru çevirdi ve elindeki dolma kalemi bana uzattı. Kalemi parmaklarımın arasına aldığımda, bu imzanın hayatımı nasıl bir cehenneme ya da nasıl bir zafere sürükleyeceğini çok iyi biliyordum. Gelinliğimin sargılı kolunu masaya hafifçe yaslayarak, Akça Arel olarak atacağım son imzayı defterin üzerine büyük bir kararlılıkla bıraktım. Kalemi Teoman'a uzattım. Teoman kalemi devralıp, hiç düşünmeden, büyük ve sert harflerle kendi imzasını benimkinin hemen yanına mühürledi. Şahitler de hızlıca imzalarını attıklarında, salonda sadece kağıdın hışırtısı duyuldu.
"Ben de yasanın bana verdiği yetkiyle, sizleri karı koca ilan ediyorum," diyen memur, önümüzdeki o kırmızı aile cüzdanını bana doğru uzattı.

Cüzdanı sargılı olmayan elimle kavrayıp masadan ayağa kalktığımda, üzerimdeki o ağır gelinliğin etekleri etrafıma döküldü. Hiçbir olay çıkmamıştı, hiçbir düşman buraya sızamamıştı. Tamamen normal, resmi ve yasal bir şekilde evlenmiştik.
Teoman da ayağa kalkıp tam karşıma dikildi. Aramızdaki o boy farkıyla üzerime gölgesi düşerken, elini yavaşça belime doğru kaydırdı ve beni kendisine doğru hafifçe çekti. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında, o sinir bozucu ama bir o kadar da içimi titreten ses tonuyla fısıldadı: "Tebrikler, Varnalıların yeni belası," dedi, gözlerindeki o hırslı pırıltıyla. "Artık resmen benim karımsın. Asıl oyun şimdi başlıyor."
Cüzdanı göğsüme doğru bastırıp dik dik yüzüne baktım. "Sadece kağıt üzerinde, Varnalı," diye fısıldadım karşılık vererek. "Şimdi yürüyelim, bu gelinliğin hakkını o cehennemde verme vakti."

&&&

Lüks, siyah zırhlı araç Varnalı malikanesinin devasa, demir döküm kapılarından içeri süzüldüğünde, gökyüzündeki karanlık bu devasa villanın üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Burası sıradan bir ev değildi; etrafı yüksek duvarlarla çevrili, onlarca silahlı korumanın nöbet tuttuğu, hizmetçilerin gölge gibi dolaştığı bir kale, daha doğrusu Fulya Varnalı'nın hüküm sürdüğü bir krallıktı.

Araba villanın görkemli girişinde durduğunda, korumalar hızla kapıları açtı. Alaz arabadan inip elini bana uzattı. Onun o güçlü elini kavrayıp arabadan indiğimde, gelinliğimin bembeyaz etekleri bu tekinsiz evin merdivenlerine yayıldı. Malikanenin devasa kapısından içeri girdiğimiz an, içerideki o kasvetli, buram buram güç ve para kokan hava yüzüme çarptı. Çalışanlar iki yanda sıraya geçmiş, başlarını eğerek bizi selamlarken gözlerim doğrudan üst kattaki merdiven boşluğuna kaydı. Fulya Varnalı'nın gölgesi bu evin her köşesindeydi, biliyordum.

Alaz, sargılı olmayan kolumu hafifçe yönlendirerek, "Hadi," dedi, sesindeki o korumacı ve aşık koca maskesini bir an bile düşürmeyerek. "Odaya çıkalım. Üzerindeki bu ağırlıktan kurtul."
Ona cevap vermedim. Merdivenleri birer birer tırmanırken, aramızdaki o dinmeyen gerilim her adımda bizimle birlikte yukarı taşınıyordu. Koridorun sonundaki devasa, çift kanatlı ahşap kapının önüne geldiğimizde Alaz kapıyı açtı ve içeri girmem için kenara çekildi. İçeri adım attığım an, buranın Alaz'ın odası olduğunu anlamam uzun sürmedi. Koyu renklerin hakim olduğu, geniş, lüks ve ortasında devasa bir çift kişilik yatağın durduğu bir odaydı. Kapı arkamızdan kapandığı an, o merdivenlerdeki sahte uyumumuz da uçup gitti.

Gelinliğin ağırlığıyla yatağın birkaç adım uzağında durup hızla arkama döndüm. Kollarımı göğsümde bağlayıp Alaz'a dik dik baktım.
"Ben seninle aynı yatakta yatmam." dedim, sesimdeki o ödün vermez göçmen kızı inadını tamamen ortaya koyarak. Gözlerimle o devasa yatağı işaret ettim. "Bu evlilik bir yasal kalkan, bir ortaklık olabilir. Ama bu odanın sınırları içine girdiğimiz an ortaklık biter. Sen koltukta yatıyorsun, ben yatakta."

Alaz ceketinin düğmelerini ağır hareketlerle çözerken, yüzünde o sinir bozucu, ukala tebessüm belirdi. Ceketini koltuğun kenarına fırlatıp bana doğru birkaç büyük adım attı, aramızdaki mesafeyi her zamanki gibi pervasızca daralttı. Şakağındaki morluk, dünkü sopamın izi olarak hala oradaydı ama o bunu yine tamamen görmezden geliyordu.
"İnat etme Akça," dedi, sesi boğuk ama bir o kadar da emir kipi barındıran bir tınıdaydı. "Annem de bu evde yaşıyor unuttun galiba. Attığımız her adımı, aldığımız her nefesi izleyen korumaları, çalışanları var. Bu evde ilişkimizin sahte olduğunu, aramızda hiçbir şey olmadığını öğrenmemeli. Eğer tek bir açık verirsek, o şifreye ulaşmayı rüyanda bile göremezsin."

Onun bu mantıklı görünen savunmasına karşı dudaklarımdan alaycı bir kahkaha döküldü. Başımı hafifçe yana eğip gözlerimi kıstım.
"Annen salak değilse zaten bu evliliğin bir aşk evliliği olmadığını çoktan anlar Alaz!" diye çıkıştım, sesimi fazla yükseltmemeye çalışarak ama içimdeki o öfkeyi kelimelerime dökerek. "Daha birkaç ay önce birbirimizi öldürüyorduk lan biz! Birbirimizin boğazına çökmek için fırsat kolluyorduk! Şimdi ne yani, birkaç haftada birbirimize sırılsıklam aşık olup yıldırım nikahı kıydığımıza o kadının inanacağını mı sanıyorsun? Fulya Varnalı'yı bu kadar küçümseme, o kadın her şeyin farkındadır."

Alaz tam karşımda durdu, ellerini yavaşça belimin iki yanına yerleştirip beni kendisine sabitledi.
"Annem salak değil, haklısın," diye fısıldadı, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. "Ama annemin bildiği bir şey daha var: Benim bir şeyi kafaya koyduğumda ne kadar tehlikeli olabileceğim. Ben ona karşı seni seçtiğimi, sana deliler gibi bağlandığımı göstereceğim ki, o şifreyi bizden korumak için hata yapsın. Birkaç ay önce birbirimizi öldürüyor oluşumuz, şu an birbirimizi deliler gibi arzulamadığımız anlamına gelmez Akça. Nefret ile aşk arasındaki çizgi yeraltında çok incedir."

"Bana yeraltı masalları anlatma," diyerek ellerini göğsüne koyup onu sertçe geriye doğru ittim. "O çizgi benim için hala kapkara bir nefret çizgisi Varnalı. Sen o aşk tiyatrosunu aşağıda, annenin ve korumalarının önünde oyna. Ama bu odada, bu kapı kilitlendiği an bana yaklaşmayı aklından bile geçirme. Yoksa o şakağındaki morluğa yenilerini eklemekten bir saniye bile çekinmem."

Alaz geri çekilirken hafifçe güldü, parmak uçlarını şakağındaki morluğa dokundurup bana göz kırptı. "Göreceğiz karıcım," dedi, o pervasız rahatlığıyla yatağın kenarına ilişirken. "Göreceğiz bu evde kimin kuralları geçecek."

"O bakışlarını üzerimden çek Varnalı, yoksa nikahtan sonra dul kalırsın," diye tısladım, gözlerimi bir an bile onun gözlerinden ayırmadan.

Arkamı dönüp odanın köşesindeki devasa aynalı gardıroba doğru ilerledim. Aynadaki yansımama baktım; bembeyaz bir gelinliğin içinde, gözlerinden sadece intikam hırsı okunan Manal Arel duruyordu.
Elimi arkama atıp gelinliğin gizli kıvrımları arasındaki o siyah silahı çıkardım. Alaz'ın beni izlediğini bilerek, silahı gardırobun üzerindeki mermer bölmeye tok bir sesle bıraktım.

Ardından gelinliğin arkasındaki gizli fermuara uzanmaya çalıştım. Ancak sargılı olan sol kolum, bu ani ve hırslı hareketimle birlikte omzuma doğru keskin bir sızı yaydı. Dişlerimin arasından acıyla bir ses çıkardım, fermuarı yarıda bırakıp durmak zorunda kaldım. Lanet olsun ki, tam da o kadının karşısına dikileceğim gün bu kol ayak bağı oluyordu.
Aynadan, Alaz'ın oturduğu yataktan yavaşça kalktığını gördüm. O ukala tavrından tek bir milim bile ödün vermeden, o uzun ve sessiz adımlarıyla arkamda bitti. Aramızdaki o boy farkı yüzünden gölgesi tamamen aynadaki yansımamın üzerine düştü.
"Yardım edeyim," dedi.

"İstemez, ben hallederim," diyerek kendimi yana doğru çekmeye çalıştım ama Alaz iki güçlü eliyle omuzlarımdan yakalayıp beni aynaya doğru sabitledi. Tenime değen parmaklarının sıcaklığı, gelinliğin ince kumaşını delip geçerken içimde istemsiz bir ürperti yarattı. "İnat etme Akça," diye fısıldadı arkamdan, nefesi saçlarımın arasından boynuma sızdı. "Bu evde her an tetikte olmak zorundasın ama benim yanımdayken o sargılı kolu zorlamayı bırak. Anneme karşı bu savaşı tek kollu kazanamazsın."
Aynadan dik dik onun gözlerine baktım. O ise büyük, sıcak parmaklarını gelinliğin arkasındaki fermuarın ucuna getirdi. Yavaşça, kumaşı incitmeden fermuarı aşağıya doğru çekmeye başladı. Sırtımın çıplak teni odanın serin havasıyla buluştuğunda, Alaz'ın bakışlarının aynada sırtımdaki o eski yara izlerine ve kolyenin o gemide koptuğu yerdeki hafif kızarıklığa kaydığını gördüm.
Gözlerindeki o karanlık, sanki içten içe benim için üzülüyormuş gibi derinleşti. Akça olarak içimdeki o yalnız kız bu bakışa inanmak istese de, Manal tarafım tetikte bekliyordu.

Fermuar tamamen indiğinde, Alaz ellerini omuzlarımdan yavaşça çekti ama tamamen uzaklaşmadı.
"Gidip banyoda üzerini değiştir," dedi, sesindeki o tok ve emir kipi barındıran tonu yeniden takınarak. "Ben de o sırada aşağıya inip çalışanların ağzını arayayım. Annemin bu akşamki hareket planını öğrenmemiz lazım. O şifreyi bu evde sakladığını biliyoruz, yerini tespit etmeden rahat uyku yok ikimize de."

Gelinliğin omuzlarını ellerimle tutarak ona doğru döndüm. "Güzel," dedim, sesimdeki o göçmen kızı kararlılığıyla. "O kadının attığı her adımı bana rapor edeceksin Varnalı. Şimdi defol odadan, ben üzerimi değiştireceğim. Kapıyı da arkandan kilitlemeyi unutma, çalışanların sahte evliliğimizi görmesini istemiyorsan."
Alaz hafifçe güldü, gardırobun üzerindeki silahıma kısa bir bakış fırlattıktan sonra arkasını döndü. Kapıya doğru yürürken şakağını hafifçe ovuşturdu, tam çıkacakken bana bakıp, "Kapıyı kilitleyeceğim ama içerideki asıl tehlikenin sen olduğunu bildiğim için." dedi ve odadan çıkıp kapıyı arkasından çekti. Kilidin tok sesi odada yankılandığında, gelinliği üzerimden sıyırıp yere bıraktım. Bu evdeki ilk gecem başlıyordu ve Fulya Varnalı'nın sakladığı o şifreyi bulana kadar bu krallığı onlara dar edecektim.

