14. bölüm / 26
AMBİVALASVARNALI HALKASI
Bölümler 26Şu an: VARNALI HALKASI
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kulaklarımı sağır eden o feci patlamanın uğultusu, eski un fabrikasının yüksek tavanında yankılanıp yavaş yavaş dumanlara karışırken yerdeki beton tozları üzerimize birer kül gibi yağıyordu. Genzi yakan o yoğun barut, yanık kokusu ve etrafa saçılan kan gölü, yeraltının kraliçesinin bu dünyadan ne kadar canavarca ayrıldığının kanıtıydı. Annem gitmişti. Kendi cehennemini yaratmış, ardında sadece parça parça olmuş bir enkaz bırakarak bu dünyadan elini eteğini çekmişti.
Ama giderken, zihnimin tam ortasına öyle bir el bombası bırakmıştı ki, onun yarattığı tahribat şu an etraftaki alevlerden çok daha yıkıcıydı.
Teoman, o devasa gövdesiyle beni korumak için üzerime kapandığı yerden yavaşça doğruldu. Üstü başı betona, toza bulanmıştı; yüzündeki o sert hatlar dumanın isiyle daha da keskinleşmişti. Öksürerek üzerindeki tozları silkelerken, gözlerindeki o beni kaybetme korkusunun yerini hızla o bildiğim, duvarları örülü Varnalı ifadesine bırakmaya çalışıyordu.
Ancak benim içimde, annemin son nefesinde dudaklarından dökülen o kelimelerle birleşerek devasa bir volkana dönüşmüştü. Kulaklarımdaki o tiz uğultuya aldırmadan, Teoman'ın beni ayağa kaldırmak için uzattığı elini sertçe ittim. Hızla doğruldum.
Dizlerimin bağı titriyordu ama içimdeki o aldatılmışlık hissi beni ayakta tutmaya yetmişti. Elimdeki silahı tek bir hamlede kaldırıp, namlusunu doğrudan Teoman'ın göğsünün tam ortasına, kalbinin hizasına doğrulttum. Parmağım tetikteydi ve bu kez şaka yapmıyordum.
"Manal?" dedi Teoman, namlunun soğuk ucunu göğsünde hissettiği an duraksayarak. Gözleri şaşkınlıkla açıldı, ellerini hafifçe iki yana açtı. "Ne yapıyorsun? Arzu öldü, bitti. Kendine gel."
"Bana yalan söyledin!" diye haykırdım. Sesim, fabrikanın o boş hangarında yırtılır gibi yankılandı. Gözlerimden öfke gözyaşları süzülürken dişlerimi birbirine bastırdım. "Annem ölmeden hemen önce ne dedi duydun, Varnalı! 'Kolyenin içindeki sır, geçmişin peşini bırakma' dedi! Birkaç bölüm önce... O lanet gün, senin annen o kolyeyi gözümüzün önünde parça parça ettiğinde, ben sana hesap sordum! 'Ne biliyorsun, o kolyede ne var?' dedim! Sen ne dedin bana? 'Bilmiyorum' dedin! İşin içinden sıyrıldın!"
Teoman, namlunun ucunda bir heykel gibi kas katı kesildi. Bakışlarındaki o korumacı tavır, yerini çaresiz bir gerginliğe bıraktı. Göğsü hızla inip kalkıyor, namlumun ucu her nefes alışında gömleğine batıyordu.
"Şimdi bana doğruyu söyleyeceksin Alaz Miraç..." dedim, onun o ağır, geçmişten gelen resmi adını her bir hecesine basarak, adeta yüzüne bir tokat gibi çarparak. "Karşımda duran adam kim? Senin ailen, senin annen benden ne saklıyor? O kolyenin içinde ne vardı? Konuş! Yoksa yemin ederim burası ikimize
de mezar olur!"
Teoman derin, sıkıntılı bir nefes verdi. Gözlerini bir anlığına kapatıp açtı; yüzünde ilk kez bu kadar net gördüğüm bir çaresizlik, bir köşeye sıkışmışlık vardı. Adımları bana doğru bir milim bile yaklaşmadı ama bakışlarını gözlerimden ayırmadan, sesini o dumanlı havada yükseltti. "İnkar etmiyorum Manal, yemin ederim bilmiyorum!" dedi, sesi ilk defa bu kadar yalın, ilk defa bu kadar savunmasız ve ortadaki tüm o yeraltı maskelerinden uzaktı. "Sana ne anlattıysam o! Sadece annem biliyor, ben değil! Ben o kolyenin peşine neden düştüm sanıyorsun? Annemin hayatında hiçbir şeye o kadar değer vermediğini, hiçbir şeyden o kadar korkmadığını bildiğim için düştüm! Sana bunu anlattım, unuttun mu?"
Bir adım öne doğru sarsıldı, göğsü silahımın namlusuna biraz daha yaslandı. Gözlerindeki o dürüstlük, içimdeki o şüphe duvarını çatlatmak ister gibi yalvarıyordu sanki.
"Annem o kolyeyi benim gözlerimin önünde yok etti çünkü içindeki her neyse, onun ortaya çıkmasından ölümüne korkuyordu!" diye devam etti Teoman, sesi fabrikanın duvarlarında çatırdadı. "Eğer bilseydim, eğer o kolyenin içindeki sırrın ne olduğunu çözebilseydim senden saklar mıydım? Arzu'nun ölmeden önce o kelimeleri bilerek seçtiğini görmüyor musun? Kadın öldürken bile bizi birbirimize kırdırmak istiyor! Seni bana, beni sana düşman edip öyle gitmek istedi ve sen şu an tam olarak onun istediğini yapıyorsun!"
Elimdeki silah hafifçe titredi. Teoman'ın gözlerindeki o dürüstlükle, annemin ölmeden önceki o timsah gözyaşları zihnimde amansız bir savaşa tutuştu.
Silahımı tutan parmaklarım iyice gevşedi. Namlunun ucunu yavaşça göğsünden aşağı doğru indirdim ama gözlerimdeki o dondurucu, mesafeli soğukluk yerini koruyordu. Karşımda duran bu adama bakarken ilk kez aramızda aşılması imkânsız bir uçurum gördüm.
"Sana inanıyorum Varnalı," dedim, sesim alabildiğine kısık ama her bir kelimesi jilet gibi keskin çıkarak. "Sen gerçekten hiçbir şey bilmeyecek kadar piyonmuşsun bu oyunda. Annen seni de kör etmiş."
Teoman, kurduğum bu cümleyle birlikte sanki göğsüne bir kurşun yemiş gibi sarsıldı. O gururlu, yeraltını titreten Alaz Miraç Varnalı'nın yüzünde, ilk kez yetersizliğin ve kandırılmışlığın verdiği o feci acıyı gördüm. Gözlerindeki o sert hatlar bir anlığına dağılır gibi oldu.
Ona daha fazla bakmaya tahammülüm yoktu. Arkamı döndüm ve yerdeki kanlı enkazın, barut kokan molozların arasından geçerek fabrikanın çıkışına doğru yürümeye başladım. Artık bu şehirde ne Arzu vardı ne de benim için güvenli bir liman. Kolyenin sırrını da, geçmişimin hesabını da kendi yöntemlerimle, Bulgaristan'daki o eski bağlarımı tek tek deşerek tek başıma çözecektim. Teoman'ın gölgesine de, onun yalanlarla örülü ailesine de ihtiyacım yoktu.
"Manal, dur!"
Teoman'ın gür sesi fabrikanın boş hangarında yankılandı. Arkamdan gelen o sert, aceleci adım seslerini duydum. Tam kapının eşiğine adım atmıştım ki, Teoman arkamdan yetişip güçlü eliyle bileğimi kavradı. Beni kendi eksenimde sertçe döndürüp sırtımı fabrikanın paslı demir kapısına yasladı. Devasa gövdesiyle önümü kapatmıştı, nefes nefeseydi ve gözlerindeki o beni kaybetme korkusu bu kez amansız bir öfkeyle birleşmişti.
"Beni böylece arkanda bırakıp gidemezsin!" diye haykırdı, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki sıcak nefesini tenimde hissediyordum. "Sana 'Beraber çözeceğiz' dedim! Duymuyor musun beni?"
"Bırak beni Varnalı!" diyerek bileğimi kurtarmaya çalıştım, göğsünü sertçe ittim ama yerinden milim kımıldamadı. "Senin ailen benim hayatımı çaldı! Annen o kolyeyi gözümün önünde yok etti! Ben seninle hiçbir yere gelmem. Çekil önümden!"
Teoman, benim bu dinmeyen öfkem ve nefretim karşısında saniyeler içinde radikal, akılalmaz bir karar almış gibi kasıldı. Gözlerindeki o çaresiz itiraz, yerini dondurucu bir kararlılığa bıraktı. Bileğimi bıraktı ama geri adım atmadı. Aksine, belindeki o ağır, parlak namlulu silahını tek bir hamlede çekip çıkardı.
Ne yapacağını idrak edemeden, silahın sürgüsünü sertçe geriye doğru çekti. Silahı ateşlemeye hazır hale getirdikten sonra, kabzasını ters çevirip kendi avucunun içine, namlusunu ise doğrudan kendi göğsüne bastırarak silahı bana doğru uzattı.
Şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Ne yaptığını anlamaya çalışarak ona baktım. "Eğer benden hâlâ şüphe ediyorsan, eğer o kolyeyi annemin parçalamasının bedelini bana ödetmek istiyorsan, şu an tetiği çek Manal!" diye gürledi. Sesi öyle güçlü, öyle sarsılmazdı ki fabrikanın tavanındaki tozlar yeniden üzerimize döküldü. Gözlerini bir milim bile kırpmadan doğrudan ruhuma bakıyordu.
"Ama eğer o sırrı gerçekten öğrenmek istiyorsan, bana bir şans vermek zorundasın," diye devam etti, sesindeki ton gitgide daha da karanlık, daha da ölümcül bir hal alarak. "Annem o kolyeyi benden sakladıysa, beni bu oyunun ortasında kör bıraktıysa, bana da ihanet etmiş demektir. Bugünden itibaren Varnalı ailesi de, o imparatorluk da benim için bitmiştir! Duyuyor musun beni? O sırrı annemin sakladığı o cehennemden söküp alana kadar, gerekirse kendi aileme savaş açana kadar senin gölgen olacağım. Şimdi o silahı al ya da benimle gel!"
