AMBİVALAS kitap kapağı

20. bölüm / 26

AMBİVALAS

KAMERA

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: KAMERA

Alaz'ın kumsalın ilerisindeki o ışıklı büfeden bana doğru gelen adımlarını hızlandırırken, avcumun içindeki o nemli kağıt parçası adeta tenimi kavuran bir kor ateşe dönüşmüştü. Kalbim göğüs kafesimi yırtarcasına çarpıyor, boğazımdaki o sert yutkunma hissi bir türlü geçmiyordu. Kağıdı aceleyle katlayıp hırkamın derin cebinin en dibine, adeta maziye gömer gibi sıkıştırdım.
Tam o sırada Alaz, elindeki iki külahta hafifçe erimeye yüz tutmuş dondurmalarla yanımda durdu.

Benim yüzüme baktığı an, o korumacı ve yırtıcı Varnalı dikkatini gizleyemedi. Bakışları saniyeler içinde kısıldı, tebessümü dudaklarında dondu. "Akça?..." dedi Alaz, sesindeki o neşeli ton anında yerini boğuk bir endişeye bırakırken. Elindeki dondurmaları umursamadan bana doğru bir adım daha yaklaştı. "Rengin kireç gibi olmuş... Ne oldu, rüzgar mı çarptı aniden? İki dakika ayrıldım yanından, sanki hayalet görmüş gibisin."
Boşta kalan o koca, sıcak elini uzatıp titreyen yanağıma yerleştirdi. Onun o güven veren, toprağı havalandıran sıcak avcu tenime değdiği an içimdeki o suçluluk duygusu iki katına çıktı. O bana yalanlardan uzak bir gökyüzü vaat ederken, ben cebimde kapkara bir bulut saklıyordum. Yüzüme zoraki, hafifçe titreyen bir tebessüm yerleştirmeye çalıştım ama sesimin titremesine engel olamadım. "Yok... Yok bir şey Alaz," dedim, gözlerimi onun o her şeyi gören zifiri karanlığından kaçırarak denizin simsiyah sularına diktim. "Sadece... Sahil rüzgarı aniden çok sertti. Fena halde üşüdüm. Eve dönelim mi? Dondurmayı da içeride yeriz." Alaz, benim bu kaçamak cevabıma pek inanmış gibi durmuyordu. Keskin bakışları bir anlığına kumsalın karanlık ara sokaklarına, o çarpan adamın yok olduğu tarafa doğru kaydı. İçgüdüleri ona ters giden bir şeyler olduğunu fısıldıyordu ama benim titreyen omuzlarımı gördüğünde daha fazla üstelemek istemedi. O dağ gibi gövdesiyle bana siper olacak şekilde arkama geçti, montunun önünü hafifçe aralayıp beni sarmaladı.
"Tamam güzelim, yürü bakalım. Bu hırçın prenses hemen pes etti desene sahil ayazına," diyerek olayı tatlıya bağlamaya çalıştı, o serseri fısıltısıyla saçlarımın arasından öptü. "Gidelim yuvamıza."
Villanın o yüksek taş duvarlarından içeri adım atıp devasa cam kapıyı arkamızdan kilitlediğimizde, dışarıdaki tekinsiz dünya bir anlığına yine dışarıda kalmış gibiydi. Alaz mutfakta eriyen dondurmaları tabaklara koyarken, ben salondaki koltuğa geçip oturdum. Aklım sürekli cebimdeki o notta ve yukarıdaki yatak odasında, valizimin en dibinde sakladığım o iki gözlü sembolün dosyasındaydı. "Kimseye güvenme." Bu cümle sadece Alaz'ı mı kastediyordu, yoksa etrafımızdaki herkesi mi?

&&&

Gece yarısına doğru, villanın o devasa yatak odasındaki büyük yatağa uzandığımızda Alaz'ın derin ve huzurlu nefesleri odayı doldurmaya başlamıştı. Beni göğsüne sımsıkı çekmiş, bir kolunu belime dolamıştı; sanki dünyadaki tüm tehlikelerden beni korumak ister gibi mühürlemişti bedenini bedenime. Onun uykunun o şifalı kollarına tamamen teslim olduğundan emin olmak için dakikalarca bekledim. Nefes alışverişleri tamamen yavaşlayıp göz kapakları ağırlaştığında, onun o koca kolunu narin bir hareketle üzerimden kaldırdım. Yataktan bir gölge gibi, hiç ses çıkarmadan süzüldüm.

Çıplak ayaklarımla odanın parkelerine basarak gardırobun önüne ilerledim. Hırkamın cebindeki o nemli kağıdı çıkardım. Ardından valizimin fermuarını milim milim, neredeyse hiç ses çıkarmayacak bir yavaşlıkla çektim. En dipteki kazakların arasına gizlediğim o kapkara dosyayı parmaklarımın arasına aldım. Kalbim yine o suçlu ritmiyle küt küt atarken, banyonun kapısını aralayıp içeri sızdım ve kapıyı arkamdan yavaşça kilitledim. Banyonun o soluk ışığını açtığımda, aynadaki solgun çehremle karşılaştım. Mermer tezgahın üzerine önce o iki gözlü sembolün yeraltı şemalarıyla, holding bağlantılarıyla dolu kapkara dosyasını açtım. Hemen yanına ise, kumsalda o gizemli adamın cebinden düşen, siyah kalemle alelacele çizilmiş o nemli not kağıdını bıraktım.

İki sembol yan yana duruyordu. Biri Varnalıların o kanlı tahtını sallayacak kadar büyük bir intikam ve koruma kalkanıydı; diğeri ise o kalkanı daha ilk günden paramparça eden tekinsiz bir tehdit. Bu oyun sadece Fulya Varnalı'nın değildi; bu, ucu nereye varacağı belli olmayan, Alaz'ın bile belki de bilmediği devasa bir yeraltı dehliziydi.

Mermer tezgaha iki elimi yaslayıp başımı aşağıya eğdim. İçimdeki o yırtıcı kadın şimdi tam anlamıyla bir labirentin ortasında sıkışıp kalmıştı. Alaz içeride, benim için kurduğu o temiz sayfada masum bir çocuk gibi uyurken, ben burada, o bembeyaz zambağın köklerine sızan bu kapkara zehirle yapayalnız kalmıştım.

Derin, sarsıcı bir nefes aldım. Titreyen parmaklarımın ucunu dosyanın o sert, siyah kapağına yerleştirdim ve kapağı usulca araladım. Sayfaların o eski kağıt kokusu burnuma dolarken, gözlerim hızla satırların arasında gezinmeye başladı.
Sayfaları çevirdikçe karşıma çıkan ilk şey, Bulgaristan'daki o eski, karanlık teşkilatıma ait gizli arşiv kayıtları ve Fulya Varnalı'nın o teşkilatla geçmişte yaptığı gizli yazışmalardı. Resmen o lanetli teşkilatla iş birliği yapmışlardı.
Sayfaları biraz daha çevirdiğimde, doğrudan Kuzey'in ismiyle açılmış o ölüm raporuyla göz göze geldim.

Raporda Kuzey'in o kanlı gecedeki ölümüne dair bilgiler yer alıyordu. Ancak dosyanın altına doğru ilerlediğimde, Fulya'nın kendi el yazısıyla düştüğü tekinsiz bir not dikkatimi çekti. Kırmızı kalemle yazılmış notta aynen şu cümle yer alıyordu: "Kuzey'in ölümüne dair tüm gerçek veriler ve bu operasyonun asıl perde arkası, Varnalıların özel arşivinde saklanmaktadır. Bu sırrın ucu Bulgaristan'daki teşkilata kadar uzanıyor ve Akça Arel asla bu arşivin varlığını öğrenmemeli." Notu okuduğum an boğazımda koca bir cam kırığı batmış gibi hissettim. Dosyada Kuzey'in neden öldüğüne ya da arkasındaki asıl sebebe dair açık bir detay henüz yoktu; o büyük sır hala Varnalıların o gizli arşivinde kilitliydi. Ama bu dosya, o arşive giden ve Kuzey'in ölümünün arkasındaki asıl gerçeğe ulaşmamı sağlayacak ilk tekinsiz ipucuydu.

Kumsaldaki adamın bıraktığı notu elime alıp Fulya'nın bu yazısıyla yan yana koydum. "Kimseye güvenme. Her şey sandığından daha büyük." Yutkundum. Gözlerim nemli kağıdın arkasındaki o silik, neredeyse eriyip gitmiş yazılara odaklandığında, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o tanıdık, ritmik atışını yeniden hissettim. Titreyen parmaklarımla kağıdı hafifçe ışığa doğru eğdim. Mürekkep, sahil ayazının nemiyle kağıdın dokusuna öyle bir işlemişti ki, ilk bakışta sadece siyah bir leke gibi duruyordu. Ama dikkatle baktığımda, o sert ve aceleci el yazısının arkasına gizlenmiş o tek satırlık adresi ve saati seçebildim:
"Yarın, 14:00. Limandaki terk edilmiş fener."

Nefesim boğazımda düğümlendi. O gizemli adam, kumsalda bana o sert hamleyle çarpıp bu kağıdı yere atarken sadece anlık bir uyarı fırlatıp kaçmamıştı. Benim Fulya Varnalı'nın odasından o kapkara dosyayı yürüttüğümü, intikam için yanıp tutuştuğumu ve Kuzey'in ölümünün peşinde olduğumu biliyordu.

Elimdeki notu usulca mermer tezgahın üzerine bıraktım. Yanında duran o lanetli dosyaya, Fulya'nın kırmızı kalemle düştüğü o tekinsiz nota baktım. "Kuzey'in ölümüne dair tüm gerçek veriler ve bu operasyonun asıl perde arkası, Varnalıların özel arşivinde saklanmaktadır. Akça Arel asla bu arşivin varlığını öğrenmemeli." Cümle zihnimin duvarlarına çarpa çarpa yankılanıyordu. Kuzey... Canımdan can koparan o çocuk, o karanlık gecede can veren o masum... Onun ölümünün asıl gerçeği Varnalıların gizli bir arşivinde kilitliyken ve boynumdaki o kolye Fulya tarafından paramparça edilmişken, elimde kalan tek somut bağ bu notu bırakan adamdı.

Yarın saat tam ikide o limandaki terk edilmiş fenere gitmek zorundaydım. Ama bu, hayatımın en tehlikeli kumarı demekti. Çünkü arkamı döndüğüm an, yatak odasında hiçbir şeyden habersiz, benim için bambaşka bembeyaz bir sayfa açtığını sanan bir Varnalı uyuyordu. Alaz... Beni dünyadaki tüm kötülüklerden korumak ister gibi göğsüne bastıran, kokumu içine çekerek uykuya dalan o adam.

Eğer yarın o saatte Alaz'ı atlatıp limana tek başına gidemezsem, Kuzey'in ölümünün ardındaki o büyük sırra giden tek kapı yüzüme sonsuza kadar kapanacaktı. Ama Alaz'ın o yırtıcı, şüpheci içgüdülerini atlatmak, bir gölgeyi kandırmaktan farksızdı. En ufak bir açığımda, kumsaldaki o adamın da benim de infazımızı kendi elleriyle imzalayabilirdi. "Kimseye güvenme," demişti adam. Alaz'a bile.

Derin, ciğerlerimi yakan bir nefes alarak dosyayı mermer tezgahın üzerinden kaldırdım. Milim milim, hiçbir ses çıkarmamaya özen göstererek banyo kapısının kilidini açtım. Çıplak ayaklarımla odanın parkelerine basıp gardıroba yaklaştım. Dosyayı tıpkı bulduğum gibi valizimin en dibine, o kalın kazakların arasına, kimsenin ruhu duymayacak şekilde gömdüm. Kumsaldaki o nemli notu ise geceliğimin gizli cebine sıkıştırdım.
Yatağa, Alaz'ın o sıcak, dağ gibi gövdesinin yanına usulca süzüldüğümde kalbim hala küt küt atıyordu. Alaz, benim yatağa girdiğimi hisseder hissetmez uykulu bir refleksle kolunu belime doladı, beni göğsüne doğru çekip başımın üzerine boğuk bir öpücük kondurdu. Onun bu kokusu, bu güven veren sıcaklığı içimdeki suçluluk ve öfke savaşını daha da alevlendirdi. Gözlerimi tavandaki karanlığa diktim. Yarın büyük bir oyun başlayacaktı. Alaz'ın ruhu bile duymadan o fenere gitmeli, o adamla yüzleşmeli ve Kuzey'in ölümünün ardındaki o büyük sırrın ilk perdesini aralamalıydım.

&&&

Göz kapaklarıma hücum eden sabah güneşinin o parlak, ılık ışığıyla bilincim yavaşça yerine gelmeye başladı. Gece banyoda yaşadığım o kâbus gibi dakikalar, o kapkara dosya ve tekinsiz not, zihnimin kuytu köşelerinde birer zehir gibi bekliyordu. Derin bir nefes alıp gözlerimi usulca araladığımda, tam karşımda, dirseğini yastığa dayamış ve başını eline yaslamış şekilde beni izleyen Alaz'ı buldum.

Saçlarımın bir tutamını parmaklarının ucuna dolamış, yüzümdeki en ufak bir kıpırtıyı bile kaçırmak istemez gibi beni seyrediyordu. Yüzünde hafif, huzurlu bir tebessüm belirdi. "Günaydın güzelim," dedi sesi sabahın o boğukluğuyla kısık ve derinden gelirken. "O kadar huzurlu, o kadar derin uyuyordun ki... İnan öpmeye bile kıyamadım, uyanmanı bekledim." Yutkundum, içimdeki o fırtınayı gizlemek için zoraki ama sıcak bir tebessüm yerleştirdim dudaklarıma. "Günaydın," dedim, elimi kaldırıp onun sakallarına usulca koyarak. "Ne zamandır böyle izliyorsun beni?"

Hafifçe güldü, elimi öpüp avcunun içine aldı. "Çok değil, bir saattir falan. Seni böyle izlemek, dünyadaki bütün o pisliği, yeraltının o leş kokusunu unutturuyor bana Akça. Sanki sadece sen varsın, bir de senin bu kokun."

"Abartıyorsun Alaz," dedim yataktan hafifçe doğrulup saçlarımı geriye doğru atarken. "Kalkalım hadi, acıktım ben. Kahvaltıyı beraber hazırlayalım mı?"

"Sen istersin de ben mutfağa girmez miyim?" diyerek yataktan hızla kalktı ve beni de belimden kavrayıp havaya kaldırdı. Kısa bir gülüşmenin ardından ikimiz de mutfağa geçtik. Alaz ocağın başına geçip çayı demlerken, ben de tezgahta domatesleri, salatalıkları dilimlemeye başladım.
Teoman arkamdan gelip belime sarıldı, çenesini omzuma yasladı. "Ee, menüde başka ne var şefim? Yumurtayı nasıl istersin?" diye sordu neşeyle.
"Göz yumurta yap bakalım, görelim marifetini Alaz Miraç Varnalı," dedim gülerek. O yumurtaları kırarken, masayı yavaş yavaş donattık. Sonunda masaya oturduğumuzda, tabağıma birkaç zeytin koyarken konuyu o asıl planıma getirmek için derin bir nefes aldım. Sesimin titrememesine özen göstererek, alabildiğine sıradan bir tonda konuştum:
"Alaz, diyorum ki... Kahvaltıdan sonra ben bir kendi evime gideyim. Orada kalan birkaç parça şahsi eşyam, kıyafetlerim falan var. Onları alıp geleyim artık, ne dersin?"

