AMBİVALAS kitap kapağı

2. bölüm / 26

AMBİVALAS

BORDO

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: BORDO

Üzerime doğru gelen gemi bana çarpmadan durabilmişti Yavaşça birisi eğilerek bana elini uzattı. Üzerinde koyu takım elbise vardı; kravatı düzgün, ceketinin omzunda duruş kadar soğuk bir hava taşıyordu. Koruma gibiydi ama aynı zamanda resmiydi. Elindeki eldivenler beyazdı; her hareketi hesaplıydı.

"Akça hanım," dedi, sesi pürüzsüz ve yumuşaktı. Elini uzattı. Parmakları titremiyordu. "Bizimle gelmeniz gerekiyor." Kelimeleri beklemiştim ama son sözü duymak zor oldu. Zihnimde bir şimşek çaktı. "Annenizin emri," diye ekledi. Cümle o kadar basit, o kadar ani düştü ki;
içimde bir kapı kilitlendi.

Annenizin emri.

O kelime beynime bir at nalı gibi çarptı. Anneniz. Kelimeyi söyleyen bu adam için sadece bir görevdi; benim içinyse eski bir yaraydı. Akça. Gerçek adım. Gerçek geçmişim. Manal ve Akça bir gölge kadar iç içe. Annem?

Durduğum yerde dünya bir an için daraldı. Yüzümdeki ifade dondu. Gözlerimin etrafında duman toplanırken, kulağımın dibinde kendi kalbim atıyordu.
Adamın elindeki beyaz eldiven, bana uzatılan bir davetiye gibiydi; ama davet değil, emirdi.

Belki bir tuzak. Belki bir oyun. Belki annemin adı sadece bir yemdi. Ama bir başka gerçek daha vardı: annemin adı, bir güç gösterisiydi. O ismi duyanlar titrerdi. O ismi duyanlar bana emir veremezdi. Vermemeliydi. Adamın elindeki eldiven parmaklarımı fırçaladı. Hâlâ bekliyordu. Gözlerimde bir tebessüm dans etti; soğuk, kontrollü, hiçbir şeyin içten gelmediği bir tebessüm.

"Annenizin emri," dedi tekrar, daha yumuşak. "Akça Hanım, lütfen."
Annemin adı mı üstün gelecekti yoksa benim seçimim mi?
Suyun üzerinde iki yol vardı. Birinde annemin gölgesi. Diğerinde kendi gölüm. Bordaya baktım; adam hâlâ elini uzatıyordu. Ardımda Bilge'nin bakışı, bekleyişi vardı. Önümde gemi, duman, gece.
Bir an durdum. Sol elimle eldivene, uzatılan ele bakıp sonra yüzüme götürdüm. Parmaklarım suyun soğuğunu, dumanın külleri taşırken içimde bir ses daha duyuldu: Eğer sözleri bir tuzaksa, elimi tutan şu el bile oyun kurucunun parmağı olabilir.
Gülümsemedim. Kafamdan bir sel geçti; planlar bir file gibi kafamda açıldı. Ama o anın kuralı belliydi: dışarıdan gelen emirler, benim içimde yeni bir düzen kurmaya yetmezdi. Yine de... merak öldürürdü.
"Elimi tut," dedi adam sabırla.
"Anneniz size söylemek istedi."

"Annem çoktan söyledi," diye karşılık verdim, sesi soğuk ama rahat. "Sadece doğru telefonu
bekliyorum."

Adamın yüzünde bir çatlama oldu; görevlinin maskesinin altında küçük bir şaşkınlık belirdi. "Akça Hanım-" diye başladı, ama kelimeler boğuk kaldı.

Beni yanına çekmeye kalktı. Bir an için gözlerimiz birbirine kilitlendi. Ardından, gülüşüm soğuk bir kristal gibi çatladı. "Annem beni çağırıyorsa," dedim. "Gidelim bakalım."
Konuşmam kısa, keskin ve netti.
Adamın elinden tutmadan gemiye çıktım.

Gemiye adımımı attığım anda, metal zeminin soğukluğu ayak tabanlarımdan yukarıya tırmandı. Kıyıda patlayan geminin alevlerinden yükselen duman hâlâ gökyüzünü yalıyordu. Çevremde takım elbiseli adamlar vardı; siyah gözlükler, sert yüzler, birbirine benzer tavırlar. Hepsi bana bakıyordu, ama kimse bir şey söylemeye cesaret edemiyordu.
Ben yürüdükçe arkamda ayak sesleri çoğaldı. Adamlar sanki etrafımda görünmez bir duvar örüyordu. Ama ben alışkındım; duvarları yıkmak benim işimdi.
Geminin koridorlarına girdik. Parfüm ve tütün kokusu birbirine karışmıştı. Her şey steril, her şey düzenliydi. Ne kadar disiplinli olduklarını göstermek ister gibiydiler. Benim için sadece sıkıcıydı.