Teoman'ın elindeki silahın soğuk metaline ve gözlerinde yanan o her şeyi yakmaya hazır intikam ateşine baktım. Kendi annesine, kendi soyadına meydan okuyordu. Benim geçmişimi aydınlatmak için kendi tahtını devirmeyi göze almıştı.
Gözlerinin içine baktım; ne bir milim geri adım atıyordu ne de bakışlarını ruhumdan kaçırıyordu. Alaz Miraç Varnalı, benim geçmişimi bulabilmem adına kendi tahtını, soyadını ve ailesini ateşe vermeye hazırdı.
İçimdeki o hırçın öfke, onun bu koşulsuz teslimiyeti karşısında yavaşça dindi. Ama ona ne bir eyvallahım vardı ne de teşekkür edecek mecalim. Tek bir kelime bile etmedim. Dudaklarımı mühürledim, silahımı belime taktım ve sırtımı yasladığım demir kapıyı arkaya doğru iterek açık havaya çıktım.
Çiğ sabah ışığı fabrikadaki kan kokusunu ve dumanı gözler önüne sererken, hızlı adımlarla kendi arabama doğru yürüdüm. Sürücü koltuğunun kapısını açıp kendimi içeri attım. Anahtarı çevirmemle motorun hırıltısı sessizliği böldü. Tam gaza basıp burayı arkamda bırakacaktım ki, sağ ön kapı aniden açıldı.
Teoman, üzerindeki o toza ve ise bulanmış siyah gömleğiyle, hiçbir şey sormadan yan koltuğa oturdu. Kapıyı kapattı. Ne "Nereye gidiyoruz?" dedi ne de inmesi için direttim. Silahını beline koymuş, gözlerini doğrudan önümüzdeki ıssız yola dikmişti.
Aramızdaki o amansız şüpheye, Annemin giderayak bıraktığı o sırrına rağmen ikimiz de sustuk. İtiraz etmedim. Vitesi geriye taktım, tekerlekleri çakıl taşlarının üzerinde döndürerek fabrikadan çıktım ve şehre doğru sürmeye başladım.
Yol boyunca çıt çıkmadı. Arabanın içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki, motorun sesi bile bir süre sonra kulaklarımızda kayboldu. Ne o bana bakıyordu ne de ben kafamı sağa çeviriyordum. Ama ikimiz de biliyorduk; bu sessizlik bir barış değil, fırtına öncesindeki o en tehlikeli, en gergin bekleyişti. Annem ölmüştü, yeraltının kraliçesi yoktu artık ama geride bıraktığı o kolyenin gizemi, şu an yanımda oturan adamın annesinin ellerindeydi. Ve Teoman, o kadına savaş açmak için benimle aynı sessizliği paylaşıyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra arabayı kendi evimin sokağına soktum. Evin önüne yanaşıp kontağı kapattığımda da düzen bozulmadı. İkimiz de aynı anda kapıları açıp indik.
Evin kapısını anahtarla açıp içeri adım attığımda, salona sızan gri sabah ışığı dün gece Meral teyzemleri buradan apar topar gönderdiğim o dağınıklığı, o yarım kalmışlığı yüzüme vurdu. Salona geçtim, üzerimdeki ceketimi çıkarıp koltuğun kenarına bıraktım.
Teoman da hemen arkamdan içeri girdi. Kapıyı usulca kapattı ve salonun ortasında, o devasa gövdesiyle durup etrafı inceledi. Üzerimizdeki barut ve kan kokusu evin o tanıdık kokusuna karışırken, ikimiz de hâlâ tek bir kelime bile etmemişken göz göze geldik.
Ben duş alacağım," dedim, sesimi alabildiğine düz ve mesafeli tutmaya çalışarak. "Üzerimdeki bu kokudan kurtulmam lazım."
Teoman, kurduğum cümleyle birlikte bakışlarını bana çevirdi. Üzerindeki toza batmış siyah gömleğin yakasını biraz daha gevşetirken, ses tonundaki o yorgun ama pürüzsüz tınıyla, "Benim de almam gerekiyor," dedi. "Nerede alabilirim?"
Ona hafifçe kaşlarımı çatarak, tepeden tırnağa süzerek baktım. "Sana verebileceğim kıyafet yok Varnalı," dedim, adeta evimdeki varlığını sınırlandırmak ister gibi. "Benim dolabımdan sana uyacak tek bir parça bile çıkmaz, biliyorsun."
Teoman, bu mesafeli duruşuma karşılık hiç istifini bozmadı. Dudaklarının kenarında o bildiğim, insanı sinir eden ama bir o kadar da tekinsiz olan alaycı tebessümü belirdi. Hafifçe sırıttı. Hiçbir şey söylemeden, sadece gözleriyle merdivenin kenarında, gölgede duran iki büyük siyah valizi işaret etti.
Bakışlarım onun gözlerini takip edip merdiven boşluğuna kaydığında donakaldım. Gerçekten de oraya, ne ara getirdiğini bile fark etmediğim iki devasa valiz bırakılmıştı. Şaşkınlıkla gözlerimi açtım, ardından başımı hızla Teoman'a doğru çevirdim. İçimdeki o hırçın Manal aniden yeniden uyandı.
"Yok artık!" dedim, sesimi yükselterek. "Utanmadan bir de iki valizle mi geldin? Hayırdır, yanıma mı taşınıyorsun Varnalı? Benim niye hiç haberim yok?"
Teoman, benim bu parlamam karşısında omuzlarını hafifçe silkti. O sırıtan yüz ifadesini milim değiştirmeden, sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi rahat bir sesle, "Oldu öyle şeyler," dedi. "Önlem diyelim."
"Önlemmiş..." diye mırıldandım, sabır diler gibi başımı iki yana sallayarak. Onun bu arsız rahatlığıyla, kendi evimde beni köşeye sıkıştırmasıyla şu an uğraşacak mecalim yoktu. Kafa sallayıp arkamı döndüm ve üst kattaki banyoya doğru ilerlemek için merdivenlere yöneldim. Tenimi yakan o barut kokusundan bir an önce arınmak, zihnimi toparlamak
istiyordum.
Tam merdivenin ilk birkaç basamağını tırmanmıştım ki, arkamdan Teoman'ın o gür sesi salonda yankılandı: "Ben nerede kalacağım?"
Adımlarım merdivenin ortasında duraksadı. Elim ahşap tırabzana dayalıyken, arkama dönüp ona bakma gereği bile duymadım. Sadece başımı hafifçe omzunun üzerinden geriye doğru eğdim.
"Benim odamın karşısındaki oda," dedim, sesimdeki o soğuk ama mecburi kabullenişle. "Valizlerini yerleştir ve o üstündekilerden kurtul. İşimiz uzun."
Merdivenleri çıkmaya devam ederken, arkamda bıraktığım o devasa adamın, kendi ailesine savaş açma pahasına benim güvenli alanıma, evime ve hayatımın tam merkezine yerleştiğini biliyordum. Banyoya girip kapıyı arkamdan kilitlediğimde, sıcak suyun buharı odayı kaplamaya başlarken bile aklımda sadece Annemin son sözleri ve Teoman'ın odamın tam karşısında atan nabzı vardı.
Banyonun kapısını kilitleyip kendimi sıcak suyun altına bıraktığımda, suyun tenime her değişinde un fabrikasının o isli, kanlı tozu ayaklarımın dibinden akıp gitti.
Uzun, çok uzun bir süre duşun altında sadece durdum. Kendime gelmeye, nefes almaya çalıştım.
Banyodan çıktığımda üzerime rahat bir eşofman ve koyu renk geniş bir tişört geçirmiştim. Saçlarımı bir havluyla alelade kurutup ıslak dumanı arkamda bırakarak koridora adım attım. Tam odama doğru geçecektim ki, karşı odanın kapısı hafif bir gıcırtıyla aralandı.
Teoman da duşunu almıştı. Onu her zaman görmeye alışkın olduğum o kusursuz, jilet gibi takım elbiseleri ve ağır paltoları gitmiş; yerine siyah, rahat bir eşofman altı ve vücudunu tamamen saran gri bir tişört gelmişti. Nemli, koyu renk saçları alnına dökülmüştü ve o her zaman etrafına duvarlar ören, yeraltını titreten Varnalı görüntüsünden çok uzaktı. İlk defa bu kadar yalın, bu kadar evcil görünüyordu.
Koridorun ortasında, iki odanın kapısının arasında durup birbirimize baktık. Ne bir silah sesi vardı ne de dışarıda patlayan bir bomba. Sadece evin içine sızan gri sabah ışığı ve ikimizin yorgun nefesleri...
Teoman sırtını kapı pervazına yasladı, kollarını göğsünde bağlarken dumanlı gözlerini gözlerime dikti. Ses tonu, fabrikadaki o yırtıcı haykırışından arınmış, alabildiğine sakin ve derindi. "Barut kokusundan kurtulabilmişsin," dedi usulca.
Hafifçe yutkundum, kollarımı ben de göğsümde birleştirdim. Aramızdaki o amansız şüphe ve kolyenin sırrı hâlâ tam ortamızda duruyordu ama ikimiz de o gerginliği şu an harlamak istemiyorduk. "Kurtuldum," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeyerek. "Sen de öyle."
Teoman gözlerini koridorun zeminine indirdi, ardından tekrar bana baktı. "Annem o kolyeyi parçaladığından beri... aslında her şeyin bir gün buraya varacağını biliyordum," diye fısıldadı. Sesi o kadar çabasız ve dürüst çıkmıştı ki, fabrikada ettiği o yeminin arkasındaki ağırlığı şimdi daha net hissedebiliyordum. "Sadece... senin geçmişinin benim ailemin gölgesinde kaldığını bu kadar geç öğrendiğim için kendime kızıyorum."
