12. bölüm / 26
AMBİVALASVİCDANIN BEDELİ
Bölümler 26Şu an: VİCDANIN BEDELİ
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Teoman, sorum karşısında bir anlığına buz kesti. Siyah gözlerindeki o sarsıntı yerini sert, aşılmaz bir duvara bıraktı. Elindeki güneş gözlüğünü cebine koyarken bakışlarını benden kaçırdı, rüzgarın savurduğu taze toprağa doğru baktı. O her şeyi bilen, oyun kuran adam gitmiş, yerine sessizliğe sığınan biri gelmişti.
"Bilmiyorum," dedi, sesini dümdüz tutmaya çalışarak. Konuyu kestirip atmak ister gibi soğukça omuz silkti.
"Bilmiyorum mu?" diye çıkıştım, sesimdeki öfke ve hayal kırıklığı mezarlıkta yankılanırken. Üzerine doğru bir adım daha attım, neredeyse göğsüne çarpacaktım. "Bana yalan söyleme Varnalı! O zaman neydi o hallerin? O kolye için günlerce peşimden koşmaların, o verdiğin savaş, o rollenmelerin neydi?!"
Teoman yavaşça başını bana doğru çevirdi. Siyah gözlerinde ilk kez bu kadar çaresiz, bu kadar samimi bir karanlık gördüm. Derin, pürüzlü bir nefes aldı. "Annem için..." diye fısıldadı. Sesindeki o korumasız ton, içimi titretti. Bakışlarını doğrudan gözlerime kilitledi ve ekledi: "O paramparça olan kolyede ne sırrı vardı, inan bilmiyorum, Manal. Ama annemin o kolye için neleri göze alabileceğini biliyordum. Sırf o zarar görmesin, o sır her neyse ortaya çıkıp onu mahvetmesin diye o savaşı verdim."
Sözleri rüzgara karışırken, aramızdaki o darmadağın olmuş kolyenin gölgesi, ikimizin de üzerine bir kez daha ağır bir sis gibi çöktü.
"Demek öyle..." dedim, dudaklarımın kenarına yerleşen acı, buruk bir tebessümle. Sesimdeki o hırçın tonu geri kazanmaya çalışarak ona doğru fısıldadım. "Demek ikimiz de ailelerimizin pisliğini temizlemek için debelenip duran iki zavallıyız, Varnalı."
Teoman bu sözüm üzerine bir şey söylemek için yeltendi ama ona fırsat vermedim. Kendimi ondan sertçe geri çektim, aramızdaki o tehlikeli yakınlığı dondurucu bir mesafeyle cezalandırdım. Arkamı döndüm ve mezarlığın çakıllı yoluna doğru adımlamaya başladım.
"Ben kendi yoluma gidiyorum," dedim arkama bile bakmadan, sesimi rüzgara teslim ederek. "Bilge'nin toprağı daha kurumadı. Senin bu bilinmezliklerinle, annenin yalanlarıyla daha fazla uğraşamam."
Kendi arabama doğru attığım her adımda, içimdeki o yalnızlık hissi beni biraz daha dibe çekiyordu. Tam sürücü koltuğunun kapısına ulaşıp elimi metal kola atmıştım ki, arkamdan gelen o hızlı, kararlı adımları hissettim. Daha ne olduğunu bile anlayamadan, Teoman'ın o sıcak, sert parmakları bileğimi kavradı.
Beni büyük bir güçle ama canımı acıtmamaya özen göstererek kendine doğru döndürdü.
Sırtım arabanın soğuk kapısına yaslandığında, Teoman tam karşımda belirdi. Aramızda milimler kalmıştı. Nefes nefese kalmış göğsü, her zamanki o baskın ve karanlık kokusu beni anında esir aldı. Gözlerindeki o inatçı, o kolay kolay pes etmeyeceğini haykıran pırıltı tam karşımdaydı.
"Bırak beni!" diye tısladım, elimi kolundan kurtarmaya çalışarak. Ama o, tutuşunu daha da sabitledi, parmakları tenime mühürlenmiş gibiydi. "Bırakmıyorum." dedi. Sesi o kadar derin, o kadar pürüzsüz ve kararlı çıkmıştı ki, koridorda yankılanan fırtına sesini bile bastırdı. "Böyle çekip gidemezsin. Bu savaşı tek başına yürütemezsin, bunu sen de biliyorsun."
"Yürütürüm! Ben bugüne kadar her şeyi tek başıma yaptım!" diye bağırdım, gözlerimin içine kadar giren o adama bakarak.
Teoman yüzünü yüzüme doğru biraz daha eğdi. Siyah saçlarının birkaç teli alnına dökülmüştü. O dipsiz gözlerinde ilk kez düşmanca bir hırs değil, aramızdaki tüm sınırları yerle bir edecek bir samimiyet vardı.
Yavaşça diğer elini kaldırdı. Parmak uçları, yanağımda kalan o son ıslak çizginin üzerinde, adeta bir tüy hafifliğiyle gezindi. Dokunuşu tenimi cayır cayır yakarken içimin titrediğini hissettim.
"Annelerimizin günahlarını biz ödemeyeceğiz, Manal," diye fısıldadı, sesi bu kez bir yemin gibi döküldü dudaklarından. "Senin kardeşin olarak gördüğün adamı alanlar, benim hayatımı çalanlarla aynı karaktere sahipler. O kolyenin sırrını da, bu pisliğin arkasındakileri de beraber bulacağız. Bu kez tek başına değilsin."
Gözlerimin içine o kadar derinden bakıyordu ki, onun bu kararlı duruşu içimdeki o güvensiz sığınağı darmadağın etmeye yetti.
"Ortaklık teklif ediyorum sana," dedi, tuttuğu bileğimi yavaşça bırakıp elini avucumun içine kaydırarak. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi ve elimi sımsıkı kenetledi. "Benimle misin? Yoksa bu karanlıkta tek başına kaybolmayı mı seçeceksin?"
Elimi elinden çekemedim. Tamam," dedim sessizce, elini daha sıkı kavrayarak. "Beraber yok edeceğiz onu."
Mezarlıktan ayrılıp arabalarımıza geçtik. Konuşmak ve annemi tamamen bitirecek ilk hamlemizi planlamak için benim evime gitmeye karar verdik. Beş arabalık konvoy, sokağın başındaki o büyük malikanemin önünde durduğunda içimde sadece o kadına karşı duyduğum saf öfke vardı.
Teoman'la birlikte adımlarımızı eve doğru yönlendirdik.
Kapıyı açıp salona adım attığımızda ise ikimiz de aniden duraksadık.
Salondaki tekli koltukta, bacak bacak üstüne atmış, elindeki viski bardağını hafifçe sallayarak bizi bekleyen bir adam vardı. Annem olamayan kadının yıllardır tüm o karanlık, kirli işlerini örtbas eden, adeta onun sağ kolu olan sinsi avukatıydı bu.
Bizim içeri girdiğimizi görünce hiç istifini bozmadan ayağa kalktı. Yüzünde, insanı çileden çıkaran o ukala, kendinden emin gülümseme vardı. "Manal Hanım," dedi, ceketinin önünü iliklerken sesi son derece soğuk ve yapay bir saygıyla çıkmıştı. "Ve tabii ki Varnalı... Sizi burada böyle yan yana görmeyi hiç beklemiyordum."
"Senin ne işin var benim evimde?" diye tısladım, adımlarım ona doğru yönelirken. "Annem parmaklıklar arkasında. Sen de onunla birlikte yanacaksın, hâlâ ne yüzle buradasın?" Avukat hafifçe güldü, elindeki kalın dosyayı masanın üzerine bıraktı.
"Arzu Hanım içeri girmiş olabilir ama bu sadece geçici bir durum, bunu siz de çok iyi biliyorsunuz," dedi, bakışlarını doğrudan gözlerime kilitleyerek. "Arzu Hanım karakola götürülmeden önce her şeyi ayarladı. Elindeki o kamera kayıtlarının orijinal olmadığını, bir kurgudan ibaret olduğunu kanıtlamak onun için çocuk oyuncağı. Eğer o şikayeti hemen geri çekmezseniz, dışarıdaki adamları Bilge'nin geride kalan ailesini de, çocukluk arkadaşının anılarını da tamamen haritadan silecek. Arzu Hanım'ı yok edebileceğinizi mi sandınız gerçekten?" Bu tehdit, içimdeki o canavarı uyandırmaya yetti ama benden önce davranan biri vardı.
Teoman, adeta bir aslan gibi ileri fırladı. Saliseler içinde avukatın önüne ulaştı, adamın ne olduğunu anlamasına bile fırsat vermeden jilet gibi takım elbisesinin yakasından kavradığı gibi onu arkasındaki duvara feci bir güçle çarptı.
Duvardaki tablolar zangırdarken, Teoman adamı neredeyse yerden kesecek kadar yukarı kaldırmıştı. O zifiri karanlık gözleri delirmiş gibi bakıyordu, boynundaki damarlar öfkeden dışarı fırlamıştı.
"Sen..." dedi Teoman, sesi adeta derinden gelen bir kükreme gibi odayı titretirken. "Kim oluyorsun da benim olduğum yerde tehdit savuruyorsun lan? Sahibine söyle, o parmaklıklar onun kurtuluşu. Eğer buradan tek bir adım dışarı çıkmaya çalışırsa, onu o deliğe kendi ellerimle gömerim!"
