AMBİVALAS kitap kapağı

17. bölüm / 26

AMBİVALAS

☍

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: ☍

Gözlerim fardan sızan o kör edici, çiğ ışığın arkasındaki zırhlı camda, Fulya Varnalı'nın o buz gibi tebessümüne kilitlenmişken, zaman benim için tamamen durmuştu. Dudaklarım hala Teoman'ın dudaklarının arasında eziliyor, tenimi döven o buz gibi yağmur damlaları aramızdaki o vahşi tutkunun sıcağıyla buharlaşıp gidiyordu. Ama ruhum donmuştu. O burjuva kraliçesi, malikanenin o kargaşasından sıyrılıp bizi bu ıssız otobanın ortasında, en savunmasız, en maskesiz anımızda avlamıştı. Üstelik ne bir öfke vardı yüzünde ne de bir telaş. Sadece o her şeyi önceden yazmış, bizi kendi av sahasında oynatan bir avcının çiğ gururuyla bakıyordu.

Teoman, benim kollarının arasında bir anda nasıl kaskatı kesildiğimi, parmaklarımın saçlarının arasında nasıl donakaldığını hissetti. Dudaklarımdan yükselen o hırçın karşılık bir anda bıçak gibi kesilince şaşkınlıkla geri çekildi. Nefes nefeseydi, keskin hatlarından akan yağmur suları çenesinden göğsüme doğru süzülüyordu.
"Akça?" diye fısıldadı, sesinde az önceki o haykırışların ardından kalan boğuk bir sitem vardı.

Gözlerimi ondan kaçırıp, arkasındaki o devasa far ışıklarına diktiğimi fark ettiği an, o yeşil gözleri şüpheyle kısıldı.
Yavaşça, o devasa gövdesini ekseninde döndürerek arkasına, otobanın ortasında çılgın gibi silecekleri çalışan o siyah jipe doğru baktı.
O an Teoman'ın omuzlarının nasıl bir kaya gibi sertleştiğini, sırılsıklam ceketinin altındaki sırt kaslarının nasıl gerildiğini santim santim hissettim. Farların loş aydınlığı, Teoman'ın yüzünün yan profiline vurduğunda, şakağındaki o morluğun altındaki damar yeniden delice atmaya başlamıştı. Bakışları, jipin arka camındaki o gölgeye, kendi annesine kilitlendiğinde ağzından buz gibi, hırıltılı bir nefes koptu. "Annem..." diye tısladı Teoman. Sesi öfkeden çok, kendi kalesinde arkasından vurulmuş bir liderin o çiğ hazımsızlığıyla doluydu.

İkimiz de arabanın kaportasına yapışmış halde, yağmurun altında o zırhlı jipe bakıyorduk.
Ne kapıyı açtı, ne adamlarına bizi sarın diye bir işaret verdi ne de aşağı indi. Sadece oradaydı. Dudaklarındaki o zehirli, o yukarıdan bakan tebessüm tek bir milim bile oynamadı. Saniyeler, altımızdan akan çamurlu sular gibi geçti.

Gözlerimin içine son bir kez, o ölümcül darbeyi vurur gibi baktıktan sonra şoförüne doğru hafifçe başını eğdi.
Jipin motorundan yükselen o tok ses, yağmurun ritmini böldü. Araba yavaşça, hiçbir acelesi yokmuş gibi hareket etti. Farların o kör edici ışığı üzerimizden çekilip otobanın karanlık asfaltına doğru kayarken, zırhlı araç yavaş adımlarla yanımızdan geçip gitti. Fulya Varnalı, dikiz aynasından bile bize bakma gereği duymadan, arkasında sadece kırmızı stop lambalarının o kanlı aydınlığını bırakarak gecenin zifiri karanlığında kayboldu.

Teoman, gözlerini jipin kaybolduğu o karanlık ufuktan yavaşça çekti. Ağır adımlarla, o sırılsıklam olmuş devasa gövdesini bana doğru döndürdü. Bana doğru adım atarken, rüzgarın elbisemin açıkta bıraktığı tenimi yalamasıyla birlikte omuzlarımın şiddetle sarsıldığını hissettim. Dişlerim birbirine vururken, hafifçe ürperdim ve kollarımı göğsümün üzerinde kavrayarak kendime sığınmaya çalıştım.

Teoman, benim o titreyen, ürperen halimi gördüğü an adımları hızlandırdı. O kaskatı kesilmiş yüz hatlarında anlık bir korumacılık dalgası yayıldı. Tek bir kelime bile etmedi. Sırılsıklam olmuş siyah ceketinin düğmelerini tek bir hamlede çözdü ve o ağır, ıslak ama hala kendi vücut sıcaklığını taşıyan ceketi omuzlarıma doğru serdi. Ceketin iç cebindeki o yırtık yeşil saten parçası, kumaşın hareketiyle birlikte göğsüme doğru sürtündü.

Teoman, ceketi omuzlarıma yerleştirirken elleri bir saniye kadar kollarımda asılı kaldı. Bakışları, yağmur sularının yüzümden süzülüp dudaklarıma inişini takip etti. Hırçınlığımız hala oradaydı ama soğuk ikimizi de susmaya zorluyordu.
"Bin arabaya," dedi, sesi o fırtınanın içinde boğuk ve emredici ama bir o kadar da yorgun çıkmıştı.
Yolcu koltuğunun kapısını açtı, beni sert ama canımı yakmaktan korkan bir hamleyle içeriye oturttu. Kendisi de hızla sürücü koltuğuna atladı. Garaj kapısını kırarken darbe alan motor, Teoman'ın anahtarı delice çevirmesiyle birlikte birkaç kez öksürdü, ardından o yırtıcı kükremesiyle yeniden canlandı. Teoman gaza yüklenirken, lastikler sırılsıklam asfaltta acı bir ses çıkararak döndü ve bizi o lanetli otobandan söküp aldı.

Yol boyunca tek bir kelime dahi konuşmadık. Arabanın içi, motorun sesi ve sileceklerin çılgın ritmi dışında zifiri bir sessizliğe gömülmüştü. Teoman direksiyonu iki eliyle birden öyle sıkı kavrıyordu ki, kollardaki damarlar gerim gerim gerilmişti. Şehir ışıkları arkamızda tamamen silinip yerini dik yokuşlara, çamurlu dağ yollarına ve sık ağaç gölgelerine bıraktığında, nereye gittiğimizi sorma gereği duymadım. Çünkü biliyordum; Varnalıların o lüks holding binalarından, şatafatlı yalılarından uzakta, Teoman'ın yeraltı yıllarından kalma, kimsenin bilmediği o dağ başındaki güvenli eve gidiyorduk.

Saatler süren o kasvetli tırmanışın ardından araba, ağaçların arasında gizlenmiş dağ evinin önünde durdu. Farlar kapandığında, dağ başının o karanlık ve tekinsiz sessizliği bizi karşıladı.
Teoman arabadan indi, kapımı açıp inmeme yardım etmek istedi ama ben o yırtık elbisemle ve Teoman'ın ceketiyle dik durmaya çalışarak kendim indim. Çamurlu toprağa basarak evin ahşap verandasına yürüdük. Teoman cebinden çıkardığı eski anahtarla kapıyı açtığında, içeriden yüzümüze vuran o loş, uzun zamandır insan eli değmemiş tozlu ve soğuk hava tenimi bir kez daha ürpertti.

İçeri girdiğimizde Teoman hemen kapıyı arkamızdan kilitledi, sürgüyü çekti. Evin içi karanlıktı. İkimiz de sırılsıklam bir halde salonun ortasında dikiliyorduk. Benim elbisemden ve onun ıslak kıyafetlerinden parkeye tıp tıp damlayan su sesleri odayı dolduruyordu.
Teoman bana döndü, gözlerindeki o kapkara harelerle beni tepeden tırnağa süzdü. Titrediğimi görüyordu. "Yukarıda banyo var," dedi sesi pürüzlü bir tonda. "Sıcak su çalışıyor olmalı. Sırayla banyo yaparız. Bu soğuk seni hasta etmeden önce o elbiseyi üzerinden at."

İçimdeki gurur sabaha kadar bu ıslak kumaşın içinde kalabileceğimi söylese de, bedenimin artık dayanacak gücü kalmamıştı. Başımı hafifçe sallayarak merdivenlere yöneldim. Üst kattaki küçük, taş duvarlı banyoya girdiğimde, aynadaki yansımama baktım. Saçlarım darmadağın, gözlerimdeki o hırs ve öfke yağmurla yıkanmış ama hala diriliğini koruyordu.
Sıcak suyu açtığımda banyoyu anında yoğun bir buhar bulutu kapladı. O yırtık, sırılsıklam zümrüt yeşili saten elbiseyi, omuzlarımdaki Teoman'ın ceketini üzerimden sıyırıp kenara bıraktığımda, sanki Fulya'nın o otobandaki bakışlarını da o kumaşla birlikte yere fırlatmış gibi hissettim.
Sıcak suyun altına girdiğimde, suyun tenimi yakan sıcaklığı otobanın o buz gibi çamurunu, Teoman'ın dudaklarımdaki o vahşi tadını ve içimdeki o dinmeyen öfkeyi eritmek ister gibi akıp gitti. Dakikalarca o buharın içinde, sadece suyun sesini dinleyerek kendime gelmeye çalıştım.

Banyodan çıkıp, Teoman'ın banyo dolabına bıraktığı temiz, büyük siyah bir tişörtü üzerime geçirdim. Saçlarımı bir havluyla kabaca kurulayarak aşağı indim. Merdivenlerin başında durduğumda, Teoman'ın salonun ortasında, üzerindeki ıslak gömleği tamamen çıkarmış halde şömineyi yakmaya çalıştığını gördüm. Sırtındaki o yeraltı dövmeleri, o geniş omuzları sarı alevlerin ışığında parlıyordu.
Benim indiğimi duyduğunda elindeki odunu şömineye bırakıp ayağa kalktı. Gözleri ıslak saçlarımda ve üzerimdeki kendi tişörtünde gezindi. Aramızdaki o çiğ gerilim, o sırılsıklam tutku bu evin loşluğunda hala capcanlıydı.
"Sıra bende," dedi Teoman, yanımdan geçip merdivenlere doğru yürürken sesi fısıltı gibi çıktı. O yukarıya, banyoya doğru adımlarken, ben şöminenin karşısına geçip oturdum. Alevler çıtırdayarak büyürken, dağ başındaki bu evde, Fulya'nın o zırhlı jipinin uzağında yepyeni ve çok daha maskesiz bir gecenin başladığını biliyordum.

&&&

Şöminenin içindeki odunlar çıtırdı alevlerle yanmaya devam ederken, yukarıdaki su sesi nihayet kesildi. Dağ evinin o ahşap, kokulu sessizliği odanın her köşesine yavaşça yayıldı. Üzerimde Teoman'ın o devasa siyah tişörtüyle minderin üzerine büzüşmüş, ellerimi şömineye doğru uzatmıştım.
Göz kapaklarım alevlerin sarı sıcaklığında ağırlaşıyor, sırtımdaki o ürperti yerini tatlı bir uyuşukluğa bırakıyordu. Elindeki havluyla sırılsıklam saçlarımı kurulamaya çalışıyordum ama kollarımı kaldıracak dermanım bile kalmamıştı.

Merdivenlerden gelen hafif ayak sesleriyle birlikte başımı o tarafa doğru çevirdim. Teoman, banyodan çıkmış, üzerine rahat siyah bir eşofman altı ve koyu renk bir tişört giymişti. Siyah saçları hala nemliydi ve alnına dökülüyordu.
Hiçbir şey söylemeden, o devasa gövdesiyle odayı kat edip arkama doğru yaklaştı. Adımları o kadar hafifti ki, ahşap zemin bile gıcırdamadı. Ben daha ne olduğunu kavrayamadan, arkama, minderin hemen gerisine diz çöktü.
Uzandı ve benim yorgunluktan titreyen ellerimin arasındaki havluyu yavaşça, parmak uçları tenime sürtünerek aldı. Hafifçe irkildim, omuzlarım kasıldı. İçimdeki o savunma mekanizması anlık bir refleksle beni geriye çekmek istedi ama Teoman'ın sıcak, büyük eli omzuma hafifçe dokunarak beni durdurdu. O dokunuşta ne bir zorlama vardı ne de bir güç gösterisi. Sadece "rahatla" diyen, sakinleştirici bir güven saklıydı.

"Şşş... Sakin ol," diye fısıldadı arkamdan. "Bırak, ben yapayım. Çok yoruldun."
İtiraz edecek gücü kendimde bulamadım. Başımı yavaşça öne doğru eğdim ve kendimi onun o sarmalayıcı korumacılığına bıraktım.
Teoman, havluyu saçlarımın üzerine yerleştirdi ve incitmekten korkar gibi, son derece yavaş hareketlerle saçlarımı kurulamaya başladı. Acele etmiyordu. Havlunun yumuşak dokusu başımın üzerinde gezinirken, şöminenin sıcaklığıyla birleşen bu hareket içimdeki tüm o gerilimi, barut kokusunu santim santim eritiyordu.

Bir süre sonra havluyu kenara bıraktı. Ama ellerini saçlarımdan çekmedi. O uzun, kemikli parmaklarını nemli saçlarımın arasına geçirdi. Diplerinden uçlarına doğru, saç tellerimi incitmeden, parmaklarıyla yavaşça taramaya başladı.

Parmakları saçlarımın arasında gezinirken gözlerimden akanın yağmur suyu mu yoksa o kırılmış gururun getirdiği yaşlar mı olduğunu ayırt edemediğim o otoban anı çok uzakta kalmıştı. Teoman'ın göğsünün nefes alıp verirkenki o düzenli ritmini, hemen arkamdaki o devasa varlığını hissetmek ruhuma hiç bilmediğim bir huzur üflüyordu "Hala benden şüphe ediyor musun?" diye sordu çok kısık bir sesle. Sesinde bir hesap sorma yoktu, sadece gerçeği duymak isteyen yaralı bir adamın dinginliği vardı.

Başımı yavaşça arkaya doğru eğip gözlerimi onun o kara gözlerine diktim. Şömine ateşinin yansıması, onun keskin yüz hatlarını yumuşatmıştı.
"Bilmiyorum," diye fısıldadım, sesim yorgunluktan çatallanmıştı. "Ama şu an... Sadece yorgunum Teoman. Çok yorgunum."
Teoman'ın dudaklarının kenarında çok hafif, hüzünlü ama huzurlu bir tebessüm belirdi. Saçlarımdaki ellerini yavaşça omuzlarıma indirdi, beni hafifçe geriye doğru çekti ve başımı kendi göğsüne yaslamama izin verdi. Sırtım onun sıcak gövdesiyle buluştuğunda, aramızdaki o tehlikeli, o hırçın buzların bu loş dağ evinde tamamen eridiğini hissettim.

Dışarıda fırtına dünyayı yıkmaya devam ediyordu, peşimizde Varnalılar vardı, dolap boş çıkmıştı ve Fulya bizi izliyordu... Ama sabaha kadar, o şöminenin külleri soğuyana kadar, bu koca dünyada sadece ikimizin olduğu o sakin güvenli limanda, Teoman'ın göğsünde güvendeydim. Gözlerim alevlerin çıtırtısıyla tamamen kapanırken, hayatımda ilk kez hiçbir şey düşünmeden kendimi uykuya bıraktım.

&&&

Göz kapaklarımın arkasındaki o zifiri karanlık, yerini yavaş yavaş dağ ağaçlarının arasından sızan yumuşak, ılık bir aydınlığa bıraktığında, hayatımın en derin ve kesintisiz uykusundan uyanıyordum. Burnuma dolan o tanıdık odun kokusu ve şöminenin artık tamamen sönmüş olan küllerinin hafif esintisi, nerede olduğumu bana yavaşça hatırlattı.

Başımı yavaşça hareket ettirdiğimde, gece sırtımı yasladığım o devasa, güven veren sıcaklığın yerinde olmadığını fark ettim. Teoman gitmişti. Üzerime son derece büyük bir şefkatle, kalın ve yünlü eski bir battaniye örtülmüştü. Panikle yerimden doğruldum, kalbim otobandaki o kirli oyunların korkusuyla anlık bir ritim kaçırdı ama evdeki o derin, çıtırtısız sessizlik beni sakinleştirdi. Dışarıda gece dünyayı yıkan o vahşi fırtınadan eser kalmamış, yerini nemli toprak kokulu, pırıl pırıl dağ güneşine bırakmıştı.

Battaniyeyi üzerimden sıyırıp ayağa kalktım. Üzerimdeki o devasa siyah tişörtün eteklerini düzelterek loş salonda birkaç adım attım. Tam o sırada, ahşap veranda kapısından içeriye doğru süzülen dağ esintisiyle birlikte burnuma nefis bir koku çalındı. Kızarmış ekmek, eriyen tereyağı ve taze demlenmiş, buram buram kokan o hakiki çay kokusu...
Adımlarım beni kendiliğinden dışarıya, verandaya doğru sürükledi. Kapı eşiğinde durduğumda gördüğüm manzara, içimdeki o hırçın göçmen kızının tüm savunma duvarlarını bir kez daha yerle bir edecek kadar duru ve nefes kesiciydi.

Teoman, dağ evinin bahçesindeki o eski, yaşlı çınar ağacının gölgesine kurulmuş ahşap masanın başında arkası bana dönük bir halde duruyordu. Altında sadece beline gevşekçe oturmuş rahat siyah bir eşofman altı vardı. Üzeri tamamen çıplaktı.
Güneş ışınları, onun o geniş, heybetli omuzlarına vuruyor, sırılsıklam gecenin ardından teninde kalan o çiğ pürüzsüzlüğü aydınlatıyordu. Masanın üzerine eğilmiş, elindeki tahta bıçakla taze ekmekleri dilimlerken sırt kaslarının santim santim kasılıp gevşeyişini izledim.
Üstelik masanın üzeri, bu ıssız dağ evindeki kısıtlı malzemelerle hazırlanmış gibi durmuyordu; Teoman bir yerlerden taze kekik kokulu zeytinler, dağ balları, kızarmış ekmek ve üzeri hafifçe kızarmış nefis bir omlet bulup çıkarmış, masayı adeta bir ziyafet alanına çevirmişti. Çaydanlıktan yükselen o beyaz buhar, nemli dağ havasına karışıyordu.