Alaz bir an için o şüpheci tetikçi bakışı geri gelecek gibi oldu ama hemen yumuşadı. "Tek başına gitmeni istemiyorum Akça, yeraltı hala durulmadı, etraf tekinsiz. Ama beraber gideriz. Eşyalarını toplarız, sonra da beraber döneriz," dedi net bir sesle.

İçimden derin bir "Of" çektim. O fenere tek başıma gitmem gerekiyordu ama şu an onunla inatlaşırsam şüpheyi tamamen üzerime çekerdim. Saat henüz erkendi, fenere daha vakit vardı. Önce eve gitmeli, Teoman'ı bir şekilde orada atlatmanın veya fener saatine kadar planı değiştirmenin bir yolunu bulmalıydım. "Tamam," dedim gülümseyerek, "Beraber gideriz, hem bana yardım etmiş olursun."

&&&

Kahvaltımızı tamamladıktan sonra üzerimizi giyindik ve evden çıktık. Teoman'ın o siyah, ağır arabasına bindiğimizde içimdeki huzursuzluk katlanarak büyüyordu. Yol boyunca Teoman elimi hiç bırakmadı, vites kutusunun üzerinde parmaklarımı kenetlemişti. Benim aklım ise tamamen kumsaldaki adamda ve valizin dibine gömdüğüm o kağıtlardaydı.

Sonunda benim eski evin sokağına girdiğimizde, araba yavaşladı. Gözlerim evin kapısının önüne dikildiği an kalbim aniden duracak gibi oldu. Fulya Varnalı'nın o lüks, parlak siyah arabası tam benim kapımın önünde park edilmiş halde duruyordu.
"Fulya..." diye fısıldadım, sesimdeki öfke ve şaşkınlık anında dışarı taştı.
Alaz da arabayı sertçe durdurup kaşlarını çattı. "Annemin arabasının burada ne işi var? Ne arıyor bu kadın senin evinde?" dedi, sesi bir anda buz kesti.

Ben daha Alaz'ın cümlesini bitirmesini beklemeden, emniyet kemerini tek bir hamlede açtım ve arabanın kapısını iterek kendimi dışarı attım. İçimi saniyeler içinde devasa bir panik ve tehlike hissi kaplamıştı. "Akça! Dur, nereye!" diye arkamdan bağıran Teoman'ı duymamazlıktan geldim. Topuklarım kapının önündeki taşlara vura vura, deliler gibi koşmaya başladım. Ön kapı kilitli görünüyordu, bu yüzden hiç vakit kaybetmeden evin yan tarafındaki dar patikadan arka bahçeye doğru depar attım.

Zihnimde sadece tek bir düşünce vardı: Kuzey.
Bahçenin köşesindeki o küçük, ahşap deponun önüne geldiğimde nefes nefeseydim. Deponun normalde kilitli olması gereken o eski demir kapısının ardına kadar açık olduğunu, zincirin yerde süründüğünü gördüm. İçimdeki o korku bir çığlığa dönüştü. Kapıyı hızla ittirip karanlık, tozlu deponun içine daldım. Gözlerim direkt o köşeye, yıllardır gözüm gibi sakladığım, Bulgaristan'dan, o kanlı geçmişten ve Kuzey'den geriye kalan tek somut hatıra olan o eski kırmızı bisikletinin durduğu yere kaydı.
Köşe bomboştu. Bisiklet yoktu. Yerde sadece o bisikletin tekerleğinin bıraktığı hafif bir toz izi kalmıştı.

"Hayır... Hayır, hayır, hayır!" diye bağırdım, ellerimi başımın arasına alarak deponun ortasında kendi etrafımda döndüm. Delirmek üzereydim. Tam o sırada arkamdan deponun kapısında Alaz belirdi. Koşmaktan onun da nefesi kesilmişti, gözlerinde ne olduğunu anlamaya çalışan büyük bir karmaşa vardı. Yanıma gelip o güçlü elleriyle omuzlarımdan tuttu. "Akça, ne oluyor? Ne bu halin, neyi arıyorsun burada?" diye sordu endişeyle.

"Bisiklet..." dedim, sesim hıçkırıkla karışık bir feryada dönüştü, gözlerim çılgın gibi açılmıştı. "Bisiklet yok Alaz! Kuzey'in bisikleti... O buradaydı, bu depodaydı! Yok etmişler, çalmışlar!"
Alaz omuzlarımı daha sıkı bastırdı, yüzü kaskatı kesilmişti. Dışarıya, bahçeye ve garaj tarafına doğru bir anlık göz gezdirdi ve o da durumun vahametini anlayarak o korkunç gerçeği yüzüme vurdu: "Akça... Sadece bisiklet değil. Garajdaki o arabaların da hiçbiri yok, hepsi gitmiş. Burayı resmen talan etmişler, her şeyi temizlemişler!"

"O kadın yaptı..." diye mırıldandım öfkeyle titreyerek. "O şeytan yaptı!"
Tam o esnada, sessizliği bozan o tiz ses deponun içinde yankılandı. Cebimdeki telefonum acı acı çalmaya başladı. Titreyen ellerimle telefonu cebimden çıkardım. Ekranda o ismi gördüm: Fulya Varnalı.

Yeşil tuşu deliler gibi kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm. İçimdeki tüm nefret, tüm o geçmişin acısı tek bir çığlıkta birleşti: "Nerdesin lan sen?! Nerdesin Allah'ın belası kadın?! Araban evimin önünde, depomu boşaltmışsın! Ne istiyorsun benden, ne arıyorsun benim evimde?!"
Telefonun diğer ucundan, Fulya'nın o tüyler ürperten, alabildiğine sakin, kibirli ve buz gibi sesi yükseldi. Hafifçe kıkırdadı, sanki benim bu çaresizliğim ona büyük bir zevk veriyordun.

"Sakin ol Akça... Ses tonuna dikkat et, karşında kimin olduğunu unutma," dedi Fulya, sesi adeta yılan gibi tıslıyordu. "Şimdi o çığlık atmayı bırak ve beni iyi dinle. Sana birazdan telefonuna bir konum atacağım. Tek bir kelime etmeden, arkana bile bakmadan hemen o konuma gel. Gel ki... büyük sürprizi kendi gözlerinle göstereyim. Sakın geç kalma, bekliyorum."
Telefon yüzüme kapandı.
Elim havada asılı kalırken, arkamda duran Alaz'ın öfkeli bakışları altında, telefonuma düşecek olan o lanetli konumu beklemeye başladım.

Telefonun ekranı o keskin, tiz bildirim sesiyle aydınlandığında gözlerim haritada beliren o kırmızı noktaya kilitlendi. Şehrin tamamen dışında, medeniyetin uğramadığı, haritalarda bile adı sanı geçmeyen bomboş, ıssız bir araziyi işaret ediyordu.
Alaz gözlerini ekrandan ayırmadan dişlerini sıkıyordu.
" Bizi nereye çağırıyor lan?" dedi sesi adeta bir motorun hırıltısı gibi derinden ve öfkeyle gelirken. "Bu ıssızlığın ortasında ne oyunu oynuyor yine?"

"Gidiyoruz Alaz," dedim. Koşarak arabanın yanına geri gelip yerleştik. "Gazı kökle hadi. Ne saklıyorsa, ne oyun oynuyorsa bugün o kadının o kibirli yüzüne o sürprizini çarpacağım." Alaz hiçbir şey söylemedi. Arabayı sert bir hamleyle geri vitese taktı, lastiklerin o çığlık atan sesi eski evimin sokağında yankılanırken direksiyonu o ıssız araziye doğru kırdı. Yol boyunca ikimizden de tek bir ses bile çıkmadı. Şehrin o korunaklı, lüks evleri yavaş yavaş geride kalırken, etrafı sadece kuru ağaçlar, çatlamış topraklar ve tekinsiz bir sessizlik kaplamaya başladı.

Arabanın hız ibresi sınırları zorluyordu; Alaz'ın parmakları direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki boğumlarının bembeyaz kesildiğini görebiliyordum. Benim aklım ise sadece o depoda yok olan geçmişimdeydi.

Sonunda araba tozlu, çakıllı bir yola sapıp o bomboş arazinin ortasına doğru ilerlediğinde uzaktan devasa bir gölge yükselmeye başladı. Havaya yayılan o geniz yakan, ağır koku burnuma dolduğu an içimdeki o tetikçi içgüdüleri alarm vermeye başlamıştı. Bu koku... Bu saf benzin kokusuydu. Alaz arabayı o ıssız alanın tam ortasında, tozu dumana katarak frenledi. Araba daha tamamen durmadan kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Karşımda gördüğüm manzara, içimdeki o hırçın kadını bile olduğu yere çivileyecek kadar gaddarca, adeta bir güç gösterisiydi.

Bulgaristan'daki o kanlı teşkilat yıllarından beri ilmek ilmek topladığım, maziye dair elimde kalan ve gözüm gibi baktığım o devasa araba koleksiyonum... Tam tamına 12 tane nadide, her birinde yeraltının, kaçışlarımın ve maziye dair dökülen kanların izi olan o 12 araba, devasa bir vinç vasıtasıyla acımasızca, hurda yığınları gibi birbirlerinin üstüne fırlatılmıştı. Metallerin birbirine geçerken çıkardığı o can çekişen sesleri duyar gibiydim. En üstteki araba yamulmuş, altındakinin tavanını ezmişti. Ve işin en vahşi kısmı; o üst üste yığılmış anılarımın, arabalarımın üzerinden aşağıya doğru şarıl şarıl benzin dökülüyordu. Likit zehir, kaportaların üzerinden süzülüp toprağa karışıyordu. O metal yığınının birkaç metre uzağında ise, elinde parıldayan gümüş bir çakmakla Fulya Varnalı duruyordu. Üzerindeki o pahalı, beyaz kürküyle bu pisliğin ve benzinin ortasında adeta bir ölüm meleği gibi parıldıyordu. Yüzünde, beni buraya getiren o kibirli, iğrenç tebessüm vardı.

Alaz arkamdan deliler gibi koşarak yanıma geldi, gördüğü manzara karşısında o da afallamıştı. "Anne! Sen ne yaptığını sanıyorsun?!" diye kükredi, silahına davranmak ister gibi bir hamle yaptı ama Fulya çakmağın kapağını çıt diye açarak o küçücük alevi havaya kaldırdı.

"Bir adım daha atarsan Teoman, o çok sevdiğin kadının bütün mazisini tek bir kıvılcımla küle çeviririm," dedi Fulya. Sesi rüzgarın arasında alabildiğine sakin ve tehditkardı.
Ben ise o 12 arabaya, dökülen benzine ya da Fulya'nın elindeki o ölümcül aleve bakmıyordum bile. Gözlerim deli gibi o enkazın etrafında döndü, toprağa baktım, vincin arkasına baktım... Ama o yoktu. İçimdeki o yangın, arabaların benziniyle değil, o çocuğun hatırasıyla harlanıyordu.

Adımlarım Fulya'ya doğru bir adım öne çıktı. Dudaklarım titriyordu, ellerim iki yanımda zangır zangır sallanıyordu. Sesim o kadar kısık, o kadar çaresiz ama bir o kadar da derinden çıktı ki, kendi sesimden kendim korktum.
"Bisiklet..." dedim, boğazımdaki o hıçkırığı yutmaya çalışarak. "Bisiklet nerede?"
Fulya gözlerini hafifçe devirdi, sanki koskoca araba koleksiyonunun ortasında o eski çocuk bisikletini sormam onunla dalga geçiyormuşum gibi gelmişti ona. Keyifle güldü, çakmağın alevini metallere doğru biraz daha yaklaştırdı. "Buraya kadar deliler gibi o hurda parçası için mi koştun Akça?" dedi Fulya, sesi adeta içimi oymak ister gibi alaycıydı. "Bunca servetin, bunca geçmişin burada benzinle yıkanırken, sen hala bisikletin peşindesin, öyle mi?"

Gözlerimden bir damla yaş yanağımdan aşağı süzüldü ama o öfke göz bebeklerimi kıpkırmızı yapmıştı. Alaz'ın beni tutmaya çalışan elini sertçe ittim. Fulya'ya doğru bir adım daha atarken sesimi bu kez tüm ıssız alanda yankılanacak şekilde yükselttim, titreyen ama yırtıcı bir sesle haykırdım: "Sana bisiklet nerede dedim Allah'ın cezası kadın! Cevap ver bana! Kırmızı bisiklet nerede?!"
Fulya'nın yüzündeki o alaycı gülüş aniden dondu, gözlerinde o sinsi, karanlık Varnalı bakışı belirdi. Çakmağı tutan elini hafifçe indirdi, bana doğru bir iki adım yaklaştı. Benzinin o ağır kokusu aramızdaki havayı zehirlerken, dudaklarından o tüyler ürperten cümle döküldü:
"Onu en sona sakladım senin için Akça... Merak etme. O küçük bisiklet, senin o kaskatı kesilmiş kalbini tamamen kırmak için doğru zamanı bekliyor. Ama önce... Geçmişinin nasıl yandığını izleyeceksin."

Çakmağı parmaklarının arasında saniyeler içinde ateşleyip, o parıldayan ölümcül alevi hiç düşünmeden, üst üste yığılmış 12 arabalık mazi enkazımın tam ortasına doğru fırlattı.
"Hayır!" diye çığlık attım ama sesim rüzgarda boğuldu.
Alev, benzinle yıkanmış kaportaya değer değmez adeta aç bir canavar gibi kükredi. Saniyeler içinde, o medeniyetin uzağındaki ıssız arazi devasa bir alev topuna döndü. Metallerin genleşirken çıkardığı o korkunç feryatlar, lastiklerin patlama sesleri ardı ardına yankılanmaya başladı. İlk arabanın benzin deposu büyük bir gürültüyle patladığında, gökyüzüne doğru kapkara, zehirli bir duman bulutu yükseldi. Patlamanın şiddetiyle havaya savrulan kıvılcımlar yüzümü yalayıp geçerken, Alaz beni belimden kavrayıp geriye doğru çekti. 12 arabalık geçmişim, Bulgaristan'dan bu yana tırnaklarımla kazıyarak kurduğum o korunaklı dünya, saniyeler içinde cayır cayır yanıyordu.
Fulya ise arkasındaki o devasa yangına arkasını bile dönmeden, dumanların gölgesinde duran o iri yarı korumalarına doğru buz gibi bir komut verdi: "Getirin şu bisikleti," dedi, sesi o patlama gürültülerinin arasında bile net ve pürüzsüzdü.
Korumalardan ikisi, vincin arkasındaki minibüsün kapısını açtı. İçinden, gördüğüm an göğsüme bin tonluk bir ağırlık oturtan o eski, kırmızı çocuk bisikletini çıkardılar. Bulgaristan'daki o kanlı geceden, Kuzey'in o masum gülüşünden ve ellerimin arasından kayıp giden o candan geriye kalan tek somut şeye, o küçük gidona, paslanmış zincirlere baktım. Korumalar bisikleti getirip Fulya'nın tam önüne, tozlu toprağın üzerine bıraktılar.