Ona doğru bir adım atmadım, o da yerinden kıpırdamadı. Bu sakinlik, fırtına öncesi bir sessizlik değildi; aksine, ikimizin de aynı amansız gerçeğin altında ezildiğimizin sessiz bir kabulüydü. "Şimdi ne olacak?" diye sordum, sesim ilk defa bir düşmana ya da bir piyonaymış gibi değil, sadece o koridorda benimle aynı havayı soluyan adama doğru gitti.
Teoman derin bir nefes aldı, omuzları hafifçe çöktü. "Şimdi dinleneceğiz Manal. Kafamızdaki o gürültü susana kadar, ikimiz de ne yapacağımızı bilene kadar bu evde sadece susacağız. Sonra... o sırrı beraber çözeceğiz."
Başımı hafifçe salladım. Haklıydı. Şu an ne bir intikam planına ne de yeni bir savaşa ayıracak gücüm vardı. Arkamı döndüm, kendi odamın kapısını açarken, Teoman'ın koridordaki o sakin ve korumacı gölgesinin beni izlediğini bilerek içeri adım attım.
Dolaptan çıkardığım temiz kıyafetleri giymek için üzerimdeki bol tişörtün kollarını sıyırdığımda, aynadaki yansımam dikkatimi çekti. Sağ kolumun dirseğe yakın kısmında, un fabrikasındaki o arbede sırasında, belki de beton zemin üzerine düştüğümde oluşmuş derin bir sıyrık vardı. Sıcağı sıcağına hissetmemiştim ama şimdi suyun ve sabunun değmesiyle birlikte sızım sızım sızlıyor, hafifçe kan sızdırıyordu.
Evdeki ilk yardım malzemelerinin bir kısmını, Teoman'ın kaldığı misafir odasının bitişiğindeki küçük banyoya bıraktığımı hayırlatır gibi oldu zihnim. Kolumu pamukla bastırarak odamdan çıktım. Koridor tamamen sessizdi. Tam karşımda duran kapının önüne gelip birkaç saniye duraksadım. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. Parmak eklemlerimi ahşap kapıya usulca vurup bekledim.
"Gel."
Teoman'ın o boğuk ve dumanlı sesini duyduğumda kapı kolunu yavaşça aşağı indirdim. İçeri adım attığımda, odanın perdelerinin yarı kapalı olduğunu gördüm. Gri sabah ışığı odayı loş bir havaya bürümüştü. Teoman, yatağın başlığına sırtını yaslamış, ellerini başının arkasında birleştirerek tavandaki bir noktayı izliyordu. Girişimle birlikte bakışlarını doğrudan bana çevirdi.
"İlk yardım kutusu bu odadaki banyodaydı," dedim, sesimdeki o mecburi mesafeyi korumaya çalışarak. Kolumu hafifçe ona doğru çevirdim. "Kolum için alacaktım. Fabrikada fark etmemişim."
Teoman'ın bakışları yüzümden hızla kolumdaki o kırmızı sıyrığa kaydı. Gözleri aniden kısıldı, o gevşek duruşundan eser kalmadı. Tek bir kelime bile etmeden yatakta doğruldu ve uzun bacaklarını yataktan sarkıtıp ayağa kalktı. Gardırobun yanındaki küçük dolaptan ilk yardım çantasını çekip aldı.
"Otur şuraya," dedi, yatağın kenarını işaret ederek. Sesi emir kipiyle sussa da içindeki o korumacı ton çok netti. "Ben yaparım."
"Gerek yok, kendim hallederim," diye mırıldandım ama Teoman çoktan elinde batikon ve sargı beziyle önümde bitmişti. O devasa gövdesiyle karşımda dikildiğinde, onun bu sessiz inadıyla savaşacak gücüm olmadığını anladım. Yatağın kenarına usulca oturdum.
Teoman da hemen yanıma, aramızda sadece birkaç santimlik bir mesafe bırakarak yerleşti. O her zaman mesafeli duran, yeraltının kurallarını yazan adam gitmiş; yerini yaramı acıtmaktan korkar gibi dikkatle hareket eden biri almıştı. Şişenin kapağını açtı, gazlı beze birkaç damla batikon döktü.
Büyük, hafifçe nasırlı elleriyle benim bileğimi kavradığında tenime yayılan o sıcaklıkla hafifçe ürperdim. Kolumu kendi dizinin üzerine doğru yavaşça çekti.
"Biraz acıyacak," diye fısıldadı. Yüzü koluma o kadar yakındı ki, nemli saçlarından süzülen o temiz şampuan kokusu burnuma doluyordu.
Gazlı bezi kolumdaki sıyrığa ilk dokundurduğunda dişlerimi birbirine bastırdım, hafifçe geri çekilecek gibi oldum. Teoman, bileğimi tutan parmaklarını hafifçe sıktı ama bu canımı yakmak için değil, bana destek olmak içindi. "Şşşt... Tamam, bitti," dedi, sesi o kadar alçak, o kadar huzur vericiydi ki koridordaki o buz gibi hava saniyeler içinde eriyip gitti.
Büyük bir özenle yarayı temizledi, ardından beyaz bir sargı bezini kolumun etrafından yavaşça dolamaya başladı. O sargı bezini her döndürüşünde, parmak uçları cildime değiyor, aramızdaki o söylenmemiş tüm sözler, o geçmişin ağırlığı ve kolyenin zehirli sırrı bu sessiz dokunuşların altında kayboluyordu.
İkimiz de konuşmuyorduk. Ne bir yalan vardı aramızda ne de bir hesaplaşma. Sadece bir odanın loş ışığında, birbirinin yarasını saran iki suç ortağıydık. Teoman sargının ucunu sabitledikten sonra ilk yardım malzemelerini kutunun içine yerleştirmeye başladı. Metal makasın ve baticon şişesinin kutuya çarparken çıkardığı o boğuk sesler, odanın loş sessizliğinde yankılanıp hemen kayboldu. Gitmemi istemiyor gibi bir hali vardı, ama kalmam için de ısrar etmiyordu; sadece yan yana oturmamızın getirdiği o tuhaf, sözsüz kabullenişi bozmaktan korkuyor gibiydi.
Kutunun kapağını kapattıktan sonra ayağa kalkmak yerine, bakışlarını odanın köşesindeki küçük ahşap çalışma masasına çevirdi. Ben de onun baktığı yöne doğru başımı çevirdiğimde, masanın üzerinde duran boş eskiz defterini ve siyah kurşun kalemi gördüm.
İçimde günlerdir biriken, Annemin fabrikasındaki o son sözleriyle iyice alevlenen o bilinmezlik hissi, aniden beni o deftere doğru itti. Yataktan usulca doğruldum. Teoman'ın dumanlı gözleri her hareketimi santim santim takip ederken, masaya yürüyüp defteri ve kalemi elime aldım. Yeniden yatağa döndüm, sırtımı yatak başlığına yaslayıp bacaklarımı altımda toplayarak bağdaş kurdum.
Defterin sert kapağını açıp bembeyaz, dokulu ilk sayfasını önüme serdim. Teoman, ne yapmak istediğimi anladığı an yerinde hafifçe kaydı. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi tamamen kapatarak yanıma sokuldu. O devasa, sıcak gövdesi hemen yanımdaydı; omzu omzuma değiyor, nemli saçlarından yayılan o temiz koku her nefesimde ciğerlerime doluyordu.
Kalemin ucunu beyaz kağıda değdirdim. İlk çizgiyi çekerken parmaklarım hafifçe titredi ama Teoman'ın yanımda sessiz bir dağ gibi duran varlığı beni sakinleştirdi.
"Annen o kolyeyi gözümün önünde yok etti Alaz," dedim, sesim o loş odanın havasında bir fısıltı gibi dağılarak. İlk kez ona resmi soyadı olan Varnalı ile değil, kendi ismiyle hitap etmiştim. "Ama kolyenin her bir kıvrımı, üzerindeki her bir harf benim hafızama kazındı. Onu yok etmiş olabilir ama zihnimden silemez."
Teoman hiçbir şey söylemedi. Sadece derin bir nefes aldı ve başını hafifçe öne doğru eğerek kağıdın üzerinde hareket etmeye başlayan kalemin ucuna kilitlendi. Nefesi, boynumun hemen yanındaki çıplak tenime her çarptığında içimde bir yerlerin ürperdiğini hissettim ama durmadım.
Kalem kağıdın üzerinde hafif tıkırtılarla gezinirken, kolyenin o oval, eski gümüş gövdesini çizmeye başladım. Kenarlarındaki ince, sarmaşık benzeri işlemeleri, o gümüşün üzerindeki yılların getirdiği küçük aşınmaları tek tek çizdim.
Teoman, kalemi tutan parmaklarımı izliyordu. Bakışlarının ağırlığını tenimde o kadar net hissediyordum ki, aramızdaki o eski, silahların gölgesindeki düşmanlık bu odada tamamen silinmişti. O, benim geçmişimi bulmam için her şeyini feda etmeye hazır bir adamın teslimiyetiyle sadece yanımda duruyordu.
Sıra kolyenin tam ortasındaki o en kritik bölüme gelmişti: Annemin bahsettiği, Bulgaristan'daki o büyük sırrın kapısını açacak olan eski Kiril alfabesiyle yazılmış harflere...
Hafızamı zorlayarak, o karmaşık, geometrik harfleri tek tek kağıdın merkezine yerleştirdim. Üç kelimelik, eski bir Bulgar göçmen ailesinin mührünü taşıyan o sembolik harfler tamamlandığında kalemi yavaşça kağıdın üzerine bıraktım.
Teoman, çizim biter bitmez başını biraz daha yaklaştırdı. O kadar yakındı ki, yanağı neredeyse saçlarıma değecekti. Gözlerini kağıttaki o harflere dikti, yüzündeki o sert hatlar derin bir ciddiyetle kasıldı. Parmaklarını yavaşça kaldırdı, kağıda zarar vermekten korkar gibi büyük bir narinlikle çizdiğim kolyenin üzerindeki o harflerin üzerinde gezdirdi.
