AMBİVALAS kitap kapağı

5. bölüm / 26

AMBİVALAS

GİRDAP

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: GİRDAP

Teoman'ın çalışma odasına giden o geniş, loş koridor, aşağıdan yükselen sahte sosyete gürültüsünü saniyeler içinde yuttu. Attığım her topuk sesinde, kalbimin üzerindeki o gizli cepte duran chokeri, yani çalınan kolyeyi hissediyordum. Koridorun duvarlarında asılı duran eski Varnalı portreleri, sanki geçmişten gelen birer cellat gibi bana bakıyordu.
Kulağımdaki gizli kulaklıktan Bilge'nin hışırtılı sesi yükseldi. "Akça... Akça ses ver! Yukarı çıktın, biliyorum. Lanet olsun, kapıdaki adamların sayısı artıyor. Çık oradan!"
Sesimi çıkarmadım. Dudaklarımı bile kıpırdatmadım. Teoman hemen iki adım önümde, arkası bana dönük bir şekilde yürüyordu. Omuzları dik, adımları kendinden emindi.

O büyük döküm kapının önüne geldiğinde durdu. Altın rengi kapı kolunu usulca aşağı indirdi ve kapıyı aralayarak bana döndü. "Öncelik misafirlerindir," dedi, gözlerindeki o şeytani pırıltıyla içeriye doğru elini uzatarak.

İçeriye adım attığım an burnuma dolan pahalı tütün, deri koltuk ve eski kitap kokusu beni şaşırtmadı. Burası tam da Kuzey'in ölüm emrini veren o karanlık masanın kurulabileceği bir yerdi. Duvarlar boydan boya koyu renk ahşap panellerle kaplıydı. Odanın tam ortasında, arkasında geniş bir şehir manzarası uzanan devasa bir çalışma masası duruyordu.

Ben odanın ortasına doğru ilerlerken, arkamdan gelen o tok ses içimi titretti. Teoman kapıyı kapatmış ve kilidi iki kez çevirmişti.
Klik. Klik.

"Kapıları kilitlemek âdetin midir?" dedim, arkama bile dönmeden, sesimi buz gibi bir tonda tutarak.
"Sadece... içerideki oyunun dışarıya sızmasını istemediğim zamanlarda," dedi. Adımları bana doğru yaklaşıyordu.

Smokininin ceketini yavaşça çıkarıp masanın kenarındaki koltuğa bıraktı. Gömleğinin ilk iki düğmesini çözerken bakışları hâlâ üzerimde, o gece mavisi elbisenin yırtmacındaydı. "Rıfat'ı bulmuşsun."
Bu hamleyi bekliyordum. Şaşırmış gibi yapmadım. Masanın hemen önündeki deri koltuğun arkalığına elimi yasladım. "Bulunmayacak bir yerde değildi. Limanın pisliğini sever, tıpkı senin ailen gibi."
Teoman acı bir kahkaha attı. O masaya, tam karşıma geçti ve iki elini masanın ahşap yüzeyine dayayarak bana doğru eğildi. "Benim ailem o pisliğin bizzat kendisi, Manal. Ama sen... sen o pisliğin içine bilerek ve isteyerek atlıyorsun. Beş yıl önce Bulgaristan'da ne olduğunu bildiğini sanıyorsun, değil mi?"

"Biliyorum," dedim, ona doğru bir adım atarak aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir boyuta indirirken. "O karlı ormanda, Kuzey kollarımda son nefesini verirken emri verenin bir Varnalı olduğunu biliyorum. Şimdi bana masal anlatma Teoman. Karşımda duran adamın ellerinde onun kanı var." Teoman'ın yüzündeki o alaycı maske bir anda paramparça oldu. Gözlerinde öfke, kırılmışlık ve adını koyamadığım tuhaf bir acı belirdi. Masanın çekmecesine uzandı. Kalbim bir an boğazıma tırmandı, elim istemsizce elbisemin gizli cebine gitti. Silah çıkaracağını sanmıştım.

Ama o, masanın üzerine siyah, deri kaplı eski bir dosya fırlattı.
"Aç," dedi sesi hırıltılı bir fısıltıyla. "Aç ve o çok güvendiğin geçmişinin ne kadar büyük bir yalandan ibaret olduğunu kendi gözlerinle gör."
Kulağımda Bilge'nin sesi yeniden yankılandı: "Akça! Bir şey söyle, ne oluyor içeride?!"

Dosyaya doğru elimi uzattığımda parmaklarımın titrememesi için kendimi zorladım. Kapağı kaldırdım. İlk sayfada beş yıl önceki o operasyonun koordinatları, arkasında ise Teşkilat'ın gizli damgaları vardı. Sayfaları hızla çevirdim. Ve o an... Gözlerim bir fotoğrafa kilitlendi.

