23. bölüm / 26
AMBİVALASCAMDAN BİR KAFES
Bölümler 26Şu an: CAMDAN BİR KAFES
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alaz'ın gür sesi sokağın duvarlarında yankılandığında, yerdeki ıslak betonun soğukluğunu bile hissetmeyi bırakmış, tamamen donup kalmıştım. Yanımda büzülmüş oturan Kuzey'in minik eli elimdeydi, titriyordu.
Gözleri ilk olarak doğrudan benim üzerimde kenetlendi. Baştan aşağı beni taradı. "Akça..." dedi, sesi öyle derin ve tekinsiz çıkıyordu ki, rüzgar bile esmeyi kesti sanki. "Neden buradasın? Bu halin ne senin?"
Hızlıca doğrulmaya çalıştım, Alaz hemen kolumdan tutarak kalkmama yardım etti ama bakışları hala benden bir açıklama bekliyordu. Tam ağzımı açıp "Alaz, dinle..." diyecektim ki, sokağın diğer ucundan, karanlığın içinden o iğrenç, cırtlak ses tekrar duyuldu.
Az önce kaçıp giden adam, sokağın başındaki lambanın altında durmuş, bize doğru bakıyordu. Belli ki Alaz'ın jilet gibi takım elbisesini ve tek başına olduğunu görüp cesaret almıştı. "Ne o patron?" diye bağırdı adam, elini cebine atıp yavaşça bize doğru yürüyerek. "Karın her şeye burnunu sokuyor, şimdi de sen mi geldin? Bırakın lan o çocuğu! O çocuk benim, hesabımı kapatmadan bir yere gidemez!"
Alaz'ın kolumdaki tutuşu bir anda sertleşti. Yavaşça başını çevirip sokağın başındaki adama baktı. O an gözlerimde sadece Teoman'a dönüştü. Benim kolumu yavaşça bıraktı. Kravatını tek hamlede çekip yere attı, gömleğinin üst düğmesini sökercesine açtı.
"Teoman, yapma!" diye fısıldadım, koluna yapışarak. "Lütfen, değmez. Çocuk çok korkmuş zaten, gidelim buradan!"
"Akça," dedi Teoman, sesi pürüzsüz ama kan donduracak kadar sakindi. "Arkamda dur. Çocukla birlikte arkama geç."
"Teoman, hamileyim ben, stres istemiyorum, lütfen yürüyelim gidelim!" diye yalvardım ama Teoman beni duymuyordu bile. Bir adamın bana bağırmış olması, bir adamın benim durduğum sokağa doğru tehditkar yürümesi Teoman Varnalı'nın zihninde şartelleri atmaya yetmişti.
Adam üzerimize doğru bir adım daha attığında, Teoman beni nazikçe ama mukavemet kabul etmez bir güçle arkasına, Kuzey'in durduğu yere doğru itti.
"Sana son bir şans," dedi Teoman adama doğru yürümeye başlayarak. Adımları ağır, kendinden emin ve tamamen bir avcının adımları gibiydi. "O pis ağzını bir daha açarsan, bu sokaktan yürüyerek çıkamazsın."
"Sen kimsin lan bana racon kesiyorsun?" diye kükredi adam ve cebinden katlanır küçük bir bıçak çıkarıp sürttü.
O bıçağın metalik sesi gecenin sessizliğinde çınladığında Kuzey çığlık atıp arkama saklandı. Benim de yüreğim ağzıma geldi. "Teoman! Bıçağı var, dur!" diye bağırdım.
Ama Teoman durmadı. Bıçağı gördüğü an yüzünde beliren şey korku değil, karanlık bir tebessümdü. Adam bıçağı savurmaya fırsat bile bulamadan, Teoman iki büyük adımla mesafeyi kapattı. Adamın bıçağı tutan bileğini öyle bir hız ve şiddetle kavradı ki, kemik çatrtısı sokağın başında yankılandı. Adamın acı dolu çığlığı yükselirken, Teoman adamı tek bir hamlede yere savurdu ve dizini adamın göğsüne bastırdı.
"Kime bağırdın sen?" diye fısıldadı Teoman, adamın yakasına yapışıp yüzüne doğru eğilerek. "O kadına, o çocuğa kime bağırdın sen!"
"Bırak... Tamam abi bırak!" diye yalvarmaya başladı adam az önceki kabadayılığından eser kalmayarak.
Teoman yumruğunu sıktı, gözü dönmüştü. Onu daha önce hiç böyle kontrolünü kaybetmenin eşiğinde görmemiştim. Adamı orada parçalayabilirdi.
"Alaz!" diye bağırdım, karnımı tutarak ona doğru bir adım attım. "Yeter! Yanıma gel, bebeğimiz için gel!"
'Bebeğimiz' kelimesini duyduğu an Teoman'ın havadaki yumruğu donup kaldı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Nefes nefese adama baktı, ardından yavaşça başını çevirip bana baktı. Gözlerindeki o kör öfke, benim korku dolu yüzümü ve arkamdaki küçük Kuzey'i görünce yavaşça çekilmeye, yerini can yakıcı bir pişmanlığa bıraktı.
Adamı tiksintiyle yere fırlattı. "Kaybol," dedi soğuk bir sesle. "Bir daha bu mahallenin sınırına girersen seni toprağın altından bile çıkarırım." Adam bıçağını bile almadan, sendeleyerek ve küfrederek gecenin karanlığında koşarak kayboldu.
Alaz yavaşça ayağa kalktı. Üstünü başını düzeltmeden, o sert adımlarla yanıma döndü. Bana yaklaştıkça üzerindeki o tehlikeli aura dağılıyor, yerini yine bana kıyamayan o adama bırakıyordu. Tam önümde durdu, elleri titreyerek yüzümü kavradı. "İyi misin?" dedi nefes nefese. "Sana bir şey yaptı mı? Dokundu mu sana?"
"Ben iyiyim Alaz... Ama sen çıldırdın," dedim, kalbim hala deli gibi çarparken.
Alaz bakışlarını benden kaydırıp hemen arkamda, bacaklarıma sarılmış titreyen küçük çocuğa indirdi. Kuzey, yaşlı gözleriyle bu devasa, korkunç ama kendisini koruyan adama bakıyordu. Alaz tek bir dizinin üzerine çöktü, Kuzey'in boyuna geldi. O az önceki canavardan eser kalmamıştı, sesi şaşırtıcı derecede yumuşaktı.
"Sana da bir şey yapamadı, geçti," dedi Alaz, çocuğun omzuna dokunarak. Sonra bana dönüp ayağa kalktı, elimi sımsıkı tuttu. "Bu çocuk burada kalamaz Akça. Eve gidiyoruz, ikiniz de benimle geliyorsunuz."
Kuzey'i yanımıza alıp o karanlık ve tekinsiz sokaktan uzaklaştırmak üzere bir adım atmıştık ki, gecenin tam ortasından yırtıcı, acı dolu bir kadın sesi yükseldi: "Oğlum!"
Sesin geldiği yöne, sokağın girişine doğru aynı anda döndük.
Bir kadın, üstü başı perişan bir halde, gözlerinden akan yaşlar yanaklarını silip geçerken nefes nefese bize, daha doğrusu elimizi tutan küçük çocuğa bakıyordu. Kadının gözlerindeki o çaresizlik ve evlat özlemi, sokağın tüm soğukluğunu bir anda bastırdı.
Kuzey, kadını gördüğü an elimi bıraktı. O korkmuş, sinmiş çocuk bir anda kayboldu, gözleri umutla parladı. Yüzünde kocaman, masum bir tebessüm belirdi.
"Anne!" diye bağırdı Kuzey. Sesinde dünyalara bedel bir sevinç vardı. Kuzey, annesine sarılmak için tam karşıya, sokağın ortasına doğru koşmaya başladı. Küçük adımları ıslak asfaltı döverken, her şey sanki ağır çekimde gerçekleşiyordu. Kadın kollarını açmış, oğluna doğru koşuyordu.
Ama tam o saniyede, ara sokaktan karanlığı yırtan devasa bir motor sesi yükseldi. Işıkları kapatılmış, simsiyah bir araba dar sokaktan kontrolsüzce fırladı. Fren sesi bile duyulmadı. Her şey bir salise içinde oldu. Araba, karşıya geçmeye çalışan Kuzey'e tüm şiddetiyle çarptı.
O korkunç çarpma sesi gecenin içinde patladı. Kuzey'in minik bedeni havada savrulup metrelerce ilerideki sert asfalta düştü.
Araba hiç yavaşlamadı. Gaza daha da basarak hızla sokaktan uzaklaşırken, gözlerim bir anlığına arabanın bagaj kapağının üzerine takıldı. Arabanın bagajının üstünde, o karanlık metalin üzerine kazınmış gibi duran o sembolü gördüm. Daha önce karşıma çıkan, rüyalarıma bile giren o uğursuz sembol... Şoktan ve dehşetten donup kalmışken, Alaz'ın ve kadının fark edemediği o detayı zihnime kazıdım ama o an tek bir kelime bile edemedim.
Alaz da kadının feryadıyla sarsılmıştı, sembolü sadece ben fark etmiştim.
Kadın, sokakları inleten bir feryat koparttı. "Kuzey! Oğlum!"
Kadın dizlerinin üzerine düşe kalka, çığlıklar atarak yerdeki minik bedene doğru koştu. Alaz beni anında arkasına alıp koruma içgüdüsüyle öne atıldı ama ben onu dinlemedim. Bacaklarım titreyerek yerdeki Kuzey'in yanına çöktüm.