Odadaki banyoya geçip üzerime siyah, rahat bir eşofman ve sargılı kolumu zorlamayacak geniş bir tişört geçirdim. Aynada kendime baktığımda, o süslü ve sahte gelinden eser kalmamıştı; karşımda yine Bulgaristan sokaklarında tek başına ayakta kalan, burnundan kıl aldırmayan o hırçın Manal Arel vardı. Saçlarımı tepemde alelacele topladıktan sonra banyodan çıktım.
Odanın ortasındaki gardırobun üzerinde duran silahımı alıp belime yerleştirdim. Alaz odadan çıkalı birkaç dakika olmuştu ve kapının arkasından gelen o sessizlik, villanın ne kadar büyük ve tehlikeli olduğunu yüzüme vuruyordu.
Bu evde, o kadının odasında ya da bu duvarların arkasında saklanan bir şifre vardı. Fulya Varnalı'nın canımı yakarak, kolyemi paramparça ederek benden sakladığı o şifreyi bu evden söküp alacaktım. Ve Alaz... O da bana olan o sırılsıklam aşkıyla, annesine karşı duran o sarsılmaz gücüyle bu yoldaki en büyük dayanağımdı. Onun bana bakarken gözlerinde gördüğüm o hayranlık, bu delice planı başarabileceğimizin en büyük kanıtıydı.

Adımlarım yatağın yanına doğru kayarken, kapının kilidi yavaşça döndü ve kapı hafifçe aralandı. İçeri giren Alaz'ın üzerinde az önceki o jilet gibi takım ceket yoktu; gömleğinin ilk birkaç düğmesini açmış, kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Bakışları doğrudan üzerimdeki siyahlara kaydı, ardından dudaklarının kenarında yine o ukala, içimi eriten ama bir o kadar da sinirimi bozan tebessüm belirdi.
"Gelinlikten hızlı kurtulmuşsun." dedi, kapıyı arkasından yavaşça kapatıp tamamen odaya girerken.
"Lafı uzatma," diyerek ona doğru bir adım attım, kollarımı göğsümde birleştirerek dik bir duruş sergiledim. "Aşağıda ne öğrendin? Annen nerede? O şifrenin yerini öğrenebildin mi?"

Alaz, aramızdaki mesafeyi her zamanki gibi pervasızca kapatıp tam karşımda durdu. O kadar yakınıma gelmişti ki, nefesinin sıcaklığını ve teninin kokusunu yeniden hissedebiliyordum. Elini yavaşça kaldırıp sargılı koluma zarar vermemeye dikkat ederek sağlam omzuma koydu. Bakışları, tamamen bana odaklanmış, o korumacı ve aşık adam duruşuyla derinden sarsıcıydı.
"Annem çalışma odasında, korumalarına kesin talimat vermiş. Bu gece malikaneden kimse çıkmayacak," diye fısıldadı, sesi odanın sessizliğinde yankılanırken. "Ama benim burada olmam, senin yanımda durman onu çıldırtıyor. Şifrenin bu evde, onun o çok güvendiği kasanın içinde olduğuna eminim Akça. Sana söz verdim, o kadının senden çaldığı her şeyi, o kolyenin ve şifrenin hesabını beraber soracağız."

Alaz'ın bu kararlı ve bana arka çıkan sözleri, içimdeki o yalnız inatçılığı biraz olsun yumuşattı. Onun göğsüne hafifçe vurarak elini omzumdan indirdim ama geri çekilmedim.
"Güzel," dedim, gözlerinin en derinine bakarak. "Yarın ilk işimiz o odaya sızmak olacak o zaman. Ama şimdi... Konumuza dönelim. Yatak benim, sen koltuktansın. İtiraz istemiyorum, yoksa o mor şakağına bir yenisini eklerim."
Alaz, bu hırçın çıkışıma karşılık hafifçe güldü, geri çekilip odanın köşesindeki geniş koltuğa doğru ilerlerken bana muzipçe göz kırptı. "Bu gecelik öyle olsun, karıcım," dedi, rahat bir tavırla koltuğa yerleşirken. "Ama bu evde kuralları her zaman sen koyamazsın, unutma.

Büyük, yumuşak yatağın içine sargılı kolumu koruyarak yavaşça girdim. Üzerimdeki yorganı göğsüme kadar çekip sırtımı Alaz'ın oturduğu koltuğa doğru döndüm. Odanın ışıkları çoktan kapatılmıştı, içeriyi sadece pencerelerden sızan malikanenin bahçe aydınlatmaları ve loş bir ay ışığı aydınlatıyordu.
"İyi geceler, hırçın karım," dedi Alaz'ın sesi karanlığın içinden. Sesindeki o flörtöz, kendinden emin tını odanın sessizliğinde yankılanmıştı.

Ona cevap vermedim. Sadece gözlerimi sıkıca kapattım ve derin, ritmik nefesler alıp vermeye başladım. Dışarıdan bakan biri, bembeyaz çarşafların arasında günün tüm yorgunluğuyla derin bir uykuya dalmış bir Akça görebilirdi. Ama yanılıyorlardı. Zihnim, o Bulgaristan sınırındaki avukatın belgelerinden, o kolyenin gemide parçalandığı andaki Fulya'nın kibirli yüzüne kadar her detayla cayır cayır yanıyordu. Uyuyamazdım. Düşman kalesinin tam kalbindeyken, alt katta o şifre saklanıyorken gözlerimi tamamen dünyaya kapatmak benim kitabımda yazmazdı.
Kulaklarım tamamen odanın içindeki seslere odaklanmıştı. Alaz'ın koltuktaki kıpırdanışlarını, kumaşın çıkardığı hafif sesleri ve ardından gelen derin nefes alışverişlerini dinledim. Dakikalar, belki de bir saate yakın bir zaman bu şekilde geçti. Alaz'ın nefesleri iyice düzene girip odada düzenli bir ritim tutturduğunda, onun tamamen uykuya daldığından emin olmak için bir süre daha bekledim. Uyuma numarasını o kadar kusursuz yapıyordum ki, kendi nefes sesim bile beni yanıltacak raddeye gelmişti.

Gözlerimi karanlıkta yavaşça araladım. Sırtımı döndüğüm taraftan yavaşça, yorganı milim milim üzerimden sıyırarak yatakta doğruldum. Çarşafın en ufak bir ses çıkarmaması için adeta nefesimi tutmuştum. Başımı hafifçe arkaya çevirip odanın köşesindeki koltuğa baktım. Alaz, başını koltuğun kenarına yaslamış, bir eli göğsünün üzerinde tamamen derin bir uykunun kucağındaydı. Karanlıkta bile o keskin yüz hatları ve şakağındaki morluğun gölgesi seçiliyordu. Bana olan aşkı ve güveni o kadar tamdı ki, benim bu gece odada bir avcı gibi uyanık kalacağımı tahmin etmemişti.
Yataktan ayaklarımı sessizce sarkıttım. Parmak uçlarım soğuk parkeyle buluştuğunda içimdeki o intikam ateşi yeniden bilendi. Belimdeki silahın emniyetini kontrol ettim, sargılı sol kolumu göğsüme yakın tutarak gardırobun yanına doğru gölge gibi süzüldüm.

Hedefim belliydi. Alaz aşağıda Fulya'nın bu gece malikanede kalacağını ve çalışma odasında olduğunu söylemişti. Bu, o kadının en korumasız olduğu saatti. Belki de o kasanın, o şifrenin saklandığı yerin anahtarı ya da ipuçları tam da şu an alt katta, o kadının hemen yanı başındaydı.

Odanın devasa ahşap kapısına doğru tek bir ses bile çıkarmadan ilerledim. Kapı kolunu yavaşça aşağı indirdiğimde, kalbim göğüs kafesimi sertçe dövüyordu. Dışarıdaki koridorda nöbet tutan korumaları atlatmak ve o şifreyi Fulya Varnalı'nın ciğerinden söküp almak için ilk adımı atacaktım. Kapıyı aralayıp koridorun loş ışığı yüzüme vurduğunda, arkamdaki yatak odasında uyuyan Alaz'a son bir kez bakıp karanlığa doğru ilk adımımı attım.

Merdivenlerin o görkemli, ahşap tırabzanlarına sargılı sol kolumu incitmeden hafifçe tutunarak, adeta bir gölge gibi alt kata doğru süzüldüm. Hedefim o çalışma odasıydı, Fulya Varnalı'nın sakladığı o şifrenin izleriydi.
Son merdiven basamağını da kazasız belasız atlattığımda, malikanenin devasa holüne sızan loş, tekinsiz ışıklar etrafımı sardı. Koridorlardaki korumalar bu saatte villanın dış kapılarında ve bahçesindeydi, içerisi tamamen bir mezarlık sessizliğine bürünmüştü. Tam salonun geniş kemerli kapısının önünden geçip çalışma odasına doğru yönelecektim ki, burnuma çalınan keskin, yıllanmış viski kokusu ve buzların bardağa çarpma sesi adımlarımın çakılıp kalmasına neden oldu.

Vücudumdaki tüm refleksler aynı anda alarma geçti. Elimi gayriihtiyari belimdeki o soğuk silahın kabzasına götürdüm.
Salonun loş, şömineden yayılan hafif kızıl ışığının vurduğu o devasa deri koltukta tek başına oturan bir suret vardı. Fulya Varnalı... Üzerindeki koyu renk ipek sabahlığıyla, saçları her zamanki gibi kusursuzca taranmış bir halde, elindeki kristal kadehi yavaşça sallıyordu. Yüzündeki o kibirli, her şeyi önceden öngörmüş yeraltı kraliçesi ifadesi, karanlığın içinde adeta bir yılan gibi parlıyordu.

Kaçamazdım. Arkamı dönüp merdivenlere koştuğum an yakalanmış olurdum. Derin bir nefes aldım, belimdeki silahı elbisemin kıvrımları arasında tutmaya devam ederek, o mağrur ve dik duruşumla salona, tam da onun görüş açısına doğru adım attım.

Fulya, kadehinden derin bir yudum aldıktan sonra başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözleri üzerimdeki siyah eşofmana, sargılı koluma ve en son belimdeki o hafif şişliğe, yani silahıma kaydı. Dudaklarının kenarı alaycı, buz gibi bir kıvrımla yukarı doğru hareket etti.
"Uykun mu kaçtı, gelin hanım?" dedi, sesi o boş salonda adeta bir kırbaç gibi şaklayarak. "Yoksa bu evde, gecenin bu saatinde aradığın başka bir şey mi var?"

Adımlarımı yavaş ve kendinden emin tutarak koltuğunun birkaç adım uzağında durdum. Kollarımı göğsümde bağladım, gözlerimi o buz mavisi gözlerine diktim. O gemide kolyemi paramparça eden kadının tam karşısındaydım şimdi.
"Sadece yeni evimi tanımak istedim." dedim, sesimdeki o pürüzsüz ve hırçın tonu tam olarak ortaya koyarak. "Ne de olsa Alaz'la resmen evlendik. Yakında bu evde benden habersiz kuş uçmayacak. Alışmaya çalışıyorum."

Fulya bu sözlerim üzerine kadehini yanındaki sehpaya tok bir sesle bıraktı ve oturduğu koltukta dikleşti. O kibirli gülüşü saniyeler içinde kayboldu, yerini yeraltının o acımasız otoritesine bıraktı. "Kendini çok büyük bir şey sanıyorsun, Akça," dedi, ayağa kalkıp bana doğru yürürken. Boyu boyuma yaklaştığında, üzerime sinen o baskıcı kokusuyla beni ezmeye çalışıyordu. "Oğlumun sana olan o ahmakça aşkını, sana bakarken gözlerinin dönmesini kendine kalkan yapıyorsun, biliyorum. Alaz seni koruyabileceğini sanıyor. Ama unuttuğun bir şey var; bu evde kuralları Alaz koymaz. O şifreyi benden çalabileceğini, bu evin duvarları arasında arayabileceğini mi sandın gerçekten?"

Geriye tek bir adım bile atmadım. Yüzüne doğru hafifçe eğilerek, gözlerimin içindeki o ölümcül intikam ateşini doğrudan onun gözlerine akıttım.
"Çalmayacağım, Fulya Varnalı," diye fısıldadım, sesim bir yılanın tıslaması kadar tehlikeliydi. "O vermediğin şifreyi, o sırrı bu evden söküp alacağım. Alaz benim yanımda, bana inanıyor ve beni seviyor. Sen ise bu devasa villada, o şifrenin üzerinde tek başına çürüyorsun. Bu evlilik senin sonunun başlangıcı."
Fulya, bu açık meydan okumam karşısında öfkeyle kasıldı ama bozuntuya vermemek için hafifçe güldü. "Gencecik bir kızın hırsı... Ne acı," dedi ve arkasını dönüp bardağını yeniden eline aldı. "Odam yukarıda, Akça. Eğer gece yarısı yürüyüşlerin devam edecekse, korumalarıma hedef pratiği olmamaya dikkat et. Şimdi yıkıl odana."