Avukatın yüzü korkudan kireç gibi olurken, Teoman adamın yakasını biraz daha sıktı ve yüzünü yüzüne yaklaştırdı. "Dışarıdaki o adamlarına da söyle, Manal'ın ya da Bilge'nin ailesinin etrafında tek bir gölge bile görürsem, hepinizi tek tek avlarım. Şimdi defol git bu evden!" Teoman adamı sertçe yere fırlattı. Avukat sendeleyerek masadaki dosyasını aldı, korkudan titreyen elleriyle üstünü başını düzeltip arkasına bile bakmadan evden kaçarcasına çıktı.
Salon yeniden ölüm sessizliğine bürünürken, Teoman bana doğru döndü. Göğsü öfkeyle inip kalkıyordu ama bakışları bana değdiği an o hırçınlığı yerini korumacı bir sıcaklığa bıraktı.
"Gördün," dedi Teoman, yanıma gelip ellerimi yeniden kavrayarak. "İçeride olsa bile hâlâ zehrini akıtmaya çalışıyor. Onu sadece hapisle bitiremeyiz Manal. Üzgünüm ama onu tamamen yok etmemiz gerek."
Teoman'ın elleri ellerimi sıkıca kavramış, gözlerindeki o deli öfke yavaş yavaş durulmaya başlamıştı. Ama benim içimdeki o buz dağı, avukatın sözleriyle birlikte daha da keskinleşmişti. Ellerimi onun o sıcak tutuşundan yavaşça çektim. Dudaklarımın kenarına yerleşen o buruk, can acıtıcı gülümsemeyle doğrudan o zifiri karanlık gözlerinin içine baktım.
"Hani az önce dedin ya..." dedim, sesim o kadar kısık ama bir o kadar da etkileyici çıkmıştı ki, koca salonda adeta yankılandı. "Manal'ın ya da Bilge'nin ailesinin etrafında bir gölge görürsem diye..."
Bakışlarımı bir saniyeliğine dış kapıya çevirip yeniden ona döndürdüm. "Benim bir ailem yok Teoman. Sen hâlâ anlamadın galiba..." dedim, boğazıma düğümlenen o hıçkırığı zorlukla yutarak. "Şu hayatta beni gerçekten karşılıksız seven, bana değer veren tek bir kişi vardı. O da birkaç saat önce o soğuk toprağın altına girdi. Benim o kadından başka akrabam yok, o kadın da benim annem değil, katilim!"
Teoman'ın gözlerindeki o sert ifade anında kırıldı, bakışlarında derin bir sızı belirdi. Ama ben durmadım, sesimi biraz daha dikleştirerek devam ettim: "Ha, eğer Bilge'nin ailesine en ufak bir zarar gelirse... Senden önce ben gebertirim o adamları, bunu o kafana sok. Kimsenin beni korumasına ya da benim adıma racon kesmesine ihtiyacım yok. Zaten az önce yoldayken Bilge'nin ailesini aradım. Onları buraya, benim güvenli alanıma çağırdım. Birazdan burada olacaklar. Onları o kadının nefes aldığı bu dünyada tek bir saniye bile yalnız bırakmayacağım."
Sözlerim salonda asılı kalırken ağır havayı bölen şey ise dış kapının ısrarla çalan zili oldu.
Gözlerimi Teoman'dan çekip kapıya doğru yönelttim. "Geldiler," diye fısıldadım, sesimdeki o sertliği bir kenara bırakıp hızla antreye doğru adımlarken. Teoman da hemen arkamdan geliyordu.
Kapının kulbunu kavrayıp hızla açtım. Meral Teyze, kapının açılmasıyla birlikte beni görür görmez hıçkırıklara boğuldu. Elindeki siyah bez çantayı kapının eşiğine bırakıp doğrudan boynuma atıldı. "Akça kızım... Benim güzel kızım," diye feryat etti ağlayarak. Kollarını sırtıma öyle sıkı dolamıştı ki, onun bu canı yanmış anne kokusu içimdeki tüm savunma mekanizmalarını yerle bir etti. Ben de ona sarıldım, gözlerim yeniden dolarken yüzümü onun omuzlarına gömdüm. "Yaktılar canımızı Akça... Bilge'mi aldılar benden..."
Bir süre öylece, kapının eşiğinde birbirimizin acısına tutunarak ağladık. Meral Teyze, birkaç dakika sonra derin bir nefes alıp yavaşça benden geri çekildi. Titreyen elleriyle yanaklarındaki o sıcak gözyaşlarını alelacele sildi. O her zamanki gururlu, dik durmaya çalışan anne haline geri dönmek istiyordu ama gözlerindeki o sönmüş ışık her şeyi ele veriyordu.
Ben de gözyaşlarımı kurulayıp hemen arkasında kalan boşluğa baktım.
"Meral Teyze... Umut gelmedi mi?" diye sordum, sesimdeki o endişeli tınıyla etrafa bakınarak.
Daha sorumun yankısı bitmemişti ki, kapının hemen yanındaki bahçeden minik beden fırladı. Yanakları ağlamaktan kızarmış, o kocaman parlak gözleriyle bana bakan Umut, beni görür görmez minik adımlarıyla koşmaya başladı.
"Akça kuşum!" diye bağırarak üzerime doğru fırladı.
Dizlerimin üzerine çöküp kollarımı açtığım an, o küçük beden adeta kucağıma zıpladı. Kollarını boynuma dolayabilmek için çırpınırken, minik elleriyle sırtıma sıkıca tutundu. Yüzünü boynuma gömüp kokumu içine çekti. "Akça kuşum, çok korktum... Abim yok, herkes ağlıyor," diye fısıldadı o çocuksu, masum sesiyle.
Onu göğsüme öyle bir bastırdım ki, sanki dünyadaki tüm kötülüklerden, o katil kadının elinden korumak ister gibi sımsıkı sardım. Başını öpüp koklarken, kapının eşiğinde duran Teoman'ın bakışlarının üzerimizde dolandığını hissettim.
O sert, acımasız Varnalı, kucağımdaki o küçük çocuğa ve bana bakarken ilk kez bu kadar yumuşak, ilk kez bu kadar korumacı bir ifadeyle bize bakıyordu.
Umut'un o minik kollarını boynuma daha da sıkı sarmasıyla içimdeki fırtına bir anlığına duruldu, yerini tamamen onu koruma içgüdüsüne bıraktı. Kokusunu içime çekerken başını hafifçe geriye çekip o nemli, kocaman gözleriyle yüzüme baktı.
"Gitmiyceksin di mi Akça kuşum? Annem hep ağlıyor, abim de gelmedi. Sen gitme," dedi, titreyen alt dudağıyla.
"Gitmiyorum teyzem, gitmiyorum güzel gözlüm," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Parmaklarımla saçlarını geriye doğru taradım. "Ben hep buradayım. Sizi hiç bırakmayacağım."
Onu kucağımdan indirmeden, yavaşça ayağa kalktım. Umut bacaklarını belime dolamış, koala gibi bana yapışmıştı. Başını omzuma yasladığında, gözlerim kapının eşiğinde sessiz bir heykel gibi dikilen Teoman'a kaydı. O sert, acımasız, sokakların dilinden anlayan Varnalı gitmiş; yerine gözlerinde tarif edilemez bir hüzün ve hayranlıkla bizi izleyen bir adam gelmişti. Umut'un masumiyeti ve Meral Teyze'nin darmadağın hali, onun da içindeki bir yerlere dokunmuş gibiydi.
"İçeri geçelim meral teyze," dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. "Dışarısı soğuk."
Meral Teyze başını sallayarak eşikte duran çantasını aldı ve içeri adım attı. Tam o esnada Teoman'la göz göze geldi. Adımlarını durdurdu, kırmızı sönük gözleriyle Teoman'ı baştan aşağı süzdü. Teoman, kadının karşısında saygıyla hafifçe eğildi. O kibirli, kimseye baş eğmeyen adamın bu saygılı duruşu içimi garip bir sıcaklıkla doldurdu.
"Başınız sağ olsun, Meral Hanım," dedi Teoman, sesi pürüzlü ve son derece samimi çıkmıştı.
Meral Teyze'nin dudakları titredi, gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. "Sağ ol oğlum..." diyebildi sadece, sesi hıçkırığıyla bölünürken.
Hep birlikte salona geçtik. Teoman hemen mutfağa yöneldi ve birkaç dakika sonra elinde Meral Teyze için sıcak bir bardak suyla geri döndü. Suyu sehpaya bırakırken bana kısa bir bakış attı.
Umut'u yavaşça salondaki geniş koltuğa oturttum ama elimi bir an bile bırakmak istemiyordu. Küçük parmakları, sanki bırakırsa ben de Bilge gibi yok olacakmışım gibi parmaklarıma kenetlenmişti. Yanına oturdum, diğer elimle de Meral Teyze'nin titreyen elini tuttum.
"Meral Teyze," dedim doğrudan konuya girerek. "O kadının... Arzu'nun adamları rahat durmayacak. Az önce avukatı buradaydı. Beni sizinle tehdit etmeye çalıştılar. Ama korkmayın. Burası tamamen güvenli. Teoman'ın adamları da, benimkiler de kapıda olacak. O canavar içeri girmiş olsa bile dışarıdaki pisliklerini temizlemeden bize rahat yok."
Meral Teyze elini elimin arasından çekip iki eliyle yüzünü kapattı. "Benim fidanımı aldı benden Akça... Benim Bilge'mi gözümün nurunu kopardı. Adalet yerini bulsun tek istediğim bu. Ama o kadının gücü çok büyük, korkuyorum. Sana bir şey yapacak diye ölesiye korkuyorum kızım. Bilge seni bana emanet etmişti hep."
