22. bölüm / 26
AMBİVALASGÖLGEDEKİ SIZI
Bölümler 26Şu an: GÖLGEDEKİ SIZI
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eve adım attığımız an, dış kapının ağır bir sesle kapanmasıyla birlikte dışarıdaki tüm o gürültü, fırtına ve karmaşa sanki tek bir saniyede bıçak gibi kesildi.
Alaz anahtarı kenardaki mermer sehpanın üzerine bıraktı. Odamıza çıktığımızda üzerindeki kazağı sıyırıp attı; altına bol gri bir eşofman geçirdi. Ben de üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp rahat şeyler giydim. Bütün günün, o stresin ve hastane kokusunun ardından evimizin o tanıdık, güvenli kokusu ikimizi de anında sarmalamıştı.
Alaz tek bir kelime etmeden yanıma yaklaştı. Elini belime koyup beni kendine doğru çekti, alnını hafifçe alnıma dayadı. İkimiz de derin bir nefes aldık. Bakışları yüzümde gezindi; gözlerindeki o sert Varnalı zırhı tamamen sıyrılmış, yerini katıksız bir huzura bırakmıştı.
"İyi misin?" diye fısıldadı, sesi pürüzlü ama sıcacıktı.
"Çok iyiyim," dedim, ellerimi onun geniş göğsüne koyarak. "Hatta hiç olmadığım kadar..."
Alaz elimi tuttu. Parmaklarımızı birbirine kenetledi ve beni koridora doğru yavaşça yürütmeye başladı. Nereye gittiğimizi sormadım, adımlarına uydum. Koridorun en sonunda duran, uzun zamandır kapısı kapalı duran ve sadece boş bir odadan ibaret olan kapının önünde durduk.
Alaz kapının kulunu tuttu ama hemen açmadı. Bana döndü. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim, bir parça çekingen ama son derece derin bir heves vardı. "Burayı..." dedi, sesi biraz kısılarak. "Burayı ne zamandır sadece eşya koyduğumuz boş bir alan olarak tutuyorduk."
Kapıyı yavaşça araladı.
İçeriye giren öğle güneşi, parkelerin üzerine devasa bir ışık huzmesi gibi düşüyordu. Oda bomboştu. Sadece duvarda asılı duran geniş bir tablo çerçevesi ve köşe kenarında duran tül perdeler vardı. Gün ışığı o bomboş odayı öyle sıcak, öyle aydınlık bir renkle dolduruyordu ki, içeri adım attığımız an ortamın havası bir anda değişti.
Alaz elimi bırakmadan beni odanın tam ortasına kadar götürdü. İkimiz de odanın ortasında, o ışık huzmesinin tam içinde durduk. Hiçbir mobilya, hiçbir eşya yoktu ama oda garip bir şekilde dolu hissettiriyordu.
Alaz arkama geçti. İki kolunu da belimden dolayarak beni kendi göğsüne yasladı. Çenesini hafifçe omzuma bıraktı. İkimiz de karşıdaki boş duvara, o gün ışığının vurduğu noktaya bakıyorduk.
"Burası," dedi Alaz, sıcak nefesi kulağımın arkasını yakıp geçerken. "Burası bebeğin odası olacak Akça."
O kelime dudaklarından döküldüğü an içimde bir şeyler sıcacık bir erimeyle yayıldı. Başımı onun omzuna daha da yasladım. Alaz'ın elleri yavaşça belimden öne doğru kaydı ve karnımın üzerinde, tam o minicik noktanın olduğu yerde birleşti. "Bebek odası..." diye mırıldandım.
"Evet," dedi. "Buraya kocaman bir beşik koyacağız. Şu duvara resimler çizeceğiz. Camın önüne bir koltuk koyacağım... Sen gece onu emzirirken ya da uyuturken rahat et diye."
Gözlerim doldu ama gülümsedim. "Sen nereden biliyorsun bunları Varnalı? İnceledin mi hemen?"
"Açtım baktım," dedi, çenesini omzuma biraz daha bastırarak. Sesinde hafif bir mahcubiyet ama en çok da katıksız bir gurur vardı. "Sen geceleri dinlenirken kafamda hep burayı düşündüm. Gerçek olan tek şey burası. Bu oda... Ve senin karnındaki o can." Elimi onun karnımın üzerindeki ellerinin üzerine koydum. Parmaklarını büktü, benim parmaklarımı sımsıkı kavradı. Hiçbir şey satın almamıştık, tek bir duvar kâğıdı bile seçmemiştik henüz. Ama o boş odanın ortasında, gün ışığının altında el ele, göğüs göğüse dururken; geleceğimizin, yuvamızın ve zaferimizin mimarisini çoktan tamamlamıştık.
Alaz'ın kalbinin sırtıma vuran o ritmik ve güçlü atışları, karnımdaki o minicik varlığın gelecekteki sığınağıydı. "Çok güzel olacak," dedim, bakışlarımı odanın tavanında gezdirirken. "Her şey çok güzel olacak Sevgilim."
Alaz başını çevirip şakama derin, uzun bir öpücük kondurdu. "Biz birlikte olduğumuz sürece," diye fısıldadı, "bizi kimse yıkamaz güzelim." Benim omzumdaki eli yavaşça çekildiğinde, bu sefer omuzlarımdan tutup beni hafifçe yana kaydırdı. Sanki gözleriyle bir mimari proje çiziyormuş gibi odanın her köşesini tek tek incelemeye başladı.
"Burası..." dedi, sesi yine o yönetici, o kendinden emin tonuna bürünmüştü. "Pencere konumu harika. Sabah güneşi tam buradan, yatağın başucuna değil ama odaya kontrollü bir şekilde girer."
Kıkırdadım. "Sen ne ara mimar oldun Varnalı?"
Alaz bana döndü, yüzünde o nadir yakaladığım şefkatli gülümsemelerden biri vardı. Yanıma gelip elini belime tekrar yerleştirdi. "Sadece iyi bir gözlemciyim diyelim. Ayrıca..." dedi, telefonu cebinden çıkarırken. "Dün gece o makaleleri okurken mobilya tasarımlarına da baktım. Odanın enerjisini bozmamak lazım."
"Alaz, daha çok erken! Henüz cinsiyetini bile bilmiyoruz," dedim, onun bu kadar hazırlıklı olmasına şaşırmış bir hayranlıkla.
"Fark etmez," dedi, telefonu açıp ekranı bana doğru uzatırken. "Renkler zaten cinsiyetten bağımsız. Bak, şunlara bak..."
Ekranda, pastel tonlarda, son derece kaliteli ve zarif bebek odası tasarımları vardı. Alaz, parmağını ekranın üzerinde gezdirerek sanki bir savaş planı yaparmış gibi ciddiyetle anlatmaya devam etti. "Şuraya bir dolap... Beşiği duvarın bu tarafına koyarsak, kapı açıldığında hava akımına doğrudan maruz kalmaz. Senin için de... Şurada, şu köşede, tam şu ışığı alan yerde bir koltuk olmalı. Sen gece buraya oturduğunda, ben seni izleyebileyim."
Alaz'ın 'izleyebileyim' derken gözlerinde beliren o parlaklık, kalbimin ortasına bir ok gibi saplandı. Bu adam, hayata karşı kalkanlarla yaşarken, bizim bebeğimiz için şimdiden bir kale inşa etmeye başlamıştı.
"Buraya gel," dedim, onu elinden çekiştirerek. Odanın tam ortasına, ışığın en parlak düştüğü yere çektim.
Alaz durdu, boylu poslu cüssesi o boş odanın içinde bile heybetli duruyordu. Elindeki telefonu kapattı, cebine koydu ve tüm dikkatini bana verdi. Telefonun ekranındaki o 'mükemmel oda' tasarımları artık umurunda değildi; şu an tek gerçek, benim gözlerimin içindeki o ışıltıydı.
"Çok ciddiye alıyorsun," dedim, parmaklarımı onun kazağının yakasında gezdirerek. "Bu kadar ince düşünmen... beni bazen korkutuyor."