Her yer kandı. Kadın oğlunu kucağına almaya çalışıyor, elleri titreyerek çocuğunun yüzünü siliyordu. "Sabah sarılmalıydım ona!" diye bağırdı kadın, göğsünü döverek, ciğerleri sökülürcesine. "Sabah çıkarken sarılmadım! Sabah sarılmalıydım ben ona!"
Dizlerimin üzerinde eğildim. Titreyen parmaklarımı Kuzey'in boynuna, o minik şah damarına bastırdım. Zaman durdu. Kalbim duracak gibi çarparak o küçük ritmi, o yaşam belirtisini aradım. Bir saniye, iki saniye, üç saniye...
Hiçbir şey yoktu. Ne bir atış, ne bir kıpırtı. Parmaklarımın altındaki o sıcaklık yerini hızla buz gibi bir soğukluğa bırakıyordu.
Gözlerimden yaşlar süzülürken başımı yavaşça kaldırdım. Kadın, kanlı elleriyle benim ellerime sarıldı. Yüzüme bakıyordu; gözlerinde insanı mahveden, yalvaran bir umut vardı.
"Ne oldu?" diye bağırdı kadın, sesi kısılmıştı. "Yaşıyor mu? Ne olur söyle, yaşıyor mu? Yarın doğum günüydü onun... Yaşıyor değil mi? Doğum gününü kutlayacağız biz onun!"
Boğazım düğümlendi. Göğsümdeki nefes tıkandı. Alaz yanımda bitti, eli omzuma dokundu ama o da durmuş, kadının acısına tanıklık ediyordu.
Dudaklarımı zorlukla araladım. Sesim bir fısıltıdan ibaretti:
"Ölmüş..."
Kadın sanki bu kelimeyi anlamamış gibi bir an durdu. Sonra o acı acı kriz geçirmeye başladı. Oğlunun cansız bedenine sarıldı, yüzünü çocuğun göğsüne gömdü. Sokak, bir annenin evladını kaybettikten sonra kopardığı o en ağır, en çaresiz feryatla yankılandı. "Hayır! Hayır, kalk Kuzey!" diye çırpındı kadın, yerleri yumruklayarak. "Sabah kahvaltı ettirdim ben ona... İlk defa zeytin yedi bugün! 'Anne zeytin çok güzelmiş' diye mutlu olmuştu benim oğlum! İlk defa zeytin yedi benim oğlum! Kalk ne olur, doğum günün yarın senin!"
Sokağı kaplayan o feryat, bir annenin ciğerinden kopan o son çığlık, kulaklarımda yankılanıp dururken bilincim adeta bir cam gibi çatladı. Parmaklarımın ucundaki o küçücük bedenin buz gibi soğukluğu, yerdeki kan kokusu ve kaçan arabanın bagajındaki o lanetli sembol... Her şey bir anda üstüme geldi.
Şokun yarattığı o ağır hisle yavaşça ayağa kalktım. Dünyayla olan bütün bağım bir saniyeliğine kopmuş gibiydi.
Alaz kolumdan tutup beni kendine çekmek, o korumacı kanatlarının altına almak istedi ama ben hafifçe geriye çekilerek onun elinden ayrıldım. Yüzüne bile bakmadım. Baksam, o gözlerdeki endişeyi görsem tamamen dağılacağımı biliyordum. Sesim boğazımdan tamamen yabancı, ruhsuz ve bomboş bir fısıltı olarak çıktı:
"O anneye yardım etmeden... Sakın eve gelme."
Alaz'ın bir şey söylemesine, arkamdan atılacak olmasına fırsat vermeden sırtımı o dehşet sahnesine döndüm. Adımlarım ağır, adeta hissizleşmiş gibiydi. Gece rüzgarı üzerimdeki ince elbiseyi savuruyor, tenimi donduruyordu ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Yavaş yavaş, sanki ayaklarım yeri değil de bir boşluğu basıyormuş gibi o karanlık sokaktan yürüyerek ayrıldım. Arkamda ambulans sesleri, polisin acı sirenleri ve o annenin "Zeytin yedi benim oğlum!" diye yırtınan feryadı kaldı.
Evin önüne nasıl geldiğimi, o bahçe kapısını nasıl açtığımı bile hatırlamıyorum. Zihnim tam bir felç halindeydi. Zangır zangır titreyen ellerimle evin dış kapısını açıp içeri adım attım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz doğruca mutfağa ilerledim. Tezgahın üzerindeki sürahiden bir bardağa alelacele, dökerek soğuk su doldurdum. Bardağı dudaklarıma götürdüğümde dişlerimin cama vurup ses çıkardığını fark ettim. O buz gibi suyu boğazımdan aşağı boca ettim; göğsümdeki o alevi, o yakıcı tıkanıklığı söndürmeye çalışarak derin derin nefes almaya çalıştım.
Ama yetmedi. Evin içindeki o sıcak, korunaklı hava sanki ciğerlerime girmiyordu.
Bardağı tezgaha bırakıp kendimi hemen arka bahçeye, serin gece havasının ortasına attım.
Çimlerin üzerine yavaşça çöktüm, ellerimi dizlerime dayayıp başımı öne eğdim. Nefeslerim düzensiz, kesik kesikti. Gözümün önünden o küçük Kuzey'in saniyeler içinde can verişi, gözlerindeki o masum umudun sönüşü bir film şeridi gibi geçiyordu. Bir çocuk... Sadece çocukluğunu hissetmek isteyen, yarın doğum günü olan küçücük bir çocuk, gözlerimin önünde yok olup gitmişti.
Ve sonra... Annenin o feryadı, o sokağı inleten haykırışı içimde çok karanlık, çok eski bir kapıyı ardına kadar kırarak açtı.
Bir anne, çocuğu için dünyayı yakacak kadar canından can veriyordu. "Sabah sarılmalıydım ona" diye feryat ediyordu...
Zihnim beni amansız bir hızla kendi geçmişimin o en kanlı, en soğuk köşesine fırlattı. Kendi annemi hatırladım. O annenin Kuzey'e sarılmak için çırpınışının aksine, benim annemin bana hiç sarılmayışını... Beni hiç sevmeyişini. Daha da kötüsü, bir annenin evladını korumak şöyle dursun, beni kendi elleriyle ölüme itmek isteyişini, canımı almak için gözünü nasıl kararttığını hatırladım.
Gözümden akan tek bir damla yaş çimlere damladı. "Bir anne..." diye fısıldadım kendi kendime, sesim gecenin sessizliğinde kırıldı. "Bir anne evladı için böyle yanarken... Benim annem beni neden öldürmek istedi?"
Kuzey'in cansız bedeninin soğukluğu ile kendi geçmişimin o buz gibi gerçeği birbirine karışmıştı. Bahçedeki o yalnızlığın ortasında, karnımdaki bebeğe ellerimle sarılarak, hem ölen o masum çocuk için hem de hiç sevilmemiş, ölüme terk edilmiş kendi çocukluğum için sessizce ağlamaya başladım. Dışarıda dünya dönmeye devam ediyordu ama benim içimdeki o eski yara, bu gece sokağın ortasında ölen o çocukla birlikte yeniden kanamaya başlamıştı.
Bir anda ne olduğunu bile anlamadan, çimlerin üzerine doğru öğürerek istifra etmeye başladım. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı yakıp geçerken, bedenimi sarsan bu nöbetle adeta ikiye katlandım. İçimdeki her şey Çekiliyor, göğsüm aldığı her nefeste daha da sıkışıyordu.
Nefesim biraz olsun düzene girmeye başladığında, zangır zangır titreyen ellerimi yavaşça aşağıya, karnıma doğru kaydırdım. Avuç içlerimi o minik canın durduğu yere bastırdım. Sesim, ağlamaktan pürüzleşmiş ve incelmişti:
"Sakin ol bebeğim..." diye fısıldadım, kendi korkumu ondan saklamaya çalışarak. "Anne... anne sadece biraz üşütmüş, tamam mı? Sakın korkma... Hem sana şarkı söylememi ister misin?" Cümlem biter bitmek bilmeyen o bulantı dalgası tekrar geldi. Başımı yana çevirip bir kez daha öğürdüm; midemde hiçbir şey kalmamasına rağmen bedenim tepki vermeye devam ediyordu.
Yaşlı gözlerimi gökyüzüne diktim, yüzüme yapışan saç tellerini geriye itmeye çalıştım.
Titreyen sesimle, o çok bildik niyetimi, aslında kendimin hiç sahip olamadığı o masal gibi çocukluğu karnımdaki bebeğe fısıldayarak mırıldanmaya başladım:
"Uykudan uyanmış...
Gülermiş, bakarmış...
Annesi onu çok öpermiş, severmiş...
Okula gidermiş, yazarmış, çizermiş...
Babası onu çok öpermiş, severmiş...
Annesi onu çok...
Babası onu çok...
Herkesler onu çok severmiş, severmiş..."
Şarkının her kelimesi boğazıma bir düğüm gibi oturdu. "Annesi onu çok..." derken sesim kırıldı, hıçkırığım ninniyi böldü. Kendi çocukluğumda hiç duymadığım o sevgiyi, kendi bebeğime vadetmeye çalışırken bahçedeki çimlerin üzerinde tek başıma çırpınıyordum.
Tam o sırada, arkamdaki ahşap veranda basamaklarından hafif bir ses geldi.
Alaz oradaydı. Gözlerinden süzülen tek bir damla yaş, o sert yanağında süzülüp çenesine doğru ilerledi. Hiç beklemedi, tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Adımlarını hızlandırıp doğrudan çimlerin üzerine, tam yanıma oturdu.