"Bu harfler..." diye mırıldandı, sesi göğsünden gelen boğuk bir uğultu gibiydi. "Annemin eski çalışma odasında, kilitli çelik kasanın üzerindeki o eski dosyalarda gördüğüm mühre çok benziyor Manal."
Başımı hızla ona doğru çevirdim. Yüzlerimiz arasındaki mesafe neredeyse tamamen yok olmuştu. Gözlerindeki o dumanlı kararlılıkta hiçbir yalan, hiçbir gizleme yoktu.
"Annem bu harflerin ne anlama geldiğini biliyor," diye devam etti Teoman, gözlerini doğrudan benim gözlerime dikerek. "Ve benim bunu onun ellerinden söküp almam için artık bu çizim yeterli. Bu sessizlik bittiğinde, o kadının karşısına bu kağıtla çıkacağım."
Defterin üzerinde birleşen bakışlarımızda, kelimelerin ötesinde bir ortaklık mühürlenmişti. Odanın loş ışığında, yan yana oturmuş o eski çizgileri incelerken, ikimiz de biliyorduk ki bu sakinlik sadece ruhlarımızı iyileştirmek için bize verilen kısa bir molaydı. Ama o molanın içinde bile, Teoman'ın omzunun sıcaklığı bana hayatımda ilk kez yalnız olmadığımı hissettiriyordu.
Derin, sessiz bir nefes aldım. Kucağımda duran eskiz defterinin o sert kapağını yavaşça kapattım. Üzerinde kolyenin çizili olduğu o tek sayfayı, köşesinden tutarak büyük bir narinlikle, kağıdı yırtmamaya dikkat ederek defterden ayırdım. Kalemi yatağın üzerine bıraktım, çizdiğim kağıdı parmaklarımın arasında sıkıca tutarak bağdaş kurduğum bacaklarımı çözdüm ve yataktan usulca aşağı indim.
Teoman, hareketlenmemle birlikte milim kıpırdamadı ama gözleri anbean beni takip etti. Yataktan kalkıp kapıya doğru adımlarken arkamda bıraktığım o devasa adamın sessiz, korumacı gölgesini sırtımda hissedebiliyordum. Attığım her adımda üzerimdeki o yorgunluk daha da katlanıyordu. Tam kapı koluna elimi uzattığımda, odanın o dingin ve loş havasını bölen, boğuk ama içimi titreten o pürüzsüz ses salındı arkamdan: "Sana ne zaman Akça diye seslenmeyi hak edeceğim?"
Adımlarım, elim kapı kolunun soğuk metaline değdiği an donakaldı. Teoman'ın sorusu o kadar çabasız, o kadar hesapsız ve derinden gelmişti ki, içimdeki o hırçın Manal'ın bile buna verecek sert bir cevabı yoktu. Yavaşça arkama döndüm. Sırtımı ahşap kapıya yaslayarak yatağın kenarında, yarı karanlığın içinde bana bakan o adama doğru gözlerimi diktim.
Teoman, dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini önünde birleştirmiş bir halde doğrudan bana bakıyordu. Gözlerindeki o dumanlı, yorgun ifade, bir Varnalı imparatorunun kibriyle değil, ruhunu tamamen önüme sermiş yaralı bir adamın dürüstlüğüyle parlıyordu.
"Ne yapmam lazım?" diye devam etti usulca, sesini neredeyse bir fısıltı seviyesine çekerek. "Senden o ismi duyabilmek için, o geçmişin temiz tarafına dokunabilmek için ne yapmam gerekiyor?"
Odanın içindeki sessizlik saniyelerce uzadı. Sadece dışarıdan gelen hafif rüzgarın pencereye vuran sesi duyuluyordu. Teoman'ın gözlerinin içine baktım. Un fabrikasında kendi göğsüne silah dayayışını, benim için ailesini silip atışını, az önce kolumdaki yarayı acıtmaktan korkarak saran o kocaman ellerini düşündüm. O, yeraltının acımasız dünyasında benim için kendi tahtını yakmayı çoktan kabul etmişti. Kendi kurallarını benim geçmişim uğruna yıkmıştı.
Aramızdaki o amansız duvarların son parçasının da o loş odada, aramızdaki o birkaç metrelik mesafede un ufak olduğunu hissettim. Dudaklarımın kenarında çok hafif, neredeyse belirsiz bir tebessüm dalgalandı.
"İstediğin zaman," dedim. Sesim alabildiğine sakin, yumuşak ve tüm o eski şüphelerden arınmış bir kabullenişle çıktı. "İstediğin zaman bana Akça diyebilirsin, Alaz."
Teoman'ın o sert, donuk yüz hatlarının bu cevabımla birlikte hafifçe gevşediğini, gözlerindeki o koyu dumanın yerini derin bir huzura bıraktığını gördüm. Ona daha fazla bir şey söylememe gerek yoktu. Arkamı döndüm, kapı kolunu indirdim ve odadan dışarı çıktım.
Koridorun loşluğunda kendi odama doğru adımlarken, içimde uzun zamandır hissetmediğim bir hafiflik vardı. Odama girip kapıyı arkamdan kapattım. Elimdeki o kolyenin çizili olduğu kağıdı baş ucumdaki komodinin üzerine koydum.
Yatağın içine süzülüp başımı yastığa bıraktığımda, gözlerim kendiliğinden kapandı. Tam karşı odada, aramızda sadece ince bir koridor mesafesiyle uyuyan o adamın varlığı, evimin duvarlarını her zamankinden daha güvenli kılıyordu. Aylardır, belki de yurtdışından döndüğümden beri ilk kez, kafamdaki tüm o silah sesleri ve kâbuslar sustu. Alaz'ın dürüstlüğü ve Akça adının getirdiği o eski, temiz huzurla, derin ve deliksiz bir uykuya daldım.
&&&
Gözlerimi araladığımda odamın perdelerinden süzülen altın sarısı güneş ışıkları yüzüme vuruyordu. Kaç saattir uyuyordum, günün hangi vaktiydi hiçbir fikrim yoktu. Aylardır ilk defa sıçramadan, kan ter içinde kalmadan, zihnimde silah sesleri yankılanmadan uyanmıştım. Kafamın içindeki o ağır sis bulutu tamamen dağılmış, kaslarımdaki o sürekli tetikte olma hali yerini derin, tatlı bir uyuşukluğa bırakmıştı. Yatakta yavaşça gerinirken, dün gece yaşananlar puslu bir rüya misali zihnime süzüldü. Kolumdaki sargı bezi... Deftere çizdiğim kolye...
Baş ucumdaki komodine baktığımda saatin öğleyi çoktan geçtiğini fark ettim. Yorganı usulca üzerimden atıp ayaklarımı serin ahşap zemine bastım. Evin içi o kadar sessiz, o kadar dingindi ki, dışarıdaki dünyanın kaosundan ve Varnalıların zehrinden tamamen soyutlanmış, görünmez bir fanusun içine alınmışız gibi hissediyordum. Odadan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde, alt kattan gelen o ince mutfak tıkırtılarını ve burnuma dolan taze demlenmiş çayın o sıcak kokusunu aldım.
Salona adım attığımda, mutfak tezgahının önünde duran o devasa karaltıyı gördüm. Teoman, ya da içimdeki o yeni ve temiz yeriyle Alaz, ocağın başındaydı. Üzerinde dün geceki o rahat siyah eşofman altı ve sırtını tamamen saran gri tişörtü vardı. O her zamanki jilet gibi, insanı ezen, ürkütücü Varnalı duruşundan eser kalmamıştı. Geniş omuzları rahatça çökmüş, bir eliyle tezgahın kenarına yaslanmış, diğer eliyle ocaktaki demliği kontrol ediyordu. Yeraltı dünyasını titreten, acımasızlığıyla nam salmış bir adamın benim mutfağımda, benim için kahvaltı hazırlıyor oluşu öylesine absürt ama bir o kadar da içimi titreten bir tabloydu ki, olduğum yerde kalakaldım.
Çıplak ayaklarımın parkede çıkardığı o hafif gıcırtı sesini duyduğunda, başını omzunun üzerinden geriye çevirdi. Beni gördüğü an, yüzündeki o yorgun ama sert hatlar saniyeler içinde yumuşadı. Tüm o karanlığı, annesinin kibrini ve namluların ucundaki hayatını arkasında bırakmış, sadece bana ait olan bir adam gibi bana doğru döndü. Dudaklarının kenarında çok nadir gördüğüm, içten, sıcak ve alabildiğine sahici bir tebessüm belirdi. O dumanlı gözleri doğrudan gözlerimin içine kenetlendiğinde, sesindeki o tok ve huzur verici tınıyla konuştu: "Günaydın Akça," dedi.
O ismi sanki yıllardır söylüyormuş gibi doğal, ama bir o kadar da kırılgam bir mücevhermiş gibi narin bir şekilde telaffuz etmişti. İçimdeki o savaşçı ve hırçın Manal tamamen susmuş, yerini geçmişiyle barışmaya hazır, korunduğunu bilen Akça'ya bırakmıştı.
Dudaklarımda engel olamadığım, kalbimden yüzüme vuran o sıcacık gülümseme yayıldı. "Günaydın," dedim, mutfağa doğru yavaş adımlarla ilerlerken.
"İyi uyuyabildin mi?" diye sordu, gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan.
Tezgahın önündeki sandalyelerden birini çekip oturdum. "Hem de aylardır uyumadığım kadar iyi..." diye mırıldandım. Gözlerine bakarak fısıldadım. "Sen?"
"Sayende," dedi, masanın üzerindeki iki ince belli bardağa dumanı tüten çayları yavaşça doldururken. "Kafamın içindeki o sağır edici gürültü bitti."
Çayları masaya koyup hemen karşıma, aramızda hiçbir mesafe bırakmak istemezcesine yakınıma oturdu. Önüme koyduğu sıcak çay bardağını avuçlarımın arasına aldığımda, aramızdaki o devasa uçurumların nasıl da tek bir geceyle, tek bir fısıltıyla kapandığını düşündüm. Kahvaltı boyunca ne defterdeki kolyeyi konuştuk, ne annesinin o gizli kasasını, ne de intikam planlarını. Sadece pencereden içeri sızan ikindi güneşinin altında, o eşsiz sessizliğin ve birbirimize duyduğumuz derin güvenin tadını çıkardık.