Ahşap zeminin hafifçe gıcırdamasıyla birlikte Teoman elindeki bıçağı masaya bıraktı ve o devasa gövdesini ağır bir hamleyle bana doğru döndürdü. Bakışları, veranda kapısında, onun siyah tişörtünün içinde saçları darmadağın duran beni buldu. Dudaklarının kenarında, sadece bana özel olduğunu bildiğim, o iç ısıtan, sakin ve hafifçe muzip bir tebessüm belirdi.

Gözleri yüzümden başlayıp çıplak bacaklarıma, ardından üzerimdeki kendi tişörtüne kaydı.
"Günaydın yıldız güzeli," dedi, sesi sabahın o ilk saatlerinin getirdiği boğuk, pürüzlü ve son derece erkeksi bir tonla yankılandı bahçede. "İyi uyudun mu?"
Yavaşça verandadan aşağı inip çimenlerin o ıslak, serin dokunuşunu çıplak ayaklarımda hissederek masaya doğru yürüdüm. İçimdeki o dinmek bilmeyen hırs bile bu sabahın dinginliği karşısında susmuştu.
Tam karşısına geldiğimde, çıplak göğsünden yükselen o tanıdık, o insanı sarhoş eden ten kokusu genzime doldu.
"Uyumuşum," dedim kısık bir sesle, gözlerimi onun o parıldayan çıplak göğsünden ve omuzlarındaki güneş yansımalarından kaçırmaya çalışarak. "Hem de hiç uyumadığım kadar..."

Teoman hafifçe güldü, masadaki sandalyelerden birini son derece nazik bir hareketle geriye doğru çekti ve oturmam için bana yer açtı. "Hak ettin," diye fısıldadı tam kulağımın dibinden geçerken. Sıcak nefesi tenimi yayıldığında omuzlarım hafifçe ürperdi. "Çok savaştın, çok yoruldun. Ama buradayız. Ve bugün hiçbir yalan, hiçbir Varnalı oyunu bu masaya yaklaşamaz. Sadece sen ve ben."
Sandalyeye oturduğumda, Teoman taze demlenmiş çaydan bardağıma doldurdu ardından kendisininkini de doldurduktan sonra geri yerine oturdu.

Çayından derin bir yudum aldıktan sonra bardağı masaya bıraktı. Arkasına, ahşap sandalyeye doğru hafifçe yaslandı. Gözlerini tamamen üzerime dikmişti; ne ekmeğe dokunuyordu ne de zeytinlere. Sadece beni izliyordu.

Gözleri, üzerimdeki o dizlerimin hemen üzerinde biten siyah tişörtüne kilitlendiğinde, dudaklarının kenarı tehlikeli bir şekilde yukarı doğru kıvrıldı.
"Yalnız..." dedi, sesi sabahın o pürüzlü şehvetiyle iyice boğuklaşmıştı. Ekmeği dilimleyen o devasa elini çenesine koyup dirseğini masaya yasladı. "Tişörtümün boyu sanki tam senin için biçilmiş kaftan gibi durmuş yıldız güzeli. Ama itiraf etmeliyim, benim üzerimde bu kadar iyi durmuyordu."

Lokmam neredeyse boğazımda kalıyordu. Gözlerimi hızla ona çevirip ters bir bakış atmaya çalıştım ama o, bu halimden daha da keyif alarak gözlerini kısmış, doğrudan çıplak bacaklarıma bakıyordu.
"Teoman, kahvaltını et," dedim ama yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum.

"Ediyorum zaten," diye mırıldandı, sesindeki o açık sözlü flörtöz ton masadaki tüm havayı bir anda ağırlaştırdı. Sandalyesini ahşap zeminde hafifçe sürüyerek bana doğru birkaç santim daha yaklaştırdı. O çıplak, kaslı göğsü şimdi masanın hemen ucunda, neredeyse bana dokunacak kadar yakındı. "Karşımda böyle bir manzara varken, bu dağ balının yüzüne kim bakar?"

"Sen uslanmazsın." dedim, bardağımı masaya bırakırken elim hafifçe titremişti. "Dün gece otobandaki konuşmaları unuttun galiba..."
Sözümü bitirmeme izin vermedi. Uzandı, o sıcak ve iri eli masanın üzerinden kayarak benim çay bardağını tutan elimin üzerine kapandı. Teninin o çiğ sıcağı parmaklarıma değdiği an kalbimin ritmi delice hızlandı. Başını hafifçe yana eğip, gözlerimin en derin yerine, o meydan okuyan bakışlarıyla baktı.
"Dün gece otobanda ne dediğimi gayet iyi hatırlıyorum Akça," diye fısıldadı, sesi bir anda ciddileşip o sarmalayıcı deliliğine büründü. Parmak uçları, elimin üzerini yavaşça, tenimi uyuşturur gibi okşamaya başladı. "Ölüp bitiyorum dedim. Yalan da değildi. Ama bakıyorum da, bu sabah o hırçın Manalın yerini, benim tişörtümün içinde kaybolmuş minik bir kedi almış. Ve bu kedi... fazlasıyla uykusunu almış görünüyor."
Elini yavaşça elimden çekip, bu sefer parmak uçlarını çeneme doğru tırmandırdı. Başımı hafifçe yukarı kaldırıp yüzümü yüzünün hizasına getirdiğinde, çıplak omuzlarından yükselen o erkeksi koku başımı döndürüyordu.
"Şimdi söyle bakalım," dedi dudakları dudaklarıma çok yakın bir mesafedeyken, o zehirli ve baştan çıkarıcı tebessümüyle. "Bu sakin sabahı sadece kahvaltı ederek mi geçireceğiz, yoksa dün gece o yağmurun altında yarım kalan o karşılığı bana burada, daha sakin bir şekilde verecek misin?

Gözlerimi onun o meydan okuyan gözlerinden tek bir milim bile kaçırmadım. Çenemdeki eline doğru hafifçe, tenimi parmaklarına biraz daha sürterek yaklaştım. Teoman, benim bu beklenmedik hamlemle birlikte nefesini hafifçe içine çekti, göğsünün o heybetli kasları sertleşti.
Geri çekilmek şöyle dursun, sandalyemde öne doğru eğilip masadaki mesafeyi tamamen öldürdüm. Bakışlarım bir anlığına, masanın ortasında duran, üzerine Teoman'ın muzip bir hamleyle tatlı bir dokunuş yapıp çikolata sürdüğü o sıcak omlet dilimine kaydı. Çatalımı yavaşça aldım, çikolatanın o yoğun, tatlı kokusuyla harmanlanmış omlet diliminden küçük bir parça böldüm.

Bakışlarımı yeniden Teoman'a çevirdiğimde, gözlerindeki o avcı ifadesinin yerini büyük bir merakın ve sabırsızlığın aldığını gördüm. Çatalı yavaşça havaya kaldırdım, doğrudan onun o kusursuz, ıslak dudaklarına doğru uzattım. Dudaklarım dudaklarına neredeyse değmek üzereydi; nefesinin o sıcaklığı tenimi yakıp kavuruyordu.
"Varnalı holdingini yönetmek, benim gibi bir kadını yönetmekten daha kolaydır Teoman," diye fısıldadım, sesim o kadar boğuk ve davetkardı ki, aramızdaki esinti bile durmuştu. "O yüzden bence sen... bu çikolatalı omletin tadını çıkar."
Teoman, gözlerini gözlerimden ayırmadan çataldaki o çikolatalı parçayı yavaşça, dudakları parmak uçlarıma değecek kadar yakın bir mesafede teslim aldı. Lokmayı çiğnerken, gözlerindeki o meydan okuyan ışıltı çılgın bir boyuta ulaştı. Yüzünde, o serseri, o son derece erkeksi ve yavaşça yayılan zafer tebessümü belirdi. Geri çekilmemiştim, hala onun çıplak göğsünün hemen önünde, nefes alanındaydım.
"Demek öyle..." diye mırıldandı Teoman. Sesi boğazından yükselen o tok, o hırıltılı tınıyla bahçede yankılandı.

Kendi çatalını aldı. Ağır ağır, gözlerimin içine bakarak tabaktaki o yoğun çikolatalı omletten bir parça böldü. Çıplak omuzları güneşin altında parıldarken, o devasa elinin kavradığı çatalı yavaşça benim dudaklarıma doğru uzattı. Lokmayı dudaklarıma bastırmadan hemen önce durdu. Çatalın ucundaki çikolatanın kokusu dudaklarımı sararken, sol eli masanın üzerinden kaydı ve ensemdeki o nemli saçlarımın arasına gömüldü.
Beni kendine doğru hafifçe, tatlı bir baskıyla çekti. Şimdi burunlarımız birbirine değiyordu. O siyah gözleri, dudaklarıma kilitlenmiş durumdaydı.
"Madem oyunun kurallarını sen yazdın," diye fısıldadı, dudakları dudaklarıma her kelimesinde sürtünüyordu. "O zaman bu tatlı cezanın karşılığını sen de alacaksın."
Çatalındaki o çikolatalı omlet parçasını yavaşça dudaklarımın arasına bıraktı. Lokmayı aldığım an, Teoman çatalı masaya bıraktı ama elini ensemden çekmedi. Baş parmağı, dudağımın kenarına bulaşan küçük bir çikolata lekesini silmek ister gibi tenimin üzerinde yavaşça, uyuşturucu bir etkiyle gezindi. Bakışları o kadar yoğundu ki, altındaki o siyah mahalle eşofmanının gevşek dokusu, çıplak göğsünün sıcaklığı bana tamamen temas ediyordu. Ben lokmamı yutarken teomanda parmağına bulaşan çikolatayı dudaklarının arasına aldı.
"Çok tatlı," diye mırıldandı Teoman, yüzündeki o sırıtan, arsız ifade tamamen kaybolup yerini o vahşi, o periyodik deliliğin getirdiği tutkuya bırakırken. Dudaklarını dudaklarımın üzerine yavaşça bastırdı. Bu kez otobandaki o hırçın, o aceleci adam yoktu; güneşin altında, çikolatanın o yoğun tadıyla harmanlanmış, tenimizi eriten son derece yavaş ve derinden gelen bir öpücükle beni tamamen kendi girdabına çekti.

Geri çekilmedim. Kollarımı onun o sıcak, çıplak omuzlarına doladım, parmaklarımı sırtındaki o yeraltı dövmelerinin üzerinde gezdirirken, bu dağ evinin bahçesinde, zamanın ve peşimizdeki tüm düşmanların tamamen yok olduğunu hissettim.

Teoman'ın ensemdeki eli yavaşça aşağıya doğru kaydı. Sırtımın çıplak kalan kıvrımlarını, onun sıcak tişörtünün kumaşı üzerinden yavaşça uyuşturarak indi ve belimi buldu. O devasa eli, belimi neredeyse tek bir hamlede kavrayacak kadar güçlüydü.
Dudaklarımızı tek bir milim bile ayırmadan, o sarsılmaz liderlik vasfıyla beni oturduğum sandalyeden hafifçe, tüy gibi kaldırdı.

Neye uğradığımı şaşırmıştım ama itiraz etmek yerine kendimi onun o durdurulamaz gücüne bıraktım. Teoman, beni sandalyemden söküp aldığı gibi kendi kucağına, o altına gevşekçe oturmuş siyah eşofmanının sardığı çıplak, kaslı dizlerinin üzerine çekti. Çıplak ayaklarım çimenlerin üzerinden tamamen kesilip havada asılı kalırken, üzerimdeki o geniş siyah tişörtün etekleri onun çıplak tenine ve eşofmanının kumaşına sürtünerek yukarı doğru sıyrıldı.

Kucağına tamamen yerleştiğimde, Teoman dudaklarımdan yavaşça ayrıldı ama yüzünü yüzümden uzaklaştırmadı. Nefes nefeseydik. O siyah gözleri, bu kadar yakın mesafeden bakarken insanı çılgına çevirecek bir tutkuyla koyulaşmıştı. Dudaklarının kenarındaki o arsız, o serseri ve yavşayan tebessüm yeniden belirdi. Gözleri, dudaklarıma bulaşan ve az önce kendi dudaklarıyla talan ettiği o hafif çikolata izine kilitlendi.
"Sana demiştim," diye fısıldadı, sesi göğsünün içinden gelen o derin, erkeksi tınıyla resmen tenimi titretti. Belimdeki eli, kalçama yakın bir yerde durmuş, parmak uçlarıyla tenimi yavaşça sıkıyordu. "Holdingi yönetmek kolaydır diye... Ama sen benim kucağımdayken, benim bu dünyada yönetebileceğim tek bir şey kalıyor. O da senin şu dinmek bilmeyen, adamı delirten hırsın."
Başını yavaşça eğdi, sıcak ve ıslak dudaklarını çenemin hemen altına, boynumun o en hassas çukuruna bastırdı. Tenime değen dudakları ve o sıcak nefesiyle birlikte omuzlarım şiddetle sarsıldı. Kollarımı boynuna daha da sıkı dolayarak parmaklarımı ensesindeki koyu saçların arasına geçirdim. Sırtındaki o yeraltı dövmeleri, benim tırnaklarımın hafifçe tenine batmasıyla birlikte gerim gerim gerildi. "Teoman..." diye mırıldandım, sesim boynuma indirdiği o yavaş, yakıcı öpücüklerin arasında bir fısıltıdan ibaretti. "Çok... çok arsızsın."

Teoman boynumdan hafifçe yükselip kulağımın hemen dibine geldi. Dudakları kulağımın yumuşak memesine sürrtünürken, o tehlikeli ve baştan çıkarıcı gülüşünün sıcaklığını tenimde hissettim.
"Arsızım, öyle mi?" diye fısıldadı muzipçe. Belimdeki elini tişörtümün altından içeriye, çıplak tenime doğru kaydırdı. Sıcak avucu belimin çukuruna yerleştiğinde içimdeki tüm direnç mekanizması tamamen çöktü. "Daha hiçbir şey görmedin yıldız güzeli. Bu dağ başında, peşimizdeki o burjuva pisliklerinden uzaktayken... seni bu tişörtün içinde böyle kucağımda tutuyorsam, uslu bir adam olmamı bekleyemezsin."
Dişlerini hafifçe boynumdaki o ince deriye geçirip canımı yakmayan ama aklımı başımdan alan küçük bir ısırık bıraktı. Ardından orayı hemen ıslak dudaklarıyla teselli etti. Başımı onun o geniş, çıplak omuzuna yasladım. Güneş ikimizin sarmalanmış gövdesini ısıtmaya devam ederken, Teoman'ın kucağında, onun o serseri ve durdurulamaz tutkusunun tam merkezinde, dün geceki o buz gibi otobanın tüm intikamını bu sıcak dokunuşlarla alıyorduk.

O yoğun şehvet dalgasının tam ortasında, ani ama akılalmaz bir soğukkanlılıkla avuçlarımı onun o çıplak, dövmeli göğsüne yasladım. Sertçe itmedim; sadece aramızdaki o yakıcı elektriği bıçak gibi kesecek net bir sınır çizdim. Teoman ne olduğunu anlayamadan, kucağındaki o uysal kedi rollerini bir kenara bırakıp çevik bir hareketle üzerinden sıyrıldım ve ayağa kalktım.
Geriye doğru attığım tek bir adımla aramızdaki o sırılsıklam yakınlığı bir anda buz gibi bir mesafeye gömdüm.

Teoman, oturduğu sandalyede neye uğradığını şaşırmış bir halde donakaldı. Kolları, az önce beni saran o devasa elleri havada, boşluğu kavramış gibi öylece kalmıştı. Gözlerindeki o dumanlı, tutkulu sis yerini bir anda derin bir afallamaya ve gururu incinmiş bir şaşkınlığa bıraktı. Göğsü hızla inip kalkarken kafasını ağır ağır yukarı kaldırdı ve gözlerini gözlerime dikti.
"Ne oluyor?" diye sordu, sesi o erkeksi hazzın yarıda kesilmesinin getirdiği pürüzlü ve boğuk bir öfkeyle çıktı. "Ne yapıyorsun Akça?"

Yavaşça öne doğru eğildim; yüzümü, sandalyede çakılı kalmış o yeraltı prensinin yüzüne doğru yaklaştırdım. Aramızdaki mesafe milim milim kapanırken, dudaklarımın kenarına yerleşen o zafer dolu, tehlikeli tebessümü görmesini sağladım. Gözlerinin en derin yerine, ruhunu delecek kadar keskin bir bakış fırlattım. Sesi üzerindeki o mutlak gücü tek bir hamlede söküp alacak kadar soğuk ve fısıltılıydı: "Sen beni daha önce yarım bırakmıştın Teoman..." dedim, her bir harfi kalbine batırmak ister gibi bilerek yavaşça fısıldadım. "Hani sana geçmişimi anlattığım gün... Hatırladın mı?"

O günün, Bulgaristan sınırından bu yana taşıdığım o kırık dökük geçmişin ve onun beni o karanlıkta bırakıp gidişinin anısı ikimizin de zihnine bir kırbaç gibi indi. Teoman'ın göz bebekleri kelimelerimin ağırlığıyla titrerken, yüzündeki o afallamış halin keyfini sürerek yavaşça geri çekildim.
Masaya doğru ağır adımlarla yürüdüm. Teoman'ın gözleri, benden alamadığı o aç ve hırslı bakışlarıyla her bir hareketimi hipnotize olmuş gibi takip ediyordu.
Masadaki tatlı tabağına uzandım. Parmaklarımın ucuyla o parlak metal tatlı kaşığını kavradım ve tabağın ortasındaki yoğun, koyu çikolataya yavaşça daldırdım. Çikolatanın kaşığın ucundan süzülen akışkanlığına bakmadım bile; bakışlarımı tek bir milim bile onun gözlerinden ayırmıyordum. Kaşığı tamamen çikolataya buladıktan sonra yukarı kaldırdım. Tam olarak canını yakmak istediğim noktaya, tam gözlerinin içine baktım.
Nefesini tuttuğunu, çıplak göğsünün kasıldığını izlerken kaşığı yavaşça kendi dudaklarımın arasına götürdüm. Teoman'ın gözünün içine baka baka, dudaklarımın arasındaki o yoğun çikolatayı diliyle eriterek yavaşça yedim. Ona hem benden koparmaya çalıştığı o hazzın tadını gösteriyor, hem de bu dağ evinde oyunun kurallarını kimin yazdığını en acımasız şekilde kanıtlıyordum.