Güçlü kollarını titreyen bedenime doladı. Beni yavaşça ama sarsılmaz bir kararlılıkla kendi geniş göğsüne doğru çekti. Başım Alaz'ın kalbinin tam üzerine yerleşti. Alaz, dudaklarını dağılmış, kokusu gece rüzgarına karışmış saçlarıma bastırdı ve uzunca, derin bir öpücük kondurdu. Kokumu içine çekerken, çenesi başımın üzerinde sabitlendi.
"Eminim bebeğimiz hiç korkmamıştır..." dedi Alaz. Sesi, içimi ısıtacak kadar boğuk, yumuşak ve şefkat doluydu. "Çünkü onun, sesini duyduğu an dünyadaki her şeyi unutturan, dünyadaki en güçlü annesi var. O senin sesini dinliyordu Akça... Senin o güzel sesinle sakinleşiyordur."
Alaz elini karnımdaki ellerimin üzerine koydu. İkimizin el birleşimi, doğacak bebeğimizin üzerindeki en büyük koruma kalkanı gibiydi. "O sokaktaki acıyı da, geçmişin o soğuk gölgesini de buraya sokmayacağım," diye fısıldadı Alaz, dudakları tekrar şakağıma değerken. "Biz ona o ninniyi yaşatacağız. Annesinin çok öptüğü, babasının çok sevdiği bir hayatı vereceğiz ona. Şimdi bırak kendini, ben buradayım. Geçti güzelim, geçti..."
Alaz'ın göğsünde atan o ritmik kalp sesini dinlerken gözlerimi kapattım. Bedenimdeki titreme, kocamın o sıcak ve korumacı kollarının arasında yavaş yavaş yerini ağır bir yorgunluğa ve teslimiyete bırakmaya başladı.
Bahçedeki buz gibi rüzgar tenimi yalayıp geçerken Alaz beni yavaşça kucağına aldı. Güçlü kolları bedenimi bir tüy gibi kaldırırken başımı onun boyun girintisine gömdüm.
"Eve giriyoruz güzelim," dedi, sesi pürüzsüz ama bir o kadar da emrediciydi. "Sıcak bir şeyler içeceksin, sonra da dinleneceksin. Her şeyi ben halledeceğim."
Beni salona getirip yumuşak koltuğun üzerine yavaşça bıraktı. Üzerime dizlerime kadar uzanan kalın bir battaniye örttü. Tam arkasını dönüp bana sıcak bir çay getirmek için mutfağa doğru bir adım atıyordu ki, kasıklarıma sanki kızgın bir demir saplandı.
O an atılan çığlık benim dudaklarımdan mı çıktı, yoksa içimdeki o yaralı çocuk mu bağırdı anlayamadım.
"Alaz!"
Çığlığımla birlikte Alaz salise içinde arkasını döndü. Yüzündeki o sakin, korumacı ifade saniyeler içinde yerini katıksız bir dehşete bıraktı. Ellerim içgüdüsel olarak karnıma gitti. Bacaklarımın arasında beliren o ani, sıcak sıvı hissiyle gözlerim büyüdü. Elimi elbitemin altından çekip baktığımda, parmaklarımın arasındaki o parlak kırmızı kanı gördüm.
"Alaz... Kan..." dedim, sesim fısıltı halinde, titreyerek çıktı. "Teoman bebeğim... Bebeğimiz gidiyor!"
"Akça!" Teoman'ın kükremesi evin duvarlarında patladı. O an Teoman Varnalı'nın gözlerinde dünyayı yakacak bir kıyamet koptu. İki büyük adımla yanıma atıldı, battaniyeyi bir kenara fırlatıp beni tek bir hamlede kucağına aldı. Bacaklarımdaki kan onun jilet gibi takım elbisesinin koluna bulaştı ama umursamadı bile. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. "Hiçbir yere gitmiyor!" dedi Teoman, sesi hem bir emirdi hem de kendi canından can kopuyormuş gibi acı doluydu. "Duydun mu beni? Hiçbir yere gitmiyor! Tutunacaksın Akça, ikiniz de bana tutunacaksınız!"
Beni kucağında sıkıca tutarak evden dışarı fırladı. Bahçe kapısını ayağıyla vurarak açtı, garajda duran siyah arazi aracının yolcu koltuğuna beni adeta pamuklara sarar gibi yerleştirdi. Saniyeler içinde sürücü koltuğuna geçti, motoru öyle bir gürültüyle çalıştırdı ki mahalle inletildi. Gaza sonuna kadar bastı; araba ıslak asfaltta çığlık atarak fırladı. Koltukta iki büklüm olmuş, ellerimle karnımı sımsıkı sarmalamıştım. Kasıklarımdaki o keskin sancı her saniye daha da şiddetleniyordu. Gözlerimden yaşlar boşanırken, hafızamda o sokaktaki kucağımda can veren küçük Kuzey'in görüntüsü ve karnımdaki bebeğimin çırpınışı birbirine karışıyordu. "Ölmeyecek değil mi Teoman?" diye feryat ettim, hıçkırıklarımın arasında. "O çocuk gibi ölmeyecek değil mi? Ben... Ben iyi bir anne olamadım mı Teoman? Annem gibi ben de mi katil olacağım?"
Teoman direksiyonu öyle bir hırsla sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Arabayı kırmızı ışıkları hiçe sayarak, gece trafiğini yararak sürüyordu. İbre iki yüze vurmuştu. Yüzü taştan bir heykel kadar sertti ama gözlerinden akmaya başlayan o tek damla yaş şakağından aşağı süzüldü. "Ağzından bir daha öyle bir kelime çıkmayacak!" diye bağırdı Teoman, sesi kısılarak. Sol elini direksiyondan çekip benim titreyen, kanlı elimi sımsıkı kavradı. Dudaklarına götürüp hırsla öptü. "Sen dünyanın en güzel annesisin! O bebek seni bırakmayacak! Eğer o bebeğe bir şey olursa... Yemin ederim bu şehri yakarım Akça! Duydun mu beni? Bütün dünyayı yakarım!"
Özel hastanenin acil servisinin önüne fırtına gibi daldık. Teoman frenlere öyle bir bastı ki araba hastanenin döner kapısının tam önünde yan dönerek durdu. Arabadan atlayıp benim tarafımdaki kapıyı sökercesine açtı. Beni kucağına aldığı gibi acilin otomatik kapılarını kıracakmış gibi içeri daldı.
"Sedye getirin lan!" diye kükredi Teoman. Sesi hastane koridorlarında bir fırtına gibi yankılandı. "Hemen sedye getirin! Doktorlar nerede!"
Güvenlikler ve hemşireler ne olduğunu anlamadan ona doğru koştu. Birkaç saniye içinde getirilen sedyenin üzerine beni yavaşça bıraktı. Doktorlar ve hemşireler etrafımı sararken, benim gözüm sadece Teoman'ın üzerindeydi. Takım elbisesi kan içindeydi, saçları dağılmıştı, gözlerindeki o devasa adam yıkılmış, çaresiz bir çocuğa dönüşmüştü.
Beni müdahale odasına doğru tekerlekli sedyeyle hızla götürürlerken Teoman da yanımda koşuyordu. Elimi bir an bile bırakmıyordu.
"Açılın!" diye kükredi Teoman ona engel olmaya çalışan başhekime doğru. "Başhekim dahi kim varsa bu odaya girecek! Karımı ve bebeğimi kurtaracaksınız! Eğer onlara bir şey olursa bu hastaneyi hepinizin başına yıkarım! Duyuyor musunuz beni, taş üstünde taş bırakmam!"
"Teoman... Bırakma beni..." diye fısıldadım, bilincim kasıklarımdaki o ağır sancıyla yavaş yavaş bulanıklaşırken.
"Bırakmam," dedi Teoman, eğilip alnımı derin ve yakıcı bir öpücükle mühürleyerek. Sesi titriyordu. "Bırakmam seni güzelim. Diren ne olur... Bebeğimiz için diren."
Müdahale odasının kapıları yüzüne kapanırken gördüğüm son şey, Teoman'ın kapının önünde dizlerinin üzerine çöküp ellerini kanlı yüzüne kapatması oldu. İçeride doktorlar üzerime üşüşürken, ben karanlığa doğru çekiliyor, içimden sadece aynı duayı ediyordum: Ne olur bebeğim, beni annem gibi yarım bırakma...
&&&
Müdahale odasının o buz gibi, soğuk ışıkları gözlerimi tırmalarken doktorların ve hemşirelerin üzerimdeki telaşlı koşturmacasını hayal hatır seçebiliyordum. Kasıklarımdaki o keskin sancı, yerini yavaş yavaş derin bir uyuşukluğa bırakırken göz kapaklarım ağırlaştı.
Ne kadar zaman geçtiğini, o kapının ardında kaç asır devrildiğini bilmiyordum.
Gözlerimi yeniden araladığımda, burnuma dolan o keskin hastane kokusuyla irkildim. Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, özel odanın loş ışığında Alaz'ı gördüm. Sedyenin yanındaki sandalyeye çökmüş, iri gövdesini ikiye katlayarak başını ellerimin üzerine koymuştu. Takım elbisesinin ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını kıvırmıştı; elleri sımsıkı ellerimi kavramıştı.
Sanki uyanışımı hissetmiş gibi, kıpırdadığım an başını hızla kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Akça..." dedi, sesi pürüzlü ve boğuk çıkmıştı. "Uyandın... Çok şükür Allah'ım, uyandın."
Dudaklarımı zorlukla araladım. İlk aklıma gelen, ruhumu yakan tek bir soru vardı. Titreyen sesimle, gözlerimden yaşlar süzülerek fısıldadım:
"Bebeğimiz... Alaz, bebeğimiz gitti mi?"