"Bana hiçbir şey yapamaz," dedim, gözlerimdeki o buz gibi kararlılıkla. Bakışlarım o sırada salonun köşesinde kollarını göğsünde kavuşturmuş, bizi dikkatle dinleyen Teoman'a kaydı. "Yalnız değilim artık. O kadının imparatorluğunu tuğla tuğla üstüne yıkacağız. Bilge'nin kanı o toprakta kurumadan, annemin nefes aldığı her günü ona haram edeceğiz." Dediğimde kucağımdaki minik beden hafifçe kıpırdandı. Umut, başını yasladığı omzumdan yavaşça kaldırdı. O kocaman, nemli gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bakışlarında bir çocuğun taşıyamayacağı kadar büyük bir kafa karışıklığı ve masumiyet vardı.
Küçük elini kaldırıp yanağıma dokundu. Parmak uçları, ağlamaktan hafifçe kızarmış tenimde gezindi.
"Akça kuşum..." diye fısıldadı, sesi salondaki tüm o intikam yeminlerinin, o karanlık planların üzerinde adeta temiz bir sayfa açtı. "Abim nerede? Anneme soruyorum, sadece ağlıyor. Cennet dedi... Cennet çok mu uzak? Abim oraya gitmek için neden bana haber vermedi ki?"
Boğazıma bir yumru oturdu. Yutkunmaya çalıştım ama o yumru canımı öyle bir yaktı ki, nefesim kesildi. Hayatımda ilk kez ne söyleyeceğimi bilemedim. Karşımda duran o devasa acıyı, dört yaşındaki bir çocuğun dünyasına nasıl sığdıracağımı çözemedim.
Tam o sırada, salonun köşesinde sessizce bizi izleyen Teoman'ın yavaş adımlarla bize doğru yaklaştığını hissettim. Geldi, hemen yanımızdaki sehpanın üzerine, tam Umut'un boy hizasına gelecek şekilde çömeldi. O sert yüz hatları, Umut'a bakarken inanılmaz derecede yumuşamıştı.
"Umut," dedi Teoman, sesi hiç duymadığım kadar şefkatli ve derinden geliyordu.
Umut şaşkınlıkla başını yana çevirip Teoman'a baktı. Onu ilk defa görüyordu ama Teoman'ın o güven veren, devasa duruşu onu korkutmamış, aksine meraklandırmıştı.
"Sen kimsin?" diye sordu Umut, minik parmağıyla Teoman'ı işaret ederek.
Teoman hafifçe gülümsedi. "Ben Teoman. Abinin çok güvendiği bir arkadaşıyım," dedi. Bakışlarını bir anlığına bana çevirip ardından tekrar Umut'a kilitledi. "Abin gitmeden önce bana çok önemli bir görev verdi, biliyor musun?"
Umut'un gözleri heyecanla parladı, boynumdaki kollarını biraz gevşetip Teoman'a doğru eğildi. "Ne görevi?"
"Bana dedi ki..." Teoman elini uzatıp Umut'un minik saçlarını sevgiyle karıştırdı. "Ben çok uzak bir yere, çok güzel bir ülkeye gidiyorum. Ama arkamda iki tane çok değerli insan bırakıyorum. Biri annem, diğeri de benim biricik kardeşim Umut. Onlara gözün gibi bakacaksın. Onları hiç kimsenin üzmesine izin vermeyeceksin."
Umut'un alt dudağı yine titredi ama bu kez ağlamak için değil, duyduğu gururla karışık bir heyecanla. "Abim gerçekten öyle mi dedi?"
"Evet," dedi Teoman, son derece ciddi ve kararlı bir tavırla başını sallayarak. "Gerçekten öyle dedi. Ve abiler yalan söylemez. Şimdi sen, annen ve Akça kuşun... Hepiniz bana emanetsiniz. Burada, bu büyük evde hep beraber güvende olacağız."
Umut bir süre Teoman'ın yüzüne baktı, sanki onun samimiyetini ölçmek istiyordu. Sonra aniden bana döndü ve heyecanla fısıldadı: "Akça kuşum, Teoman abi çok güçlü birine benziyor. Abim gibi kocaman kolları var. O bizi korur, di mi?"
İçimdeki o buzlar, Teoman'ın bu çocuk ruhuna dokunan ince hamlesiyle tamamen eriyip gitti. Gözlerimin kenarından süzülmek üzere olan o damlayı gizlemeden Teoman'a baktım. Onun o karanlık gözlerinde, sadece benim görebileceğim bir bağlılık ve kararlılık yazılıydı.
"Korur teyzem," dedim, sesimdeki o titremeyi nihayet yenerek. Teoman'ın gözlerinin içine baka baka devam ettim: "O söz verdiyse, dünyayı yakar yine de korur."
Meral teyze araya girip "Akça kızım..." dedi, titreyen bir sesle bana bakarak. "Ben... Ben biraz uzansam olur mu? Kafam hiç yerinde değil, ayakta duracak dermanım kalmadı."
"Tabii ki Meral Teyze," dedim hemen, ellerini şefkatle sıkarak. "Yukarıda senin için oda hazır. Git, güzelce dinlen. Umut benimle, aklın hiç kalmasın onda."
Yavaşça ayağa kalkmasına yardım ettim. Meral Teyze, Teoman'a da minnettar bir bakış attıktan sonra ağır adımlarla merdivenlere yöneldi. Onun yukarı çıkışını izlerken, koca salonda Teoman, ben ve kucağımda sessizce oturan küçük Umut baş başa kalmıştık.
Umut, annesinin yukarı gitmesiyle birlikte iyice bana sokuldu. Başını göğsüme yaslamış, o minik parmaklarıyla hırkamın fermuarıyla oynuyordu. Ama gözleri hâlâ karşı koltukta oturan Teoman'ın üzerindeydi. Teoman da gözlerini ondan ayırmıyor, aralarındaki o sessiz, erkek erkeğe iletişimi sürdürüyordu.
"Akça kuşum," diye fısıldadı Umut birden, başını kaldırıp bana bakarak. "Teoman abi bana abimin arkadaşı olduğunu söyledi ya..."
"Evet teyzem, söyledi," dedim saçlarını okşayarak.
"Peki o da bizimle mi yaşayacak artık? Abim gibi o da beni parka götürür mü? Ya da bana arabalarını gösterir mi?"
Umut'un bu çocuksu, masum soruları karşısında ne diyeceğimi bilemeyip duraksadım. Gözlerim gayriihtiyari Teoman'a kaydı. O sert, taviz vermez Varnalı'nın dudaklarında öyle samimi, öyle sıcak bir tebessüm belirdi ki, içimdeki tüm savunma mekanizmalarının birer birer çöktüğünü hissettim.
Teoman oturduğu yerden hafifçe öne doğru eğildi, dirseklerini dizlerine dayayıp doğrudan Umut'un gözlerinin içine baktı.
"Eğer Akça kuşun izin verirse..." dedi Teoman, sesi o kadar yumuşak ve davetkardı ki içim titredi. "Seni sadece parka götürmekle kalmam, sana hayatında görebileceğin en hızlı, en güzel arabaları gösteririm. Hatta istersen beraber oyun bile oynarız. Ne dersin?"
Umut'un gözleri sevinçle parıldadı. Kucağımda heyecanla kıpırdanıp Teoman'a doğru atılmak ister gibi bir hamle yaptı. "Gerçekten mi? En hızlı arabaları mı?"
"En hızlılarını," diye onayladı Teoman, göz kırparak. "Ama önce... Akça kuşunun yüzündeki o yorgunluğu silmemiz lazım. Sen de yoruldun, o da yoruldu. Ne dersin, bu gece Akça kuşuna yardım edip onu koruyalım mı?"
Umut ciddiyetle başını salladı, minik elini göğsüne vurdu. "Ben onu hep korurum zaten! Ben çok güçlüyüm!"
Teoman'ın bakışları Umut'un o küçük, cesur halinden yavaşça bana doğru kaydı. O siyah gözlerin derinliklerinde, az önce mezarlıkta gördüğüm o karanlık öfkeden eser yoktu. Sadece bana, benim darmadağın olmuş hayatıma ve o hayata tutunma çabama duyduğu derin bir saygı, belki de çok daha fazlası vardı.
"Biliyorum," dedi Teoman, gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan, doğrudan bana hitap edercesine fısıldayarak. "Sen çok güçlüsün, Umut. Ama bazen... en güçlü kahramanların bile biraz dinlenmeye, sırtını yaslayacak güvenli bir duvara ihtiyacı olur."
Umut, Teoman'ın o güven veren sözlerinin ardından iyice cesaretlenmişti. O minik, tombul serçe parmağını havaya kaldırdı ve büyük bir ciddiyetle Teoman'a doğru uzattı.
"Söz ver o zaman," dedi, o çocuksu ama talepkâr sesiyle. "Yarın gitmeyeceksin. Parka gideceğiz, bana arabalarını göstereceksin. Söz mü?"
Teoman, karşısındaki bu küçük adamın ricasını hiçbir şekilde geri çeviremezdi. Yüzündeki o nadir görülen sıcak gülümsemeyle, kocaman serçe parmağını Umut'un o küçücük parmağına doladı. Parmaklarını birbirine mühürlerken gözlerini bir saniyeliğine bana çevirdi. Bakışlarında, sadece Umut'a değil, doğrudan bana verilen gizli bir yemin saklıydı.