Ona cevap vermedim. Dik duruşumu bozmadan, zafer kazanmış bir edayla arkamı döndüm ve merdivenlere doğru yürüdüm. Yukarı çıkarken kalbim hala hızla çarpıyordu ama içimde devasa bir tatmin vardı. Savaş ilan edilmişti. Odama girip kapıyı arkamdan kilitlediğimde, koltukta hala derin uykuda olan Alaz'a bakıp sırıttım.
Yalnız değildim, o şifreyi alacaktım.

&&&

Gözlerimi malikanenin o devasa, yüksek tavanlı odasında araladığımda, pencerelerden sızan parlak sabah güneşi doğrudan yüzüme vuruyordu. Gece yarısı Fulya Varnalı ile o loş salonda girdiğim o ölümcül düello, zihnimde hala tüm tazeliğiyle dönüp duruyordu. Kadına açıkça meydan okumuş, o şifreyi bu evden söküp alacağımı yüzüne haykırmıştım.

Yatakta hafifçe doğrularak sargılı sol kolumu dikkatlice hareket ettirdim. İçimde, o kadını kendi kalesinde vuracak olmanın getirdiği tehlikeli bir haz vardı. Ancak kafamı koltuğun olduğu tarafa doğru çevirdiğim an, aldığım nefes boğazımda tıkandı.
Alaz koltukta değildi. Tam tersine, yatağın hemen başucunda, kollarını göğsünde bağlamış bir halde dikiliyordu. Üzerinde siyah bir tişört vardı, saçları hafifçe dağılmıştı ve o keskin gözlerini doğrudan bana dikmişti. Yüzündeki o her zamanki flörtöz, ukala ifadeden eser kalmamıştı; onun yerine son derece ciddi, hesap soran ve bir o kadar da endişeli bir adam karşımdaydı.

"Günaydın karıcım," dedi, sesi sabahın getirdiği o boğuk tınıyla odaya yayılırken.
"Ne dikiliyorsun başımda be! Sapık mısın sen?" diyerek yorganı üzerime biraz daha çektim ve ona dik dik baktım.
Alaz hafifçe öne doğru eğildi, yatağın kenarına elini dayayarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, gözlerindeki o sırılsıklam aşık adamın korumacı öfkesini net bir şekilde görebiliyordum.
"Gece nereye gittin Akça?" diye sordu doğrudan, sesini kısmış ama kelimeleri tek tek üzerime bastırarak söylemişti. "Uykum ağırdır sanıyorsun ama yanılıyorsun. Gece yarısı yataktan kalktığını da, bu odadan bir gölge gibi süzülüp gittiğini de fark ettim. Seni odada bulamayınca, şu koca evde aklımın nasıl çıktığından haberin var mı senin?"

Bozuntuya vermemeye çalışarak başımı hafifçe dikleştirdim. "Sana hesap verecek değilim. Alt kata indim, biraz hava alacaktım ve evet, sevgili annenle karşılaştım. Merak etme, beni vurmadı."
Alaz bu sözümle birlikte dişlerini sıktı, gözlerinde adeta bir fırtına koptu.
Aniden iki eliyle yatağın çarşafını kavrayıp üzerime doğru biraz daha yaklaştı. Şakağındaki o morluk tam karşımdaydı. "Sen deli misin?" diye tısladı, öfkesi ses tellerini titretiyordu. "Annemin ne kadar tehlikeli olduğunu, o şifreyi korumak için neleri göze alabileceğini en iyi senin bilmen gerekmiyor mu? Sana söz verdim Akça! Annesine karşı senin yanında duran benim, o şifreyi buradan beraber söküp alacağız dedim. Neden tek başına hareket edip kendini o kadının önüne yem ediyorsun?"

"Çünkü ben senin gibi bir Varnalıya tamamen güvenerek hareket etmem!" diyerek yorganı üzerimden fırlattım ve yatakta dizlerimin üzerinde doğrularak onunla aynı boy hizasına geldim. Kollarımı göğsüme dolayıp meydan okuyan bir tavırla tam gözlerinin içine baktım. "Ben bu yaşıma kendim geldim Alaz. Kendi savaşımı kendim veririm. Annenle de yüzleşirim, o şifreyi de tek başıma bulurum."

Alaz, bu hırçınlığıma ve aramızdaki bu ani, yüksek voltajlı yakınlaşmaya karşı gözlerini kıstı. Bakışları bir anlığına dudaklarıma kaydı. Aramızdaki o inatlaşma, odanın içindeki havayı anında ısıtmıştı.
"Bulamazsın," diye fısıldadı Alaz, bu kez sesi öfkeden ziyade derin bir çekimle boğuklaşmıştı. Elini yavaşça kaldırıp sargılı sol koluma dikkat ederek boynuma, saçlarımın bittiği yere doğru yavaşça kaydırdı. Tenime değen parmakları alev gibi yakıyordu. "Bu evde benden habersiz attığın her adım, seni o şifreye değil, annemin adamlarının namlusuna götürür. Ben seni korumak için bu yüzüğü parmağıma taktım. Bir daha benden gizli o odadan çıkarsan, seni bu yatağa zincirlerim Akça. Anladın mı beni?"
Boynumdaki elinin sıcaklığı içimi titretse de geri adım atmadım. Yüzüne doğru hafifçe üfleyerek, o sinir bozucu ukalalığına aynı sertlikle karşılık verdim: "Dene de gör Varnalı," diye fısıldadım, gözlerimi bir an bile gözlerinden kaçırmadan. "Bakalım o zincirler kimin boynuna dolanıyor. Şimdi çekil önümden, aşağıya inip o sevgili annene güzel bir günaydın diyeceğim." Dediğim gibi Alaz'ın boynumdaki elinin bıraktığı o kor gibi sıcak izle birlikte odadan adeta bir fırtına gibi çıktım. Koridorun o ağır, altın varaklı duvarları arasından geçerken sargılı sol kolumu göğsüme bastırıyor, öfkeyle soluyordum. Arkamdan gelen o kendinden emin, ağır adım seslerini duymak bile sinir uçlarımı zıplatmaya yetiyordu.

Merdivenleri hızla inip malikanenin o devasa, zırhlı cam kapılarını iki yana doğru iterek kendimi villanın geniş bahçesine attım. Devasa çam ağaçlarının, kusursuzca budanmış çimlerin ve buram buram güç kokan bu arazinin havasını içime çekmek, ciğerlerime çöken o Varnalı kasvetini biraz olsun dağıtsın istiyordum. Ama bu kalede yalnız kalmak, nefes almak bile lükstü.
Bahçenin taş yolunda adımlarken, göz ucuyla etraftaki hareketi süzüyordum. Devasa villanın her köşe başında, elleri tetikte bekleyen en az yirmi silahlı koruma vardı. Kulaklarındaki telsizlerle birbirlerine rapor veriyor, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyorlardı.

Ve daha da kötüsü... Başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda, villanın ikinci katındaki o geniş, karartılmış camlı balkonda Fulya Varnalı'nın siluetini gördüm. Elindeki kahve fincanıyla, o kibirli ve avını izleyen kartal duruşuyla doğrudan bana bakıyordu. Gece yarısı salonda ona ettiğim o büyük lafların, savurduğum o meydan okumaların ardından beni izliyordu.
"Hala arkana bakmadan yürüyorsun yıldız güzeli," dedi arkamdan gelen o boğuk, ukala ses.

Alaz, adımlarını hızlandırıp tam yanımda bittiğinde, korumaların ve yukarıdaki Fulya'nın bakışlarının anında bize kilitlendiğini hissettim. İçimden ona okkalı bir küfür savurmak gelse de dişlerimi sıktım. Fakat Alaz'ın durmaya ya da sadece yanımda yürümeye niyeti yoktu. Korumaların dikkat kesildiğini, annesinin yukarıdan bizi adeta bir mikroskop altında inceler gibi izlediğini çok iyi biliyordu.

Aniden, hiç beklemediğim bir hızla sağ elini belime yerleştirdi. Büyük, sıcak avucu eşofmanımın üzerinden tenimi yakacak kadar güçlü bir baskıyla beni sarstı ve beni tek bir hamlede göğsüne doğru çekti. Sırtım, onun o sert ve geniş göğsüne yaslandığında nefesim boğazımda düğümlendi. Diğer elini, sargılı olan sol kolumu zedelemeden omzuma yerleştirdi ve beni tamamen kendi gölgesinin altına aldı. "Ne yapıyorsun lan sen, bırak!" diye fısıldadım, sesimi dışarıya duyurmamaya çalışarak. Kendimi geri çekmeye çalıştım ama Alaz belimdeki kavrayışını daha da sertleştirdi, beni adeta göğsüne çiviledi. "Kıpırdama Akça," diye fısıldadı Alaz. Sesi tam kulağımın dibindeydi, dudakları kulak mememe değecek kadar yakından konuşuyordu. Nefesi tenimi ürpertiyle titretirken, o erkeksi, keskin kokusu bütün algılarımı altüst etti. "Yukarı bakma. Annem balkonda, gözünü bile kırpmadan bizi izliyor. Bahçedeki her bir koruma şu an bizim açığımızı arıyor. Eğer benden kaçmaya çalışırsan hoş şeyler olmaz. Sadece rolünü oyna."

Dişlerimi birbirine bastırdım. İçimden 'Senin de, rolünün de, annenin de...' diye sessizce söylenmeye devam ettim ama mantığım öfkemin önüne geçti. Haklıydı. Ava giderken avlanamazdım. O şifreyi bu evden alana kadar bu oyunu oynamak zorundaydım. Bedenimi onun o sıcak, kaslı göğsüne doğru biraz daha bıraktım. Başımı hafifçe geriye, onun omzuna doğru yaslarken dudaklarımın arasından sadece onun duyabileceği bir sesle söyleniyordum: "Gerizekalı, ukala Varnalı... Elim mahkum diye yapıyorsun bunları değil mi? Şu şifreyi bir alayım, bu evden çıkarken ilk işim o şakağına attığım sopanın daha büyüğünü kafana indirmek olacak, duydun mu beni?"

Alaz, benim bu sessizce ama hırçın bir kedi gibi söylenmeme karşılık göğsünün sarsılmasıyla hafifçe güldü. Ama bu gülüş dışarıdan bakan biri için tamamen aşk dolu, karısına fısıldayan bir kocanın tebessümü gibi duruyordu.
"Çok konuşuyorsun yıldız güzeli." diye mırıldandı.
Ve o an, aramızdaki o sahte yakınlığın sınırları tamamen silindi. Alaz, başını saçlarımın arasına gömdü. Burnunu boynumun o hassas tenine sürterek derin bir nefes aldı, sanki o kokuyu içine hapsetmek ister gibiydi. Ardından, dudaklarını boynumun tam birleştiği yere, o tenimin en sıcak noktasına bastırdı. Yumuşak ama bir o kadar da sahiplenici, derin bir öpücük bıraktı boynuma.
O an zaman durdu sanki.

Boynumdan aşağıya doğru yayılan o ani ve yoğun elektrik dalgası dizlerimin bağını çözecek raddeye getirdi beni. Kalbim, göğüs kafesimi öyle sert dövmeye başladı ki, Alaz'ın sırtıma yaslı göğsünde bile bu atışı hissettiğine emindim. Tenime değen dudaklarının sıcaklığı, içimdeki o nefret duvarlarında derin çatlaklar oluştururken, kendimi tamamen onun kolları arasında uyum sağlarken buldum. Sağ elimi yavaşça kaldırıp onun göğsüne yerleştirdim, parmaklarımı tişörtünün kumaşına geçirdim. Dışarıdan bakıldığında, kocasının boynundan öpüşüyle eriyen, ona teslim olmuş aşık bir kadın gibi duruyordum.
Alaz dudaklarını boynumdan yavaşça çekti ama çenesini omzuma yaslamaya devam etti. Fulya Varnalı'nın yukarıda kahve fincanını tutan elinin kasıldığını, oğlunun bu kıza olan delice bağlılığı karşısında öfkeden delirdiğini ikimiz de biliyorduk.
"Harika oynuyorsun," diye fısıldadı Alaz kulağıma, sesi bu kez çok daha derinden ve boğuk geliyordu. Dudakları hala yanağıma sürtünüyordu. "Böyle devam et. Annem şu an delirmek üzere."

"Seni öldüreceğim Alaz," diye mırıldandım nefes nefese, hala boynumdaki o öpücüğün etkisinden çıkamayarak ama sesimdeki o hırçın tonu korumaya çalışarak. "Yemin ederim seni kendi ellerimle boğacağım. Rolü fazla abartıyorsun, Varnalı."