Alaz hızla doğruldu, üzerime eğilip titreyen dudaklarını alnıma, gözyaşlarımın üzerine bastırdı. Uzun ve derin bir nefes aldı. Bütün göğsü o nefesle sarsıldı.
"Burada..." dedi, elini yavaşça karnımın üzerine yerleştirerek. Sesi titriyordu ama içindeki o devasa rahatlama içime işledi. "Bizimle güzelim. Bebeğimiz çok güçlü... Seni bırakmadı."
Derin bir nefes boşalttım ciğerlerimden. Ağlamam şiddetlenirken Alaz yüzümü ellerinin arasına alıp başparmaklarıyla gözyaşlarımı sildi.
"Doktor geldi Akça," dedi Alaz, sesi bu kez biraz daha sakin ama son derece ciddi bir tonda. "İğne yaptılar, ilacını verdiler. Sancı da, kanama da durdu. Bebeğin durumu gayet iyi, kalbi sapasağlam atıyor."
Tam rahat bir nefes alacakken Alaz gözlerimin en derinine baktı. "Ama..." dedi, kaşları hafifçe çatılırken. "Doktorun söylediği tek bir şey var. Bu kanama tamamen yaşadığın o ağır şoktan, üzüntüden ve stresten kaynaklanmış. Vücudun kaldırmamış Akça. Doktor açık açık söyledi: 'Eğer bir daha bu kadar ağır bir stres, fırtına yaşarsa bu sefer bebeği tutamayız. Akça Hanım'ın kesinlikle stresten ve üzüntüden uzak durması şart' dedi."
Alaz eğilip burnunu yanağıma yasladı. Sesi o kadar korumacı ve o kadar kararlıydı ki, dünyadaki bütün kötülüklere kapıyı kapatmış gibiydi.
"Duydun mu beni?" diye fısıldadı kocam, kokumu içine çekerek. "Bundan sonra tek bir damla gözyaşı yok. Seni üzen, seni strese sokan ne varsa bu dünyadan sileceğim. O sokak da, o adamlar da, geçmişin o lanet olası gölgeleri de sana yaklaşamayacak. Sen sadece nefes alacaksın. Gerekirse seni bu dünyadan saklarım Akça."
Alaz'ın elimi tutan parmaklarındaki o sıcacık baskı, içimdeki o fırtınalı denizi bir anda durulttu.
Tutunduğum elini biraz daha sıktım; parmaklarımdaki dermansızlığa rağmen ona orada olduğumu hissettirmek istedim.
"Alaz..." diye fısıldadım, sesim biraz daha pürüzsüz çıkıyordu artık. "Çok korktun mu?"
Alaz hafifçe gülümsedi ama bu gülüş yüzündeki o yorgun ifadeyi silmeye yetmedi. Derin bir nefes alıp yatağın kenarına, tam yanıma oturdu. Boynunu büküp alnını tekrar benim alnıma dayadı. "Korkmak mı?" dedi, sesi göğsünün derinliklerinden titreşerek geliyordu. "Hayatımda ilk kez nefesimin kesildiğini hissettim Akça. O kanı gördüğüm an... Seni ve onu kaybetme ihtimalim zihnime düştüğü an, bütün dünya başıma yıkıldı."
Sıcak nefesi yüzüme vururken elimi yavaşça kaldırıp onun sert yanağına koydum. Başparmağımla yanağındaki o tek damla kurumuş yaşın izini sildim. Alaz gözlerini kapatıp avcumun içine sığındı, elimi tutup hırsla öptü.
"Benim yüzümden oldu," dedim gözlerim yeniden dolarken. "O sokakta durmamalıydım... O kadar üzülmemeliydim. Bebeğimizi tehlikeye attım."
"Sakın," dedi Alaz, anında kaşlarını çatarak ama sesi fısıltı kadar yumuşaktı. "Sakın kendini suçlama. Sen orada merhametinle durdun. O küçük çocuğu yalnız bırakmadın. Suçlu olan sen değilsin. Ama bundan sonra..." Eğilip dudaklarını alnıma bastırdı, uzunca öptü.
"...bundan sonra hissettiğin her korkuda, her acıda sadece bana yaslanacaksın. İçine atmak yok, yalnız kalmak yok. Doktoru duydun, strese kapılarını kapatacaksın. Sen kapatmazsan, ben o kapılara kilit vuracağım."
"Peki o kadın?" diye sordum birden, aklıma sokağın ortasında evladını kaybeden o anne gelince. "Kuzey'in annesi... Ne oldu ona?"
Alaz bakışlarını bir anlığına benden kaçırsa da yüzümdeki ısrarı görünce tekrar gözlerime baktı. Strese girmemi istemiyordu ama yalan da söyleyemezdi. "Adamlarım hastanede," dedi sakince. "O kadınla ilgileniyorlar. En iyi doktorlar, en iyi psikologlar başında. Kadının hiçbir şeye ihtiyacı kalmayacak. Kuzey'in cenazesiyle de biz ilgileniyoruz. Her şeyi usulüne uygun, en güzel şekilde halledecekler. İçin rahat olsun, o anneyi çaresiz bırakmadım."
Göğsümden devasa bir yük kalkmış gibi derin bir nefes verdim. Alaz gerçekten de dediğini yapmış, benim yarım bıraktığım o vicdan borcunu ödemişti. "Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla. "O kadını yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim." Alaz elimi karnımızın üzerine götürdü, kendi iri elini de benim elimin üzerine kapattı.
"Benim sana ve evladımıza teşekkür etmem lazım," dedi, gözlerinde yeniden o gururlu ve sevdalı ışık parıldarken. "Bize tutunduğunuz için. Şimdi kımıldamadan yatacaksın, serumun bitsin, doktor son kez gelip kontrollerini yapsın... Ancak o zaman konuşacağız buradan ne zaman çıkacağımızı. Anlaştık mı?"
Başımı yavaşça 'evet' anlamında salladım. Alaz üzerimdeki ince battaniyeyi omuzlarıma kadar çekip düzeltti, ardından sandalyeye çekilmek yerine yatağın kenarına iyice yanaşıp başını omzuma yasladı. Kokumu içine çekerek gözlerini kapattı.
Omzuma yaslanmış, gözleri kapalı bir şekilde duran Alaz'a doğru hafifçe kıpırdadım.
"Alaz..." diye fısıldadım, sesim kuruluktan pürüzlü çıkmıştı.
Alaz anında gözlerini açtı, tek bir saniyelik bir gecikme bile yaşamadan başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözlerindeki o uyanık, teyakkuzda duran ifade yine oradaydı. "Efendim güzelim? Bir yerin mi ağrıyor?" dedi, eli refleksle karnıma doğru kayarak.
"Yok, ağrım yok..." dedim hafifçe gülümsemeye çalışarak. "Sadece çok susadım. Boğazım kurudu."
Alaz rahat bir nefes verip yatağın kenarından ayağa kalktı. Komodinin üzerindeki sürahiye baktı ama sürahinin boş olduğunu görünce hafifçe kaşlarını çattı. "Buradaki su bitmiş," dedi, uzanıp alnıma derin bir öpücük kondurarak. "Ben hemen aşağı inip kantinden birkaç şişe soğuk su alıp geliyorum. Sakın kımıldama, hemen buradayım."
"Tamam," dedim başımı yavaşça sallayarak. Alaz ceketini bile almadan, gömleğinin kolları sıvalı bir şekilde odadan çıktı. Kapı arkasından yavaşça kapandığında, odadaki tek ses serum damlalığının o ritmik tıkırtısıydı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, elimi karnımın üzerine koyup bebeğimin varlığını hissetmeye çalıştım.
Aradan iki dakika bile geçmemişti ki, odanın kapısı sertçe ve hiçbir nezaket kuralına uymadan ardına kadar açıldı. Gelen hemşire ya da doktor değildi.
Topuklu ayakkabılarının soğuk mermerde çıkardığı o kibirli tıkırtılarla içeri giren kişi, Alaz'ın annesi Fulya Varnalı'ydı. Üzerindeki pahalı kürk giysisi, mükemmel yapılmış saçları ve yüzündeki o soğuk, tepeden bakan ifadeyle doğrudan yatağımın ayakucunda durdu. Bana bakarken gözlerinde tek bir zerre endişe, merhamet ya da şefkat yoktu; aksine sadece iğrenme ve hoşnutsuzluk vardı.
"Demek sonunda uyandın," dedi Fulya, sesindeki o buz gibi alayla. Çantasını koluna takıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Hastanedekiler fırtına koptu deyince ben de ciddi bir şey sanıp geldim. Ama bakıyorum da yine aynı drama, yine aynı rol..."
"Fulya Hanım..." dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak ama bedenim hâlâ çok zayıftı. "Lütfen... Doktor stresten uzak durmam gerektiğini söyledi."
"Stresten uzak duracakmış!" diye bir kahkaha attı Fulya, sesi odanın duvarlarında çınlarken. Yatağa doğru iki adım yaklaştı, yüzüme doğru eğildi. "Pardon da, sen ne işe yararsın Akça? Allah'tan bir tane sağlıklı torun istedik, bir Varnalı soyadı taşıyacak evlat istedik... Onu bile karnında tutmayı beceremiyorsun! Daha kaç haftalık bebekle hastanelik oluyorsun sen?"
Sinirden gözlerim dolmaya başladı ama kendimi tutmak için alt dudağımı ısırdım. Doktorun sözleri aklıma geliyordu; stresten uzak durmalısın...
"Ben bir şey yapmadım..." diye fısıldadım, sesim titreyerek.