Yüzümdeki o zafer dolu, o meydan okuyan tebessümünü tek bir milim bile bozmadan arkamı döndüm. Sanki az önce onun kucağında eriyen ben değilmişim, sanki aramızdaki o sırılsıklam çekimi ateşe veren biz değilmişiz gibi, son derece umursamaz ve soğukkanlı adımlarla verandadan içeriye, mutfağa doğru yürümeye başladım. Elimdeki o metal tatlı kaşığını parmaklarımın arasında hafifçe sallıyor, içimden yükselen o vahşi tatmin çığlığının tadını çıkarıyordum. Onu kendi silahıyla vurmuştum; geçmişin o karanlık, yarım kalmış hesabını tam da canını yakacak o zirve noktasında masaya fırlatmıştım.

Loş mutfağa girip ahşap tezgahın önüne geldiğimde, arkamdan gelen o ahşap zeminin hafif gıcırtısını duydum. Takip ediyordu. Hem de hiç acele etmeden, avının peşinden giden o tehlikeli, o serseri yeraltı adımlarıyla tam arkamdan geliyordu.
Elimdeki kaşığı tezgahın üzerine bırakıp musluğa doğru uzandığım tam o anda, mutfağın içindeki tüm hava bir kez daha yön değiştirdi.
Teoman, arkamdan o kadar sessiz ve o kadar büyük bir gövdeyle yanaştı ki, bir anlığına etrafımdaki dağ ışığı bile onun gölgesiyle kapandı. Geri çekilmeme, etrafından sıyrılmama tek bir salise bile izin vermeden, o geniş, dövmeli ve tamamen çıplak göğsünü benim sırtıma sıfırlayarak tamamen yasladı. Sırtımın her bir kıvrımı, onun o güneşin altında ısınmış çıplak teninin çiğ sıcağıyla buluştuğunda bedenim baştan aşağı elektriklenerek kaskatı kesildi.
Nefesimi tuttum. Kollarını, o devasa, kemikli ellerini tezgahın iki yanına sertçe dayayarak beni kendi gövdesi ile ahşap tezgah arasına sımsıkı hapsetti. Kaçacak hiçbir yerim yoktu; arkamda onun o sarsılmaz, kaslı göğsünün duvarı, önümde ise soğuk mutfak tezgahı vardı.

Belindeki o gevşek siyah eşofmanın pamuklu dokusu, üzerimdeki siyah tişörtün eteklerine sürtünürken başını yavaşça öne eğdi. O boğuk, o yarıda kesilmiş hazzın getirdiği hırıltılı ve son derece erkeksi nefesi doğrudan kulağımın arkasına, saç diplerime döküldü. Yüzünde, göremesem de o arsız, o intikam kokan serseri tebessümünün belirdiğini tenime değen dudaklarından anlıyordum. "Demek beni o masada öylece bırakıp, hiçbir şey olmamış gibi mutfağa kaçabileceğini sandın." diye fısıldadı. Sesi göğsünün içinden yankılanıp sırtıma bir darbe gibi inerken, kemikli kalçalarıyla beni tezgaha doğru hafifçe, tatlı bir baskıyla itti. "Beni kendi silahımla vuracak kadar cesursun, bunu biliyorum. O geçmişin hesabını o çikolatayla sorman da nefis bir hamleydi, kabul ediyorum..."
Durdu. Dudaklarını kulağımın yumuşak memesine yavaşça sürterek aşağıya, boynumun o en hassas, az önce bahçede talan ettiği çukuruna doğru indirdi. Sıcak teni tenime her değdiğinde, tezgahın kenarını tutan parmaklarımın boğumları beyazlayacak kadar sertçe ahşaba gömülüyordu.

"Ama unuttuğun bir şey var Manal," diye mırıldandı dudakları boynumdaki deriyi hafifçe emip dişlerinin arasına alırken. Sıcak avuçlarından biri tezgahtan kaydı ve tişörtümün altından içeri sızarak çıplak belimi sımsıkı kavradı. Beni kendine arkadan tamamen yapıştırdı. "Varnalı'nın evinde hiçbir iş yarım kalmaz. Sen o çikolatanın tadını benim gözümün içine baka baka aldın ya... Şimdi o tadı bu mutfakta, benden kaçtığın bu tezgahın üzerinde senden santim santim geri alacağım."

Tezgahın soğuk mermer kenarını tutan ellerimden tek bir hamlede destek aldım. Bedenimdeki o ani, çevik güçle aniden arkama dönerek onun o çıplak, dövmeli göğsüne avuçlarımı yasladım. Teoman ne olduğunu anlayamadan, onu hafifçe geriye doğru iterek arkamdaki ahşap tezgahın üzerine oturdum.
Şimdi yukarıda olan, o yeraltı prensinin yeşil gözlerine tepeden bakan bendim.

Heybetli duruşuna inat, bacaklarımı onun o rahat siyah eşofmanının sardığı belinin iki yanına yavaşça doladım. Aramızdaki o çiğ, o tehlikeli yakınlık bu kez mutfağın loşluğunda bambaşka bir boyuta evrildi. Parmaklarımı Teoman'ın çıplak, güneşten ısınmış omuzlarındaki o koyu yeraltı dövmelerine sertçe gömdüm. Teninin sıcaklığı avuçlarımı yakarken, gözlerindeki o deliren, o aç hırsın tam kalbine kilitlendim.
"Benden hiçbir şeyi zorla alamazsın Varnalı," diye fısıldadım, sesimdeki o hırçın göçmen kızı hırsı mutfağın loşluğunda yankılandı. "Ben verirsem alırsın."

Yüzüne doğru yavaşça eğildim. O çılgın haz dalgasını körükleyecek çok sert, çok vahşi bir darbe indirmesini bekliyordu benden. Dudaklarım dudaklarına yaklaştığı an nefesini tuttu, ensemdeki eli saçlarımı sabitlemek ister gibi gerildi. Ama ben onun o serseri beklentisini de ters köşe yaptım. Dudaklarına son derece narin, sadece dokunup geri çekilen, aklını başından alacak kadar hafif bir öpücük kondurdum. Tek bir küçük buse bıraktım ve dudaklarımı tamamen geri çekip gözlerinin içine baka baka gülümsedim.
Teoman, dudaklarında kalan o hafif çikolata tadı ve öpücüğün o yakıcı hafifliğiyle öylece kalakaldı. Siyah gözlerindeki o dumanlı bakış, yerini içten içe deliren ama bir o kadar da teslim olmuş bir hayranlığa bıraktı. Göğsü hızla inip kalkarken, elini ensemden yavaşça indirip tezgahta oturan bacağıma koydu. O kemikli parmaklarıyla tenimi hafifçe sıktı. Yüzündeki o sırıtan, arsız ifade yavaşça ciddileşti, yerini daha önce ondan hiç duymadığım o derin, tok tınıya bıraktı.
"Buna bir isim mi versek artık?" diye sordu birden. Sesi boğazından yükselen o pürüzlü, erkeksi tonla mutfaktaki sessizliği böldü.

Gözlerimi hafifçe kısarak ona baktım, o meydan okuyan tavrımı bozmadan dudaklarımı büzdüm. "Ne gibi?" dedim, umursamaz görünmeye çalışarak.
Teoman kafasını hafifçe yana eğdi, gözlerini gözlerimden tek bir salise bile ayırmıyordu. "Aramızdaki bu çekime diyorum..." dedi, bacağımdaki eli belime doğru tırmanırken sesindeki o sahiplenici ton iyice belirginleşti. "Sonuçta evliyiz... Ama ortada gerçek bir ilişkimiz yok."

Duyduğum kelimeler kalbimi delice çarptırsa da duruşumu dikleştirdim. Parmaklarımı onun çıplak omuzlarında hafifçe oynatarak yüzümü onun yüzüne biraz daha yaklaştırdım. "Hmm..." diye mırıldandım, sesime bilerek flörtöz ve dalga geçen bir hava katarak. "Sen benimle manitacılık mı oynamak istiyorsun yoksa?"
Teoman'ın dudaklarının kenarında, o serseri ve insanı tepeden tırnağa eriten derin bir tebessüm belirdi. Gözlerindeki o periyodik delilik, yerini tamamen beni içine çekmek isteyen bir girdaba bıraktı. Belimdeki elini daha da sıkılaştırıp beni tezgahın üzerinde kendine doğru milim milim çekti.
"Oraları çoktan geçtik." diye fısıldadı, sesi bu dağ evinin tüm yalanlarını, peşimizdeki holding savaşlarını tamamen yok edecek kadar dürüst ve derinden geliyordu. Dudakları dudaklarımın hemen önünde durdu. "Ne de olsa karımsın... Artık birbirini seven karı koca olsak olmaz mı?"

İçimde bir yerlerde çok derine, yıllardır kimsenin dokunmasına izin vermediğim yaralı yerime çarptı. Bir anlığına kalbimin öyle bir teklediğini, göğüs kafesimin öyle bir sıkıştığını hissettim ki, nefes alamadım. O siyah gözlerdeki duruluk, o yeraltı prensinin gururunu tamamen ayaklarımın altına sererek kurduğu bu cümle beni korkuttu. Çünkü benim dünyamda bu kadar büyük umutlar, bu kadar pembe hayaller her zaman arkasından gelecek çok daha büyük bir yıkımın habercisiydi. İçimdeki o hırs, tehlikeyi hissettiği an o sivri pençelerini yeniden çıkarmak zorunda kaldı. Kendimi korumamın, kalbimi bu adama tamamen kaptırmaktan kaçmamın tek yolu, onu kendimden uzaklaştırmaktı. Hem de en acımasız yolla.

Bacaklarımı Teoman'ın o rahat siyah esofmanının sardığı belinin iki yanından yavaşça, adeta buz gibi bir soğuklukla çözdüm. Parmaklarımı onun o çıplak, dövmeli omuzlarından sertçe çektim ve tezgahın üzerinden aşağıya, mutfağın soğuk ahşap zeminine doğru kaydım.
Aramızdaki o sırılsıklam yakınlığı tek bir saniyede darmadağın ederek arkama doğru iki büyük adım attım. Sırtımı mutfak tezgahının kenarına yaslayıp kollarımı göğsümde sıkıca bağladım. Yüzümdeki o az önceki flörtöz, o baştan çıkarıcı tebessümün yerini, Varnalıların o holding binalarındaki en acımasız düşmanlarına bile göstermediği kadar keskin, donuk ve hırçın bir ifade aldı. Gözlerimi onun o simsiyah gözlerine diktim ama bu kez içimdeki kırgınlığı öfkeyle maskeleyerek baktım.

"Gerçek bir evlilik mi?" dedim, sesimdeki o kırıcı, o alaycı tınıyı bilerek en üst perdeye çıkararak. "Birbirini seven karı koca olmak mı? Sen gerçekten delirmişsin Teoman."
Teoman oturduğu yerde, çıplak göğsü öfkeyle ve şaşkınlıkla hızla inip kalkarken öylece kaldı. O serseri, o her şeyi kontrol edebileceğini sanan Varnalı maskesi bu kez tamamen darmadağın olmuştu. Siyah gözlerinde az önce parıldayan o umut ışığı, kelimelerimin zehriyle yavaşça karanlığa gömüldü ama ben durmadım. İçimdeki korkuyu bastırmak için onun canını daha da çok yakmam gerekiyordu.
"Sen ve ben..." diyerek parmağımla ikimizin arasındaki o mesafeyi işaret ettim, sesimi daha da acımasız bir soğukluğa bürüdüm. "Bizim nasıl bir dünyada yaşadığımızı, peşimizde kimlerin olduğunu ne çabuk unuttun? Tüm o burjuva dünyası beni yok etmek için fırsat kollarken sen burada bana çocukça bir manitacılık oyunu mu teklif ediyorsun? Gerçek bir ilişkiymiş... Komik olma."

Teoman'ın çenesi kasıldı, elini yumruk yaptığını gördüm. Siyah gözlerinden yukarıya doğru yükselen o periyodik delilik ve kırılmış bir adamın hırsı mutfağı doldurdu ama bakışlarımı tek bir milim bile kaçırmadım.
"Biz normal bir çift olamayız, bunu o kalın kafana soksan iyi edersin," dedim, kelimeleri kalbine birer iğne gibi batırarak. "Aşk, sevgi ya da senin o bahsettiğin karı kocacılık rolleri... Bunlar sadece zayıf insanların sığınacağı birer liman. Ve senin gibi yeraltının karanlığında büyümüş bir adamın bana böyle masallar anlatması sadece komik. Ben bu dağ evine seninle bir evcilik oyunu oynamaya gelmedim Teoman. Kendini holdingin o soğuk duvarlarından kaçıp buraya sığınan romantik bir aşık sanmaktan vazgeç. Bizim aramızdaki tek gerçek, o zifiri karanlık otobandan ve peşimizdeki düşmanlardan ibaret. Ötesi yok. O yüzden bana bir daha sakın böyle saçmalıklarla gelme, çünkü karşında senin o tatlı sözlerine kanacak masum bir kız yok."

O devasa gövdesi, çıplak ve dövmeli göğsü aldığım hırçın nefeslerin aksine tamamen kaskatı kesilmişti. Bana doğru öfkeyle haykırmasını, o serseri ve tehlikeli adımlarıyla üzerime yürüyüp beni susturmasını, hatta o simsiyah gözlerindeki o tanıdık deliliği üzerime salmasını bekledim. Gururu kırılan bir Varnalı'dan beklenecek tek şey buydu çünkü.
Ama o, hiçbirini yapmadı.
Kafasını yavaşça, adeta omuzlarındaki tüm o yeraltı dünyasının yükü bir anda tonlarca ağırlaşmış gibi öne eğdi. Çenesi o kadar sert kasıldı ki, yüzündeki o kemikli hatların gerildiğini netçe görebiliyordum. Yumruk yaptığı ellerinin boğumları bembeyaz olmuştu. Ve sonra, hayatım boyunca unatamayacağım o an gerçekleşti.

Teoman kafasını ağır ağır yukarı kaldırdı. O zifiri karanlık, o kömür karası simsiyah gözlerini yeniden gözlerime diktiğinde, içimdeki manalın kalbi un ufak oldu.
O sert, o acımasız adamın simsiyah gözleri sırılsıklam bir kederle dolmuştu. Göz bebeklerinin etrafını saran o ıslak parıltı, loş mutfak ışığında birer cam kırığı gibi parıldıyordu. Ağlamıyordu, o gözyaşının yanağından süzülmesine izin vermeyecek kadar büyük bir gururu vardı ama o kapkara bakışların arkasına saklanan o çaresiz, o kırılmış çocuk tamamen çıplaktı. Hayatımda ilk kez bir adamın bana bakarken gözlerinin dolduğunu görüyordum ve o adam, holding binalarını tek bir emriyle titreten Teoman Varnalı'ydı.

"Demek masal..." dedi. Sesi o kadar kısık, o kadar pürüzlü ve derinden çıktı ki, mutfaktaki o sessizliği adeta bir bıçak gibi ikiye böldü. O erkeksi, o arsız tınısından eser kalmamıştı; sadece saf bir hayal kırıklığı vardı sesinde.
Altındaki rahat siyah eşofmanının ceplerine ellerini soktu, o çıplak ve dövmeli omuzları ilk kez bu kadar çökmüş görünüyordu. Gözlerindeki o ıslak karanlıkla bana bakmaya devam etti, her bir bakışı sırtımdaki mermerden daha soğuk bir sızı bıraktı tenimde.
"Ben hayatım boyunca o holding duvarlarının arasında, o yeraltı pisliğinin içinde kimseye gardımı indirmedim." diye fısıldadı, sesi boğazında düğümlenen o acıyla birlikte iyice kısıldı. Gözlerindeki o doluluk, bakışlarını her kırptığında daha da belirginleşiyordu. "Sana buraya gelip evcilik oynamak istediğimi söylemedim. Ben ilk kez... Hayatımda ilk kez bir kadına içimi açtım. İlk kez o Varnalı maskesini çıkarıp, sadece kendim olarak birinin karşısında durdum."
Durdu, derin ve titrek bir nefes aldı. Çıplak göğsü o nefesle sarsılırken gözlerini bir anlığına mutfağın zeminine çevirdi, o dolan gözlerini benden saklamak ister gibi yutkundu. Ama hemen sonra, o sırılsıklam siyah gözlerini yeniden bana odakladı.
"Sende haklısın," dedi, sesi bu kez tamamen vazgeçmiş, kırgın bir tonla çıktı. "Ama benim karşımda da benim o kırık dökük kalbimi görebilecek bir kadın yokmuş. Sen sadece o şifrelerin, o savaşlarının arkasına saklanan, korkak bir yıldızsın."

Arkasını döndü. O devasa sırtındaki dövmeler mutfağın loşluğunda son kez parlarken, hiçbir şey söylemeden, o siyah gözlerindeki sarsıcı kederle birlikte mutfaktan çıkıp yukarı kata doğru yürümeye başladı. Arkasında bıraktığı o buz gibi sessizlik, az önce kazandığımı sandığım o zaferin aslında benim en büyük yenilgim olduğunu fısıldıyordu.

Mutfaktaki loş sessizliğin beni boğmasına izin vermemek için kendimi hemen hareket etmeye zorladım. Adımlarım verandaya, bahçedeki o az önce aramızdaki yangının fitilini ateşleyen kahvaltı masasına doğru yöneldi. Bahçe havası yüzüme çarptığında, az önceki o sırılsıklam şehvetin ve ardından gelen o zehirli kelimelerin izleri hala masadaki her bir detayda gizliydi.
Dudaklarımın arasında erittiğim o çikolatanın tabağını, çatal ve bıçakları büyük bir soğukkanlılıkla, sanki az önce o adamı kucağında delirten ben değilmişim gibi tek tek topladım. Masadaki her bir bardağı üst üste koyarken parmaklarımın titremesini bastırmak için kendimi tamamen bu sıradan, gündelik işe odakladım.

Her şeyi mutfak tezgahına taşıdıktan sonra kendime buz gibi, sert bir kahve hazırladım. İçimdeki o yangını, o göğüs kafesimi sıkıştıran ağırlığı ancak o soğuk kahve dindirirdi. Bardağı kavrayıp salona geçtim.
Büyük ahşap salona girdiğimde dağ evinin o devasa pencerelerinden sızan gün ışığı bile gözüme fazla parlak geldi. Koltuğa yavaşça yerleştim, bacaklarımı altıma doğru toplayıp elimdeki kumandayla televizyonu açtım. Ekrandaki renkler ve sesler salona dolarken, bakışlarımı tamamen televizyona kilitledim. Aslında ne izlediğimi, ekrandan ne geçtiğini zerre kadar algılamıyordum; zihnim hala o mutfakta, Teoman'ın o dolan simsiyah gözlerinde takılı kalmıştı. Ama o gururlu, o dişli duruşumu bozmaya niyetim yoktu.