"Belki de abartmıyorumdur Akça," dedi Alaz, belimdeki elini hafifçe okşar gibi hareket ettirip beni yavaşça serbest bırakırken. Gözlerimin içine o mor şakağının altındaki parıltıyla muzipçe baktı. "Hadi, içeri girelim. Annemin yüzündeki o morarmış ifadeyi yakından görmek istersin diye düşünüyorum."

Bahçeden eve girdiğimiz an zaman kaybetmeden harekete geçtik. Fulya Varnalı, bahçede tanık olduğu o tutkulu sahneden sonra adeta öfkeden delirmiş, kahve fincanını masaya fırlatıp adamlarına arabaları hazırlatmıştı. Onun o kibirli zırhını deldiğimizi görmek içimi rahatlatsa da, asıl ganimet bizi aşağıda bekliyordu. Kara zırhlı araçlar malikanenin devasa demir kapılarından birer birer çıkıp uzaklaşırken, Alaz koridorda hızla yanıma yaklaştı. "Annem gitti," diye fısıldadı Alaz, sesini sadece benim duyabileceğim bir tınıda tutarak. "Şirketteki acil bir toplantıyı bahane etti ama asıl sebebi bahçede gördükleri. Sinirden gözü döndü. Çalışma odasına sızmak için bundan daha iyi bir fırsat bulamayız Akça. Ben koridorda ve holün girişinde gözcülük yapacağım, kameraların kör noktasını ayarlayacağım. Sen içeri gir ve o kasayı altüst et."
Başımı hızla salladım. "Güzel. Gözünü dört aç Varnalı," dedim, o göçmen kızı hırçınlığımla belimdeki silahın kabzasını son bir kez kontrol ederek.

Alaz koridorun başına doğru süzülüp çalışanların ve geride kalan birkaç korumanın dikkatini dağıtmak için harekete geçerken, ben loş ışıklı koridordan geçip Fulya'nın o tekinsiz çalışma odasının kapısına ulaştım. Kapı kolunu yavaşça indirdim; şansıma Alaz'ın içerideki bağlantıları ya da planı sayesinde kapı kilitli değildi. Kendimi hızla içeri atıp kapıyı arkamdan kapattım.

Oda buram buram güç ve pahalı tütün kokuyordu. Ağır, koyu renk ahşap mobilyalar, devasa kitaplıklar ve odanın tam ortasında duran o geniş çalışma masası... Gözlerim anında masanın arkasındaki duvara yerleştirilmiş, tablonun arkasına gizlendiği aşikar olan o gömme çelik kasaya kaydı. Sargılı sol kolumu göğsüme yakın tutarak, sağ elimle duvardaki o ağır tabloyu yana doğru kaydırdım. İşte oradaydı. Dijital, şifreli, modern bir yeraltı kasası.
Kalbim göğüs kafesimi sertçe döverken hızla masanın üzerindeki evrakları, çekmeceleri karıştırmaya başladım.

İlk çekmeceyi çektim; sadece şirket dökümanları, sahte kimlikler ve yeraltı sevkiyatlarının temiz raporları vardı. İkinci çekmece, üçüncüsü... Yoktu.
"Lanet olsun, nerede bu şifre?" diye fısıldadım, hırsla saçlarımı geriye doğru iterek.
Kasaya doğru ilerledim. Dijital ekrana birkaç olası şifre kombinasyonu, Bulgaristan'daki eski bağlantıların tarihatlarını, o lanet kolyenin üzerindeki sembollerin sayısal karşılıklarını girmeyi denedim. Her seferinde ekran kırmızı bir uyarıyla bana meydan okudu. Zaman daralıyordu. Parmaklarım masanın altındaki gizli bölmelere, kitaplığın arkasındaki boşluklara çarptı. Kitapları tek tek çekip aralarına baktım. Ama koskoca odada şifreye ya da kasayı açacak o gizli anahtara dair en ufak bir kırıntı bile yoktu.

Fulya Varnalı adeta bir hayalet gibi, her şeyi bilerek arkasında hiçbir iz bırakmamıştı. Şifre onun zihnindeydi ya da bu odada benim göremediğim, tamamen imkansız bir yere gizlenmişti. Odada hiçbir şey bulamamıştım. Boş ellerim ve içimde patlamaya hazır bir bomba gibi büyüyen öfkemle kalakalmıştım.
Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve Alaz içeri süzüldü. Gözlerindeki o endişeli, sırılsıklam aşık adam bakışıyla hızla yanıma geldi, omuzlarımdan tuttu. "Akça, süremiz doluyor. Koridordaki adamlar hareketlenmeye başladı. Ne buldun? Şifreye dair bir şey var mı?" diye sordu, sesindeki o aceleci tonla.

"Hiçbir şey!" diye tısladım, dişlerimin arasından öfkeyle soluyarak. Masaya sert bir yumruk indirdim. "Hiçbir şey yok Alaz! Kadın odayı temizlemiş sanki. Ne bir not, ne bir dosya, ne de kasanın şifresine dair tek bir ipucu var. Delireceğim, o şifrenin bu evde olduğunu biliyorum ama odada hiçbir şey yok!"

Alaz, benim bu çaresiz öfkeme karşılık beni sakinleştirmek ister gibi kollarını belime doladı, beni göğsüne doğru çekti. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp, "Sakin ol." diye fısıldadı, o korumacı maskesinin altındaki sarsılmaz ses tonuyla. "Bu sadece ilk hamleydi. Annemin burayı boş bırakmayacağını biliyorduk. O şifreyi buradan beraber alacağız, sana söz verdim. Şimdi yakalanmadan odaya çıkmalıyız, hadi."

Tam masaya öfkeyle bir yumruk indirmek için hamle yapmıştım ki, masanın üzerindeki o antika, sabit hatlı telefonun aniden acı acı çalmasıyla baştan aşağı buz kestim.
Telefonun o tiz sesi, odanın ölüm sessizliğinde adeta bir bomba gibi patlamıştı. Bakışlarım anında yanımda duran Alaz'a kaydı.
Onun da o keskin yüz hatları gerilmiş, şakağındaki o morluğun gölgesi karanlıkta iyice belirginleşmişti. Alaz hızla masaya doğru bir adım attı. Telefonu kulağına götürmek yerine, benim de duymamı istediğini belli eden bir hareketle hoparlör düğmesine bastı.

Odanın içine yayılan ses, o an nefesimi tamamen kesti.
"Odamın havası güzeldir değil mi Akça?"

Fulya Varnalı'nın sesiydi bu. Son derece sakin, hiyerarşinin en tepesinden konuşan, o alaycı ve buz gibi yeraltı kraliçesi tonu... Arabasının içinden aradığı, arkadan gelen hafif motor sesinden belli oluyordu. Ama sesindeki o mutlak güç, sanki tam karşımızda dikiliyormuş gibi odayı inletmeye yetti.
"Alaz'ın seni o odaya sokacağını, o çekmeceleri hırsla darmadağın edeceğini çok iyi biliyordum," diye devam etti Fulya. Hafif, kibirli bir kahkaha attı telefondan. "Ama unuttuğun bir şey var. Benim krallığımda benden habersiz çekmece bile açılmaz. Aradığın o şifre, o gemide paramparça ettiğim kolyenin anısı kadar uzağında senin. Benim izin vermediğim hiçbir şeyi bu evden söküp alamazsın." Dişlerimi öyle sert sıktım ki, çenemin kasıldığını hissettim.

Telefona doğru atılıp o kadının o kibirli sesini susturmak, o şifreyi ciğerinden söküp alacağımı yüzüne haykırmak istedim ama Alaz anında hareketlendi. "Yeter anne," dedi Alaz, sesi bir aslanın kükreyişi kadar sert ve kararlı çıkmıştı. Beni korumak, annesinin o psikolojik baskısı altında ezilmemi engellemek için adeta telefona karşı bir duvar ördü. "Akça'yla uğraşmayı bırak artık. Bu evde neyin nerede aranacağına, kimin nerede duracağına sen karar veremezsin."
Fulya'nın sesi telefondan buz gibi bir ciddiyetle geri döndü. "Ben karar veririm Alaz. Çünkü o evin de, o şifrenin de, senin o kör olmuş zihninin de sahibi benim. Şimdi o odadan çıkın ve akşam malikanede vereceğim o büyük davet için hazırlanın. İkiniz için çok özel bir sürprizim var. Bakalım o göçmen kızının hırsı, benim sürprizimin karşısında ayakta kalabilecek mi..."

Telefon aniden yüzümüze kapandı. Sinyal sesi odada yankılanırken, içimdeki o çiğ hırs ve yakalanmış olmanın verdiği hazımsızlık bir volkan gibi patladı.
"Lanet olsun! Her şeyi biliyor, her adımımızı izliyor!" diye bağırdım, hırsla masanın üzerindeki birkaç boş kağıdı yere fırlatarak.
"Bizi avucunun içinde oynatıyor, anlıyor musun? Hiçbir şey bulamadım, üstüne bir de buraya gireceğimizi bilerek bizimle dalga geçiyor!"

Öfkeden ve çaresizlikten nefes nefese kalmışken, Alaz hiçbir şey söylemeden aramızdaki mesafeyi tek bir hamlede kapattı. Güçlü kolları anında belimi kavradı ve beni sarsmadan, sargılı sol koluma dikkat ederek göğsüne doğru sertçe çekti. Başını saçlarımın arasına gömüp beni sakinleştirmek ister gibi derin bir nefes aldı. "Sakin ol... Sakin ol yıldız güzeli," diye fısıldadı Alaz, sesi tam kulağımın dibinde, titreyerek çıkıyordu. "Annemin bizi böyle yıkılmış, öfkeli görmesine izin vermeyeceğim. O ne yaparsa yapsın, ben senin yanındayım. O şifreyi gerekirse bu evi onun başına yıkarak alacağım. Bana güven."

"Sana da, annene de, bu lanet eve de güvenmiyorum!" diye sessizce söylenmeye devam ettim, göğsüne hafifçe vurarak kendimi geri çekmeye çalışırken. Ama Alaz belimdeki baskısını daha da artırdı, yüzünü yüzüme öyle bir yaklaştırdı ki, dudakları her kelimede tenime değiyordu.
"Güveneceğiz Akça... Beraber halledeceğiz," diye fısıldadı Alaz, bakışları doğrudan dudaklarıma ve gözlerimin içine kaydı. "Akşamki o davette annemin o sürprizini onun boğazına dizeceğiz. Şimdi yukarı çıkıp hazırlanalım. Bu raundu o kazanmış olabilir ama savaş henüz bitmedi."

&&&

Odanın ortasındaki boy aynasının karşısına geçtiğimde, yatağın üzerine bırakılmış olan o elbiseye baktım. Alaz'ın bu gece için özel olarak getirttiği, zümrüt yeşili, ağır ve asil bir saten elbiseydi bu. Elbiseyi üzerime geçirirken kumaşın tenimde bıraktığı o soğuk, kaygan his içimdeki ateşi biraz olsun dizginlemeye yetti. Aynadaki aksime baktım. Elbisenin göğüs dekoltesi son derece cesur, sırtı ise neredeyse belime kadar tamamen açıktı. Saten kumaş, vücudumun tüm kıvrımlarını kusursuz bir zırh gibi sarıyor, bacağımdaki o derin yırtmaç attığım her adımda hırçınlığımı dışarı vuruyordu.

Saçlarımı iri ve dolgun maşalarla omuzlarımdan aşağıya doğru dökmüştüm. Boynum, Alaz'ın sabah bahçede bıraktığı o kor gibi sıcak öpücüğün iziyle hala hafifçe kızarıktı ama saçlarımın dalgaları o izi bir sır gibi saklıyordu. Hafif ama keskin bir göz makyajıyla bakışlarımı tam bir suikastçı keskinliğine ulaştırmıştım.
Tam elbisenin sırtındaki o ince fermuarı kapatmak için sargıdan yeni kurtulan sol kolumu zorlayarak arkama uzanmıştım ki, odanın kapısı yavaşça açıldı. Aynadan Alaz'ın içeri girdiğini gördüm.
Üzerine tam oturan, jilet gibi kapkara bir takım elbise giymişti. Beyaz gömleğinin üst düğmeleri hafifçe açıktı ve o keskin yüz hatları, şakağındaki o morluğun getirdiği o tehlikeli havayla birleşince adeta odadaki tüm oksijeni emiyordu. Adımları kapının önünde birden kesildi. Keskin, koyu renk gözleri aynadaki aksimden üzerime kilitlendiğinde, bakışlarının baştan aşağıya, göğüs dekoltemden yırtmacıma ve sargısız bıraktığım çıplak koluma kadar delice bir hayranlıkla gezindiğini gördüm. Dudakları hafifçe aralandı, yutkundu.