&&&
Masadaki son boş tabağı da önüme çekip ayağa kalkmaya yeltendiğim an, Alaz benden çok daha çevik bir hareketle doğruldu. O devasa gövdesiyle bir anda tepemde bitti ve büyük, nasırlı eliyle masadaki tabakları tek bir hamlede topladı. Bakışları doğrudan kolumdaki o taze sargı bezine kaydı, ardından yüzündeki o sert ama korumacı ifadeyle bana baktı.
"Sen otur Akça," dedi, sesi emir kipiyle süslenmiş olsa da içindeki o narin tonu gizleyemiyordu. "Kolun yaralı. Ben hallederim."
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Birkaç saniye öncesine kadar içimi ısıtan o sakinlik, yerini tatlı bir inatlaşmaya bırakmıştı. Oturduğum sandalyeden hızla destek alarak ayağa kalktım ve elindeki tabakları almak için hamle yaptım.
"Bırak Alaz, ben hallederim," dedim, sesimdeki o kararlı tonu koruyarak. "Hem benim yaram o kadar derin değil, altı üstü küçük bir sıyrık."
Alaz tabakları göğsünün hizasına doğru biraz daha kaldırarak benden uzaklaştırdı. Boy farkımız yüzünden ona hafifçe başımı kaldırarak bakmak zorunda kalıyordum ve bu durum inatçılığımı daha da körüklüyordu. O koca adam, benim mutfağımda, tezgahın önünü tamamen kapatmış bir halde duruyordu. "Küçük ya da büyük, fark etmez," dedi, ses tonunu milim oynatmadan. O meşhur, lafının üzerine laf söylenmeyen Varnalı duruşunu takınmaya çalışıyordu. "İnat etme de otur şuraya."
Hafifçe güldüm ama bu sinirli bir gülüş değildi, aksine aramızdaki bu durumun absürtlüğü hoşuma gitmişti. Kollarımı göğsümün üzerinde bağladım, sırtımı arkamdaki masanın kenarına yaslayarak gözlerimi onun o koyu, dumanlı gözlerine diktim.
"Bak Alaz Efendi," dedim, adını bilerek vurgulayarak. "Unutuyorsun galiba ama burası benim mutfağım. Benim evim, benim kurallarım. Buraya bir Varnalı olarak gelmiş olabilirsin ama bu mutfakta tabakların nerede durduğunu, bardağın nasıl yıkanacağını sadece ben bilirim. O yüzden o tabakları yavaşça tezgaha bırak."
Alaz, sözlerim üzerine duraksadı. Dudaklarının kenarında, o sert çehresini tamamen dağıtan, hafif, alaycı ama bir o kadar da hayranlık dolu bir tebessüm belirdi. Tabakları tezgaha koydu ama geri çekilmedi. Aksine, aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi de kapatarak bana doğru bir adım attı.
"Demek senin mutfağın, senin kuralların..." diye mırıldandı, sesi göğsünden gelen boğuk bir fısıltı gibiydi. Eğilip yüzünü yüzümün hizasına getirdi. "Peki, Akça Hanım. O zaman şöyle bir anlaşma yapalım. Madem kurallar senin... Ben yıkarım, sen durularsın. Hem böylece o çok kıymetli mutfağının düzeni bozulmamış olur, hem de o yaralı kolunu suya sokup canını acıtmazsın. Ne dersin?"
Onun bu geri adım atmaz ama beni de incitmeyen akılcı teklifi karşısında söyleyecek söz bulamadım. Gözlerimi kısıp ona dik dik baktım, o ise zafer kazanmış bir çocuk gibi gülümsemeye devam ediyordu.
"İyi," dedim, teslim olur gibi yaparak ama ciddiyetimi bozmamaya çalışarak. "Ama eğer tek bir bardağı bile kırarsan, seni bu mutfağa bir daha asla sokmam."
"Anlaştık," dedi Alaz.
Kollarını sıvayıp tezgahın önüne geçti. Süngeri eline alıp bardakları büyük bir özenle köpürtmesini izlemek içimi tarifi imkansız bir huzurla doldurdu. Yanına yanaştım, çekmeceden kuru bir bez aldım. O köpüklü suyun altından bardakları çıkarıp bana uzatırken, omuzlarımız birbirine değiyordu.
O yıkadı, ben kuruladım. Mutfakta, birbirimizin hareketlerine uyum sağlayarak, sessizce o bulaşıkları bitirdik
Lavabodan akan o son su sesi de kesildiğinde, mutfağa sadece ikimizin nefes alıp verişleri ve pencerelerin arasından süzülen o parlak ikindi güneşinin sakinliği kaldı. Alaz, elindeki süngeri tezgahın kenarına bıraktı. Hemen geri çekilmedi. Sırtını ahşap tezgaha yasladı, kollarını göğsünde bağlayarak doğrudan bana baktı.
Yüzündeki o az önceki alaycı inatçılık tamamen gitmiş, yerini gözlerindeki o koyu, dumanlı ciddiyete bırakmıştı.
"Bu mutfakta, elimde bir süngerle bardak yıkayacağımı birileri bana birkaç hafta önce söyleseydi, herhalde vururdum onu," dedi, sesinde kendi durumuyla hafifçe eğlenen ama derin bir kabulleniş taşıyan tok bir tını vardı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama gözlerindeki o yoğunluk milim eksilmedi. "Ama o sudan çıkardığım her bardağı sana uzatırken, hayatımda ilk kez bir yere ait olduğumu hissettim Akça. Yeraltı, silahlar, annemin o kanlı imparatorluğu... Hiçbiri bana şu son yarım saatin verdiği huzuru vermedi."
Sözleri, mutfağın o ılık havasında asılı kaldığında duraksadım. Elimdeki kurulama bezini yavaşça tezgahın üzerine bıraktım. İçimdeki o kuşkucu, sürekli tetikte bekleyen Manal bu dürüstlük karşısında tamamen silahlarını bırakmıştı.
Ona doğru yarım adım attım. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, gözlerindeki o harelerin en ince detayını, o sert çenesindeki hafif sakal kırıklarını görebiliyordum. Başımı hafifçe yukarı kaldırıp gözlerimi onun o dumanlı bakışlarına diktim. Dudaklarımın kenarında şefkatli, hafifçe alaycı ama tamamen teslim olmuş bir gülümseme belirdi.
"Sen," dedim, sesimi iyice alçaltıp sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıya dönüştürerek. "Sen gerçekten aşık olmuşsun Alaz."
Cümlem loş mutfakta yankılandığında, Alaz'ın göz bebeklerinin hafifçe büyüdüğünü, göğsünün aldığı derin nefesle birlikte kasıldığını gördüm. Bir Varnalı imparatoruna "aşık olduğunu" söylemek, onun yeraltındaki tüm o yenilmezlik zırhını tek bir kelimeyle delip geçmek demekti.
Ama o, bu kelimeden kaçmadı. Yüzündeki o sert hatlar, kurduğum cümleyle birlikte tamamen eridi.
Gözlerinde, hayatı boyunca kimseye göstermediği o korumasız, saf sadakat parıldadı. Kollarını yavaşça göğsünden indirdi. Büyük, nasırlı elini kaldırıp yanağıma doğru uzattı; parmak uçları tenime değdiğinde sıcaklığı içimi ürpertti. Baş parmağıyla yanağımı, sanki dünyanın en kırılgan çiçeğine dokunuyormuş gibi büyük bir narinlikle okşadı.
"Çoktan," diye fısıldadı Alaz, sesi göğsünün derinliklerinden gelen boğuk bir itirafla sarsılarak. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadı. "Çoktan aşık oldum Akça. Öyle bir aşık oldum ki, senin mutfağının kuralları için dünyadaki tüm tahtları gözümü kırpmadan yakarım."
Alaz, gözlerimin en derinine bakarak elini yanağımdan usulca çekti. Ancak uzaklaşmadı. Aksine, aramızdaki o son mesafeyi de kapatarak iki elini birden omuzlarıma koydu. Büyük, nasırlı ellerinin ağırlığı omuzlarımda hiçbir baskı hissettirmiyor, aksine beni bu dünyadaki tüm kötülüklerden koruyan devasa bir kalkan gibi sarıyordu. Beni kendine doğru hafifçe çektiğinde, sesindeki o mutlak kararlılıkla, adeta bir yeminin ağırlığını taşıyan o cümleler döküldü dudaklarından: "Sana söz veriyorum Akça," dedi, sesi göğsünden gelen boğuk ama bir o kadar da net bir uğultu gibiydi. "O Bulgaristan'daki yetimhane günlerinin acısını da, o kolyenin ardındaki her bir sırrı da tek tek geri alacağız. Senin hayatından çalınan ne varsa, hepsini ellerinden söküp alacağım."
Bakışlarındaki o korumacı öfke, bana döndüğünde yeniden o sonsuz sadakate evrildi. Omuzlarımdaki ellerini hafifçe sıkarak yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı.
"Ama bu yolda yürürken benden hiçbir şey saklamayacaksın. Artık tek başına değilsin. Attığın her adımda, kurduğun her planda yanında ben olacağım. Benimle ortak olmayı, benimle yürümeyi kabul ediyor musun?"
Sözleri mutfağın o dingin sessizliğinde yankılanırken, içimdeki o yalnız çocukluğumun, tek başına savaşmaktan yorulmuş o hırçın kızın ilk kez derin bir nefes aldığını hissettim. Hayatım boyunca hep tek başıma dövüşmüştüm; kaçarken de, saldırırken de arkamda kimse olmamıştı. Ama şimdi karşımda, benim geçmişim uğruna kendi ailesini, kendi krallığını yakmaya hazır bir adam duruyordu.
Gözlerimi bir an bile ondan kaçırmadan, başımı yavaşça yukarı aşağı salladım. Dudaklarımın kenarında sarsılmaz bir güvenin getirdiği o huzurlu tebessüm belirdi.