"Yapmadın tabii!" dedi Fulya, ses tonunu daha da yükselterek. "Sokaklarda ne idüğü belirsiz tiplerin peşinde koşup oğlumun başını belaya sokarsın, sonra da 'ben bir şey yapmadım' dersin! Senin o taşıdığın genlerden, o geçmişinden ne bekliyoruz ki zaten? Bir anne olmayı bile beceremiyorsun! Oğlumu kendine mahkûm ettin, şimdi de o masum bebeği kendi beceriksizliğin yüzünden tehlikeye atıyorsun! Yazıklar olsun sana, Varnalı soyadına lekesin sen!"
Tam o sırada, odanın açık kalan kapısının eşiğinde devasa bir gölge belirdi. Alaz, elindeki su şişeleriyle kapının önünde durmuştu. Yüzü katıksız bir karanlığa bürünmüştü. Gözlerindeki o vahşi, kontrolsüz öfke şimşekleri öyle bir çaktı ki, odadaki hava bir anda buz kesti.
Fulya'ın son söylediklerini, o acımasız laflarını kelimesi kelimesine duymuştu.
Alaz elindeki su şişelerini hırsla kapının yanındaki masaya bıraktı. Çıkan o sert sesle Fulya Hanım irkilerek arkasına döndü. "Alaz..." dedi Fulya, bir anlık şaşkınlıkla geri adım atarak. "Ben de... ben de tam Akça'ya bakmaya gelmiştim."
Alaz tek bir kelime bile etmeden adımlarını attı. Ağır, tehlikeli ve her an patlamaya hazır bir bomba gibi annesinin üzerine yürüdü. Araya girdi, iri gövdesiyle annesini benden tamamen soyutlayıp arkasına aldı. Yüzü annesinin yüzüne birkaç santim kalana kadar eğildi.
"Sen..." dedi Alaz, sesi bir fısıltıdan ibaretti ama o fısıltı odadaki her şeyi yıkıp geçecek kadar ağırdı. "Sen az önce benim karıma ne dedin?"
"Alaa, ben sadece senin ve bebeğin iyiliği için..."
"Kapa çeneni!" diye kükredi Alaz. Sesi hastane koridorlarında patladı, odadaki camlar titredi sanki. Alaz'ın damarları boynunda fırlamıştı, gözü tamamen dönmüştü. "Ağzından çıkan o pis kelimelerin tek bir tanesini daha duyarsam, anne manne dinlemem seni bu hastaneden rezil ederek çıkartırım!"
"Alaz! Ben senin annenim, bana nasıl böyle konuşursun o kız için!" dedi Fulya, gururu kırılmış bir halde.
"O kız dediğin kadın benim karım!" dedi Alaz, parmağını annesinin yüzüne doğru sallayarak, sesi yeri göğü inletecek kadar sertti. "O kadın benim çocuğumun annesi! Benim canım! Eğer bir daha... Bak tek bir defa daha onun karşısına geçip tek bir laf edersen, o çok sevdiğin Varnalı soyadını da, o lüks hayatını da gözünü kırpmadan elinden alırım! Seni hayatımızdan öyle bir silerim ki adımı bile anamazsın!"
Fulya duyduğu tehditle dehşete düşmüş bir şekilde donup kaldı. Alaz kapıyı göstererek haykırdı:
"Şimdi defol git buradan!"
Fulya çantasını hırsla çekip, gözlerinde kin ve şok karışımı bir ifadeyle topuklarının üzerinde dönerek odadan hızla çıktı. Kapı arkasından büyük bir gürültüyle kapandı.
Alaz derin derin nefesler alarak arkasını döndü. O az önceki canavar, beni gözleri yaşlı halde görünce anında yok oldu. Hızla yanıma gelip yatağa oturdu, elleri titreyerek yüzümü kavradı, dudaklarını alnıma bastırdı.
"Geçti güzelim... Geçti," dedi sesi titreyerek. "Ağlama sakın, ne olur ağlama... Ben buradayım."
Gözlerimden süzülen o son birkaç damla yaşı avcumun tersiyle alelacele sildim. Yüzüme hemen toparlanmış, dimdik bir ifade yerleştirmeye çalışarak başımı geriye attım. Ağlamaktan pürüzleşmiş sesimi biraz temizlemek için hafifçe öksürdüm ve gözlerimi devirerek Alaz'a baktım:
"Ay, aman..." dedim, ses tonuma olabildiğince umursamaz ve dik bir hava katmaya çalışarak. "Gören de beni iyice sulu göz, çıtkırıldım duygusal biri sanacak! Yok öyle bir şey bir kere. Ben öyle kolay kolay ağlamam, tamam mı? Tamamen... tamamen hormonların suçu bu! Vücudum saçmalıyor sadece, yoksa senin o annenin dediği tek bir laf bile umurumda değil."
Alaz, o az önceki gözü dönmüş, dünyayı yakmaya hazır halinden sıyrılıp kaşlarını hafifçe kaldırdı. Yüzündeki o katı, karanlık ifade yerini dudaklarının kenarına yerleşen çapkın ve imalı bir tebessüme bıraktı. Yatağın kenarına iyice yanaşıp elini yanağıma koydu, başparmağıyla hâlâ nemli olan gözaltımı hafifçe okşadı.
"Öyle mi dersin Varnalı?" dedi Alaz, sesi alaycı ama bir o kadar da şefkatli bir tonda uzayarak. "Hiç duygusal değilsin yani? Sulugöz de değilsin? Ben yanlış gördüm o zaman... Bahçede 'Annesi onu çok öpermiş' diye ninniler söylerken, en ufak şeyde gözleri dolan kız başkasıydı herhalde. Benim karım sert, duygusuz bir taş parçasıymış da haberim yokmuş."
"Teoman!" diyerek hafifçe göğsüne vurdum ama elimin çarptığı yer o kadar sertti ki sadece kendi elim acıdı. "Uğraşma benimle! Ben orada bebek için... yani şey için şey yaptım! Hem sen bana su getirecektin, hani nerede benim suyum? Laf kalabalığına getirip konuyu değiştirme!"
Alaz masanın üzerine bıraktığı su şişelerinden birini alıp kapağını yavaşça açtı. Şişeyi bana uzatırken yüzündeki o imalı tebessüm daha da derinleşti. Eğilip burnunu yanağıma sürttü, kokumu içine çekerken fısıldadı: "Su burada güzelim... Ama ben o imajı bozmak istemem. Güçlü, hiç ağlamayan, sert hatun rolüne devam et sen. Manal'ı görmeyeli baya olmuştu. Ama unutma, o sulugöz halini de, bu dik başlı halini de en çok ben biliyorum. Ve galiba..." Dudaklarını yanağıma bastırıp uzunca öptü. "...o sulugöz halini ayrı bir çok seviyorum."
"Alaz vallah elimde kalacaksın şimdi," deyip elinden suyu hırsla aldım. Bardağa bile gerek duymadan şişeden koca bir yudum çektim. İçimdeki o heyecan ve utanç dalgası yüzümü ısıtırken, Alaz'ın gözlerindeki o muzip ışık bana bu hastane odasındaki tüm karanlığı, o kadının söylediği tüm kötü lafları bir anda unutturmuştu.
Alaz uzanıp boşta kalan elimi parmaklarının arasına aldı, üzerini derin bir öpücükle mühürledi. "Seni kimsenin üzmesine izin vermeyeceğim Akça," dedi bu kez imalı tonunu bırakıp tamamen ciddi ve derin bir sesle. "Sen istediğin kadar 'ağlamıyorum' de... Ben senin gözündeki tek bir damla yaş için bile dünyayı karşıma almaya hazırım."
Şişeyi komodinin üzerine sertçe bırakıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Yüzüme en ciddi, en tavizsiz ifademi takınmaya çalışarak başımı diğer tarafa çevirdim. Ama gözlerinin içine yerleşen o yoğun, adamı diri diri yakacak kadar derin aşkı gördükçe içimdeki o dik duruş çatırdıyordu. Yine de pes etmeye hiç niyetim yoktu.
"Bana öyle bakmayı kes Alaz," dedim, dudaklarımı büzüp gözlerimi ona dikerek. "Ben senin o laf cambazlıklarına gelmem bir kere. Bütün o gördüklerin geçici hormon dalgalanması diyorum sana, sen gelmiş 'sulugöz halini seviyorum' diyorsun. Yok öyle bir halim benim!"
Alaz hafifçe kıkırdadı ki bu adamın kıkırdaması bile olaydı. Yatağın üzerine biraz daha eğildi, aramızdaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdi. Sıcak nefesi doğrudan dudaklarıma vururken, o iri ellerinden biri yavaşça çenemi kavradı. Parmaklarının dokunuşu o kadar yumuşak, o kadar tutkuluydu ki içim kıpır kıpır oldu. "Hormon dalgalanması demek..." dedi, sesi boğuk, alaycı ama bir o kadar da aşık çıkıyordu. Gözleri bir saniye bile gözlerimden ayrılmıyordu; sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş, sadece ben varmışım gibi bakıyordu. "Peki söylesene Varnalı... Dün gece 'beni bırakma' diye gömleğimi yırtarcasına tutunan da mı hormonlardı? Ya da bana her baktığında gözlerinin içi parıldayan bu kız... O da mı hormon?"
"Teoman!" deyip elimle çenemi onun elinden kurtarmaya çalıştım ama o, yüzümü avucunun içine alıp başparmağıyla alt dudağımı hafifçe okşadı.
"Hiç boşuna çırpınma Akça," dedi, bakışları dudaklarıma kayıp tekrar gözlerime tırmanırken. O gözlerdeki sevda öyle büyüktü ki, insanı bir anda silahsız bırakıyordu. "Seni ezbere biliyorum ben. Bu dik başlılığının, bu 'ben ağlamam' havalarının arkasında ne kadar narin, ne kadar güzel bir ruh olduğunu biliyorum. Ve yemin ederim, bu halinle bile beni kendine daha çok aşık ediyorsun."