Başımı kaldırdım. Koridorun ucunda büyük bir kapı vardı. Altın rengi kulpları ışığı yakalıyor, kapının önünde iki koruma daha dimdik bekliyordu.

Kapı açıldığında içeride ağır bir sessizlik vardı. Loş ışık, büyük bir masayı aydınlatıyordu. Masanın üzerinde birkaç dosya, yan yana dizilmiş bardaklar ve ortada yanan tek bir mum... Sanki bir oyun başlamış, ilk hamle benden bekleniyordu.

Adımlarımı yavaşlattım. Her göz bana bakıyordu. İçimde bir çarpıntı değil, bir meydan okuma vardı. Annemin adı hâlâ kulaklarımdaydı.
Ve tam o anda, içeriden derin, tok bir ses duyuldu:
"Hoş geldin, Akça."

Kapının ardındaki loş salonda, masanın başında uzun boylu, kısa saçlarıyla bir kadın oturuyordu. Üzerinde koyu renkli, şık bir ceket vardı; omuzlarından yayılan o otoriter aura, yıllardır kimsenin sorgulamaya cesaret edemediği bir gücün iziydi.
Arzu.
Annem.
Bakışları sertti. Sanki tüm odadakiler onun gözünden talimat alıyordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı ama bana doğru yöneldiğinde o tebessüm buz kesildi. Yüzüme bakıyordu; ama bir anne gibi değil, yıllardır görüşmediği bir ajana bakar gibi.
"Hoş geldin, Akça." Sesinde ne özlem vardı, ne sevgi. Sadece kontrol.
Omuzlarımı dikleştirdim. İsmimi söylerken dudaklarının kıvrılışını izledim. Manal'ı değil, Akça'yı çağırmıştı. Gerçek ismim, kan bağım, o sakladığım yarayı yeniden açmıştı. Ama yüzümde tek bir duygu kırıntısı yoktu.

Yavaş adımlarla masaya yaklaştım. Arkamdan gelen korumalar sessizce geri çekildi. Aramızda sadece soğuk bir boşluk kaldı. "Demek buradaydın," dedim. Sesim buz gibiydi. Gözlerim onun kısa saçlarına kaydı. Güçlü görünmek isteyen bir kadın... ama benim gözümde hâlâ tek bir şeydi: babamı aldatan bir kadın. Ve daha benzeri şeyler.

Annem başını yana eğdi, bakışlarını üstümden ayırmadan konuştu.
"Yıllar sonra karşıma çıkışın böyle olacaktı, biliyordum. Yine de... burada olman sevindirici."
Alaycı bir gülüş dudaklarımdan sızdı.
"Sevindirici mi?" dedim. "Babamı mezara koyup ardından bana sevindirici diyebilecek tek kadın sensin."
Odada ince bir uğultu yayıldı. Korumaların bakışları kaçamak bir şekilde bize kaydı. Annem hiç kıpırdamadı. Dudaklarının kıyısında belli belirsiz bir kıpırtı belirdi.
"Geçmişi hâlâ sırtında taşıyorsun, Akça," dedi. Sesinde ne öfke ne de utanma vardı. Sadece alışkanlık. "Ama bilmelisin ki o geçmiş... senin bugünkü gücünü yarattı."
Sertçe masanın üzerine eğildim. Aramızdaki mesafeyi kapatırken gözlerimi onunkilerden ayırmadım.
"Benim gücümü yaratan sen değilsin. Benim gücümü, senin ihanetin yarattı. Eğer sen o gece babama sırtını dönmeseydin... belki ben hâlâ sadece Akça olurdum. Ama artık Manal'ım. Senin değil, benim yazdığım oyunun oyuncusuyum."
Annem derin bir nefes aldı, ama hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini kısıp beni izledi. O an odada görünmez bir satranç tahtası kurulduğunu hissettim. İlk hamle yapılmıştı.

Annemin gözleri masanın üzerinde bir yerde sabitlendi. Konuşmaya başlamadan önce bir an durdu, odadaki sessizlik bir ağırlık gibi çöktü. Sonra yavaşça konuştu:
"Bir görev var," dedi, sesi yumuşak ama emrediciydi.
Gözüme baktı. İçimde bir şey kıpırdadı. Bir an düşündüm. Sonra baktım ona, yüzümde o bildik ince tebessümle "Ne?" dedim soğuk. "Söyle bakalım."
Arzu dudaklarını büktü, etrafına bakıp kimseye bakmadan devam etti: "Model olacaksın."
Kafamın içinde çarpışan birkaç düşünce. Model mi? Gülümsememi bastırdım.