"Kabul ediyorum," dedim, sesim alabildiğine net ve kararlıydı. "Artık tek başıma değilim. Birlikte yürüyeceğiz Alaz."
Alaz, omuzlarımdaki ellerini yavaşça çekti ama gözlerindeki o kararlı bakış milim sapmadı. Masanın üzerinde duran, dün gece kurşun kalemle nakşettiğim o kolyenin ve Kiril harflerinin olduğu kağıdı önüne doğru çekti.
Sandalyelerimizi birbirine iyice yaklaştırarak masanın başına oturduk.
Alaz, parmak uçlarını kağıdın üzerindeki harflerin üzerinde gezdirirken çenesini sıktı. Bakışları sertleşti, zihninde Varnalı malikanesinin koridorlarını, annesinin kilitli kapılarını tek tek gezdiğini görebiliyordum. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından başını kaldırdı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. Sesindeki o evcil, yumuşak tını gitmiş; yerini yeraltının o zeki, stratejik liderine bırakmıştı. "Şimdi dinle beni Akça," dedi, ses tonunu sadece ikimizin duyabileceği bir seviyede tutarak. "Madem bu yola beraber çıktık, ilk hamlemizi en risksiz şekilde yapmak zorundayız. Ben o eve, malikaneye gideceğim."
Kaşlarımı hafifçe çatıp itiraz etmek için dudaklarımı araladığımda, büyük elini yavaşça masaya koyarak beni durdurdu. Bakışlarıyla beni sakinleştirirken konuşmaya devam etti: "Bir şekilde o odaya gireceğim. O kilitli kasadaki dosyalara, o çizdiğin harflerin arkasındaki gerçek anlama dair ne varsa hepsine bakacağım. Annemin gözünden kaçan, o mühürle eşleşen ne kadar evrak varsa toplayıp getireceğim. O yazının tam anlamını ve senin geçmişinle olan bağını çözmeden bir sonraki adımı atamayız."
Sözlerini bitirir bitirmez derin bir nefes aldım, oturduğum sandalyede dikleşerek dik dik yüzüne baktım. "Ben de seninle geliyorum," dedim, sesimdeki inatçı Manal'ı saklama gereği duymadan. "Bu benim geçmişim Alaz. O eve gizlice sızacaksan, tek başına gitmene izin veremem."
Alaz'ın dudaklarının kenarında çok hafif, benim bu inatçı halime hayran olan o bildik tebessüm belirdi ama hemen ardından ciddiyetle başını iki yana salladı.
"Hayır, sen burada kalacaksın," dedi, sesi tartışmaya kapalı ama bir o kadar da beni korumak isteyen bir tonla çıktı. "Beraber gitmemiz tamamen saçmalık olur Akça. Eğer ikimiz birden o evin çevresinde ya da içinde görünürsek, annemin radarına girmemiz an meselesi olur. Korumalar, kameralar, evdeki hizmetliler... En ufak bir şüphede her şeyi berbat ederiz."
Bana doğru biraz daha eğildi, gözlerindeki o dumanlı ifade yerini mutlak bir güvene bıraktı.
"Ama ben o evin oğluyum. Elimi kolumu sallayarak, kendi anahtarımla girerim o kapıdan. Kimse benden şüphelenmez, kimse ne aradığımı sormaya cesaret edemez. Ben tek başımayken çok daha rahat hareket ederim, etrafa çok daha rahat bakarım. Sen burada, güvende kalıp beni bekleyeceksin. Bu ortaklığın ilk operasyonunda mantıklı olan bu."
Alaz'ın kurduğu mantık zincirine karşı söyleyecek hiçbir sözüm yoktu. Haklıydı. O evin içinde bir Varnalı olarak bulunması hiçbir şüphe uyandırmazdı ama benim varlığım o malikaneyi havaya uçurmaya yeterdi. Derin bir iç çektim, masanın üzerindeki çizili kağıdı parmaklarımın arasında hafifçe sıkarak ona baktım. İçimdeki o tek başına dövüşmeye alışmış kız, ilk kez dizginleri bir başkasına devretmenin getirdiği o tuhaf huzursuzlukla ama Alaz'a duyduğu sonsuz güvenle başını yavaşça salladı. "Tamam," dedim, sesimdeki teslimiyeti kabul ederek. "Burada kalacağım. Ama o eve girdiğin an, en ufak bir aksilikte bana haber vereceksin. Söz ver."
Alaz elini uzatıp kağıdı tutan elimin üzerine koydu. O nasırlı, sıcak avucu tenimi sararken gözleriyle bana o sessiz teminatı verdi. "Söz," dedi. "O dosya buraya gelecek, Akça."
ALAZ MİRAÇ VARNALI
Varnalı malikanesinin o devasa mermer koridorda yankılanan adımlarım, evdeki hizmetlilerin korkuyla kenara çekilmesine yetiyordu. Yanımdan geçen ilk kadına gözümü bile çevirmeden, buz gibi bir sesle sordum: "Annem nerede?"
"Fulya Hanım yukarıda, çalışma odasındalar Alaz Bey," dedi kadın, sesi titreyerek.
Başımı hafifçe sallayıp merdivenlere yöneldim. Her basamakta Akça'nın mutfaktaki o inatçı, şefkat dolu bakışları zihnimden silindi; yerini bir psikopatın zekasına bıraktı.
Çalışma odasının ağır ahşap kapısını tıklatmak zahmetine bile girmeden, kolu indirip içeri girdim.
Oda, Fulya Varnalı'nın o kibirli ve zehirli aurasıyla kaplıydı. Annem, masasının arkasındaki görkemli deri koltuğunda oturmuş, elindeki porselen fincandan kahvesini yudumluyordu. Kapıyı arkamdan sessizce kapattım. Ağır, emin adımlarla odanın ortasına kadar yürüyüp, masanın tam karşısındaki geniş koltuğa adeta kendi tahtıma oturuyormuş gibi büyük bir rahatlıkla yerleştim. Arkama yaslandım, uzun bacaklarımı öne doğru uzatarak buz gibi gözlerimi ona diktim.
"Naber anne?" dedim, sesimdeki o tehlikeli, alaycı tınıyla.
Fulya Varnalı, bu ani gelişimle elindeki fincanı yavaşça masaya bıraktı. Porselenin ahşaba vurma sesi odada soğukça yankılandı. Yüzünde, o bildiğim planlı anne tebessümü belirdi.
"Hoş geldin oğlum," dedi, sesindeki o buyurgan tonu koruyarak. "Ee, nasıl gidiyor görüşmeyeli?"
Duyduğum soruyla birlikte hafifçe öne doğru eğildim. Dirseklerimi dizlerime dayayıp ellerimi önümde birleştirirken, dudaklarımın kenarında şeytani, buz gibi bir sırıtış belirdi. Akça'nın evinde bıraktığım o adamdan eser kalmamıştı artık.
"Tam tıkırında," dedim, sesimi odaya adeta bir zehir gibi yayarak. "Tam istediğimiz gibi gidiyor her şey. Akça'nın şu an bu hayatta tek güven duyduğu, sığındığı tek kişi benim. Ona o geçmişindeki sır için, o lanet olası kolye için yardım edeceğimi düşünüyor. Zavallı... Kendi elleriyle kurduğu o aşılmaz duvarları benim önümde nasıl yıktığını görsen inanamazdın."
Annem arkasına yaslanırken gözlerinde, kendi elleriyle yetiştirdiği bu canavarın başarısıyla gurur duyan karanlık bir parıltı belirdi. Dudakları memnuniyetle kıvrıldı. "Bu işi başaracağını zaten biliyordum Alaz," dedi, sesindeki o takdir eden tınıyla. "Sen benim oğlumsun. O kadının senin oyununa gelmeyeceğini düşünmek aptallık olurdu. Güzel... Peki, madem her şey bu kadar yolunda, sen neden buraya geldin? Planın bu aşamasında burada olmaman gerekiyordu."
Oturduğum koltukta iyice yayıldım. Bakışlarımı masanın üzerindeki kahve fincanına dikip hafifçe güldüm. İçimdeki o zifiri karanlığı besleyen bir gülüştü bu. "Neden mi buradayım?" dedim, ses tonumu tehlikeli bir alaycılıkla tırmandırarak. "Akça'ya yardım ediyorum ya hani... Güya onun o sırrını çözmek için evdeki dosyalara bakmaya geldim. Oyunun inandırıcılığı için buradan birkaç evrakla dönmem gerekiyor. Ama anne... Karşımızdaki kız tam bir zehir. Psikopat, deli... Ne ararsan var kızda."
Ayağa kalktım, masaya doğru iki büyük adım atıp ellerimi ahşap kenara dayadım. Eğilip annemin tam gözlerinin içine baktım. Sesimdeki o tekinsiz fısıltı, Fulya Varnalı'nın bile omurgasını ürpertecek cinstendi: "Senin gemide o paramparça ettiğin, yok ettiğin kolyen var ya... Kız o kolyenin her bir detayını, her bir kıvrımını milimi milimine hatırlıyor. Üstündeki o kilitli, o yazan şifreye kadar her şeyi zihnine kazımış. Dün gece gözümün önünde tek bir kurşun kalemle o şifreyi kağıda döktü. Kız geçmişini istiyor anne. Ben onun dünyasında kahraman rolü oynamaya seve seve devam edeceğim."
"Peki," dedi annem, sesindeki o soğuk ve hesapçı tonla. "O eve her zaman rahatça girebilir misin? Yani bu durum sürdürülebilir mi?"
Dudaklarımın kenarında Akça'nın o inatçı hallerini hatırlayan ama tamamen taktiksel bir alaycılık barındıran bir tebessüm belirdi.
"Şu an için evet," dedim, sesimi hafifçe pervasızlaştırarak. "Ama Akça'nın sağı solu hiç belli olmuyor anne. Tam bir saatli bomba. Her an beni pataklayıp o evden kapı dışarı edebilir, öyle hırçın bir damarı var. Ama şu anlık durum güvenli. Çünkü ona aşık olduğumu sanıyor, hem de sırılsıklam..."
