AMBİVALAS kitap kapağı

15. bölüm / 26

AMBİVALAS

MEYDAN

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: MEYDAN

MANAL AREL

Alaz'ın o meydan okuyan bakışları mutfağın loş havasında asılı kalırken, içimdeki o hırçın ateşin harlanmaktan başka bir şey yapmadığını hissettim. Titremeyen, aksine her kelimesinde netlik taşıyan sesimi sabit tutarak ona bir adım daha yaklaştım.
"Kuralları kimin koyacağını zaman gösterecek, Teoman Varnalı," diye fısıldadım, ismini bizzat onun o gururlu tınısıyla dudaklarımın arasından dökerek. "Ama unutma; o masaya oturan da, o zarları atan da benim. O yüzden şimdilik zafer çığlıkları atmak için çok erken."

Alaz, bu meydan okumam karşısında geri çekilmek yerine, dudaklarındaki o tebessümü daha da derinleştirdi. Sanki bu dikbaşlılığım onu korkutmak bir yana, daha çok hırslandırıyordu. Bir şey söylemesine izin vermeden gözlerimi üzerinden çekip masanın üzerindeki o yıpranmış klasöre çevirdim. Parmak uçlarım kapağın üzerindeki tozda gezinirken, içimdeki o intikam hissi yeniden canlandı. Benim için ailesini, o devasa imparatorluğu karşısına alıp bu odaya getirdiği o klasör, ellerimde bir silahtan farksızdı.

Sabaha kadar o mutfakta, tek bir kelime bile etmeden o belgelerin arasında kaybolduk. Alaz, karşımda sessiz ama sarsılmaz bir gölge gibi oturuyor, her hamlemi, her mimiğimi dikkatle izliyordu. Onun bu sessiz nöbeti, bu amansız savaşta yalnız olmadığımı bana her saniye hatırlatıyordu. Ben satırların arasında kaybolurken, o sadece beni korumak için oradaydı. Sabaha karşı o soluk ışık mutfak penceresinden sızmaya başlarken, parmağım kağıdın üzerindeki eski bir mühürde durdu.

"Buldum," diye fısıldadım, sesimdeki o ani zafer sarhoşluğu odayı doldururken başımı hızla kaldırıp Alaz'a baktım.
Alaz anında öne doğru eğildi, gözlerindeki o yorgunluk yerini anlık bir odaklanmaya bıraktı. "Ne buldun?" diye sordu, sesi toktu.
Kağıdı ona doğru çevirip parmağımla o mührü işaret ettim. "Bu sadece sıradan bir yetimhane kaydı değil Alaz," dedim, kalbim göğsümde hızla çarparak. "Bu mühür... Bulgaristan'daki o eski başsavcılığa ait. Bu belgede adı geçen avukat... Eğer bu adam yaşıyorsa, o kolyenin ardındaki asıl gücü de, aradığımız o şifreyi de biliyor demektir."

Alaz, kağıttaki o mühre ve isme baktığı an, yüzündeki hatların gerildiğini, bakışlarının ciddileştiğini gördüm. Onun da bu savaşın ne kadar tehlikeli bir boyuta evrildiğini fark ettiğini biliyordum. Ailesinin sakladığı o büyük sırra giden ilk gerçek kapıyı aralamıştık ve Alaz, benim için bu kapıdan içeri girmeye dünden hazırdı. Sadece başını yavaşça salladı.
"Demek avukatın peşine düşüyoruz," dedi Alaz, sesindeki o kararlı tını yeniden canlanırken. Sandalyesinden kalktı ve masanın etrafından dolanıp yanımda durdu. Eğilip saçlarımın kenarına doğru yaklaştığında, nefesi tenimde sıcak bir rüzgar gibi esti. "Birlikte o adamı bulacağız Akça. Ama unutma... O adamın kapısını çaldığımız an, artık geri dönüşümüz olmayacak."
Başımı dik tutarak gözlerinin içine baktım.

Bana sunduğu bu güven, parmağıma takmayı kabul ettiğim o Varnalı halkasının arkasındaki en büyük güçtü.
"Ben zaten o köprüleri çoktan yaktım Varnalı," dedim, sesimdeki kararlılıkla. "Şimdi o ateşi büyütme vakti."

O gemide her şeyin unufak olduğu o lanet gece, Fulya Varnalı'nın o kolyeyi mermer zemine çarparak paramparça ettiği o an zihnimin karanlığında bir kez daha parladı. Kolye yoktu, ama kolyenin üzerindeki o Kiril harfleriyle kazınmış şifre benim etime, kemiğime, ruhuma kazınmıştı. Şimdi ise elimde o şifreyi çözecek avukatın ismi, karşımda ise beni o cehennemden çıkarmak için ailesini bile yakmaya hazır duran Teoman vardı. Onun gözlerindeki o endişeli, sırılsıklam aşık adamı gördükçe içimdeki o amansız Manal ilk kez birine kapılarını açıyordu. Biz sevgili değildik, aramızda söylenmemiş binlerce kelime, aşılmamış yüzlerce duvar vardı ama onun benim için kurduğu bu yasal kalkan, bu evlilik oyunu, Varnalılara karşı indireceğim en büyük darbenin başlangıcı olacaktı.

Teoman bir anda masanın üzerine iki adet resmi form bıraktı. Sabahın o soluk ışığı altında adeta birer meydan okuma gibi duruyordu. Gözlerim belgelerin üzerindeki "Evlenme Başvuru Formu" yazısına kilitlendiğinde, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan ritmini duymamazlıktan gelmeye çalıştım.

Hayatım boyunca yalnız yürümüş, kimsenin gölgesine sığınmamış Manal Arel, şimdi parmağına o Varnalı halkasını takmak üzereydi. Ama bu bir teslimiyet değildi; bu, o gemide paramparça edilen kolyenin, zihnime kazanan o şifrenin intikamını almak için düşman kalesine attığım ilk resmi adımdı.
Teoman masanın diğer ucundan bana doğru eğildi. Gözlerinde, beni kaybetmekten ölesiye korkuyormuş gibi duran o yoğun, hesapsız korumacılık o kadar netti ki...

"O avukatın karşısına çıktığımızda, annemin radarına tamamen girmiş olacağız Akça," dedi, sesi korumacı bir bariton tonla mutfakta yankılanırken. "Eğer yasal olarak karım olursan, Fulya Varnalı sana dokunmak istediği an karşısında yeraltını bulur. Bu imzalar senin koruma kalkanın. Yarın sabah bu işlemleri bitiriyoruz, sonra o şifrenin peşine düşüyoruz."