"Korkutmasın," dedi, ellerini yanaklarıma koyarak. Avuçlarının sıcaklığı yüzümü kapladı. "Sadece... Senin ve bebeğimizin her şeyin en iyisine, en güvenli olanına sahip olmanızı istiyorum. Ben dışarıda koca bir imparatorluğu yönetiyorum, Akça. Ama burası... Burası bizim sığınağımız. Burada hiçbir şeyin eksik ya da yanlış olmasına izin veremem."
Onun bu 'kusursuzluk' arayışı, aslında kendi çocukluğuna dair duyduğu o eksikliği, bizim çocuğumuzla tamamlama çabasıydı. Bunu o kadar net hissediyordum ki. Yavaşça yere, odanın parkelerinin üzerine bağdaş kurarak oturdum. Alaz şaşkınlıkla bana baktı. "Ne yapıyorsun? Yer soğuktur."
"Gel otur," dedim, elimi yanıma vurarak. "Planlamayı yerde yapalım. Mimarlar projelerini yerde çizer, duymadın mı?"
Alaz önce bir an duraksadı, sonra o koca cüssesiyle diz çöküp yanıma oturdu. Odanın ortasında, gün ışığının altında, hiçbir eşya olmadan sadece ikimiz vardık.
"Bak," dedim, elimle odanın boşluğunu işaret ederek. "Beşik şurada olsun. Senin dediğin gibi, kapıdan uzak. Ama tam ortada olsun ki, içeri girer girmez odaya giren ışık beşiğin üzerine vursun."
Alaz hafifçe gülümsedi. "Mantıklı. O zaman şuraya..." dedi, yere parmağıyla hayali bir çizgi çizerken. "Şuraya da senin o koltuğu koyarız. Hatta... Yanına küçük bir sehpa. Kitaplarını, suyunu koyman için."
"Alaz..." dedim, elimi onun yere dayalı elinin üzerine koyarak. "Sen dünyanın en iyi babası olacaksın."
Alaz'ın yüzündeki o 'mimarlık projesi yapan adam' ifadesi bir anlığına sarsıldı. Gözleri doldu. Başını yavaşça omuzuma yasladı. O koca adam, odanın ortasında, hiçbir şeyi olmayan boş bir odada, sanki dünyanın en lüks sarayındaymış gibi huzurla iç çekti. "Sana ve ona..." dedi, sesi çatallanarak. "Söz veriyorum Akça. Bu odanın içine girecek her şey, yaşayacağınız her an, sadece huzur ve sevgi olacak. Dışarıdaki her şeyi, tüm o gürültüyü bu kapının ardında bırakacağız."
Odanın sessizliğinde, sadece ikimizin nefes alışverişleri vardı. Alaz, parmağıyla hâlâ parke üzerinde hayali bir beşiğin yerini çiziyordu ama zihninde çoktan o odayı doldurmuştu bile. Ben ise sadece onu izliyordum; hayatımın aşkını, çocuğumun babasını, bu boş odada geleceğimizi inşa eden adamı.
"Şimdi kalkalım," dedim, bir süre sonra sessizliği bozarak. "Acıktım. Belki mutfakta da mimari bir yeteneğin vardır?"
Alaz güldü, ayağa kalkarken beni de kolumdan tutup nazikçe kaldırdı. "Mutfağa yine girmemi ister misin? Sonra da 'Teoman mutfağı yaktı' diye haberlere çıkmayalım?"
İkimiz de gülerek odadan çıktık. Odayı arkamızda bırakırken, kapıyı yavaşça çektik.
Merdivenlerden inip mutfak kapısının önüne geldiğimizde Alaz elimi bırakıp kapıyı hafifçe itti. Tezgahın üzerindeki pürüzsüz paslanmaz çelikler, ankastre fırın ve o devasa buzdolabı tüm soğukluğuyla bizi bekliyordu. Alaz hemen kollarını sıvamaya yeltendi. Bakışları tezgahta gezindi, sanki kafasında malzemeleri sınıflandırıyor, besin değerlerini ve kalori hesaplarını yapıyordu.
"Şimdi," dedi, sesi tam bir stratejist tonunda çıkarken. "Sana güzel, besleyici, bol vitaminli bir şeyler hazırlamam lazım. Ne yemek istersin? Çorba yapabilirim, ya da fırında sebzeli bir şeyler... Protein de lazım tabii."
Onun bu aşırı ciddi, mutfakta bile kuralcı ve korumacı kesilen hallerine bakarken kendimi tutamayıp hafifçe güldüm. Tezgahın kenarındaki yüksek bar sandalyesine çekilmek yerine, olduğu yerde duran Alaz'ın tam karşısına geçtim. Kollarımı göğsümde birleştirip kafamı hafifçe yana eğdim. "Alaz.." dedim, sesimdeki o muzip ama geri adım atmayan tonla.
"Efendim yavrum?" dedi, buzdolabının kapağını açmaya hamle yaparken. "Pizza sipariş edelim." Alaz'ın kapağa uzanan eli havada asılı kaldı. Yavaşça bana doğru döndü. Kaşları anında çatılmış, gözleri 'sen ne dediğinin farkında mısın' der gibi açılmıştı. O
"Pizza mı?" dedi, kelimeyi ağzında garip bir şeymiş gibi çevirerek. "Akça, hamilesin sen. İki saat önce doktordan çıktık. Vücuduna düzgün, sağlıklı bir şeyler girmesi lazım. Dışarıdan ne idüğü belirsiz, yağlı, hamur işi şeyler sipariş edemeyiz."
"İstiyorum ama," dedim, tek bir adım bile geri atmayarak. Yaklaşıp elimi onun geniş göğsüne koydum, gözlerinin içine baktım. "Canım tam olarak bol malzemeli, ince hamur, sıcacık bir pizza istiyor. Ve Varnalı, hamile bir kadının canı bir şey istiyorsa, o şey o eve girer. Bunu da okudun mu o makalelerinde?"
Alaz gözlerini devirdi ama göğsümdeki elimin sıcaklığı karşısında o kaskatı duruşunun esnediğini hissettim. Çenesini hafifçe sıktı, dudaklarının kenarı istemeden kıvrılacak gibi oldu ama kendini zorla toparladı. "Karıcığım, beni zorlama. Kendim yapayım o zaman, hamurunu da ben açayım, sağlıklı yapayım?"
"Hayır," dedim net bir sesle. "Dışarıdan gelecek. O kutunun kokusu, o uzayan peynir... Tam olarak onu istiyorum. Lütfen."
'Lütfen' kelimesi ağzımdan çıktığı an Alaz'ın savunma mekanizması tamamen çöktü. Derin, pes etmiş bir nefes bıraktı. Eli cebine gitti, telefonunu çıkardı. Yüzündeki o yenilgi ifadesi ama gözlerindeki katıksız adanmışlık görülmeye değerdi.
"Aptal bir pizza yüzünden hamilelik diyetini bozuyoruz," diye mırıldandı, ekrana dokunurken. Ama sesi öfkeli değil, tamamen bana kıyamamaktan kaynaklı pürüzlü ve sıcacıktı. "Ne olsun içinde? Söyle bakalım baş belası."
"Bol peynir, mısır, zeytin, mantar... Ne varsa koydur. Küçük boy falan da söyleme, kocaman olsun."
Alaz telefonun diğer ucundaki siparişi verirken adeta bir şirket satın alma anlaşması yapıyormuşçasına ciddiydi. "İyi günler. En kaliteli, en taze malzemelerinizle büyük boy bir pizza istiyoruz. Lütfen pişiren usta dikkat etsin, kuryeniz de yavaş ve güvenli sürsün, aceleye gerek yok."
Siparişi kapatıp telefonu tezgaha bıraktığında ben çoktan gülmekten kırılma noktasına gelmiştim. "Adamcağıza kuryenin sürüş tekniğini bile tembihledin ya Alaz, gerçekten inanamıyorum sana."
"Benim şakam yok karıcığım," dedi, yanıma yaklaşıp belimden tutarak beni tek bir hamlede tezgahın üzerindeki boş alana oturturken. Bacaklarımın arasına girip iki elini tezgahtan destek alacak şekilde yanlarıma koydu. "O pizzayı getiren adam da, o pizzayı yapan usta da içindeki malzemelerin kalitesinden sorumlu. Benim karım ve çocuğum yiyecek onu."
"Çok abartıyorsun," dedim, ellerimi onun boynuna dolayarak.