Yavaş, adeta büyülenmiş gibi ağır adımlarla arkamdan yaklaştı. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, kokusu yine odayı doldurdu. Büyük, sıcak ellerini yavaşça uzattı. Parmak uçları, sırtımın o çıplak tenine değdiği an vücudum gayriihtiyari bir ürpertiyle kasıldı. Tenimde bıraktığı o alev alev yakan his, sabahki yakınlaşmanın küllerini anında alevlendirmişti.
"Sargıyı çıkarmışsın," diye fısıldadı Alaz, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki, göğsünün sırtıma değen sıcaklığı kalbimin ritmini altüst etti.

"Ben senin o çıtkırıldım sosyete kızlarına benzemem Varnalı," dedim aynadan gözlerinin içine dik dik bakarak, sesimdeki o hırçın tonu korumaya çalışarak. "Beni zayıf gösterecek hiçbir şeyi üzerimde taşımam. Hele ki o annenin karşısına çıkarken."
Alaz hafifçe gülümsedi. Parmak uçlarıyla elbisenin fermuarını yavaşça, tenimi inciteceğinden korkar gibi yukarı doğru çekti. Fermuarın kapanma sesi odada yankılanırken, ellerini çekmedi. Bilakis, o devasa avuçlarını belimin iki yanına yerleştirip beni arkamdan kendine tamamen yasladı. Başını eğip, saçlarımın dalgalarını burnuyla hafifçe kenara itti. Dudakları, sabah boynumda bıraktığı o izlerin tam üzerine, kulağımın hemen arkasındaki o hassas tenime sürtündü. "Muhteşem olmuşsun yıldız güzeli," diye fısıldadı Alaz, nefesi tenimi yakıp kavururken. "Annem aşağıda yeraltının tüm baronlarını, sosyetenin en güçlü isimlerini topladı. Bize bir oyun oynayacak, bizi o insanların önünde yıkmaya çalışacak, biliyorum. Ama bu gece o salona girdiğinde, o insanların tek bir saniye bile anneme bakamayacağına eminim. Herkes senin bu güzelliğinin, benim ise sana olan bu delice bağlılığımın karşısında diz çökecek."

Aynadan ona doğru hafifçe döndüm, ellerimi göğsüne yerleştirip onu biraz itmeye çalıştım ama Alaz belimi öyle bir kavradı ki, aramızdaki o dekoltenin izin verdiği tüm ten temasıyla birbirimize mühürlendik. Bakışları dudaklarıma kaydığında gözlerinde bir saniye vahşi bir arzu parladı.
"Annenin o sürprizi ne olursa olsun, Alaz," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak, sessizce ama kararlılıkla. "Bu gece o salondan o şifreye dair bir açık bulmadan çıkmayacağım. Eğer senin o aşk oyunun bana yardım edecekse, rolünü iyi oyna."

"Rol olduğunu kim söyledi?" diye mırıldandı Alaz.
Ve daha ben ne olduğunu anlamadan, çenemi parmaklarının arasına alıp başımı hafifçe yukarı kaldırdı. Dudakları, dudaklarımın üzerine tam bir fırtına gibi indi. Sert, tutkulu ve aramızdaki o tehlikeli müttefikliği tamamen gerçek bir yangına çeviren bir öpücüktü bu. Dudaklarımı öyle bir sahiplenmeyle mühürledi ki, nefesim tamamen kesildi, parmaklarım göğsündeki takım elbisenin kumaşına sıkıca tutundu.

Dudaklarını yavaşça çektiğinde, ikimiz de nefes nefeseydik. Gözlerindeki o sırılsıklam aşık koruyucu ifadesiyle elimi kavradı, parmaklarımızı birbirine sıkıca kenetledi.
"Şimdi," dedi Alaz, sesi bir savaşa girerken ordusunun önünde duran bir lider kadar sarsılmazdı. "Aşağıya inelim ve o podyumu annenin başına yıkalım."

Teoman, parmaklarını parmaklarımın arasına kenetledi.
Elimi bir an bile bırakmadan odanın ağır ahşap kapısını açtı. Koridora adım attığımız an, alt kattan yükselen o ağır klasik müzik sesleri, elit kahkahalar ve kadeh tınıları duvarlarda yankılanmaya başladı. Yeraltı dünyasının, sosyetenin kurtları tam aşağıda, bizim için kurulan o sofrada bekliyordu.
Görkemli merdivenlerin başına geldiğimizde Teoman adımlarını hafifçe yavaşlattı. Sol elimi sıkıca kavrayıp kolunun üzerine yerleştirdi, beni tamamen kendi gölgesinin altına aldı.
Merdivenlerden ilk adımımızı attığımız an, sanki devasa balo salonundaki tüm zaman ve uğultu bıçak gibi kesildi. Yüzlerce baş, aynı anda yukarıya, merdivenlerin başına doğru döndü. Zümrüt yeşili saten elbisemin ağır kumaşı her basamakta bacaklarıma dolanıyor, derin yırtmacım attığım her adımda dışarı vuruyordu. Masanın başında, yeraltı baronlarının ortasında oturan Fulya Varnalı'nın keskin gözleri üzerime kilitlendiğinde, kadehini tutan elinin öfkeyle kasıldığını, o kibirli zırhının nasıl çatırladığını çok net gördüm.
Salona adım atar atmaz, Teoman garsonun tepsisinden iki kadeh sert viski aldı. Kadehin birini bana uzatırken gözlerimin içine o mor şakağının altındaki kor parıltıyla baktı.
"Bu gece o şifreyi bu evden söküp almadan önce, şu kurtların şerefine içelim yıldız güzeli," diye fısıldadı boğuk bir sesle.

Kadehi kavrayıp o sert içkiyi tek bir hamlede boğazımdan aşağı indirdim. Viskinin genzimi yakan o sıcaklığı, içimdeki hırsı ve heyecanı daha da körüklemişti. Biz kadehlerimizi bırakırken, salonun elit kalabalığının arasından sıyrılan iki ağır abi, yeraltı dünyasının güçlü baronlarından Vedat ve adamları doğrudan Teoman'a doğru adımladı.
"Teoman Varnalı," dedi Vedat, sesindeki o sahte saygıyla Teoman'ın elini sıkarken. "Evliliğini tebrik ederiz. Ama işler durmuyor biliyorsun, şu sınır sevkiyatı ve yeni şifreli hatlar hakkında konuşmamız gereken acil mevzular var."
Teoman, belimdeki elini hafifçe sıkıp beni bir adım arkasına aldı. O sert, acımasız iş insanı ve yeraltı lideri maskesini anında kuşanmıştı. "Konuşalım Vedat," dedi buz gibi bir sesle. "Varnalıların olduğu yerde iş aksamaz."

Onlar orada sevkiyatlar hakkında fısıldaşarak konuşmaya başlarken, Vedat'ın arkasında duran, gözleri açgözlülükle parlayan genç ortaklardan biri, bakışlarını doğrudan bana dikti. Zümrüt yeşili saten elbisenin içindeki dekolteme, sırtımın çıplaklığına ve o hırçın duruşuma öyle arsız, öyle çiğ bir hayranlıkla bakıyordu ki, Manal olarak içimdeki o öfke dalgası anında uyandı. Adam bana doğru bir adım atıp hafifçe eğilerek, "Teoman Varnalı'nın bu kadar göz kamaştırıcı bir kadını sakladığını bilmezdik. Gerçekten büyüleyicisiniz," diyerek elini uzattı.
Teoman, adamın lafını bitirmesine bile izin vermeden, konuşmayı anında keserek buz gibi bir hızla araya girdi. Adamın uzattığı eli havada bırakacak şekilde tam önüne dikildi. Teoman adamın üzerine doğru öyle bir adım attı ki, şakağındaki o morluk karanlıkta adeta bir tehdit gibi parladı.
"Gözlerin fazla yukarılara bakıyor, aslanım," diye tısladı Teoman, sesi tüm salonu susturabilecek bir tehlikedeydi. "O gözlerini senin yüzünden söküp almamı istemiyorsan, karıma bakarken sınırını bileceksin. Şimdi kaybolun önümden."
Vedat durumun ciddiyetini anlayıp adamını kolundan tutarak hızla uzaklaştırırken, salonun ortasındaki müzik anında hızlandı ve ağır bir vals melodisi odayı kapladı. Teoman'ın göğsü öfkeden hızla inip kalkıyordu. Bana doğru döndü, o karanlık ve delice bağlılıkla bakan gözlerini gözlerime dikti.

Hiçbir şey söylemeden, aniden sağ elini yeniden belime yerleştirdi ve beni herkesin gözü önünde salonun tam ortasındaki dans pistine doğru çekti. Diğer elimi sıkıca kavrayıp beni kendine öyle bir yasladı ki, saten elbisenin yırtmacı dalgalanırken kendimi onunla birlikte ritmin içinde dönerken buldum. Herkes, Teoman Varnalı'nın karısına olan bu delice, tehlikeli tutkusunu hayranlıkla ve korkuyla izliyordu.
Ekseni etrafında beni döndürürken, başını hafifçe eğdi. Dudakları kulağımın tam arkasına, boynumun o hassas tenine değecek kadar yakınken fısıldadı: "Annemin boynundaki o küçük gümüş anahtarı gördün mü Manal?" dedi, sesi müzikten daha baskın bir tınıda, sadece benim duyabileceğim şekilde çıkıyordu. "Şifrenin kilitli olduğu o gizli dolabın anahtarı o. Bu dans bittiğinde, salondaki kalabalığı fırsat bilip ona çarpacaksın. O anahtarı o boyundan söküp alacağız. Hazır mısın?"
Duyduğum bu sözlerle kalbim göğüs kafesimi öyle sert dövmeye başladı ki, heyecandan nefesim kesildi. Gözlerimi salonun kenarında duran Fulya'nın boynundaki o parıldayan küçük anahtara diktim. Teoman'ın kolları arasında vals yaparken, bu sahte dansı hayatımın en büyük av sahnesine çevirmek için adımlarımı onun adımlarına tamamen uydurdum.

&&&

Valsin o son, ağır melodisi salonun yüksek tavanında yankılanıp biterken, Teoman'ın göğsündeki atışların ritmini saten elbisemin ince kumaşı üzerinden hala hissedebiliyordum. Bakışlarım, salonun loş köşesinde, etrafına topladığı yeraltı baronlarına adeta bir kraliçe gibi emirler yağdıran Fulya Varnalı'ya kilitlenmişti.

Boynundaki o küçük gümüş anahtar, spot ışıklarının altında bir yılanın gözü gibi parıldıyordu. Şifrenin olduğu o gizli dolabın anahtarı... Bu sahte evlilik oyununda, o anahtar benim özgürlüğüm ve intikamımdı.
Teoman, parmaklarımızı yavaşça çözdü.0 Elini yavaşça ceketinin iç cebine götürdü, sanki telefonunu kontrol ediyormuş gibi yaptı. O an, o keskin yüz hatlarında mikro bir saniyeliğine karanlık bir tebessüm belirdi. Onun dışarıdaki adamlarına çoktan gizli bir sinyal gönderdiğini, planın çarklarını çoktan döndürdüğünü anladım.
"Zamanı geldi, yıldız güzeli," diye fısıldadı Teoman, sesi müziğin bitişiyle başlayan uğultunun arasında adeta bir gölge gibi süzüldü. "Gözünü hedeften ayırma."
Ben zümrüt yeşili saten elbisemin yırtmacını düzelterek, garsonun tepsisinden yeni bir kadeh viski alıp Fulya'nın olduğu yöne doğru adımlamaya başladım. Kalbim göğüs kafesimi öyle bir dövüyordu ki, salondaki yüzlerce elit kahkahanın sesini duymuyordum bile. Fulya ile aramda sadece beş adım kalmıştı. Kadın, sırtı bana dönük bir şekilde Vedat'la bir şeyler konuşuyordu. Tam ona yaklaşmış, çarpışma mesafesine girmiştim ki...
Aniden malikanenin o devasa, görkemli avizelerinden yayılan tüm ışıklar büyük bir patlama sesiyle karardı.
Saniyeler içinde tüm salon zifiri bir karanlığa gömüldü. Müzik bıçak gibi kesildi. Salondaki kadınların tiz çığlıkları, adamların küfürleri ve zırhlı cam kapıların ardındaki korumaların silah mekanizma sesleri karanlığın içinde yankılandı. Büyük bir kargaşa, mutlak bir kaos anı başlamıştı. İnsanlar birbirine çarpıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Fakat benim için zaman yavaşlamıştı. Karanlığın içinde, sırtımın çıplaklığına değen o çok tanıdık, devasa ve sıcak avucu hissettim. Teoman'dı. Beni belimden anında kavradı ve o vahşi, sarsılmaz gücüyle beni karanlığın ortasında tam da Fulya'nın durduğu yöne doğru sertçe savurdu. Bedenim, Teoman'ın bu kusursuz yönlendirmesiyle Fulya Varnalı'nın tam arkasında bitti.