"Model mi?" diye yineledim. "Ne alakası var bununla?"
Annem başını salladı, elini boynuna götürdü. Hareketi sakin, provokatifti. "Zarif boynunda taşıman gereken çok değerli bir mücevher var." Cümle, odada bir çınlama yarattı. Gözlerim kısıldı. Boynuma elim değdi, soğuk bir oyun sandığı gibi hissettim sözleri.
"Peki o mücevher senin eline nasıl ulaştı?" diye sordum, şüpheyle baktım.

Göz kırpmadan karşımdaki sandalyeyi işaret etti.
Beklemeden oturdum. Derin bir nefes aldı. Masaya ellerini koydu, konuşması ağırlaştı.
"Fulya Varnalı. Varnalı'nın en küçük gelini."Kafam takla attı. Fulya Varnalı... annemin bir zamanlar çok sevdiği ortaokul arkadaşı.

"Fulya Varnalı mı?" diyebildim sadece.

"Evet," dedi Arzu. "Varnalıları bilirsin. Nesilden nesile aktarılan, değerli taşlarla süslenen bir kolye vardır. O kolye neslin annelerinin elinden geçmiş; şimdi son sahibi Fulya Varnalı." Gözlerimi kaçırdım, sonra tekrar ona baktım.

"Fulya Varnalı dediğin kadın," dedim, "ortaokuldaki sıra arkadaşın değil miydi?"

Arzu'da ince bir gülümseme belirdi. "Evet," dedi. "Sıradan bir bağlantı."

"Kolye nasıl eline geçti?" diye yineledim, direkt ve keskin.

"Teyzen sayesinde," dedi Arzu soğukkanlı. "Teyzen işi bitirdi. O kolye şimdi bizim planımızın bir parçası." Anladım. O an zihnimde birkaç ihtimal birbiriyle çarpıştı. Annemin oynadığı plan büyük. Teyzem kime ne yaptı da o kolyeyi çaldı?

"Anladım," dedim yavaşça. "Ne yaptığını tahmin etmek zor değil." Gülümsedi ama bu gülüş bir vaat değil, bir tehditti.

"Peki, tamam diyelim bu iş oldu," diye devam ettim. "Kazanç ne?"
Oda bir an daha sustu. Gözlerini kısarak bana baktı. Sonra, beklenmedik bir ifade takındı. "Tahmin edemeyeceğin bir miktar," dedi. "Ayrıca... Varnalılar ortalığı ayağa kaldıracak. Burada da görev sende."

"Neymiş o?" diye sordum. Sesim kısa, doğrudan.

Annem yerinde doğruldu; yüzü ciddileşti. "O kolyeyi Teoman Varnalı'dan saklayacaksın," dedi.

İçimde bir kıvılcım daha yandı. Teoman Varnalı. Adını duyunca yemek gibi ağır bir tat bırakan bir isim. O soyun erkekleri, korumaları, güçleri vardı. Bu iş basit değil; bu, domino taşlarını devirecek bir hamleydi.

"Ne? Yani ben... onun elinden mi saklayacağım?" diye sordum, anlamaya çalışır gibi.
"Evet," dedi Arzu. "Teoman alırsa işler karışır. Sen onu oyalayacaksın. Kolyeyi senin gözetiminde tutacağız. Senin yeteneklerin, kimsenin beklemediği şekilde işe yarar."
Dudaklarımda bir tebessüm dolaştı o tebessüm, havalı, hafif tehlikeli. Bir planın tam ortasındaydım; Akça'nın soğuğu, Manal'in gözüyle hesap yapıyordum.

"Peki, nasıl saklayacağım?" diye sordum. "Nasıl alınır elimden?"
Arzu ellerini birbirine sürttü, nazik bir hareketle. "Senin bunu nasıl yapacağını bilmeni istemem," dedi. "Görev senden; yöntem sende. Sadece bilmen gerekenler: kolye senin korumana teslim edilecek. Teoman peşine düşecek; sen onu meşgul edeceksin. Kolyeyi güvenli bir yere saklayacaksın. Ve kimseye, kimseye söylemeyeceksin."

Sustum. Her kelime bir nüktedanlık, bir sınav gibiydi. Afet'in geçmişi, Manal'ın şimdiki hali ikisi de bu oyunun içinde kullanılacaktı.
"Peki," dedim sonunda. "Ya işler ters giderse? Teoman 'ı kandırmak, Varnalıların gazabını çekmek... bu oyun sana ne kazandıracak?"
Arzu yüzü değişmedi. "Tahmin edemeyeceğin bir miktar," dedi tekrar, ama bu kez sesinde bir soğukluk daha vardı. "Ve ayrıca-senin konumun güçlenecek. Varnalılar seni görmeden hareket etmez. Onlar peşine düşecek, sen de onlara karşı bir koz oluşturacaksın. Bu bize istediklerimizi verir."