Karlı bir orman yolu. Ve o yolun kenarında, Teşkilat'ın arabasına binmek üzere olan Kuzey. Ancak fotoğrafın altındaki tarih, operasyon gününden tam bir gün öncesine aitti. Yanındaki adam ise... yüzü net bir şekilde görünen Teoman'ın ta kendisiydi. Ama gizli operasyon raporunun altında, muhbir olarak tek bir isim yazıyordu.

Kuzey'in kendi el yazısıyla atılmış bir imza ve yanında bir not: "Görev tamamlandı. Hedef imha edilecek."
Başım döndü. Kulaklarımda uğultulu bir ses yükseldi. Kuzey... kollarımda ölen adam... bir kurban değil, operasyonun bizzat parçası mıydı?

"O karlı ormanda tek bir hain vardı Manal," diye fısıldadı Teoman, tam kulağımın dibinde beliren sıcak nefesiyle. Bir anda arkamda bitmişti. "Ve o hain, senin uğruna hayatını mahvettiğin adamdı. Varnalılar o emri vermedi. Biz sadece... o ihanetin temizlenmesi için parayı ödedik."

Dosya parmaklarımın arasından kayıp masanın üzerine düşerken, içimdeki o intikam ateşinin yerini devasa, buz gibi bir boşluk aldı. Teoman elini yavaşça omzuma koydu, tenimi yakan o sıcak parmakları elbisemin üzerinden bile hissediliyordu.

"Şimdi söyle bana..." dedi, çenemi usulca tutup beni kendine doğru çevirirken. Gözleri gözlerimin en derinindeki o karmaşayı okuyordu. "Hâlâ o masayı başımıza yıkmak istiyor musun?"

"Yalan," diye fısıldadım. Sesim bir kırılma noktasından geçiyor gibiydi ama gözlerimi Teoman'ın o koyu, zifiri karanlık gözlerinden ayırmadım. "Beni darmadağın etmek için uydurduğun zekice bir masal bu. Varnalıların gücü böyle sahte bir dosyayı hazırlamaya yeter, biliyorum."

Teoman geri adım atmadı. Aksine, dudaklarının kenarında o can acıtıcı, acımasız ve galip gelmiş olmanın verdiği o kibirli gülümseme yeniden belirdi. "İnkâr," dedi, sesini daha da alçaltarak. "Güzel bir savunma mekanizması Manal. Ama sen de biliyorsun ki o imza sahte olamayacak kadar onun elinden çıkma. Seni beş yıl boyunca bir hiç için yaşatmışlar. Bir ölü için, bir hain için..."

İçimde bir şeylerin koptuğunu, un ufak olduğunu hissettim. Ama o dökülen parçaların arasından öyle bir öfke fırladı ki, gözlerimdeki o sarsıntı saniyeler içinde saf nefrete dönüştü. Teoman tam karşımda durmuş, benim yıkılışımı, diz çöküşümü izlemek için sabırsızlanıyordu. Varnalıların o kibirli soyadını benim acımla taçlandırmak istiyordu.

"Bitti mi?" dedim. Sesim bir anda o kadar ruhsuz, o kadar derinden çıktı ki, Teoman'ın yüzündeki o muzaffer ifade bir anlığına kasıldı.
Ona doğru bir adım attım. Aramızdaki mesafe tamamen kapandı. Gece mavisi elbisemin içindeki o gizli cepte duran chokeri, o değerli kolyeyi kalbimin üzerinde hissettim. "Beni bu sahte kağıt parçalarıyla vurabileceğini mi sandın, Alaz Miraç?" diye fısıldadım.

İlk defa ona gerçek adıyla seslenmiştim ve bu isim dudaklarımdan bir lanet gibi döküldü. "Kuzey'in ne olduğu ya da ne olmadığı umurumda değil artık. O öldü. Ama sen..." Elimi göğsüne yerleştirdim, smokininin üzerinden kalbinin atışını hissettim. O atış hızlanmıştı. "Sen canlısın. Ve o operasyonun arkasındaki her kimse, bu kirli parayı kim ödediyse, tetiği kim çektiyse... Listemin başında hâlâ senin soyadın yazıyor."

Teoman'ın gözleri kısıldı, göğsündeki elimi sertçe yakalayıp bileğimi sıktı. Parmakları canımı yakacak kadar güçlüydü. "Hâlâ akıllanmıyorsun," dedi, sesi zehirli bir fısıltıydı. "Sana gerçeği veriyorum ama sen celladına aşık bir köle gibi o yalanı savunuyorsun."