Sol kolumun sargısız, özgür çıplaklığıyla karanlıkta Fulya'nın omzuna sertçe çarptım. Kadın acıyla hafifçe tıslarken, sağ elim bir yılan gibi kadının boynuna doğru süzüldü. Parmaklarım, o gümüş zincirin ve tenine değen küçük metal anahtarın buz gibi soğukluğunu hissetti.
Tek bir saniye bile tereddüt etmedim. Parmaklarımın arasına sıkıştırdığım o küçük gümüş anahtarı, kadının boynundan tek bir ani, sert ve kusursuz hamleyle koparıp aldım. Zincirin kopma sesi salondaki bağırışların arasında kaybolurken, avucumu hızla kapatıp anahtarı zümrüt yeşili elbisemin saten kumaşı altına gizledim.
"Ne oluyor, kim var orada?!" diye kükredi Fulya karanlığa doğru.
Işıkların kesilmesinden sadece dört saniye geçmişti. Tam Fulya arkasını dönüp beni fark edecekken, Teoman karanlığın içinden bir gölge gibi sıyrıldı. Güçlü kolları beni arkadan tekrar kavradı ve beni tek bir hamlede kendi göğsüne doğru çekip sarmaladı. Sırtım onun o jilet gibi takım elbisesine yaslandığında, beni dünyadaki tüm tehlikelerden korumak ister gibi etrafıma adeta bir zırh ördü.

Tam o anda, malikanenin acil durum jeneratörleri devreye girdi ve salon yeniden o çiğ, parlak ışıklarla aydınlandı.
Işıklar yandığında, salondaki herkes hala şaşkınlık ve korkuyla etrafına bakıyordu. Ben ise çoktan Teoman'ın göğsüne sığınmış, nefes nefese kalmış bir kadın rolünü oynamaya başlamıştım. Sağ elim Teoman'ın gömleğinin kumaşına gömülmüştü; avcumun içinde, o küçük gümüş anahtarın metali tenimi delice yakıyordu. Başarmıştım.
Fulya Varnalı, elini boynuna götürmüş, şaşkınlık ve öfkeyle etrafına bakıyordu. Bakışları anında bize, Teoman'ın beni sıkıca sarmaladığı o pozisyona kaydı. "İyi misin Akça?" diye sordu Teoman, sesini salondaki baronların duyabileceği kadar endişeli ve yüksek tutarak. Dudaklarını şakağıma bastırdı, beni göğsüne daha da bastırdı. "Korkma, yanındayım. Kimse sana zarar veremez bu evde."

"İyiyim," diye mırıldandım nefes nefese, gözlerimi Fulya'nın boynundaki o boşalan, zinciri kopmuş yere dikerek. Kadın hala neyi kaybettiğinin farkında değildi, sadece yaşanan bu elektrik kesintisinin öfkesiyle adamlarına bağırıyordu.
Teoman bana doğru eğildi, o mor şakağının altındaki gözleriyle doğrudan avcuma baktı ve kulağıma sadece benim duyabileceğim o boğuk, ukala fısıltısıyla mırıldandı: "Harika oynadın yıldız güzeli Şimdi o dolabı patlatma sırası bizde."

Gözlerim bir anlığına salonun ortasında adamlarına emirler yağdıran Fulya Varnalı'ya kilitlendi. Boynundaki o gümüş zincirin koptuğunu ve kutsal emanetinin artık benim avcumda, zümrüt yeşili saten elbisemin o sıcak kıvrımları arasında saklandığını henüz fark etmemişti. Ama o burjuva maskesinin altındaki yeraltı kraliçesi, avını sezmiş bir avcı gibi adımlarını doğrudan bize doğru
yönlendirdi.

Fulya, topuklu ayakkabılarının salonda yankılanan o ritmik ve tehditkar sesleriyle aramıza girdi. Yüzünde, az önceki jeneratör krizinden zerre etkilenmediğini kanıtlamak ister gibi buz gibi, kibirli bir tebessüm vardı. Yanımızdan geçen garsonun gümüş tepsisinden iki kadeh şampanya aldı. Kadehin birini uzun parmaklarının arasında hafifçe sallayarak doğrudan bana uzattı.
Keskin, yeşil gözleri yüzümde, sargısından kurtulmuş çıplak sol kolumda ve dekoltemde adeta bir kırbaç gibi gezindi. "Karanlıkta birbirinize ne kadar da sıkı sarılmışsınız," dedi Fulya, sesi salondaki müzik uğultusunun arasından sıyrılıp kulaklarımıza bir zehir gibi akarken. Kadehini hafifçe kaldırdı. "Gözlerim karanlıkta bile çok net görür çocuklar. Umarım bu evdeki hiçbir şeyin, ışıklar söndüğünde bile benden gizli kalamayacağını çok iyi biliyorsunuzdur."

Bana uzattığı kadehi sağ elimle kavradım. Parmaklarımızın ucu birbirine değdiği an, içimden bir ürperti geçti ama bakışlarımı bir milim bile kaçırmadım. "Bizim saklayacak bir şeyimiz yok Fulya Hanım," dedim, sesimi en soğuk tınısına ayarlayarak. "Karanlık sadece sizin gibi arkasından iş çevrilmesinden korkanları ürkütür."
Fulya'nın gözleri bu kelimelerimle anında kısıldı, aramızdaki o psikolojik savaşın voltajı bir anda tavan yaptı. Tam bana doğru zehirli bir hamle daha yapmaya hazırlanıyordu ki, Teoman, belimdeki elini daha da sıkılaştırıp beni annesinin o baskıcı çemberinden tamamen kurtarmak ister gibi göğsüne doğru sertçe çekti. O mor şakağının altındaki kor gibi parlayan gözlerini doğrudan annesine dikti. "Karımın neyi bilip neyi bilmeyeceğine ben karar veririm anne," dedi Teoman, sesi buz gibi bir kararlılıkla salonda yankılanırken. "Işıklar söndüğünde de, yandığında da Manal benim yanımda. Onun tırnağına zarar gelecek bir karanlığı bu eve sokmam, bunu en iyi senin bilmen gerekir."

Bu sert restin ardından Teoman, herkesin, salondaki tüm yeraltı baronlarının ve sosyetenin gözü önünde başını eğdi. Dudaklarını, zümrüt yeşili satenin bittiği o çıplak omzuma, boynumun hemen altına derin ve sahiplenici bir öpücükle bastırdı. Tenime değen o sıcak dudakları, aramızdaki o tehlikeli ittifakın mühürünü salondaki herkesin zihnine kazımak ister gibiydi.

Fulya, oğlunun bu gözü kara bağlılığı ve Manal olarak benim onun kalesinde dimdik duruşum karşısında öfkeyle yutkundu. Bakışları hala üzerimizdeydi, elindeki kadehi öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. Henüz boynunun çıplaklığını, anahtarın yokluğunu fark etmemişti ama şüphenin o karanlık tohumları zihnine çoktan ekilmişti.
Teoman, annesinin gözlerinin içine bakarak kadehini havaya kaldırdı, "Şerefe, anne. Bu güzel davet için," dedi alaycı bir tebessümle. Ardından elimi tekrar kavrayıp beni salondaki diğer misafirlerin arasına, o gizli dolaba doğru atacağımız ilk adımın karanlığına doğru çekmeye başladı. Avcumdaki gümüş metal, zaferimizin ve başlayacak olan o büyük tehlikenin ilk kanıtıydı.

Teoman, koridorun sonundaki o ağır, kilitli odanın kapısına geldiğimizde durdu. Ceketinin içinden çıkardığı bir maymuncukla kapıyı saniyeler içinde, sessizce araladı ve beni içeri çekip kapıyı arkamızdan kilitledi. Oda tamamen karanlıktı, sadece bahçeden vuran loş ay ışığı zümrüt yeşili saten elbisemin üzerinde parıldıyordu.
"İşte orada," diye fısıldadı Teoman, sesi o karanlığın içinde adeta bir gölge gibi yankılanırken.
Eliyle odanın köşesindeki o antik, devasa ahşap dolabı işaret etti. "Annemin en büyük sırlarını sakladığı, o gümüş anahtarla açılan gizli dolap bu."

Nefesim kesilmişti. Aramızdaki o dekoltenin izin verdiği tüm ten temasıyla birbirimize yaklaşırken, avcumu açtım. Gümüş anahtar ay ışığında bir yılanın dişi gibi parladı. Hiç vakit kaybetmeden dolaba doğru atıldım. Saten elbisemin yırtmacı hırsla savrulurken dolabın önünde diz çöktüm.
Elim titreyerek o küçük gümüş anahtarı kilidin yuvasına soktum. Anahtar, yuvaya tam oturdu. İçimde bir şeylerin zaferle koptuğunu hissettim. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi çarparken, anahtarı sağa doğru çevirdim. Tık sesi odanın ölüm sessizliğinde bir bomba gibi patladı.
Büyük bir hırsla dolabın ağır ahşap kapaklarını iki yana doğru açtım. Şifreyi görmeyi, o kağıtları ellerimle parçalamayı, Fulya'nın krallığını yıkmayı bekliyordum.
Ama gördüğüm şeyle baştan aşağı buz kestim.
Ne bir kağıt, ne bir şifre, ne de

geçmişe dair en ufak bir kırıntı... Sadece boş, tozlu ahşap raflar ay ışığının altında bana alay eder gibi bakıyordu. Fulya Varnalı, o anahtarı boynunda taşırken aslında tamamen bir yem bırakmıştı. Bu dolap, benim gibi o şifrenin peşine düşecekler için kurulmuş koskoca, bomboş bir tuzaktı.
"Hayır... Hayır, imkansız!" diye bağırdım sessizce, hırsla dolabın boş raflarını ellerimle yumruklayarak. Çaresizlik ve çiğ bir öfke boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Gözlerimden hırs gözyaşları dökülmek üzereydi. "Gerizekalı kadın! Yine oyun oynadı bizimle! Boş... Burası bomboş!"
Öfkeden ve hazımsızlıktan deliye dönmüş, dizlerimin üzerinde darmadağın bir halde kalakalmışken, Teoman hiçbir şey söylemeden arkamdan yaklaştı. Güçlü kolları anında koltuk altlarımdan kavrayarak beni dizlerimin üzerinden kaldırdı ve sırtımı dolabın o boş kapağına sertçe yasladı.

Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, Teoman iki elini de başımın iki yanına, ahşaba dayayarak beni kendi gövdesiyle tamamen kuşattı. O keskin yüz hatları, şakağındaki o morluğun getirdiği o tehlikeli havayla yüzüme öyle bir yaklaştı ki, sıcak nefesi tenimi yakıp kavurdu. Bakışlarında, benim bu çaresiz öfkem karşısında ezilen ama bir o kadar da beni sahiplenmek isteyen o perişan ifadesi vardı.
"Kendini hırpalama. Sakin ol," diye fısıldadı Teoman, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki, göğsünün saten elbiseme değen sıcaklığı içimdeki o öfke yangınını daha da büyütti. Başını eğip, alnını alnıma yasladı. "Annem bu krallığı kolay kurmadı, elbet böyle tuzaklar bırakacaktı. Ama bu senin zayıflığın değil. Sen o anahtarı onun boynundan aldın ya, sen benim gözümde bu dünyadaki en kusursuz şeysin."

"Bırak beni Teoman! Bulamadım işte, anlıyor musun? Ellerim yine bomboş!" diye çırpındım, ellerimi göğsüne vurarak onu itmeye çalışırken. Ama Teoman belimdeki baskısını daha da artırdı, parmaklarını sargıdan yeni kurtulan çıplak sol koluma ve sırtımın çıplaklığına geçirerek beni kendine daha da mühürledi.
"Ben seni bırakmam, Manal," diye mırıldandı Teoman, bakışları doğrudan dudaklarıma kayarken. "O şifreyi gerekirse annemin canını parça parça alarak yine bulacağız. Şimdi şu hırsını, şu öfkeni bana ver. Biz beraberiz, bunu unutma."
Boş ellerle kalmanın verdiği o hazımsızlık içimi kemirirken, Teoman'ın kollarının arasından başka çarem kalmamış gibiydi.