Tam o sırada, yukarı kattan gelen o tanıdık, ağır ayak sesleri salondaki sessizliği bir kez daha böldü.
Bakışlarımı televizyon ekranından tek bir milim bile kaydırmadım. Gözlerimi televizyona öyle bir dikmiştim ki, sanki dünyanın en önemli haberini izliyordum. Teoman, merdivenleri ağır adımlarla inip salona girdi. Çıplak göğsünü gizleyen siyah bir tişört geçirmişti üzerine, ama o omuzlarındaki gerginlik, o yeraltı prensinin sert aurası salonun havasını anında değiştirmeye yetti. Salondaki büyük ahşap masaya doğru yürüdü. Hiç acele etmeden, tamamen mesafeli ve soğuk bir tavırla masanın üzerinde unuttuğu telefonuna uzandı.

Bana doğru tek bir bakış bile fırlatmadı. O simsiyah gözlerini benden tamamen kaçırmış, aramızdaki o görünmez duvarı o da en kalın tuğlalarla örmüştü.
Telefonunu parmaklarının arasına aldıktan sonra adımlarını verandaya, bahçeye doğru yöneltti. Yanımdan geçip giderken esen o hafif rüzgarında bile o kırgınlığın kokusu vardı. Bahçeye çıktı ve masanın biraz uzağındaki o geniş, rahat koltuğa oturdu. Dirseklerini dizlerine dayayıp telefonunun ekranına gömüldü, dünyayı ve en önemlisi beni tamamen dışarıda bırakan o ağır sessizliğine gömüldü.
Onun bahçedeki o yalnız, o mesafeli duruşunu televizyonun yansımasından görsem de ilgilenmemeye çalışarak önüme döndüm. Kahve bardağımı daha sıkı kavradım ve bakışlarımı yeniden ekrana sabitledim. Aramızda metrelerce mesafe, kalplerimizde ise aşılması imkansız bir gurur savaşı vardı; ikimiz de aynı dağ evinde, birbirimize en uzak iki yabancı gibi kendi köşelerimize çekilmiştik.

&&&

Televizyon ekranında akan o anlamsız görüntüler, salona dolan o yapay sesler bir süre sonra üzerime basan o boğucu ağırlığı hafifletmeye yetmedi. Gözlerim inatla ekrana kilitli olsa da, zihnim verandada, o rahat koltukta elindeki telefona gömülmüş olan Teoman'daydı. Aramıza ördüğümüz o kalın gurur duvarı, aynı evin içinde nefes almayı bile bir güç savaşına dönüştürmüştü. Ne o geri adım atacaktı ne de ben o mutfaktaki kırıcı sözlerimin üzerine gidip zayıflık gösterecektim. Ama bu salonda, onun az önce geçtiği, kokusunun ve gergin aurasının hala havada asılı kaldığı bu alanda daha fazla oturmak beni delirtmek üzereydi.

Elimdeki boş kahve bardağını oturduğum sehpanın üzerine sertçe bıraktım. Çıkan o tok ses salonda yankılanırken, koltuktaki bacaklarımı yavaşça çözüp ayağa kalktım. Bakışlarımı hala bahçe kapısına doğru çevirmemeye özen göstererek, büyük bir soğukkanlılıkla mutfağa geçtim. Bardağı lavabonun içine bırakırken dışarıdan gelen o hafif dağ rüzgarının sesini dinledim.

Teoman'ın bahçedeki varlığına rağmen, kendimi salondaki o sahte televizyon sesinden kurtarmak için verandaya çıkmaya karar verdim.
Mutfaktan çıkıp adımlarımı bahçe kapısına doğru yönelttiğim an, verandadaki o devasa gövdenin de eş zamanlı olarak hareketlendiğini fark ettim.

Teoman, benim salondan çıkıp mutfağa geçişimi, ardından bahçeye doğru attığım adımları hissetmiş gibi oturduğu koltuktan yavaşça ayağa kalkmıştı. Aramızdaki o görünmez radarlar o kadar keskin çalışıyordu ki, birbirimizin attığı her adımdan, aldığı her nefesten haberdardık ama bunu asla çaktırmıyorduk. Ben bahçe kapısının eşiğine adım atıp dışarıya, o serin dağ havasına kendimi bıraktığım tam o salisede, Teoman da telefonunu cebine sokarak verandanın diğer ucundan salona doğru yöneldi.

Tam kapı eşiğinde, aramızda sadece birkaç adımlık mesafe kalmışken ikimiz de duraksamadık.
Göz göze gelmemek için resmen havayı izliyorduk. O simsiyah, zifiri karanlık gözlerini tamamen önüne, salona giden zemine dikmişti; yüzündeki o sert, o kırgın yeraltı prensi ifadesi tek bir milim bile esnememişti. Ben de çenemi dikleştirip bakışlarımı bahçedeki çam ağaçlarının tepesine diktim. O çıplak omuzlarını gizleyen siyah tişörtünün kumaşı, yanımdan geçerken benim tişörtümün koluna neredeyse teğet geçti. Teninden yayılan o tanıdık, o sıcak esinti boynumu yalayıp geçtiğinde içimden bir şeylerin cız ettiğini hissettim ama adımlarımı yavaşlatmadım.
Ben kendimi verandanın o serin, rüzgarlı sessizliğine bırakıp bahçedeki boş koltuğa doğru ilerlerken, Teoman da arkasından salona giden o cam kapıyı büyük bir soğuklukla çekti.

Dağ evinde resmen çocukça ama bir o kadar da hırslı bir köşe kapmaca başlamıştı. Ben onun az önce oturduğu, hala hafifçe sıcak olan o koltuğa yerleşip derin bir nefes alırken, o da içeride benim az önce terk ettiğim salona yerleşmişti. Televizyonun sesini tamamen kapattığını, salona bir anda bıçak gibi keskin bir sessizliğin çöktüğünü dışarıdan bile duyabiliyordum. İkimiz de gururumuzdan tek bir ödün vermiyor, aynı çatının altında birbirimizin yüzünü görmemek için köşe kapmaca oynuyorduk; ama bu kaçış, aramızdaki o gerilimi ve sırılsıklam çekimi azaltmak yerine, dağ havasında daha da hırslandırıp büyütüyordu.

&&&

Bahçedeki o rahat koltukta, Teoman'ın az önce bıraktığı o belli belirsiz sıcaklığın üzerinde otururken, dağ yamaçlarından aşağıya doğru simsiyah, göz gözü görmeyen yoğun bir sis tabakası yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Hava bir anda öyle bir buz kesmişti ki, gururumdan taviz vermemek için verandanın köşesinde direnmeye çalışsam da kronometre aleyhime işliyordu. Ancak üzerime çöken tek şey dağ soğuğu değildi. Kasıklarımda aniden baş gösteren, derinden gelen o tanıdık ve sancılı kasılmayla birlikte yerimde hafifçe kıpırdandım. Alt karnıma saplanan o keskin ağrıyla kronik bir sızı kendini hatırlattı. 'Regl dönemim yaklaştı,' diye düşündüm içimden, dişlerimi birbirine bastırarak. Hemen yukarı çıkıp tuvalete gitmem gerekiyordu ama sırf Teoman içeride, salonda diye oturduğum yerden kalkmak, onun önünden geçip 'pes ettim' görüntüsü vermek istemiyordum. İnadımdan dakikalarca o buz gibi koltukta, iki büklüm olmamak için kendimi sıkarak bekledim. Fakat kasıklarıma saplanan o son şiddetli dalga, gurur falan dinlemedi.

Daha fazla dayanamayacağımı anlayarak koltuktan hızla kalktım. Adımlarımı düzgün tutmaya çalışarak salona açılan cam kapıyı ittim ve içeri girdim. Teoman, şöminenin yanındaki tekli koltuğa sırtı bana dönük olacak şekilde oturmuş, telefonuna bakıyordu. Girişimle birlikte salona yayılan o adımlarıma bile dönüp bakmadı, zifiri karanlık gözlerini ekrandan ayırmadı. Ben de ona hiç bakmadan, salonda duraksamadan doğrudan merdivenlere yöneldim ve yukarı kata çıktım.

Koridorun sonundaki banyoya kendimi atıp kapıyı arkamdan kilitlediğimde derin bir nefes koyverdim. Düşündüğüm gibi olmuştu; erkenden gelen o yoğun döngü başlamıştı. Kasıklarımdaki o hırçın ağrı, mutfaktaki gerilimin stresiyle birleşince adeta şiddetini iki katına çıkarmıştı. Üstümü apar topar toparlayıp banyodan çıktım ama alt karnıma saplanan o bıçak saplanması hissi yüzünden iki büklüm olmamak için duvardan destek almak zorunda kaldım. Bu sancıyla bu dağ evinde, Teoman'ın o sessiz ve soğuk aurasının altında kalamazdım.

Merdivenleri yavaş adımlarla, ağrıyı içime gömerek indim. Doğrudan mutfağa geçtim. Dolapları, çekmeceleri tek tek, sessizce açıp kapatarak bir sıcak su torbası aradım. Yoktu. Bu koca dağ evinde içimi ısıtacak, o sancıyı hafifletecek tek bir şey bile bulamadım. Mutfağın ortasında dikilirken, kasıklarıma giren o şiddetli krampla alnımda soğuk terler birikti. Teoman'a tek bir kelime edip zayıflığımı göstermektense, bu sorunu tek başıma çözmeyi tercih ederdim.

Mutfaktan çıkıp salona adımladım. Teoman hala aynı pozisyonda, şöminenin orada sessizce oturuyordu. Aramızdaki o kalın gurur duvarını bozacak tek bir hece bile dökülmedi dudaklarımdan. Büyük ahşap masanın üzerine bırakılmış olan arabanın anahtarına gözüm çarptı. Hiç düşünmeden masaya ilerledim, parmaklarımı anahtara geçirip sertçe aldım. Teoman, anahtarın şıkırtısını duymasına rağmen başını kaldırmadı, zifiri gözlerini telefonundan ayırmadı, tek bir soru bile sormadı. Ben de arkama bakmadan dış kapıya yöneldim ve ağır ahşap kapıyı arkamdan büyük bir gürültüyle, adeta tüm dağ evini titretecek şekilde çarpıp evden çıktım.

Göz gözü görmeyen o sisin içinde arabayı çalıştırıp dağ yoluna koyuldum. Ağrıdan direksiyonu sıkan parmaklarım bembeyaz olmuştu. Yaklaşık on beş yirmi dakikalık sisli ve tehlikeli bir sürüşün ardından, yol kenarında şans eseri ışıkları yanan küçük, köhne bir köy marketi buldum. Arabayı hemen önüne kırıp içeri daldım. Ağrının verdiği o aceleyle rafların arasında dolandım; hızla bir sıcak su torbası, ped ve kendime bir iki parça bir şey alıp kasaya yöneldim.

Ücreti ödeyip poşeti kaptığım gibi tekrar arabaya döndüm.
Geri dönüş yolu, kasıklarım darmadağın olduğu için çok daha uzun gelmişti. Nihayet dağ evinin dik yokuşunu tırmanıp bahçe kapısından içeri girdiğimde, farların ışığı altında evin önünde duran yabancı, siyah bir araba daha gördüm. Kaşlarım aniden çatıldı. Holdingin adamları mıydı, yoksa yeraltından başka biri mi?

Arabadan indim, market poşetini sıkıca kavrayıp evin önüne geldim. Cebimdeki anahtarı çıkarıp kapının kilidine soktum ve sessizce çevirip kapıyı açtım. İçeriye adım attığımda dağ evinin loş salonundan gelen iki erkek sesi kulaklarıma doldu. Teoman içeride birisiyle konuşuyordu ama ses tonu az önceki o kırgın adamın aksine, son derece normaldi.

Kapıyı arkamdan yavaşça kapatıp kilitledim. Çıkan o tıkırtıyla birlikte salondaki tüm ses bir anda bıçak gibi kesildi. Bütün gözler anında antreye, kapının olduğu yere doğru döndü. Elimdeki market poşetiyle salona doğru birkaç adım attığımda, Teoman'ın karşısındaki tekli koltukta oturan o adamın yüzü loş ışığın altında tamamen aydınlandı. Gördüğüm çehreyle birlikte göğüs kafesimdeki nefes tamamen dondu, ayaklarım zemine çakıldı. Şok dalgası bütün bedenimi sararken elimdeki poşetin hışırtısı mutlak sessizlikte yankılandı.

Gelen kişi, geçmişimin en büyük ve en karanlık gölgesi, eski nişanlım Mert'ten başkası değildi.
Mert, o rahat ve kendinden emin duruşuyla koltukta otururken, kapının sesine dönmüş olan bakışları beni bulduğunda gözlerinde saf bir şaşkınlık belirdi. Beni burada, Teoman Varnalı'nın dağ evinde görmeyi asla ama asla beklemiyordu. Salona doğru attığım o donuk, yavaş adımları izlerken gözlerini benden ayıramadı.

Aramızdaki o sarsıcı sessizlik uzarken, Mert bakışlarını bir saniyeliğine bile bana çevirmeyen, sadece zifiri karanlık gözleriyle beni izleyen Teoman'a doğru döndü. Sesindeki o eski, o ukala tınıyı gizlemeye çalışarak sordu: "Eşin mi?"

Teoman, oturduğu koltukta arkasına hafifçe yaslandı. Siyah gözlerindeki o kapkara, o dipsiz ciddiyetle Mert'in gözlerinin içine baktı. Sesindeki o buz gibi netlik salonu titretti.
"Evet," dedi Teoman, kelimenin üzerine basarak. "Karım."
Mert, aldığı bu cevapla birlikte yüzündeki o şaşkınlığı gizleyemedi. Dudakları hafifçe aralandı, yavaşça ve adeta büyülenmiş gibi oturduğu koltuktan ayağa kalktı.
Teoman'ın o ölümcül bakışlarına aldırmadan, salonda ağır adımlarla yürüyerek tam karşıma geçti. Aramızdaki mesafeyi kapatıp o eski, o tanıdık ve sinir bozucu bakışlarını gözlerime dikti. Yüzünde beliren o hafif, o tehlikeli tebessümle birlikte sesini alçaltarak mırıldandı: "Sakinleştin mi akça kuşu?

Mert'in o üstten bakan, her şeyi bildiğini iddia eden gözleri gözlerime kenetlenmişken, salondaki o ölümcül sessizlik Teoman'ın oturduğu koltuktan aniden ayağa kalkışıyla bozuldu.
Teoman, bir dağ heybetiyle doğrulurken o çıplak omuzlarını gizleyen siyah tişörtünün altında kasılan kasları, salonun tüm loşluğunu tek bir hamlede ezdi. Adımları o kadar yavaş ama bir o kadar da tekinsizdi ki, ahşap zeminin gıcırtısı Mert ile benim aramdaki o zehirli mesafeye birer kor gibi düştü. Teoman tam yanımızda durdu. O kömür karası, o zifiri karanlık simsiyah gözleri önce Mert'in yüzündeki o sinsi tebessümde, ardından benim darmadağın olmuş çehremde gezindi.

Yüzündeki o sarsılmaz yeraltı prensi maskesi bu kez tamamen saf bir şüphe ve tehlikeli bir merakla gerilmişti.
"Siz..." dedi Teoman, sesi boğazından yükselen o pürüzlü, o buz gibi erkeksi tonla salonu titretti. Siyah gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti, bakışlarındaki o keskinlik ruhumu delip geçmek ister gibiydi. "Siz tanışıyor musunuz?"

Teoman'ın o siyah gözlerindeki şüpheyi görmek, beni sığınacak tek limanım olan bu dağ evinde de avcıların önüne atmıştı. Dişlerimi birbirine öyle bir bastırdım ki çenem ağrıdı, ama gözlerimin arkasına hücum eden o sıcak dalgaya engel olamadım.
Bakışlarım Teoman'ın o kapkara gözlerine kilitliyken, sol gözümden süzülen tek bir damla gözyaşı yanağımdan aşağıya, dudaklarımın kenarına doğru sessizce aktı. Ağlamamak için kendimi deliler gibi sıksam da, o tek damla yaş, geçmişin tüm kirli sayfalarını bu dağ evinin ortasına dökmeye yetti.
Teoman, yanağımdan süzülen o ıslak parıltıyı gördüğü an göz bebekleri aniden büyüdü. Çenesi öyle bir kasıldı, kirli sakallarının altındaki o kemikli hatlar öyle bir gerildi ki, Mert'e doğru tek bir hamlede saldırmamak için kendini zor tuttuğunu hissettim. O sert, o kırgın adam, benim o savunmasız halimi gördüğünde içindeki o korumacı canavarı serbest bırakmamak için ellerini ceplerinde yumruk yaptı. Siyah gözlerindeki o kederli şüphe yerini daha da ağır bir tona bıraktı. Yarım adım geri çekilerek ikimizin ortasında durdu.
"Konuşacak mısınız?" diye sordu Teoman birden. Sesi bu kez tamamen düz, tamamen duygudan arındırılmış ama altından büyük bir fırtınanın kopacağını fısıldayan bir tonda çıktı. "Yoksa bu salonda ne döndüğünü bana biriniz anlatacak mı?"

Mert, Teoman'ın sesindeki o ölümcül tehlikeyi fark etmiş gibi yüzündeki o ukala tebessümü yavaşça sildi. Ama o kibirli duruşundan hiçbir şey kaybetmeden, bakışlarını benden ayırıp Teoman'a doğru çevirdi. Ardından, sanki az önce bana ismimle seslenen o değilmiş gibi, elini aramızdaki boşluğa uzattı.

"Mert," dedi, sesini Teoman'ın duyacağı şekilde netleştirerek. Gözlerimin içine baka baka, adeta zekice bir satranç hamlesi yapar gibi devam etti: "Ben Teoman'ın yakın arkadaşıyım... Holding işleri ve yeraltı bağlantıları yüzünden uzun zamandır birlikte çalışıyoruz."
Mert, bakışlarını tekrar Teoman'a çevirdi ve o zehirli oyununu sürdürdü. "Ama senin bu hırçın göçmen kızıyla, benim eski dünyamdan bir tanıdıkla evli olduğunu bilseydim, dağ evine çok daha erken gelir misafiriniz olurdum, Varnalı."