"Gerektiği kadar özen gösteriyorum," dedi fısıltıyla. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, sıcak nefesi dudaklarıma çarpıyordu. "Ayrıca, sırf senin şu tatlı inadın yüzünden kural bozuyorum. Kıymetimi bil."
Yaklaşık yarım saat sonra kapı çaldı. Alaz beni tezgahtan indirmeden önce fırlayıp kapıya gitti. Ödemeyi yapıp elinde o kocaman, buram buram kokan sıcak pizza kutusuyla mutfağa geri döndüğünde yüzünde hâlâ hafif bir hoşnutsuzluk ama daha çok benim mutlu olmamın verdiği o gizli gurur vardı.
Kutuyu tezgahın ortasına açtı. O mis gibi dumanı tüten, peynirleri uzayan pizza tam karşımızda duruyordu. İki büyük dilim tabağa koyup bana uzattı, yanına da kocaman bir bardak su koydu.
"Kola veya asitli bir şey yok," dedi, itiraz kabul etmeyen bir tavırla. "O kadarına izin vermem."
"Tamam, suyumu içerim," dedim, ilk dilimden kocaman bir ısırık alırken. Lezzeti o kadar güzel geldi ki gözlerimi kapattım. "Mükemmel..."
Alaz tezgahın kenarına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş halde benim pizzayı yiyişimi izliyordu. Kendisi tek bir dilim bile almamıştı; sadece benim o iştahlı halimi, yüzümde beliren o tatlı tatmin duygusunu seyrediyordu.
"Sevdin mi?" diye sordu, sesi yumuşacıktı.
"Çok," dedim, ikinci dilime geçerken. "Sen yemiyor musun?"
"Ben seni izlerken zaten doyuyorum yıldız güzeli," dedi, parmağının ucuyla dudağımın kenarında kalan küçük bir sos lekesini nazikçe silerek. Parmağını kendi dudaklarına götürdü. "Sen ye. Çocuğum da, sen de iyi olun... Başka hiçbir şey umurumda değil."
O sıcak mutfakta, dışarıdaki tüm fırtınalardan uzakta, tezgahın üzerinde pizza yerken ve Alaz'ın o koruyucu gölgesi üzerimdeyken, hayatımın en huzurlu anlarından birini yaşıyordum.
&&&
Alaz tezgâhtaki kutunun kapağını yavaşça kapattı, boşalan bardağımı kenara çekip tezgahı saniyeler içinde toparladı. Masada veya tezgâhta en ufak bir dağınıklık bırakmaya tahammülü yoktu ama bu işi yaparken bile gözü kulağı tamamen üzerimdeydi. İşini bitirir bitirmez yanıma döndü, elimden tutarak beni sandalyeden nazikçe ayağa kaldırdı. O kadar dikkatli, o kadar sakınarak hareket ediyordu ki, sanki yere bastığım an kırılacak camdan bir nesneymişim gibi muamele görüyordum. Görende karnım burnuma değiyor sanacak.
"Yeterince yoruldun bugün," dedi, sesi pürüzlü ama emredici olmaktan çok uzak, derin bir şefkatle doluydu. "Salona geçiyoruz."
İtiraz etmeme fırsat vermeden belimden kavrayıp beni koridora, oradan da geniş salona doğru yönlendirdi. Salondaki o devasa, L şeklindeki gri deri koltuğun önüne geldiğimizde Teoman hemen harekete geçti. Köşedeki yumuşak kırlentleri arkama, belimi tam destekleyecek şekilde dizdi. Üzerime de koltuğun kenarında duran kaşmir, krem rengi battaniyeyi örttü. Her bir adımı o kadar milimetrik ve planlıydı ki, onun bu aşırı korumacı hallerini izlemek içimi sıcacık yapıyordu.
"Alaz, abartmıyor musun biraz?" dedim gülümserek, battaniyenin altından ona bakarken. "Sadece yemek yedik ve salona geçtik."
"Abartmıyorum Akça," dedi, yanıma otururken. O koca cüssesiyle koltuğa kuruldu, sırtını arkaya yaslayıp kolunu genişçe arkama uzattı. Beni tek bir hamlede göğsüne doğru çekti. Başım tam onun kalbinin üzerine oturdu. "O doktorun söylediklerini duydun. Dinlenmen, stresten uzak durman lazım. Bundan sonra senin tek görevin bu."
Gözlerimi kapatıp başımı göğsüne biraz daha gömdüm. Kalbinin ritmik, güçlü atışları kulağımın dibinde yankılanıyordu. Dışarıda dilediği kadar fırtına kopsun, o kalbin attığı yer benim için dünyadaki en korunaklı sığınaktı. Alaz geniş, nasırlı elini yavaşça battaniyenin üzerinden karnıma doğru kaydırdı. Avucu, henüz tamamen düz duran karnımın üzerinde durdu.
O anda salondaki tüm sesler kesildi. Ne bir saat tıkırtısı, ne dışarıdan gelen bir rüzgâr sesi... Sadece ikimizin nefes alışverişleri vardı.
"Henüz çok küçük, biliyorum," dedi Alaz fısıltıyla. Sesi öyle alçak ve derinden çıkıyordu ki, sanki salondaki havayı bile ürkütmek istemiyordu. "Doktor ekranda o minicik noktayı gösterdiğinde... İçimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim Akça. Yıllardır içimde taşıdığım o öfke, o nefret, o katılaşmış kabuk... Hepsi tek bir saniyede eridi gitti."
Elimi onun karnımın üzerindeki elinin üzerine koydum, parmaklarımızı birbirine kenetledim. "Sen çok iyi bir baba olacaksın. İçindeki o geçmişin gölgeleri, çocuğumuzun ışığında tamamen kaybolacak."
Alaz derin bir nefes aldı. Göğsü kalkıp indi. Çenesini başımın üzerine bastırdı, saçlarımın arasına derin bir öpücük kondurdu. Elini hafifçe karnımın üzerinde gezdirdi, sanki oradaki o minicik varlıkla iletişim kurmaya çalışıyordu.
"Biliyor musun..." dedi, pürüzlü sesiyle. "O günleri, o ilk kıpırtıları hissettiğin günü iple çekiyorum. Buraya elimi koyduğumda, onun tepindiğini, bana cevap verdiğini hissetmek istiyorum. Sana söz veriyorum Varnalı... Bu çocuk bu eve, bu dünyaya sadece sevilmek için gelecek. Benim yaşadığım o sevgisizliğin, o hesaplaşmaların tek bir kırıntısı bile ona temas etmeyecek."
"Biliyorum," dedim, gözlerimden süzülmek üzere olan huzur yaşlarını onun göğsüne bastırarak. "Sana inanıyorum." Alaz elini karnımdan çekmedi. Parmakları hafifçe kıpırdıyor, sanki o küçücük hücre topluluğunu kendi gücüyle, kendi varlığıyla korumak istiyordu. "Kıpırdadığı an..." diye mırıldandı, kendi kendine konuşur gibi. "O ilk hareketi hissettiğim an, muhtemelen aklımı kaçıracağım. Ne yapacağımı, onu nasıl tutacağımı bile bilemeyeceğim."
Hafifçe kıkırdadım. "Koskoca Teoman Varnalı, ufacık bir bebekten mi korkacak yani?"
"Ondan değil," dedi, başını hafifçe eğip gözlerimin içine bakarak. "Ona ya da sana yetememekten korkarım sadece. Ama buna da izin vermeyeceğim. İkinizi de dünyadaki her şeyden, herkesten koruyacağım." Güneş yavaş yavaş batarken, salonun içine loş bir akşamüstü aydınlığı doldu. Işıklar yanmıyordu, televizyon kapalıydı. Sadece Alaz'ın göğsünün yükselip alçalması, benim onun ritmine uyan nefesim ve karnımın üzerindeki o sıcacık avucun varlığı vardı.
Alaz diğer eliyle saçlarımı okşamaya başladı. Parmakları tutamlarımın arasında ağır ağır gezinirken, günün tüm o stresi, hastane koşturmacası ve zihinsel yorgunluğum üzerimden akıp gitti. Başımı onun kalbinin üzerine daha da yerleştirdim. Alaz üzerimizdeki battaniyeyi biraz daha yukarı çekti, beni tamamen kendi koruyucu alanının içine aldı.