"Ben kimseye aşık değilim!" diye gürledim ve aniden diğer elimle masanın üzerinde duran ağır, kristal viski bardağını kaptığım gibi arkasındaki devasa pencereye fırlattım. Büyük cam tuzla buz olup aşağıya, villanın bahçesine doğru dökülürken salondaki müzik bir anda kesildi. Aşağıdan çığlıklar ve panik sesleri yükselmeye başladı.

Kapıdaki korumaların hareketlendiğini, Bilge'nin kulaklıktan "Akça! Ne oluyor orada, ses ver!" diye bağırdığını duydum.
Teoman bileğimi bırakmadan beni hızla arkamdaki duvara doğru itti. Sırtım sert ahşap panele çarptığında nefesim kesildi ama gözlerimi ondan kaçırmadım.

Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o karanlık labirenti görebiliyordum. "Benim evimde, benim kurallarımla oynayamazsın Manal," diye tısladı Teoman.

"Ben kural yıkıcıyım Teoman, unuttun mu?" Dudaklarımın kenarında kanlı bir gülüş belirdi. Elbisemin gizli cebinden, kalbimin üzerinden o değerli pırlanta kolyeyi yavaşça çıkardım ve ikimizin tam ortasında, parmaklarımın ucunda salladım. Pırlantalar kırık camdan sızan ay ışığında göz alıcı bir şekilde parladı.

Teoman kolyeyi gördüğü an donup kaldı. Gözleri şokla açıldı. Günlerdir köşe bucak aradığı, uğruna otelde katliam çıkardığı o lanet parça, şu an tam karşısındaydı.
"Bunu arıyordun, değil mi?" dedim, sesimdeki o tehlikeli zafer duygusuyla. "Evimi aratabilirsin, etrafımı sarabilirsin. Ama ben tehlikeyi yanımda taşırım. Şimdi o kapıyı açacaksın ve benim buradan yürüyerek çıkmama izin vereceksin. Yoksa bu kolyeyi de, senin o çok güvendiğin geçmişini de buracıkta, seninle birlikte yakarım."

Teoman yavaşça geri çekildi. Bakışları kolye ile gözlerim arasında gidip geldi. Yüzünde beliren o ifade... Ne tam öfkeydi ne tam nefret. Bu, dişli bir düşmana karşı duyulan o sapkın, tehlikeli hayranlıktı.
"Güzel hamle," dedi, sesindeki o hırıltılı ton geri gelmişti. Ellerini cebine soktu, kilidi açmak için kapıya doğru bir adım attı ama tam arkasını dönmeden önce durup bana baktı. "Bu gecelik çıkmana izin veriyorum Manal Arel. Ama o dosya artık senin zihninde bir zehir. Ve o zehir seni er ya da geç, tamamen bana getirecek."

Kapının kilidini tek hamlede açtı ve eliyle dışarıyı işaret etti. Kolyeyi tekrar elbisemin içine gizledim, sırtımı dikleştirdim ve kırık camların üzerinden geçerek odadan çıktım.

Aşağıdaki salondan yükselen o sahte kahkahalar, kristal kadehlerin tokuşma sesleri kulağıma uğultu gibi geliyordu. Kimseye bakmadım. Arzu Arel'in beni uzaktan izleyen o meraklı gözlerini, sosyetenin fısıltılarını ezip geçtim.

Dışarı çıktığımda gecenin soğuk rüzgarı yüzüme sertçe vurdu. Gece mavisi elbisemin yırtmacını hırsla çekiştirerek bahçede bekleyen Bilge'nin arabasına doğru yürüdüm. Kapıyı açıp kendimi ön koltuğa fırlattığımda nefes nefeseydim. Elbisemin içindeki kolye kalbime batıyordu ama zihnimdeki o dosya, göğsümü çok daha derin bir yerden yarıyordu.

Bilge beni görür görmez gaza bastı. Malikanenin devasa demir kapıları arkamızda kapanırken, dikiz aynasından bana baktı. Yüzümün kireç gibi beyazladığını, ellerimin titrediğini fark etmesi uzun sürmedi.
"Akça! Ne oldu içeride? O cam kırılma sesi neydi? Bir şey söyle, meraktan delirdim!" diye gürledi.

"Teoman..." dedim, sesim o kadar ruhsuz ve hırıltılı çıktı ki kendi sesimden ürktüm. "Bir dosya verdi Bilge. Beş yıl önceki o operasyon... Bulgaristan. Kuzey..." Bilge arabayı aniden yolun kenarına kırıp frene öyle bir bastı ki emniyet kemerleri göğsümüze saplandı. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o acı çığlık, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti.
Direksiyonu sıkan ellerini bana doğru çevirdi. "Ne dosyası? Ne diyor o şerefsiz?"