Mert'in uzattığı o parmakların arasında, Bulgaristan'ın o dar sokaklarında koştuğumuz, holding savaşlarının ve peşimizdeki o lanetli şifrelerin henüz hayatımızı karartmadığı o masum çocukluğum gizliydi. Mert benim ilk aşkımdı. Kalbimin ilk kez bir adam için ritim değiştirdiği, geleceğe dair bembeyaz hayaller kurduğum o temiz geçmişimdi. Bizi birbirimizden koparan o holding ortaklıkları için hayatlarımızı un ufak eden annemin o acımasız entrikalarından başkası değildi. Ona kızamıyordum, öfkelenemiyordum; çünkü onun gözlerinde hala beni o karanlıktan çekip çıkarmak isteyen o eski Mert'i görüyordum.

Mert'in avucumu kavrayan parmaklarının sıcaklığı, kasıklarımdaki o hırçın regl sancısını bile bir anlığına gölgeledi. Bedenimin ağrıdan ve şoktan hafifçe sendelediğini fark ettiği an, Mert adeta yıllar önceki o korumacı refleksle belimi destekledi. Beni salondaki o geniş koltuğa doğru yavaşça yönlendirirken, elindeki market poşetini masanın üzerine bıraktı.

İçimden bir ses Teoman'a bakmam için deliler gibi çığlık atıyordu. Onun o zifiri karanlık gözlerinde biriken fırtınayı hissetmekten, karım dediği kadının başka bir adamın şefkatine bu kadar kolay teslim olduğunu görmesinin onda yaratacağı o devasa yıkımdan korkuyordum. Mutfakta ona karşı ördüğüm o aşılmaz duvarlar, Mert'in tek bir kelimesiyle darmadağın olmuştu. Teoman'ın gururunu çiğnemiştim ama şimdi, onun gözleri önünde geçmişimin en derin yarasıyla yüzleşiyordum.

Teoman, salonda bir dağ heybetiyle dikilmiş, çıplak omuzlarını gizleyen siyah tişörtünün altında kaskatı kesilmiş halde ikimizi izliyordu. Kirli sakallarının altındaki o kemikli çene hattı o kadar sert gerilmişti ki, salonun loş ışığında bile yüzündeki her bir çizgi ölümcül bir ciddiyetle parıldıyordu.

Mert, Teomana bakarak " Onu en son annesi bizi koparırken böyle görmüştüm." Dedi.

"Biz derken?" diye sordu Teoman. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden ve kırgın çıkmıştı ki, göğüs kafesimin sıkıştığını hissettim. O kömür karası simsiyah gözlerini Mert'in yüzünden çekip doğrudan benim gözlerimin içine dikti. Bakışlarındaki o kapkara hesaplaşma ruhumu yaktı. "Siz neydiniz ki?"

Teoman'ın sesindeki o gizli acıyı, o yeraltı prensinin gururunun altındaki o kırılmış çocuğu duymak içimde bir yerleri kanattı. Mutfakta ona 'Biz normal bir çift olamayız' derken kastettiğim o burjuva dünyası, şimdi tam karşımızda Mert'in suretinde dikiliyordu. Teoman bana bakarken gözlerindeki o ıslak karanlıkla bir cevap bekliyordu, bense geçmişimin ağırlığı altında ezilmiş, dudaklarımı mühürlemiştim.

Mert, Teoman'ın sesindeki o ölümcül tehlikeyi ve altından kopmak üzere olan o kıskançlık fırtınasını fark ederek bakışlarını benim sırılsıklam yüzümden yavaşça çekti. Gövdesini tamamen Teoman'a doğru döndü. Yüzündeki o ukala, o kibirli tını yerini tamamen geçmişin o ağır, hüzünlü gerçekliğine bıraktı. Omuzlarını dikleştirip, Teoman'ın o baskıcı aurasının altında ezilmeden, son derece net ve tok bir sesle konuştu: "Nişanlıydık," dedi Mert. Kelimenin üzerine basarak, Teoman'ın zifiri karanlık gözlerinin tam içine baka baka devam etti. "Birbirimizin ilk aşkıydık, Varnalı. Her şeyden, bu holding savaşlarından ve yeraltı pisliğinden önce biz vardık. Birbirimizin her şeyiydik."

Durdu, bakışlarında eski günlerin o narin ama kaybolmuş hatıraları geçici bir anlığına parıldadı. Ses tonunu daha da derinleştirerek, aramızdaki o aşılmaz duvarın sebebini ortaya döktü: "Ama çok önceden... Akça'nın annesinin o doymak bilmeyen hırsları yüzünden, o kadının arkamızdan çevirdiği o pis entrikalar yüzünden nişanı atmak zorunda kalmıştık. Bizi birbirimizden koparan biz değildik, onun o acımasız annesiydi. Yollarımız o zaman ayrıldı ama geçmişi, ilk aşkı öylece söküp atamazsın." Mert'in dudaklarından dökülen her bir kelime, salondaki o buz gibi havayı daha da ağırlaştırırken bakışlarımı yavaşça Teoman'a çevirdim. Teoman, ellerini ceplerinde öyle bir sıkmıştı ki, yumruklarının hatları kumaşın üzerinden belli oluyordu. Gözlerindeki o doluluk, o zifiri karanlığın arkasına saklanan o çaresiz kırgınlık hayatımda gördüğüm en ağır manzaraydı. Karşısında holding düşmanları yoktu; karşısında benim kalbimin ilk sahibinin hayaleti vardı ve Teoman Varnalı, bu savaşta nasıl ayakta kalacağını bilemez halde, omuzları hafifçe çökmüş bir şekilde ikimize bakıyordu.

O zifiri karanlık gözlerindeki o ıslak, o darmadağın kırgınlık, saliseler içinde yerini göz bebeklerini yutan simsiyah, hırçın bir öfkeye bıraktı. Teoman, aramızdaki o mesafeyi tek bir hamlede, adeta avını gözüne kestirmiş vahşi bir yırtıcı gibi kapattı. Adımları o kadar hızlı ve aniydi ki, Mert daha ne olduğunu bile anlayamadan Teoman'ın o devasa, çıplak omuzlarının gölgesi altında kaldı.
Teoman, burnundan soluyarak Mert'in pahalı ceketinin yakalarını kaba bir kuvvetle kavradı. Parmaklarını kumaşa öyle bir dolamıştı ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Mert'i oturduğu alandan tek bir hamlede kaldırıp salondaki o büyük ahşap kolonun duvarına doğru büyük bir gürültüyle sertçe çarptı.
Ahşap sütundan gelen o çatırdama sesi salonda yankılanırken, masanın üzerindeki boş kadehler zangır zangır titredi. Elimdeki market poşeti parmaklarımın arasından kayıp koltuğun kenarına düşerken, kasıklarımdaki o keskin krampla birlikte yerimde dikleşmeye çalıştım.

"Teoman!" diye bağırmak istedim ama sesim boğazımda dondu.
Teoman, Mert'in yüzünü kendi yüzüne o kadar yaklaştırmıştı ki, kirli sakallarının altından dişlerini sıktığını, o kömür karası gözlerinden resmen katıksız bir nefret saçıldığını görebiliyordum. Mert'in sırtı duvara çarptığında yüzündeki o ukala tebessüm tamamen silinmiş, yerini boğucu bir şaşkınlığa ve acıya bırakmıştı. Ayakları zeminden hafifçe kesilirken, Teoman onun yakalarını daha da sıkarak sesini salonun tavanına doğru adeta kükreyerek yükseltti. O pürüzlü, o ölümcül ses tonu dağ evinin her bir köşesini titretti: "Geçmişini de, o lanet olası ilk aşkını da söküp alırım senden!" diye kükredi Teoman. Yüzündeki o yeraltı prensi maskesi tamamen parçalanmış, yerine karısını deliler gibi kıskanan hırçın bir adam gelmişti. "Benim olan kadına, karıma bir daha o sikik ağzınla 'Akça' dersen, yemin ederim seni bu dağdan aşağı canlı indirmem Mert! Seni o holdingin kanıyla boğarım!"

Mert, aldığı o sert darbenin etkisiyle nefes almaya çalışırken ellerini Teoman'ın bileklerine koyup onu ittirmeye çalıştı ama Teoman bir duvar gibi kımıldamadan duruyordu. Mert, acıyla kıvranmasına rağmen o köhne gururunu korumaya çalışarak aralarından hırıldadı: "Ona ne dersen de Varnalı... Onun kalbindeki o ilk izin sahibini değiştiremezsin!"
Bu söz, Teoman'ın zifiri gözlerindeki o yangına resmen benzin döktü. Yumruğunu Mert'in suratına indirmek için geriye doğru çektiği an, kasıklarıma saplanan o en şiddetli regl sancısıyla birlikte koltuğun kenarına tutunarak acıyla inledim.

Teoman'ın havada asılı kalan o devasa yumruğu, benim acıyla inleyerek koltuğun kenarına tutunmamla birlikte havayı döverek durdu. O zifiri karanlık, simsiyah gözlerindeki katıksız nefret ve kıskançlık yangını, benim göğüs kafesimden sızan o çaresiz, o zayıf sesle bir anda yön değiştirdi. Mert'i hala duvara yapışık halde tutarken, bakışları hızla bana, koltukta iki büklüm olmuş bedenime kaydı.

Gözlerindeki o kapkara fırtınanın ortasında, karım dediği kadının acı içinde kıvranışı ona her şeyi unutturacak gibiydi; fakat Mert'in araya giren o zehirli cümlesi, salondaki barut fıçısını bu kez tamamen havaya uçurdu.
Mert, Teoman'ın anlık duraksamasını ve odağının bana kaymasını fırsat bilerek onun elinden sıyrılmaya çalıştı. Duvara yaslanmış halde, nefes nefese ama bilmiş bir tavırla bana doğru hamle yapmaya yeltendi ve Teoman'ın yüzüne karşı sesini yükseltti: "Bırak beni Varnalı! Bilmiyor musun, Akça'nın hep böyle oluyor!" dedi Mert, sesinde geçmişin o dokunulmaz rahatlığıyla. "Stres yapınca, canı sıkılınca o sancısı iki katına çıkar! Onun şu an acilen ilaca ve sıcak suya ihtiyacı var, ben bilirim onun bu hallerini!"

Mert'in dudaklarından dökülen o son kelimeler, salondaki havayı bir anda buz kesti. Yıllar önce Bulgaristan'daki evimizde geçirdiğim sancılı günleri hala hatırlamasına şaşırmıştı. Ama bu şaşkınlık, saniyeler içinde yerini devasa bir korkuya bıraktı. Mert benim en mahrem, en kadınsı acımı Teoman'ın yüzüne karşı bir üstünlük malzemesi gibi fırlatmıştı. Teoman'ın gözleri önünde benim vücudumu, benim bu özel döngümü bu kadar iyi bildiğini iddia etmesi, yeraltı prensinin kafasındaki o zifiri karanlık fırtınayı tamamen delirtti.

Teoman'ın yüzündeki o kemikli hatlar, kirli sakallarının altından öyle bir gerildi ki, göz bebekleri tamamen yok oldu. Mert'in benim geçmişimle, benim bedenimle ilgili bu kadar özel bir bilgiye sahip olması, onun serseri gururuna ve sırılsıklam kıskançlığına inen en ağır darbeydi.

"Karımın neye ihtiyacı olduğunu ben bilirim!" diye kükredi Teoman. Sesi salondaki tüm eşyaları titretecek kadar gür ve ölümcüldü. "Onun canını da, acısını da senin o pis diline dolayamazsın lan!"
Teoman, Mert'in ceketinin yakalarını bu kez çok daha vahşi bir öfkeyle kavradı. Mert'in neye uğradığını anlamasına bile izin vermeden, onu salondan dış kapıya doğru adeta yaka paça sürükledi. Dış kapıyı tek bir hamlede açtı ve Mert'i o göz gözü görmeyen simsiyah dağ sisinin içine, bahçeye doğru sertçe fırlattı. Mert sendeleyerek dengesini kurmaya çalışırken, Teoman onun yüzüne karşı son kez parmağını salladı: "Bir daha bu eve, karımın etrafına yaklaşırsan geçmişini de holdingini de senin üzerine yıkarım! Defol git buradan!"
Ağır ahşap kapıyı Mert'in yüzüne büyük bir gürültüyle çarptı ve kilidi iki kez sertçe çevirdi. Çıkan o tok kilit sesleri, aramızdaki o sarsıcı geçmişin üzerine vurulan bir mühür gibiydi.

Teoman, kapının önünden ağır adımlarla ayrıldı. Bana doğru bakmadan doğrudan koltuğun kenarına düşen market poşetine yöneldi. Büyük, damarlı ellerini poşetin içine daldırdı. İçinden ped paketlerini, az önce dağ yolundaki o küçük marketten binbir güçle aldığım sıcak su torbasını çıkardı. Mert'in gitmesiyle salona çöken o sırılsıklam sessizlikte, poşetteki ilaç kutusunu kavradı.

Teoman, avucunun içindeki ağrı kesici hapı bana doğru biraz daha yaklaştırdı. Zifiri karanlık, simsiyah gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmıyordu. Bakışlarındaki o derin, o sarsıcı keder canımı kasıklarımdaki kramplardan daha çok yaksa da dişlerimi birbirine bastırarak elindeki ilacı aldım. Dudaklarımdan bir teşekkür bile dökülmesine izin vermeyen o ağır havayı bozmaya niyeti yokmuş gibi, hemen arkasındaki ahşap masaya doğru uzandı. Masanın üzerinde duran sürahiden büyük bir bardağa buz gibi su doldurdu. Tek bir kelime etmeden, bardağı parmaklarımın arasına sıkıştırdı.

İlacı yutup suyu hızla diktiğimde, Teoman oturduğu yerden bir dağ heybetiyle ayağa kalktı. Yüzüme son kez, o aşılması imkansız mesafeyle ama bir o kadar da korumacı bir tonla baktı. Masanın üzerindeki o boş, turuncu sıcak su torbasını kavradığı gibi arkasını döndü ve ağır, sert adımlarla mutfağa doğru ilerledi.

Salonda yalnız kaldığımda, mutfaktan gelen o tezgah seslerini, ocağın çakmak sesini dinledim. Teoman, dağ evinin mutfağında benim az önce bulamadığım o sıcak suyu hazırlamak için kettle'ı çalıştırmıştı. Dışarıda uğuldayan dağ rüzgarı ve evin içindeki o kaynayan suyun sesi, aramızdaki o sırılsıklam sessizliği dolduran tek şeydi. Alt karnıma giren kramplarla koltuğun köşesine biraz daha sinip bacaklarımı göğsüme doğru çektim. Gözlerim inatla mutfak kapısındaydı.

Birkaç dakika sonra, mutfaktaki suyun kaynama sesi durdu. Ardından Teoman'ın o kaba ama dikkatli adımları salona doğru yeniden yöneldi.
Salona girdiğinde, elinde içi sımsıcak suyla dolmuş, etrafına buğulu bir sıcaklık yayan o torbayı tutuyordu. Çıplak omuzlarındaki o gerginlik tek bir milim bile azalmamıştı, siyah tişörtünün altında göğsü hala hızlı hızlı inip kalkıyordu. Koltuğun yanına kadar yürüdü. Bakışlarını benden kaçırmaya çalışarak, o büyük elleriyle sıcak su torbasını yavaşça, incitmekten korkar gibi kucağıma, tam da alt karnımın üzerine bıraktı.

Torbayla birlikte tenime yayılan o yoğun sıcaklık, kasıklarımdaki o hırçın düğümleri anında gevşetmeye başlarken gözlerimi Teoman'ın yüzüne diktim. O ise yerdeki boş su bardağını alıp masaya bırakırken, aramızdaki o gurur duvarını yıkmamak adına arkasını dönmeye hazırlandı. Aramızda metrelerce duygusal mesafe vardı belki ama o sıcak su torbasının yaydığı sıcaklıkta, Teoman Varnalı'nın karısını hiçbir geçmişe yedirmeyecek olan o karanlık ve sırılsıklam sevdası gizliydi.

Teoman mutfağa doğru ağır bir adım atmışken, o çıplak omuzlarının gerginliğiyle koridorun karanlığına karışmak üzereydi ki birden duraksadı. Sırtı bana dönük halde, dağ evinin o loş koridorunun eşiğinde kaskatı kesildi. Gitmekle kalmak arasındaki o görünmez ince çizgide, içindeki o yaralı Varnalı gururuyla nasıl bir savaş verdiğini sırtının hızla kalkıp inmesinden görebiliyordum.

Büyük, damarlı ellerini ceplerine soktu ve derin, pürüzlü bir iç çekti. O ses, salondaki mutlak sessizlikte adeta bir ağıt gibi yankılandı.

Yavaşça arkasını döndü. Adımları az önceki o öfkeli, o vahşi yırtıcı halinden tamamen uzaktı. Salona geri döndü ve oturduğum koltuğun boş kalan diğer ucuna, benden olabildiğince uzak durmaya özen göstererek yavaşça oturdu. Aramızda neredeyse iki kişilik bir mesafe bırakmıştı ama varlığı, kokusu ve teninden yayılan o sıcak aurası salondaki tüm boşluğu tek başına doldurmaya yetiyordu.
Başını arkaya doğru atıp koltuğun ahşap arkalığına yasladı ve gözlerini kapattı. Kemikli çene hattı hala hafifçe seğiriyordu ama o patlamaya hazır hırçın adam gitmiş, yerine karısının geçmişinin hayaleti altında ezilen kederli bir adam gelmişti.

Salonda sadece dışarıda uğuldayan dağ rüzgarının sesi ve ikimizin düzensiz nefes alışları vardı.
Gözlerimi kucağımdaki sıcak su torbasından ayırıp yan profilinden onu izlemeye başladım. Loş ışık, yüzünün o sert hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Mert'in 'birbirimizin ilk aşkıydık' diyen o zehirli cümlesi, Teoman'ın kalbinde açtığı o derin yarayı kanatmaya devam ediyordu. Mutfakta ona karşı ördüğüm o duvarları, şimdi onun bu sessiz teslimiyeti karşısında birer birer eriyordu. Onun dünyasında her şey netti; düşman belliydi, savaş belliydi. Ama benim sırlarla dolu geçmişim, onun hiç bilmediği bir cepheden vurmuştu onu.

Teoman, gözlerini açmadan, o boğazından yükselen pürüzlü, o buz gibi ama bir o kadar da yorgun erkeksi sesiyle mırıldandı. Sesi öyle derinden geliyordu ki, salonun zeminini değil, doğrudan ruhumu titretti. "Sır üstüne sır sakladığın o dünyanda..." dedi Teoman, kelimelerin üzerine basarak. Sesi kederle kısılmıştı. Gözlerini hala açmamıştı ama kirpiklerinin altındaki o karanlığın ne kadar ağır olduğunu hissedebiliyordum. "...bana ait tek bir köşe bile yokmuş gibi hissettirme bana."
Duyduğum sözlerle birlikte göğüs kafesime öyle bir ağırlık çöktü ki, nefesim boğazımda düğümlendi. Benden bir hesap sormuyordu, Mert'in hesabını bana kesmiyordu; sadece onun hayatına girdiğimden beri ördüğüm o yalan duvarlarının arasında kendine ait bir yer arıyordu. Karım dediği kadının kalbinde, o geçmişin ilk izinin yanında kendine ait küçücük bir yuva istiyordu.