Teoman'ın benim için aldığı bu büyük risk, ailesini karşısına alacak kadar gözünü karartmış olması içimdeki o katı duvarları biraz daha esnetti.
Onun bana olan bu sarsılmaz, hesapsız bağlılığına karşı duyduğum minneti gözlerime yansıtmamaya çalışarak masanın üzerindeki kalemi elime aldım. Dik duruşumdan, o mağrur Manal duruşumdan milim ödün vermeden kalemin ucunu kağıda bastırdım. Gözünü bile kırpmadan, adımın ve soyadımın olduğu o boşluğa imzamı attım. Kalemi masaya bırakıp başımı kaldırdığımda, Teoman'ın gözlerinde derin bir rahatlama gördüm.

Teoman oturduğu sandalyeden hızla ayağa kalktı ve bir şey demeden merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı.

Beş dakika sonra merdivenlerden inerken ceketinin düğmelerini ilikledi.
Yüzündeki o ciddi adam ifadesini koruyarak bana doğru baktı. Bir an için yanıma gelip sarılacağını ya da o az önceki yakınlığı kuracağını sandım ama o, aramızdaki o "sevgili değiliz" sınırına saygı duyarak mesafesini korudu.

Ardından kolundaki saate baktı, yüzüne anlık bir iş telaşı oturtarak gözlerimi yakaladı. "Şimdi benim ufak bir işim var. Halledip 1 saate gelirim."

Daha benim tek bir kelime etmeme, "Nereye?" diye sormama bile fırsat vermeden, arkasını dönüp mutfaktan çıktı. Holde yankılanan hızlı adımları, hemen ardından dış kapının tok bir sesle kapanışıyla son buldu.

Mutfakta, sabahın o ilk ışıklarıyla baş başa kaldığımda arkama yaslandım. Gitmişti. Beklemeden, arkasına bile bakmadan evden çıkıp gitmişti.
Onun bu ani gidişinin arkasında bizi o avukata götürecek yolu açmak için attığı başka bir fedakarca adım olduğunu düşünerek derin bir nefes aldım.

Gözlerimi o kağıtlardan ayırıp mutfağın sararmış duvarlarına baktığımda, nefes alamadığımı hissettim. O iki imza, masanın üzerinde duran o klasör ve Teoman'ın giderken arkasında bıraktığı o yoğun, korumacı koku üzerime geliyordu. Hayatım boyunca hep kaçan, hep kovalayan olmuştum ama ilk kez kendi isteğimle kendimi yasal bir mühürle bir yere ait kılıyordum.

Bu düşüncelerin ağırlığı göğsüme oturduğunda, evde kalırsam duvarların beni yutacağını anladım. Hırkamı sargılı kolumu acıtmamaya çalışarak üzerime geçirdim, cebimde duran o buruşuk sigara paketini yoklayıp kendimi dışarı attım.

Kapıyı arkamdan sessizce çekip sokağa adım attığımda, sabahın o bıçak gibi keskin, ayazla karışık havası doğrudan yüzüme çarptı. Gökyüzü gri bir çarşaf gibi mahallenin üzerine serilmişti; hemen ardından da hafif, ince bir yağmur çiselemeye başladı.

Adımlarımı nereye götürdüğümü bilmeden, mahallenin o kimsenin uğramadığı, loş ve dar sokaklarına doğru yürümeye başladım.
Yaralı kolum hırkamın altında hafifçe sızlarken, yağmur damlalarının yüzümde bıraktığı o soğuk ıslaklık zihnimdeki o karmaşayı yavaş yavaş temizliyordu. Sokak bomboştu. Ne bir araba sesi vardı ne de peşimize düşecek o Varnalı korumalarının ayak sesleri... Sadece ben ve adımlarımın çamurlu kaldırımda çıkardığı o ritmik ses baş başaydık.
Cebimdeki paketten hafifçe ezilmiş tek bir sigara çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. Çakmağın çarkını birkaç kez çevirdikten sonra avcumun içinde koruduğum o küçük ateşle sigaramı yaktım. Derin, upuzun bir nefes çekip dumanı yağmurlu havaya doğru üflerken, gözlerimi sokağın köşesindeki eski, boyası dökülmüş ahşap bir banka diktim. Gidip oraya oturdum.
Sigaramın ucu karanlıkta küçük bir kor gibi parlarken, dumanın ciğerlerime doluşu içimdeki o amansız Manal'ı biraz olsun sakinleştiriyordu. Sırtımı arkama yasladım, başımı gökyüzüne doğru kaldırıp yağmur damlalarının göz kapaklarıma düşmesine izin verdim.

Zihnim ister istemez o gemi gecesine gitti. Fulya Varnalı'nın o kolyeyi herkesin önünde, acımasızca mermer zemine fırlatıp tuzla buz ettiği o ana... Kolye yoktu. Paramparçaydı. Ama o harfler, zihnimin en kuytu köşesinde birer kor gibi yanmaya devam ediyordu. Ve şimdi, o harflerin ne anlama geldiğini çözmek için hayatımın en büyük kumarını oynuyordum. Teoman'la evleniyordum.

Sigaramdan bir nefes daha çektim, parmaklarımın arasındaki sıcaklığı hissederken Teoman'ın mutfaktaki o kararlı, bana bakan endişeli gözlerini düşündüm. "Bu imzalar senin koruma kalkanın," demişti. Ailesini, o devasa imparatorluğu karşısına alıp benimle bu yola çıkması, beni o kadının gazabından korumak için çırpınması... İçimdeki o kimseye güvenmeyen, her an tetikte bekleyen göçmen kızının bile kalbini yumuşatıyordu. Biz sevgili değildik, aramızda aşk cümleleri uçuşmuyordu belki ama onun bana olan bu hesapsız, sırılsıklam bağlılığı, bu yalnız sokaklarda bana ilk kez tek başıma olmadığımı hissettiriyordu. Benim için dışarıda bir savaşa girmişti ve ben onun bu fedakarlığını boşa çıkarmayacaktım.

Yağmur çiselemeye devam ederken, sigaramın izmaritini oturduğum bankın kenarına bastırarak söndürdüm. Cebimden telefonumu çıkarıp saate baktım. Teoman'ın gidişinin üzerinden neredeyse kırk beş dakika geçmişti. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Kafamdaki o boğucu duman dağılmış, yerini tamamen o avukatın karşısına çıkacak olan Manal Arel kararlılığına bırakmıştı.

Hırkamın önünü biraz daha sıkı kapatıp, sokağın o dingin sessizliğini arkamda bırakarak eve doğru yürümeye başladım. Teoman döndüğünde, karşısında zayıf düşmüş bir kız değil, onunla omuz omuza o yeraltını yıkmaya hazır bir ortak bulacaktı.

&&&

Sokağın o serin, çiseleyen yağmurlu havasını arkamda bırakıp evin dış kapısına ulaştığımda kafamdaki tüm o karmaşa dağılmış, yerini bir nebze de olsa dinginliğe bırakmıştı. Sigaranın ve yalnız yürüyüşün verdiği o geçici huzurla elimi kapının kulbuna attım. Ancak metal parçaya dokunduğum an, bedenimden aşağı kaynar sular döküldü. Kapı açıktı.