"Kuzey bir hainmiş..." dedim, gözlerimi ön camdan ayırmayarak. İçimdeki o boşluk beni yutmak üzereydi. "Operasyon raporunun altında imzası var. Muhbir olarak onun adı geçiyor. Varnalılar sadece parayı ödemiş. Tetiği çeken, emri veren..."

"Dur orada!" Bilge aniden bağırarak sözümü kesti. Öfkeyle direksiyona öyle bir vurdu ki korna sesi gecenin içinde yankılandı. "Sakın o kelimeyi tamamlama Akça! Seni kandırmış. O şerefsiz senin beyninle oynuyor!"

Başımı hızla ona doğru çevirdim. "İmza onun elinden çıkmaydı Bilge! Kendi gözlerimle gördüm!"

"Ulan sen deli misin?!" Bilge iki eliyle omuzlarımdan yakalayıp beni sarstı. Gözlerindeki o hırçın, korumacı abi ifadesi hiç bu kadar keskin olmamıştı. "Unuttun mu? Kuzey, o karlı ormandaki baskından tam iki gün önce sol bileğinden vurulmuştu! Teşkilat'ın gizli revirinde onun elini bizzat ben sardım. Çocuk kalem bile tutamıyordu, o tarihte o rapora nasıl imza atsın?!"

Duyduğum kelimelerle birlikte beynimde sanki bir bomba patladı. Zaman durdu. Geçmişin o sisli sahneleri birer birer temizlendi. Sol bileği... Evet, Kuzey solaktı ve o operasyondan önce eli sargılıydı. Kalem tutması, o kusursuz imzayı atması imkansızdı.

Teoman yalan söylemişti.
Beni darmadağın etmek, o intikam hırsımı elimden alıp beni savunmasız bırakmak için zekice, acımasızca bir oyun oynamıştı. Beni kendi elleriyle yıkıp, sonra o yıkıntıların arasında diz çöküşümü izlemek istemişti. "O herif..." dedim, masanın altındaki ellerim bu sefer korkudan değil, saf, katıksız bir nefretten tir tir titrerken. "Beni kendi kazdığı kuyuya düşürmeye çalıştı."

"Seni o yalanla besleyip bitirecekti," dedi Bilge, arabayı tekrar vitese takıp gaza basarken. Sesi buz gibiydi. "Şimdi eve gidiyoruz. O kolyeyi de, o dosyayı da alıp bu şehirden gideceğiz."

"Hayır," dedim, gözlerimdeki o karanlık pırıltı yeniden canlanırken. Elimi kalbimin üzerindeki kolyeye götürdüm. "Gitmiyoruz. O benimle kumar oynadı Bilge. Şimdi o masayı ateşe verme sırası bende."

Eve geldiğimizde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Üzerimdeki o ağır, ipek elbiseyi hırsla çıkarıp fırlattım. Siyah eşofmanlarımı ve tişörtümü giydim, saçlarımı dağıttım. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürürken içimdeki o adrenaline karışan öfkeyi bastıramıyordum. Alaz Miraç Varnalı... Bana attığın o sahte maskeyi senin boğazına dizeceğim.
Tam o sırada, komodinin üzerinde duran şahsi telefonum acı acı titremeye başladı.

Ekrandaki numara gizliydi. Şifreli, Teşkilat'ın eski hatlarından gelen o tanıdık frekans serisi ekranda belirdi. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Telefonu hızla kaptım ve açtım. Kulağıma dayadığımda karşı taraftan gelen o derinden, nefes nefese gelen ses içimi ürpertti.

Bu, limandaki o kirli kahvehaneden kaçan ihtiyar Rıfat'ın sesiydi.
"Manal... ya da her neyse, dinle beni," dedi Rıfat, arkasından gelen rüzgar sesinden anlaşıldığı kadarıyla limanda, açık bir alandaydı. "Teoman'ın odasından çıktığını gördüm. Sana o dosyayı verdi, değil mi?"

"Yalanmış," dedim, dişlerimi sıkarak. "Kuzey hain değildi. O imza sahte."

"Elbette sahte kızım!" diye fısıldadı Rıfat, sesi korkuyla titriyordu. "Teoman seni darmadağın etmek istedi çünkü o kolyenin sende olduğundan şüpheleniyor. Sana asıl gerçeği söylemek için aradım, çünkü Varnalılar benim de peşime düştü. O karlı ormanda tetiği bizzat Teoman'ın babası, o eski masanın kurucusu çekti. Operasyonun emrini de onlar verdi. Kuzey seni korumak için kendini feda etti!"