İçimde hem iğrenme, hem merak, hem kin vardı. Annemin teklifiydi.
"Peki bu teoman varnalı denen şahıs beni tanıyor mu?"

"Seni tanımayan mafya yok. Tabii sadece Manal Arel olarak biliyor. Akça Kurt'u bilmiyor."

"Tamam," dedim. "Söyler misin ne zaman başlıyoruz?"

Başını hafifçe salladı. "Yarın," dedi. "Senin için her şey hazır olacak. Kolyeyi sana getirecekler. Sen sakla. Teoman geldiğinde herkes görsün."

"Anlaşma bile yapacak mıyız?" diye sordum. "Söz yetmez. Bu iş kanaat istiyor. Ve eğer bu iş beni yakarsa-"
Annem gayet sakindi "Seni koruyacağız, Akça. Ama unutma: bu, bizim oyunumuz. Kurallara uyacaksın."

O anda bir şey daha düşündüm. Annemin adı, onun gücü, ve benim geçmişim. Bir savaşın ortasında, iki taraf da beni koz olarak kullanıyordu. Ama ben, Manal, Akça'nın gölgesinde bir kez daha kendimi tasarlamak zorundaydım.
"Tamam," dedim kısa. "Yarın. Kolyeyi sunacağım. Teoman gelirse... o da görecek."

Arzu biraz daha yaklaştı, gözleriyle beni tarttı. "Gelecek, emin olabilirsin." dedi. "Sana güveniyoruz, Akça. Senin elin, bizden daha temiz olabilir." Gülümsedim. Hem alaycı hem ölçülü. "Beni kullanmak istiyorsanız," dedim, "iyi para verin. Yoksa eğlence oyunu olmaz."
Annem hafifçe güldü, annelikten ziyade bir iş kadını gülüşüyle. "Parayı düşünme. Senin için... beklenmedik bir miktar."
Odada bir sessizlik çöktü. Sandalyemden kalktım. Dışarı çıkarken Bilge'ye baktım, o da başını salladı, gözlerinde karışık bir heyecan vardı. Dış kapıya yönelirken, kafamda planlar dönüyordu. Fulya, Teoman, kolye, annem. Her biri bir satranç taşıydı.
Gece soğuktu. Limanın dumanı arkamda yükseliyordu. Ben ise bir kez daha seçim yapmıştım. Ne annemin emrine körü körüne boyun eğecektim ne de onunla savaşmak için boşuna çarpışacaktım. Manal, kendi kurallarını çiziyordu. Ve bu kurallar, bir kez daha beni karanlığa sürükleyecek ama aynı zamanda güçlendirecekti.

&&&

Kıyıya vardığımızda gece hâlâ karanlıktı, ama limanın ışıkları suya yansıyor, her adımımızı net bir şekilde gösteriyordu. Gözlerim, üzerimdeki soğukluğun verdiği keskinlikte, etrafı taradı; korumalar sessizce çevremizi sardı. Bilge'nin gözleri arkamdan beni takip ediyordu, ama biliyordum, onun dikkatini dağıtan sadece benim adımlarım değil, aynı zamanda karanlıkta yükselen planımın gölgesiydi.

Özel uçak hazırdı. Uçağın kapısına doğru yürürken ayaklarımın altında zemin metal gibi tıkırdadı. Annem ve birkaç koruması önden ilerliyordu. Uçağın merdivenine adımımı attığımda kısa bir duraklama yaptım. Gözlerimi gökyüzüne kaldırdım; yıldızlar suyun üzerinde titriyordu. Derin bir nefes aldım. Burada durmak, göz açıp kapayıncaya kadar geçmişin ağırlığını, görevlerin baskısını hissettirmek gibiydi.

Bilge, arkamdan sessizce bana bakarak başını hafifçe salladı. "Her şey hazır," dedi. Cevap vermedim. Vermeyecektim de. Benim işim gözlemlemek, hesaplamak, hareket etmekti.

Uçağın kapısı açıldığında soğuk rüzgâr içeri doldu. Annem bir adım öne çıktı ve sessizce emir verdi. Korumalar ise bizi uçağın içine yönlendirdi. Oturacak yerlerimiz hazırdı; koltuklar deri, sessizlik neredeyse gürültü kadar keskin.
Oturduğumda, gözlerimi kapadım ve zihnimi bir kez daha planlara kilitledim. Fulya, Teoman, kolye... Her biri satranç tahtamdaki taşlar gibiydi. Türkiye'ye varmamız, yeni bir hamlenin başlayacağı işaretiydi.