Evin sessizliğinden sızan o tekinsiz boşluk, sokaktaki tüm o huzuru saniyeler içinde yuttu. Kalbim göğüs kafesimi sertçe dövmeye başlarken, gözlerimi bir an bile o aralık kapıdan ayırmadım. İlk refleks olarak elim hızla hırkamın altına, belimin arkasına doğru gitti. Parmaklarım her zaman orada duran, varlığıyla bana güven veren o soğuk metali aradı. Ancak belimin arkasındaki o boşlukla yüzleştiğim an duraksadım. Silahım yoktu.

Teoman'ın aceleyle çıkışının, evlilik formlarının getirdiği o anki aceleyle silahımı odada, yatağın başucunda bırakmıştım.
"Siktir." diye fısıldadım, sesimin dışarı kaçmasına izin vermeyerek.
Gözlerim hızla etrafı taradı. Kapının hemen yanındaki antre duvarına yaslanmış duran, eski bahçe işlerinden kalma kalın, gürgen ağacından yapılma tahta sopaya gözüm çarptı. Zaman kaybetmeden öne doğru bir adım atıp sopayı kavradım. Avcumun içindeki pürüzlü odun hissi, belimdeki silahın yerini tutmasa da şu anki tek savunma hattımdı. Sopayı sargılı olmayan sağlam kolumla sıkıca kavradım, derin bir nefes aldım ve aralık duran kapıyı sol ayağımla yavaşça iterek içeri sızdım.

Ev ölüm sessizliğine gömülmüştü. Adımlarımı adeta havada yürür gibi, parkelerin gıcırdamasına engel olacak şekilde milim milim atıyordum. Koridoru geçip mutfağa ve ardından geniş salona doğru ilerledim. Sopayı göğsümün hizasında, her an birinin üzerine savurmaya hazır şekilde dik tutuyordum. Salona girdiğimde gözlerim koltukların arkasını, perdelerin gölgelerini taradı ama görünürde kimse yoktu. Eşyalar bıraktığım gibi duruyordu, hiçbir şey kurcalanmamış, hiçbir şey dağıtılmamıştı.
Eğer biri aşağıda değilse, yukarıdaydı.
Bakışlarımı üst kata çıkan o dik merdivenlere çevirdim.

Parmak uçlarımda, nefesimi bile tutarak merdiven basamaklarını birer birer tırmanmaya başladım. Yukarı çıktıkça, koridorun sonundaki odamın kapısının altından sızan o çiğ ışığı fark ettim. Lambayı açık bırakmadığıma emindim. Birisi odamdaydı ve pervasızca ışığı açacak kadar rahat davranıyordu.

Odamın kapısının önüne geldiğimde kalbimin gümbürtüsü kulaklarımda çınlıyordu. Kapı hafifçe aralıktı. Sopayı iki elimle daha da sıkı kavradım, dizlerimi hafifçe kırıp vuruş açımı ayarladım. Tam kapıyı omuzlarımla hafifçe itip içeri dalacakken, içerideki gölge ani bir hareketle kapının kulbunu kavradı ve kapıyı ardına kadar hızla açtı.
Karşımdaki adamın yüzüne, kim olduğuna, cüssesine bakmadım bile. O an içimdeki tek gücü, canımı korumak ve düşmanı etkisiz hale getirmekti. Bütün gücümü arkama alarak elmacık kemiğinin hizasına doğru sopayı havada büyük bir kavisle savurdum.

"Ah! Siktir!"
Sopanın kalın gövdesi adamın şakağına ve omzunun birleştiği yere büyük bir gürültüyle indi. Adam acı dolu amansız bir küfür savurarak birkaç adım geriledi, sırtı odadaki dolaba çarptı. Elini hızla başına götürüp acıyla inlerken, dökülen karanlık saçların arasından bana öfkeyle bakan o gözleri gördüğümde donakaldım.

Karşımda duran, başını tutarak bana öldürecekmiş gibi bakan adam Teoman'dan başkası değildi.
"Teoman?" dedim, şaşkınlıkla sopayı hafifçe aşağı indirerek. Gözlerim irileşmişti. "Senin ne işin var odamda? Kapıyı niye açık bıraktın?"
Teoman, elini başından çekip parmaklarına baktı, neyse ki kan yoktu ama şakağı saniyeler içinde kızarmaya ve şişmeye başlamıştı.

Dişlerinin arasından derin bir nefes alarak bana doğru bir adım attı. Gözlerinden adeta alevler fışkırıyordu. O aşık adam maskesi bir anlığına yerini yeraltının o acımasız, öfkeli Teoman Varnalı'sına bırakmıştı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun be kızım?" diye kükredi, sesi odanın içinde yankılanırken üzerime doğru yürüdü. "Evime giriyorum, odana giriyorum ve karım olacak kadın kafama odunla vuruyor! Kafamı kırıyordun lan az kalsın! Bu ne biçim bir refleks?"

Onun bu üste çıkan, bana bağıran tavrı karşısında içimdeki Manal anında pençelerini çıkardı. Sopayı bırakmak bir yana, ona doğru daha da dikleşerek aramızdaki mesafeyi sıfırladım. Göğsüm göğsüne değecek kadar yaklaştım, gözlerimi o öfkeli gözlerine diktim.
"Bana bak Varnalı, sesinin tonunu ayarla ilk önce!" diye çıkıştım, sesim en az onunki kadar sert ve tavizsizdi. "Kapıyı ardına kadar açık bırakıp giden sensin! Belimde silahım yok, eve giriyorum kapı açık, yukarı çıkıyorum odamın ışığı yanıyor! Kim olduğunu bilmediğim birinin bana saldırmasını mı bekleseydim? Dua et tam alnının ortasına vurmadım, yoksa şimdi o çok güvendiğin yeraltı dünyan lidersiz kalmıştı!"

Teoman acıyla güldü, elini yeniden şişen şakağına koyup hafifçe bastırdı ama gözlerini benden ayırmadı. "Dışarı kapıyı tam çekmemişim demek ki. İnsan bir bakar, seslenir! 'Kim var orada' der! Sen cellat gibi kapının arkasına pusup adam indirmeye çalışıyorsun. Seninle yola çıkılacağını sanan kafama sıçayım ben."

"Fazla konuşma!" diyerek sopanın ucunu hafifçe göğsüne doğru dürttüm, gözlerimi kısarak ona meydan okudum. "Çok konuşursan bir daha yersin kafana o sopayı, bu sefer bu kadar ucuz atlatamazsın. Karşında korkudan titreyecek biri yok. Bir dahakine o kapıyı kapatmayı öğrenirsin Teoman Varnalı."