Nefesim kesildi. Göğsüm sıkıştı. Rıfat'ın sesi kulaklarımda yankılanırken arkasından gelen o sesle irpildim.
Fren sesi. Ve hemen ardından bir silah patlaması.
"Rıfat! Rıfat ses ver!" diye bağırdım telefona doğru.
Telefondan sadece hırıltılı bir nefes ve ardından gelen o tekinsiz, tanıdık ses yükseldi. Telefon Rıfat'ın elinden düşmüş, bir başkası tarafından alınmıştı. Karşı taraftaki adam telefonu kulağına götürdü. Ve o karanlık, alaycı nefesi duydum.
Teoman'ın sesiydi.
"Zehir zihnine ulaştı mı Manal?" dedi Teoman, arkadan gelen deniz dalgalarının sesinin arasında. Sesi o kadar sakin, o kadar acımasızdı ki... "İhtiyar çok konuştu. Ama unutma, benim oyunumda piyonlar erken ölür. Şimdi... o kolyeyle birlikte bana geleceksin. Yoksa bir sonraki mermi, kapında bekleyen o sadık köpeğinin kafasında patlar."
Telefon yüzüme kapandı.
Dudaklarım aralandı, içimdeki o vahşi canavar tamamen serbest kaldı. Telefonu yatağın üzerine fırlatırken gözlerimdeki o sarsıntı yerini tamamen kana bulandırdı. Teoman Varnalı, tetiği çekmişti.

Dişlerimi birbirine öyle bir bastırdım ki çenemin sızısı şakaklarıma vurdu. Teoman benim paniklememi, nefes nefese ayağına kapılan o çaresiz kız olmamı bekliyordu. Beni rüzgarıyla savurabileceğini sanıyordu. Ama unuttuğu bir şey vardı: Fırtınanın içinden gelenler, esen rüzgardan korkmazdı.

Aşağı kata indiğimde evin geniş mutfağından gelen tanıdık, sakin tıkırtılar beni bir anlığına o kanlı gerçeklikten çekip çıkardı. Arzu Arel'in bu eve yerleştirdiği, her hareketimizi gizlice rapor ettiğini bildiğim ama şimdilik ses çıkarmadığım iki hizmetçi kadın, muazzam bir sessizlikle akşam yemeğini hazırlıyordu. Masanın üzerine serilmiş keten örtü, porselen tabaklar, taze pişmiş et kokusu... Dışarıdaki o pis, kurşun kokan dünyaya inat, burası fazla huzurlu, fazla sahteydi.

Bilge, masanın en ucundaki sandalyeye çökmüş, üzerindeki ceketi fırlatmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Önündeki boş tabağa nefretle bakıyordu. Beni gördüğünde gözlerindeki o hırçın, sorgulayan bakış düzleşti.
"Yemek hazır, Manal Hanım," dedi hizmetçilerden biri, sesindeki o yapmacık saygıyla hafifçe eğilerek. "Arzu Hanım özellikle düzenli beslenmeniz konusunda uyardı."

"Çıkın," dedim, sesimdeki o çiğ soğukluk kadının cümlesini havada dondurdu. "İkiniz de arka eve geçin. Ben çağırana kadar da buraya adım atmayın."

Kadınlar birbirlerine ürkek bakışlar fırlatarak hızla mutfaktan süzüldüler. Kapı kapandığı an Bilge ayağa fırladı. "Telefon çaldı," dedi, sesindeki o hırıltı mutfağın yüksek tavanında yankılanarak. "Kulaklığın frekansı kesilmeden hemen önce bir ses duydum. Kimdi o?"

"Rıfat," dedim. Sandalyeyi çekip oturdum. Önümdeki çatalı parmaklarımın arasında sıkıştırırken gözlerimi Bilge'nin gözlerine diktim. "Ve hemen arkasından Teoman. Rıfat'ı infaz etti, Bilge. Telefonu kulağına alıp beni seninle tehdit etti."

Bilge'nin göz bebekleri öfkeyle büyüdü, mutfak tezgahına sert bir yumruk indirdi. "O şerefsiz... Seni buraya getirtmek için beni mi yem yapıyor? Gidip kafasına sıkacağım, bitti bu oyun!"

"Otur," dedim, sesimi bilerek en alt tona çekerek. "Önce yemek yiyeceğiz."

"Ne?" Bilge şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Adam dışarıda bizi avlamak için bekliyor, sen yemek mi yiyeceksin?"

"Otur dedim, Bilge," dedim, önümdeki tabağa uzanarak. "Aç bir mideyle, darmadağın bir zihinle savaşa girilmez. Teoman bizim şu an korkudan titreyerek yollara düşmemizi bekliyor. Ona istediği o zavallı kızı vermeyeceğim. Biz yemeğimizi yiyeceğiz, o dışarıda, o soğuk limanda köpek gibi bekleyecek. Bizim zamanımız geniş, onunki dar." Bilge derin, hırçın bir nefes alıp karşımdaki sandalyeye oturdu. Elindeki çatalı ete saplarken sanki Teoman'ı parçalara ayırıyordu.