"Uyu biraz," dedi fısıltıyla, dudakları şakaklarıma değerken. "Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
Gözlerimi kapattım. Alaz'ın elinin sıcaklığı karnımda, kalbinin ritmi kulağımda, kokusu ciğerlerimdeydi. Ne dışarıdaki düşmanlar, ne de geleceğin belirsizliği o an umurumuzdaydı. O loş salonda, birbirimizin kolları arasında, üç kişilik dünyamızın en dingin, en lekesiz uykusuna doğru yavaşça süzüldük.
&&&
Dünyanın en huzurlu uykusunun ortasındayken, boğazımdaki hafif kurulukla gözlerimi araladım. Koltuğun üzerindeki örtünün sıcaklığı ve Alaz'ın beni saran kolunun ağırlığı o kadar güven vericiydi ki, bir an nerede olduğumu şaşırdım.
Hafifçe kıpırdandığım, nefes alışverişimin değiştiği ilk saniyede Alaz'ın bedenindeki tüm kasların anında teyakkuza geçtiğini hissettim. Uyumuyordu. Saçlarımın üzerindeki çenesi hafifçe havalandı, bakışları yüzüme indi. "Akça?" dedi fısıltıyla. Sesi gecenin sessizliğini bozmayacak kadar alçak ama pürüzsüzdü. "Bir yerin mi ağrıyor? Kötü bir şey mi oldu?"
"Yok..." dedim, kısık ve uykulu bir sesle. Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Sadece... Çok susadım. Ben daha sözümü bitirmeden Alaz hamle yaptı. Beni incitmekten, sarsmaktan korkar gibi omuzlarımdan nazikçe tutup koltuğun arkasındaki yastıklara yasladı. Üzerimdeki battaniyenin kaymamasına dikkat ederek saniyeler içinde ayağa kalktı. Mutfaktan gelen hafif adım seslerinin ardından, elinde kocaman bir cam bardak dolusu suyla salona geri döndü.
Yanıma diz çöktü. Bardağı bana uzatırken diğer elini başımın arkasına koydu, destek oldu. "Yavaş iç," dedi, sesindeki o abartılı korumacı tonla. "Soğuk değil, oda sıcaklığında getirdim."
Onun bu halini izlemek uykumu tamamen açacak kadar tatlıydı. Bardağı iki elimle kavrayıp birkaç büyük yudum aldım. Gerçekten de tam istediğim gibiydi. Bardağı ona geri uzattığımda Alaz bardağı sehpanın üzerine bıraktı ama yanıma, koltuğa geçmek yerine dizlerinin üzerinde durmaya devam etti. Elini uzatıp yüzüme düşen birkaç saç telini kulağımın arkasına itti. "Başka bir şey istiyor musun?" diye sordu, gözlerimin içine bakarak. "Aç mısın? Ya da miden falan kavruluyor mu?"
"Hayır, sadece susamıştım," dedim gülümsayarak. Elini tutup yanağıma bastırdım. "Sen hiç uyumadın mı?"
"Seni izliyordum," dedi dürüstçe. Yüzünde o sert çizgilerden eser yoktu. "Karnındaki o minicik canla birlikte burada, göğsümde uyumanı izliyordum. Uyumak zaman kaybı gibi geldi." Hafifçe kıkırdadım, elimden tutarak onu koltuğa, yanıma doğru çektim. "Gel buraya. Geceyi koltukta bitirelim o zaman, hiç kalkmayalım." Alaz itiraz etmedi. Tekrar yanıma uzandı, beni o koca cüssesiyle sarmalayıp göğsüne çekti. Battaniyeyi çeneme kadar örttü.
Eli yine o tanıdık yerine, karnımın üzerine yerleşti. O sıcaklık ve onun bedeninden yayılan güven hissiyle birlikte göz kapaklarım yeniden ağırlaşmaya başladı.
"İyi ki varsın Alaz..." diye mırıldandım, uykunun kollarına kendimi bırakmadan hemen önce. "Siz de iyi ki varsınız," diye fısıldadı kulağıma. "Sizi canım pahasına koruyacağım."
Aramızdaki o kısa konuşmanın ardından bilincim yeniden kapandı. Ne kadar zaman geçtiğini, gecenin hangi saati olduğunu bilmiyordum ama bu kez uykumun en derin yerinde, koltuğun dar olmasından kaynaklı hafif bir sızıyla belimin sertleştiğini hisseder gibi oldum. Uykunun içinde hafifçe huzursuzca kıpırdandım, kaşlarım çatıldı.
Alaz bunu anında fark etti.
Beni uyandırmamak için inanılmaz bir sessizlik ve zarafetle hareket etti. Önce üzerimizdeki battaniyesi hafifçe kenara sıyırdı. Ardından tek bir hamlede, bir kolunu dizlerimin altından, diğer kolunu ise sırtımdan geçirerek beni kucağına aldı. Ben daha gözlerimi tam olarak açamadan, bedenim onun sıcak göğsüne yaslanmıştı bile.
"Şşt... Ben buradayım, uyu güzelim," diye fısıldadı tam kulağımın dibinden. Sesi bir ninni kadar sakinleştiriciydi.
Başımı onun boyun girintisine gömdüm. Kokusu ciğerlerime dolarken, merdivenleri ne kadar dengeli ve sarsıntısız çıktığını hissettim. Basamakları tek tek, beni en ufak bir şekilde sallamadan tırmanıyordu. Kucağındayken kendimi hafif bir tüy gibi hissediyordum; oysa Teoman adımlarını adeta bir kale duvarı gibi sağlam atıyordu.
Üst kata çıktığımızda yatak odasının kapısını dirseğiyle hafifçe itti. Odanın içine süzülen ay ışığı, geniş yatağımızı aydınlatıyordu. Alaz beni yavaşça yatağın ortasına bıraktı. Çarşafın soğukluğu tenime değmeden önce, o çoktan nevresimi üzerime çekmişti bile.
Benim için yastığı düzeltti, başımı nazikçe bıraktı. Yatağın diğer tarafına geçip yanıma kıvrıldı. Kolunu belimden dolayarak beni arkadan sımsıkı kendine çekti. Göğsü sırtıma kenetlendi, bacaklarımızı birbirine doladı. Eli yine karnımın üzerindeki yerini aldı.
"Koltukta belin ağrıyacaktı," diye fısıldadı enseme doğru. Uzun, sıcak bir öpücük kondurdu oraya. "Burada daha rahat edeceksin."
Onun bu bitmek bilmeyen şefkatinin, beni her an her şeyden koruma isteğinin koynunda kendimi tamamen teslim ettim. Derin bir nefes aldım, Alaz'ın kalbinin sırtımda vuran ritmiyle birlikte gecenin geri kalanında, dünyadaki en güvenli limanda deliksiz ve huzurlu bir uykuya daldım.
&&&
Sabahın ilk ışıkları yatak odasının tül perdelerinden süzülüp devasa yatağın üzerine düştüğünde, gözlerimi tatlı bir mahmurlukla araladım. Yatakta hafifçe kıpırdanıp alışkın olduğum o güvenli sıcaklığa, Alaz'ın geniş göğsüne doğru sokulmak istedim. Ancak elim bomboş çarşafa çarptı. Yatağın onun yattığı tarafı çoktan soğumuştu.
Şaşkınlıkla yatakta doğrulup etrafıma bakındım. Odada derin bir sessizlik hâkimdi. İçimi kaplayan o hafif huzursuzluğu bastırmaya çalışarak komodinin üzerindeki telefonuma uzandım. Ekranı uyandırdığımda Alaz'dan gelen bir bildirim gördüm. Mesajı açtığımda yüzümde istemsizce gururlu ve tatlı bir tebessüm belirdi: "Şirketten aradılar, acil ve önemli bir toplantı çıktı. Seni uyandırmaya kıyamadım güzelim. Kahvaltını sakın aksatma, o dolaptaki her şey yenecek Kendine ve bebeğimize çok iyi bak. Seni seviyorum."
Mesajı okuyunca içimdeki o anlık boşluk hissi yerini sıcacık bir huzura bıraktı. Telefonu göğsüme bastırıp derin bir nefes aldım.