Teoman göğsündeki sopanın ucunu eliyle sertçe yana doğru itti. Yüzündeki o öfkeli ifade, benim bu geri adım atmayan, dikbaşlı duruşum karşısında yavaş yavaş yerini o derin, hırslı ve beni alt etmek isteyen o garip tebessüme bıraktı. Tam üstüme doğru bir adım daha atıp beni dolapla kendi arasına sıkıştırdı.
"Kural bir, Manal," diye fısıldadı, sesi bu kez öfkeden arınmış ama bir o kadar tehlikeli bir tınıya bürünmüştü. "Karısı kafasına sopa vurduğu bir Varnalı, o sopayı alır ve oyunun kurallarını baştan yazar. Şansını çok zorlama."

Başımı hafifçe yukarı kaldırıp dudaklarımın kenarına meydan okuyan, alabildiğine küçümseyici bir tebessüm yerleştirdim. Aramızdaki mesafeyi hiçe sayarak, parmaklarımın arasındaki gürgen sopayı bu kez doğrudan onun tam kalbinin üzerine, göğüs kafesine sertçe bastırdım.
"Kural iki, Teoman," dedim, sesim o kadar pürüzsüz ve soğuk çıktı ki, aramızdaki o yakınlığın getirdiği sıcaklığı saniyeler içinde dondurdu. "Karşında parmak sallayıp kural koyabileceğin adamların yok. O sopayı benden alabileceğini sanıyorsan, buyur dene. Ama o eli buraya uzattığın an, o şakağındaki şişliğin yanına birkaç kırık kemik daha eklenir, bilesin."

Teoman, göğsüne bastırdığım sopaya bakmak yerine doğrudan gözlerimin içine bakmaya devam etti. Bakışları, benim bu dişli, tek bir adım bile sinmeyen halimi adeta ezberlemek ister gibi yüzümde gezindi. Dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı, dişlerinin arasından hafifçe tıslayarak güldü. "Tehdit ha?" dedi, ses tonunu iyice alçaltıp aramızdaki o tehlikeli sınırı daha da zorlayarak. Göğsünü, elimdeki sopaya inat daha da öne doğru itti, ahşabın sert ucu etine gömülürken gözünü bile kırpmadı. "Sen harbiden delisin kızım. Kafama odunla vuruyorsun, yetmiyor bir de bana meydan okuyorsun. Kimsin lan sen? Bulgaristan sokaklarında önüne gelene böyle atar gider yaparak mı hayatta kaldın?"

"Tam olarak öyle hayatta kaldım Varnalı!" diyerek sopayı daha da sert ittirdim, onu bir adım geri gitmeye zorladım. Sırtını benden kurtarıp dikleştiğinde, ben de dolabın önünden sıyrılıp odanın ortasına doğru adımladım. Sopayı omzuma dayayıp ona tepeden baktım. "Sen o lüks malikanende korumalarının arkasında emirler yağdırırken, ben hayatta kalmak için kimin kafasına ne zaman vuracağımı öğreniyordum. Gördüğün gibi, reflekslerim hala çakı gibi. O yüzden benim sınırlarımla oynarken iki kere düşün."

Teoman elini şakağından çekip ceketinin yakasını düzeltti. Yüzündeki o anlık öfke patlaması yerini tamamen benimle aşık atmanın verdiği o hırslı, inatçı keyfe bırakmıştı. Odamın içinde ağır adımlarla yürüyüp yatağın başucuna doğru ilerledi. Komodinin üzerinde duran, benim evden çıkarken aceleyle bıraktığım o soğuk, siyah silahı eline aldı. Silahı parmaklarının arasında hafifçe çevirip bana doğru döndü.
"Belinde bu olmadan dışarı çıkacak kadar acemi olduğunu gördüm ama," dedi, silahı havada hafifçe sallayarak dudaklarını büktü. "Sokağa silahını bırakıp çıkıyorsun, sonra eve gelip eline geçirdiğin ilk odun parçasıyla adam vuruyorsun. Bir de bana sınırlardan bahsediyorsun. Eğer ben senin düşmanın olsaydım, sen o sopayı daha havaya kaldıramadan bu mermi alnının ortasındaydı Manal Arel. Fazla özgüven körlük yapar."

Silahımı onun elinde görmek içimdeki o kor ateşi iyice alevlendirdi. Hızlı ve ani bir hamleyle aradaki mesafeyi kapatıp tam karşısına dikildim. Sargılı olmayan elimi hızla uzatıp Teoman'ın elindeki silahın namlusunu kavradım ve sertçe kendime doğru çektim. Teoman silahı bırakmadı; ikimizin de elleri aynı silahın üzerinde, parmaklarımız birbirine kenetlenmiş şekilde kalakaldık. Gözlerimiz yeniden birer namlu gibi birbirine doğrultuldu.

"Bana bak," dedim, sesimi dişlerimin arasından tıslayarak. "Eğer sen benim düşmanım olsaydın, ben o kapıdan içeri zaten sopayla girmezdim. O kapının arkasına öyle bir tuzak kurardım ki, adım bile atmaya fırsatın kalmadan o bastığın parkeler sana mezar olurdu. Silahımı da, sınırları korumayı da senden öğrenecek değilim. Şimdi o elini silahımdan çek."

Teoman, gözlerimin içindeki o gözü kara, dünyayı yakmaya hazır duruşu gördükçe parmaklarını silahın üzerinden yavaşça gevşetti. Ama o aşık adam maskesinin altındaki o inatçı, gururlu tınıyı sesinden eksik etmedi. Elini tamamen çekip iki adım geri çekilirken, şakağını hafifçe ovaladı.
"İnatçı yıldız güzeli..." diye mırıldandı, sesi hem bir sitem hem de tuhaf bir hayranlık barındırıyordu. "İmzayı attık diye sevinmiştim ama görünen o ki, benim bu hayattaki en büyük belam o imzayla yasal olarak tescillenmiş oldu. Bir dahakine kapıyı kilitlerim, sen de o yabani reflekslerini biraz dizginlersin. Yoksa bu evlilik nikah salonunda değil, hastane
koridorunda bitecek."

Silahımı belimin arkasına yerleştirirken sopayı da odanın köşesine sertçe bıraktım. "Merak etme Varnalı," dedim, ona arkamı dönmeden hemen önce son darbeyi vurarak. "Eğer hastanelik olursan, yatağının başucunda elinde çiçeklerle bekleyen o cici karılardan olmayacağım. O yüzden kafana dikkat et, bir dahaki sefere ıskalamam."