Teoman yavaşça gözlerini açtı ve o kömür karası, o zifiri karanlık simsiyah gözlerini doğrudan bana çevirdi. Bakışlarındaki o sırılsıklam kıskançlık ve keder, aramızdaki o iki kişilik mesafeyi tek bir saniyede yok etti. "Mert'in bildiği, o adamın 'ben bilirim' dediği hiçbir şeyi duymak istemiyorum," diye devam etti sesi biraz daha sertleşerek ama gözlerindeki o ıslak karanlık değişmedi. "Ama senin o acı çeken bedenine benden başkası dokunursa, bu dağ evini de o holdingi de yakarım. Anladın mı beni?"

Teoman, gözlerimin içine bakarak beklediği o reddedişi ya da teselliyi bulamayınca, oturduğu koltuktan bir dağ heybetiyle ama bu kez omuzları ağır bir yenilmişlikle çökmüş halde aniden ayağa kalktı.
Yüzüme son kez baktığında, o simsiyah gözlerinde az önce Mert'i duvara yapıştıran o vahşi yırtıcıdan eser kalmamıştı. Sadece, karım dediği kadının kalbinde kendine ait tek bir zerre bile bulamadığına inanan yaralı, darmadağın bir adam vardı.

Bana arkasını döndü. Adımları bu kez hırçın değil, bir o kadar yavaş ve ruhsuzdu. Salonun köşesinde, loş ışığın zar zor aydınlattığı o koyu renkli ahşap içki dolabına doğru ilerledi. Dolabın kapağını sertçe açtığında cam şişelerin birbirine çarpma sesi salondaki o sırılsıklam sessizliği bir kez daha bıçak gibi böldü. Ağır viski şişesini kavradı, geniş kadehe doldurmaya bile tenezzül etmeden doğrudan şişeyi dudaklarına götürdü.
Boğazının hızla inip kalkışını, o sert ve yakıcı alkolü tek dikişte, adeta içindeki o kıskançlık yangınını başka bir yangınla söndürmek ister gibi yutuşunu izledim. Şişeyi sertçe tezgaha bıraktığında çıkan o tok ses, kalbimin tam ortasına vurdu.
Hala arkası bana dönüktü. O çıplak omuzları, siyah tişörtünün altında bu kez öfkeden değil, taşımakta zorlandığı o devasa kederden dolayı hızla kalkıp iniyordu. Alkolün damarlarına karışmasıyla birlikte, içindeki o ketum, o lafı cımbızla ağzından aldığım Varnalı tamamen susmuş, yerini dürüstlüğün o en tehlikeli, en çıplak haline bırakmıştı. Sesi, salonun tavanına değil, doğrudan zemine doğru bir fısıltı gibi döküldü ama o kadar pürüzlü ve kederliydi ki içimi kanattı: "İlk aşklar unutulmaz derler, yıldız güzeli..." dedi Teoman. Şişenin boynunu sıkan parmakları eklemlerinden bembeyaz kesilmişti. "Ben senin hayatında, peşindeki o lanet olası şifreler ve holding savaşları yüzünden katlanmak zorunda olduğun bir zorunluluktan ibaretken... O adamın senin canının acısını bile ezbere bilmesi..."

Durdu. Derin, titrek bir nefes aldı ve omuzlarını biraz daha dikleştirmeye çalışarak arkasını yavaşça bana doğru döndü. Loş ışık, gözlerinde biriken o ıslak karanlığı net bir şekilde ortaya seriyordu. Yüzündeki o serseri tebessüm bu kez tamamen acı doluydu.
"Bu gece benim infazım oldu," diye fısıldadı, gözlerimin içine baka baka. "Ben seni bu dağ evinde dünyadan saklamaya çalışırken, geçmişinin hayaleti gelip beni kendi evimde kurşuna dizdi."

Mert geçmişimdi, doğruydu; bizi annem ayırmıştı, o da doğruydu. Ama Teoman'ın bu gece benim sancım için Mert'i kapının dışına fırlatan o elleri, market poşetinden o ilaçları çıkarırken titreyen o koca yüreği, içimde Mert'e dair ne kadar mazi kırıntısı varsa hepsini tek bir saniyede küle çevirmişti. İlk kez, onun bu yıkılmışlığını toplamak için kendi gururumdan vazgeçmek zorunda olduğumu hissettim. Koltuktaki o sıcak su torbasını kenara itip ona doğru adım atmak için hareketlendiğimde, gözlerindeki o sırılsıklam keder beni tamamen esir almıştı.

Ona doğru yürüyüp, o yıkılmış çıplak omuzlarına dokunmak, "Mert benim geçmişimdi ama sen benim şimdimsin" diye haykırmak istiyordum. Ancak Teoman, benim hamle yapmama izin vermeden, cebinde sımsıkı sıktığı elini ağır ağır dışarı çıkardı.
Teoman, parmaklarının arasında tuttuğu siyah kadife kutuyu salondaki o büyük ahşap masanın üzerine, boş kadehlerin ve market poşetinin hemen yanına sertçe fırlattı. Kutunun masaya çarparken çıkardığı o tok, o yankılanan ses, aramızdaki o sırılsıklam sessizliği adeta bomba gibi patlattı.

Kutunun kapağı çarpmanın etkisiyle
hafifçe aralandı ve şöminenin cılız ışığı altında, içindeki o nadide, zifiri karanlık elmas yüzük loş salonda bir yıldız gibi parıldadı.
Teoman, yüzündeki o katıksız acıyla karışık serseri tebessümüyle yavaşça bana doğru döndü. O kömür karası simsiyah gözleri, alkolün ve hayal kırıklığının etkisiyle sırılsıklam parlıyordu. Masanın üzerindeki kutuyu işaret ederken, kirli sakallarının altındaki o kemikli çene hattı ölümcül bir ciddiyetle gerilmişti. "Mert seninle Bulgaristan'da nişanlanmış olabilir, Akça," dedi Teoman. Sesi o kadar pürüzlü, o kadar derinden ve kırgın çıkmıştı ki, göğüs kafesimin ortasına bir bıçak saplandığını hissettim. Bana uzun zamandan sonra ilk kez 'Akça' demişti ama bu kez bir sahiplenme değil, aramızdaki o mazi uçurumunu yüzüme vurma şekliydi. "O dar sokaklarda, holding savaşlarından uzak o masum dünyanda onunla yüzük takmış olabilirsin. Ama sen bu holdinge de, bu yer altına da benim soyadımla girdin. Karım olarak girdin."
Durdu, tezgaha yaslanarak derin ve titrek bir nefes aldı. Gözlerini masadaki o parıldayan yüzüğe dikti, sanki o yüzüğe bakmak bile ruhunu parça parça ediyordu.
"O kadife kutu, benim sana bu karanlığın içinde açmaya çalıştığım o bembeyaz, temiz sayfaydı," diye devam etti. Sesi bu kez fısıltı gibi, adeta kendi infaz kararını okuyan bir mahkum gibi çıktı. "Sana ait bir gelecek, Varnalı soyadının arkasında ezilmeyen bir Manal yaratmak istemiştim. Anlaşma bittiğinde o yüzüğü parmağına takıp, seni bu yeraltı pisliğinden tamamen çekip çıkarmayı hayal edecek kadar delirdim ben... Ama sen o temiz sayfayı, eski nişanlının hayaletiyle kirlettin. Onun 'ben bilirim onun bu hallerini' dediği o maziyle, benim geleceğimi tek bir saniyede küle çevirdin."

Masanın üzerindeki o parıldayan yüzüğe bakarken, gözlerimden süzülen o tek damla yaş, dudaklarımın kenarına sızarken nefesim boğazımda tamamen tıkandı. Teoman... O sert, o acımasız yeraltı prensi, benimle sadece bir holding ortaklığı ya da zorunlu bir evlilik yaşamıyordu. O benimle gerçek, tertemiz bir gelecek kurmak istemişti. Gururundan, serseriliğinden dolayı bana bir türlü veremediği o yüzük kutusu, onun kalbinin bana açılan gizli kapısıydı.

Bense maziye dair sakladığım o yalan sessizliğimle, onun bana beslediği bu devasa, bu korumacı aşkı kendi ellerimle idama mahkum etmiştim. İçimi kaplayan o ağır vicdan azabı, kasıklarımdaki regl sancısını bile tamamen yok etti. Teoman karşımda kırık gururuyla bana bakarken, o yüzük ikimizin arasındaki en ağır hesaplaşmaya dönüşmüştü.

Daha fazla dayanamadım. Attığım ilk adımda, kasıklarıma saplanan o ince sızı yerinde dikleşmemi zorlaştırsa da dişlerimi birbirine bastırdım. Gözlerimden süzülen ve çeneme doğru yol alan o sıcak yaşları silmeye bile tenezzül etmeden, aramızdaki o iki kişilik mesafeyi tek bir hamlede kapattım. Büyük ahşap masaya doğru yürüdüm.
Teoman'ın zifiri gözleri, attığım her adımda üzerime dikilirken, bakışlarındaki o kırgın şaşkınlığı çok net görebiliyordum. Masanın üzerine geldim, parmaklarım titreyerek o siyah kadife kutuya uzandı. Kapağını tamamen açtım. Şöminenin cılız ışığı altında parıldayan o zifiri karanlık elması kutunun içinden yavaşça çıkardım. Hiç tereddüt etmedim, arkama bakmadım, iç sesimin beni durdurmasına izin vermedim. O yüzüğü, sağ elimin parmakları arasından kaydırarak sol elimin yüzük parmağına, ait olduğu yere tek bir hamlede taktım.

Yüzük parmağımı sararken tenime yayılan o metalik soğukluk, ruhumda devasa bir yangının fitilini ateşlemişti. Başımı kaldırdım ve yüzüğü taktığım elimi havada tutarak doğrudan Teoman'a doğru birkaç adım daha attım.
Teoman, parmağımdaki o parıltıyı gördüğü an kaskatı kesildi. Dudakları hafifçe aralandı, kirli sakallarının altındaki o kemikli çene hattı titredi. Elindeki viski şişesi tezgaha doğru hafifçe kayarken, o zifiri gözlerindeki simsiyah fırtına bir anlığına duruldu, yerini katıksız bir şoka bıraktı. Karşısında, onun kırıp döktüğünü sandığı o sayfayı kendi elleriyle birleştiren bir kadın vardı.

"Sayfa kirlenmedi Varnalı..." dedim. Sesim hıçkırıklarımın arasında boğulsa da, içimdeki o hırçın aidiyet hissiyle o kadar dik ve net çıkmıştı ki, salonun duvarlarında yankılandı. Gözlerimin içine baka baka eriyen o adama doğru son mesafeyi de kapatıp tam önünde durdum. "O sayfa hiçbir zaman kirlenmedi. Mert benim çocukluğumdu, Bulgaristan'daki o çaresiz, annemin piyonu olan o küçük kızın geçmişiydi... Ama bitti. O mazi çoktan küle döndü Teoman."
Büyük, damarlı ellerine uzandım. O sert, viski şişesini tutmaktan kaskatı kesilmiş elini kavradım ve parmaklarımı onun parmaklarının arasına kenetledim. Parmağımdaki zifiri elmas, onun tenine değerken sesimi biraz daha yükselttim, gözlerinin en dibine, o yaralı yeraltı prensinin ruhuna haykırdım:
"Benim bugünüm de, yarınım da, bu sancılı gecede canımı iyileştiren, Mert'i o kapıdan yaka paça fırlatan o ellerin sahibi de sensin. Ben bu soyadı sadece o kanlı holding savaşları ya da peşimizdeki şifreler için taşımıyorum. Ben bu yüzüğü senin için, senin o karanlık sevdana sığınmak için parmağıma taktım. Bırakma beni..."

Teoman, dudaklarımdan dökülen o "bırakma beni" fısıltısıyla birlikte derin, göğüs kafesini yırtan erkeksi bir nefes aldı. Elindeki viski şişesi tezgaha büyük bir gürültüyle düşüp devrilirken, içki zemine doğru sızmaya başladı ama ikimizin de umurunda değildi.
Teoman, o devasa, damarlı ellerini hızla belime doladı. Beni öyle bir güçle, öyle vahşi bir sahiplenişle kendine doğru çekti ki, göğsüm onun o çıplak, gergin göğsüne çarptığında nefesim kesildi. Kolları belimi bir kelepçe gibi sararken, ayaklarımın zeminden hafifçe kesildiğini hissettim. Beni resmen göğsünün içinde eritmek, o geçmişin hayaletini aramızdan tamamen silmek ister gibi sımsıkı bastırdı kendine.
Başını saçlarımın arasına gömdü. Kokumu derinden, adeta intikam alır gibi içine çekerken, o pürüzlü ve hırçın sesi kulağımın dibinde, sırılsıklam bir tutkuyla yankılandı:
"Bu parmaktan o yüzük çıkarsa, bu kez sadece holdingi değil, tüm dünyayı yakarım yıldız güzeli," diye fısıldadı. Belimdeki ellerini daha da sıkarak beni tamamen çemberi altına aldı. "Sen benimsin. Geçmişinle de, acınla da sadece benimsin."

Teoman, yüzüme düşen birkaç tutam saçı o kaba ama bana karşı her zaman titreyen büyük parmaklarıyla kulaklarımın arkasına doğru yavaşça itti. Bakışları, yüzümdeki acı ifadesini ve regl sancısının getirdiği o hafif solgunluğu yakaladığında çenesi hafifçe kasıldı.
"Karnın..." dedi Teoman, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan. Sesi o kadar boğuk ve korumacıydı ki, kalbimin atışını hızlandırdı. "...hala ağrıyor mu yıldız güzeli?"

Mutfaktaki didişmelerimiz, Mert'in yarattığı o devasa kıskançlık krizi sanki hiç yaşanmamış gibi, şu an sadece benim acımla ilgileniyordu. Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı hafifçe salladım, sesim halsizlikle çok kısık çıktı "Azıcık..." diye mırıldandım, parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğü onun çıplak omzuna hafifçe bastırarak. "Sadece azıcık bir sızı kaldı."
Teoman, verdiğim cevapla birlikte derin bir nefes aldı. Daha fazla bu buz gibi loş salonda, o viski kokulu tezgâhın önünde kalmamıza izin vermeye niyetli olmadığını gösterircesine hareketlendi. Büyük, damarlı eliyle benim sol elimi, parmağımda onun soyadını taşıyan o zifiri yüzüğün olduğu eli sımsıkı kavradı. Parmaklarımızı birbirine kenetledi.

Beni arkasından çeker gibi, ama adımlarını tamamen benim sancılı yürüyüşüme uydurarak yavaşça merdivenlere doğru yöneltti. Ahşap merdivenlerin basamaklarını tek tek, acele etmeden, benim her kasılmamda duraksayarak yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Evin içindeki o mutlak sessizlikte sadece ikimizin ayak sesleri ve merdivenlerin hafif tıkırtısı yankılanıyordu. Her basamakta, arkamdaki o devasa gövdenin beni koruyan bir kalkan gibi yükseldiğini bilmek içimdeki tüm korkuları susturuyordu.

Üst kata ulaştığımızda, koridorun sonundaki o loş yatak odasına girdik. Dağ evinin yatak odası, pencereden sızan o zifiri karanlık dağ sisinin gölgesiyle sarmalanmıştı.
Teoman elimi yavaşça bıraktı ve yatağın kenarına doğru ilerledi. Büyük elleriyle yatağın üzerindeki o kalın, ağır örgülü örtüyü tek bir hamlede kaldırıp kenara çekti. Altındaki temiz, beyaz çarşaflar şöminenin yukarı sızan cılız aydınlığıyla belli belirsiz parıldarken, arkasını dönüp doğrudan gözlerimin içine baktı. Omuzlarındaki o gerginlik tamamen gitmişti. Yatağın kenarını eliyle işaret ederek, o pürüzlü, erkeksi sesiyle mırıldandı: "Gel hadi," dedi Teoman, sesindeki o mutlak davet ruhumu sararken. "Uzan şuraya."

Dişlerimi birbirine bastırarak yavaş ve dikkatli adımlarla yatağa doğru yaklaştım. Karnımdaki o ince, hırçın sızının elverdiği ölçüde yatağın yumuşak zeminine kendimi bıraktım. Bacaklarımı hafifçe kendime doğru çekerken, Teoman yatağın diğer tarafına geçip yanıma oturdu. Bakışları üzerimde dolanırken, aramızdaki o duygusal çekim odadaki havayı iyice ısıtmıştı.
Gözlerini kucağıma taktığım o elmas yüzükten ayırıp tekrar yüzüme çevirdi ve boğuk bir sesle emir verir gibi ama oldukça naif bir tonda konuştu: "Arkana dön," diye fısıldadı Teoman.
Hiçbir şey sormadım, itiraz etmedim. İçimdeki o dik başlı kadını bu gece aşağıda, o kırık viski şişesinin yanında bırakmıştım. Yatakta yavaşça hareket ederek sırtımı ona doğru döndüm, yüzümü dağ evinin karanlık duvarına çevirdim.