Annem duyduğu bu cümleyle birlikte arkasına yaslandı. Dudakları keyifle kıvrıldı, yüzündeki o gergin, otoriter çizgiler gevşedi. Gözlerinde adeta zafer kazanmış bir kadının pırıltısı vardı.
"Çok iyi," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Çok iyi."
Kaşlarımı hafifçe çatarak ona baktım. Planın buraya kadarki kısmını zaten biliyordu, bu kadar büyük bir memnuniyet duymasının arkasında başka bir hesap olduğunu sezmiştim. Gözlerimi onun soğuk bakışlarına diktim.
"Çok iyi olan ne anne?" diye sordum, sesimdeki o şüpheci tınıyı gizlemeden.
Fulya Varnalı, masanın üzerindeki ellerini birleştirdi. Yüzünde beliren o hain ve planlı gülümseme, odadaki havayı bir anda buz kesti. Eğilip doğrudan gözlerimin içine baktı:"Evleneceksiniz," dedi, kelimeyi odanın ortasına bir bomba gibi bırakarak.
Duyduğum şeyle birlikte donakaldım. Yüzümdeki o alaycı psikopat ifadesi bir anlığına dağıldı, gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Ne kadar soğukkanlı olursam olayım, annemin bu delice hamlesini ben bile beklemiyordum.
"Ne evlenmesi?" dedim, sesim neredeyse bir refleks gibi sert ve şaşkın çıktı. "Anne, ne diyorsun sen? Kızın şifreyi öğrenmemesinden bahsediyoruz, bir evcilik oyunundan değil."
"Ben de tam olarak ondan bahsediyorum Alaz," dedi annem, sesindeki o buyurgan, itiraz kabul etmez Varnalı tonu geri gelmişti. "O eve rahatlıkla, hiçbir şüphe uyandırmadan girip çıkman lazım. Bugün seni içeri alan o kız, yarın bir detaydan şüphelenip kapıyı yüzüne kapatabilir. Ama evlilik... Evlilik sana o hayatın, o evin, o geçmişin yasal anahtarını verir. Artık ne yapıp ediyorsun bilemem, o kirli yeraltı zekanı mı kullanırsın yoksa mutfaktaki o aşık adam rolünü mü büyütürsün umrumda değil... Ama o kızı benim gelinim yapacaksın."
Sözlerinin hemen ardından ayağa kalktı. Arkasındaki ahşap dolaba doğru ilerledi, gizli bir bölmeyi açıp içinden kalın, yıpranmış bir dosya çıkardı. Masaya geri dönüp dosyayı önüme doğru fırlattı.
"Bu dosyalar şimdilik onu idare eder," dedi, parmağıyla kapağı işaret ederek. "İçinde Bulgaristan'daki yetimhane günlerine ve geçmişe dair birkaç eski evrak var. Merak etme, buradaki belgelerden o kolyenin üzerindeki şifreyle ilgili hiçbir şey çıkmaz. Rahat ol. Bu sahte izler onu bir süre oyalar, sana da o evi tamamen mülkün yapmak için gereken zamanı kazandırır."
Masanın üzerindeki dosyaya baktım. Akça'nın o loş mutfakta, gözlerimin içine bakarak "Sen gerçekten aşık olmuşsun" dediği o an zihnimde çaktı. Annemin bana uzattığı bu dosya, o mutfaktaki kadının kalbine saplayacağım ilk büyük hançerdi. Dosyayı masadan aldım. Oyun, Fulya Varnalı'nın istediğinden çok daha tehlikeli bir boyuta taşınıyordu.
Elimdeki o ağır, yıpranmış klasörü montumun içine gizleyip malikaneden ayrılırken, arabada aynaya yansıyan yüzüme baktım. Fulya Varnalı'nın o hırslı, tekinsiz sureti adeta benim de gözlerime sinmişti. Annemin attığı o evlilik çengeli, zihnimin kuytu köşelerinde dönüp duruyordu. Akçanın ona aşık olduğumu sanması, attığım bu tehlikeli pası en büyük golümüz yapacaktı. Akça ise o loş mutfakta, celladının getirdiği ipe güvercin masumiyetiyle sarılmayı bekliyordu. Onun o keskin, her an tetikte bekleyen zehir gibi zekası, bana olan saf inancının arkasında tamamen kör olmuştu.
Arabayı sokağın başında durdurup derin bir nefes aldım; yüzümdeki o acımasız Varnalı maskesini söküp, onun o çok sevdiği, güvendiği Alaz'ı kuşanarak kapıya yürüdüm.
Evin kapısını anahtarımla yavaşça açıp içeri adım attığımda, mutfaktan gelen o tanıdık, taze demlenmiş çay kokusu beni karşıladı. Akça, bıraktığım yerde, masanın başında oturuyordu. Beni gördüğü an sandalyesinden öyle bir hızla fırladı ki, kolundaki sargı bezinin acısını bile umursamadığı yüzünden okunuyordu.
Gözlerindeki o amansız Manal gitmiş, yerini tamamen benim için endişelenen, yollarımı gözleyen o savunmasız kıza bırakmıştı.
"Alaz!" dedi, sesi mutfağın duvarlarında yankılanırken hızla yanıma geldi. Ellerini göğsüme koyup beni baştan aşağı süzdü. "Geldin... Bir aksilik çıktı mı? Annene yakalanmadın değil mi?"
Yüzüme hemen o yorgun ama onu gördüğü için rahatlamış adamın tebessümünü yerleştirdim. Üzerimdeki montu çıkarırken, içinden o kalın, Fulya'nın elleriyle hazırladığı sahte klasörü çıkardım ve mutfak masasının üzerine bıraktım. "Yakalanmadım," dedim, sesimi hafifçe boğuklaştırarak, sanki çok büyük bir tehlike atlatmışım gibi bir hava verdim. "Ama ev buz gibiydi Akça. Annem yukarıda odasındayken çalışma odasındaki o gizli kasanın olduğu bölmeye girmem hiç kolay olmadı. Korumaları atlatmak, o kapıyı sessizce açmak... Zamana karşı yarıştım resmen."
Akça, masanın üzerindeki dosyaya kilitlenmiş gibi bakıyordu. Gözlerinde, Varnalılara karşı vereceği o büyük savaşın ilk somut zaferini kazanmış gibi vahşi bir parıltı belirdi. Masaya doğru yaklaştı, titreyen parmaklarıyla klasörün yıpranmış kapağına dokundu. Onun bu heyecanını izlerken, içimdeki o karanlık lider sessizce gülümsedi. Annemin dediği gibi; bu klasörün içinde o aradığı şifreye dair, kolyenin ardındaki o gerçek güce dair hiçbir şey yoktu. Sadece onu haftalarca oyalayacak, bana zaman kazandıracak sahte yetimhane kayıtları ve eski tarihli anlamsız evraklar vardı.
"Bu... Bu o mu?" diye sordu Akça, sesindeki o titremeyi gizleyemeden. Başını kaldırıp gözlerimin en derinine baktı. O kadar saf, o kadar temiz bir minnetle bakıyordu ki, içimdeki psikopat bile bir anlığına bu bakışın ağırlığı altında ezilir gibi oldu. "Benim için... Kendi aileni, o devasa imparatorluğu karşına alıp bunu oradan çıkardın, öyle mi?"
Yanına doğru bir adım attım. Büyük, nasırlı ellerimi yavaşça kaldırıp omuzlarına koydum; tıpkı gitmeden önce verdiğim o sadakat sözündeki gibi güven verici bir narinlikle sıktım omuzlarını.
Eğilip yüzümü onun yüzüne yaklaştırdım. "Sana söz vermiştim Akça," dedim, sesime dünyadaki tüm yalanların en doğrusunu üfleyerek. "Artık tek başına değilsin dedim. Annemin o odasından bunu çalmak, senin o çocukluğunun çalınmasının yanında hiçbir şey. Ama..." Sesimi bilerek biraz kıstım, yüzüme endişeli bir gölge indirdim. "Dosyayı aldım almasına ama içine hızlıca göz attığımda şifreye dair net bir şey göremedim. Sadece Bulgaristan'daki o eski günlere, yetimhane kayıtlarına dair bir şeyler var. Şifreyi, o kolyenin asıl sırrını oradan tamamen söküp almamız için bu kağıtların arkasındaki gizli bağları çözmemiz gerekecek. Biraz zaman alacak."
Akça, omuzlarımdaki ellerimin üzerine kendi ellerini koydu. Gözleri dolmuştu ama o hırçın, dik duruşundan milim ödün vermiyordu. Klasörü göğsüne doğru bastırdı, bana öyle bir sarıldı ki, kalbinin benim göğsümün üzerinde nasıl deli gibi çarptığını hissettim.
"Önemi yok Alaz," diye fısıldadı saçlarımın arasına doğru. "Zaman hiç önemli değil. Sen bunu benim için oradan getirdin ya... Varnalıların o mühürlü duvarlarını benim için yıktın ya, bu bana yeter. Biz bu dosyadan o şifreyi de çıkarırız, o kadının sakladığı her şeyi de söküp alırız. Beraberiz, değil mi?"
"Beraberiz," dedim, kollarımı beline sarıp onu göğsüme daha da bastırırken.
Akça, sırtını dayadığı bu adamın aslında o şifreyi ondan gizleyen asıl el olduğunu bilmeden, masanın üzerindeki o yalanlar klasörüne sarılmıştı. Ve ben, kollarımın arasındaki bu zehir gibi kızı, annemin o karanlık planına, beni o eve tamamen bağlayacak olan o evlilik tuzağına doğru adım adım sürüklediğimi çok iyi biliyordum.
Akça, göğsümden yavaşça ayrılarak başını yukarı doğru kaldırdı. Gözlerindeki o nemli parıltı, bana olan minnetinin ve sığındığı o ilk limana duyduğu inancın en açık kanıtıydı. Ellerini göğsümden çekmedi; parmak uçları, sanki benim varlığımdan emin olmak ister gibi tişörtümün kumaşına sıkıca tutunuyordu.