Teoman, son lafımla birlikte dudaklarının kenarını hafifçe yukarı kıvırdı. Benim o "yatağının başucunda beklemem" tehdidime karşılık, yavaş adımlarla odanın ortasındaki o eski tekli koltuğa doğru ilerledi. Ceketini tek hamlede çıkarıp koltuğun kenarına bıraktı ve gömleğinin kollarını dirseklerine kadar ağır ağır katlamaya başladı. Gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu.
"Çiçeklerle beklemeyeceğini zaten biliyorum, Manal," dedi, sesindeki o meydan okuyan, alaycı tınıyı iyice belirginleştirerek. "Ama unuttuğun bir şey var; eğer ben hastanelik olursam, o peşinde olduğun avukata tek başına gidemezsin. Bulgaristan sınırındaki o adamların dilinden sen ne kadar anlıyorsan, o dünyayı yöneten kurallardan da ben anlıyorum. Yani bana muhtaçsın."

"Ben bu hayatta hiç kimseye muhtaç olmadım, hele ki bir Varnalıya asla!" diyerek ona doğru adımladım. Kollarımı göğsümde kavuşturup tam karşısında dikildim. "O avukatı da bulurum, o zihnimdeki şifreyi de tek başıma çözerim. Seni bu oyuna dahil etmemin tek sebebi, annenin o kirli ellerini benden uzak tutmandı. Kendini vazgeçilmez sanma."

Teoman koltuğa rahatça arkasına yaslandı, başını hafifçe arkaya eğdiğinde şakağındaki o şişlik iyice göze çarpıyordu. Dişlerinin arasından hafifçe güldü.
"Vazgeçilmez değilim, öyle mi?" dedi, sesini biraz daha alçaltıp gözlerini gözlerime kenetleyerek. "O zaman sor bakalım kendine; ben bu evden çıkıp gittiğim o kırk beş dakika boyunca, sokakta çiseleyen yağmurun altında yürürken aklında kim vardı? 'Teoman nerede kaldı, acaba annesinin adamları ona bir şey mi yaptı' diye için için yemedin mi kendini?"

Sözleri, sokakta yürürken içimden geçirdiğim o anlık endişeyi tam kalbinden vurmuş gibi yüzüme tokat gibi çarptı. Yakalanmış olmanın verdiği o ani refleksle kaşlarımı çattım. İçimdeki o hırçın kız, onun bu kendinden emin, beni çözmüş tavrına karşı anında savunmaya geçti.
"Sen kendini çok akıllı sanıyorsun Varnalı," dedim, sesimi daha da keskinleştirerek üzerine doğru bir adım daha attım. "Sokakta seni düşündüysem, bu sana duyduğum aşk ya da endişeden değil, tamamen yasal ortağımı koruma içgüdüsündendi. Eğer yolda sana bir şey olsaydı, masadaki o imzalı kağıtların hiçbir hükmü kalmazdı. Benim derdim benim koruma kalkanım, senin o kıymetli canın değil!"

Teoman oturduğu yerden aniden, bir leopar çevikliğiyle ayağa kalktı. Aramızdaki o mesafeyi tek bir hamlede kapatıp tam önümde durduğunda, boy farkından dolayı gölgesi üzerime düştü. Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"Yalan söylüyorsun," diye fısıldadı, gözleri dudaklarıma kayıp yeniden gözlerime tırmanırken. "Bana bakarken gözlerinde gördüğüm o şeyi saklayamazsın Manal. Sen ne kadar o göçmen kızı zırhının arkasına saklanırsan saklan, bu oyunda yanan tek kişinin ben olmadığını ikimiz de biliyoruz. İnat etmeyi bırak."

Başımı milim eğmeden, gözlerinin en derindeki o karanlığa bakarak meydan okudum.
"Ben yalan söylemem Varnalı," dedim, sesimdeki o sarsılmaz buz gibi tınıyla. "Ve eğer bu oyunda biri yanacaksa, o kesinlikle ben olmayacağım. Şimdi git ve o şakağına buz koy. Yoksa yarın o yıldırım nikahında masaya morarmış bir yüzle oturmak zorunda kalacaksın."

Arkamı dönüp odadan tam çıkacakken, Teoman'ın sargılı olmayan kolumu bileğimden hafifçe ama sarsılmaz bir güçle yakalamasıyla durmak zorunda kaldım. Tenime değen parmakları sıcaktı ama tutuşundaki o kararlılık beni olduğum yere çiviledi.
"Gitmene izin verdiğimi kim söyledi?" dedi, sesindeki o meydan okuyan, hırslı tınıyı iyice belirginleştirerek şakağını işaret etti. "Madem kafamı bu hale sen getirdin, buzu da sen koyacaksın Manal. Öyle vurup kaçmak yok."

Gözlerimi devirerek kolumu hızla elinden kurtardım. "Sana acıdığımdan değil, yarın masada düzgün dur diye," diye tıslayarak odadan çıktım. Merdivenleri hışımla inip mutfaktan bir beze sarılı buz küplerini aldım ve aynı hızla yukarı çıktım.
Teoman bıraktığım gibi koltukta oturuyordu. Yanına gidip hiçbir zarafet göstermeden elimdeki buz torbasını şakağındaki o şişliğe sertçe bastırdım.

Teoman acıyla dişlerinin arasından tısladı, refleks olarak geri çekilmeye çalıştı ama diğer elimle çenesini kavrayıp onu sabitledim. O sırada boşta kalan elleri belime doğru kaydı, parmak uçları hırkamın üzerinden belimin kıvrımını bulduğunda gözlerinin içine dik dik baktım. Elimdeki buzu şakağına daha da bastırınca inleyerek ellerini geri çekti. Aramızdaki o inatçı gerilim odayı ısıtırken, gözlerimi gözlerinden ayırmadan sordum:"Buzu yediğine göre şimdi söyle. Senin benim odamda ne işin vardı? Aşağıda beklemek yerine neden yukarı sızdın?"

Teoman derin bir nefes alıp bakışlarını yumuşattı ve hafifçe bana doğru eğildi. "Eve geldiğimde aşağıda seni bulamadım. Yukarıda olduğunu düşünüp odana baktım. Sana vermem gereken bir şey vardı."

Kaşlarımı hafifçe çatarak buzu şakağından çektim. "Neymiş o?" dedim, şüpheci bir sesle.
Teoman oturduğu yerden kalktı, az önce koltuğun kenarına fırlattığı ceketine doğru ilerledi. İç cebine elini götürüp oradan kalın, şık, krem rengi bir zarf çıkardı. Tekrar yanıma gelip koltuğa oturdu ve zarfı bana doğru uzattı.

Parmaklarımın arasına sıkışan o kaliteli kağıdın ağırlığıyla zarfa baktım. "Ne bu?" diye sordum, sesimdeki güvensizlik her kelimemden okunuyordu.
"Aç," dedi Teoman, arkasına yaslanıp gözlerini yüzüme dikerek. "Kendin gör."