Eğilip burnunun ucunu benim burnuma kondurdu. Dokunuşuyla birlikte kalbim göğüs kafesimi zorlamaya başladı. Yüzümün alev alev yandığına emindim. "Çok gıcıksın biliyorsun değil mi?" diye fısıldadım, sesimdeki o sertliği korumaya çalışsam da başaramayarak. "Hiç çekilmiyorsun."
"Öyleyimdir..." dedi Alaz, dudakları dudaklarımın milim ötesinde gezinirken. Yüzündeki o devasa, aşık tebessümle gözlerimin içine baktı. "Ama bu gıcık adama deli gibi aşıksın. Ve ne yaparsan yap, bunu saklayamıyorsun."
"Çok bilmiş Varnalı..." diye mırıldandım ama dayanamayıp gözlerimi devirdim.
Alaz durmadı; uzanıp şakağıma, yanağıma ve ardından dudaklarımın kenarına uzun, yakıcı öpücükler kondurdu. Her bir öpücüğünde içimdeki o son direnç duvarı da yıkılıp gitti.
Ne kadar "ağlamam ben, hormon bunlar" diye direnirsem direnç göstereyim, Alaz Miraç Varnalı benim gardımı tek bir bakışıyla indirmeyi çok iyi biliyordu.
Yüzüm alev alev yanarken gözlerimi süzüp ona bakmaya devam ettim. Alaz ise halimden gayet memnun bir şekilde, o zifiri karası gözlerini gözlerime dikmiş, dudaklarında adamı çıldırtan o mağrur tebessümle bana bakıyordu. Bir eli hâlâ yanağımı kavramış, başparmağıyla elmacık kemiğimi okşuyordu. "Bana bak Varnalı..." dedim, sesimi ne kadar tehditkar çıkarmaya çalışsam da aradaki o tatlı fısıltıyı engelleyemeyerek. "Çok özgüvenlisin sen bakıyorum da. 'Deli gibi aşıksın' falan... Havalara bak. Kim kime deli gibi aşıkmış acaba?"
Alaz'ın kaşları hafifçe havalandı, gözlerindeki o muzip ışık daha da parıldadı. Eğilip çenesini omzuma yasladı, kulağıma doğru fısıldadı: "Kim kime aşık biliyor musun güzelim?" dedi, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki tüylerim diken diken oldu. "Ben sana kul köle olacak kadar aşığım... Sen de bana çaktırmamaya çalışarak ölüyorsun. Aramızdaki tek fark bu."
"Hadi oradan!" deyip göğsünden hafifçe itmeye çalıştım ama Alaz milim bile kıpırdamadı. Aksine, fırsattan yararlanıp yatağın kenarına daha da yerleşti, kollarıyla beni incitmeden sarıp sarmaladı. Başını boyun girintime gömdü, derin bir nefes alarak kokumu içine çekti.
"İnat etme artık Akça..." diye fısıldadı boynumdan yanağıma doğru minik öpücükler kondurarak. "Kabul et işte. Sen benimsin, ben de seninim. Bu inatçı halin dünyalara bedel ama ben seni böyle, her halinle çok seviyorum."
"Bıkmıyorsun da kendinle övünmekten..." diye mırıldandım ama başımı istemsizce onun geniş göğsüne doğru yasladım. Kalbinin o güçlü, ritmik atışı kulağımın altındaydı. "Çok fenasın. Gerçekten çok fenasın."
"Sana fenayım sadece," dedi Alaz, başını kaldırıp gözlerimin en derinine bakarak. Yüzündeki o alaycı ifade bir anda silindi, yerini katıksız, tapacak kadar derin bir sevdaya bıraktı. Elini yavaşça karnımın üzerine koydu, benim elimi de kendi elinin altına aldı. "Sana ve bize... Bundan sonra bu odadan çıktığımız an, dünyanın bütün fırtınalarını dışarıda bırakacağız. Sen sadece bu kalbin ritmini dinleyeceksin."
Gözlerimi ondan kaçıramadım. O kadar tutkulu, o kadar adanmış bakıyordu ki, içimdeki bütün o korkular, geçmişin acı gölgeleri ve annesinin söylediği pis laflar eriyip gitti.
"Tamam..." dedim fısıltıyla, dudağımın kenarında engel olamadığım küçük bir tebessüm belirirken. "Bu seferlik dediğin gibi olsun bakalım. Ama sadece bu seferlik."
Alaz derin bir kahkaha attı, sesi hastane odasının o soğuk duvarlarını ısıtırken eğilip dudaklarıma uzun, yakıcı ve zafer kazanmış bir öpücük mühürledi.
&&&
3 AY SONRA
Tam üç ay geçmişti...
Hastanenin o soğuk, gergin koridorları, o fırtınalı gece ve doktorun "sıfır stres" uyarısı geride kalmıştı. Bebek henüz ilk haftalarındayken yaşadığımız o kanama dehşeti, ikimizin de zihnine kazınan bir kâbustu ama o kâbus yerini yavaş yavaş derin bir huzura bırakmıştı. Alaz tuttuğu yemini harfiyen yerine getirmiş, beni dünyadaki her türlü fırtınadan, stresten ve o karanlık gölgelerden gözünü kırpmadan korumıştı.
Şimdi hamileliğimin üçüncü ayının sonundaydık.
Evin bahçesindeki ahşap sallanan sandalyede oturmuş, üzerimdeki yumuşak hırkaya sarınmış bir şekilde sonbaharın tatlı serinliğini içime çekiyordum. Karnım henüz çok yeniydi; dışarıdan bakıldığında sadece hafif bir kavis gibi duruyordu ama elimi koyduğumda orada büyüyen mucizeyi hissedebiliyordum.
Doktorun koyduğu o katı yasaklar esnetilmişti çünkü bebeğimiz sapasağlamdı, kalbi bir mucize gibi gümbür gümbür atıyordu. O ilk haftadaki kanama riski tamamen ortadan kalkmıştı ama Alaz'ın "aşırı korumacı" koca tavırları milim eksilmemiş, aksine boyut değiştirmişti. Evin etrafındaki güvenlik önlemlerini çaktırmadan iki katına çıkarmış, beni adeta pamuklara sarıp sarmalamıştı.
Tam o sırada, verandanın basamaklarından gelen o tanıdık, ağır adım seslerini duydum. Alaz, elinde buharı tüten bir kupa ve üzerime örtmek için getirdiği kalın bir battaniyeyle bahçeye yanıma geldi. Üzerindeki gri kazak ve rahat pantolonuyla, o hastanedeki jilet gibi takım elbiseli sert adamdan çok uzaktı. Yüzünde, sadece bana ve karnımdaki bebeğe baktığında beliren o huzurlu, derin gülümseme vardı.
Adımlarını yanıma doğru attı, elindeki bitki çayı kupasını masaya bıraktıktan sonra hiç tereddüt etmeden önümde diz çöktü. İri, sıcak ellerini hafifçe belirginleşen karnımın üzerine yerleştirdi. "Nasıl benim güzel karım?" dedi Alaz, sesi aşktan ve gururdan boğuklaşarak. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. "Üşümüyorsun değil mi? Bir yerin ağrımıyor?"
Gözlerimi devirip hafifçe güldüm, elimi onun siyah, hafif uzamış saçlarının arasına daldırdım. "İyiyim Varnalı, çok iyiyim," dedim gülümseyerek. "Sadece üç aydır beni eve kapattığın için biraz ev kuşu oldum, o kadar!"
Alaz hafifçe kıkırdadı, başını eğip karnımın üzerine derin ve yakıcı bir öpücük kondurdu.
"Seni bu dünyadaki her şeyden saklayacağım söylemiştim," dedi Teoman, çenesini dizime dayayıp o kapkara gözleriyle bana bakarken. "O ilk haftaki korkuyu bir daha ölsem de sana yaşatmam Akça. Sen de, bu ufaklık da bana Allah'ın emanetisiniz."
Elini benim elimle birleştirdi, parmaklarımızı kenetledi.
Geçmişin o kanlı izleri, sokaktaki o felaket ve üzerimizdeki o sembolün gölgesi üç aydır kapımızın eşiğinden içeri girmemişti. Alaz beni kendi evimizde, bu huzurlu çemberin içinde tutarken, arkada neleri hallettiğini bana hiç hissettirmemişti.
Ama kaderin bizden ne kadar kaçacağını, kendi evimizdeki bu huzurlu masalın daha ne kadar süreceğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Alaz'ın bakışlarındaki o derin sevginin arkasında, beline gizlediği silahın soğukluğu hâlâ oradaydı.
"Ev kuşu olmuşmuş..." diye mırıldandığında düşüncelerimden arındım. "Ben seni sadece bu evde değil, göğsümün tam ortasında saklıyorum Akça. Çok mu sıkıldın benden, hı?"
"Senden sıkılmadım." dedim, parmaklarımı saçlarının arasında biraz daha gezdirerek. "Sadece... Üç aydır beni tüy gibi taşıyorsun. Bahçeye çıkarken bile arkamda nöbet tutuyorsun. Bazen sanki camdanmışım da dokunsan kırılacakmışım gibi bakıyorsun bana. Ben iyiyim, bak valla iyiyim. Bebeğimiz de iyi."