"Söz," dedi Teoman, sesi pürüzsüz ve derinden geliyordu. "Ben artık hiçbir yere gitmiyorum, küçük ortak. Sözüm söz."
Umut aldığı bu sözle adeta zafer kazanmış gibi neşeyle kıkırdadı. "O zaman şimdi çizgi film izleyebiliriz! Akça kuşum, televizyonu açalım mı?"
"Açalım bakalım teyzem," diyerek kumandayı aldım ve televizyonu açtım. Umut hemen en sevdiği araba yarışlı çizgi filmlerden birini seçti. Salondaki o loş ışıkta, büyük ekranın renkli ışıkları yüzümüze vururken üçümüz koltukta yan yana sıralanmıştık. Umut tam ortamızda oturuyor, heyecanla ekrandaki kırmızı arabayı gösterip duruyordu.
"Bakın! Kırmızı araba kesin birinci olacak! O çok hızlı!" diye bağırdı Umut, ellerini çırparak.
Teoman kollarını göğsünde kavuşturmuş, arkasına yaslanmış bir halde ekrana bakıp hafifçe sırıttı. "Yanılıyorsun ufaklık. O arkadan gelen mavi araba virajı içten alacak. Kırmızının motoru o hıza dayanmaz, birazdan geride kalır."
"Hayır, kalamaz!" diye araya girdim hemen, Teoman'ın o her şeyi bilen ukala tavrına dayanamayarak. "Kırmızı araba aerodinamik olarak çok daha avantajlı. Virajda dıştan alıp savrulmadan geçecek. Sen ne anlarsın çizgi film arabalarından Varnalı?"
Teoman başını yavaşça bana doğru çevirdi. Loş ışıkta gözleri muzip bir pırıltıyla parlıyordu. "Ben çizgi film arabalarından anlamam Akça, ben gerçek arabalardan anlarım. Ve sana garanti ederim, o kırmızı araba o virajda kesinlikle savrulacak. İddiasına var mısın?"
"Varım!" dedim, çenemi dikleştirerek. "Eğer kırmızı kazanırsa, yarın Umut'u parka götürdüğünde dondurmaların hepsini sen ısmarlayacaksın."
"Kabul," dedi Teoman, gözlerini kısmadan bana bakarak. "Ama mavi kazanırsa, yarın o parka sen de bizimle geleceksin. Kaçmak yok."
Biz böyle çocuksu bir inatlaşmanın içine girmişken, ortamızda oturan Umut bir bana, bir Teoman'a bakıyordu. O minik kafasını bir sağa bir sola çevirmekten adeta tenis maçı izleyen bir seyirciye dönmüştü. Kocaman gözlerini kırpıştırarak bizim bu tatlı atışmamızı izliyor, minik dudaklarını büzüyordu.
"Akça kuşum..." dedi Umut araya girerek, elini dizime koyup beni uyardı. "Teoman abiyle kavga etmeyin ama. Hem mavi araba da güzelmiş."
"Kavga etmiyoruz ki teyzem," dedim sesimi yumuşatarak, ama gözlerimi Teoman'ın üzerinden çekmiyordum. "Sadece Teoman abinin ne kadar yanıldığını kanıtlamaya çalışıyorum."
"Görürüz kim yanılıyor... Aerodinamikmiş..." diye mırıldandı Teoman, sesindeki o alaycı tonu hiç gizleme gereği duymadan. Gözlerini ekrandaki kırmızı arabaya dikip hafifçe güldü. "Manal, çizgi film fizik kurallarına göre yazılır, gerçek hayata göre değil. O kırmızı arabanın o virajı o hızla dönmesi için arka rüzgarlığının en az iki katı büyüklükte olması lazım. Ayrıca o virajın açısı dar. Mavi araba her türlü içten sıyrılacak."
"Bak sen..." dedim, kollarımı göğsümde kavuşturup koltukta ona doğru iyice döndüm. "Hız uzmanımız konuştu sanki! İki tane yarış arabası sürdün diye kendini Formula 1 pilotu mu sandın Varnalı? Kırmızı arabanın sürücüsü virajı alırken hafifçe el freni çekiyor, farkında mısın? Drift atarak dönecek orayı. Mavi araba ise sadece bodoslama gidiyor. Yani senin o meşhur 'içten alma' teorin rüzgarda savrulup gidecek."
Teoman bana doğru biraz daha yaklaştı.
Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe anında elektriklenirken, zifiri gözlerinde meydan okuyan o tanıdık kıvılcım yeniden çaktı.
"Drift mi?" dedi, tek kaşını kaldırarak. "Çizgi filmde drift ha? Manal, o araba önden çekişli. Önden çekişli arabayla o açıda drift yaparsan, arka tarafı toparlayamazsın. Direkt bariyere girersin. İstersen yarın seni boş bir araziye götüreyim de önden çekişli arabayla drift yapmaya çalışınca ne olduğunu uygulamalı olarak göstereyim?"
"Sen bana araba sürmeyi mi öğreteceksin?" diye tersledim, sesimi bilerek biraz daha dikleştirerek. "Ben o arabayı senin o lüks spor arabalarından çok daha zorlu yollarda, üstelik peşimde senin adamların varken sürdüm, unuttun galiba!" Bizim sesimiz salonun loşluğunda yükselirken, ortamızda oturan Umut kafasını yine bir bana, bir Teoman'a çevirdi. O minik ellerini yanaklarına koyup gözlerini kocaman açtı. İkimizin de bu kadar hararetli bir şekilde ekrandaki iki çizim arabayı savunmasına anlam veremiyormuş gibi bakıyordu.
"Ama ama..." dedi Umut, minik sesiyle araya girmeye çalışarak. "Akça kuşum, Teoman abi... İki araba da çok hızlı gidiyor işte! Neden kızıyorsunuz ki?"
"Kızmıyoruz teyzem," dedim, bakışlarımı Teoman'dan ayırmadan doğrudan ona hitap ederek. "Sadece bazıları yenilgiyi kabul etmekte biraz zorlanıyor, o kadar."
"Ben hayatımda hiç yenilmedim, Manal," dedi Teoman. Sesi aniden o kadar derin, o kadar pürüzsüz çıktı ki, kurduğu cümle sadece televizyondaki o yarışla ilgili değilmiş gibi hissettirdi. Gözleri doğrudan gözlerimin en derin noktasına kilitlendi. "Hele ki senin gibi inatçı bir kadına karşı... Asla yenilmem."
"O zaman bu gece senin için bir ilk olacak," diye fısıldadım, gözlerimi bir milim bile kaçırmadan ona meydan okuyarak. "Çünkü o kırmızı araba o yarışı kazanacak."
Umut, aramızdaki bu bakışmanın ve inatlaşmanın ortasında bir an durdu. Sonra pes etmiş gibi omuzlarını düşürdü, bir elini Teoman'ın dizine, diğer elini benim dizime koyup başını iki yana salladı.
"Siz büyüksünüz ama bazen benim kreşteki arkadaşlarımdan daha çok inatlaşıyorsunuz," dedi o dört yaşındaki aklıyla, son derece ciddi bir tavırla. "Bence ikiniz de kazanın, yarın hep beraber parka gidip dondurma yiyelim. Olmaz mı?"
Teoman, Umut'un bu bilgece çıkışı karşısında sessiz bir kahkaha attı. O sert yüzü tamamen gevşerken, gözlerini nihayet benden çekip Umut'a çevirdi ve onun küçük yanağını hafifçe sıktı. "Gördün mü yıldız güzeli?" dedi Teoman, göz ucuyla bana bakarak gülümserken. "Küçük ortak duruma el koydu. Senden çok daha mantıklı
konuşuyor."
"Mantıklı mı?" diyerek gözlerimi devirdim ama içimdeki o sıcaklığın dışarı sızmasına da engel olamadım. "Umut sadece çok tatlı ve kibar olduğu için aramızı bulmaya çalışıyor Varnalı. Yoksa o da biliyor kırmızının kazanacağını. Değil mi teyzem?" diye sordum Umut'a dönerek, ona göz kırpıp destek bekler gibi bakarak.
Umut, tam ağzını açıp beni onaylayacaktı ki Teoman araya girdi. Cebinden siyah, mat kaplamalı lüks arabasının anahtarını çıkarıp parmaklarının ucunda hafifçe salladı. Anahtarlığın üzerindeki o meşhur, vahşi amblem salondaki loş ışıkta parıldadı. "Bak buraya küçük ortak," dedi Teoman, anahtarı Umut'un göz hizasında hafifçe sallayarak. "Eğer yarın benimle gelirsen, bu anahtarı sana vereceğim. Arabaya bindiğimizde start tuşuna basıp o canavarı sen çalıştıracaksın. Ne diyorsun? Hâlâ kırmızı araba mı, yoksa mavi arabanın sahibine bir şans daha verelim mi?"
Umut'un gözleri adeta yıldız gibi parladı. Ağzı hafifçe açık bir şekilde o parlak anahtara baktı, sonra bana döndü, en son tekrar anahtara baktı. Dört yaşındaki bir erkek çocuğunu kandırmanın en kolay yolunu bulmuştu bu adam! Tam bir manipülatör, tam bir Varnalı taktiğiydi bu.
"Teoman!" diye tısladım, oturduğum yerde dikleşerek. "Rüşvet mi teklif ediyorsun küçücük çocuğa? Hem de benim gözümün önünde? İnanılmazsın gerçekten!"
"Buna rüşvet denmez Manal, ticaret denir," dedi Teoman, arkasına rahatça yaslanıp o ukala tebessümünü yüzüne yerleştirirken. "Doğru ata oynamayı erken yaşta öğrenmeli. Ne dersin Umut? Mavi araba diyelim mi?"