Zarfın mührünü yavaşça yırttım, içindeki kalın kartı çekip çıkardım. Kartın üzerindeki o süslü, altın yaldızlı harflere gözüm çarptığı an kalbimin ritmi bir anlığına durdu.

Üstte aynen şöyle yazıyordu:
Alaz Miraç Varnalı & Akça Arel

Gözlerim o isimlerin üzerinde takılı kaldı. Alaz Miraç Varnalı... Ve Akça Arel. Annesinin o kolyeyi paramparça eden kadına karşı zihnime kazıdığım intikam şifresini ararken, şimdi o kadının soyadını alacağım gerçeği bu davetiye kartıyla yüzüme çarpıyordu. Utanmadan bir de davetiye hazırlattırmıştı. Sakin kalmalıydım. Bu sadece bir oyun, sadece bir stratejiydi. Derin bir nefes aldım, gözlerimi sakince kapattım ve içimden o göçmen kızı sakinliğini korumak için saymaya başladım.
"1..." dedim içimden, dudaklarım hafifçe kıpırdayarak. "2... 3... 4..."

Teoman benim bu aniden durup gözlerimi kapatarak saydığımı görünce kaşlarını çattı, oturduğu yerde dikleşti. "Noluyo lan? Ne sayıyorsun kendi kendine?" diye sordu, şaşkın bir sesle.
"5..." diyecektim ama içimdeki o amansız, günlerdir bastırdığım öfke volkanı aniden patladı. "Yok, dayanamıyorum!" diye kükredim.
O elimdeki lüks davetiyeyi Teoman'ın tam suratının ortasına fırlatmamla, bir leopar gibi koltuktaki bedeninin üzerine atlamam bir oldu. Teoman ne olduğunu anlayamadan ağırlığımla koltuğa geri gömülürken, ben sargılı olmayan sağlam elimi yumruk yapıp omzuna, göğsüne vurmaya başladım.
"Alaz Miraç Varnalı ha? Akça Arel he?!" diye avazım çıktığı kadar bağırırken yeraltının o koskoca baronunu altımda sarsıyordum. "Ulan senin o Varnalı soyadına da, o yalan dolan dünyana da, kafama vurdurduğun o lanet kapıya da başlarım pislik herif! Benimle dalga mı geçiyorsun sen? Davetiye basmak ne demek lan, ne demek?!"

Teoman elleriyle yüzünü korumaya çalışırken, benim bu anlık çıldırmam karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. "Lan dur! Dur manyak karı, şakağım zaten şiş! Bırak bi dinle!" diye bağırdı ama onu dinleyen kimdi?

"Sus lan, konuşma!" diyerek hırsla göğsünü yumrukladım. "Sen benim sinir uçlarımla mı oynuyorsun? Ben buraya intikam almaya, şifreyi çözmeye gelmişim, sen bana evcilik oyunu davetiyesi dağıtıyorsun! Geberteceğim seni, yemin ederim bu sefer o sopayı aratmayacağım sana! Kabul ettik diye bokunu çıkar hemen!"

Teoman en sonunda iki elimi birden güçlüce yakalayıp beni kendi altına alacak şekilde koltukta ters yüz etti. Üzerimde dururken nefes nefeseydi, gözlerinden hem öfke hem de o inatçı hayranlık dökülüyordu. "Yeter lan! Kafamı kırdın, göğsümü çürüttün! Resmiyet dedin, yasal kalkan dedin, al sana kalkan işte! Şansını zorlama Manal, yoksa bu davetiyeyi gerçekten düğünümüz yaparım!"

Nefeslerimiz birbirine karışırken, yüzüme düşen saçlarımın arasından gözlerimi onun o meydan okuyan gözlerine diktim. Bileklerimi kurtarmak için kendimi geriye doğru çekmek yerine, göğsümü onun göğsüne daha da sertçe bastırarak yukarı doğru dikleştim. Dudaklarımın kenarına alabildiğine hırçın, alabildiğine kışkırtıcı bir tebessüm yerleştirdim.
"Sıkıyorsa yap lan!" diye kükredim, sesim odanın duvarlarında yankılanırken meydan okumamı doğrudan yüzüne üfledim. "Sıkıyorsa o davetiyeyi gerçeğe dönüştür Teoman Varnalı! Sen beni korkak, iki tehditle sinecek kızlarla mı karıştırdın? Eğer o masaya oyun için değil de gerçekten benim üzerimde güç kurmak için oturmaya kalkarsan, o imza attığın kalemi gözüne saplarım senin!"

Teoman, bu pervasız çıkışım karşısında bileklerimdeki tutuşunu daha da sertleştirdi. Yüzündeki o şaşkınlık saniyeler içinde yerini tamamen beni alt etmek, bu hırçınlığımı kendi karanlığında boğmak isteyen o sarsılmaz Varnalı gücüne bıraktı. Eğilip yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, dudakları neredeyse tenime değecekti. "Beni sınama Manal... Beni sakın gücünle, öfkenle sınamaya kalkma. Sen Bulgaristan sokaklarında racon keserken, ben kural koyanların kellesini alıyordum. Eğer o davetiyeyi gerçeğe dönüştürmek isteseydim, şu an bu koltukta benim altımda esir düşmüşken o kelimeleri ağzından çıkaracak nefesi bulamazdın. Dua et ki sana... Dua et ki bu inatçılığına karşı sabrım var."

"Sabrın batsın senin!" diyerek sargılı olmayan kolumu büyük bir hışımla ellerinin arasından kurtardım ve elini sertçe göğsünden geriye doğru ittim.
Ağırlığını üzerimden atıp koltukta hızla dikleştiğimde, o da gerileyerek odanın ortasında ayakta durdu. Üzerimdeki hırkayı hırsla düzelterek ayağa kalktım. Aramızda esen o fırtına ikimizi de nefes nefese bırakmıştı. Yerde duran o altın yaldızlı davetiyeyi ayağımın ucuyla sertçe Teoman'a doğru fırlattım.
"Esirmiş... Hadi oradan!" dedim, sesimdeki o alaycı tonla ona tepeden bakarak. "Sen beni buraya kilitleyebileceğini, o süslü davetiyelerle, Varnalı soyadıyla beni evcilleştirebileceğini mi sanıyorsun? O gemide annenin paramparça ettiği o kolyeyi, o şifreyi unuttun galiba. O şifreyi çözeceğim, o avukatı bulacağım ve o imparatorluğu başınıza yıkacağım! Sen sadece bu yoldaki geçici bir ortaksın, fazlası değil!"