Uçağın motorları çalıştı. Titreşimler vücudumdan geçerken, yüzümde hafif bir gülümseme belirdi. Yavaşça yerden yükseliyorduk. Kıyı, liman, gemiler... Hepsi ufukta küçülüyor, geceye karışıyordu.
"Türkiye'ye gidiyoruz," dedim kendi kendime. "Ve bu oyun... henüz başlamadı."

Uçağın sessizliği içinde, etrafımdaki korumalar ve annemin gözleri, hiçbir şeyi kaçırmayan bakışlarıyla bana kilitlenmişti. Ama biliyordum; kimse benim planlarımı göremiyordu. Uçağın kanatları ışıkla yansıdıkça, yeni hamleler, yeni oyunlar, yeni tehlikeler zihnimde dönmeye başladı. Türkiye... Burada her şey değişecekti.

&&&

Uçak pistte yavaşça ilerledi. Tekerleklerin yere değdiği an, kabinin içini hafif bir sarsıntı kapladı. Motorların uğultusu giderek azaldı. Gece karanlığına karışan pist ışıkları, önümüzde ince bir yol çiziyordu.
Kapı açıldığında ilk inen annem oldu. Ardından ben çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptı. Beton zeminin sertliği adımlarımda yankılandı. Bilge bir adım gerimdeydi, gözleri her zamanki gibi çevreyi tarıyordu.
Annem, dudaklarının kenarına yapay bir tebessüm yerleştirip bana baktı. "Hadi, evimize gidelim," dedi. Sesi anne şefkatiyle değil, bir alışkanlığı hatırlatır gibiydi.

Dudaklarımda buz gibi bir gülüşle kafamı iki yana salladım. "Bizim seninle bir evimiz yok," dedim. Sözcükler, karanlığın içinden çıkan bir kurşun gibiydi. Annem olacak kadının yüzü kısa bir an dondu. Sonra toparlandı. "O nasıl söz Akça? Tabii ki beraber kalacağız," diye karşılık verdi. Sesi yumuşaktı ama içindeki zorlamayı gizleyemiyordu.
Ben durmadım, gözlerimi gözlerine kilitledim. "Ben tek başıma kalırım. Yalnız." Sesim bastırarak çıktı. "Bunca zamandır kaldım sonuçta, değil mi?"
Arzu'nun gözlerinde belirsiz bir gölge dolaştı. İçten içe yaralanmış gibiydi ama gururu ağır bastı. "Sen eskiden yalnızlıktan korkardın Akça," dedi.

Sert bir tebessüm dudaklarımdan süzüldü. Omuzlarımı diktim. "Düştüğü yerden tek başına kalkan bir kadını, yalnızlıkla korkutamazsın." Gözlerim donuktu, sesim keskin. "Geçmişim geleceğime ders oldu benim. Merak etme."
Bir anlık sessizlik oldu aramızda... Annemin bakışları üzerimde dolaştı, sonra derin bir nefes verdi. "Peki, seni zorlamayacağım," dedi.

Başımı eğmeden, sadece gözlerimi ona diktim. "Doğru olanı yaparsın," dedim kısa, net şekilde.

Sonra arkamı döndüm. Bir an bile geri bakmadım. Topuklarım pistte yankılanırken, kalabalıkta tek bir ses duydum: kendiminkini. Omzumun üzerinden bir bakış atmadan, soğuk ve kararlı adımlarla yürüdüm. "Haydi Bilge, gidiyoruz," dedim. Sesim bu kez emir gibiydi.
Bilge başını eğip arkamdan geldi. Arzu ise arkamızda kaldı; gözleri üzerimizdeydi ama ben onun varlığını bile önemsemeyecek kadar mesafeliydim.

Vakit kaybetmeden bizi bekleyen araca doğru yöneldik. Arka koltuğa geçtiğimde aracın farları uzun yolun karanlığını yararak ilerlemeye başladı. Arkamızda ise bizi takip eden 16 arabadan oluşan adamlarımdı. Camdan dışarı bakarken sadece siyah bir boşluk değil, içimde yankılanan sessizliği de izliyordum. Arzu'nun sesi, kokusu, yüzü... hepsi pistte kaldı. Benimse önümde yeni bir başlangıcın soğuk ve keskin yüzü vardı.

Kısa sürede şehrin ışıkları arkada kaldı. Yol, yeşilliklerle çevrili bir kıvrıma girdi. Birkaç dakika sonra, iki katlı büyük bir villanın önünde durduk. Demir kapılar, otomatik bir tıkırtıyla açıldı. Bahçenin loş ışıkları yanarken içerideki düzen hemen dikkatimi çekti: geometrik yollar, taşların arasına serpiştirilmiş küçük çiçekler, köşelerde dizilmiş fenerler. Burası bir evden çok bir sığınak, bir kale gibiydi.