Umut, Teoman'ın sunduğu o cazip teklifle tamamen büyülenmişti. Minik ellerini havaya kaldırıp pes eder gibi yaptı. "Akça kuşum... Özür dilerim ama o arabanın anahtarı çok güzelmiş. Bence mavi araba da birinci olabilir..."
Teoman, aldığı bu zaferle birlikte başını hafifçe geriye atarak sessizce güldü. O kadar keyifli görünüyordu ki, normalde insanı çileden çıkaracak bu tavrı şu an salona garip bir büyü katıyordu.
"Satıldık iyi mi..." diye mırıldandım, kollarımı tekrar göğsümde kavuşturup sahte bir kırgınlıkla arkama yaslanarak. "Erkek milleti işte. İki araba lafına anında sattın beni Umut."
Umut, benim kırıldığımı sandığı an hemen üzerime atıldı. Bacaklarıma tırmanıp boynuma sarıldı, tombul yanaklarını yanağıma sürttü. "Hayır satmadım! Ben seni çok seviyorum Akça kuşum. Ama arabayı çalıştırmak da çok güzel!"
"Biliyorum teyzem, şaka yapıyorum," dedim onun o yumuşacık saçlarını öperek.
O sırada Teoman'ın bakışları üzerimize odaklandı. Az önceki o alaycı, muzip ifadesi yavaşça dağılırken, yerini yine o derin, insanı esir alan ciddiyete bıraktı.
Gözleri doğrudan gözlerime değdiğinde, aramızdaki o inatlaşmanın arkasındaki asıl çekim rüzgar gibi esti salonda. "Görüyor musun?" dedi Teoman, sesi bu kez çok daha alçak ve etkileyici bir tonda çıkmıştı. "Ne yaparsan yap, ne kadar inatlaşırsan inatlaş... Günün sonunda ikimiz de aynı kapıya çıkıyoruz. Sen ne kadar 'kırmızı' dersen de, hayat bizi o mavinin virajında bir araya getiriyor."
"Belki de ben o virajı tek başıma dönmek istiyorumdur," dedim, sesimdeki o meydan okuyan tonu korumaya çalışarak ama kalbimin hızlanan ritmine de engel olamayarak.
"İsteyebilirsin," dedi Teoman, yavaşça koltuğun kenarındaki kolunu bana doğru uzatıp parmak uçlarını hafifçe hırkamın koluna değdirerek. "Ama ben yanındayken o virajda savrulmana asla izin vermem. İnatlaşsan da, kaçsan da... buradayım."
Teoman'ın o kendinden emin, beni her virajda tutacağını söyleyen sözlerine karşı kalbimin ritmi hızlansa da teslim olmaya niyetim yoktu. Dudaklarımı hafifçe büzüp kucağımda duran Umut'a doğru eğildim. Gözlerimi kısarak, sahte bir hesap sorma ifadesiyle doğrudan onun o masum yüzüne baktım.
"Umut Bey..." dedim, sesimi bilerek ciddileştirerek. "Demek bir anahtar gördün diye anında saf değiştirdin. Soruyorum sana; hâlâ mavi araba mı diyorsun yani?"
Umut, o tombul yanaklarını iyice şişirip bir bana, bir de Teoman'ın elinde parıldayan o anahtara baktı. En sonunda büyük bir kararlılıkla kafasını aşağı yukarı salladı.
"Evet..." dedi, o çocuksu sesiyle. "Mavi araba çok güçlü Akça kuşum."
Teoman bu itiraf üzerine arkasına yaslanıp galip gelmiş bir komutan edasıyla sırıttı. "Gördün mü Manal? Çocuk en doğrusunu seçti."
"Öyle mi?" dedim, yüzümde sinsi ve son derece gizemli bir gülümseme belirmesine izin vererek. Oturduğum yerden yavaşça doğruldum. Umut'u koltuğa rahatça bırakıp üzerimi düzelttim. Teoman, ne yapmaya çalıştığımı anlamak ister gibi o koyu gözlerini üzerime dikti. "O zaman..." dedim, ikisine de yukarıdan bakarak. "Düşün önüme. Gelin peşimden."
Umut hemen heyecanla koltuktan aşağı kaydı. Teoman ise tek kaşını kaldırıp ağır hareketlerle ayağa kalktı. "Nereye gidiyoruz?" diye sordu, sesinde meraklı bir tonla.
"Soru sormak yok Varnalı. Sadece takip et," dedim ve arkama bakmadan yürümeye başladım.
Malikanenin uzun koridorlarından geçip, evin arka bahçesine açılan büyük, çelik zırhlı kapıya doğru yöneldik. Teoman ve arkamdan adımlarını hızlandıran minik Umut peşimdeydi. Bu evin arkasında, o büyük çim alanın ve ağaçların gizlediği, dışarıdan sıradan bir müştemilat gibi görünen ama aslında özel yapım betonarme bir sığınak olan o devasa garaj duruyordu.
Anahtar kelimelerimi girip parmak izimi okuttuğumda, o devasa metal kapı büyük bir hidrolik sesle yukarı doğru kalkmaya başladı.
İçerideki spot ışıkları sırayla, bir sahne şovu gibi tek tek yanarken garajın o pürüzsüz, siyah epoksi zemininde parıldayan canavarlar ortaya çıktı. Bu koleksiyonu şimdiye kadar hiç kimseye göstermemiştim. Arzu bile buradaki arabaların yarısından haberdar değildi.
Garajda; özel yapım mat siyah bir Lamborghini Aventador SVJ, hemen yanında klasiklerin şahı olan 1969 model kırmızı bir Ford Mustang Boss 429, onun hemen yanında ise pistler için özel olarak modifiye edilmiş, gövdesi tamamen karbon fiber kaplı duman grisi bir Porsche 911 GT3 RS duruyordu. Köşedeki diğer özel yapım canavarları saymıyordum bile.
Garajın o kendine has deri, cila ve saf güç kokan havası yüzümüze çarparken adımlarımı durdurdum ve arkama döndüm.
Umut'un ağzı kelimenin tam anlamıyla açık kalmıştı. Minik ellerini yanaklarına koymuş, şok içinde arabalara bakıyordu. Teoman ise... O her zaman her şeyi bilen, ukala Varnalı, adeta taş kesilmişti. Gözleri garajdaki arabaların üzerinde şaşkınlıkla dolanırken, o pürüzsüz yüz hatlarında ilk kez kontrolü kaybetmiş bir hayranlık belirdi.
Kollarımı göğsümde kavuşturup sırtımı en yakındaki Porsche'nin kaputuna yasladım. Teoman'ın gözlerinin içine baka baka sırıttım.
"Eee, Alaz Miraç Varnalı?" dedim, sesimdeki o zafer kazanmış tonun tadını çıkararak. "Hâlâ mavi araba mı diyorsun, yoksa kırmızı Mustang'in sesini duymak ister misin?" Dediğimde umut, Lamborghini'nin gökyüzüne doğru açılan o devasa makas kapılarına adeta büyülenmiş gibi bakıyordu. Parlak kırmızı kaportanın üzerinde yansıyan spot ışıkları, onun o kocaman gözlerinde şimşekler çaktırıyordu.
"Akça kuşum!" diye bağırdı heyecanla, minik ellerini havaya kaldırarak. "Bu araba tıpkı uzay gemisi gibi! Kapıları havaya uçuyor!"
Teoman, Umut'un bu saf çocuksu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi. O heybetli bedeninden beklenmeyecek bir zarafetle eğildi, Umut'u koltuk altlarından kavradığı gibi havaya kaldırdı. Sürücü koltuğunun kapısını tamamen açıp kendisi koltuğa yerleşirken, Umut'u da kucağına, o fütüristik direksiyonun tam arkasına oturttu.
"Geç bakalım uzay gemisinin kaptanı," dedi Teoman, sesi garajın yankısıyla daha da tok ve erkeksi çıkarken.
Umut, o devasa alcantara direksiyonu minik elleriyle sımsıkı kavradı. Kendi kendine "Vınnn! Vıınnn!" diye motor sesleri çıkarırken, direksiyonu çılgınlar gibi sağa sola çevirmeye başladı. Ben ise kapının hemen yanında durmuş, sırtımı o yukarı doğru açılan kapının kenarına yaslamış bir halde onları izliyordum. Dudaklarımdaki o istemsiz tebessüme engel olamıyordum. Teoman'ın, o sokakların acımasız Varnalı'sının, küçücük bir çocukla bu kadar zahmetsizce çocuklaşabilmesi içimde tarifi imkansız bir hissin filizlenmesine neden oluyordu.
Umut direksiyonla oynamayı bir anlığına bırakıp kocaman gözlerini önce kucağında oturduğu Teoman'a, sonra da kapının eşiğinde duran bana çevirdi. Kafasında o dört yaşındaki çocuk aklıyla çoktan bir dünya kurmuş gibiydi.
"Akça kuşum..." dedi Umut, o temiz ve masum sesiyle. "Sen de gelsene. Teoman abinin yanına otursana. İkiniz çok yakışıyorsunuz."
Umut'un o filtresiz, aniden patlattığı cümle garajın içinde adeta bir bomba gibi yankılandı. Göğsümün tam ortasına sert bir darbe yemiş gibi hissettim. Yanaklarıma anında hücum eden o sıcak kan dalgası tenimi cayır cayır yakarken, panikle gözlerimi kaçırdım.