Fulya, yanındaki diğer adamın elindeki benzin bidonunu sertçe kavradı. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan, bidonun kapağını açtı ve o küçük, kırmızı bisikletin üzerine yavaşça, adeta tadını çıkara çıkara benzini dökmeye başladı. Likit zehir, Kuzey'in oturduğu o küçük koltuğun üzerinden süzülüp toprağa akıyordu. "Yapma!" diye feryat ettim, içimdeki tüm nefes tükenene kadar haykırdım. "Yapma, yalvarırım yapma! Tek o kaldı bana ondan... Başka hiçbir şeyim yok, yapma!"

Deliler gibi ileriye atılmak istedim ama Alaz o güçlü kollarıyla beni arkamdan öyle bir sardı ki, milim kıpırdayamadım. "Akça dur! Yaklaşma, alev alacaksın, bırak!" diye bağırıyordu kulağımın dibinde. Ama benim gözüm ne alevleri görüyordu ne de Alaz'ı duyuyordu. Topuklarımı toprağa vuruyor, Alaz'ın kollarının arasında çaresizce çırpınıyordum. Gözyaşlarım yanağımdan aşağı sel gibi akarken, hayatımda ilk defa bu kadar aciz, ilk defa bir Varnalı'nın önünde bu kadar diz çökmüş hissediyordum kendimi.

"Yalvarırım yakma onu!" diye hıçkırdım, sesim artık tamamen kırılmıştı. "Ne istiyorsan yaparım... Yemin ederim ne istiyorsan yapacağım. Sakın yakma onu, tek o var!" Ben bu cümleyi kurduğum an, arkamdaki Alaz'ın vücudunun kaskatı kesildiğini hissettim. Kollarındaki o korumacı güç, aniden yerini büyük bir hayal kırıklığına ve öfkeye bıraktı. Kulağıma doğru eğilip, dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu. "Deme onu Akça... Sakın deme! O kadının karşısında bunu söyleme, yalvarma ona! Kendini bu kadar ezdirme onun önünde, söyleme!"

Ama benim için dünya durmuştu. Kuzey'in hatırası küle dönerse, ben de o yangının içine atlardım, biliyordum. Fulya'nın elindeki benzin bidonu aniden durdu. Eli havada, tam o çakmağı yeniden çakacakken asılı kaldı. Gözlerini kıstı, o alaycı ve sinsi bakışlarını doğrudan yüzüme dikti. Yangının kızıllığı Fulya'nın o pürüzsüz yüzüne vururken, bana doğru iki adım yaklaştı. Benzinin ve dumanın o boğucu kokusu arasında sesi adeta zihnimi tırmaladı: "Ne istiyorsam yapar mısın gerçekten, Akça?" diye sordu, kelimelerin üzerine basa basa. "Sözünün arkasında duracak mısın?"

Hiç beklemedim. Arkamda Alaz'ın acı çeken nefesini duyuyordum, beni tutan kollarının titrediğini hissediyordum ama gözümü bile kırpmadan, gözyaşlarımın arasından kafamla onayladım onu. "Yaparım," dedim. "Yeter ki o bisiklete dokunma."
Fulya durdu, derin bir sessizlik oldu arazide. Arkadaki arabaların patlama sesleri bile o an sanki kısıldı. Yüzüne, insanı dehşete düşüren, her şeyi önceden planladığını kanıtlayan o iğrenç, zafer kazanmış gülümsemesini yerleştirdi. Hiç beklemeden, o buz gibi, bencil ve şoke edici cümlesini fırlattı orta yere: "Torun istiyorum," dedi Fulya, gözlerini Alaz'a ve ardından benim karnıma doğru indirerek. "Varnalı soyunu devam ettirecek bir torun vereceksin bana. Ancak o zaman bisikleti sapasağlam ellerine bırakırım."

Alaz'ın beni tutan o güçlü kolları aniden buz kesti, gövdesinin sarsıldığını, nefesinin boğazında tıkandığını hissettim.
Dünya durdu, zaman durdu. Benim o küçük, kırmızı bisikletin önünde diz çökmüş, gözü yaşlı halim, Fulya için sadece keyifle izlenecek bir tiyatro sahnesiydi.

Alaz saniyeler içinde arkamdan sıyrıldı. O ana kadar bir nebze de olsa dizginlemeye çalıştığı o yırtıcı, o katil Varnalı genleri tamamen serbest kalmıştı. Gözleri öfkeden kapkara kesilmiş, yüzündeki damarlar fırlayacak gibi şişmişti. Tek bir kelime bile etmeden belindeki o ağır, siyah silahı hırsla çekti. Namluyu gözünü bile kırpmadan, kendi öz annesinin, Fulya Varnalı'nın tam alnının ortasına doğrulttu. "Sen aklını mı kaçırdın?!" diye kükredi Alaz. Sesi o kadar güçlü çıktı ki, arazideki dumanlar bile savruldu. "Sen ne dediğinin farkında mısın?! Bizim hayatımız, bizim ilişkimiz senin o iğrenç, o hastalıklı oyunlarına meze olmayacak! Çekil o bisikletin önünden, yoksa yemin ederim annem demem, şuracıkta sıkarım kafana!"

Namlunun ucu Fulya'nın tam alnının ortasındaydı. Bir milimlik tırnak hareketine bakıyordu ölüm. Ama Fulya... O şeytani soğukkanlılığıyla kılını bile kıpırdatmadı. Alnına dikilen silaha bakıp acımasızca, kibirli bir kahkaha attı. Elindeki çakmağın o küçük alevini, benzinle yıkanmış kırmızı bisiklete bir milim daha yaklaştırdı.
"Sık o zaman oğlum," dedi Fulya, sesi adeta bir yılan gibi tıslıyordu. "Sık ki, ben daha yere düşmeden bu çakmak da bu bisikletin üzerine düşsün. O çok sevdiğin kadının maziye dair elinde kalan o tek çöp bile gözlerinin önünde küle dönsün! Dene hadi, gücün yetiyorsa sık!"

"Dur! Yapma!" diye çığlık attım. Hızla ileri atılıp Alaz'ın silahı tutan o kaskatı kesilmiş bileğine yapıştım. İki elimle onun elini aşağıya doğru bastırmaya çalıştım. "Dur, değmez! Bırak o silahı!" diye haykırdım. Alaz'ın gözlerindeki o cinnet halini, elinin titreyişini görebiliyordum. Benim hamlemle namlu hafifçe yere doğru kaydı ama içindeki o hırs dinmemişti.

Fulya ise aramızdaki bu çırpınışı izlerken o gaddar planının asıl yüzünü, o zehirli niyetini orta yere kusmaya başladı. Çakmağı indirmeden, doğrudan gözlerimin içine bakarak konuştu: "Ben bu kızı hiçbir zaman bir Varnalı gelini olarak kabul etmedim Teoman! Asla da etmeyeceğim!" diye bağırdı Fulya, maskesi tamamen düşmüştü artık. "Ama madem yeraltındaki o kanlı teşkilat geçmişiyle, o pisliğiyle hayatımıza girdi ve o şifreyi arıyor.. Madem seni benden kopardı, o zaman bu aileye güçlü, kusursuz bir varis verecek! O çocuk Varnalı kanı taşıyacak, o çocuk bu krallığı yönetecek! Sen ise Akça... Sen sadece bir araçsın. Çocuğu doğurduğun, bu aileye o varisi verdiğin gün bu topraklardan defolup gideceksin! Bisikletini de, o lanet mazinizi de ancak o zaman alıp defolabilirsin!"

Duyduğum her bir kelime, ruhuma atılmış bir kırbaç darbesi gibiydi. Beni bir kuluçka makinesi gibi görmesi, çocuğumu benden koparma planı... Alaz duyduklarıyla tamamen delirdi, elimi fırlatıp tekrar öne fırlamak istedi. "Anne seni öldüreceğim!" diye yırtındı.
Ama ben... Gözlerimi o benzin kokan kırmızı bisiklete diktim. Kuzey'in o son gece bana bakışı, o masum yüzü gözlerimin önünden geçti. Eğer o bisiklet yanarsa, Kuzey bu dünyadan tamamen silinecekti. Benim maziye, o çocuğa olan borcum, bu dünyadaki her şeyden, kendi gururumdan bile daha büyüktü. Ne pahasına olursa olsun o hatırayı korumak zorundaydım. Zaman kazanmalıydım. Gece okuduğum o dosyayı, holdingdeki o gizli arşivi ve saat ikiye yaklaşan fener buluşmasını düşündüm. Fulya'yı şimdi durdurmazsam, her şey bitecekti.

Alaz'ın önüne geçtim, sırtımla onun göğsünü siper aldım. Gözyaşlarımı elimle sertçe sildim, dik durdum. Gözlerimi Fulya'nın o zafer sarhoşu gözlerine diktim ve hiç beklemeden, sesimdeki o titremeyi tamamen yok ederek konuştum: "Tamam," dedim, sesim arazideki rüzgarı bile susturacak kadar net ve kararlı çıktı. "Kabul ediyorum. İstediğin o çocuğu, o soyu sana vereceğim Fulya Varnalı."

Alaz arkamdan adeta yıkılmış gibi bir ses çıkardı. "Akça... Ne diyorsun sen? Saçmalama, neyi kabul ediyorsun?!" diye bağırdı, omuzlarımdan tutup beni arkaya çekmeye çalışarak. "O kadının bu iğrenç oyununa ortak olamazsın, deme şunu!"
Alaz'a dönmedim bile. Gözlerim hala Fulya'daydı. "Ama benim de şartlarım var," dedim sertçe. "O bisiklet... Şu andan itibaren sapasağlam bir şekilde Teoman'ın odasında kalacak. Eğer o küçük oyuncağın tek bir boyasına, tek bir zincirine zarar gelirse... Yemin ederim sana o istediğin torunun ölüsünü bile göstermem. Duydun mu beni? Anlaşma budur."

Fulya durdu. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Benim bu çaresiz ama tehlikeli teslimiyetim, onun o kibirli egosunu tamamen tatmin etmişti. Çakmağın kapağını çıt diye kapattı ve cebine koydu. Elindeki benzin bidonunu toprağa fırlattı. "Güzel..." dedi Fulya, sesi zaferin o iğrenç tadıyla doluydu. "Sözünü tut Akça. Yoksa neler olacağını çok iyi biliyorsun." Arkasındaki adamlara döndü. "Yükleyin şu hurdayı arabaya, Teoman'ın odasına götürün."
Arkada arabalarım cayır cayır yanmaya devam ederken, Kuzey'in bisikleti siyah bir minibüsün arkasına tekrar yüklendi. Kendisi de ön koltuğa yerleşti ve kapıyı kapattı.

Fulya'nın o simsiyah, camları filmli arabası arkasında devasa bir toz bulutu bırakarak ıssız araziden uzaklaşırken, Kuzey'in o benzin kokan kırmızı bisikleti de o karanlık minibüsün içinde gözlerimin önünden kaybolup gitmişti. Varnalı malikanesindeki o soğuk, devasa kalede, Teoman'ın o kasvetli odasının bir köşesinde, adeta bir rehine gibi benim hamlelerimi bekleyecekti. Anlaşmamız buydu. Ruhumu, gururumu, her şeyimi o odadaki bir çift tekerlek için satmıştım.

Arkamızda cayır cayır yanan 12 arabanın o korkunç feryadı, patlayan lastiklerin çıkardığı o tok sesler hala havayı dövüyordu. Alaz hemen arkamda, adeta bir heykel gibi kaskatı kesilmişti. Ondan yayılan o hayal kırıklığı ve öfke dalgası, sırtıma bir kırbaç gibi vuruyordu. Bana olan o sonsuz güveninin, o deli aşık bakışlarının yerini kapkara bir nefretin almasından korkuyordum ama yüzümü ona dönmeye bile cesaretim yoktu.

Zihnimin bir köşesinde ise tamamen bambaşka bir saatli bomba tıkır tıkır işliyordu. Kumsaldaki adam... Not... "Yarın, 14:00. Limandaki terk edilmiş fener."
İçimi aniden devasa bir panik dalgası kapladı. Bu arazide geçen dakikalar, Fulya'nın o iğrenç pazarlığı, Alaz'ın silah çekmesi... Ne kadar zaman kaybetmiştik? Zaman algımı tamamen yitirmiştim. Eğer o adamı kaçırırsam, Kuzey'in ölümünün ardındaki o holding arşivinde saklanan asıl gerçeğe asla ulaşamazdım.

Yavaşça arkama döndüm. Gözlerim Alaz'ın o dumanların arasında bile parıldayan öfkeli gözlerine kenetlendi. Sesimin titremesini bastırmaya çalışarak, alabildiğine mesafeli ama aceleci bir tonda sordum: "Alaz... Saat kaç?"
Alaz duyduğu soruyla birlikte acı bir kahkaha attı. Yüzünü gökyüzüne doğru çevirip sinirle soludu, ardından adımlarını bana doğru attı. Her bir adımı toprağı eziyordu. Tam önümde durduğunda, o yakıcı nefesini yüzümde hissettim. Gözlerinde ilk defa bana karşı böylesine büyük bir hayal kırıklığı görüyordum. "Şu an..." dedi, sesi adeta boğazında parçalanıyormuş gibi kısıktı. "Şu an bunca şeyin ortasında, annemin karşısında kendini fırlatıp attığın o iğrenç pazarlığın ardından tek merak ettiğin şey bu mu Akça? Saat mi gerçekten?"

Hiçbir şey söylemedim. Sadece donuk bir şekilde başımı salladım. "Evet. Saat kaç?" diye üsteledim. Alaz dişlerini sıktı, kolundaki o pahalı saate bakmak için bileğini hızla çevirdi. Gözlerini tekrar bana diktiğinde sesi buz gibiydi. "Üç," dedi. "Saat öğleden sonra üç, Akça."
Üç...
O kelime zihnimde devasa bir balyoz gibi patladı. Saat üç olmuştu. Limandaki adam beni saat ikide beklemişti. Tam bir saat gecikmiştim. Adam çoktan gitmiş olabilirdi, notu yok etmiş, benden ümidini kesmiş olabilirdi. Alaz'ın yüzündeki o sorgulayan bakışları boşlukta bırakarak, bir an bile düşünmeden arkamı döndüm ve bizim geldiğimiz o siyah ağır arabaya doğru hızla ilerlemeye başladım. Toprakta bıraktığım her adım, acelemin bir kanıtıydı.
Alaz arkamdan kalakalmıştı. Benim bu ani ve darmadağın hareketlerime anlam veremeyerek arkamdan seslendi, sesi ıssız arazide yankılandı: "Akça! Nereye gidiyorsun? Dur diyorum sana!"
Arabanın sürücü koltuğunun kapısına yapıştım, kulpu hızla çektim. Kendimi içeri atmadan önce kafamı hafifçe Alaz'a doğru çevirdim. "Biraz hava alacağım. Yalnız kalmaya ihtiyacım var," dedim sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.