Arabadan indiğimde ayaklarım taş zemine değdi. Derin bir nefes aldım. Bahçedeki çimenlerin kokusu geceyle birleşmişti. Havanın serinliği, üzerimdeki deri ceketi sanki daha da ağırlaştırıyordu.
Villanın kendisi ihtişamlıydı ama abartısız. Beyaz duvarlar, geniş pencereler ve ikinci katta boydan boya bir balkon. Ön cephede iki büyük sütun yükseliyordu, sanki evi değil, geçmişimi taşıyordu. Bu evde kimse yoktu. Sadece ben. Ama o yalnızlığın içindeki sessizlik, bana huzursuzluk değil, kontrol veriyordu.

Kapıyı açıp içeri girdiğimde ilk adımımda geniş bir antre karşıladı. Zeminde koyu mermer taşları, duvarlarda siyah beyaz tablolar vardı. Evin içinde fazla eşya yoktu; sadelik, güç gösterisinden daha çok bana yakışıyordu. Sağ tarafta geniş bir salon, ortada koyu gri bir köşe koltuk, karşıda dev bir televizyon ve yerde kalın halılar... ama odanın asıl gücü, duvarın tamamını kaplayan kitaplıktaydı. Silah değil, kitap. Benim için bilgi, mermiden daha ölümcüldü.

Merdivenlerden yukarı çıktım. İkinci katta yatak odam vardı. Kral boy yatak, siyah çarşaflar, loş ışıklar... pencereden dışarı baktığımda bahçenin tamamını görebiliyordum. Karanlığın içinde hafifçe yanan fenerler, sanki bana "burada güvendesin" diyordu.
Ama güvenin tek anlamı yalnızlıktı.
Camdan biraz daha ileriye baktığımda yan tarafta ikinci bir villa yükseliyordu. Daha küçük ama aynı bahçeyle bağlantılıydı. Henüz ışıkları yanmıyordu. Biliyordum: yarından sonra orası Bilge'nin olacaktı. O benim gölgem, benim gözüm, benim yedek kalemim. Birlikte ama ayrı. Ben yalnızlığımla güçlenecektim, o ise yakınlığıyla bana destek olacaktı.

Yatağın kenarına oturdum. Ceketimi çıkardım, silahımı komodinin üzerine koydum. "Bunca yıl yalnız kaldım," diye fısıldadım kendi kendime. "Bir ev, bir villa, bir ordu... fark etmez. Ben tek başıma da yeterim."

Gözlerimi kapattım, ama zihnimdeki savaş daha yeni başlıyordu. Fulya, kolye, Teoman... Hepsi geleceğin masasına sürülmüş taşlardı.
Yarın Bilge o yan eve taşınacak. Yarın annemin planı hız kazanacak. Ve yarın ben, bu evin sessizliğinde kendi savaşımı başlatacağım.
Ama bu gece... sadece benimdi.

&&&

Sabah güneşi perdelerin arasından ince çizgiler halinde içeri süzülüyordu. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey tavandaki gölgeliklerin dansı oldu. Geceyi yalnız geçirmiştim, ama yalnızlığım bana ağır gelmemişti; aksine, sessizlik sabahı daha keskin kılmıştı.
Yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım. Gözlerimi ovuşturdum, sonra banyoya geçtim. Aynada yansıyan yüzüm, her zamanki gibi soğuktu. Dişlerimi fırçalarken gözlerimin içine baktım; sanki kendimle hesaplaşır gibi. Köpükler lavaboya akarken, düşüncelerim hâlâ geceden kalmaydı: Fulya, kolye, Teoman.

Duş almadan çıkıp gardırobun kapısını açtım. Kıyafetler sıralanmıştı; her biri ayrı bir mesaj, ayrı bir savaş zırhıydı. Bugün dikkat çekmem gerekiyordu ama fazla değil. Siyah dar paça bir pantolon, beyaz ipek bir gömlek seçtim. Üzerine belime oturan krem rengi bir blazer ceket aldım. Ayağıma topuklu stilettoları giydim. Boynum boş kaldı; bilerek öyle bıraktım. Birkaç saat sonra bu boşluğun nasıl dolacağını biliyordum.
Sonra güneş gözlüğümü taktım. Camların ardında gözlerim görünmüyordu, ama yüzümdeki ifade her zamanki gibi soğuktu.

Çantamı aldım ve silahımı iç cebime yerleştirdim. Kapıyı kapatıp dışarı çıktım. Bahçedeki sabah serinliği üzerime dolarken, yan villadan Bilge'nin gölgesini hissettim ama bakmadım. Bu gün benim günümdü.
Arabam kapının önünde hazırdı. Motoru çalıştırdım, direksiyona ellerimi koydum. Telefonuma düşen mesaj hâlâ ekrandaydı. Gönderici: Arzu.
Konum: Şehrin en lüks otellerinden biri.
"Kolye orada sunulacak," demişti.