Teoman ceketini koltuğun kenarından sertçe kaptı. Şakağındaki şişlik iyice belirginleşmişti ama o bunu umursamayacak kadar bana, benim bu dinmeyen öfkeme bilenmişti. Ceketini tek hamlede üzerine geçirirken bana doğru iki büyük adım attı, aramızdaki mesafeyi yeniden sıfırladı.
"Geçici ortak ha?" diye tısladı, sesi bu kez yeraltının o en acımasız soğukluğuna bürünmüştü. "Eğer ben olmasam, sen o zihnindeki Kiril harfleriyle bu sokağın sınırından bile çıkamazsın. Fulya Varnalı seni tek bir hamlesiyle o paramparça ettiği kolyenin yanına gömer! Sana sunduğum bu korumayı, bu evlilik kalkanını küçümseme. Yarın o nikah kıyılacak. O davetiye de, o isimler de gerçeğe dönüşecek. Sen istesen de, istemesen de!"

"Sen öyle san Varnalı!" diyerek parmağımı göğsüne sertçe bastırdım. Gözlerimi kısarak son sözümü söyledim: "O masaya oturacağım ama kuralları sen değil, ben yazacağım. Yarın o imzayı attığım an, asıl cehennem senin için başlayacak. Şimdi yıkıl karşımdan, git o şakağına buz koy. Yoksa yarın nikah memurunun karşısına morarmış bir suratla çıkarsın!"

"Böyle çıkmam hiç sorun olmaz merak etme," dedi, sesindeki o ukala tokluk odada yankılanırken. Hemen ardından, benim o öfkeden deliren halimle dalga geçer gibi bana hafifçe göz kırptı.
Onun bu umursamazlığı ve o göz kırpışı, içimdeki o amansız Manal'ı yeniden tetikledi. Kollarımı göğsümde daha da sıkı kavrayarak ona doğru bir adım attım, kaşlarımı alabildiğine çatarak dik dik yüzüne baktım. Karşısında morarmış bir suratla nikah memurunun önüne çıkmayı bu kadar basite alması, arkasında başka bir yüzsüzlük taşıdığının kanıtıydı.
"Nedenmiş o?" diye sordum, sesimdeki o buz gibi, sorgulayıcı tonu koruyarak. "Koskoca Teoman Varnalı, yarın o masaya yüzü gözü dağılmış bir şekilde oturduğunda, o çok çekindiğin yeraltı dünyası ya da o her şeyi gören annen sorduğunda ne diyeceksin? 'Bir yıldız güzelinden dayak yedim' mi diyeceksin? Ne yalan uyduracaksın, çok merak ediyorum."

Teoman, sorduğum soruyla birlikte dudaklarındaki o tebessümü daha da derinleştirdi. Aramızdaki o mesafeyi hiçe sayarak bana doğru büyük bir adım attı. Eğilip yüzünü yüzümün hizasına getirdi.
"Sorarlarsa yalan söylemeyeceğim zaten, Manal," diye fısıldadı, sesi adeta tenimi okşayan sıcak bir rüzgar gibi esti. Gözleri dudaklarıma kayıp yeniden gözlerimin en derindeki o öfkeli siyahlığına tırmandı. "Aynen şunu söyleyeceğim: 'Karım bazı geceler fazlasıyla vahşileşiyor...' Emin ol, bunu duyduklarında yüzümdeki bu morluğun hesabını sormak yerine, o çok övündüğün vahşi duruşuna saygı duymak zorunda kalacaklar."

Lafı getirdiği o imalı, o sinir bozucu yer zihnimde şimşeklerin çakmasına neden oldu. Evlilik oyununu, o sahte davetiyeyi ve şimdi de aramızdaki bu gerilimi tamamen kendi lehine kullanıp beni çıldırtmaya çalışıyordu. Gözlerimi hafifçe kısarak, onun o nefesini yüzümde hissederken bir milim bile geri çekilmedim.
"Sen gerçekten kaşınıyorsun Varnalı," dedim, sesimi dişlerimin arasından tıslayarak, sopayı bıraktığım köşeye doğru anlık bir bakış fırlattım. "O dilini koparmamı istemiyorsan, o edepsiz cümlelerini de alıp hemen odamdan defol git. Yarın o masada karın olarak değil, en büyük belan olarak oturacağımı o salondaki herkese kanıtlatma bana."
Teoman, bu hırçın çıkışıma karşılık sadece hafifçe güldü, arkasını dönüp kapıya doğru yürürken o ukala tavrından milim ödün vermedi. "Yarın sabah erkenden kapıdayım, vahşi karım," dedi ve odadan çıktı.

Yerde duran o altın yaldızlı davetiyeyi almak için tam eğilecektim ki, odanın kapısı saniyeler önce nasıl kapandıysa, aynı hızla ve büyük bir gürültüyle yeniden ardına kadar açıldı.
"Ne oldu yine..." dememe, lafımı tamamlamama bile fırsat vermedi.
Teoman, odadan çıkıp gitmemiş gibi, o uzun adımlarıyla saniyeler içinde koridoru aşıp yeniden tam karşımda bitti. Attığı o ani ve pervasız hamle karşısında ne olduğunu anlayamadan donakaldım. Kaşlarımı çatıp ona ters bir hitapla çıkışmaya hazırlanırken, Teoman aramızdaki o mesafeyi tek bir hamlede sıfırladı.

Güçlü ellerinden biri sargılı olmayan omzuma hafifçe dokunup beni sabitledi, hemen ardından eğilerek sıcak dudaklarını sağ yanağıma sertçe bastırdı. O kadar ani, o kadar beklenmedik ve o kadar pervasız bir öpücüktü ki bu, yanağımda bıraktığı o sıcaklık zihnimdeki tüm kelimeleri saniyeler içinde darmadağın etti. Biz sevgili değildik, aramızda böyle bir yakınlığın esamesi bile okunamazdı ama o ise aşıktı. Karşılığı olmayan bir sevgi kırıntısı.

Ben daha şaşkınlığın getirdiği o şoku atlatamadan, dudaklarımı öfkeyle aralayıp ona savuracağım o en ağır küfürleri dilimin ucuna toplamışken, Teoman büyük bir hızla geri çekildi.
Yüzünde, az önce kafasına vurduğum sopanın acısını tamamen unutturacak kadar muzip, zafer kazanmış bir çocuk edasıyla parıldayan bir gülümseme vardı. Arkasını döndüğü gibi, koridora fırladı. Hemen ardından eski ahşap merdivenlerden aşağıya doğru ikişer üçer basamak atlayarak, adeta koşar adım inen ayak sesleri evi doldurdu. O dikbaşlı yeraltı baronunun evden kaçar gibi gidişi, holde yankılanan adımlarıyla birleşti.