Alaz arabanın önüne doğru birkaç adım attı, ellerini iki yana açtı. Etrafımızdaki yanan enkazı ve bu ıssızlığı göstererek bağırdı: "Ben ne yapacağım burada?! Beni bu yangının ortasında tek başıma bırakıp nereye gidiyorsun? Bekle beni, beraber gidiyoruz!"

"Araba gönderirim sana," dedim soğukça. Daha fazla tek bir kelime bile etmesine izin vermeden kendimi sürücü koltuğuna fırlattım. Kapıyı hızla üzerime kapatıp kilitledim. Alaz dışarıdan kapının kulpuna asıldı, cama sertçe vurdu. "Akça aç şu kapıyı!" diye bağırışını duymamazlıktan gelerek anahtarı çevirdim. Motor devasa bir kükremeyle çalıştı. Ayağımı debriyajdan çekip gaza sonuna kadar abandım.

Dikiz aynasından baktığımda, Alaz'ın dumanların arasında tek başına, elini saçlarının arasından geçirerek arkamdan bakışını gördüm. İçim parçalandı ama duramazdım. Tek elimle direksiyonu çılgın gibi kırıp ana yola çıkarken, diğer elimle telefonu aldım. Hız göstergesi yüz seksen vururken, rehberdeki korumalardan birini aradım. Telefon ikinci çalmada açıldı.
"Alo, Manal Hanım?"

"Beni iyi dinle," dedim, sesim emir kipiyle sarsılıyordu. "Sana şimdi bir konum atıyorum. Teoman o arazide tek başına kaldı. Hemen, hiçbir şey sormadan en hızlı arabalarla oraya gidiyorsunuz ve onu oradan alıyorsunuz. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı Manal Hanım, hemen çıkıyoruz." Telefonu kapatıp haritadan Alaz'ın olduğu yerin konumunu fırlattım. Ardından telefonu yan koltuğa fırlatıp iki elimle direksiyona yapıştım. Gaza biraz daha bastım, motorun o yırtıcı sesi altımdaki asfaltı ağlatıyordu. Saat üçü çeyrek geçiyordu. Limana giden o virajlı yolları birer birer savrularak dönerken içimden dualar ediyordum.
"Gitme..." diye fısıldadım boşluğa doğru. "Yalvarırım orada ol. Kuzey için, her şey için o fenerde bekle beni." Son gaz, hayatımın en karanlık ve en belirsiz randevusuna doğru uçuyordum.

&&&

Arabayı eski, paslı vinçlerin ve terk edilmiş konteynerlerin hemen arkasına, tozun toprağın içine sertçe fırlattım. Motoru bile kapatmadan, anahtarı üzerinde bırakarak kendimi dışarı attım. Denizden gelen o iyot kokusu, genzimi yakan benzin ve duman kokusuna karışırken, gözlerim çoktan limanın en ucunda, dalgaların dövdüğü o kayalıkların üzerinde bir hayalet gibi yükselen terk edilmiş fenere kilitlenmişti.
Saat üçü yirmi geçiyordu. Tam bir saat yirmi dakika gecikmiştim.
Adımlarım kayaların üzerinde kayarken, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o deli ritmini duyabiliyordum.

"Burada olmalı," diye mırıldandım kendi kendime, dudaklarım rüzgardan kurumuştu. "Gitmiş olamaz. Kuzey için beklemek zorunda."
Fenerin o dökülen, pas tutmuş demir kapısının önüne geldiğimde nefes nefeseydim. Kapı hafifçe aralıktı; rüzgar vurdukça metalin metale çarpma sesi, dalgaların uğultusu arasında kaybolup gidiyordu. Elimi kapının buz gibi yüzeyine koydum, yavaşça ittim. Kapı acı acı gıcırdayarak açılırken, fenerin o karanlık, küf kokan iç mekanına doğru bir adım attım.
"Hey!" diye seslendirdim, sesim fenerin yuvarlak, taş duvarlarında yankılanıp bana geri döndü. "Ben geldim... Akça ben. Buradayım!"
Hiçbir ses gelmedi.
Fenerin içi mezar gibi sessizdi. Sadece yukarıdaki kırık camlardan sızan rüzgarın fısıltısı duyuluyordu. Adımlarım fenerin merkezine doğru ilerledikçe içimdeki o tetikçi içgüdüleri buz gibi bir gerçeği fısıldadı bana: Kimse yoktu. Adam gitmişti. Gecikmiştim, o kritik saati kaçırmış, maziye dair tutunabileceğim o son dalı da kendi ellerimle kırmıştım. Fulya'nın o iğrenç torun şantajı, Alaz'ın o arazide silah çekişi beni bu hayattaki en büyük randevumdan etmişti.

"Hayır, hayır..." diye mırıldandım, ellerimi saçlarımın arasından geçirerek fenerin içinde kendi etrafımda döndüm. "Bir iz bırakmış olmalısın. Öylece gidemezsin."
Gözlerim karanlığa alışmaya başladığında, fenerin tam ortasındaki o kalın, taş sütuna doğru ilerledim. Kırık camlardan sızan o cılız güneş ışığı, tam o sütunun üzerine vuruyordu. Ve o an, gördüğüm şeyle birlikte nefesim boğazımda tamamen tıkandı. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açıldı.

O taş duvarın üzerinde, tam göz hizasında, kömür karasıyla çizilmiş o tanıdık sembol duruyordu. Adam buradaydı, beni beklemişti ve gitmeden önce bu işin nereye uzandığını buraya resmetmişti.
Ama asıl kâbus, o sembolün hemen altına indirdiğim bakışlarımda gizliydi.

Siyah kömürle çizilen o teşkilat ambleminin tam altına, sanki tırnaklarla kazınır gibi büyük bir "K" harfi yazılmıştı. Kuzey'in K'si... Ve o harfin hemen yanına, fenerin zeminindeki o dökülen kırmızı boyayla ya da belki de taze, pıhtılaşmaya yüz tutmuş gerçek bir kanla yan yana kırmızı renkli üç nokta konmuştu.

K...

Parmaklarım titreyerek duvara doğru uzandı, o kırmızı üç noktanın üzerine dokundum. Boya hala nemliydi, parlak ve tehlikeli bir kızıllıkla parlıyordu. Bu bir veda değildi. Bu, geciktiğim için bana kesilen o ağır faturanın, o bitmeyen gizemin ilk resmi kışkırtmasıydı. Üç nokta... Devamı var demekti.
"Kuzey..." diye fısıldadım.

Arkadan gelen rüzgar kapıyı bir kez daha sertçe çarptığında, fenerin dışından gelen o ani araç sesiyle irkildim. Alaz'ın adamları mıydı, Fulya'nın gölgeleri mi, yoksa kumsaldaki adamın ta kendisi mi geri dönmüştü? Duvara son bir kez baktım, o kırmızı üç noktayı zihnime kazıyarak belimdeki silaha doğru elimi uzattım ve fenerin kapısına doğru arkamı döndüm.

Kapının o paslı menteşeleri acı bir çığlık atarak ardına kadar açıldı. Namluyu anında kapıya doğru doğrulttum, parmağım tetikteydi, gözlerim kararmıştı. Ancak fenerin loş ışığına giren kişi ne Fulya'nın adamlarıydı ne de Alaz... İçeri giren, üzerinde eski, yağ lekeleriyle dolu bir parkayla limanın yıllardır orada çalışan, saç sakalı birbirine karışmış yaşlı güvenlik görevlisiydi.

Dışarıdaki o boğuk ses, onun eski, emektar pikabına aittir. Yaşlı adam beni elindeki o ölümcül silahla, gözü dönmüş bir halde karşısında görünce adımları anında geri gitti, ellerini korkuyla havaya kaldırdı.
"Dur kızım! Vurma, kurbanın olayım vurma!" diye titrek bir sesle bağırdı yaşlı görevli. Sesi rüzgarda titriyordu. "Ben bu limanın bekçisiyim, kötü bir niyetim yok!"
Silahın namlusunu yavaşça yere doğru indirdim ama tetikteki parmağım hala kaskatıydı. Derin bir nefes alıp adama doğru iki adım yaklaştım, gözlerimi onun korkudan büyümüş göz bebeklerine diktim. "Buraya biri geldi mi?" diye sordum, sesim fenerin taş duvarlarında yankılandı. "Saat ikide... Burada bir adam olması gerekiyordu. Gördün mü onu?"

Adam havaya kaldırdığı ellerini yavaşça indirip göğsünün üzerinde birleştirdi. Korkusunun yerini hüzünlü, her şeyi görmüş geçirmiş bir liman esnafının o ağır ifadesi aldı. Bakışları benden sıyrılıp tam arkamdaki o taş sütuna, kömürle çizilmiş teşkilat sembolüne ve kan kırmızısı noktalara kaydı. Yutkundu, omuzları çöktü.
"Gördüm..." dedi yaşlı adam, sesi adeta geçmişin o kasvetli yükünü taşır gibi derinden geliyordu. "Tam saatinde, ikiye doğru geldi buraya. Yaşlıydı baya. Gözlerinde çok büyük bir yangın olan bir adamdı. Tam bir saat boyunca şu kırık pencerenin önünde durup gelecek bir arabayı, birini bekler gibi yolları gözledi. Ama saat üç olunca.. ümidi kesti ve gitti."

"Nereye gitti?" diye feryat ettim, adama doğru bir adım daha atarak yakasından yapışmamak için kendimi zor tuttum. "Bir şey bıraktı mı, bir şey söyledi mi?!"
Yaşlı adam başını salladı ve elini cebine daldırdı. İçinden kenarları hafifçe sararmış, üzerine benzin kokusunun ve deniz tuzunun sindiği küçük, katlanmış bir kağıt parçası çıkardı ve titreyen parmaklarıyla bana doğru uzattı. "Giderken bunu o sütunun yanına bırakıyordu, ben aldım," dedi yaşlı bekçi, gözlerimin içine kederle bakarak.
"Gözleri dolmuştu kızım. O fenerin merdivenlerinden aşağıya doğru inip limanın o karanlık arka sokaklarına doğru yürüdü. Kendi kendine konuşuyor gibiydi... Ağzından sadece tek bir kelime çıkıyordu. Durmadan, nefes almadan o ismi sayıklayarak gitti..."

"Hangi isim?" dedim, kalbimin atışını artık boğazımda hissediyordum.

"Kuzey..." dedi yaşlı adam, fısıldar gibi. "Kuzey... Kuzey... diye sayıklayarak kayboldu ortadan."
Göğsüme bin tonluk bir balyoz daha indi. Yaşlı adamın elindeki o kağıt parçasını hırsla, parmaklarım titreyerek kopardım aldım.

Katlanmış kağıdı aceleyle açtığımda, o kumsaldaki adamın o sert, köşeli el yazısıyla yazılmış tek bir cümle çıktı karşıma. Kelimeler adeta ruhuma kazınan birer tehdit, birer intihar mektubu gibiydi: "Unutma: Sessiz kalanlar daha uzun yaşar."
Kağıdı sımsıkı sıktım, avcumun içinde buruşturdum. Adam beni uyarıyordu.

Gözlerimi duvardaki o "K" harfine ve kırmızı üç noktaya son bir kez diktim. Yaşlı görevliye dönüp hiçbir şey söylemeden fenerin kapısına doğru fırladım.

Fenerin o boğucu, küf ve gizem kokan atmosferinden kendimi dışarı attığımda denizden esen sert rüzgar yüzüme bir tokat gibi çarptı. Şu an Alaz'ın gözlerindeki o ağır hesaplaşmayı kaldıracak gücüm yoktu.. Kendimi tamamen tükenmiş hissediyordum.

Arabaya bindim ama motoru bu sefer son gaz bağırtmadım. Sakince, direksiyonu limanın hemen çıkışındaki o sakin, kimsesiz sahil şeridine doğru kırdım. Dalgaların kıyıya vuran o düzenli sesi arabanın içine dolarken, sahildeki eski beton kaldırımların kenarına çektim. Kapıyı açıp indim. Yavaş adımlarla sahildeki o yalnız, boyası dökülmüş ahşap banklardan birine doğru yürüdüm. Üzerimdeki montun önünü iyice kapatıp bankın tam ortasına oturdum.

Derin, çok derin bir nefes aldım. Genzime dolan o temiz, tuzlu deniz havası ciğerlerimi yaktı. Elimi yavaşça montumun cebine daldırıp o kağıt parçasını çıkardım. Avcumun içinde buruşturduğum o notu bankın üzerinde sakince, yırtmamaya çalışarak tek tek açtım. Kağıdın üzerindeki kırışıklıkları elimin ayasıyla düzelttim ve o sert el yazısına bomboş gözlerle tekrar baktım: "Unutma: Sessiz kalanlar daha uzun yaşar."

"Sessiz kalmak..." diye mırıldandım kendi kendime, sesim rüzgarda hemen eriyip gitti. Gözlerimi ufuk çizgisine, denizin o bitmek bilmeyen karanlığına diktim. Bugüne kadar hep savaştım ben. Bulgaristan'daki o kanlı sokaklardan bu yana hep vurdum, kırdım, haykırdım. Ama bugün... Bugün ilk defa bir Varnalı karşısında diz çökmüş, sırf Kuzey'in o odada duran kırmızı bisikletini koruyabilmek için sessiz kalmaya söz vermiştim. Sustukça içimin nasıl çürüyeceğini, o kuluçka makinesi şantajının ağırlığı altında nasıl ezileceğimi düşündüm.

Telefonumu cebimden çıkarıp bankın üzerine koydum. Ekran karanlıktı. Ne Alaz aramıştı ne de başkası. Zaman kazanmalıydım. Akça olarak değil, Manal olarak sessizce o holdingin arşivine sızana kadar bu bankta oturup o fırtınanın dinmesini bekleyecektim.

Deniz rüzgarı saçlarımı yüzüme doğru uçururken, gözlerimi kapatıp sadece dalgaların sesini dinledim. Sakince. Hayatımda ilk defa ne yapacağımı bilmeden, sadece durdum.

O sırada, dalgaların o tok sesinin arasına tekerleklerin betona sürtünme sesi karıştı. Başımı yavaşça o tarafa doğru çevirdiğimde, önü cam kaplı, içinde sıcacık çıtır simitlerin dizili olduğu o eski simit arabasını gördüm. Arabayı iten yaşlı adam adımlarını hiç aceleye getirmeden, önümdeki o boş beton yoldan geçiyordu. Fırından yeni çıkmış simitlerin o tanıdık, sıcak kokusu rüzgarla birlikte doğrudan burnuma kadar ulaştı. Kahvaltıdan sonra ağzıma tek bir lokma bile koymadığımı, midemin o stresle nasıl kasıldığını o kokuyu alınca fark ettim.