Ağır adımlarla yataktan kalktım. Doğruca banyoya geçip sıcak bir duş aldım. Suyun tenimden akıp gitmesiyle birlikte günün tüm mahmurluğu üzerimden kayboldu. Banyodan çıkıp üzerime rahat, bol bir pamuklu elbise geçirdim. Saçlarımı nemli bir şekilde serbest bıraktım.
Aşağıya, mutfağa indiğimde Alaz'ın giderayak bile her şeyi düşündüğünü gördüm. Masanın üzeri, üzerleri kapatılmış taze yeşillikler, peynir çeşitleri ve zeytinlerle doluydu. Ama canım süslü bir kahvaltı masasından ziyade, çocukluğumdan beri en sevdiğim şeyi çekiyordu.
Dolaptan taze ekmeği çıkarıp arasını açtım. İçine güzelce ezine peyniri, domates ve birkaç dilim salatalık ve salam dizdim. Kendime kocaman, nefis bir ekmek arası hazırladım. Bir bardak da taze sıkılmış portakal suyumu alıp tezgahın kenarında iştahla yedim. Her ısırıkta içimdeki o huzur daha da büyüyordu.
Atıştırmalığımı bitirdikten sonra mutfağın arka bahçeye açılan cam kapısını araladım. Sabahın o taze, hafif serin havası yüzüme çarptı. Bahçedeki çimlerin üzerinde hâlâ gece çiyinin parlaklığı vardı. Köşedeki sulama hortumunu alıp vanayı açtım. Alaz'ın özenle diktirdiği, bahçenin arka tarafını sarmalayan renk renk ortancaların, güllerin ve fesleğenlerin yanına vardım. Suyun tatlı akışını çiçeklerin köklerine doğru tutarken çıkan toprak kokusu ciğerlerimi doldurdu. Elimi gayriihtiyari karnıma götürdüm. Parmaklarımı o hafif kabartının üzerinde gezdirirken fısıldadım:
"Bak miniğim... Baban işe gitti ama bizi hiç unutmuyor. Şimdilik burada sadece sen, ben ve bu güzel çiçekler var."
Toprağın kokusu, suyun sesi ve sabahın o kusursuz dinginliği içinde, Alaz'ın eve döneceği anı ve bize sunacağı o kocaman sarılmayı bekleyerek bahçedeki çiçekleri tek tek sulamaya devam ettim.
İşim bittikten sonra hortumu toplayıp vanayı kapattığım an, topraktan yükselen o yoğun, taze koku bütün ciğerlerimi doldurmuştu. Yüzümde hafif bir tebessümle elimi elbisenin eteğine silip mutfağa doğru adımlarken, içeride tezgahın üzerinde bıraktığım telefonum melodik bir sesle çalmaya başladı.
Ekrana baktığımda "Teoman" yazısını gördüm. İçi doldurulamaz bir sıcaklık kapladı içimi. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Efendim Varnalı?" dedim, sesimdeki o neşeli tonu gizlemeye gerek duymayarak.
Telefonun diğer ucundan derin, pürüzlü ve bir o kadar da yorgun ama benim sesimi duyduğu an yumuşayan o tanıdık nefes geldi. "Akça..." dedi, arkadan hafif dosya hışırtıları ve kısık sesli konuşmalar geliyordu. "Uyandın mı? Uyandırdım mı yoksa?"
"Çoktan uyandım," dedim, mutfaktaki bar sandalyesine çekilip otururken. "Duşumu aldım, bahçedeki çiçekleri suladım bile. Sen ne yaptın? Ne bu acil toplantı?"
"Holdingdeki yönetim kurulu üyeleriyle ufak bir kriz masası," dedi, sesi tekrar o ciddi patron edasına bürünür gibi oldu ama anında topladı. "Önemli bir şey değil, hallediyorum. Benim aklım sizde kaldı. Mesajımı aldın mı? Kahvaltını yaptın mı bakayım? Masaya bir sürü şey hazırlamıştım çıkmadan."
Hafifçe kıkırdadım. "Aldım mesajını. Ama senin o masadaki süslü peynirlerine, yeşilliklerine hiç dokunmadım Varnalı."
Telefonun diğer ucunda bir anlık sessizlik oldu. Sonra Alaz'ın o kaşlarının çatıldığını hissettiren, otoriter ama bana sökmediğini bildiği o tonu duyuldu. "Nasıl dokunmadın Akça? Ne yedin peki? Sakın bana aç olduğunu söyleme, vallah gelir o masayı baştan donatırım."
"Aç değilim," dedim rahat bir tavırla, bacak bacak üstüne atarak. "Kendime kocaman bir ekmek arası yaptım. Ezine peynirli, domatesli, salatalıklı... Yanında da taze sıkılmış portakal suyu. Mis gibi yendim, çok da lezzetliydi."
"Ekmek arası mı?" dedi Alaz, sesi adeta hayretle yükselmişti. "Akça sen iki canlısın! Sana o masaya protein, ceviz, yumurta, düzgün besinler koydum. Ekmek arasıyla kahvaltı mı atlatılır? Çocuk orada beslenecek, sen kuru ekmek yiyorsun!"
"Kuru ekmek değil bir kere, gayet kaliteli bir sandviçti!" diye üste çıktım, sesimi hafifçe yükselterek. "Ayrıca canım onu çekti benim! Sen orada holdingi yönetiyorsun diye benim ne yiyeceğime de mi karışacaksın uzaktan uzaktan?"
"Karışırım tabi!" dedi, arkadan birinin "Alaz Bey, sunum hazır" dediğini duydum ama Alaz adamı eliyle susturmuş olmalı ki sesi bana daha net geldi. "Ben orada senin ve çocuğumun sağlığı için endişeleniyorum, hanımefendi keyfine göre ekmek arası atıştırıyor. Eve gelince o yumurtaları tek tek yedireceğim sana, haberin olsun."
"Gel de yedir bakayım Varnalı," dedim muzipçe, gözlerimi devirerek. "Ben hamileyim, canım ne isterse onu yerim. Doktora da soralım istersen, 'Ekmek arası yedi diye bebek gıdasız kaldı mı' diyelim?"
Alaz derin bir pes etme nefesi bıraktı. Telefonun ucundan onun şakaklarını ovduğunu gözümün önüne getirebiliyordum. Beni asla ikna edemeyeceğini, benim o inatçı halim karşısında çaresiz olduğunu bilmek öyle hoşuma gidiyordu ki. "Beni delirteceksin Akça..." dedi fısıltıyla, bu sefer sesi tamamen şefkat ve katıksız bir aşkla kaplanmıştı. "İnatçı baş belası... Pekala, yedin madem bir şey demiyorum. Ama akşam o eve geldiğimde o mutfağa ben gireceğim, anlaşalım?"
"Bakarız," dedim nazlanarak. "Sen ne zaman döneceksin?"
"Birkaç saate tüm işleri bitirip çıkıyorum," dedi, sesi yumuşacık olmuştu. "Dinlen, kendini yorma. O bahçedeki ağır şeyleri de sakın kaldırmaya kalkma, gelirsem fena olur."
"Tamam patron, sen işine bak," dedim gülümsayarak. "Seni seviyorum." Telefonun diğer ucunda kısa bir duraksama oldu. Alaz'ın o derin, göğsünden gelen sesi kulağımı doldurdu: "Ben de seni seviyorum güzelim. İkinizi de... Çok çabuk geleceğim."
Telefonu kapattığımda salondaki o kocaman, huzurlu sessizliğe büründüm.
Yaklaşık on dakika sonra gülümseyerek telefonumu elime aldım. "Beni uzaktan yönetmek nasılmış, görelim bakalım Varnalı," diye mırıldanarak Alaz'ın numarasını buldum ve doğrudan görüntülü arama tuşuna bastım. Açmayacağını ya da meşgule atıp mesaj atacağını düşünüyordum çünkü arkadan gelen seslerden ciddi bir kurul toplantısının ortasında olduğu belliydi.