Arabanın tekerlekleri asfaltı kavururken şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Kaldırımlarda insanlar koşturuyor, ışıklar yanıp sönüyor, ama hepsi arka planda bir gürültüden ibaretti. Benim zihnimde sadece tek bir sahne vardı: o kolye.
Oteli gördüğümde bileklerimde bir gerginlik hissettim. Devasa yapısı, önündeki siyah arabalar, kravatlı korumalar... burası sıradan bir otel değildi. Burası güç gösterisinin sahnesiydi.

Arabamı valeye teslim ettim. Gözlüğümü çıkarmadım. Girişteki devasa cam kapılar açıldığında içerideki serin hava yüzüme çarptı. Altın işlemeli avizeler, kadife halılar, mermer sütunlar... otel bir saray gibi görünüyordu.

Telefonuma tekrar baktım. Mesajda sadece iki kelime vardı:
"Üst kat. Salon."
Dudaklarımda soğuk bir tebessüm belirdi. Derin bir nefes aldım, dik adımlarla içeri yürüdüm.
Bugün, oyun gerçekten başlıyordu.

Otelin koridorlarında sessiz adımlarla ilerlerken, önümde açılan çift kanatlı kapı beni bambaşka bir atmosfere soktu. İçeri girdiğimde burasının sıradan bir oda olmadığını hemen anladım. Duvar boyunca sıralanmış askılarda, ipekten satenine, her renk ve tarzda kıyafetler dizilmişti. Ayakkabılar kutularında, çantalar özel standlarda duruyordu. Burası bir butikten çok daha fazlasıydı; adeta bir hazırlık odası, bir sahnenin arka planıydı.

Odanın tam ortasında, büyük aynaların karşısında annem vardı. Her zamanki gibi dimdik duruyor, ince yüzünde belli belirsiz bir tebessüm taşıyordu. Elinde tuttuğu elbiseyi gördüğüm anda bakışlarım istemsizce oraya kaydı.

Derin, iddialı bir bordo. Kumaşı öyle akışkandı ki sanki üzerine giyildiğinde kendi ruhunu ele geçirecek gibiydi. Derin yırtmaçı zarafetin altına saklanmış bir meydan okuma gibiydi. Elbiseyi göğsüne bastırmış, bana doğru yaklaşıyordu. "Senin için seçtim," dedi annem, sesi hem yumuşak hem de buyurgan. "Bu gece dikkatleri üzerine çekmen gerekiyor. Ve bunu yapacak tek elbise bu."
Bir an bakakaldım. O kadar iddialıydı ki, sanki üzerime giydiğim anda bütün planların ortasında, herkesin gözü önünde olacaktım. Dudaklarımda hafif bir kıpırtı belirdi. "Oldukça... cesur," dedim, kelimeleri dikkatle seçerek.
Annemin gözleri parladı. "Sen de öylesin."

Elbiseyi aldım. Kumaş ellerimin arasından kayarken, içimde garip bir his dolaştı: hem meydan okuma, hem de kaçınılmazlık. Sessizce hazırlanma odasına geçtim, üzerimdeki blazer ve pantolonu çıkardım. Bordo elbiseyi giydiğimde, omuzlarımın tam oturuşu, yırtmacın adımlarıma kattığı güç, aynadaki görüntüm... hepsi bambaşka birine dönüştürüyordu beni.

Elbiseyle dışarı çıktığımda annemin gözleri üzerimdeydi. Bir anlığına yüzünde özlem mi, gurur mu, yoksa sadece planının işlediğine dair bir rahatlama mı vardı, anlayamadım. Bana yaklaşırken elinde küçük, kadife bir kutu tuttuğunu fark ettim.
Kutuyu yavaşça açtı. İçinde parlayan şey, gördüğüm en ihtişamlı mücevherdi. İnce altın zincirin üzerinde, değerli taşlarla bezeli, göz kamaştırıcı bir kolye yatıyordu. Taşlar ışığa vurdukça odada renkler dans ediyor, adeta nefes alıyor gibiydi.

Dikkatle kutudan çıkardı, elini titretmeden boynuma uzandı. Tenime değdiği an soğuk bir ürperti geçti içimden. Kolyenin ağırlığı, sadece taşların değil; bir soyun, bir geçmişin, bir oyunun ağırlığıydı.
Annemin elleri kolyeyi boynumda sabitlediğinde, aynadaki görüntüme baktım. Bordo elbisem, parıldayan mücevher, yüzümdeki soğuk tebessüm...

Annem fısıltıya yakın bir sesle, ama
kesin bir tonla konuştu: "İşte şimdi, oyunun gerçek sahibi gibi görünüyorsun."