Sakinleşmeye çalışırken, koridorun ucundan gelen o ani sesle ikimiz de aynı anda buz kestik.
Ağır erkek postallarının ahşap zeminde bıraktığı o ritmik, sert tıkırtılar ve telsizlerden yükselen cızırtılı dalgalanmalar doğrudan bulunduğumuz odaya doğru yaklaşıyordu. Fulya'nın adamları üst katı ablukaya almaya başlamıştı. Boynundaki boşluğu fark etmişler miydi, yoksa sadece bizi mi arıyorlardı bilmiyordum ama yakalanırsak avcumda sakladığım o kopuk zincirin hesabını veremezdik.
"Hemen gitmeliyiz." diye fısıldadı Teoman, sesi bir anda o buz gibi, acımasız yeraltı lideri tonuna bürünürken. Beni belimden kavrayıp odanın bahçeye açılan eski, ahşap penceresine doğru yönlendirdi.

Hızla pencerenin mandalını açıp aşağıya, malikanenin karanlık arka bahçesine baktım. Burası tek kaçış yolumuzdu. Tam pencerenin pervazına tırmanmak için hamle yaptım ki, arkamdan gelen o sert, yırtılma sesi odada yankılandı.
Zümrüt yeşili uzun saten elbisemin ağır, asil etekleri dolabın o aceleyle kırdığımız ahşap kapağının keskin kıymıklarına takılmıştı. Kumaş öyle bir gerilmişti ki, attığım o aceleci adımla birlikte elbise belime kadar hoyratça yırtıldı. Sol bacağım, yırtılan satenin altından gecenin loş ışığına tamamen fırladı. Hareket kabiliyetim sıfırlanmış, elbise beni o odaya, o avcıların tam önüne zincirlemişti.

Kapının kulpu dışarıdan sertçe zorlanmaya başladığı an içimdeki o hırçın göçmen kızı refleksleri tamamen kontrolü ele aldı. Kimsenin beni yakalamasına, beni bu evde bir kurban gibi köşeye sıkıştırmasına izin veremezdim.
"Manal, dur!" dedi Teoman, arkamdan beni tutmaya çalışarak.
Ama onu dinlemedim. Hiç düşünmeden, sağ elimle elbisenin takılan o zümrüt yeşili ağır saten kumaşını kavradım ve büyük bir öfkeyle, hırsla aşağıya doğru asıldım. Büyük bir yırtılma sesi daha koptu. Elbisenin etek kısmı tamamen koparak dolabın kapağında kaldı, bacaklarım tamamen açığa çıkmıştı ama artık özgürdüm.

Tam arkamı dönüp pencereye atlayacakken, gözüm o kırık kapağın üzerinde sallanan yeşil saten parçasına takıldı. Kafamın içinde bir şimşek çaktı. O kumaş parçası orada kalırsa, üzerindeki o çok nadir bulunan zümrüt yeşili saten dokusu benim bu gece giydiğim elbiseyle eşleşecekti. Fulya odaya girdiğinde bu dolabı benim patlattığımı, anahtarı benim çaldığımı anında anlayacaktı. Arkamızda tek bir kanıt, tek bir kırıntı bile bırakamazdık. Varnalıların eline bu kozu veremezdim. "Kumaşı al!" diye fısıldadım
Teoman'a doğru, sesimdeki o çiğ hırs adeta odayı yaktı. "O parçayı orada bırakırsak bittik!"
Teoman, kapının kilidi dışarıdan zorlanıp esnerken, benim bu tehlikeli an daki buz gibi dikkatime ve gözü kara hırsıma gözlerinde delice bir hayranlıkla kilitlendi. Saniyelerle yarışıyorduk. Teoman bir kapıya, bir bana baktı; ardından devasa adımlarıyla dolaba atıldı. O güçlü parmaklarıyla, ahşap kıymıkların arasına sıkışmış olan o yırtık yeşil saten parçasını tek bir hamlede söküp aldı. Kumaşı avcunun içinde sıkıştırıp jilet gibi siyah ceketinin iç cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi.
"Aldım. Arkamızda hiçbir şey kalmadı, yürü!" diye fısıldadı Teoman, beni belimden tutup pencereden dışarıya doğru adeta fırlatırken.

Yırtılan elbisemin bacaklarımı tamamen açıkta bırakan hırçınlığıyla kendimi gecenin o soğuk ve tehlikeli karanlığına bıraktım. Teoman da hemen arkamdan atlayıp beni o devasa gövdesiyle karanlıkta bir zırh gibi sarmaladı. Üst kattaki odanın kapısı büyük bir gürültüyle kırılırken, biz elimizde o yırtık saten parçası ve içimizdeki o hazımsız zaferle malikanenin karanlık dehlizlerine doğru çoktan firar etmiştik.

Malikanenin o çamurlu, soğuk toprağına çıplak bacaklarımla bastığımda, zümrüt yeşili saten elbisemin yırtık etekleri arkamda birer yenilgi bayrağı gibi dalgalanıyordu. İçimdeki o hırçın göçmen kızı hırsı, hayal kırıklığının getirdiği o çiğ öfkeyle birleşmiş, damarlarımı yakıyordu.

Bahçenin loş aydınlatmalarından kaçarak malikanenin yeraltı garajına sızmayı başardığımızda, beton zeminden yükselen o soğuk hava tenimi titretti. Ama asıl titreyen, içimdeki o dinmek bilmeyen intikam ateşiydi.
Teoman, garajın karanlık köşesinde park halinde duran kapkara spor arabasının kapılarını tek bir uzaktan kumanda hamlesiyle açtı. Arabanın farları loş beton duvarda anlık bir parlama yarattı. Tam derin bir nefes alıp arabaya doğru hamle yapacaktım ki, garajın devasa sütunlarından birinin gölgesinden gelen o alaycı alkış sesiyle adımlarımız bıçak gibi kesildi.

"Vay vay vay... Kimleri görüyorum," dedi o pürüzsüz, sinir bozucu ses.
Gölgenin içinden sıyrılan kişi, salonda bana o arsız, çiğ hayranlıkla bakan Vedat'ın genç ortağıydı. Son derece rahat, ukala bir tavırla iki elini takım elbisesinin ceplerine sokmuş, dudaklarındaki o kibirli tebessümle bize bakıyordu. Gözleri anında yırtılan elbisemin açıkta bıraktığı çıplak bacaklarıma, çamurlu topuklu ayakkıntılarıma ve saçlarımın dağınıklığına kaydı. Durumu çoktan analiz etmişti ama bunu bir koz olarak kullanıp bizi çıldırtmak için can atıyor gibi bir hali vardı. "Teoman Varnalı ve onun göz kamaştırıcı, gizemli karısı..." dedi adam, bana doğru birkaç adım yaklaşarak. Bakışlarındaki o sinir bozucu, küçümseyici rahatlık içimdeki Manal'ı pençelerini çıkarmaya zorluyordu. "Yukarıdaki jeneratör krizinin arkasında birilerinin parmağı olduğunu biliyordum ama bu kadar hızlı bir kaçış planı... Gerçekten takdire şayan. Yalnız yenge hanımın elbisesi biraz hırpalanmış sanki, Varnalı malikanesinin koridorları fazla mı dar geldi?"

Bu laflarla birlikte Teoman'ın yanı başımda duran devasa gövdesinin nasıl bir kaskatı kesildiğini, o mor şakağının altındaki damarın nasıl delice atmaya başladığını hissettim.

Beni tek bir hamlede, o güçlü koluyla arkasına çekip adamın görüş açısından tamamen çıkardı.
"Lafını seç de konuş." diye tısladı Teoman. Sesi, garajın beton duvarlarında yankılanırken adeta ölümcül bir tehdit gibi çıkmıştı. "Karımın adını o pis ağzına bir daha alırsan, o dili senin boğazına gömerim. Vedat'a dua et de bu gece senin canını buraya sermiyorum. Çekil önümüzden."
Adam geri adım atmak yerine, ellerini cebinden çıkarıp alaycı bir şekilde havaya kaldırdı. Amacı bizi sabote etmek, o kibirli sınırları zorlayarak Teoman'ın deliliğini tetlemekti.
"Sakin ol Varnalı, sadece bir dost tavsiyesi," dedi adam, gözlerini Teoman'ın arkasından dik dik ona bakan bana çevirerek. "Fulya Hanım boynundaki o kutsal emanetin eksikliğini fark ettiğinde, bu garajdan çıkmış olan arabaların arkasından kaç adam gönderecek biliyorsun değil mi? Yani diyorum ki, bu güzel kadını böyle çamurlu, yırtık elbiselerle kaçırmak yerine bana bıraksaydın... Belki de onun için daha güvenli ve korunaklı bir gece olurdu. Ne dersin Manalcığım? Varnalıların o bitmek bilmeyen aile savaşlarında harcanmak için fazla güzel değil misin?"

Adamın bu lafı salondaki o arsız bakışların üstüne tüy dikmişti. İçimdeki Manal, "Bu adamı şurada parça parça etmemek için kendimi zor tutuyorum," diye kükrerken, Teoman'ın sabrının son kırıntısı da o an koptu.
Teoman, adamın lafını bitirdiği salisede ileriye doğru öyle vahşi, öyle hızlı bir adım attı ki, adam ne olduğunu anlamadan Teoman onun takım elbisesinin yakalarını devasa elleriyle kavrayıp arkasındaki beton sütuna darmadağın edecek bir güçle çarptı. Güm diye bir ses koptu garajda. Adamın sırtı betonla buluştuğunda yüzündeki o ukala tebessüm bir anda acıyla çarpıldı.
Teoman, adamın yüzünün tam dibine girdi. Mor şakağı, öfkeden kararmış gözleri ve alnından süzülen o tehlikeli hatlarla adamın nefesini kesecek kadar yakındı.
"Sana son uyarım demiştim," diye fısıldadı Teoman, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar boğuk ve can alıcıydı. Yakalarını daha da sıkarak adamı neredeyse yerden kaldırdı. "Karım hakkında tek bir kelime daha edersen, Vedat bile senin o leşini benim ellerimden alamaz. Şimdi o pis gözlerini de, o olmayan aklını da karımın üzerinden çekeceksin. Yoksa bu garaj senin mezarın olur."

Teoman adamı nefretle sütunun dibine fırlatır gibi bıraktı. Adam öksürerek yakalarını düzeltirken, Teoman arkasına bile bakmadan döndü, arabasının yolcu kapısını hızla açıp beni sert ama korumacı bir hamleyle içeriye oturttu. Kendisi de sürücü koltuğuna atladığı gibi motoru delice kükretti.
Arabayı garajın çıkışına doğru son gaz sürerken, arkamızda bıraktığımız o sinir bozucu adamın gölgesi dikiz aynasından kayboluyordu. Teoman direksiyonu öyle sıkı kavrıyordu ki parmak boğumları bembeyazdı; iç cebindeki o yırtık zümrüt yeşili saten parçasıyla birlikte malikanenin demir kapılarını parçalamak ister gibi geceye doğru fırladık.

&&&

Gecenin zifiri karanlığında otobandan uzaklaşıp şehri ardımızda bırakmaya çalışırken, gökyüzü aniden delinmiş gibi bardaktan boşalırcasına bir yağmur başladı. Arabanın motoru, malikanenin garajından kaçarken aldığı o sert darbenin etkisiyle tekledi ve otobanın ortasında, ıssız bir karanlıkta zınk diye durdu.
Teoman küfür ederek direksiyona yumruk atarken, ben de arka koltukta bacaklarıma dolanan o yırtık, sırılsıklam zümrüt yeşili saten elbiseyle boğuluyormuş gibi hissettim.

Daha fazla sabredemezdim. Kapıyı hızla açıp kendimi dışarı, o buz gibi yağmurun ve çamurun altına fırlattım.
Yağmur damlaları tenimi birer iğne gibi döverken, yırtık elbisemin sırılsıklam yapışmış kumaşıyla arabanın önünde dikildim. Teoman da hemen ardından kapıyı açıp aşağı indi. Üzerindeki jilet gibi takım elbisesi sırılsıklam olmuş, o keskin yüz hatlarına yapışan siyah saçlarından aşağıya sular süzülüyordu.
Ama ne yağmurun soğuğu ne de peşimizdeki Varnalıların tehlikesi umurumdaydı. İçimdeki o şüphe, o bomboş çıkan dolabın getirdiği hayal kırıklığı ve kandırılmışlık duygusu artık bardağı taşıran son damlaydı.
"Sen beni kandırıyormuşsun meğer!" diye bağırdım, sesim gök gürültüsünü bastıracak bir hırsla otobanın ortasında yankılanırken. Yağmur suyundan sırılsıklam olmuş saçlarımı yüzümden geriye itip, parmağımı göğsüne doğru sertçe salladım. "Kaç defa denedik Teoman! Kaç kez canımızı dişimize takıp o kasalara, o odalara girdik! Ama her şey bomboş! O dolap neden boştu ha? Sen biliyordun değil mi? Annemin o tuzağını başından beri biliyordun!"