Ama arama ikinci kez bile çalmadan ekranda Alaz'ın yüzü belirdi. Kamera açıldığı an karşılaştığım manzara karşısında az kalsın elimdeki bardağı düşürüyordum. Alaz, holdingin o devasa, yarı karanlık yönetim kurulu salonundaydı. Uzun ahşap masanın en başında, jilet gibi lacivert takım elbisesi, kravatı ve o buz gibi, tek bir mimik bile barındırmayan sert patron ifadesiyle oturuyordu. Masanın etrafında en az otuz tane yaşlı, ceketlerinin önü ilikli, ciddi giyimli yönetim kurulu üyesi ve direktörler ellerindeki dosyalara gömülmüştü. Masanın ucundaki dev projeksiyonda grafikler dönüyordu.
Ve koskoca Alaz Miraç Varnalı, milyon dolarlık o sunumu pat diye kesip, sekreterine ya da yardımcılarına bile bakmadan görüntülü aramayı doğrudan açmıştı.
"Akça?" dedi Alaz. Sesi, kulaklığı takılı olduğu için doğrudan bana geliyordu ama ortamdaki o ölüm sessizliğini bozmamak için hafifçe fısıldar gibi çıkmıştı. Yine de yüzündeki o 'şirketi yakarım' sertliği, ekran bana açıldığı an bir anda yerini derin bir endişeye bıraktı. "Bir şey mi oldu? Ağrın mı var? Neden aradın?"
Masanın etrafındaki tüm o ciddi adamların başı aynı anda, adeta senkronize bir şekilde masanın başındaki Alaz'a döndü. Birkaç tanesi şaşkınlıkla gözlüklerini düzeltti. Alaz Miraç Varnalı'nın toplantının ortasında telefon açtığı, üstelik ekrana bakarken kaşlarının endişeyle çatıldığı herhalde holding tarihinde bir ilkti.
Ben ise koltukta doğruldum, üzerimdeki hırkayı biraz düzeltip kameraya doğru muzipçe gülümsedim. "Yok sevgilim, hiçbir şeyim yok. Gayet iyiyim."
Alaz ekrandaki rahat halimi görünce derin bir nefes aldı. Yüzündeki o panik dalgası geçti ama yerini hafif bir şaşkınlığa bıraktı. "İyisin..." dedi, kelimeyi sorgular gibi. "İyisin de... Neden görüntülü aradın güzelim? Bir ihtiyacın mı vardı?"
"Hiç," dedim, sesimi olabildiğince masum ama arkasındaki muzipliği hissettirecek şekilde ayarlayarak. "Sadece kocacığımın o çok ciddi, ulaşılmaz patron halini görmek istedim. Çok mu meşguldün?"
Alaz'ın bakışları bir anlık ekrandan kaydı, masanın etrafındaki adamlara çevrildi. Adamların hepsi, Alaz'ın bakışıyla karşılaşınca anında bakışlarını kaçırıp önlerindeki dosyalara dönüyor, sanki hiçbir şey duymamış gibi yapmaya çalışıyorlardı. Ama hepsinin kulağının pür dikkat Alaz'da olduğu o kadar belliydi ki!
Alaz sandalyesinde hafifçe geriye kaykıldı. Dudaklarının kenarı istemeden, çok hafifçe kıvrılacak gibi oldu ama masadaki otoritesini korumak için kendini zorla topladı. Elini ağzına götürüp hafifçe öksürdü.
"Şu an yönetim kurulu toplantısındayım Akça," dedi, sesini biraz daha kalınlaştırıp ciddi bir tona çekmeye çalışarak. Ama gözlerindeki o bana ait yumuşaklık, ekrandan buraya kadar akıyordu. "Şirketin çeyrek finansal raporlarını ve yeni yatırımları görüşüyoruz."
"Hmm, anladım," dedim, elimi çeneme dayayıp ekrana biraz daha yaklaşarak. "Yani şu an senin o buz gibi, 'kimseyle şaka olmaz' modunda olduğun anlardayız? Arkadaki amcalar da pek ciddi bakıyor zaten."
Alaz başını hafifçe iki yana salladı. Yüzünü kameradan biraz uzaklaştırıp masaya doğru döndü ve o soğuk, emredici sesiyle konuştu: "Arkadaşlar, beş dakika ara veriyoruz. Dışarı çıkabilirsiniz."
Masadakiler neye uğradığını şaşırdı. Milyonluk kriz toplantısı, Alaz'ın tek bir lafıyla anında askıya alınmıştı. Yaşlı direktörler, genel müdür yardımcıları hızla dosyalarını toplayıp sanki arkalarından biri kovalıyormuşçasına alelacele salondan dışarı süzüldü. Mutfak görevlisi bile kahve tepsisiyle kapıda kalıp geri döndü. Salonda sadece Alaz kaldı.
Herkes çıkıp kapı ağır bir sesle kapandığında, Alaz kravatının düğümünü hafifçe gevşetti. O ciddi patron duruşu bir anda çöktü, sandalyesine iyice yerleşip ekrana baktı.
"Evet," dedi, sesi artık tamamen benim bildiğim Alaz'ın sesiydi. "Şimdi rahatça konuşabiliriz baş belası. Bütün yönetim kurulunu dışarı attırdın, mutlu musun?"
Koltukta kahkahamı tutamadım. "Alaz! Adamları kovdun mu gerçekten? Sadece yüzünü görecektim!"
"Senin tek bir kelimen, oradaki milyar yatırımlardan daha önemli Varnalı," dedi, bakışlarındaki o katıksız adanmışlıkla. "Ayrıca bana bak... Telefonu niye yukarıdan tutuyorsun? Doğru düzgün oturuyor musun koltukta? Belinin arkasına yastık koydun mu?"
"Yine başladık..." dedim gülümsayarak. "Yastığım da var, meyve suyum da var. Sadece seni özledim, o sert adamı biraz yumuşatayım dedim."
Alaz ekranın diğer ucunda derin, içten bir tebessüm etti. O sert, ulaşılmaz holding sahibinin yerinde şimdi sadece karısına ve bebeğine sevdalı bir adam vardı. "Az kaldı," dedi fısıltıyla, ekrana doğru yaklaşarak. "İşleri toparlıyorum. Eve geldiğimde o gülümsemenin hesabını soracağım ama."
"Bekliyorum patron," dedim muzipçe. "Çok uzatma toplantıyı, adamları da daha fazla korkutma."
"Hadi kapat bakalım," dedi yumuşacık bir sesle. "Aklım sende kalmasın, dikkat et kendine." Telefonu kapattığımda salonda yankılanan kendi gülüşümdü. Alaz'ın o koca şirketi tek bir aramamla durdurmuş olması, içimdeki o güven ve sevilme hissini katbekat artırmıştı. Koltuğa iyice gömülüp onun eve döneceği anı beklemeye devam ettim.
&&&
Alaz'ın arabasının motor sesini, sitenin kapısından içeri süzülüp evimizin önüne kadar geldiğini duyduğum an, içimde aylardır değişmeyen o heyecan dalgası yeniden yükseldi. Sanki bütün gün evi ayakta tutan şey, onun eve dönme ihtimaliydi. Kapı kilidinin o tok sesi, sürgünün çekilmesi ve ardından gelen ağır adımlar... Bütün yorgunluğum bir anda uçup gitti.
Antreye doğru adımladığımda Alaz'ı kapının önünde, holdingin o ciddi, sarsılmaz havasını henüz üzerinden atamamış, hafifçe gevşemiş kravatıyla dururken buldum. Yüzündeki o toplantı yorgunluğu, beni gördüğü ilk saniyede silinip gitti. Bakışları yumuşadı, kaşlarının arasındaki o gerginlik çizgisi yerini benimle kurduğu o özel, derin bağın sıcaklığına bıraktı.
"Eve döndüm," diye mırıldandı, sesi boğuk ama huzurlu çıkıyordu.
Ben daha bir şey diyemeden, elindeki çantayı yere, hiç umursamadan bıraktı. Üzerindeki o pahalı, ciddi takım elbisenin ceketini sanki bir yükmüş gibi tek hamlede çıkarıp koluna astı ve bana doğru tek bir adım attı.
Daha "Hoş geldin" bile diyemeden kollarını belime doladı. Beni incitmekten ölesiye korkan ama bir o kadar da sahiplenici bir güçle, tek bir hamlede kucağına aldı. Ayaklarım yerden kesilip göğsüne yaslandığımda, nefesimin kesildiğini hissettim. O, sanki aylardır görmüyormuş gibi beni kendine bastırdı, başını boynuma gömüp derin bir nefes aldı.