İkimiz de dakikalarca tek bir kelime bile etmedik. Sadece çiğnedik, sadece yuttuk. İçimizdeki o nefreti, intikam hırsını birer kurşun gibi midemize indirdik. O yemek, bizim sessiz savaş yemini ayinimizdi.

Tabağımı kenara ittiğimde gözlerimdeki o sarsılmaz, hesapçı ifade tamamen yerine oturmuştu. "Şimdi," dedim, sandalyeme arkama yaslanarak. "Bana o otelde çaldığımız kolyenin birebir kopyasını getireceksin. Hani o teşkilat işleri için depoda tuttuğumuz sahte pırlanta serisinden olanı." Bilge'nin dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı. Benim ne yapmaya çalıştığımı, o zehirli zihnimin nasıl çalıştığını anında çözmüştü. "Tuzak içinde tuzak," diye mırıldandı, sesindeki o korumacı öfke yerini tehlikeli bir hayranlığa bırakırken. "Teoman o kolyeyi aldığını sanıp zafer sarhoşuyken, sen arkasından dolanacaksın."

"Aynen öyle," dedim, elbisemin içindeki gerçek kolyeyi çıkarıp masanın üzerine bırakırken. Pırlantalar mutfağın loş ışığında son kez parıldadı. "Gerçek kolye bu evde, senin koruman altında kalacak Bilge. Sen benim arkamdaki o gizli nişancı olacaksın. Ben o limana Teoman'ın karşısına sahte kolyeyle çıkacağım."

Bilge ayağa kalktı, masanın üzerindeki gerçek kolyeyi alıp cebine koyarken gözlerimin içine baktı. "O herif senin gözünü bile kırpmadığını görmüştü Akça. Bu gece, o gözlerin arkasındaki azraili görecek."

"Dışarıda ben Manal'ım," diye fısıldadım, ayağa kalkıp deri ceketimi üzerime geçirirken. "Ve Manal Arel, kumar masasında asla kaybetmez." Saat gece yarısı ikiye yaklaşırken, sahte kolyeyi cebime yerleştirip evden çıktım. Hava buz gibiydi, denizden gelen o tuzlu rüzgar saçlarımı uçuruyordu. Teoman Varnalı... Beni yalanlarla yıkabileceğini, Bilge'yle korkutabileceğini sandın. Şimdi o limana geliyorum. Kendi ellerinle yazdığın o yalan senaryonun içinde, kendi kanınla nasıl boğulacağını izlemeye geliyorum.

&&&

Limana doğru sürdüğüm arabanın içi, adeta bir barut fıçısı gibi sessiz ve patlamaya hazırdı. Yan koltukta oturan Bilge'nin gözleri sürekli dikiz aynasındaydı, sağ eli ise vites kutusunun hemen altına sakladığı o 9 mm'lik namluya kenetlenmişti. Silecekler, ön cama vuran o ince, tekinsiz çiseleyen yağmuru sağa sola savururken, içimdeki o zehirli dürtü tıkır tıkır işliyordu.

Teoman Varnalı... Beni kendi elleriyle kazdığı yalan kuyusuna çekmiş, Kuzey'in adını kirleterek beni zihnen felç etmeye çalışmıştı. Ama unuttuğu bir şey vardı: Bir kadının intikam hırsını yönlendirebilirsiniz, ama o kadının gerçeği bir kez fark etmesine izin verirseniz, o hırs sizi yakan bir cehenneme dönüşürdü.

Limanın devasa, paslı sac kapılarından içeri süzüldüğümüzde saat üçe geliyordu. Etrafta ne bir bekçi vardı ne de tek bir ışık. Sadece vinçlerin gökyüzüne doğru uzanan devasa, siyah siluetleri ve konteynerlerin yarattığı o karanlık labirentler... Arabayı fenerlerin menzilinden uzak, kör bir noktaya bıraktım. "Kulaklığı kontrol et," dedim, motoru durdurup farları söndürürken. Karanlık bir anda üzerimize çöktü. Bilge kulaklığına dokundu, sesi doğrudan zihnime ulaştı. "Net. Ben sol taraftaki boş konteyner zincirinin arkasından dolanıyorum. Görüş açısını yakaladığım an tetikteyim. O sahte parçayı herife yedirene kadar gözüm üzerinde."

"Unutma," diye fısıldadım, kapıyı usulca aralarken. "Tetiği ben işaret etmeden çekmeyeceksin. Teoman'ın canını sadece bir kurşunla almayacağım. Önce o kibri, o sahte dosyaları tek tek burnundan gelecek."