"Simitçi," diye seslendim, sesim rüzgarda biraz cılız çıksa da adam beni duydu. Simit arabasını sakince durdurdu, bana doğru döndü. Oturduğum banktan kalkmadan, montumun cebinden birkaç bozuk para çıkarıp adama uzattım. "Bir tane simit verir misin?" dedim. Yaşlı adam parayı alıp arabanın küçük cam kapağını açtı, maşayla sıcak bir simidi kağıda sarıp bana uzattı. Tam simidi alıp tekrar bankın ortasına çekilecektim ki, hemen yan taraftaki çocuk parkının oradan gelen cıvıl cıvıl bir çocuk sesi adımlarımı havada kilitledi.
"Anne... Anne bak, simitçi geçiyor!"
Hafifçe başımı çevirdiğimde, henüz beş altı yaşlarında, saçları iki yandan örülmüş küçük bir kız çocuğu gördüm. Üzerinde pembe bir yelek vardı. Annesinin uzun eteğini, o küçük parmaklarıyla çekiştiriyor, bacağını dürterek durmadan simit arabasını gösteriyordu. "Anne lütfen alalım, çok acıktım. Bak sıcacıkmış," diye tutturuyordu gözlerinin içi parlayarak. Annesi ise yüzünde o yorgun ama dünyanın en şefkatli gülümsemesiyle kızının saçını okşadı. "Tamam annem, tamam alalım," diyerek elinden tuttu ve simitçiye doğru yürümeye başladılar. Küçük kız, annesinin elini sımsıkı tutmuş, hayattaki en büyük mutluluğu o simitmiş gibi neşeyle zıplıyordu.

Bankta öylece kalakaldım. Elimdeki sıcak simit kağıdının içinde parmaklarımı yakarken, gözlerimi o anne ve kızdan ayıramadım. Aralarındaki o saf, o yalansız, o korumacı bağ kalbimin tam ortasına zehirli bir ok gibi saplandı. Koruma içgüdüsü, bir annenin evladı için her şeyi göze alabilmesi...

Ve o an... Zihnimin en karanlık odasında Fulya Varnalı'nın o buz gibi, gaddar sesi yeniden yankılandı:
"Torun istiyorum... Varnalı soyunu devam ettirecek bir torun vereceksin bana. Çocuğu doğurduğun gün bu topraklardan defolup gideceksin!"

O iğrenç pazarlık, bir kuluçka makinesi gibi görülmek, doğuracağım o masum bebeğin daha dünyaya gelmeden Varnalıların o kirli yeraltı dünyasına mahkum edilmesi düşüncesi göğsüme bin tonluk bir ağırlık gibi oturdu. Eğer o anlaşmayı bozarsam Kuzey'in bisikleti yok olacaktı; eğer o anlaşmayı tutarsam, tıpkı önümdeki o küçük kız gibi masum bir can, Fulya'nın o hastalıklı krallığının esiri olacaktı. Teoman'la olan her şeyimiz, aşkımız, maziye olan sadakatimiz bu korkunç şartın altında eziliyordu.

İçimden yükselen o ani, darmadağın fırtınayla birlikte sağ elim, tamamen benden bağımsız, saf bir refleksiyle ve büyük bir çaresizlikle yavaşça aşağıya doğru kaydı.
Sıcak simit tutan diğer elim titrerken, boşta kalan sağ avcumun içini yavaşça karnımın üzerine yerleştirdim. Parmaklarım montumun üzerinden karnımı sıktı. Orası şu an boştu, düzdü. Orada henüz bir can, Teoman'dan ve benden var olacak bir nefes yoktu ama Fulya'nın o gaddar gölgesi şimdiden o boşluğun üzerine çökmüştü. Bir gün gerçekten hamile kalırsam, o çocuğu o kadından, bu lanetli aileden nasıl koruyacağımı düşündüm. Kendi ellerimle bir canı bu cehennemin ortasına atmaya hakkım var mıydı?

Gözlerimden akan bir damla yaş yanağımdan süzülüp dudaklarımın kenarındaki o tuzlu tada karışırken, elimi karnımdan çekemedim. Önümdeki anne ve kız simitlerini alıp neşeyle uzaklaşırken, ben o soğuk ahşap bankta, karnımdaki o hayali koruma içgüdüsüyle ve içimdeki o bitmeyen mazi savaşıyla baş başa kaldım.

O sırada, ağır bir motor sesi tam arkamda durdu. Fren balatalarının çıkardığı o hafif gıcırtı, ardından sertçe kapanan bir araba kapısının tok sesi... Adım sesleri betonu ezerek bana doğru yaklaşmaya başladı. Dönüp bakmadım. Bakamadım. O adımların ritmini, o nefes alışverişindeki o ağır, kırgın havayı binlerce kişinin arasından ayırt edebilirdim. Alaz gelmişti. Gönderdiğim korumaların elinden bir şekilde sıyrılmış, o arazide bıraktığım izleri takip ederek ya da telefonumun sinyalinden yerimi bulup buraya, bu yalnızlık sığınağına kadar peşimden gelmişti.
Adımları tam bankın hizasında durdu.

Birkaç saniye boyunca sadece arkamda bekledi, rüzgarın saçlarımı yüzüme savuruşunu izledi. Öfkeden kükremesini, o arazide tek başına bırakıp gittiğim için hesaba çekmesini bekledim. "Neden?" diye sormasını, o iğrenç pazarlığı annemle nasıl yaparsın diye bağırıp çağırmasını bekledim. Ama hiçbirini yapmadı.
Yavaşça hareket etti ve yanıma, ahşap bankın tam diğer ucuna sakince oturdu.
Aramızda bir insanın sığabileceği kadar bir boşluk vardı ama ikimizden yayılan o darmadağın enerji, o boşluğu dünyanın en uzak mesafesine çeviriyordu. Alaz dirseklerini dizlerine dayadı, ellerini kenetleyip başını öne eğdi. Denizden esen sert rüzgar onun da koyu renk saçlarını dağıtıyor, yüzündeki o kaskatı, o yorgun çizgileri saklamaya yetmiyordu. Gözleri doğrudan dalgaların betona çarptığı o beyaz köpüklere kilitlenmişti.
Dakikalarca tek bir kelime bile etmedik. Kelimeler tükenmişti artık. Ne benim anlatabilecek bir doğrum kalmıştı ne de onun duyduğunda içine sindirebileceği bir yalan.

Alaz derin, ciğerlerini parçalamak ister gibi hırçın bir nefes aldı. Bakışlarını denizden ayırmadan, yavaşça gövdesini bana doğru çevirdi. O an gözü, benim hala karnımın üzerinde duran, montumu sımsıkı kavrayan sağ elime kaydı. Göz bebeklerinin aniden titrediğini gördüm. Hiçbir şey söylemeden, o devasa, içi sıcaklık dolu büyük elini bana doğru uzattı. Parmakları, benim karnımı korumak ister gibi duran titrek parmaklarımın üzerine yavaşça kapandı. Dokunuşu o kadar hafifti ki, sanki tenime dokunsa kırılacak bir camı tutar gibiydi. Karnımın üzerindeki elimi, benim direnmeme izin vermeden, o şefkatli ama kararlı gücüyle yavaşça yukarı doğru çekti. Elimi karnımın üzerinden aldı ve kendi iki devasa avcunun içine hapsetti.

"Biliyorum..." dedi Alaz. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden ve çaresiz çıkmıştı ki, rüzgar bile o sesi duymayalım diye bir anlığına sustu sanki. "Her şeyi biliyorum Akça..."
Gözlerimi yavaşça ona doğru çevirdim. Gözlerimden akan o sıcak yaşlar rüzgarla birlikte şakaklarıma doğru süzülürken, onun da kömür karası gözlerinin içinin kan çanağına döndüğünü gördüm. O gözlerde öfke yoktu; sadece paramparça olmuş bir adamın, çaresiz bir aşığın o devasa kırgınlığı vardı. "Anneme o sözü... O iğrenç, o hastalıklı cümleyi neden verdiğini biliyorum," diye devam etti, ellerimi dudaklarına doğru götürüp buz gibi olmuş parmak uçlarıma sıcak nefesini üfleyerek. "O kırmızı bisiklet için yaptın. Kuzey için kendini fırlatıp attın o kadının önüne. Beni korumak için, o bisikleti kurtarmak için kendi gururunu, her şeyini feda ettin... Değil mi?"

Yutkundum ama boğazımdaki o düğüm izin vermedi konuşmama. Sadece başımı hafifçe aşağı yukarı sallayabildim. Göz yaşlarım ellerimizin üzerine düştü.
Alaz ani bir hareketle aramızdaki o devasa boşluğu yok etti. Bankın üzerinde bana doğru kaydı ve o güçlü, o korumacı kollarını bedenimin etrafına sımsıkı doladı. Beni göğsüne doğru öyle bir çekti ki, burnum onun o tanıdık, kokusu tenime sinen ceketinin yakasına gömüldü. Başını saçlarımın arasına gizledi, nefesini boynumda hissettim. İki koluyla beni dünyaya karşı bir siper gibi sararken, gövdesinin hıçkırık tutar gibi hafifçe sarsıldığını duydum. "Ama canımı yakan ne biliyor musun?" diye fısıldadı saçlarımın arasına doğru, kolları beni daha da sıkarken. "Canımı yakan şey... Benim yüzümden, benim ailem denilen o pisliğin yüzünden senin bu yükü tek başına sırtlanman. Kendini benim için, o çocuk için feda ederken bana tek bir kelime bile etmemen. Seni de, o doğmamış canı da o kadının pençelerine bırakmayacağım. Sadece... Şimdi böyle kalalım. Birazcık böyle kalalım, yalvarırım."

Kollarımı yavaşça onun o geniş sırtına doladım. Parmaklarımla gömleğinin kumaşını sıktım. Sahildeki o dökülen ahşap bankta, birbirimize tutunarak, o sessizliğin ve yaklaşan o büyük Varnalı fırtınasının tam ortasında, kelimelerin bittiği yerde öylece sarılı kaldık.

Ama unuttuğu, hesaba katmadığı bir şey vardı. Karşısında duran kadın, her şeyini o çocuk için, Kuzey'in hatırası için feda etmiş olan Akça'ydı. Kumarı ben o ıssız arazide oynamıştım ve bu oyunun kurallarını Fulya Varnalı ile ben yazmıştım. Sessiz kalmanın, geri adım atmanın ya da Alaz'ın korumacı duvarlarının arkasına saklanmanın sırası değildi.

Alaz'ın sırtındaki ellerimi yavaşça geriye çektim. Göğsünden sertçe doğrularak aramızdaki o mesafeyi yeniden açtım. Yüzümdeki o darmadağın, ağlak ifade bir anda silindi. Göz yaşlarımı elimin tersiyle hızla sildim ve dik bir duruşla Alaz'ın o şaşkınlık ve kırgınlıkla bakan kömür karası gözlerine diktim bakışlarımı.

"Hayır," dedim, sesim az önceki o titrek tondan tamamen sıyrılmış, buz kesmişti. "Kaçmayacağız. Annene karşı oyun oynamayacağız."
Alaz duyduğu bu ani çıkışla birlikte kaşlarını çattı, ellerini bankın üzerine koyarak bana doğru yaklaştı. Yüzünde neye uğradığını şaşırmış bir adamın ifadesi vardı. "Akça... Ne diyorsun sen?" diye sordu, sesi pürüzlüydü. "Kadının niyetini duydun. Seni bir kuluçka makinesi gibi kullanıp sonra bu topraklardan atmak istiyor. Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun gerçekten?"

"O çocuk olacak, Alaz," dedim, kelimelerin üzerine basa basa, her bir heceyi havada asılı bırakarak. "O çocuk bu dünyaya gelecek."
Alaz öfkeyle soludu, kafasını iki yana sallayarak beni omuzlarımdan tutmak için hamle yaptı. "Güzelim, bak bir..." diyerek lafa girdi, ses tonunu sakinleştirmeye, bana bu durumun mantıksızlığını anlatmaya çalışıyordu. "Bak bir beni dinle, sakinleş önce..."

"Sözümü kesme!" diye bağırdım, onun hamlesini havada yakalayıp ellerini omuzlarımdan hızla iterek. Gözlerimden adeta kıvılcımlar saçılıyordu. O fenerdeki "K" harfi, o kırmızı üç nokta, kumsaldaki adamın o uyarısı zihnimde dönüp dururken, bu cehennemden çıkışın tek yolunun o malikanenin tam göbeğine dalmak olduğunu biliyordum.

Ayağa kalktım, bankın önünde kaskatı durarak Alaz'a yukarıdan baktım. "Olacak dediysem olacak, Varnalı!" dedim, sesi sahildeki dalgaların gürültüsünü bastıracak kadar keskin ve emrediciydi. "Ben o pazarlığı Kuzey'in hatırası için yaptım. Geri dönüşü yok. Fulya Varnalı o torunu istiyorsa, alacak. Hem de bu gece... Bu gece o odada ne yapmamız gerekiyorsa yapacağız. Anladın mı beni?"

Alaz oturduğu bankta adeta donakalmıştı. Dudakları hafifçe aralandı, gözlerinde öfkeyle karışık, benim bu gözü dönmüş kararlılığım karşısında duyduğu devasa bir şok belirdi. Benim pes etmeyeceğimi, o çocuğu doğurarak hem o maziye olan borcumu ödeyeceğimi hem de Fulya'nın o krallığını içeriden yıkmak için bu kumarı sonuna kadar oynayacağımı anlamıştı.
"Akça..." dedi, sesi bu sefer fısıltı gibi çıktı. "Sen delirdin mi? Kendini neyin içine attığının farkında mısın?"

"Farkındayım," dedim, arkamı arabaya doğru dönerken. Rüzgar montumu savuruyordu. "Ben çoktan yandım Alaz. Şimdi sıra o malikaneyi yakmakta. Arabaya bin ve beni eve götür."

Alaz oturduğu ahşap banktan yavaşça ayağa kalktı. Sahildeki o hırçın dalgaların gürültüsü, üzerimize doğru esen o buz gibi rüzgar bile onun bedeninden yayılan o ani, kaskatı enerjiyi bastırmaya yetmiyordu. Adımlarını hiç aceleye getirmeden tam karşıma dikildi. Aramızdaki o mesafeyi tamamen sıfırladı; göğsü göğsüme değecek kadar yakındı bana.

Yukarıdan aşağıya, kömür karası gözlerini doğrudan benim o buz kesmiş, meydan okuyan gözlerime dikti. Bakışları çakmak çakmaktır.
Sustu, derin bir nefes aldı. İçindeki o korumacı, çaresiz adamın yerini bir anda o acımasız Varnalı genleri almıştı. "Tamam," dedi Alaz. Sesi rüzgarı bıçak gibi kesen, buz gibi dondurucu bir kararlılıkla çıktı. "O çocuk olacak, Akça. Madem bu kumarı oynamak, o ateşi harlamak istiyorsun... Sonuna kadar varım. Bu gece o eve gidilecek ve o çocuk olacak."