"Seni çok özledim Akça," diye fısıldadı, sesi bu kez hırıltılıydı. "Şu toplantı odasında bile aklımın yarısı buradaydı, o lanet raporlara bakarken bile senin ne yaptığını düşünüyordum."
Beni yere bırakmadı. Yürümeye başladığında kucağında bir tüy kadar hafif olduğumu hissettim. Basamakları birer birer, her adımında benim güvenliğimi düşünerek çıktı. Kucağındayken yüzümü boynuna, o tanıdık, odunsu ve ağır parfümünün kokusuna gömdüm. Evin koridorunda, sanki dünyada başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi ilerledik. Salona girdiğimizde beni o devasa, yumuşak koltuğun üzerine yavaşça, sanki kristal bir vazoymuşum gibi bıraktı.
Ama benden ayrılmadı. Yanıma, yani dizlerimin dibine oturdu. Takım elbisenin düğmelerini tek tek çözdü, kravatını çıkarıp sehpaya attı. Kollarını belime sarıp başını karnıma yasladı. Bir an sessizce öylece durduk. Sadece birbirimizin kalp atışlarını dinledik.
"Yorulmadın değil mi?" diye sordu başını kaldırmadan, eliyle nazikçe karnımı okşarken. "Bütün gün evdesin ama insanın içi rahat etmiyor işte. Bir yerin ağrımadı, değil mi? Bebeğin huzursuzluğu falan yok?"
"İyiyiz biz Alaz, merak etme," dedim, ellerimi onun dağınık saçlarına daldırarak. "Sadece seni bekliyorduk. Görüntülü aramadan sonra zaman geçmek bilmedi."
Alaz başını kaldırdı, gözlerimin içine derin derin baktı. O sert iş adamı maskesi tamamen düşmüştü. Yerinde sadece, karısına ve doğacak çocuğuna aşık, biraz hırpalanmış ama huzuru benim kucağımda bulan o adam vardı. "Daha gece çok uzun," dedi, bakışlarında o muzip ama şefkatli pırıltı tekrar belirdi. "Seni hemen uyutmaya hiç niyetim yok. Bugün şirkette o kadar çok şey birikti ki, hepsini sana anlatmam lazım. Sen de bana bugün neler yaptığını, çiçekleri nasıl suladığını, o meşhur ekmek arasını nasıl yediğini tek tek anlatacaksın."
"Anlatırım," dedim gülerek. "Ama önce sen biraz dinlen. İstersen sana bir şeyler getireyim, yorgunsun."
"Hiçbir yere kıpırdama Akça," dedi, sesi o kadar net ve tavizsizdi ki, karşı çıkmak istesem bile bunu yapamazdım. "Bütün gün ayaktaydın, çiçeklerle uğraştın, yoruldun. Artık bu evin tek bir kuralı var: Dinlenmek. Hem de benim gözetimimde."
Salondaki loş ışıklar, Alaz'ın az önce yarattığı bu atmosferin büyüsünü daha da derinleştiriyordu.
Önce mutfağa gidip büyük, yumuşak bir yastık ve elinde taze demlenmiş bir bitki çayıyla geri döndü. Yastığı belimin arkasına öyle bir yerleştirdi ki, vücudumun her noktası kusursuz bir şekilde destekleniyordu. "Şimdi," dedi, dizlerimin dibine otururken. "Sana günün tüm yorgunluğunu unutturacak bir şey yapacağım."
Elimdeki çayı kenara bırakıp merakla ona baktım. "Ne yapacaksın?"
Cevap vermedi. Sadece hafifçe gülümseyip ellerini dizlerimin üzerine yerleştirdi. O güçlü, nasırlı ve her dokunuşuyla dünyayı değiştirebilecek kadar kuvvetli olan elleri, tenime değdiği an garip bir şekilde titredi. Alaz Miraç Varnalı, milyon dolarlık anlaşmalara imza atan o elleriyle şimdi benim ayaklarıma, bacaklarıma nazikçe masaj yapmaya başlamıştı.
Hareketleri o kadar yavaştı ki, sanki dokunduğu her kasın, her sinirin tepkisini ölçüyordu. Başparmaklarıyla bileklerimin etrafında daireler çizerken, omuzlarımın gevşediğini hissettim. Gözlerimi kapattım. Alaz'ın dokunuşu sadece fiziksel bir rahatlama değil, ruhsal bir teslimiyetti.
"Çok mu yoruldun bugün?" diye fısıldadı, başını hafifçe bacaklarıma doğru eğerken. Sesinde, suçluluk duygusuna benzer bir yumuşaklık vardı.
"Sen yokken evin her köşesi biraz fazla büyük geliyor, o kadar," diye mırıldandım. "Ama şimdi... Şimdi her şey yerli yerinde." Alaz başını kaldırıp bana baktığında, gözlerinde öyle bir şefkat parıltısı vardı ki, kelimeler boğazımda düğümlendi. Parmakları, en ufak bir gerginlik hissettiği an orada duruyor, ısrarla orayı yumuşatana kadar devam ediyordu. O güçlü ellerin, bir hamile kadının yorgunluğunu gidermek için bu kadar incelikli, bu kadar hesaplı hareket edebileceğine kimse inanamazdı. Ama o, Alaz'dı; bir şeyi sahiplendiğinde, onu dünyanın en iyi şekilde korumak ve yaşatmak zorundaydı.
"Sen yorulduğunda, ben eksik kalıyorum Akça," dedi, ellerini nazikçe bacaklarımdan yukarı doğru çekerken. "Bu bebek... Sizi korumak, sizi kollamak benim tek görevim. Şirketteki o koca binalar, o imzalar, hepsi bir gün silinip gidecek. Ama senin şu anki huzurun, akşam eve geldiğimde yüzündeki o tebessüm... Benim gerçek servetim bu."
Söylediği her cümle, kalbimin üzerinde bir mühür gibi iz bırakıyordu. Başımı koltuğun arkasına yaslayıp, onun bu korumacı, sahiplenici ve şefkatli halini hayranlıkla izledim. Alaz, benim yorgunluğumu elleriyle alıp götürüyor, yerine kendi güvenini ve huzurunu yerleştiriyordu. O an, dış dünyadaki tüm kargaşanın, o "Varnalı" soyadının getirdiği tüm o ağır sorumlulukların, kapının ardında unutulduğunu biliyordum. Evimiz, sadece ikimizin ve karnımdaki o minik misafirimizin olduğu, dünyanın geri kalanından tamamen izole edilmiş bir kaleydi.
Masajı bittiğinde, elleriyle son bir kez dizlerimi okşadı ve başını dizlerimin üzerine bıraktı. O koca adam, koca bir holdingin sahibi, şimdi benim dizlerimde, bir çocuk gibi huzurla nefes alıyordu. Ellerimi saçlarına daldırdım, o yumuşak tellerin parmaklarımın arasından kayıp gitmesine izin verdim. "Alaz," diye fısıldadım.
"Hımm?" dedi, gözleri kapalı, tam bir teslimiyetle.
"İyi ki geldin. İyi ki buradasın."
"Ben," dedi, sesi uyku ile uyanıklık arasında gidip gelirken, "hep buradayım. Hiçbir yere gitmeyeceğim." Gecenin karanlığı evin pencerelerini sarmalarken, biz o salonun içinde kendi dünyamızı kurmuştuk. Dışarıda dünya dönerken, içeride sadece bizim kalp atışlarımız, o şöminenin hafif çıtırtısı ve Alaz'ın dizlerimde huzurla uyumaya başlayan o güçlü varlığı vardı. Bugün, tüm gün beklediğim o kavuşma, sandığımdan çok daha derin bir huzurla taçlanmıştı.
Alaz'ın dizlerimde uyuklamaya başladığı, odayı saran bitki çayı kokusunun ve şöminenin çıtırtısının yarattığı o büyüleyici sessizlik bir anda içimi darladı. Bir anlık duraksamanın ardından sanki içime bir enerji dalgası hücum etti. Bebeğin varlığı mı, yoksa Alaz'ın varlığının verdiği o tuhaf güven duygusu mu bilmiyorum ama o dört duvarın arasında durmak, o an için bana çok dar geldi.