Arabadan indim. Yağmur damlaları deri ceketimin omuzlarına vururken, yüksek topukluları arabada bırakıp ayağıma geçirdiğim o eski postalların tabanları, ıslak betona tok seslerle gömüldü. Sağ elim, ceketimin iç cebindeki o sahte chokere gitti. Sahteydi ama dışarıdan bakıldığında parıltısı göz alıyordu. Teoman'ın bunu anlama şansı yoktu; çünkü o, şu an zafer sarhoşluğunun körlüğü içindeydi.
Limanın en ucuna, denizin o siyah bir çarşaf gibi çalkalandığı rıhtıma doğru yürüdüm. Rıfat'ın kanının aktığı yer burası olmalıydı.

Ve oradaydı. Bir konteynerin gölgesine yaslanmış, üzerinde sadece siyah bir kazak ve koyu renk bir paltoyla, parmaklarının ucunda yanan sigaranın koru karanlığı delen Teoman... Beni gördüğü an sigarasından derin bir nefes çekti ve izmariti denizin karanlık sularına doğru fırlattı. Adımları bana doğru yöneldiğinde yüzündeki o tanıdık, alaycı ve her şeyi bildiğini sanan o şeytani gülüş açığa çıktı.
"Geç kaldın, Manal," dedi, sesi dalgaların sesini ezerek kulağıma ulaştı. "Bir an korkup o sadık köpeğini de alıp kaçtın sandım."

"Korku benim lügatimde yok, Teoman, bunu o kumar masasında öğrenmiş olman gerekirdi," dedim, tam karşısında, aramızda üç adımlık bir mesafe bırakarak durdum. Rüzgar saçlarımı yüzüme savuruyordu ama gözlerimi bir saniye bile kırpmıyordum. "Rıfat'ı öldürdün. Sırf senin o sahte dosyanın arkasındaki pisliği bana anlatmasın diye."

Teoman hafifçe güldü, ellerini paltonun cebine sokarak bana doğru bir adım daha attı. "İhtiyar çok konuşuyordu. Ayrıca... dosyanın sahte olduğunu kim söyledi? Hâlâ o ölmüş hainin hatırasına sığınacak kadar zayıf mısın?"

"Kuzey'in sol bileği sakattı Teoman," dedim, sesimi en keskin, en ezici tona çekerek. "O rapora imza atamazdı. Beni kendi yalanlarınla yıkabileceğini sandın değil mi? Karşıma o sahte kağıtları çıkarırken, benim o geçmişi senden daha iyi bildiğimi unuttun."

Teoman'ın yüzündeki o muzaffer gülüş bir anlığına buz kesti. Göz bebeklerinin karanlıkta hızla büyüdüğünü gördüm. Yakalandığını anlamıştı. Zekasına indirilen bu darbe, onu beklemediği bir yerden sarsmıştı. Ama bozuntuya vermemeye çalışarak çenesini dikleştirdi. "Zekisin..." diye mırıldandı, sesindeki o hırıltı geri gelmişti. "Gerçekten çok zekisin. Ama bu zeka şu an seni kurtarmaya yetmeyecek. Kolye nerede?"

"Burada," dedim. Elimi yavaşça ceketimin içine götürdüm. Teoman'ın gözleri anında elime kilitlendi, nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum. Cebimden o sahte, parıltılı chokeri çıkardım ve parmaklarımın ucunda salladım. "Günlerdir peşinde koştuğun, uğruna adamları feda ettiğin o lanet parça. Şimdi... o sahte dosyanın arkasındaki gerçek emri kimin verdiğini, babanın o karlı ormanda ne işi olduğunu bana anlatacaksın. Yoksa bu kolyeyi şu an arkandaki o karanlık sulara fırlatırım. Ve inan bana, Varnalıların o büyük imparatorluğu o suyun dibinden bir daha asla çıkamaz."

Teoman kolyeye baktı, pırlantaların sahte ışığı gözlerinde yansıdı. Dudaklarının kenarı delice bir hırsla kıvrıldı. "Bana blöf yapamazsın Manal," dedi ve elini beline doğru götürdü.

Tam o sırada, arkasındaki konteynerin tepesinden keskin bir kırmızı lazer ışığı tam Teoman'ın kalbinin üzerine oturdu. Bilge, hedefi tam on ikiden sabitlemişti.
"Bu bir blöf değil, Teoman Varnalı," diye fısıldadım, yüzüme o en ölümcül, en acımasız gülüşümü yerleştirerek. "Şimdi söyle... Kumarı kim kazandı?"

Gözlerimin içine bakıyordu; ne korku vardı bakışlarında ne de pişmanlık. Sadece sınırları zorlanmış, delice bir hayranlık...
Tam dudaklarımı aralayıp ona son darbeyi vuracaktım ki, Teoman'ın paltonun cebindeki telefonu gecenin sessizliğini yırtarak acı acı çalmaya başladı.