Saniyeler sonra, yatağın arkamda kalan kısmının Teoman'ın o devasa ağırlığıyla hafifçe çöktüğünü hissettim. Teoman, o sıcak, çıplak gövdesiyle yatakta bana doğru yavaşça yaklaştı. Aramızda tek bir milim bile boşluk bırakmak istemiyormuş gibi, o koca gövdesini sırtıma tamamen yasladı. Kokusu, teninin o yakıcı sıcaklığı anında sırtımdan ruhuma doğru sızmaya başladı.
Büyük, damarlı elini yavaşça belime yerleştirdi ve beni tek bir hamlede, incitmekten deliler gibi korkar gibi hafifçe sararak iyice kendine doğru çekti. Sırtım onun o geniş göğsüne tamamen gömüldüğünde, kalbinin göğüs kafesinde nasıl deli gibi çarptığını sırtımda hissettim.
Salondaki o hırçın kıskançlığın yerini şimdi tamamen karısını iyileştirmeye çalışan bir adamın şefkati almıştı. Teoman, belimdeki elini yavaşça hareket ettirdi. Parmakları, altımdaki yumuşak eşofmanın bel lastiğine doğru kaydı. Dokunuşları o kadar yavaş, o kadar dikkatliydi ki nefesimi tuttum. Elini yavaşça, tenimi ürperten o erkeksi sıcaklığıyla eşofmanımın içine, karnıma doğru soktu. O büyük, nasırlı ama bir o kadar da yumuşak eli, alt karnımdaki o sancılı, o gergin bölgenin üzerine yerleşti. Tenimin sıcaklığı onun avucunun içine karışırken, Teoman parmaklarını dairesel hareketlerle, yavaşça ve derin nefesler alarak karnımı okşamaya başladı. Elinin yaydığı o devasa, o sırılsıklam şefkatli sıcaklık, kasıklarımdaki o hırçın regl düğümlerini tek bir saniyede gevşetmeye başladı. Gözlerimi karanlığa doğru kapatırken, arkamda beni sımsıkı tutan, elini karnımın içinde gezdiren bu yeraltı prensinin kokusunda, hayatımın en güvenli sığınağını bulduğumu biliyordum.

Bedenimin tamamen gevşediğini, nefes alışlarımın yavaş yavaş düzene girdiğini hissettiğinde, karnımdaki elinin hareketleri biraz daha yavaşladı. Ancak elini tenimden tamamen çekmedi; o yakıcı avucunu, sanki oradaki sızının yeniden başlamasını engellemek ister gibi karnımın üzerine koruyucu bir ağırlık olarak bıraktı.

Teoman, yatakta hafifçe kıpırdandı. Boşta kalan koca kolunu başımın altından doğru yavaşça uzattı. Hiçbir şey söylemeden, beni incitmekten deliler gibi korkan o devasa cüssesiyle beni yatakta biraz daha kendine doğru çekti. Başım, onun o sert, kaslı omzunun ve göğsünün birleştiği o güvenli çukura yerleştiğinde, sol elimi onun göğsünün üzerine koydum. Parmağımdaki o zifiri elmas yüzük, onun çıplak tenine değdiğinde Teoman'ın göğsünün derin bir nefesle yükselip indiğini hissettim.
Karanlığın içinde, kulağımın hemen dibinde o pürüzlü, o boğuk ve erkeksi sesiyle mırıldandı. Sesi bu kez ne bir emir içeriyordu ne de bir hesap sorma; sadece mutlak bir teslimiyetin fısıltısıydı: "Uyu, Akça..." dedi Teoman, saçlarımın arasına derin, sırılsıklam bir öpücük kondurarak. Dudaklarının sıcaklığı saç derimden ruhuma kadar sızdı. "Sabaha kadar buradayım. Baş ucunda, tam arkanda... Hiçbir yere gitmiyorum."

Duyduğum sözlerle birlikte göğüs kafesimdeki o son gerginlik kırıntısı da eriyip gitti. Göz kapaklarım, Teoman'ın elinin sıcaklığı ve kokusunun verdiği o devasa huzurla birlikte iyice ağırlaşmaya başladı.

&&&

Gözlerimi dağ evinin yüksek pencerelerinden içeri sızan, o zifiri karanlık dağ sisini yavaş yavaş dağıtan loş ve gri sabah ışığıyla açtım. Gece boyunca ruhumu da bedenimi de esir alan o hırçın regl sancısından, kasıklarımdaki o düğüm düğüm olmuş ağrılardan eser kalmamıştı. Varlığını bile unuttuğum o hafif sızı, yerini derin, sırılsıklam bir hafiflemeye bırakmıştı. Uyku ile uyanıklık arasındaki o puslu çizgide, tenime çarpan o tanıdık, o devasa sıcaklıkla yerimde hafifçe kıpırdandım.

Arkamdaki o kalkan, gece boyunca beni bir an bile bırakmamış, gövdesini sırtıma siper ederek beni tüm dünyadan korumuştu.
Teoman'ın esofmanımın içinden kayıp belimin üzerine yerleşen o koca, damarlı eli hala oradaydı. Sabaha kadar avucunun sıcaklığını tenimden tek bir an bile çekmemişti. Nefes alışverişleri o kadar düzenli, o kadar derindi ki, göğsünün her yükselişinde sırtım onun o çıplak, kaslı göğsüne biraz daha gömülüyordu.

Yatakta, onun beni sımsıkı saran o koca kolunu incitmemeye çalışarak çok yavaş ve dikkatli bir hareketle arkama, yani ona doğru döndüm.
Bacaklarımı hafifçe kendime doğru çekip yüzümü ona çevirdiğimde, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o hızlı ritmine engel olamadım. Teoman hala derin bir uykunun kollarındaydı.

Yüzünün her bir detayını, alnına düşen o koyu renkli saç tutamlarını ilk kez bu kadar yakından, bu kadar sessizce izleme şansı bulmuştum. Sol elimi yavaşça yorganın altından çıkardım. Parmağımdaki o zifiri karanlık elmas yüzük, odanın loş ışığında belli belirsiz parlarken, titreyen parmak uçlarımı onun o erkeksi, sert çene hattına doğru uzattım. Parmak uçlarım, onun kirli sakallarına dokunduğu an teninin o yakıcı sıcaklığı parmaklarımdan ruhuma kadar yayıldı. Dokunuşum o kadar hafifti ki, sanki bir tüyün tenine değmesi gibiydi.

Ancak Teoman, bir avcı refleksine sahip o yeraltı zekasıyla, bu en ufak şefkatli hamlemle bile anında kıpırdandı. Kirli sakallarının altındaki çenesi hafifçe kasıldı ve o kömür karası, zifiri karanlık simsiyah gözlerini yavaşça araladı.
Gözlerini açtığı ilk saniyede, bakışlarında ne o yeraltı dünyasının vahşeti vardı ne de geceden kalan o yıkılmış, o kırgın kıskançlığın izleri. Sadece doğrudan benim gözlerimin içine odaklanan, ruhumu tamamen çemberi altına alan devasa, sırılsıklam bir sahipleniş vardı. Parmağımın onun çenesinde durduğunu fark ettiğinde, dudaklarının kenarında o serseri, o nadir görülen sıcak tebessümlerinden biri belirdi.
Hiçbir şey söylemedi. Konuşarak odadaki o loş, o büyüleyici sessizliği bozmak istemiyor gibiydi. Yataktan çıkmama, aramızdaki o mesafeyi büyütmeme izin vermeye hiç niyeti yoktu. Belimin üzerindeki o büyük, damarlı elini hafifçe hareket ettirerek beni tek bir hamlede, adeta gövdesinin içine gömmek ister gibi hırsla kendine doğru çekti.
Başım yeniden onun o geniş, çıplak göğsüne yaslanırken, Teoman kollarını sırtıma dolayıp beni sımsıkı sardı. Dudaklarını saçlarımın arasına bastırdı ve kokumu derin bir nefesle, adeta dünün tüm yorgunluğunu o nefesle silmek ister gibi içine çekti. Kulağımın hemen dibinde, uykunun verdiği o boğuk, o pürüzlü ve erkeksi sesiyle mırıldandı: "Nereye kaçıyorsun sabah sabah, Akça?" diye fısıldadı Teoman. Sesi o kadar derinden ve korumacı geliyordu ki, göğsümün altındaki kalbi deli gibi hızlandırdı. "Bu yüzük bu parmağa takıldıktan sonra, yatağımdan öyle kolayca uyanıp gitmek yok."

Geniş göğsünün üzerinde duran sol elimi biraz daha sıktım, parmağımdaki o zifiri elmasın onun tenine batmasına aldırmadan başımı göğsüne daha da derinden gömdüm.

Teoman, dudaklarının kenarındaki o hafif, serseri tebessümle beni göğsüne biraz daha bastırmaya yeltenirken, bu kez onun hamle yapmasına izin vermedim. Göğsünün üzerindeki elimi hafifçe bastırarak yatakta yavaşça geriye doğru kaydım.
Zifiri karanlık gözleri, üzerindeki o baskının hafiflemesiyle şaşkınlıkla aralanırken, bakışlarındaki o avcı dikkati anında üzerime kilitlendi. Hiç acele etmeden, dişlerimi hafifçe alt dudağıma geçirerek yatakta dizlerimin üzerinde doğruldum. Kasıklarımdaki o dünkü sancı tamamen yok olmuş, yerini damarlarımda deliler gibi atan bir nabza bırakmıştı.

Teoman yatakta sırtüstü uzanmış halde, o devasa, çıplak gövdesiyle hiçbir hareket yapmadan sadece beni izliyordu. Bakışlarındaki o hırçın merak, odadaki havayı saniyeler içinde alev alacak bir barut fıçısına çevirmişti.
Üzerimdeki hırkanın önünü yavaşça aralayarak, onun o çıplak karın kaslarının, o damarlı ve gergin gövdesinin üzerine doğru yavaşça tırmandım. Dizlerimi onun kalçalarının iki yanına yerleştirip, kucağına tamamen oturduğumda, Teoman'ın göğüs kafesi derin, erkeksi bir nefesle anında havaya kalktı. Kirli sakallarının altındaki o kemikli çene hattı kaskatı kesilirken, belimin iki yanına yerleşen o koca elleri beni sabitlemek ister gibi tenimi kavradı. Parmaklarının sıcaklığı, eşofmanımın üzerinden bile belimi yakmaya yetmişti.

Aramızdaki roller ilk kez tamamen değişmişti. Yeraltını parmağında oynatan o sert Varnalı prensi, şu an altımda, gözlerimin içine bakarak ne yapacağımı çözmeye çalışıyordu.
Öne doğru hafifçe eğildim. Sol elimi, parmağımda onun bana açtığı o temiz sayfanın kanıtı olan o zifiri elmas yüzükle birlikte onun kirli sakallarına doğru uzattım. Yüzüğün soğuk metali ve parmaklarımın sıcaklığı onun erkeksi çehresinde dolanırken, Teoman'ın göz bebekleri vahşi bir arzuyla anında büyüdü.

Dudaklarımız arasında sadece tek bir milim kalana kadar yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Sıcak nefesim onun dudaklarına çarparken, sesim o sırılsıklam tutkunun verdiği hırıltıyla oldukça kışkırtıcı ve cesur çıktı: "Dün gece canımı iyileştiren o ellerin... ödülünü vermek istiyorum Varnalı," diye fısıldadım.
Dudaklarımdan dökülen o "Varnalı" kelimesiyle birlikte Teoman'ın sabrının son kırıntısı da odadaki o loş havaya karıştı. Boğazından derinden gelen, erkeksi ve boğuk bir inilti koptu. Belimdeki o koca, damarlı elleri anında yukarıya doğru tırmandı; üzerimdeki hırkayı ve tişörtü tek bir hoyrat hamlede omuzlarımdan geriye doğru sıyırıp yatağın kenarına fırlattı.

"Sen deli misin?" diye mırıldandı Teoman, sesi kıskançlığın ve arzunun verdiği o ölümcül tonda tamamen pürüzlü çıkarken. Gözleri çıplak omuzlarımda, göğüslerimde ve yüzümde deliler gibi dolanıyordu. "Beni kendi yatağımda çıldırtmak mı niyetin, Akça?"

"Belki de," dedim, meydan okuyan bir tavırla gövdemi onun o çıplak, gergin göğsüne biraz daha bastırarak.
Teoman daha fazla dayanamadı. Sırtüstü yattığı yerden yavaşça doğrularak başını kaldırdı ve dudaklarını doğrudan benim dudaklarıma mühürledi. Bu öpücük, dün gecenin o ağır kıskançlığının, o mazi hesaplaşmasının ve içimizdeki o sırılsıklam aidiyetin hırçın bir patlamasıydı. Dudaklarımı hoyratça, adeta canımı yakmak ister gibi ama bir o kadar da delice bir tutkuyla emmeye başladı. Dilinin sıcaklığı ağzımın içine sızarken, belimdeki elleri esofmanımın bel lastiğini tek bir hamlede aşağıya doğru itti.
Tenimizin doğrudan birbirine değdiği o an, odadaki o loş sabah aydınlığı tamamen karanlık bir yangına teslim oldu. Teoman'ın koca elleri kalçalarımı kavrayıp beni kendine daha da sertçe bastırırken, onun altımdaki o kaskatı, o hırçın arzusunun büyüklüğü nefesimi tamamen kesti. Başını hafifçe geri çekip boynuma doğru indi; dişlerini köprücük kemiğimin üzerine hafifçe geçirerek orayı sertçe öptü. Boğazımdan kaçan o yüksek, sırılsıklam inilti odanın duvarlarında yankılanırken, Teoman'ın gözlerindeki o zifiri karanlık yangın tüm dünyayı yakacak kadar hiddetliydi. "Benimsin..." diye hırıldadı Teoman, dudakları boynumun teninde gezinirken, elleriyle beni kalçalarımdan tutup kendi çıplak gövdesinin üzerinde yavaşça hareket ettirerek kontrolü tamamen hırçın bir birleşmeye doğru sürükledi. "Bu yataktan çıkışın yok artık senin. Ruhun da bedenin de sadece bana teslim."

Teoman, dudaklarını boynumdan yukarıya, çene hattıma doğru tırmandırıp beni yeniden o hoyrat öpücüklerinin arasında yutmaya hazırlanırken, sol elimi yavaşça kaldırdım. Parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğün tenine değen metalik soğukluğuyla birlikte, avucumu doğrudan onun o ıslak, arzu dolu dudaklarının üzerine sertçe kapattım.

Bu ani hamlemle birlikte Teoman'ın hareketleri saliseler içinde duraksadı. Belimdeki o koca elleri kaskatı kesilirken, o kömür karası simsiyah gözleri şaşkınlık ve aç bir kurt edasıyla doğrudan gözlerimin içine dikildi. Kaşları hafifçe çatılmış, dudaklarının üzerindeki elimi çekmemi bekleyen o sabırsız Varnalı öfkesi göz bebeklerinde yeniden çakmaya başlamıştı.

Elimi dudaklarından yavaşça çektim ama mesafemi hiç bozmadan, kucağındaki o kışkırtıcı duruşumu koruyarak yüzüne doğru hafifçe eğildim. Gözlerimin içine çöken o karanlık fırtınayı yumuşatmak ister gibi sağ gözümü ona doğru muzipçe kırptım. Dudaklarımın kenarında büyümek için can atan o hınzır gülümsemeyi zorlukla bastırmaya çalışarak, sesime bilerek oldukça cilveli ve sahte bir keder tonu verdim: "Maalesef Varnalı..." dedim, sesim yatak odasının o loş sessizliğinde adeta bir bomba gibi yankılanırken. "...o iş bu hafta olmaz."

Teoman duyduğu bu cümleyle birlikte derin, erkeksi bir nefes aldı. Kirli sakallarının altındaki o kemikli çene hattı iyice gerilirken, belimdeki parmaklarını tenimi acıtmak ister gibi hafifçe sıktı. O zifiri gözlerindeki o aç, o hükmetmeye alışmış bakışlar yerini tamamen büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Sesi, arzudan dolayı iyice pürüzlü, boğuk ve oldukça hesap soran sert bir tonda çıktı: "Nedenmiş o?" diye kükredi Teoman, gözlerini gözlerime dikip beni altındaki o kaskatı gerçeklikle tehdit eder gibi hafifçe sarsarak. "Beni bu yatakta bu hale getirdikten sonra hangi bahanenin arkasına sığınacaksın Akça?"

Gülmemek için yanaklarımın içini ısırmak zorunda kaldım. Bakışlarımı bilerek onun çıplak göğsünden aşağıya, dün gece sabaha kadar elini içinden çekmediği o eşofmanımın beline doğru kaydırdım. Ardından tekrar onun o öfkeli gözlerine bakıp, alt karnımı onun o gergin gövdesine hafifçe bastırarak dün geceki o malum "özel günü" ve sancıları ima ettim. "Diyorum ki..." dedim, sesimdeki o alaycı tonu gizlemeyerek. "...dün gece sabaha kadar karnımı boşuna okşamadın herhalde. Hafızanı tazelemek ister misin, yoksa durumun ciddiyetini anladın mı?"

Teoman'ın zifiri gözleri, ima ettiğim gerçeğin zihnine ulaşmasıyla birlikte saniyeler içinde şokla büyüdü. O yeraltı dünyasını yöneten devasa zeka, takvimin bu azizliği karşısında resmen bloke olmuştu. O, bu şok dalgasıyla kaskatı kesilmişken, fırsattan istifade ederek iki elimi de onun o geniş, çıplak omuzlarına yerleştirdim. Tüm gücümü kullanarak onu yatağın yan tarafına, o boş çarşafların üzerine doğru sertçe ittirdim.
Kucağından ani bir hamleyle sıyrılıp yatağın diğer köşesine doğru çekilirken, arkamda bıraktığım o devasa adam yatağa sırtüstü döküldü.

Teoman, düştüğü yatakta derin bir of çekerek elini alnına vurdu. Ancak o hırçın, o yenilgiyi asla kabul etmeyen Varnalı gururu saniyeler içinde devreye girmişti. Yattığı yerden hırsla doğrularak dirseklerinin üzerinde yükseldi. Yüzündeki o arzu dolu ifadenin yerini şimdi tamamen inatçı ve sinirli bir serseri tebessümü almıştı. Kömür karası gözlerini bana dikip, kirli sakallarını kaşıyarak üzerime doğru kükredi: "Bilerek başlattın değil mi?" diye inatlaşmaya başladı Teoman, sesi odanın içinde öfkeyle yankılanırken. "Karnının ağrısının geçtiğini söyleyip üzerime tırmanırken, beni bu yatakta delirteceğini çok iyi biliyordun göçmen kızı! Bu resmen görevi başındaki adama suikast düzenlemektir!"

"Hiç de bile," dedim, yatağın köşesinde bağdaş kurup üzerimden kayan tişörtümü tekrar omuzlarıma geçirirken. Gözlerimi devirerek ona meydan okumaya devam ettim. "Ben sadece dün geceki şefkatinin ödülünü vermek istemiştim. Zamanlamanın böyle denk gelmesi benim suçum mu Varnalı? Hem fena mı oldu, içindeki o vahşi kurdu biraz terbiye etmiş oldum."

"Sen o kurdu terbiye etmedin, Akça," dedi Teoman, yataktan bir kurt gibi fırlayıp üzerime doğru emekleyerek aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde kapatırken. Tam önümde durdu, o devasa gölgesiyle beni tekrar duvarla kendi arasına sıkıştırdı. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp, parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğü hoyratça kavradı ve sinirle fısıldadı: "Sen o kurdu sadece aç bıraktın. Ve unutma, yeraltında aç kalan bir kurt, zamanı geldiğinde avını çok daha vahşice parçalar. Bu haftanın acısını senden nasıl çıkaracağımı şimdiden düşünmeye başlasan iyi edersin."