Ben ise aynadaki gözlerime bakarak kendi kendime düşündüm. Görünmek yetmez. Ben oyunun kendisi olacağım.

Annem ellerini boynumdaki kolyeden çektiğinde, gözlerini bana dikti. Bordo elbisenin içinde ayakta dimdik duruyordum; ışık bile üzerimde kırılmaktan korkuyordu sanki. Annem, yanaklarına hafifçe dokundu, sonra bir adım geri çekilip beni baştan aşağı süzdü.
"Beş dakika sonra sergi başlayacak," dedi, sesi tok ve kesin. "Ve sen... bir model edasıyla o podyumda yürüyeceksin. Anlaşıldı mı?"

Gözlerim ona kaydı, dudaklarımda alaycı bir gülümseme belirdi. Yavaşça aynadan kendime bakıp sonra tekrar ona döndüm. Sesimi soğuk, emir verir gibi çıkardım:
"Git," dedim, gözlerimle kapıyı işaret ederek. "Ve beni bekle."
Bir anlık tereddütle başını salladı. Biliyordu, bu sözler sadece bir kızının annesine söylediği cümleler değildi. Bu, sahnenin kontrolünü kimin elinde tuttuğunu ilan etmekti.
Kapıya yönelirken omuzlarını dik tuttu, ama sesinde alışılmadık bir kırılganlık gizliydi:

"İyi hazırlan. Bu gece herkes seni konuşacak." Kapı kapandığında odada yalnız kaldım. Boynumdaki kolye ışığı kırıyor, elbisemin bordo tonu gölgelerde ateş gibi parlıyordu. Derin bir nefes aldım.

Sahne arkasındaki kalabalık uğultu bir uğultudan fazlasıydı; her tel ses, her fısıltı kulaklarımda bir savaş davulu gibi çarpıyordu. Derin bir nefes aldım. Elbisemin bordo kumaşı bacaklarıma her hareketimde kayarak dokunuyor, boynumdaki kolye sanki ağır değil de tahttan yapılmış bir taç gibi hissediliyordu.

Kulisteki perde aralandı, sahnenin ışıkları gözlerimi kamaştırdı. Orada, podyumun başında bir boşluk beni çağırıyordu. Zaman yavaşladı. Topuklarım zemine vurduğunda çıkan ses, kalabalığın uğultusunu bastırdı.

Başımı dik tuttum. Adımlarım ölçülü, yavaş ama buyurgandı. Omuzlarımda hiçbir tereddüt yoktu. Ben bir model gibi yürümüyordum; ben sahnenin sahibi gibi yürüyordum.

Salon kalabalıktı. Kameralar flaş patlatıyor, gözler üzerimde kayıyordu. Ama o kalabalığın içinde bir çift göz, bütün salonu susturdu.
Teoman Varnalı.
Gri takımının içinde, soğukkanlı ve ağırbaşlı. Ama bakışları... o bakışlar zincirler gibi boynuma dolandı. Göz göze geldiğimiz an, dünya küçüldü. O kalabalık, ışıklar, flaşlar yok oldu. Sadece ben vardım. Ben ve o.
Adımlarımı sürdürürken gözlerimi ondan ayırmadım. O da kıpırdamadı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir çizgi vardı, sanki bakışlarıyla bana meydan okuyordu.

Bir an için kalbim göğsümde hızla çarptı. Ama dışarıdan tek gördükleri şey, soğuk bir tebessümdü. Ben yürümeye devam ettim; podyumun ortasına geldiğimde ışık boynumdaki kolyeye vurdu, taşlar binlerce kıvılcım gibi parladı. O kıvılcımların arasında hâlâ Teoman'ın gözleri vardı.
Birkaç saniye sürdü bu bakışma. Ama o birkaç saniye, saatler gibiydi. Onun gözlerinde sorgulama, şüphe, belki de tanıdık bir merak vardı. Benim gözlerimdeyse meydan okuma.

Evet, dedim içimden, beni görüyorsun. Ama asla elime ulaşamayacaksın.
Adımlarımı tamamladım, podyumun ucunda kısa bir dönüş yaptım. Elbisemin yırtmacı bacaklarımı sert bir hareketle ortaya çıkarırken, boynumdaki kolye ışığı yeniden yakaladı. Salondaki izleyiciler hayranlıkla fısıldaşıyordu. Ama ben hâlâ yalnızca onun bakışlarını hissediyordum.

Teoman'ın gözleri bir anlığına bile üzerimden kaymadı.
Benimse dudaklarımda, soğuk bir tebessüm.
Podyumdan inerken, bu sadece bir yürüyüş olmadığını biliyordum. Bu, yeni başlayan oyunun ilk hamlesiydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.