Teoman gözlerini gözlerimden ayırmadan elini cebine attı. Telefonu çıkardı, ekrana baktı ve dudaklarının kenarı tuhaf bir memnuniyetle kıvrıldı. Parmağını ekranda kaydırıp doğrudan hoparlörü açtı.

Telefonun diğer ucundan yükselen ses, buz gibi, otoriter ve asil bir kadına aitti. Fulya Varnalı. Teoman'ın annesi. Salondaki o yapmacık ev sahibi gitmiş, yerine sesiyle insanı diz çöktüren o gerçek Varnalı kraliçesi gelmişti.
"Oğlumla oynamayı bırak küçük kız," dedi Fulya Varnalı. Sesi hoparlörden çıkıp rıhtımın beton duvarlarına çarparak kulaklarımı tırmaladı. "Elindeki tek kozun o sahte kolye olduğunu biliyoruz. Gerçeğinin ise... tam tamına yirmi saniye önce Bilge'den alındığını söylemek için aradım." Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kalbim göğüs kafesimi delecek gibi atmaya başladı.

Kulaklığıma bastırdım hırsla. "Bilge! Bilge ses ver!" Statik bir cızırtı bile yoktu. Tamamen kesilmişti.
Fulya Varnalı'nın o kibirli sesi telefondan tekrar yükseldi: "İkiniz de hemen yanınıza yaklaşan adama bakın." Teoman'la aynı anda başımızı rıhtımın karanlık gölgesine doğru çevirdik. Konteynerlerin arasından, siyah takımlı, izbandut gibi bir Varnalı adamı bize doğru yürüyordu. Ve adamın havaya kaldırdığı sağ parmaklarının ucunda, ay ışığının altında kusursuzca parıldayan, milyarlık o gerçek kolye sallanıyordu. Bilge'yi alt etmişler, kolyeyi almışlardı.
İçimdeki o Manal maskesi bir anda çatırdayıp un ufak oldu. Gözlerim öfkeyle ve çaresizlikle karardı.

Tam o sırada denizin siyah sularını köpürterek devasa, lüks bir motor yat yanaştı. Teknenin motor sesi limanda yankılanırken, güvertedeki spot ışıkları yandı ve teknenin ucunda Fulya Varnalı belirdi. Üzerindeki kürk palto ve kusursuz topuzuyla, tam bir ölüm meleği gibi dikiliyordu orada.

Fulya, kolyeyi tutan adama doğru elini uzattı. "Getir onu bana," dedi soğuk bir sesle. Kolyeyi tutan adam, betonun bittiği o tehlikeli kenara geldi. Tekne dalgalarla sallanıyor, denizle arasında tehlikeli bir boşluk yaratıyordu. Adam, karanlık ve hırçın denize düşmemek için parmak uçlarında dengede durmaya çalışarak vücudunu ileriye doğru esnetti. Elindeki kolyeyi, Fulya'nın uzanan eline doğru uzattı.
Her şey bir buçuk saniye içinde oldu.

Sert bir dalga teknenin gövdesine vurdu. Tekne aniden geriye doğru yalpalayınca, Fulya'nın parmakları adamın eline teğet geçti. Adam dengesini kaybetmemek için kollarını iki yana açıp hırsla geri çekildi.

Ama o an, parmaklarının ucundaki o milyarlık kolye, havada yavaş çekimde bir kavis çizerek denizin o zifiri karanlık, derin sularına doğru süzülmeye başladı.
Zaman durdu. O milyarlık mücevher, geçmişimizin, yalanlarımızın ve intikamımızın tek anahtarı, o hırçın dalgaların arasına doğru düşerken... Teoman'la gözlerimiz aniden birbirinde kesişti.
O zifiri karanlık gözlerde ilk defa sahte bir maske yoktu. Benim gözlerimde de öyle.

İkimiz de aynı şeyi biliyorduk: O kolye giderse, ikimizin de savaşı bitecekti. Tek bir kelime bile etmedik. Birbirimize komut vermedik. Aynı anda, aynı saniyede ikimiz de beton zemininden güç alarak kendimizi o simsiyah, buz gibi denizin derinliklerine doğru fırlattık.

Suyun soğukluğu tenime bir bıçak gibi saplanırken, rıhtımdan yükselen Fulya'nın çığlık sesleri suyun altında boğuk bir uğultuya dönüştü. Karanlığın içinde, dibe doğru süzülen kolyenin o son parıltısını yakalamak için gözlerimi açtım. Ve hemen yanımda, suyun o tekinsiz maviliğinde, bana doğru elini uzatan Teoman'ın gölgesini gördüm.
Suyun altında bile birbirimizin canını almak ister gibi, ama o kolyeye ulaşmak için delice bir yarışın içinde, karanlığın en dibine doğru batıyorduk.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.