Gözlerindeki parıltı, yağmurun altında daha da karanlık bir öfkeyle parladı. Üzerime doğru bir adım atıp
"Ne diyorsun sen, Manal? Kafayı mı sıyırdın bu yağmurun altında?" diye kükredi Teoman, sesi benimkinden de gür, öfkeden çatlayan bir tonla. "Benim o tuzaktan ne haberim olacak? Seninle aynı ateşe atlıyorum ben!"

"Yalan söylüyorsun!" diye çığlık attım, gözlerimden yaşlar süzülürken ama bunun yağmur mu yoksa hırs gözyaşı mı olduğunu ben bile ayırt edemiyordum. "Beni o boş kuyuya sen attın! Her şeyi biliyordun ve bana oynadın! Ben sana inanmak istedikçe, sen beni her seferinde daha büyük bir yalanın ortasında bıraktın! Sana nasıl güveneyim Teoman, he? Nasıl?!"
Teoman, benim bu güvensizlik çığlığım karşısında adeta çıldırdı. Delirmiş bir adam gibi iki elini saçlarına götürüp kafasını geriye attı, ardından hırsla üzerime yürüyüp iki kolumdan kavradığı gibi beni sırılsıklam arabaya yasladı. Gözleri kan çanağı gibi dönmüştü, nefes nefese yüzümün tam dibine girdi.

"Sen bana hala güvenmiyor musun?!" diye kükredi Teoman, sesindeki o isyan ve hayal kırıklığı gecenin karanlığını bıçak gibi böldü.
Yüzümdeki o hırçın maskeyi korumaya çalışarak, gözlerinin tam içine baka baka, tüm gücümle haykırdım: "Evet! Güvenmiyorum!"

Bu kelime aramızdaki tüm barut varillerini aynı anda ateşledi. Teoman kollarımdaki baskısını daha da artırdı, beni sarsarak o acı gerçeği yüzüme haykırmaya başladı:
"Lan senin benden başka güvenebileceğin kim var he, söyler misin?! Kim var?!"
Göğsü nefes nefese inip kalkarken, parmağıyla arkamızdaki karanlık şehri, o bıraktığımız cehennemi işaret etti: "Baban mı var başında? Yoksa seni o gecenin ortasında satıp öldürmek için yeminler eden annen mi, hangisi senin yanında ha?! Hangisi?! Bak bir etrafına! Şu koca dünyada, bu cehennemin ortasında sadece ben varım lan senin yanında! Sadece ben!"
Teoman'ın bu vahşi, can yakan ve son derece gerçek haykırışı otobanın ortasında yankılanırken, kelimeler boğazıma bir bıçak gibi saplandı. Yağmur tenimizi dövmeye devam ediyordu ama etrafımızdaki o sessizlik, birbirimizin yüzüne diktiğimiz o inatçı ve yaralı bakışlarla doluydu.

Kollarım onun elleri arasında titrerken, bu koca dünyada gerçekten de ondan başka tutunacak tek bir dalımın olmadığını bilmek, içimdeki o öfkeyi bir anda başka bir yangına çevirmişti.

"Bana acizmişim gibi davranmayı kes!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım, sesim otobanın boşluğunda yankılanırken. Öfkeden titreyen ellerimle göğsüne sert bir darbe indirdim. "Bana kimsesizmişim gibi, sana muhtaçmışım gibi konuşma Teoman Varnalı! Ben bu yola tek başıma çıktım, bu savaşı tek başıma başlattım! Eğer etrafımda kimse yoksa, bu benim seçimim! Senin o sığınacak liman rolünü oynaman, arkamdan çevirdiğin işleri örtbas etmeye yetmez!"

Teoman, onu itmemle birlikte sadece bir adım geriledi. Sırılsıklam ceketinin cebinden, az önce dolaptan fırlayarak söküp aldığı o yeşil saten parçasını hırsla çıkarıp ayaklarımızın altındaki çamurlu asfalta fırlattı. Gözleri kapkara olmuştu, şakağındaki o morluk yağmur sularının altında daha da belirgin, daha da tekinsiz duruyordu. "Hala arkamdan iş çevirdiğimi söylüyorsun!" diye kükredi Teoman, üzerime doğru tekrar yürüyerek. Sesi öfkeden çatallanmıştı, delirmek üzere olan bir adamın son sabır kırıntılarıyla konuşuyordu. "Ulan ben senin için kendi aileme, altındaki o krallığa savaş açtım be! Annemin karşısına dikilip 'Ona dokunursanız bu evi başınıza yıkarım' diyen bendim! Salonda herifin tekini sırf sana o pis gözleriyle baktı diye duvara gömen bendim! Sen neyden bahsediyorsun lan? Hangi yalandan bahsediyorsun?!"

"O boş dolaptan bahsediyorum!" diye çığlık attım, yağmur suları gözlerime dolarken ona daha da yaklaştım, neredeyse göğüs göğseydik. "O anahtarı aldığımda yüzündeki o ifadeyi gördüm! Sen o dolabın boş çıkacağını biliyordun! Beni oraya bilerek gönderdin ki, Fulya'nın karşısında elindeki tek kozu kaybetmiş, çaresiz bir kadın olarak yine senin kollarına koşayım! Beni kendine mahkum etmeye çalışıyorsun Teoman! Senin o perişan aşık maskenin altında koskoca bir ego yatıyor! Beni kurtaran kahraman olmak istiyorsun ama ben senin kurtarılacak kurbanın olmayacağım!"

"Kahraman mı?!" Teoman acı ve alay dolu bir kahkaha attı, sesi gecenin karanlığında kayboldu. Ardından iki eliyle birden sırılsıklam yakalarımı kavradı, beni sarsarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Nefesi yüzümü yakıyordu. "Ben kahraman falan değilim Manal! Ben bizzat o cehennemin kendisiyim! Ama sen o kadar körsün ki, o kadar nefretle dolusun ki, sana uzatılan elin seni yanmaktan mı koruduğunu yoksa ateşe mi ittiğini ayırt edemiyorsun! Sana yalan söylemedim diyorum! O dolabın boş çıkması benim de dünyamı başıma yıktı, anlamıyor musun?!"

"Anlamıyorum!" diye bağırdım, yakalarımdaki ellerini çözmeye çalışarak tırnaklarımı bileklerine geçirdim. "Çünkü sen bir Varnalı'sın! Sizin kanınızda yalan var, sizin genlerinizde ihanet var! Ben o Bulgaristan sınırından tek başıma geçerken arkamda cesetler bıraktım, kimseye güvenmeyerek hayatta kaldım! Şimdi gelip bana 'tek seçeneğin benim' diyerek beni köşeye sıkıştıramazsın!"

"Seni köşeye sıkıştıran ben değilim, senin o bitmek bilmeyen şüphen!" diye haykırdı Teoman. Yakalarımı bırakıp ellerini arabanın tavanına sertçe vurdu, metalden çıkan o büyük güm sesi yağmurun ritmini böldü. "Sana yemin ederim, eğer seni kandırıyor olsaydım, şu an bu otobanın ortasında, bu sırılsıklam halde senin o hırçın çığlıklarını çekiyor olmazdım! Seni orada, o malikanede annemin adamlarının önüne atar, arkama bile bakmadan giderdim! Ama yapamıyorum lan! Yapamıyorum! Senin o lanet olası hırsın bile beni kendine çekiyor, bunu görmüyor musun?!"
İkimiz de nefes nefeseydik. Yağmur bardaktan boşalırcasına üzerimize yağmaya devam ediyor, sırılsıklam elbisemin yırtık parçaları bacaklarıma dolanıyordu.

Teoman bir anda üzerime atıldı. Ne olduğunu, ne ara nefesimin kesildiğini anlayamadım. Devasa, güçlü elleri sırılsıklam olmuş zümrüt yeşili saten elbisemin yakalarından bodoslama kayıp omuzlarımı kavradı ve beni arkamdaki spor arabanın buz gibi kaportasına, o sırılsıklam metale sertçe yasladı. Sırtım arabayla buluştuğunda ağzımdan küçük bir inilti koptu ama Teoman o iniltinin havaya karışmasına bile izin vermedi.
Başını delice bir hırsla eğdi ve dudaklarıma yapıştı.

Bu, salondaki o nazik, o korumacı koca öpücüklerinden çok uzaktı. Bu öpücük, otobanın ortasındaki o bardaktan boşalan yağmur kadar vahşi, o gök gürültüsü kadar gürültülü ve can alıcıydı. Dudakları dudaklarımı hırsla, adeta canımı yakmak istercesine ezdiğinde, içimdeki Manal ilk birkaç saniye direnmeye çalıştı; ellerim göğsüne kapandı, onu itmek için sırılsıklam ceketini kavradım. Ama Teoman belimdeki o güçlü eliyle beni kendine öyle bir mühürledi, yırtılan saten elbisemin altından çıplak kalan bacaklarımı kendi gövdesiyle araba arasında öyle bir sıkıştırdı ki, hareket etmek imkansızdı.

Dudaklarımı sertçe ayırdığında ikimiz de deli gibi soluyorduk. Yağmur suları yüzlerimizden birbirine karışarak akıyordu. Teoman, gözleri kan çanağı gibi dönmüş bir halde, alnını sırılsıklam alnıma yasladı. O keskin yüz hatları öfkeden ve tutkudan tir tir titriyordu. "Seviyorum lan!" diye kükredi yüzüme doğru, sesi o koca otobanı, o fırtınayı evrenin en sessiz yerine çevirecek kadar güçlüydü. "Anladın mı?! Ölüp bitiyorum aşkından! Sen ne dersen de, ne yalan uydurursan uydur, ben senin o lanet olası hırsına da, o şüphelerine de köleyim."

Bu itiraf, kalbimin tam ortasına o bomboş çıkan dolaptan çok daha büyük bir darbe indirdi. Teoman Varnalı, yeraltının o acımasız, o karanlık prensi, sırılsıklam bir halde otobanın ortasında bana deliliğini haykırıyordu.
Sözlerini bitirir bitirmez, bana nefes alma şansı bile tanımadan tekrar dudaklarıma yapıştı. Ellerim Teoman'ın sırılsıklam boynuna dolandı, parmaklarımı o siyah, ıslak saçlarının arasına geçirerek onu kendime daha da çektim ve aynı vahşi tutkuyla, aynı çiğ hırsla öpücüğüne karşılık verdim. Yağmur bizi yıkarken, arabanın kaportasına yaslanmış halde birbirimizin içinde kayboluyorduk. Dudaklarımız birbirini talan ediyor, aramızdaki o tehlikeli bağ bizi dipsiz bir kuyuya doğru çekiyordu.

Tam o sırada, o karanlık dehlizin içindeyken, virajın arkasından sırılsıklam asfalta vuran devasa bir ışık hüzmesi gecenin karanlığını bıçak gibi yardı.
Güçlü, kör edici iki far ışığı, doğrudan arabaya yaslanmış olan bedenlerimizin, benim çıplak bacaklarımın ve Teoman'ın sırtının üzerine dikildi. Işık o kadar güçlüydü ki, gözlerimi kamaştırdı.
Ama dudaklarımı Teoman'ın o sıcak, o deli gibi öpen dudaklarından bir milim bile ayırmadım. Teoman beni dünyayı unutmuş gibi öpmeye devam ederken, ben dudaklarımı onun dudaklarında tutarak, parmaklarım hala saçlarının arasındayken gözlerimi yavaşça açtım. Farların o kör edici, çiğ ışığına karşı gözlerimi kıstım.

Işığın hemen arkasında, yağmurun altında duran o lüks, zırhlı siyah jipin ön camına kilitlendi bakışlarım.
Arabanın silecekleri çılgın gibi çalışıyor, camın üzerindeki suları iki yana savuruyordu. Ve o camın hemen arkasında, arka koltukta tüm asaleti ve buz gibi soğukluğuyla oturan o kadını gördüm.

Fulya Varnalı.

Boynundaki o gümüş zinciri kopardığım, krallığını yıkmak için canımı dişime taktığım o burjuva kraliçesi, o loş ve korunaklı arabasından bizi izliyordu. Yüzünde ne bir öfke ne bir şaşkınlık vardı.

Dudaklarında o küçük, zehirli tebessüm donmuştu.
Dudaklarım hala oğlunun dudaklarının arasında ezilirken, Fulya Varnalı ile o sırılsıklam otobanın ortasında, far ışıklarının altında göz göze gelmiştik. Teoman dünyadan bihaber beni aşkıyla yakıp kavururken, ben annesinin o ölümcül bakışlarının tam ortasında, tuzağın en büyüğünün içine düştüğümüzü o an anladım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.