Yüzündeki o hırçın ama bir o kadar da yorulmuş ifadeyi izlerken, büyük ve nasırlı ellerimi yavaşça kaldırdım. Parmaklarımı onun sıcak yanaklarına yerleştirip yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Baş parmağımla elmacık kemiğini usulca okşarken, gözlerimi bir an bile onun o duru bakışlarından kaçırmadım. Yüzüme hemen o dünyaları yakmaya hazır, ama içten içe büyük bir endişe taşıyan aşık adam maskesini geçirdim. Sesime, dünyadaki en inandırıcı ve en korumacı tınıyı üfleyerek konuşmaya başladım.
"Akça, beni iyi dinle," dedim, sesimi neredeyse bir fısıltıya düşürerek mutfağın sessizliğinde yankılanmasını sağladım. "Bu dosyayı oradan çıkardım ama bu sadece bir başlangıç. Annem Fulya Varnalı, bu klasörün eksildiğini, kasasının kurcalandığını er ya da geç fark edecek. Belki birkaç saat, belki birkaç gün içinde... Ama anladığı an, yeraltındaki tüm gücünü üzerimize salmaktan çekinmeyecektir."
Akça'nın yanaklarımdaki ellerimin altında hafifçe gerildiğini, gözlerindeki o savaşçı Manal'ın yeniden uyandığını hissettim. Kaşlarını hafifçe çatarak dikkatle kelimelerimi yuttu.
"Seni burada gözlerden uzak evinde daha fazla korumam imkansız hale gelecek," diye devam etdim, sesimdeki endişe tonunu iyice tırmandırarak. "Annemin adamları sokağın başına çöktüğünde, seni bu dört duvar arasında savunmam çok zor olur. O şifreyi Varnalılardan söküp alırken, seninle omuz omuza o malikanenin altını üstüne getirirken seni tamamen güvende tutabilmemin, yanımda yasal olarak taşıyabilmemin tek bir yolu var..."
Cümleyi tam orada, mutfağın o asılı kalmış havasında bıraktım. Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi hafifçe kıstım, sanki bu söyleyeceğim şey benim için de telaffuz etmesi çok zor, çok büyük bir kararmış gibi davrandım.
Akça, ellerimin arasında duran yüzüyle birlikte bana doğru yarım adım daha yaklaştı. Göğsünün inip kalkışı hızlanmıştı. "Ne?" diye sordu, sesindeki o sabırsız ve meraklı tınıyla. "Ne o yol Alaz? Söyle."
Gözlerinin en derinine, o ruhundaki en karanlık odaya bakar gibi baktım. Ellerimi yanaklarından yavaşça indirip omuzlarına koydum ve onu kendime biraz daha çekerek o vurucu darbeyi indirdim: "Benimle evlenmek zorundasın," dedim, kelimeleri odanın ortasına adeta bir kurtuluş reçetesi gibi bırakarak.
Akça, duyduğu bu dört kelimeyle birlikte adeta donakaldı.
Omuzlarımdaki elleri kaskatı kesildi, dudakları hafifçe aralandı ve gözlerinde devasa bir şok dalgası dalgalandı. Kalbinin göğsümün hizasında nasıl bir gümbürtüyle çarptığını hissedebiliyordum. Hayatı boyunca hep tek başına savaşmış, kimsenin boyunduruğu altına girmemiş o dik kafalı kız için "evlilik" kelimesi, dünyadaki en uzak ihtimaldi.
Ama benim bu kelimeyi telaffuz etme şeklim, onun zihninde bambaşka bir anlama bürünmüştü.
"Evlenmek mi?" diye fısıldadı Akça, sesinde hem büyük bir şaşkınlık hem de kalbinin derinliklerinden kopup gelen o tarifsiz duygu karmaşası vardı. "Alaz... Sen ne diyorsun? Biz... Nasıl yani?"
Yüzümdeki o ciddi, kararlı ifadeyi milim bozmadan ona doğru eğildim. "Başka çaremiz yok," dedim, yalanımın arkasını en mantıklı zırhla kaplayarak. "Eğer benim karım olursan, annem sana dokunmaya kalktığı an karşısında sadece bir göçmen kızını değil, koskoca bir Varnalıyı bulur. Bu evlilik bize hem o malikanenin kapılarını ardına kadar açar, hem de seni benim korumam altına yasal olarak sokar. O şifreyi onlardan tamamen koparana kadar, dış dünyaya karşı tek bir beden olmak zorundayız. Bu sadece bir ortaklık değil Akça... Bu seni yaşatma planım."
Akça, gözlerimin içine bakarken içindeki tüm o savunma kalkanlarının, şüphe duvarlarının büyük bir gürültüyle yıkıldığını gördüm. Benim bu delice teklifi tamamen onu korumak, onun geçmişinin intikamını almak ve Varnalılara karşı bu savaşı kazanmak için yaptığımı düşünüyordu. Onun zihninde ben, onun için ailesini silmiş, geleceğini feda etmiş sırılsıklam aşık bir kahramandım.
Yavaşça başını öne eğdi, klasörü tutan elini kalbinin üzerine bastırdı. Dudaklarının kenarında, bu tehliki labirentin ortasında bulduğu o sahte huzurun getirdiği naif bir tebessüm belirdi. Yeniden başını kaldırıp gözlerime baktığında, o sarsılmaz Manal'ın bu kez bana tamamen teslim olduğunu anladım.
"Tamam," diye fısıldadı, sesi bu mutfaktaki en büyük yemin gibi yankılandı. "Eğer Varnalıların o mühürlü duvarlarını yıkmanın yolu buysa... Seninle evlenirim, Alaz."
Kollarımı yeniden onun ince beline sarıp onu göğsüme bastırırken, omzunun üzerinden masanın üzerindeki o içi boş dosyaya baktım. Annemin planı tıkır tıkır işliyordu. Akça, attığı bu adımla kendi sonunu getirecek olan o Varnalı halkasını parmağına takmayı kabul etmişti; bense kollarımın arasındaki bu zehir gibi kızı, kendi ellerimle kurduğum o geri dönüşü olmayan tuzağın içine adım adım çekiyordum.
Akça, kollarımın arasından ani ve alabildiğine hızlı bir hamleyle geri çekildi. Aramıza iki adımlık net bir mesafe koyarken, ellerini de hızla göğsümden çekip minik bir savunma kalkanı gibi önüne siper etti. Yanaklarındaki o az önceki nemli, duygusal kızarıklık gitmiş; yerini o bildiğim, gözlerinden kıvılcımlar saçan Manal'ın o hırçın ifadesine bırakmıştı. Üstünü başını hafifçe düzelterek dik dik yüzüme baktı.
"Tamam, bu kadar duygu seli yeter, fazla yanaşma," dedi, ses tonuna o bilindik inatçı ve mesafeli tınıyı yerleştirerek. Dudaklarını hafifçe büzdü, gözlerini devirdi. "Gören de bizi gerçekten birbirine deli gibi aşık bir sevgili sanacak. Rolüne fazla kaptırma kendini Varnalı."
Onun bu ani geri çekilişi ve beni bir anda kapı dışarı eden o hırçın tavrı karşısında dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Ellerimi ceplerime koyarak oturduğum yerde hafifçe öne doğru eğildim. Yüzüme, onun bu dikbaşlılığıyla eğlenen ama içten içe o karanlık hedefi aklından çıkarmayan o tekinsiz tebessümü yerleştirdim. Başımı hafifçe yana eğerek, sadece onun duyabileceği, adeta mutfağın havasına karışıp gidecek alaycı bir tınıyla mırıldandım: "O da olacak inşallah..."
Sözlerim mutfağın sessizliğinde yankılandığı an, Akça'nın kaşları adeta birer yay gibi gerildi. Gözleri şaşkınlık ve öfkeyle irileşirken, masanın üzerinde duran kurşun kalemi eline alıp tehditkar bir şekilde bana doğru salladı. O an, karşımda duran kızın sadece benim yazdığım senaryoda oynayan bir piyon değil, her an patlamaya hazır bir dinamit olduğunu bir kez daha hatırladım.
"Ne diyorsun be sen?" diye çıkıştı Akça, sesi mutfağın duvarlarında çınlarken bana doğru bir adım atıp meydan okurcasına dikildi. "Evlenme teklifini kabul ettik diye kendini bir şey sanma Alaz Varnalı! Kendini benim kurtarıcım, beni de senin kanatlarının altına sığınmaya muhtaç o küçük göçmen kızı olarak görmeyi de acilen bırak."
Masaya doğru yaklaştı, ellerini ahşap yüzeye dayayarak yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. Gözlerinde, Bulgaristan'ın o yetimhane koridorlarında, o yeraltı dünyasının acımasız sokaklarında tek başına hayatta kalarak bilediği o korkusuz, vahşi parıltı vardı. Sesini iyice alçaltıp, her bir kelimenin üzerine basa basa o sarsılmaz kimliğini yüzüme vurdu: "Sen ne kadar bu yeraltı dünyasını parmağında oynatan Teoman Varnalıysan... Ben de o kadar Manal Arel'im. Beni korumak için bu yüzüğü takmıyorsun, biz bu oyunu o şifreyi senin ailenden, o Fulya Varnalı'nın elinden söküp almak için oynuyoruz. Benimle konuşurken, karşında kimin olduğunu asla unutma."
Karşımda duran bu zehir gibi kızın öfkesi, aslında benim kurduğum tuzağın ne kadar kusursuz işlediğinin en büyük kanıtıydı. O, bu evliliği Varnalılara karşı kazandığı bir zafer, kendi intikamının ilk büyük adımı olarak görüyordu.
Cebimdeki ellerimi çıkardım, masaya dayadığı ellerinin hemen yanına bıraktım. Ona doğru biraz daha yaklaşarak, o sırılsıklam aşık adam maskesinin altındaki o tehlikeli, psikopat liderin bakışıyla gözlerinin en derinine baktım.
"Unutmam, Manal Arel," dedim, sesim alabildiğine tok ve meydan okuyan bir tınıyla çıktı. "Karşımda kimin olduğunu asla unutmam. Ama sen de şunu unutma; o yüzük parmağına takıldığı an, bu oyunu başlatan kim olursa olsun, kuralları koyan ben olacağım."
Bölüm etkileşimi