Elimi tutmak için uzandı ama parmakları bileğimi kavradığında o sıcak, şefkatli dokunuş gitmiş, yerini kaskatı bir sahiplenmeye bırakmıştı. Beni kendine doğru hafifçe çekerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Ama şunu o küçük kafana iyice kazı," diye fısıldadı, nefesi dudaklarımı yakarken. "O çocuk bu gece olacak ama benim kurallarımla. Annem o torunu istediği an alabileceğini, seni bu topraklardan sürgün edebileceğini sanıyorsa yanılıyor. O bebek karnına düştüğü an, o çocuk bu dünyaya gözlerini açtığı gün... Yemin ederim sana, annemin kurduğu o hastalıklı krallığı kendi ellerimle onun başına yıkacağım. Bunu da sen asla unutma."

Bileğimi elinden sertçe kurtardım ama yüzümdeki o dik, o taviz vermeyen ifadeden tek bir milim bile ödün vermedim. "Gidelim o zaman," dedim.
Hiç konuşmadan arabaya doğru yürüdük. Limanın o tekinsiz, tozlu yollarını arkamızda bırakıp sahil şeridinden saptığımızda, arabadaki o sessizlik adeta boğucuydu. Alaz direksiyonu sımsıkı kavramış, gözlerini yoldan ayırmıyordu. Ne o bir kelime ediyordu ne de ben. Ama ikimiz de biliyorduk ki, bu sürüş bir kaçış değil, kendi ellerimizle başlatacağımız o büyük fırtınanın ilk adımıydı.
O kırmızı bisiklet Fulya'nın o kasvetli malikanesinde bir rehin gibi duruyordu; biz ise o rehini kurtarmak için kendi sığınağımıza, yeni taşındığımız o müstakil eve doğru ilerliyorduk.

Araba yeni evimizin bahçe kapısından içeri girip durduğunda hava iyice kararmıştı. Motoru kapattı. Anahtarı alıp arabadan indiğimde, evin o sessiz, dış dünyadan yalıtılmış siluetiyle karşılaştım. Burası bizim malikanenin yalanlarından kaçıp sığındığımız yerdi ama bu gece, o yalanların en büyüğünün, en ağır mecburiyetinin sahnesi olacaktı.
Kapıyı açıp içeri adım attım. Evin içi karanlıktı, koridordaki loş ışığı bile açmadan doğrudan yukarıya, yatak odasına doğru merdivenleri tırmanmaya başladım. Alaz'ın arkamdan gelen o ağır, kararlı adım sesleri her basamakta yankılanıyordu.

Odadan içeri girdiğimde arkamı döndüm. Alaz kapının eşiğinde durdu, ceketini tek bir hamlede çıkarıp kenara fırlattı. Gözlerindeki o yangın, o karanlık tutku odadaki o loş ışıkta bile parıldıyordu. Fulya Varnalı'ya karşı ortak bir nefretle, maziye karşı büyük bir borçla ama en çok da birbirimize karşı duyduğumuz o ölümcül, o tehlikeli meydan okumayla baş başaydık artık.

"Geldik," dedim montumun fermuarını yavaşça aşağıya doğru indirirken, gözlerimi onun gözlerinden ayırmayarak. "Sözümü tutuyorum, Varnalı. Sıra sende."

Montumun fermuarı yavaşça aşağıya doğru kayarken, kumaşın çıkardığı o hafif hışırtı odadaki o ağır sessizliği bıçak gibi kesti. Gözlerimi bir an bile onun kömür karası gözlerinden ayırmıyordum.
Alaz, kapının eşiğinde tek bir kelime bile etmeden durmaya devam etti. Bakışları, benden sıyrılan montun ardından üzerimdeki ince kazağa, oradan yavaşça yüzüme, gözlerimin ta içine doğru tırmandı. Aramızdaki o gerilim, her an patlamaya hazır bir dinamit lokumu gibi odanın tam ortasında duruyordu. Fulya Varnalı'ya duyduğumuz o ortak nefret, Kuzey'in o malikanede rehin kalan kırmızı bisikletinin sızısı ve en çok da birbirimize karşı beslediğimiz o tehlikeli, o amansız tutku bizi bu yatak odasının zemininde birbirimize bağlıyordu.
Yavaşça bana doğru bir adım attı. Adımları ağır, kararlı ve bir o kadar da sarsıcıydı.

Aramızdaki o son birkaç adımlık mesafeyi de tamamen yok ettiğinde, göğsünün sıcaklığını tenimde hissettim. İri, nasırlı ellerini yavaşça yukarı doğru kaldırdı; parmak uçları önce çeneme dokundu, ardından yüzümün iki yanını kavradı. Dokunuşu sertti ama ellerinin altındaki o titremeyi, kalbinin göğüs kafesini zorlayan o deli ritmini çok net görebiliyordum. Yüzünü yüzüme doğru eğdi, nefesi dudaklarımı yakıp geçerken kömür karası gözlerinde bir fırtına koptu. "Bu bir oyun değil, Akça," diye fısıldadı Alaz. Sesi o kadar pürüzlü, o kadar derinden ve acı doluydu ki, içindeki o kaskatı Varnalı'nın un ufak olduğunu bir kez daha hissettim. "Bunu anneme inat, onun o iğrenç şantajına boyun eğmek için yapmıyorsun. Bunu bize yapmıyorsun."

"Kuralları ben yazmadım sevgilim," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek, ellerimi onun gömleğinin yakasına yerleştirip kumaşı sımsıkı kavrayarak. "Ama bu maçı ben bitireceğim. O çocuk dünyaya gelecek."
Alaz ani bir hareketle beni belimden kavradı ve sırtımı yatak odasının o soğuk duvarına yasladı. Gövdesiyle beni duvar arasında tamamen hapsederken, dudakları boynuma, şah damarımın tam üzerine kapandı. Orada, tenimde atan o deli ritmi dudaklarıyla hissederken derin, çaresiz bir nefes aldı. Ellerini saçlarımın arasına daldırdı, beni kendine öyle bir bastırdı ki, aramızdaki nefes alacak tek bir boşluk bile kalmadı. Kelimeler o andan itibaren tamamen hükmünü yitirdi. Dudaklarımız birbirine mühürlendiğinde, o öpücükte ne bir teslimiyet vardı ne de bir yenilgi; sadece birbirine körkütük düğümlenmiş iki yaralı ruhun o vahşi, o tehlikeli savaşı vardı.
Gömleğinin düğmelerini teker teker, sabırsızca koparır gibi açarken, onun da elleri tenimde fırtınalar koparıyordu. Odanın içindeki o loş ışık, duvarlara vuran gölgelerimizi büyütürken, her dokunuşunda maziye olan o borcu, Kuzey'in adını ve o fenerdeki kan kırmızı üç noktayı hissediyordum. Alaz beni kucağına alıp yatağın o yumuşak zeminine bıraktığında, üzerimize çöken o karanlık tutku ikimizi de tamamen yuttu.

Bu gece, Fulya Varnalı'nın o hastalıklı zaferinin başlangıcı değildi. Bu gece, Alaz'ın kulağıma doğru, o sıcak nefesiyle fısıldadığı o son itirafta gizliydi: "Bu gece bu odada ne olursa olsun Akça... Bu annemin zaferi değil. Bu benim sana, senin o maziye olan bağlılığına teslim oluşum. Seni o kadına yar etmeyeceğim."

&&&

Sabahın o soluk, cılız ışıkları yatak odasının kalın perdelerinin arasından sızıp odanın zeminine doğru uzanırken, odadaki o fırtınalı gecenin yerini ağır ve soluksuz bir sessizlik almıştı.
Gözlerimi yavaşça araladım. Başım hala Alaz'ın o geniş, çıplak göğsünün üzerindeydi. Teninden yayılan o tanıdık sıcaklık, dışarıda camları döven o soğuk rüzgara inat beni sarıp sarmalıyordu. Kalbinin derinden gelen, düzenli ve güçlü ritmini kulağımın altında hissediyordum.

Hafifçe kımıldandığımda, Alaz'ın zaten çoktan uyanmış olduğunu fark ettim. Kömür karası gözleri tavana dikilmişti ama benim uyandığımı hissettiği an bakışlarını yavaşça aşağıya, yüzüme doğru indirdi. Gözlerinde geri dönüşü olmayan bir yola girmiş bir adamın o kaskatı kararlılığı vardı.
Hiç konuşmadı. Sadece bakıştık.
Alaz yavaşça hareket etti. Göğsündeki başımı yastığa doğru kaydırırken, o devasa, nasırlı sağ elini yorganın altından çıkardı. Büyük avcunun içini, büyük bir yavaşlıkla doğrudan çıplak tenime, karnımın tam üzerine yerleştirdi.
Parmakları tenime değdiği an içimden yukarıya doğru sıcak bir ürperti dalgası yayıldı. Alaz'ın eli karnımın üzerinde sıcacıktı ama o elin altındaki o titremeyi, parmak uçlarına sinen o devasa sahiplenmeyi hissedebiliyordum. Gözlerinin içi titriyordu. Bakışlarını karnımdaki eline dikti, parmaklarını yavaşça tenime bastırdı. "Bu gece bir şeyi başlattık, Akça..." dedi Teoman. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden ve pürüzlü çıkmıştı ki, odadaki o sabah sessizliğini paramparça etti. "Artık geri dönüşü yok. Bu kumarı oynadık ve bitti."

Başımı yastıkta hafifçe kaldırıp onun o sert çehresine baktım. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmıyordum. Alaz elini karnımdan çekmedi, aksine parmaklarını daha da yayarak orayı tamamen kapladı. Bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Bu saatten sonra o çocuk sadece bir sözün tutulması değil," diye devam etti, dişlerini sıkarak. "O çocuk bu dünyaya gözlerini açacak. Ama yemin ederim sana, annemin o çocuğu bizden almasına, onu kendi kirli tahtına esir etmesine asla izin vermeyeceğim. Artık sadece kendimiz için değil, bu masum can için de o kadını, annem denilen o pisliği yok etmek zorundayız."

Yataktan yavaşça doğruldum, sırtımı yatak başlığına dayadım. Yorganı göğsüme kadar çekerken Alaz'ın eli hala yerindeydi, benimle birlikte yukarı doğru hareket etmişti.
"Biliyorum," dedim, sesim gecenin o yorgunluğuna rağmen net ve kararlıydı. "Bunun için sustum zaten Alaz. Kaçarak ya da bağırıp çağırarak o kadını durduramayız."

Alaz da yataktan doğrulup tam karşıma oturdu. Elini karnımdan yavaşça çekti ama aramızdaki o yakınlığı, o suç ortaklığı hissini bozmadı. Yüz hatları iyice gerilmişti.
yavaşça yaklaştı, yüzümü ellerinin arasına aldı. Başparmağıyla yanağımı yavaşça okşarken gözlerinde o kararlı ifade yeniden belirdi. "Bu gece neyi başlattıysak, sonunu da beraber getireceğiz," diye fısıldadı.

Ellerini yavaşça yüzümden çekti. Parmaklarının tenimde bıraktığı o sıcaklık, havaya karışan nefesiyle birlikte yavaşça dağılırken kömür karası gözleriyle son bir kez yüzüme baktı. Gözlerindeki o kaskatı, o ne olursa olsun arkamda duracağını söyleyen ifade tek bir milim bile esnememişti. Yataktan doğrularak kalktı. Odanın loş ışığında çıplak omuzları, sırtındaki o yorgun ama dik duruşu birkaç saniye boyunca görüş alanımda kaldı. Hiç konuşmadı. Sessizce banyoya doğru yürüdü ve kapıyı arkasından kapattı.
Birkaç saniye sonra banyonun kapısının altından sızan o hafif ışıkla birlikte suyun o ritmik, boğuk sesi odaya dolmaya başladı.
Suyun sesiyle birlikte oda, sanki üzerime çöken devasa bir sessizlik duvarıyla kaplandı.

Yatak odasında, o darmadağın olmuş çarşafların arasında tamamen tek başıma kalmıştım. Sırtımı dayadığım yatak başlığından milim kıpırdamadan, gözlerimi tam karşımdaki boş duvara diktim. Dışarıda rüzgar hala yeni evimizin camlarını sertçe dövüyordu ama içimdeki sessizlik o fırtınadan çok daha büyüktü.
Bakışlarımı yavaşça aşağıya indirdim. Yorganı göğsümden karnıma doğru hafifçe sıyırdım. Az önce, daha birkaç dakika önce Alaz'ın o devasa, nasırlı elinin sımsıkı kapattığı o çıplak tenime baktım.

Sağ elimi yavaşça kaldırdım, parmaklarımı tam onun elinin durduğu yere, karnımın üzerine yerleştirdim. Tenim hala onun avcunun sıcaklığını taşıyordu. Yalnız kalmanın, o su sesinin arkasına saklanan o mutlak sessizliğin ağırlığı bir anda omuzlarıma bindi.
Dün gece ne yapmıştım ben?
Sahilde, o hırçın dalgaların önünde Alaz'a o resti çekerken sesim ne kadar da dik, ne kadar da korkusuz çıkmıştı. "Olacak dediysem olacak, Varnalı!" diye bağıran o kadının kararlılığı, şimdi bu yatağın soğuyan çarşafları arasında büyük bir yüzleşmeye dönüşüyordu. Fulya Varnalı'nın o iğrenç oyununu bozmak, onun kurduğu o baskıyı yıkmak için kendi bedenimle, kendi geleceğimle en büyük kumarı oynamıştım. Geri dönüşü olmayan o ince çizgiyi dün gece bu odada, bu yatakta tamamen geçmiştim.

Köprüleri kendi ellerimle yakmıştım ve arkamda bakabileceğim tek bir yol bile kalmamıştı.
Elimi karnıma biraz daha bastırdım. İçimde henüz hiçbir şey yoktu, sadece bir ihtimalin, bir kararın ağırlığı vardı ama o ağırlık şimdiden göğsümü sıkıştırıyor, nefes almamı zorlaştırıyordu. Alaz'ın az önce söylediği o sözler zihnimde yankılandı: "Artık geri dönüşü yok. Bu kumarı oynadık ve bitti."
O da en az benim kadar bu yükün altındaydı. O da bu evde, benimle birlikte o kadına karşı kendi savaşını başlatmıştı. Ama yalnız kaldığım bu ilk saniyede, o banyo kapısının arkasından gelen su sesinin ortasında, bu yükün asıl sahibinin kim olduğunu çok daha çıplak bir şekilde görüyordum. Bu benim hikayemdi, benim başlattığım bir savaştı.

Banyonun kapısı yavaşça açıldı. İçeriden yükselen o sıcak, yoğun su buharı yatak odasının loş ve serin havasına karışırken, Alaz beline doladığı koyu renk havluyla dışarı adım attı. Saçlarından süzülen su damlaları çıplak omuzlarından aşağıya doğru sızıyor, göğsündeki o ağır nefes alışverişleri hala düzenli bir ritimle devam ediyordu. Beni yatakta, bıraktığı gibi tek başıma, dalgın bir halde otururken görünce adımları hafifçe yavaşladı.