Teoman, parmağımdaki yüzüğü bırakmadan, kirli sakallarının altındaki o kemikli çeneyi biraz daha dikleştirip bana meydan okumaya devam ediyordu. Bakışları, üzerimdeki tişörtün açık yakasından sızan tenime, oradan da gözlerime kayarken, içindeki o durulmayan Varnalı öfkesini ve arzusunu çok net görebiliyordum.

Başımı hafifçe yana eğdim. Sol elimi onun göğsüne koyup, o kaskatı kesilmiş kaslarını parmak uçlarımla hafifçe ittirerek üzerimdeki baskısını azaltmaya çalıştım. Tabii ki milim bile kımıldamadı, ama benim niyetim zaten geri çekilmek değildi.
"Tehditlerin yeraltında sökebilir Varnalı," dedim, sesimi bilerek en dik ve hırçın tonuna ayarlayarak. "Ama bu yatak odasında, hele ki takvim benim lehimeyken o aç kurdun dişleri bana sökmez. İstediğin kadar plan yap, bu haftanın kuralını ben koydum, sen de paşa paşa uyacaksın."

Teoman duyduğu bu sözlerle birlikte acı, serseri bir tebessüm koyuverdi. Yüzünü boynuma doğru biraz daha yaklaştırdı, parmağımdaki yüzüğü tutan elini serbest bırakıp o devasa avucunu çeneme yerleştirdi. Başımı hafifçe yukarı kaldırıp beni kendine bakmaya zorlarken, o kömür karası gözleri adeta kıvılcımlar saçıyordu.
"Kural mı?" diye mırıldandı Teoman, sesi alaycı bir hırıltı gibi çıkarken. "Sen benim dünyama girdiğin gün, kuralların hepsini kendi ellerinle ateşe verdin Akça. Şimdi karşıma geçmiş, takvimin arkasına sığınarak bana racon mu kesiyorsun?"

"Racon kesmiyorum, gerçeği yüzüne vuruyorum," dedim, çenemi onun elinden kurtarmaya çalışarak ama o parmaklarını daha da sabitledi. Gözlerimi devirerek inatlaşmamı sürdürdüm. "Hem holding savaşlarında, o kanlı şifrelerin peşinde her şeyi kontrol etmeye alışmışsın ya... Fena mı oldu? Bak, doğa bile senin o eğilmez başını tek bir hamlede dize getirdi. Şimdi uslu bir çocuk gibi sıranı bekleyeceksin."

"Uslu bir çocuk?" Teoman bu kelimeyi resmen dişlerinin arasından tıslayarak söylemişti. Boğazından çıkan o boğuk, erkeksi kahkaha odanın duvarlarında yankılanırken, çenemi tutan elini yavaşça çekti ama bu kez o koca gövdesiyle tamamen üzerime çöktü. Bacaklarını dizlerimin iki yanına sabitleyip beni yatağın başlığına iyice yapıştırdı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kirli sakalları yanaklarımı tahriş edecek kadar tenime sürtünüyordu.

"Bana bak akça kuşu..." dedi Teoman, bilerek dün ki Mert'in bana hitap şeklini söyledi ve göz kırparak. "Holdingi de, o peşimizdeki çakalları da parmağımda oynatırım ben. Beni uslu bir çocuk gibi yatağın köşesinde oturtabileceğini sanıyorsan, Varnalı soyadının ne demek olduğunu hala öğrenememişsin demektir. O iş bu hafta olmuyorsa, benim de bu yatakta sabrımı sınamanın başka yollarını bulmayacağımı kim söyledi?"

"Ha, öyle mi?" dedim, içimdeki o dik başlı hırsın tamamen şahlanmasıyla. İki elimle onun çıplak omuzlarını sımsıkı kavradım ve yüzümü onun dudaklarına sinir bozucu bir yakınlığa getirdim. "Ne yapacaksın mesela Varnalı? Silah zoruyla mı alacaksın o temiz sayfayı? Unutma, şu an bu yatakta tamamen silahsızsın. Karşında da holding masasında korkuttuğun o adamlardan biri yok. Ne yapabilirsin ki?"

Teoman'ın gözleri, benim bu kışkırtıcı ve sırılsıklam inatçı duruşumla birlikte tamamen karardı. Sabrının son kırıntısı da o loş odada buharlaşırken, belimdeki eşofmanın kenarından tutup beni tek bir hamlede yatağın ortasına doğru sertçe çekti. İkimiz de yatağın çarşafları arasında birbirimize dolanmış halde yuvarlanırken, o hırçın nefesi kulağımın dibinde patladı: "Seni bu yataktan çıkarmayarak başlayacağım Akça," diye hırıldadı Teoman, kollarını ve bacaklarını üzerime kilitleyip beni resmen yatağa gömerek. "Madem o iş bu hafta olmuyor, o zaman sabaha kadar beni böyle delirtmenin bedelini, bu odada tek bir adım bile atamayarak ödeyeceksin. Şimdi sıkıysa kurtul elimden!"

Göğsüm, onun o çıplak ve gergin göğsüne sımsıkı bastırılmış haldeyken, gözlerindeki o zifiri karanlık yangın beni tamamen çemberi altına almıştı. Kurtulmak için altından hafifçe çırpındım, ellerimi omuzlarına bastırıp onu tüm gücümle itmeye çalıştım ama milim bile kımıldamadı. Tam dudaklarımı aralayıp ona yeni bir hırçın laf yetiştirmeye hazırlanıyordum ki, yam o sırada, alt karnımdan oldukça belirgin ve gurultulu bir ses yükseldi. Dün geceden beri hiçbir şey yememiş olmanın, o harcanan hırçın enerjinin ve sancıların ardından midem resmen bağımsızlığını ilan etmişti.

Duyduğum bu sesle birlikte utançtan yanaklarımın anında alev alev yandığını hissettim. Başımı hızla yana çevirip bakışlarımı kaçırmaya çalışırken, üzerimde beni sabitleyen o devasa gövdenin saliseler içinde kaskatı kesildiğini fark ettim. Teoman, kaşları hafifçe havaya kalkmış halde duraksadı. Zifiri gözlerindeki o hırçın, o aç kurt bakışı bir anda yerini katıksız bir eğlenceye bıraktı.

Kirli sakallarının altından, o boğuk, serseri ve erkeksi kahkahalarından biri koptu. Odayı çınlatan bu kahkaha, aramızdaki o tehlikeli, o barut kokulu gerilimi bir anda darmadağın etmişti. "Demek öyle Akça..." dedi Teoman, sesi alaycı bir hırıltı gibi çıkarken. Üzerimdeki o baskısını hafifletti ama beni tamamen bırakmadı. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp kirli sakallarını yanağıma sürterek fısıldadı: "Karşımda kural koyucu kesiliyordun ama senin o hırçınlığın sadece açlıktanmış. Aç kurdun karşısında senin miden de pes etti demek?"

"Sustur şu çeneni Varnalı," diye mırıldandım, utancımı gizlemek için yastığı yüzüme doğru çekmeye çalışarak. "Dün geceden beri ne çektiğimi unuttun herhalde. Ayrıca insani bir reaksiyon bu, ne var bunda?"

"Hiçbir şey yok," dedi Teoman, üzerimden yavaşça kayıp yataktan bir çırpıda kalkarken.
Hiçbir şey söylememe fırsat vermeden, yatağa doğru büyük bir adım attı. Eğilip, beni tek bir hamlede, adeta hafif bir kuşmuşum gibi yorganın arasından çekip kucağına aldı. Kollarımı refleks olarak onun o sıcak, çıplak boynuna dolamak zorunda kaldım. Parmağımdaki o zifiri elmas yüzük tenine değerken, beni göğsüne sımsıkı bastırıp odadan dışarıya, merdivenlere doğru yürümeye başladı. "Bıraksana Teoman, kendim yürüyebilirim!" diye çıkıştım, merdivenlerden aşağı inerken onun çıplak omzunu hafifçe yumruklayarak. "Sancım geçti diyorum sana, çocuk gibi taşıma beni."

"Sıranı bekle demiştin ya hani yukarıda," dedi Teoman, basamakları büyük ve emin adımlarla inerken doğrudan önüne bakarak. Sesi hala o serseri alaycılığı taşıyordu. "Şimdi de sen sıranı bekle Akça. Mutfakta kural benim."
Aşağı kata inip o loş, dün geceden kalma viski kokusunun tamamen dağıldığı mutfağa girdiğimizde, beni tezgahın hemen yanındaki ahşap sandalyelerden birine yavaşça bıraktı. Üzerimdeki tişörtü hafifçe düzelterek sandalyede dikleştim ve kollarımı göğsümde kavuşturup onu izlemeye başladım.

Teoman, bu kez holding yöneten, yeraltında emirler yağdıran o koca elleriyle buzdolabının kapağını sertçe açtı. İçeriden yumurtaları, tereyağını ve market poşetinden çıkan malzemeleri tezgaha resmen birer düşmanmış gibi fırlattı. O devasa cüssesiyle ocağın başına geçtiğinde, ortaya çıkan tezatlık o kadar komikti ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Eee Varnalı?" dedim, arkama yaslanıp parmağımdaki yüzükle masanın üzerinde ritim tutarak. "Holding masasında milyon dolarlık anlaşmaları tek kalemde imzalamaya benzemez buralar. Bakıyorum da tavaya bile silah tutar gibi bakıyorsun."
Teoman, elindeki tereyağı bıçağını tavaya sertçe bırakıp arkasını döndü. O zifiri gözlerini kısarak bana baktı, kirli sakallarını karıştırırken homurdandı: "Laf sokmayı bırak da oradan tuzu uzat Akça," dedi, sesindeki o inatçı tınıyı koruyarak. "Holding masasında adam harcamak buradaki omletten çok daha kolay, orası kesin. Ama elimden hiçbir şeyin kurtulamayacağını o küçük kafana iyice soksan iyi edersin."

"Göreceğiz bakalım," dedim, tuzu masanın üzerinden ona doğru kaydırırken alaycı bir tavırla. "Eğer o omleti yakarsan, yeraltı prensi falan dinlemem, o yaktığın şeyi sana zorla yediririm, haberin olsun."
Teoman tuzu havada kavrayıp arkasını dönerken, o çıplak omuzlarını hafifçe sarstı ve boğuk bir sesle mırıldandı: "Sen dua et o iş bu hafta olmuyor Akça... Yoksa o omletin hesabını yukarıda çok başka sorardım ben sana."

Dudaklarımdan firar etmek için can atan o hırçın kahkahayı zorlukla bastırarak sandalyemde dikleştim. Parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğü ahşap masaya ritmik bir inatla vururken, zifiri gözlerindeki o serseri ve aç yangını izlemek içimdeki o dik başlı kadını resmen besliyordu.
"Büyük lokma ye ama büyük konuşma Varnalı," dedim, bakışlarımı bilerek onun gergin karın kaslarında gezdirip meydan okuyarak. "Holding masasında kartları sen dağıtıyor olabilirsin ama bu dağ evinde oyunun kurallarını ben yazarım. Önümüzdeki hafta için şimdiden büyük planlar yapma, bakarsın yine tek bir hamlemle oyun dışı kalırsın."

Teoman elindeki tabağı masaya resmen bir rest çeker gibi sertçe bıraktı. Sandalyemin iki yanına koca ellerini dayayıp üzerime öyle bir eğildi ki, o erkeksi kirli sakallarının sıcaklığı saniyeler içinde tenimi esir aldı. Gözlerini gözlerime dikti, dudaklarımızın arasındaki o milimetrik mesafeyi koruyarak hırıldadı: "Laf yetiştirmeyi bırak da ye şunu. Açlıktan midenin gurultusu holding binasından duyulacak neredeyse."

"Kendin pişirdin diye övmene gerek yok, rengi hala şüpheli duruyor," diyerek başımı hafifçe yana çevirdim, bilerek yememek için direndim. Teoman çatalı dudaklarıma biraz daha bastırıp zifiri gözlerini kıstı. "İnat etme Akça. Bu yemeği güzellikle yiyeceksin, yoksa o dik başlılığını teni-" Hızlıca sözünü kestim.
"Dene de gör Varnalı," dedim ve çataldaki lokmayı onun o sabırsız, erkeksi bakışları altında hırsla ısırdım.
Masada başlayan o didişmeli, sırılsıklam tensel gerilimli kahvaltı, ikimizin de geri adım atmadığı upuzun bir güç savaşına dönüştü. O bana holding entrikalarından laf vuruyor, ben onun holding yöneten elleriyle mutfakta düştüğü acemi halleri yüzüne vuruyordum. Çay bardağının sıcaklığı ellerimize, parmağımdaki zifiri elmasın ışıltısı ise masanın üzerindeki o hırçın inada karışıyordu. Dağ evinin o loş sabah aydınlığı, ikimizin arasındaki bu gizli ateşkesi tamamen sarmalamıştı.

Ancak o huzurlu barut fıçısı, saliseler içinde patlayacak olan o kanlı gerçeklikle bıçak gibi kesildi.
Tam ben Teoman'a yeni bir hırçın laf yetiştirmek için ağzımı aralamıştım ki, dışarıdaki o zifiri karanlık dağ sisinin, o devasa çam ağaçlarının derinliklerinden gelen boğuk ama son derece net bir erkek sesi mutfağın duvarlarında yankılandı.

"KUZEY!"

Mutfağın içindeki o sıcak hava tek bir salisede buz kesti. Teoman'ın dudaklarındaki o serseri tebessüm anında silinirken, kirli sakallarının altındaki o kemikli çene hattı kaskatı kesildi. İkimiz de donakalmıştık. Ses, dağ evinin o ıssız sınırlarını yırtarak resmen üst üste iki kez kükremişti.

"KUZEY!"

Teoman sandalyeden bir kurt gibi fırladı. O şefkatli, benimle didişleyen adam saliseler içinde ölüm saçan o yeraltı liderine dönüşmüştü. Sağ eli ışık hızıyla belindeki o soğuk, siyah çelik silaha gitti. Namluyu tek bir mekanik sesle sürerken zifiri karanlık gözleri tamamen vahşi bir avcı moduna girmişti.
Ben de bir salise bile kaybetmeden oturduğum sandalyeden fırladım. Mutfak tezgahının hemen altındaki gizli bölmede duran, varlığımı ve kendimi korumak için her zaman yanımda taşıdığım o soğuk, hafif ama ölümcül silahımı kavradım. Emniyetini tek bir hareketle indirirken, namlunun yaydığı o metalik koku ciğerlerime doldu. Teoman'la göz göze geldik; bakışlarımızda ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Biz holding savaşlarının küllerinden doğmuş iki avcıydık. "Arkamı kolla," diye fısıldadı Teoman, sesi buz gibi ve emindiyken.
"Her zaman," dedim, silahımı göğüs hizama sabitleyerek.

Ayaklarımızın altındaki ahşap parkeleri milim bile oynatmadan, adeta iki gölge gibi mutfaktan sızdık. Dağ evinin içini adım adım, köşe bucak aramaya başladık. Teoman önden ilerliyor, odaların kapılarını saliseler içinde tekmesiyle aralayıp silahını karanlığa doğrultuyordu; bense onun arkasında, kör noktaları ve merdiven boşluklarını tarıyordum. Üst kata çıkan basamakları nefesimizi tutarak çıktık. Yatak odası, banyolar, çalışma odası... Her yer ölümcül bir sessizliğe gömülmüştü. Evin içinde bizden ve duvardaki gölgelerimizden başka hiç kimse yoktu.

Teoman merdiven başından aşağıya, antreye doğru dik bir bakış attı. Zifiri gözlerindeki o hırçın şüphe katlanarak büyüyordu. Ses evin içinden gelmemişti, dışarıdaydı.
"Evin sınırını geçmişler," dedi Teoman, dişlerinin arasından tıslayarak. "Kapıya gidiyoruz."

Silahımı sıkıca kavrayıp parmağımdaki zifiri elmas yüzüğün soğukluğunu hissederken, Teoman'ın hemen arkasında çelik kapıya doğru ilerledim. Kapının önüne geldiğimizde ikimiz de namluları kapı eşiğine hizaladık. Teoman sol eliyle kapının ağır kilidini yavaşça çevirdi. Kapı aralandığında, dağ havasının o bıçak gibi keskin soğuğu doğrudan çıplak omuzlarımıza yardı ve yüzümüze vurdu.

Birbirimizin hareketlerini ezbere biliyormuş gibi aynı anda, sırt sırta vererek bahçeye fırladık. Namlularımız sisin içindeki çam ağaçlarını, kör noktaları tek tek taradı. Ancak etrafta ne bir düşman askeri vardı ne de namlumuza takılan bir yabancı siluet. Sadece etrafımıza sızan o dehşet verici manzara vardı.

Gözlerim şokla büyürken, silahı tutan parmaklarım kaskatı kesildi.
Dağ evinin o taş duvarlarının, bahçedeki devasa çam ağaçlarının gövdelerinin ve hatta Teoman'ın dün gece buraya bıraktığı o siyah lüks arabanın kaportasının üzerinde bile... Her yer tek bir sembolle resmen derin derin kazınarak çizilmişti. Sisin loşluğunda sırılsıklam parıldayan o resmi hayatımda ilk kez görüyordum ve içimde uyandırdığı o bilinmezlik hissi, bir kurşundan daha ürkütücüydü.

Resim; iki gözü andıran kıvrımlı, uğursuz bir şeklin arasından geçen düz ve ince bir çizgiye benziyordu. Hayatımız boyunca holding masalarında, yeraltı çatışmalarında ya da mazi kırıntılarında karşılaştığımız hiçbir şeye benzemeyen bu gizemli figür, arabanın üzerinde simsiyah bir tehdit gibi parıldıyordu.

Teoman elindeki silahı indirmeden, o zifiri karanlık gözleriyle arabanın üzerindeki o taze çizilmiş sembole bakakalırken kaskatı kesildi. Bakışlarındaki o mutlak şaşkınlık, bu işaretin onun dünyasında da bir karşılığı olmadığının kanıtıydı. İkimiz de silahlarımız ellerimizde, dağ evinin o sisli, buz gibi bahçesinde, bizi bu loş sığınakta bulan ve daha önce adını bile duymadığımız bu karanlık imzanın tam karşısında şaşkınlık ve dehşet içinde öylece kalakaldık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.