Nefesimi dışarı verirken, dişlerimin arasından sadece kendimin duyabileceğini sandığım bir fısıltıyla mırıldandım: "Allah korusun..."
Ama Teoman Varnalı'nın o keskin, her an tetikte olan duyuları bu fısıltıyı kaçıracak kadar körelmemişti.
Direksiyonun üzerindeki elleri aniden duraksadı. Koyu gözleri yavaşça Umut'un üzerinden kalkıp doğrudan bana kilitlendi. Sol dudağının kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrılırken, zifiri bakışlarında o çok iyi bildiğim, insanı deli eden o alaycı ve tehlikeli pırıltı belirdi.
"Allah korusun mu?" dedi Teoman, sesindeki o kadife tonun arkasına gizlenmiş muziplikle. Umut'u hafifçe geriye doğru yaslayıp gözlerini gözlerimden bir milim bile ayırmadan devam etti: "Duyamadım? Ne dedin sen orada?"
"Hiçbir şey demedim," dedim hemen, sesimin titrememesine özen göstererek kollarımı göğsümde daha sıkı kavuştururken. "Kulakların çınlıyor herhalde Varnalı."
"Yapma Manal, gayet net duydum," dedi, oturduğu koltukta bana doğru biraz daha eğilerek. O devasa cüssesiyle Lamborghini'nin lüks kabinine o kadar iyi yakışmıştı ki, bir anlığına nefesimin kesildiğini hissettim. "Umut bizi yakıştırdı diye bu kadar büyük bir tepki vermene gerek yoktu. Hem... Allah korusun denecek kadar kötü bir manzara mıyım ben senin gözünde?"
"Kötüden de öte," dedim, çenemi dikleştirerek ona meydan okumaya çalışarak. "Tam bir felaketsin. Ve ben felaketlerden uzak durmayı tercih ederim."
Teoman sessizce güldü, o göğsünden gelen derin gülüşün sesi garajın duvarlarında yankılandı. Gözlerini kısmış, adeta bir avcı gibi benim o savunmacı halimi izliyordu.
"Felaketler kaçarak önlenmez Manal," diye fısıldadı, sesi bu kez çok daha alçak ve sarsıcıydı. "Hele ki o felaketin tam kalbinde, onunla aynı direksiyonu tutuyorsan."
Göz devirip Umut'un o az önceki neşeli araba taklitleri, yerini yavaş yavaş derin ve sessiz esnemelere bırakmaya başladığını gördüm. Direksiyonu tutan o minik parmakları gevşedi, kollarını yavaşça aşağı indirdi. O kocaman göz kapakları, loş garajın sıcak ışıkları altında ağır ağır kapandı. En sonunda, daha fazla direnemeyerek başını Teoman'ın o geniş, güven veren göğsüne yasladı ve derin, huzurlu bir uykuya daldı.
O fütüristik, sert hatlara sahip Lamborghini'nin içinde; Teoman gibi heybetli ve karanlık bir adamın kucağında uyuyan o minik çocuk, ortaya inanılmaz tezat ama bir o kadar da iç ısıtan bir manzara çıkarıyordu.
Teoman, kucağındaki hareketlilik tamamen kesilince aniden duraksadı. O sokakları dize getiren adam, sanki elinde dünyanın en kırılgan, en değerli porselenini tutuyormuş gibi kaskatı kesilmişti. Nefes alırken bile Umut'u uyandırmaktan korkar gibi göğsünü hafifçe şişiriyordu. Başını yavaşça bana doğru çevirdi. O zifiri karanlık gözlerinde ilk kez bu kadar çaresiz, bu kadar şefkat dolu bir bakış görüyordum.
"Manal..." diye fısıldadı, sesi o kadar alçaktı ki garajın sessizliğinde zar zor duyuluyordu. "Bu ufaklık tamamen gitti. Ve ben... sanırım yerimden bir milim bile kıpırdayamıyorum. Bunu buradan yatağına taşımama yardım etmen gerekecek, yoksa bu canavarın içinde kalacağız."
Dudaklarımda beliren o yumuşacık gülümsemeyle ona doğru birkaç adım attım. Lamborghini'nin açık kapısından içeriye doğru eğildim. Aramızdaki o mesafe tamamen kapanırken, Teoman'ın o kendine has erkeksi kokusu ve garajın deri kokusu birbirine karıştı.
"Koca Varnalı, küçücük bir çocuk karşısında teslim mi oldu yani?" diye fısıldadım, gözlerinin içine muzipçe bakarak.
"Teslim olmak değil bu," dedi Teoman, gözlerini gözlerimden ayırmadan, o fısıltılı sesiyle içimi titreterek. "Sadece... zarar vermek istemiyorum. Hadi, tut şunun bacaklarını."
Eğilip Umut'un bacaklarını yavaşça kavradım. Teoman da kollarını Umut'un sırtına ve başının altına yerleştirerek onu incitmeden kucağına aldı. Arabanın o dar kabininden çıkarken Teoman'la bedenlerimiz birbirine o kadar yaklaştı ki, göğsünün sıcaklığını doğrudan hissettim. Kalbimin ritmi garajın sessizliğinde adeta ritmik bir davul gibi vurmaya başladı.
Teoman, Umut'u kucağına tamamen yerleştirdikten sonra dikleşti. Birlikte garajın o devasa kapısından çıkıp malikanenin loş koridorlarına doğru yürümeye başladık.
Adımlarımızı o kadar sessiz atıyorduk ki, sanki tüm dünya uyuyordu ve sadece biz ikimiz ayaktaydık.
Yukarı kata, Meral Teyze'nin odasının hemen yanındaki o şirin misafir odasına ulaştığımızda kapıyı yavaşça araladım. Teoman içeri süzüldü ve büyük bir dikkatle Umut'u yatağın üzerine bıraktı. O kaba, dövmeli elleriyle Umut'un ayakkabılarını yavaşça çekip çıkardı. Ben de dolaptan yumuşak bir battaniye alıp Umut'un üzerine örttüm.
Umut yatakta hafifçe kıpırdanıp yüzünü yastığa gömdü ama uyanmadı.
Geriye çekilip ikimiz de kapının eşiğine doğru adımladık. Teoman kapıyı hafifçe aralık bırakarak dışarı çıktı. Loş koridorda baş başa kaldığımızda, sırtımı duvara yaslayıp derin bir nefes verdim. Omuzlarımdaki o intikamın, acının ve yorgunluğun ağırlığı bu tatlı sessizlikte kendini iyice hissettirmeye başlamıştı.
Teoman, duvara yaslanmış olan bedenime doğru bir adım attı. Aramızda sadece bir adımlık bir mesafe kalmıştı. Koridorun o sarı, loş ışığı onun yüz hatlarını daha da belirginleştiriyor, gözlerindeki o yoğunluğu doğrudan üzerime yansıtıyordu.
"Teşekkür ederim," dedim, sesim neredeyse bir fısıltı gibi çıktı. "Umut'la... Bilge'nin yokluğunu hissettirmemek için yaptığın o konuşma için. Ve ona gösterdiğin bu şefkat için."
Teoman elini kaldırıp duvara, tam başımın hemen yanına yerleştirdi. Beni tamamen kendi alanına alırken, o derin gözleriyle doğrudan ruhumu okumak ister gibi baktı.
"Bana teşekkür etme Manal," dedi Teoman, sesi pürüzlü ve son derece samimiydi. "Ben bunu sadece Umut için yapmadım. Senin o güzel gözlerinde o acıyı, o çaresizliği görmemek için de yaptım. Çünkü sen ne kadar 'Allah korusun' desen de... Biz çoktan birbirimizin felaketi olduk bile."
Teoman'ın bu sözleri, loş koridorun o dondurucu sessizliğinde adeta asılı kaldı. Aramızdaki o bir adımlık mesafe, onun duvara dayadığı koluyla birlikte tamamen kapandı. Sırtım duvara biraz daha yaslanırken, Teoman yavaşça, adeta zamanı durdurmak ister gibi üzerime doğru eğildi.
Nefesi, yanaklarımdan süzülüp dudaklarıma ulaştığında kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o deli ritmini duyabiliyordum. Bakışları bir anlığına gözlerimden kayıp dudaklarıma indi. O her an tetikte olan, sokakların acımasız Varnalı'sı gitmiş; yerine sadece bana, benim o hırçın dünyama teslim olmak isteyen bir adam gelmişti. Dudakları dudaklarıma santimler kala, aramızdaki o elektriklenmenin sıcaklığı tenimi yaktı.
Tam o sınır çizgisini geçmek, dudaklarını dudaklarımla birleştirmek üzereyken... içimdeki o savunma mekanizması çelik bir duvar gibi örüldü.
Elimi yavaşça kaldırıp göğsünün tam ortasına, kalbinin attığı yere koydum. Parmaklarımın altındaki o güçlü ritmi hissederken, hafifçe ama kararlı bir şekilde onu geriye doğru ittim. Başımı hafifçe yana eğip, yanaklarımdaki o cayır cayır yanan ateşi gizleyen alaycı bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim.
Gözlerinin tam içine baktım.
"Sınırını bil, Varnalı..." diye fısıldadım, sesimdeki o kendinden emin tınıyı bozmamaya özen göstererek. "Yoksa... bana aşık olduğunu düşüneceğim."
Teoman, göğsündeki elimin baskısıyla bir an duraksadı. O zifiri gözlerinde kısa bir şaşkınlık dalgası dolandı ama bu durum onu geri püskürtmeye yetmedi. Sol dudağının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Göğsünün üzerindeki elime hafifçe dokunup, parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi ama beni tamamen bırakmadı.