Gözlerindeki o kaskatı, korumacı bakış yerini beni tartmaya çalışan sakin bir sessizliğe bıraktı.
Yorganı üzerimden sıyırıp yataktan yavaşça sarktım. Ayaklarım soğuk parkeye bastığında içimdeki o dalgın düşüncelerden tamamen sıyrılmıştım. Alaz'ın hemen yanından geçip banyoya doğru adımladım. Kapının eşiğinde durduğumda, tam o buharlı kapı aralığında arkamı döndüm ve gözlerimi doğrudan onun yüzüne, o sert çehresini kaplayan koyu renk sakallarına diktim.
Bir anda, içimden gelen o ani ve duru hisle konuştum. Sesim odadaki o buğulu sessizliğin içinde yankılandı. "Sakalını keselim mi?" dedim.
Alaz duyduğu bu beklenmedik soruyla birlikte bir an duraksadı. Elindeki küçük havluyla saçlarını kurulamayı bıraktı, kaşları hafifçe yukarı doğru kalktı. Gözlerinde neye uğradığını şaşırmış, ama bir o kadar da içimi okumaya çalışan o dikkatli ifade belirdi. Aramızdaki o ağır kararların, o gergin sabahın ortasında bu soru ikimizin arasındaki havayı bir anlığına tamamen değiştirdi. Hiçbir şey söylemedi, sadece kafasını hafifçe sallayarak beni onayladı ve banyonun kapısını biraz daha açarak içeri girmeme izin verdi.

Birlikte aynanın karşısına geçtik. Banyonun içi hala sıcaktı, aynanın yüzeyi buğudan tamamen kaplanmıştı. Elimi uzatıp aynanın üzerindeki o buğuyu geniş bir hamleyle sildim; ikimizin yorgun ama kaskatı duran yüzü netleşti. Alaz, hemen arkamda, o uzun boyuyla sessizce dikildi. Tezgâhın üzerindeki tıraş köpüğünü ve jileti elime aldım. Parmaklarımın ucuna sıktığım o beyaz köpüğü, yavaşça onun o sert çene hatlarına, yanağına yaymaya başladım. Köpük tenine dokundukça,Alaz gözlerini aynadaki yansımamdan tek bir saniye bile ayırmıyordu. Bakışları yüzümde serbestçe geziniyordu.

Köpüğü iyice yaydıktan sonra jileti elime aldım. Alaz'a doğru yarım adım daha yaklaştım, aramızdaki mesafeyi tamamen kapattım. Sol elimi yavaşça kaldırdım, başparmağımı onun elmacık kemiğinin hemen üzerine yerleştirip tenini hafifçe yukarı doğru gerdirdim. Jileti dikkatle, büyük bir titizlikle yanağından aşağıya doğru kaydırmaya başladım.

Jiletin o keskin çeliği sert sakalları keserken çıkan o ses, banyonun içinde yankılanan tek melodiydi. Alaz nefesini tutmuş gibiydi, göğsü hafifçe kasılmıştı ama gözlerindeki o mutlak güven hissi bana tamamen teslim olduğunu gösteriyordu. Yanağındaki köpükleri kat kat temizledim, çene kemiğinin o keskin hattından jileti yavaşça kaydırarak boynuna doğru indim. Her hamlemde, o sert ve kaskatı Varnalı çehresinin altındana Alaz'ın o duru, o yalansız yüzü ortaya çıkıyordu. Son sakal tellerini de jiletle temizledikten sonra jileti tezgâha bıraktım. Lavabodan sıcak suyu açtım, elime aldığım küçük, yumuşak havluyu ıslatıp iyice sıktım ve ona doğru döndüm. Havluyla yüzünde kalan son köpük kalıntılarını yavaşça, adeta onu incitmekten korkar gibi sildim.
Havluyu çektiğimde, Alaz'ın tamamen pürüzsüzleşmiş, o sert sakallarından sıyrılmış yüzü tam karşımdaydı. Şimdi gözleri, o koyu renk sakalların gölgesi olmadan çok daha net, çok daha derin bakıyordu bana.

Elini yavaşça kaldırdı, kendi pürüzsüz çenesine dokundu. Ardından bakışlarını aynaya değil, doğrudan benim gözlerimin içine dikti. Ben daha havluyu tezgâhın üzerine bırakamadan, Alaz ani ama son derece yumuşak bir hamleyle aramızdaki o son mesafeyi de yok etti.

İri, güçlü ellerini yavaşça belime yerleştirdi. Beni tek bir hamlede, zahmetsizce yukarı doğru kaldırıp banyonun mermer tezgâhının üzerine oturttu. Beklenmedik bu hareketiyle birlikte bacaklarım gayriihtiyari onun iki yanına dolandı, ellerim ise dengemi bulmak ister gibi çıplak, nemli omuzlarına tutundu. Tezgâhın mermer soğukluğu tenime işlediği an, Alaz aramızda tek bir nefeslik boşluk bile bırakmayacak şekilde bana doğru sokuldu. Konuşmadı. Tek bir kelime bile etmedi.

Başını yavaşça öne doğru eğdi ve alnını boynuma, şah damarımın hemen üzerine yasladı. Yüzünü saçlarımın ve boynumun arasındaki o sıcak boşluğa gömdü. Devasa kolları belimi öyle bir sardı ki, kemiklerimin birbirine kenetlendiğini, göğüs kafesinin benim göğüs kafesime çarpan o sert ritmini iliklerime kadar hissettim. Kolları arkamda birleştiğinde, beni adeta bu banyonun, bu evin, hatta tüm dünyanın o tekinsizliğinden koparıp kendi gövdesinin içine saklamak ister gibi sımsıkı bastırdı.
Kollarımı onun boynuna doladım. Parmaklarım, saçlarının henüz tam kurumamış olan o nemli uçlarına sızdı.

Gözlerimi kapattım.
Banyonun sıcağı, lavabonun giderinden sızan o suyun son damla sesleri ve ikimizin birbirine karışan o derin, yorgun nefesleri odadaki tek gerçeklik haline geldi. Dakikalarca öylece kaldık. Ne dün gece bu odada verdiğimiz o geri dönüşsüz kararı konuştuk, ne de o kararın omuzlarımıza bindirdiği o devasa yükü. Alaz'ın boynuma vuran sıcak nefesi, saçlarımın arasında duran yüzü ve belimi koparacakmış gibi saran o kollarının ağırlığı, kelimelerin söyleyebileceği her şeyden çok daha fazlasını anlatıyordu. Bu bir sığınmaydı. Dışarıda esen o sert rüzgara, üzerimize çöken o karanlık geleceğe ve kendi içimizde verdiğimiz o amansız savaşlara karşı, bu küçük banyonun mermer tezgahında birbirimizin bedenine tutunarak nefes alma çabasıydı. Alaz'ın kalbinin tenimde yankılanan her vuruşunda, aramızdaki o suç ortaklığının, o kelimesiz bağın ne kadar derine kazındığını biraz daha hissettim.

Beni belimden kavrayarak yavaşça tezgâhtan aşağıya, ayaklarımın üzerine indirdiğinde ayaklarım soğuk zemine bastığı andan itibaren ikimiz de tek bir kelime bile etmedik. Alaz arkasını dönerek lavabonun üzerindeki tıraş malzemelerine doğru uzandı. Tıraş köpüğünün kutusunu, jileti büyük bir düzenle ve titizlikle eski yerlerine yerleştirmeye başladı. Hamleleri o kadar mekanik, o kadar sakindi ki, az önce tenimde titreyen o ellerin sahibi o değilmiş gibiydi.
Ben de hiçbir şey söylemeden elime aldığım nemli havluyu banyonun kenarındaki demire düzgünce astım.

Banyonun kapısını açtım ve yatak odasına doğru yürüdüm. Dolaşan çarşaflara, yatağın o darmadağın olmuş haline bakmadan doğrudan odanın köşesindeki kıyafet dolabına yöneldim. Dolabın kapağını sessizce açtım. İçinden siyah, rahat bir pantolon ve kalın, koyu renk bir kazak çıkarıp yatağın üzerine bıraktım. Hareketlerim tamamen kuralsız, hızlı ve sessizdi. Dün gece ne yaşanmış olursa olsun, sabahın bu saatinde ikimiz de kendi içimize çekilmiş, kendi sessiz duvarlarımızın arkasına saklanmıştık.

Birkaç dakika sonra Alaz da banyodan çıkıp odaya girdi. Beline doladığı havluyu çıkarıp dolabın kendi tarafına yöneldi. O da hiçbir şey konuşmadı. Odanın içinde sadece kıyafetlerin kumaş sesleri ve dışarıdaki rüzgarın pencerelere vuran o boğuk uğultusu duyuluyordu. Üzerine siyah bir tişört ve koyu renk bir pantolon geçirdi.

Üzerimdeki koyu renk kazağın eteklerini düzeltirken dolabın kapağını kapattım ve kollarımı göğsümde bağlayarak doğrudan kocama baktım.
Dayanamadım. Dudaklarımın kenarında muzip bir tebessüm peydah olurken adımlarımı yavaşça ona doğru attım. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önünde durduğumda, kafamı hafifçe yukarı kaldırıp o pürüzsüzleşmiş çenesine baktım. Sol elimi göğsünden yukarıya doğru kaydırıp, hayatımda ilk defa bu kadar çıplak ve yumuşak hissettiren yanağına yerleştirdim.

Parmaklarımın ucuyla yanağını hafifçe sıktım. "Varnalı..." dedim, sesimdeki o neşeli alayı gizleme gereği duymadan. "Sakalların gidince bildiğin gençleşmişsin. Yolda görsem, seni hiç tanımasam bu çocuk kim derim. Meğer sert adam maskenin altında bambaşka biri saklanıyormuş."

Alaz, yanağını sıkmamla birlikte duraksadı. O alışık olduğum sert, ödün vermez bakışlarının arkasından gözlerini hafifçe devirdi ama dudaklarının kenarında, sadece benim görebileceğim o çok ince, samimi kıvrılma belirdi. Kendini benden uzaklaştırmadı; aksine büyük, sıcak ellerini aniden belime yerleştirip beni tek bir hamleyle kendine doğru çekti. Göğsüm, onun geniş göğsüne sertçe yaslanırken bakışlarını doğrudan gözlerimin içine dikti. Sakalsız çehresiyle bana bu kadar yakından bakması hala çok tuhaf hissettiriyordu. "Dalga geçme Akça," diye homurdandı, sesi o her zamanki derin ve boğuk tonundaydı ama içinde en ufak bir öfke kırıntısı yoktu. "Sırf sen istedin, bir anda 'keselim mi' dedin diye gittik feda ettik sakalları. Şimdi bir de karşıma geçmiş çocuk muamelesi yapıyorsun bana."

"Çocuk muamelesi değil, gerçekler," diyerek kıkırdadım, elimi yanağından çekmeyip başparmağımla o keskin çene kemiğinin hattını yavaşça çizdim. "Ama yalan yok, bu halin de hiç fena olmamış. En azından artık öperken yüzümü batırmayacaksın."
Alaz duyduğu bu lafla birlikte hafifçe güldü; o derin göğüs kafesinin sarsıldığını hissettim. Belimdeki ellerini biraz daha sıkılaştırıp beni kendine sabitlerken, başını hafifçe eğip yeni tıraşlı, sıcak çenesini benim omzuma yasladı. Dudaklarını boynuma, şah damarımın hemen üzerine bastırıp derin bir nefes aldı.

Alaz, dudaklarını boynumdan yavaşça ayırıp başını kaldırdı. Belimdeki ellerini çözmedi ama bakışlarını tekrar gözlerime sabitledi. "Güzel," dedi, sesi tekrar o alışık olduğum net tona bürünmüştü. "Yüzümün batma meselesini çözdüğümüze göre şimdi asıl konumuza dönebiliriz karıcım."
Belimdeki ellerinden birini çekip saçlarımın arasına geçirdi ve beni alnımdan uzunca öptü.

&&&

Merdivenleri yan yana inip mutfağa adım attığımızda, evin o kaskatı sessizliği yerini mutfak tezgâhının üzerindeki kahve makinesinin o tanıdık, hafif hışırtısına bıraktı. Alaz buzdolabından birkaç parça bir şey çıkarıp masaya bırakırken, ben de demlenen sıcak kahveden iki büyük kupaya doldurdum. Masanın karşılıklı sandalyelerine geçip oturduk.

Kahvemden derin bir yudum almak için bardağı kaldırdığımda, önüme düşen birkaç uzun saç tutamı bakış açımı kapattı. Rahatsızca bir nefes verip saçlarımı elimle arkaya doğru savurdum ama inatla tekrar yüzüme döküldüler. Bardağı masaya bırakıp saçlarımı parmaklarımla toplamaya çalışırken, Alaz'ın bakışlarının üzerimde sabitlendiğini hissettim.
Karşımdaki sandalyeden yavaşça kalktı. Adımları o kadar sessizdi ki, ne yaptığını anlamama fırsat kalmadan arkama geçti.
İri, sıcak elleri yavaşça omuzlarıma yerleştiğinde duraksadım. Omuzlarımdaki saçlarımı tek bir hamlede, şaşırtıcı bir yumuşaklıkla geriye doğru topladı. O devasa, tetik çeken, can alan elleri, saçlarımın arasında gezinirken o kadar narin hareket ediyordu ki içimin titrediğini hissettim. Saçlarımı üç tutama ayırdığını, o kalın parmaklarının saç tellerimin arasında büyük bir beceriyle dolaştığını fark ettiğimde gözlerim şaşkınlıkla açıldı.

"Varnalı?" dedim, başımı hafifçe yana doğru çevirmeye çalışarak. "Sen ne yapıyorsun ormancı gibi?"

"Kımıldama Akça," diye mırıldandı arkamdan. Sesi o kadar yakın, o kadar derindendi ki nefesi doğrudan ensemdeki çıplak tenime çarptı. "Saçların önüne düşüp duruyor, rahat rahat iç şu kahveni."
Parmakları büyük bir ritimle saçlarımı birbirinin üzerine atmaya, aşağıya doğru nizamı bir şekilde örmeye devam etti. O sert, acımasız adamın, benim saçlarımın karşısında bu kadar sabırlı ve usta olması zihnimdeki tüm dengeleri altüst etmişti. Örgünün sonuna gelip saçımın ucunu masanın üzerinde duran küçük tokayla tutturduğunda, dayanamayıp arkama döndüm.

Sandalyede hafifçe yan profile geçerek yukarıya, yüzüne baktım.
"Bunu nereden biliyorsun sen?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı hiç gizlemeden. "Hayatında benden başka saçını ördüğün biri mi oldu yoksa?"