Alaz derin bir nefes aldı. Göğsü genişledi, bakışlarındaki o hınzır ifade bir anlığına yerini derin bir ciddiyete bıraktı. Oturduğu yerde biraz daha doğrulup yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Kırılmandan korkuyorum çünkü," dedi, sesi fısıltı kadar pürüzsüz ama bir o kadar da ağır çıkarak. "O hastane odasında, senin elin kanlıyken gözlerini kapattığın o birkaç saniye benim ömrümden yüz yıl götürdü Akça. Doktorlar içerideyken ben dışarıda nefes alamadım. O yüzden evet, gerekirse seni pamuklara saracağım. Gerekirse bu evin etrafına aşılmaz duvarlar öreceğim. Sen bana 'yeter Alaz' desen bile yapacağım bunu."
Sözlerindeki o katıksız koruma içgüdüsü içimi ısıtsa da dudaklarımı büktüm.
"Çok bilmiş," diye fısıldadım. "Yani üç ay geçti diye hiçbir şey değişmedi, hâlâ aynı darlık devam edecek diyorsun?"
"Hiçbir şey değişmedi," dedi a
Alaz, eğilip dudaklarını alnıma bastırarak. Öpücüğü uzun ve sarsıcıydı. "Aksine, gün geçtikçe daha da fena olacağım. Alışsan iyi edersin."
Alnını alnıma dayadığında ikimizin nefesi birbirine karıştı. Masadaki bitki çayından hafif bir buhar yükseliyordu. Bahçedeki yaprakların hışırtısı dışında etraf tamamen sessizdi.
"Alaa..." dedim, sesimdeki o oyunbaz tonu kenara bırakıp biraz daha kısık bir sesle. "Peki dışarısı? Yani... Üç aydır bana tek bir şey bile yansıtmadın. Düşmanlarımız, annen... Gerçekten her şey bitti mi?"
Teoman'ın bakışlarında anlık bir sertleşme oldu ama bunu benden saklamak için gözlerini hafifçe kırpıştırdı. Elimi tutup dudaklarına götürdü, parmak boğumlarımı tek tek öptü.
"Senin ilgilenmen gereken tek şey karnındaki o ufaklık ve ben," dedi, konuyu kestirip atmak istercesine ama sesindeki o büyüleyici sakinliği bozmadan. "Dışarıdaki hiçbir şey senin huzurunu bozamaz. Ben varken kimse bu kapıdan içeri o gölgeleri sokamaz. Anlaştık mı?"
Başımı yavaşça salladım. Biliyordum, arkamda dünyaları yıkacak bir adam vardı ama onun bu korumacı zırhının altında, o karanlıkla tek başına savaştığını hissetmek de içimde küçük bir sızı bırakıyordu.
"Şimdi..." dedi Alaz, ayağa kalkıp beni incitmeden kucağına doğru hamle yaparken. "O çay bitecek, sonra da içeri geçip dinleneceksin. Rüzgar sertleşmeye başladı."
"Alaz daha yeni çıktık ama!" diye sitem ettim.
"İtiraz istemiyorum yıldız güzeli," dedi Alaz, beni kucağına alıp eve doğru adımlarken yüzündeki o zafer kazanmış tebessümle. "Varnalı emri."
Beni kucağında sarsmadan, adeta kırılacak nazik bir vazoymuşum gibi taşıdı. Bahçe kapısını dirseğiyle itip içeri girdiğinde, salondaki şöminenin çıtır çıtır yanan odunlarının sıcaklığı hemen yüzümüze vurdu. "Beni kendin yormak için bahane arıyorsun Varnalı," dedim boynuna sımsıkı sarılırken. "Yürüyebiliyorum biliyorsun değil mi? Hamileyim ben, hasta değilim."
Alaz beni salondaki geniş, yumuşak L koltuğa yavaşça bıraktı. Üzerimdeki kalın hırkayı düzeltip, hemen yan taraftaki peluş battaniyeyi alarak dizlerimin üzerine kadar örttü. Önümde tek dizinin üzerine çöktü, ellerimi kendi iri ellerinin arasına alıp ısıtmaya başladı. "Sen yürürsün güzelim, ben bilmez miyim senin o inatçı adımlarını?" dedi, gözlerinin kenarı tatlı bir muziplikle kırışırken. "Ama benim seni kucağımda taşıma lüksümü elimden alamazsın. Doktor ne dedi? 'Yorulmak yok, kendini yıpratmak yok.' Ben sadece doktorun tavsiyelerine uyuyorum. Tamamen yasal süreç yani."
"Gören de seni doktor sözü dinleyen uysal bir adam sanacak," diyerek hafifçe güldüm. "Hastanedeki o başhekimi nasıl azarladığını unutmadım henüz. Adamcağız korkudan ecel terleri döküyordu."
Alaz'ın bakışları bir anlığına o geceye kaydı. O gün hastane koridorlarında kopardığı fırtına, yüzündeki gülücükleri saniyeliğine dondurdu ama hemen toparlandı. Eğilip battaniyenin üzerinden dizlerime derin bir öpücük kondurdu. "Söz konusu sen ve bebeğimiz olunca kimseyi tanımam, biliyorsun," dedi, sesi birden o tanıdık, tok ve katıksız bir ciddiyete bürünerek. "O gece o hastanedekiler işini iyi yapmasaydı, bugün bu şöminenin karşısında böyle oturamıyor olsaydık... İnan bana o binayı ellerimle yakardım Akça."
İ
çim titredi. Alaz'ın sevgisi kadar öfkesi de bir fırtına gibi yıkıcıydı. Elimi uzatıp sert yanağını okşadım. Başparmağımla sakallarının bittiği yeri yavaşça süzdüm.
"Ama buradayız," dedim fısıltıyla, gözlerinin en derinindeki o siyahlığa bakarak. "Bak, üç ay geçti Alaz. Bebeğimiz iyi, ben iyiyim. Artık o geceyi, o kanlı ellerimi düşünmeyi bırak olur mu? Gözlerinde hâlâ o korkuyu görüyorum bazen."
Alaz avucumu öpüp yanağına bastırdı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, sanki sadece benim dokunuşumla sakinleşebiliyormuş gibi bir süre öylece durdu. Sonra gözlerini açtı; o kapkara gözlerde bana karşı beslediği o devasa, ucu bucağı olmayan aşk parıldıyordu.
"Sen benim nefesimsin Akça," dedi, sesi boğuklaşarak. "İnsan nefesini kaybetmekten korkmaz mı? Üç aydır bu evde her sabah uyandığımda ilk işim elime karnına koyup ikinizin nefesini dinlemek oluyor. O ritmi duymadan gün başlamıyor bana."
Ayağa kalkıp yanıma, koltuğa yerleşti. Beni tek hamlede göğsüne doğru çekti. Sırtım onun geniş göğsüne yaslanırken, güçlü kollarını belimin etrafına doladı. Ellerini tam karnımın üzerine, o henüz çok yeni olan ama varlığı dünyalara bedel olan o küçük kavisin üzerine yerleştirdi. "Üç ay bitti..." diye mırıldandı kulağıma doğru. Dudakları boynuma dokunuyordu. "Kritik dönemi atlattık. Doktor haftaya cinsiyetini söyleyebiliriz dedi."
"Aaa!" diyerek başımı hızla ona doğru çevirdim. "Sen bunu ne zaman konuştun doktorla? Benim niye haberim yok?"
"Dün sen içeride uyurken aradı," dedi Alaz, halimden gayet memnun bir şekilde gülümseyerek. "Ben sordum. Kocan olarak bilgi alma hakkımı kullandım."
"Çok fenasın gerçekten..." dedim, göğsüne hafifçe vurarak ama gülümsememe engel olamayarak. "Peki senin içinden ne geçiyor Varnalı? Kız mı, erkek mi?"
Alaz çenesini omzuma yasladı, gözlerini şöminede dancing eden alevlere dikti. Elleri karnımda usul usul gezinirken derin bir nefes verdi. "Sağlıklı olsun yeter," dedi önce, her babanın söyleyeceği o klasik ama en gerçek cümleyle. Sonra biraz duraksadı, dudaklarında çapkın bir tebessüm belirdi. "Ama... Şöyle sana benzeyen, senin gibi gözleri ışıl ışıl bakan, senin gibi inatçı ve dik başlı bir kız çocuğu fena olmazdı. Onu da pamuklara sarar, ikinizi birden dünyadan saklardım."
"Bir tane Akça ile baş edemiyorsun, ikincisini bünyen kaldırır mı acaba Varnalı?" dedim alaycı bir tonda.
Alaz kollarını biraz daha sıktı, beni kendine daha çok kenetledi. Eğilip yanağıma uzun, yakıcı ve sevda dolu bir öpücük bıraktı.
"Söz konusu sensen," dedi fısıltıyla, "ben bir ömür bu ateşte yanmaya razıyım güzelim."
"Bir kız çocuğu ha..." diye mırıldandım, başımı göğsüne biraz daha gömerek. "Demek bana benzeyen, inatçı bir kız istiyorsun Alaz. Ama haberin olsun, eğer sana benzerse esmer, sert bakışlı ve senin gibi laf dinlemeyen bir oğlan çocuğuyla bu evde iki katı yorulursun."
Alaz'ın derin, boğuk kahkahası göğsünü titretti. Dudaklarını saçlarımın arasına bastırıp uzunca öptü.
"Bana benzesin..." dedi, sesi belirsiz bir gururla ağırlaşarak. "Yeter ki senin gibi kalbi olsun Akça. Sana nasıl bakacağını, seni nasıl koruyacağını ben ona daha doğmadan öğretirim zaten. Varnalı erkeklerinin ilk kuralıdır bu: Kadınını dünyadaki her şeyden, gerekirse kendi canından bile çok korumak."
"Yine başladın Varnalı kurallarına," dedim, elimi onun belindeki elinin üzerine koyup parmaklarımızı kenetleyerek. "Ama unuttuğun bir şey var. Ben de seni korurum. Sadece sen beni değil."