"Hadi kalk," dedim bir anda, sesimdeki ani kararlılıkla. "Yürüyüşe gidelim."
Alaz, dizlerimin üzerindeki başını yavaşça kaldırdı. Gözlerini açtığında, o derinliklerinde hala uykunun ve huzurun izlerini taşıyan bakışlarıyla bana baktı. Bir an ne dediğimi anlamak ister gibi duraksadı, sonra yüzünde o bana has, teslimiyet dolu gülümseme yayıldı. Hiç sorgulamadı, hiç "Hava soğuk," ya da "Yorgunsun" demedi. Sadece o güçlü elleriyle belimden destek alarak yavaşça ayağa kalktı. O devasa cüssesi, her zamanki o otoriter duruşunu bir kenara bırakmış, sadece benim isteklerime göre şekilleniyordu.
"Yürüyüş mü?" dedi, sesi hala pürüzlü ve uykuluydu. "Tamam, madem öyle istiyorsun... Gidelim."
Düşünmeden ayağa fırladım. Üzerimde o gün boyu giydiğim, rahat, ev içinde giyilen yumuşak kumaşlı elbisem vardı. Saçlarım hafif dağınık, yüzümde neredeyse hiç makyaj yoktu ama o an umurumda bile değildi. Doğruca antreye, evin dış kapısına yöneldim. Arkamda Alaz'ın şaşkın ama aynı zamanda hayranlık dolu bakışlarını hissediyordum. Evin içindeki o loş ve sıcak havadan, kapının eşiğindeki serinliğe doğru attığım her adımda içimdeki o huzursuz kıpırtı bir neşeye dönüşüyordu.
Kapının kulpunu tuttuğumda arkamdan Alaz'ın o korumacı, hafif pürüzlü sesi yükseldi:
"Akça? Üzerini değiştirmeyecek misin?" Duraksadım ama arkamı dönmedim. Omuzlarımın üzerinden ona bakıp omuz silktim. "Böyle rahatım. Sadece biraz hava almak istiyorum, moda defilesine gitmiyoruz ya?"
Alaz'ın bir anlık duraksadığını, o "Varnalı" tarafının bir anlığına devreye girip beni giydirme isteğiyle savaş verdiğini hissettim. Ama sonra, her zamanki gibi teslimiyetle gülümsedi. "Pekala," dedi, sesi hem eğlenceli hem de teslimiyet doluydu. "Sen nasıl rahatsan öyle olsun. Ben sadece... Neyse, sen çıkma, telefonumu alıp geliyorum hemen. Evde kalmasın, ne olur ne olmaz."
Kendi kendine bir şeyler mırıldanarak çalışma odasına doğru yöneldi. Ben ise kapının önünde, ellerimi karnımın üzerinde birleştirmiş, dışarıdaki gece havasının yüzüme çarpmasını bekleyerek durdum.
Alaz'ın çalışma odasından çıkıp telefonunu almasını beklerken kapının önünde dikilmek, o an bana dünyanın en uzun dakikası gibi gelmişti. Kapıyı açıp kendimi sokağa attım ve kaldırımın kenarına doğru yürüdüm. Gece havası tenimi ürpertiyordu ama bu serinlik bana iyi geliyordu. Tam evden biraz uzaklaşıp sokağın köşesine vardığımda, o ana kadar duyduğum sessizliği yırtan sert, vahşi bir bağırış sesi kulaklarımı tırmaladı.
Olduğum yerde donup kaldım. Sokağın biraz ilerisinde, ana yoldan sapılan o dar ve karanlık ara sokağın köşesinden geliyordu ses. Kalbimin bir anda hızlandığını, karnımdaki o minik ağırlığın yerinden oynamış gibi olduğunu hissettim. Bir adım attım, sonra bir tane daha.
Sokağın bitişine geldiğimde, gölgelerin arasına sindim. Kafamı yavaşça, dikkat çekmemeye çalışarak o karanlık aralığa uzattığımda gördüğüm manzara içimi sızlattı.
Yerde, büzülmüş bir şekilde oturan küçük bir çocuk vardı. Karşısında ise bir adam... Adamın duruşunda öyle büyük bir nefret ve öfke vardı ki, gördüklerim karşısında nefesim kesildi. Adam, çocuğun üzerine doğru eğilmiş, sesini alabildiğine yükseltmişti.
"Ne istiyorsun?" diye kükredi adam. "Bisiklet mi istiyorsun? Ne istiyorsun lan söyle bana! Hadi söyle, yardım edeceğim sana, ne istiyorsan alacağım!"
Adamın elleri havaya kalktı, tam çocuğun yüzüne bir darbe indirecekmiş gibi şiddetle savruldu ama son anda durdu. Sadece korkutmak, sindirmek istiyordu. Küçük çocuk, korkudan titreyen sesiyle, omuzlarını büzerek cevap verdi:
"Ben... ben sadece çocukluğumu hissetmek istiyorum... Ben sadece mutlu olmak istiyorum."
Adamın yüzündeki o acımasız ifade, bu cevapla birlikte daha da çarpıklaştı. Bir kahkaha attı, ama bu gülüşten çok, acı bir hırıltıydı. "Mutlu olmak mı?" diye bağırdı, sesi tüm sokakta yankılandı. "Lan biz kimiz de mutlu olmayı hak edicez? Sen kimsin, ben kimim? Bizim gibilerin yeri burası, anladın mı? Hayal kurmayı kes!"
Bu sözler bardağı taşıran son damlaydı. O an, bir anne olmanın verdiği o sarsılmaz cesaretle kendimi gizlendiğim gölgeden dışarı attım.
"Haddini bil!" diye bağırdım, sesim geceyi delip geçti.
Adam şaşkınlıkla arkasını döndü. Karşısında kadının, ondan korkmadan, dimdik durduğunu görünce bir an bocaladı. Üzerine doğru emin adımlarla yürüdüm. Gözlerimi bir an bile onunkilerden ayırmadım. "Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bir çocuğa böyle mi davranılır? Utanmıyor musun o küçücük bedene bağırmaya, korkutmaya?"
Adam bir an bana, bir an yanındaki o karanlık ara sokağa baktı. "Seni ilgilendirmez kadın, karışma!" dedi, sesini alçaltmaya çalışarak ama hala tehditkardı.
"Beni çok ilgilendirir!" dedim, üzerine bir adım daha atarak. "Hemen buradan gidiyorsun. Eğer bir daha bu çocuğun yanında seni görürsem, sadece benimle değil, bu mahalledeki herkesle, polisle ve daha fazlasıyla uğraşmak zorunda kalırsın. Git buradan!"
Sesimdeki o soğuk, sarsılmaz kararlılık adamı şaşırtmıştı. Etrafına bakındı, sokaktaki sessizliğin ve benim bu denli kendimden emin duruşumun yarattığı baskı altında kaldı. Bir şeyler homurdandı, üzerime yürümeye çalıştı ama gözlerimin içindeki o güçlü ateşi görünce geri adım attı. Küfrederek karanlığın içine doğru uzaklaşıp gitti.
Nefes nefese kalmıştım. Hemen yere, o küçük çocuğun yanına çöktüm. Gözleri yaşlıydı ama korkusu yavaş yavaş geçiyordu. Yüzüne şefkatle baktım.
"İyi misin?" diye fısıldadım, elini tutarak.
Çocuk, başını kaldırıp bana baktı, gözlerindeki o masumiyet içimi yaktı. "İyiyim abla... Sağ ol," dedi.
Gülümsemeye çalıştım, elimi saçlarına götürdüm. "Adın ne senin, yakışıklı?"
"Kuzey," dedi çocuk, kısık bir sesle.
"Kuzey..."
O ismi duyduğum an, yüzümdeki gülümseme yavaşça dondu. Gülümsemem soldu, bakışlarım boşluğa takılı kaldı. O an, arkamdan, sokağın girişinden yankılanan o derin, o gür ve endişeli sesi duydum.
"Akça!"
Alaz'ın sesinin tonundaki o sert endişe, sokağın sessizliğini adeta bir bıçak gibi kesti. Arkayı döndüğümde Alaz'ın, elinde telefonla sokağın başında durduğunu, yüzündeki ifadenin bir anda buz gibi donduğunu gördüm.
Bölüm etkileşimi