"Teoman! Geberteceğim lan seni! Buraya gel!" diye avazım çıktığı kadar arkasından bağırdım.
Sesim boş evde yankılanırken, hızla dış kapıya doğru yöneldiğini ve kapının tok bir sesle kapanıp kilitlendiğini duydum. Odamın ortasında, elim hala sağ yanağımda, parmaklarım onun dudaklarının bıraktığı o sıcak izi hissederken kalakaldım. Göğsüm sinirden ve şaşkınlıktan hızlı hızlı inip kalkıyordu. O gemide yok edilen kolyenin şifresini ararken, hayatımın en büyük kumarını oynadığım bu adam, yarın masada gerçekten de başıma açacağı en büyük belanın ne olduğunu bana şimdiden kanıtlamıştı.

Yanağımı hırsla hırkamın yenine sürterek o izi silmeye çalıştım, gözlerimi yerdeki davetiyeye diktim. "Yarın..." diye mırıldanırken sesimdeki o amansız göçmen kızı hırsı yeniden bilendi. "Yarın o masada bu yaptıklarının bedelini tek tek ödeyeceksin Varnalı. Bu üç oldu yemin ederim dördüncüsünde affetmem. Öp, kaç, öp, kaç. Başka bir bok bildiğin yok zaten." diye söylendim kendi kendime.

&&&

Gece, zihnimdeki o Kiril harflerinin ve Teoman'ın ukala gülüşünün gölgesinde bir saniye bile uyutmadan geçip gitti. Sabahın loş, gri ışıkları odamın pencerelerinden içeri sızdığında, sargılı kolumun sızısıyla yataktan kalktım. İçimdeki o amansız Manal Arel, bugünün bir düğün günü değil, Varnalılara karşı açtığım resmi bir savaşın ilk günü olduğunun bilinciyle tamamen uyanıktı.

Aşağıdan gelen sert ve ritmik dış kapı sesiyle irkildim. Teoman'ın söz verdiği gibi erkenden kapıya dayandığını düşünerek, gözlerimden adeta alevler fışkırarak merdivenleri hızla indim. Kapının kulbuna asılıp kapıyı ardına kadar açtığımda, karşımda onun o sinir bozucu suretini görmeyi bekliyordum. Ancak karşımda duran kişi Teoman değil, yeraltı dünyasının o jilet gibi giyinmiş, ciddiyetinden ödün vermeyen korumalarından biriydi.

Adam beni gördüğünde başıyla hafifçe selam verdi ve elinde tuttuğu, üzeri siyah saten kurdelelerle bağlanmış, devasa, bembeyaz lüks kutuyu bana doğru uzattı. "Müstakbel yengemize, Alaz Miraç Bey'den bir talimat," dedi adam, sesindeki o profesyonel tınıyla. "Bunu nikahta giymenizi ve hazır olduğunuzda dışarıda bekleyen araca geçmenizi rica etti."

Kutuyu adamın elinden hışımla çekip aldım, tek bir kelime bile etmeden kapıyı yüzüne sertçe kapattım. Salondaki masanın üzerine kutuyu bıraktığımda içimdeki o şüphe çoktan tetiklenmişti. Siyah kurdeleyi tek bir hamlede çözüp kutunun kapağını açtığımda, karşıma çıkan görüntü karşısında nefesim boğazımda tıkandı.

Kutunun içinde, bembeyaz satenlerin arasında adeta bir kuğu gibi duran, ama o zarafetinin arkasında tam anlamıyla bir meydan okuma barındıran asil bir gelinlik duruyordu. Dantelleri o kadar ince, kumaşı o kadar ağırdı ki, bu sıradan bir nikah elbisesi değildi; bu, Fulya Varnalı'nın o lüks dünyasına indirilecek darbeye uygun bir zırhtı. Gelinliğin hemen üzerinde, Teoman'ın o köşeli, sert el yazısıyla yazılmış küçük bir not kağıdı duruyordu. Kağıdı parmaklarımın arasına alıp okumaya başladım:
"Vahşi karıma... Benimle o masaya otururken bir göçmen kızı gibi değil, bir Varnalı gibi görünmeni istiyorum. Korkma, sargılı kolunu kapatacak kadar asil bir kesimi var. Bu arada, şakağım hala mor ve şiş. Her aynaya baktığımda seni hatırlıyorum, ödeştik say. Aşağıda seni bekliyorum."

Notu okur okumaz parmaklarımın arasında buruşturup salondaki çöp kovasına fırlattım. "Pislik," diye mırıldandım dişlerimin arasından. Benimle uzaktan bile oynamaya, beni kendi kurallarına göre giydirmeye çalışıyordu. Kafasına vurduğum sopanın morluğunu bile bir gurur madalyası gibi taşıyacak kadar yüzsüzdü.
Ancak kutunun içindeki o bembeyaz gelinliğe tekrar baktığımda, öfkemin yerini soğuk bir kararlılık aldı. Bu gelinlik benim için saflığın ya da aşkın sembolü değildi. Bu, düşman kalesine girerken üzerime geçireceğim en tehlikeli, en ölümcül zırhtı. O gemide kolyemi paramparça eden o kadının karşısına, oğlunun soyadını alarak çıkarken bu beyazlık, Varnalıların üzerine çökecek olan karabasanın başlangıcı olacaktı.

Sargılı kolumu kollayarak, büyük bir titizlikle o ağır kumaşı üzerime geçirdim. Aynanın karşısına geçtiğimde, bembeyaz ve balık model gelinliğin içindeki o mağrur, gözlerinden intikam hırsı okunan Manal Arel'e baktım. Saçlarımı alttan sıkı topuz yaptım. Yanağımda onun dün gece bıraktığı o hayali sıcaklığı tamamen kapatacak şekilde makyajımı tazeledim. Belimin arkasına, o gelinliğin gizli kıvrımları arasına o soğuk, siyah silahımı yerleştirmeyi de ihmal etmedim.
Hazırdım.

Evin dış kapısını arkamdan sertçe kapatıp bahçedeki siyah lüks araca doğru yürüdüğüm. Arka kapıyı açıp içeri oturduğumda, ön koltukta dikiz aynasından bana bakan Teoman ile göz göze geldik. Şakağındaki o morluğu kapatmak için hafif bir kapatıcı sürülmüştü ama şişlik hala oradaydı. Beni o gelinliğin içinde gördüğü an, gözlerindeki o alaycı yeraltı baronu ifadesi saniyeler içinde yok oldu; yerini tamamen nutku tutulmuş, bana sırılsıklam aşık ve hayran olan o adamın derin sessizliğine bıraktı.

"Gelinlik yakışmış, müstakbel karım," dedi, sesi bu kez her zamankinden daha boğuk ve ciddi çıkmıştı.

Gözlerimi dikiz aynasındaki gözlerine sabitleyerek dik bir şekilde arkama yaslandım. "Lafı uzatma Varnalı," dedim, sesimdeki o buz gibi göçmen kızı tonuyla. "Gelinliğini de giydim, oyununu da kurdum. Şimdi sür şu arabayı, gidelim ve o cehennemin kapılarını annenin üzerine açalım."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.