Alaz bir an duraksadı. Sırtımda kenetlenen kolları hafifçe gevşedi ama beni bırakmadı. Başını hafifçe eğip profilden yüzüme baktı. O zifiri karası gözlerinde anlık bir fırtına koptu, sonra yerini tamamen derin bir şefkate bıraktı.
"Sen beni zaten koruyorsun," dedi fısıltıyla. "Şu nefesinle, yanımda duruşunla, bana verdiğin bu canla... Sen olmasaydın ben çoktan o karanlıkta yok olup gitmiştim Akça."
Eğilip dudaklarımın kenarına yakıcı bir öpücük bıraktı. O an şöminenin ışığı yüzüne vururken, bakışlarındaki o katıksız adanmışlık içimi titretti.
Tam o sırada salonda, Alaz'ın çalışma masasının üzerinde duran telefonu acı acı çalmaya başladı. Sessizlik bir anda bıçak gibi kesildi. Alaz'ın bedenindeki bütün kasların bir anda gerildiğini hissettim. O huzurlu adam gitmiş, yerine anında teyakkuza geçen o karanlık Teoman Varnalı gelmişti. Bakışları masadaki telefona kaydı. Ekrandaki ismi görünce kaşları hafifçe çatıldı ama bana hissettirmemeye çalışarak yavaşça geri çekildi.
"Kim o?" diye sordum, sesimdeki o endişeyi gizleyemeyerek.
Alaz yanağıma çabucak bir öpücük kondurup ayağa kalktı. "Önemli bir şey değildir güzelim, şirket işleridir. Sen hiç istifini bozma, geliyorum hemen."
Adımlarını çalışma masasına doğru attı. Telefonu eline aldığında ekrana bakarken yüzü adeta taştan bir heykele dönüştü. Yeşil tuşu kaydırıp telefonu kulağına götürdü ama konuşmadı, sadece dinledi. Odanın diğer ucunda olmama rağmen, karşı taraftaki adamın gergin ve hızlı konuşmasını fısıltı gibi duyabiliyordum.
Alaz'ın çene kemikleri kenetlendi. Kapkara gözleri bir anlığına bana kaydı; beni ürkütmemek için bakışlarını hemen pencereden dışarıya, bahçedeki zifiri karanlığa çevirdi.
"Emin misiniz?" dedi Alaz, sesi o kadar soğuk ve tehlikeli çıkmıştı ki odadaki havanın sıcaklığı bir anda düştü sanki. "Tamam. Şehre girmesine izin vermeyin. Ben geliyorum."
Telefonu kapattı. Birkaç saniye masaya yaslanıp derin nefesler aldı. Yüzüne tekrar o uysal, aşık ifadeyi oturtmaya çalışarak bana doğru döndü ama gözlerindeki o karanlık şimşekleri tamamen gizleyememişti.
"Alaz..." dedim ayağa kalkmaya yeltenerek. "Ne oldu? Nereye gidiyorsun?"
"Hiçbir yere gitmiyorum," dedi hızla yanıma gelip beni tekrar koltuğa oturtarak. Ellerimi tutup öptü. "Sadece şirkette halledilmesi gereken acil bir imza işi var. Adamlar kapıda, belgeleri getirecekler. Sen burada, sıcakta beni bekleyeceksin. Anlaştık mı?"
Bana yalan söylüyordu. Ya da en azından gerçeğin tamamını anlatmıyordu. Üç aydır kapımızın ardında tuttuğu o karanlık gölge, sanki ilk kez bu kadar yakından nefesini hissettirmişti.
Alaz odadan çıkar çıkmaz içimi kaplayan o ürpertici huzursuzluk, şöminenin sıcaklığını bir anda emip bitirdi. Beni şirketteki önemsiz bir imza işine gittiğine inandırmaya çalışmıştı ama o çene kemiklerinin kasılışı, o buz gibi sesi...
Hiç düşünmedim. Alaz'ın aralık bıraktığı kapıdan usulca dışarı süzüldüm. Bahçedeki korumalar gecenin karanlığında kendi aralarında fısıldaşırken, evin yan tarafındaki garajdan çıkan siyah cipin peşine takılmak benim için hiç zor olmadı. Taksi tutup o cipi güvenli bir mesafeden takip ederken kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu. Karnımdaki o minik kavisin üzerine elimi koydum. Sakin ol bebeğim, diye fısıldadım kendi kendime. Baban bize neyi gizliyor, öğrenmemiz lazım.
Cip, Varnalı Holding'in devasa, karanlık binasının önünde durdu. Şirket mesai saatleri dışında olduğu için kapkaranlıktı ama üst katlardaki tek bir odanın ışığı yanıyordu: Alaz'ın makam odası.
Alaz araçtan inip hızlı adımlarla içeri girdi. Korumalar onu takip etmedi, dışarıda nöbet tutmaya başladılar. Ben de binanın arka kapısındaki güvenlik görevlisinin boşluğundan faydalanıp içeri süzüldüm. Asansörü kullanmak riskliydi; yangın merdivenlerinin soğuk basamaklarını tırmanırken nefes nefese kalmış, hamileliğimin verdiği o ağırlaşmayla zorlanmışım ama içimdeki yangın beni yukarı çekiyordu.
Son kata ulaştığımda koridor zifiri karanlıktı. Sadece o odadan sızan sarı bir ışık hüzmesi mermer zemini aydınlatıyordu.
Ağır, sessiz adımlarla yaklaşım. Kapı tam kapanmamıştı, hafifçe aralık kalmıştı. Hemen yan taraftaki dev dekoratif sütunun arkasına saklandım. Bedenimi duvara sıfırlayıp nefesimi tuttum. İçeride yükselen sesler, soğuk bir bıçak gibi koridora taşındı.
"Bu kadar önemli olan ne anne?" dedi Alaz. Sesi o kadar mesafeli, o kadar gergindi ki...
"Sen!" dedi Fulya'nın o tiz, kibrinden ödün vermeyen sesi.
"Ne ben anne? Açıkça söyle!"
"Sen değiştin!" diye bağırdı Fulya, sesi adeta duvarlarda yankılandı. "Biz seninle en başından bir anlaşma yaptık! Bu kızı, o kolyedeki sırrı öğrenmemesi için kendine aşık ettin! Ama bakıyorum da Alaz Efendi kendini koca rolüne çok fazla kaptırmış! Aşık mı oldun lan sen o kıza? Hı? Cevap versene!"
Olduğum yerde donup kaldım. Kanım çekildi, dizlerimin bağı çözüldü. Sütuna daha sıkı tutundum. Anlaşma mı?
Fulya hırsla devam etti, nefes nefese kalmıştı: "O kız sırrı öğrendiğinde senin yüzüne bakacağını mı sanıyorsun? Ben sana söyleyeyim; bakmaz! Tam tersine sana öyle bir düşman olur ki, seni öldürür o kız, duydun mu? Tek seni de değil, Varnalıları bitirir gerçeği öğrenirse! Ama neyse ki ben o dosyaları yok ettim... Hatta senin o çok sevdiğin karın benim odamdan dosyaları çalmış ama Allahtan o dosyada fazla bir şey yazmıyordu!"
Göğsüm sıkıştı. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Zihnimde geçen zamanlar, o tutkulu öpücükler, "sen benim nefesimsin" demeleri, karnımı okşayışları... Hepsi bir tiyatro muydu? Bütün o korumacı tavırlar, beni o sırrı öğrenmekten alıkoymak için örülmüş bir hapishane miydi?
İçeriden Alaz'ın o sarsılmaz, buz gibi sesi yükseldi: "Merak etme anne. Akça'ya zaten ben söylemiştim."
Fulya duraksadı. "Neyi?"
"Bulgaristan'daki Kuzey'in ölümünde Varnalıların parmağı olduğunu..." dedi Alaz, en ufak bir duygu kırıntısı bile barındırmayan dehşet bir sakinlikle.
Fulya Hanım'ın şok dolu nefesi duyuldu. "Tepki vermedi mi bu zamana kadar?!"
"Bence hayır," dedi Alaz. "Zaten biz onunla oturup hiçbir zaman Kuzey konusunu konuşmadık. Ve evet... Başta her şey planlı olsa da o benim karım. Ben ona aşığım anne."
"Umarım..." dedi Fulya, sesi adeta bir kobra yılanı gibi fısıltılı ve zehirli çıkarken. "Umarım Akça gerçekleri öğrenmez Alaz. Yoksa Akça ölür... Manal geri gelir. Ve ne Teoman kalır, ne de Fulya! Karını kendi ellerinle gömmek istemiyorsan o kızı o tatlı uykusundan uyandırma!"
Gözlerimden tıpır tıpır yaşlar süzülürken elimle ağzımı kapattım. Çığlığımı içime gömdüm.
Sırtımı dayadığım soğuk duvar sanki üzerime yıkılıyordu. Karnımdaki bebeğim bile içeride dehşetle çırpınır gibi hareketlendi. Bana sarılan, beni öpen, uğruma dünyayı yakacağını söyleyen adam... Beni kendinde tutmak, o karanlık sırrı örtbas etmek için kalbimi ve bedenimi esir almıştı.
Arkama bakmadan, o karanlık
koridorda sessizce geriye doğru adımladım. Gözyaşlarım görüşümü bulandırırken, içimdeki o masum Akça o koridorda can verdi. Artık ne o hastanedeki sulugöz kız vardı, ne de Alaz'ın "güzelim" dediği o saf kadın... İçimdeki buz gibi bir intikam ateşi yakmaya başladı.
Bölüm etkileşimi