"Aşık olmak mı?" diye mırıldandı, sesindeki o tehlikeli ve çekici tınıyla. Bana doğru tekrar bir milim daha sokulup fısıldadı: "Ya çoktan o sınırı geçtiysek, Manal? Ya bu bir düşünceden çok daha fazlasıysa?"
Bizim dünyamızda gardını indirmek, ölüme davetiye çıkarmaktı. Hele ki karşındaki kişi bir Varnalıysa.
Parmaklarımı onun parmaklarının arasından yavaşça, adeta acele etmiyormuş gibi süzerek çektim. Göğsündeki elimi tamamen çekip kollarımı göğsümde kavuştururken, sırtımı duvardan ayırdım ve aramıza o aşılmaz, soğuk mesafeyi yeniden koydum. Yüzümdeki o flörtöz ifadeyi saniyeler içinde silip, yerini adliye koridorlarında Arzu'ya meydan okuyan o kararlı maskeye bıraktım.
"Çok fazla hayal kuruyorsun, Teoman," dedim, sesimi tamamen pürüzsüz ve dondurucu bir tona büründürerek. "Bizim aramızda bir sınır yok. Çünkü bizim aramızda, geçilmesi mümkün olan bir yol bile yok." Teoman, elimin ani gidişiyle boş kalan parmaklarına baktı, ardından gözlerini yavaşça yüzüme tırmandırdı. O alaycı gülüşü yavaşça silinirken, yüz hatları yine o bildiğim karanlık ve gizemli sertliğe büründü.
Gardımı bu kadar hızlı ve acımasızca kaldırmam onu şaşırtmıştı ama pes ettirmemişti.
"Yol yok, öyle mi?" diye mırıldandı, sesindeki o meydan okuyan ton geri gelmişti. "Peki o zaman bu gece neydi Manal? Salondaki o bakışlar, garajda bana gösterdiğin o gizli dünya... Onlar da mı hayal ürünüydü?"
"Onlar sadece bir ittifaktı," dedim, gözlerimi bir milim bile kaçırmadan, doğrudan kalbine nişan alır gibi bakarak. "Aynı düşmana karşı savaşan iki kişinin, geçici olarak aynı çatı altında nefes alması. Hepsi bu. Sabah olduğunda, Annemi bitirmek için yine kendi yöntemlerimize döneceğiz. Ve sen... o sınırın ardında, kendi tarafında kalacaksın." Teoman derin bir nefes aldı. Göğsü hızla inip kalkarken, gözlerinde hayranlıkla karışık bir öfkenin kıvılcımları parladı. Benim bu aşılmaz duvarlarım, onu daha da çok bu savaşa çekiyordu, farkındaydım.
"Kendi tarafım..." dedi Teoman, bana doğru son derece yavaş ve tehditkar bir adım atarak. Aramızdaki mesafe yeniden kapansa da bu kez araya giren o görünmez duvarı ikimiz de hissediyorduk. "Sınırları sen çiziyorsun Manal. Ama unutma... Ben o sınırları darmadağın etmekle ünlenmiş bir adamım. Zamanı geldiğinde, o duvarın arkasına sığınamayacaksın."
"O zaman gelene kadar..." dedim, dudaklarımın kenarıyla hafifçe ama soğukça gülümseyerek yanından sıyrılıp kendi odama doğru yürümeye başlarken. "İyi uykular, Varnalı. Yarın büyük bir savaş bizi bekliyor."
Arkamı dönüp koridorun loşluğunda adımlarımı hızlandırırken, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o deli ritmini bastırmaya çalışıyordum. Teoman'ın bakışlarının sırtımda bıraktığı o yakıcı hissi üzerimden atmak ister gibi, hemen iki adım arkamda duran odamın kapısına ulaştım.
Kapı kolunu kavrayıp hızla içeri süzüldüm. Kendimi o güvenli, karanlık alana atar atmaz kapıyı sertçe kapatmaya yeltendim. Tam kapı yuvasına oturup kilit sesini duyacağım o saniyede, dışarıdan uygulanan muazzam bir güç kapının kapanmasına izin vermedi.
Çelik gibi sert bir el, kapının kenarını kavrayıp büyük bir kararlılıkla içeri doğru itti.
"Teoman ne yapıyorsun-" dememe kalmadan, kapı ardına kadar açıldı ve o uzun, heybetli gölgesi odamın loş zeminine düştü.
Teoman, tek bir saniye bile duraksamadan içeriye adım attı. Odanın içine süzüldüğü gibi arkasındaki kapıyı sertçe kapattı. Çıkan o tok ses odanın duvarlarında yankılanırken, gözlerimi şaşkınlıkla açıp ona baktım. Ama o, bu cüretkar hareket yetmezmiş gibi, gözlerimin içine baka baka elini arkaya doğru uzattı. Parmaklarının ucundaki anahtarı yavaşça çevirdi.
Kapıyı bir de utanmadan üzerimize kilitledi.
Odanın içindeki o tek kişilik sessizlik, anahtarın kilitte dönme sesiyle bir anda darmadağın oldu. Sırtımı refleks olarak önümdeki makyaj masasına yaslarken, öfkeyle karışık bir şaşkınlıkla ona doğru bir adım attım. yanaklarımın yeniden cayır cayır yandığını hissedebiliyordum ama bu kez heyecandan değil, tamamen onun bu pervasız sınır ihlalindendi.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye tısladım, sesimin dışarıdan duyulmaması için fısıldayarak ama her bir kelimeme öfkemi akıtarak. "Kendi evimde, benim odamda beni içeriye mi kilitliyorsun Varnalı? Haddini fazlasıyla aşıyorsun!"
Teoman, kapının önünde sırtını ahşaba yaslamış bir halde duruyordu. Kilitlediği anahtarın üzerindeki elini yavaşça çekti ve kollarını göğsünde kavuşturdu. O zifiri karanlık gözlerinde en ufak bir pişmanlık ya da çekince kırıntısı yoktu. Aksine, o tehlikeli ve her şeyi kontrolü altında tutmaya alışkın Varnalı duruşuyla beni baştan aşağı süzüyordu. "Haddimi aşmak?" dedi Teoman, sesi o kadar alçak ve pürüzsüzdü ki odadaki loş havayı anında ağırlaştırdı. "Ben sadece yarım kalan konuşmaları tamamlamayı severim, Manal. Kapıyı yüzüme kapatıp kaçabileceğini sanman çok tatlıydı ama... ben kaçan avları kovalamaktan hiç sıkılmam."
Bana doğru son derece yavaş, her bir adımının ağırlığını hissettirmek ister gibi yürümeye başladı.
"Anahtarı hemen çevir ve o kapıyı aç," dedim, çenemi dikleştirip ona doğru meydan okuyarak. "Yoksa bu gece senin için çok daha zor geçecek."
"Zor geçsin," diye mırıldandı Teoman, aramızdaki o son mesafeyi de eritip tam önümde dururken. "Zor olan her şey her zaman daha çok ilgimi çekmiştir."
Teoman'ın üzerime doğru attığı o her bir adım, odadaki oksijeni biraz daha tüketiyor gibiydi. Arkamdaki makyaj masasının mermer soğukluğunu kalçamda hissettiğim an, kaçacak yerimin kalmadığını anladım. Ama benim lügatimde köşeye sıkışmak diye bir şey yoktu; sadece daha tehlikeli oynamak vardı.
Bakışlarımı bir saniye bile onun zifiri gözlerinden ayırmadan, elimi yavaşça arkama doğru uzattım. Parmaklarım masanın üzerindeki şık, ağır metal dolma kalemi kavradı. Kalemi arkamda sıkıca tutarken, Teoman tam önümde durdu. Aramızdaki mesafe öylesine azalmıştı ki, her nefes alışında göğsü göğsüme değecek gibi oluyordu.
Tam o anda, elimi hızla öne doğru çıkardım. Kalemin o sivri, metal ucunu doğrudan Teoman'ın sol göğsüne, tam kalbinin üzerine sertçe yasladım.
Teoman'ın adımları aniden durdu. Gözleri yavaşça aşağıya, göğsündeki metal kalemin ucuna kaydı.
"Bir adım daha atarsan," dedim, sesimdeki her bir harfi çelikten birer iğneye dönüştürerek. "O sınırları bizzat ben darmadağın ederim, Varnalı. Kalbinin üzerine bastırdığım şeyin sadece bir kalem olduğunu düşünerek de kendini rahatlatma. Benim elimde her şey ölümcül bir silaha dönüşebilir, bilirsin."
Teoman gözlerini yavaşça kalemin ucundan kaldırıp yeniden bana çevirdi. Yüzünde, bu tehdit karşısında en ufak bir korku veya geri adım atma belirtisi yoktu. Aksine, o karanlık ve vahşi gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar yoğun bir hayranlık, adeta hırçın bir tutku parıldadı.
Dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı. Göğsünü o sivri metal uca doğru bir milim daha yaklaştırarak kalemin derisine biraz daha batmasına izin verdi.
"Biliyorum, Manal," diye fısıldadı, sesi adeta içimdeki o hırçın rüzgarı körükler gibiydi. "Senin elindeki her şeyin tehlikeli olduğunu çok iyi biliyorum. Ama bu beni durdurmaya yetmez."
O kelimenin dudaklarından döküldüğü o saliselik anda, Teoman'ın ne ara bu kadar hızlandığını anlayamadım.