Alaz, sorduğum soruyla birlikte sakalsız çehresini hafifçe geriye çekti. Gözlerini devirirken dudaklarının kenarında o bildiğim, sadece bana ait olan o hafif tebessüm belirdi. Eğilip iki elini oturduğum sandalyenin kollarına yasladı ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Saçmalama Akça," dedi, o boğuk sesiyle hafifçe fısıldayarak. "Askerde dağda toprağın ortasındayken ip bağlamayı, düğüm atmayı çok iyi öğrendik diyebilirim. El ayarım oradan kalma. Hem... Bu hayatta senin saçından başka bir şeye böyle dokunmayacağımı en iyi senin bilmen lazım karıcım." Söylediği sözlerin ağırlığı, o pürüzsüzleşmiş yüzündeki dürüst bakışlarla birleşince içimde bir yerlerin tamamen eridiğini hissettim. Elim masanın üzerindeki elinin üzerine kapandı.

Parmaklarımız birbirine kenetlendiğinde, Alaz'ın o sakin ve kendinden emin duruşu içimi ne kadar ısıttıysa, kurduğu o son cümle de zihnimde muzip bir şüphenin uyanmasına yetti. El ayarı düğüm atmaktan geliyormuş... Kafamı hafifçe yana eğip, gözlerimi kısarak kocamın o yeni tıraşlı, pürüzsüz yüzünü dikkatle incelemeye başladım. İçimde beliren o hafif, tatlı ama bir o kadar da yakıcı kıskançlık hissi, sesimin tonuna anında yansıdı.
"Demek dağda düğüm ata ata elin bu kadar hafifledi, öyle mi Varnalı?" diyerek kenetlenen ellerimizi yavaşça çözdüm. Kollarımı göğsümde bağlayıp sandalyenin arkalığına iyice yaslandım. "İp bağlamak başka, bir kadının saçını tek bir teli bile kopmadan, bu kadar muntazam örmek başka. Bana pek inandırıcı gelmedi bu dağ masalı."

Teoman, ellerimizi çekmemle birlikte duraksadı. Sorduğum soruyla ve gözlerimdeki o bariz kıskançlığı fark etmesiyle birlikte kaşları hafifçe yukarı kalktı. Sakalsız çehresinde şaşkınlıkla karışık, keyifli bir ifade belirdi. Göğsünden derin, boğuk bir gülüş yükseldi; benim bu halim onu fena halde eğlendirmişti. "Bebeğim..." dedi, uzatarak. Sandalyemin kenarına yaslandığı kollarını çekip doğruldu ve hemen yanımdaki boş sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu. "Sen ciddi ciddi beni şu an kıskanıyor musun? Hem de hiç var olmamış birinden?"

"Kıskanmıyorum, sorguluyorum," dedim, dik dik gözlerinin içine bakarak. Ama kalbimin hızla çarpmasına engel olamıyordum. "Ne zamandır evliyiz, bana daha yeni örgü bildiğini söylüyorsun. Kim bilir daha arkamdan ne marifetlerin çıkacak. Hem senin o holdingde, davetlerde etrafında dönen o kadınları da unuttum sanma. Belki birinin saçını düzeltirken öğrenmişsindir, ne bileyim?"

Alaz'ın gözlerindeki o keyifli pırıltı daha da büyüdü. Masanın üzerinden uzanıp bu sefer iki eliyle birden benim kollarımı kavradı ve beni kendine doğru çekti. Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, nefesi doğrudan dudaklarıma sızdı. Yüzündeki o alaycı ifade yerini, beni tamamen teslim alan o sarsılmaz Varnalı ciddiyetine bıraktı.
"Bak buraya," dedi, sesi fısıltı gibi ama son derece net çıkmıştı. "O holdingdeki kadınların da, geçmişteki o kalabalıkların da canı cehenneme. Benim ellerim senden başka hiçbir kadının saçına böyle dokunmadı, dokunmaz da. Hayatımda ilk defa senin için, senin o inatçı saçların önüne düşmesin diye örgü yaptım ben. Oldu mu karıcım? İçin rahat etti mi?"

Gözlerindeki o duru dürüstlük, içimdeki o kıskançlık yangınına buz gibi bir su serpti. Dudaklarımı birbirine bastırıp bakışlarımı kaçırmaya çalışsam da, çenemi tutan büyük eli buna izin vermedi. Gözlerimizi tekrar birleştirdiğinde, evliliğimizin o sarsılmaz bağı mutfaktaki o sessizliği bir kez daha sevgiyle doldurmuştu.

"Tamam Varnalı, tamam," dedim, sesimdeki alayı tamamen kenara bırakıp elinin üzerine kendi elimi yerleştirerek. "İnandım o dağ masalına. Hem fena da örmemişsin, elinin ayarı gerçekten varmış."
Alaz duyduğu bu lafla birlikte hafifçe güldü, o geniş göğüs kafesinin rahatlamayla sarsıldığını hissettim. Sandalyede doğrularak masanın üzerindeki kendi kahve kupasını eline aldı ve dudaklarıyla buluşturdu.

Bende kahvemden bir yudum aldıktan sonra masaya bırakıp ona doğru dönecektim ki, gözüm mutfak tezgâhının hemen bitimindeki köşede, salon girişine yakın duvara asılmış olan o tuhaf nesneye takıldı. Yeni taşındığımız ya da Alaz'ın bu süreçte alelacele bulup yerleştiği bu evin ruhuna o kadar aykırı bir parçaydı ki, günlerdir süren olaylardan dolayı başımı kaldırıp buraya dikkat bile etmemiştim.

Tezgâhtan destek alarak ayağa kalktım ve adımlarımı o köşeye doğru yönlendirdim. Duvara yaklaştıkça dudaklarımın kenarındaki o muzip kıvrılma iyice büyüdü. Bu, koyu ahşap çerçeveli, üzerinde ne idüğü belirsiz, simsiyah ve dumanlı hatların olduğu, son derece kasvetli ve "ben buradayım" diye bağıran devasa, soyut bir tabloydu. Tarzı o kadar sert ve o kadar karanlıktı ki, evin içindeki o sıcak mutfak havasını resmen tek başına sabote ediyordu.
"Varnalı..." dedim, tabloya iyice yaklaşıp parmaklarımı ahşap çerçevenin üzerinde gezdirirken. Arkamı dönüp tezgâha yaslanmış beni izleyen kocama baktım. "Bunu buraya gerçekten bilerek ve isteyerek mi astın, yoksa evi tuttuğunda buradaydı da indirmeye mi üşendin? Çünkü bu evin içinde gördüğüm en korkunç, en kasvetli şey olabilir."

Alaz, tabloyu hedef aldığımı görünce oturduğu yerden hafifçe doğruldu. Başını yana doğru eğip sanki esere ilk defa bakıyormuş gibi kaşlarını çattı. Dudaklarının kenarında o bildiğim alaycı kıvrılma peydah olurken kollarını çözmeden bana doğru birkaç adım attı.
"Nesi varmış o tablonun Akça?" dedi, sesi o derin ve boğuk tonundaydı ama içinde tamamen benimle eğlenmeye hazır bir hava vardı. "Gayet asil, derinliği olan bir parça. Salonun girişine ayrı bir hava katıyor bence."

"Asil mi?" diyerek net bir kahkaha attım. Tabloya geri dönüp üzerindeki simsiyah lekeleri işaret ettim. "Varnalı, bu bildiğin ruhunu teslim etmek üzere olan bir duman bulutu. Bak, şuradaki siyah leke resmen senin o sinirli, herkesi kovmak isteyen yüzünün tuvale yansımış hali. O kadar karanlık, o kadar 'ben sert bir adamım' diye bağırıyor ki... Bunu seçerken içindeki o karanlık deha seni fena ele geçirmiş."

Alaz aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp arkamdan bana doğru yaklaştı. O iri, sıcak gövdesi sırtıma hafifçe yaslanırken, ellerini belimin iki yanından uzatıp doğrudan duvardaki tablonun çerçevesine koydu. Beni kendi gövdesi ile tablo arasında hafifçe sıkıştırırken, nefesi yine ensemdeki saç örgümün hemen üzerine döküldü. Sakalsız çenesi omzuma sürtünürken, gözlerini duvardaki esere dikti. "Benim içimdeki adamı bir kenara bırak karıcım," diye fısıldadı, sesi mutfağın duvarlarında yankılanırken. "Sen bu sanattan pek anlamıyorsun galiba. Oradaki siyahlıklar senin o inatçı, her şeye kafa tutan o dik başlı hallerini temsil ediyor olamaz mı? Bak, şuradaki eğri çizgi tıpkı şu an bana laf yetiştirirken büzdüğün dudaklarına benziyor."

"Hadi oradan," diyerek kafamı hafifçe geriye doğru attım, başım doğrudan onun omzuna yaslandı. Aynadan veya yansımadan birbirimizin gözlerinin içine bakıyor gibiydik. "Benim dudaklarımla bu kömür karası şeyin ne alakası var? Hem madem bu kadar çok seviyorsun bu sanat eserini, holdingdeki odana götür de annenin karşısına as. Kadın odaya her girdiğinde içi kararsın, hamle yapacak enerjisi kalmaz."

Alaz duyduğu bu fikirle birlikte arkamda derin bir kahkaha patlattı. O geniş göğüs kafesinin sırtıma çarparak sarsılması, aramızdaki o evlilik flörtünün en sevdiğim anıydı. Belimdeki ellerini biraz daha sıkılaştırıp beni tamamen kendine çevirdi. "Demek annemi sanatla vuracağız, öyle mi?" dedi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki dudakları neredeyse dudaklarıma değecekti. "Güzel taktik. Ama ben bu tabloyu holdinge götürmek yerine, senin o çok bilmiş çeneni kapatmak için evde tutmaya devam edeceğim gibi duruyor."

"Görürüz Varnalı," dedim meydan okuyan bir tonla, ellerimi onun göğsüne yerleştirip hafifçe iterek ama gözlerimi ondan milim ayırmadan. "Ben o tabloyu ilk fırsatta depoya kaldırmazsam, bana da Akça demezler." dedim meydan okuyan bir tonla. Ellerimi göğsüne yerleştirip onu hafifçe ittim ama gözlerimi o inatçı, kömür karası tablodan bir an olsun ayıramıyordum.

Alaz dudaklarının kenarındaki o sakin tebessümle beni izlemeye devam ederken, ben adımlarımı tekrar duvara doğru attım. Az önce tamamen estetik zevkine takıldığım o simsiyah duman hatlarının, o anlamsız boya katmanlarının tam ortasında, gün ışığının ters vurmasıyla parlayan küçücük bir nokta dikkatimi çekti. Kafamı iyice eğip gözlerimi kıstım. Tablonun tam orta yerindeki o yoğun siyah boya kabarcıklarının arasında, fırça darbesi süsü verilmiş milimetrik bir delik vardı. Ve o deliğin tam arkasında, doğrudan bizim mutfak masasını, ocağı ve koridoru görecek açıyla yerleştirilmiş, yeşil bir saniyede bir göz kırpan mikro bir kamera merceği duruyordu.
Zihnimden aşağı kaynar sular döküldü.
Her anımız birileri tarafından canlı canlı izlenmişti. "Teoman..." dedim, sesimdeki o neşeli alay bir anda yerini buz gibi bir kaskatılığa bırakırken.

"Ne oldu güzelim, depoya kaldırma planlarına şimdiden mi başladın?" diye takıldı arkamdan, sesindeki o rahat tonu bozmayarak.
Cevap vermedim. Hızla öne doğru atıldım, iki elimle o devasa koyu ahşap çerçeveyi kavradığım gibi duvardan sertçe çekip kopardım. Arkasındaki bağlantı kablosunun duvardan kopma sesi mutfakta yankılanırken, tabloyu sıkıca kollarımın arasına aldım.
"Akça? Ne yapıyorsun?" Alaz'ın kaşları anında çatıldı, adımları bana doğru yöneldi. Hiçbir şey söylemeden, kucağımda o lanet tabloyla mutfak kapısından fırladım. Koridoru yarıp geçerek doğrudan bahçeye açılan büyük cam kapıya yüklendim. Kapıyı sonuna kadar açıp kendimi dışarıya, esen o sert rüzgârın koynuna attım. Adımlarım o kadar hızlıydı ki, arkamdan gelen Teoman'ın şaşkın sesini işittim.
"Ya Akça, atma güzelim tabloyu! Tamam, şaka yaptık, depoya kaldırırız dedik!" diye seslendi arkamdan, adımlarını hızlandırıp peşimden bahçeye çıkarak.

Bahçenin tam ortasındaki çimenlik alana geldiğimde, kucağımdaki o lanet şeyi fırlatır gibi yere bıraktım. Tablo çimenlerin üzerine ters bir şekilde düştü. Alaz tam yanıma ulaşıp kolumu tutmaya yeltenirken, gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim.
"İçinde kamera var," dedim, sesim rüzgârın uğultusunu bıçak gibi kesti. "Her şeyi izlemişler Teoman."

Teoman Varnalı, duyduğu bu lafla birlikte olduğu yerde kaskatı kesildi. Yüzündeki o sakin, Alaz'ın o her şeyi tiye alan havası tek bir saniyede yok oldu; gözlerinde o yırtıcı, acımasız katil uyandı. Bakışları yerdeki tabloya döndü.
Ben ise durmadım. Bahçenin köşesindeki kilitli küçük depoya doğru koştum. Demir kapıyı hızla itip içeri girdim, rafların arasında duran o ağır, demir balyoz kırması çekici kavradığım gibi dışarı fırladım. Tekrar tablonun başına geldiğimde, öfkeden nefes nefeseydim. Alaz yerdeki çerçevenin arkasını çevirmiş, kopan mikro devreleri ve bataryayı inceliyordu. Yüz hatları öfkeden adeta kireç gibi beyazlamıştı.

"Çekil!" dedim dişlerimin arasından.
Alaz bir adım geri çekildi. Elindeki çekici iki elimle birden kavrayıp, bütün gücümle o simsiyah boyalı tuvalin tam ortasına indirdim. Çatırtı sesiyle birlikte ahşap çerçeve ikiye ayrıldı, tuval yırtıldı ve içindeki o mikro mercek bin parçaya bölünerek çimenlerin üzerine saçıldı. Hırsımı alamadan, çekici bir kez daha, bir kez daha indirdim. O kasvetli sanat eseri saniyeler içinde un ufak oldu.

Çekici çimenlerin üzerine fırlatıp doğruldum, ellerim sinirden titriyordu. Alaz yerde duran parçalanmış ana kartın üzerindeki o çok tanıdık, özel yapım seri numarasına bakıyordu. Gözlerini yavaşça yerden kaldırıp bana diktiğinde, o gözlerdeki karanlık bana bunu kimin yaptığını çok net bir şekilde haykırıyordu.
"Fulya Varnalı..." diye mırıldandı Alaz, sesi adeta dipten gelen bir deprem gibi sarsıcıydı. "Bu evdeki her şeyi ben ayarladım sanıyordum. Ama annem... Kendi elleriyle yerleştirmiş bu pisliği buraya. Bizim her hamlemizi, her nefesimizi dinlemiş."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.