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o sürede, sol eliyle kalemi tutan bileğimi inanılmaz bir hız ve güçle kavradı. Parmaklarının sıcaklığı tenimi bir kelepçe gibi sararken, başparmağını bileğimin içindeki nabız noktama sertçe bastırdı. Acıyla karışık bir refleksle parmaklarım gevşerken, sağ eliyle metal kalemi tek bir hamlede elimden çekip aldı. Kalemi arkamdaki makyaj masasının üzerine fırlattı; metalin mermere çarpma sesi odada yankılandı.
"Silahsız kaldın," diye fısıldadı Teoman, gözlerindeki o zafer pırıltısıyla.
Daha ne olduğunu, onun bu ani ve profesyonel hamlesini nasıl yaptığını idrak edemeden, Teoman büyük gövdesiyle üzerime doğru amansız bir adım attı. Bileğimi tutan elinin de verdiği kuvvetle beni sertçe geriye doğru yönlendirdi.
Makyaj masasının hemen bitişiğinde duran o geniş yatağın kenarına çarpan bacaklarım dengemi kaybetmeme neden oldu. Teoman'ın beni hafifçe ama kaçışsız bir güçle ittirmesiyle kendimi bir anda yatağın o yumuşak örtüsünün üzerinde, sırtüstü buldum.
Yatağın üzerine düşer düşmez doğrulmaya çalıştım ama Teoman benden çok daha hızlıydı.
İki elini yatakta başımın iki yanına sabitleyerek üzerime doğru eğildi. Aramızdaki o görünmez duvarlar, yatağın o loş ve sıcak örtüsü üzerinde tamamen un ufak olurken; Teoman'ın o heybetli gölgesi beni tamamen kendi dünyasının karanlığına hapsetti. Nefes nefese kalmış bir halde, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.
Ama unuttuğu bir şey vardı; ben her zaman bir sonraki hamleyi planlardım. Fiziksel olarak benden daha güçlü olabilirdi ama kendine olan o aşırı güveni, şu an onun en büyük zayıflığıydı.
Gözlerimi panikle kaçırmak yerine, meydan okuyan bir tavırla doğrudan onun zifiri karanlık gözlerine diktim. Yatakta hafifçe geriye doğru yaslanıp, dudaklarımın kenarıyla sinsi bir şekilde sırıttım.
"Beni yatağa itmek kolay Varnalı..." diye fısıldadım, sesimi bilerek davetkar ve yumuşak tutarak. "Ama beni burada tutmak o kadar kolay değil."
"Öyle mi?" dedi Teoman, bu sözlerime inanmaz gibi tek kaşını kaldırarak. "Nasıl yapacaksın o-"
Cümlesini tamamlamasına fırsat bile vermedim. Kendine olan o aşırı güveninin getirdiği gevşekliği hissettiğim milisaniyede, bacaklarımı hızla onun beline doladım. Kalçamdan aldığım ani ve kusursuz bir momentumla kendimi yana doğru çevirirken, aynı anda Teoman'ın omzundaki o ağırlık merkezini ters yöne doğru çektim.
Yıllarca aldığım yakın savunma eğitiminin o kusursuz judo hamlesi, loş odada adeta bir fırtına gibi esti.
Teoman ne olduğunu bile anlayamadan, sırtüstü yatağa serildi. Saniyeler içinde rolleri değiştirmiştim; şimdi o altta, yatağın çarşaflarına gömülmüş haldeydi, bense onun kaslı göğsünün üzerine tünemiş, zafer kazanmış bir edayla yukarıdan ona bakıyordum.
"Sana silahsız kaldığımı kim söyledi?" diye fısıldadım, nefes nefese kalmış bir halde.
Teoman, sırtüstü yatakta yatarken gözlerini şaşkınlıkla açtı. Bu hamleyi benden kesinlikle beklemiyordu. Ama o şaşkınlık anını bile uzatmadım. Sağ elimi hızla onun ceketinin iç cebine daldırdım ve parmaklarımın ucuna gelen soğuk metal parçayı, kapının anahtarını tek bir hamlede çekip aldım. Anahtarı havada hafifçe sallayarak ona gösterdim. "Anahtar bende, Varnalı. Oyun bitti."
Teoman, parmaklarımın ucundaki anahtara baktı, sonra gözlerini yavaşça benim o zafer sarhoşu yüzüme tırmandırdı. Şaşkınlığı saniyeler içinde yerini o vahşi, büyülenmiş gülümsemeye bıraktı. Benim bu hırçın, asla boyun eğmeyen halim onun içindeki o yırtıcı aslanı tamamen uyandırmıştı.
"Güzel hamle.." diye mırıldandı, sesi boğazından gelen derin bir hırlama gibi çıktı. "Gerçekten çok güzel hamle."
Daha ben kazandığım zaferin tadını çıkaramadan, Teoman'ın iki eli aniden belimi kavradı. Çelikten farksız olan parmakları tenime gömülürken, inanılmaz bir fiziksel güçle beni kendi etrafında döndürdü.
Dünya bir kez daha tersine döndü.
Saniyeler içinde kendimi yeniden yatağın yumuşak örtüsünün üzerinde, sırtüstü yatarken buldum. Teoman, o devasa ve heybetli cüssesiyle üzerime tekrar çöktü. İki bileğimi birden kavrayıp başımın iki yanında yatağa sabitlediğinde, elindeki anahtar yatağın kenarına doğru düştü ama artık ikimizin de umurunda olan şey anahtar değildi.
Eski konuma geri dönmüştük; Teoman üstte, bense onun bedeninin ağırlığı altında, alttaydım. Aramızdaki o yakıcı nefesler birbirine çarparken, Teoman üzerime biraz daha eğildi. Gözleri adeta aç bir kurt gibi üzerimde dolanırken fısıldadı: "Ama unuttuğun bir şey var... Ben oyun bitti demeden, o oyun asla bitmez."
Bileklerimi tutan ellerinin sıcaklığı, tenimi cayır cayır yakan birer kelepçe gibiydi. Ama şu an canımı yakan şey o kelepçeler değil, doğrudan ruhuma sızan o zifiri karanlık bakışlardı.
Teoman, o yırtıcı ve bir o kadar da büyülenmiş ifadesiyle üzerimde öylece dururken, gözleri yavaşça gözlerimden kaydı.
Odanın loş ışığı altında, dudaklarıma kilitlendi.
O an zaman durdu. Odamızdaki o sıkışmış, ağır hava adeta buz kesti. Bakışlarındaki o yoğunluk, sadece fiziksel bir arzudan çok daha fazlasını barındırıyordu; o sert duvarlarımı, sığınmaya çalıştığım o buzdan kalemi tek bir bakışıyla eritmek istiyor gibiydi. Dudaklarıma öyle bir bakıyordu ki, nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim.
Üzerime biraz daha eğildi. O erkeksi, keskin kokusu zihnimi tamamen bulandırırken, dudakları dudaklarıma o kadar yaklaştı ki, her nefes verişinde tenim ürperdi.
"Öpsem ya seni..." diye fısıldadı.
Sesi o kadar alçak, o kadar pürüzlü ve derinden geliyordu ki, garajdaki o güçlü motorların gürültüsünden bile daha sarsıcıydı. Bir soru sormuyordu; adeta o geçilmez dediğim sınırların, aramıza ördüğüm o çelik duvarların tam ortasında, o kaçınılmaz felaketi başlatmak için benden son bir izin istiyordu.
Sıcak nefesi tenimi yakıyor, kalbimin göğüs kafesimi yırtarcasına atan ritmi odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Her şey, tüm o çelik duvarlar, kurallar ve yeminler tek bir saniyede un ufak olmaya hazırdı. Sadece küçük bir teslimiyet, hafif bir baş eğme yetecekti.
Ama ben Manal'dım. Acıyla bilenmiş, intikamla ayağa kalkmış bir kadın.
Tam o eşikte, dudaklarının sıcaklığını kendi dudaklarımda hissetmeme ramak kalmışken, içimdeki o zayıflık kıvılcımını tek bir nefeste söndürdüm. Gözlerimdeki o anlık dalgalanmayı, o flörtöz ve hırçın parıltıyı saniyeler içinde dondurdum. Bakışlarımı buz gibi, amansız bir kararlılıkla doğrudan onun zifiri karanlık gözlerine diktim.
Bileklerimi tutan o güçlü ellerine inat, bedenimi kasmadan son derece sakin ve dondurucu bir sesle konuştum: "Öp Teoman..." dedim, sesimdeki o soğuk ve mesafeli ton odaya buz kestirirken. "Öp ki yarın sabah uyandığımızda, bizi bekleyen o büyük savaşı, annemi nasıl bitireceğimizi düşünmek yerine... aramızdaki bu zayıflığı nasıl gizleyeceğimizi düşünelim. Öp ki o intikam yeminlerimizin yerini bu anlık zaaflar alsın."
Teoman'ın üzerimdeki bedeni, kurduğum her bir kelimeyle birlikte yavaş yavaş kaskatı kesildi. Dudaklarıma kilitlenmiş olan bakışları ağır ağır kalktı ve gözlerimin içine yerleşti. "Yarın sabah o kapıdan çıktığımızda düşmanlarımız bizi yıkmak için tetikte bekliyor olacak," diye devam ettim, gözlerimi bir saniye bile kaçırmadan doğrudan onun gururuna nişan alarak. "Sen sokakların acımasız Varnalı'sı, ben ise adaleti kendi elleriyle yazmaya kararlı Manal. Söyle bana... bu zayıflığı, bu anlık yenilgiyi kendine yakıştırıyor musun? Ben kendime yakıştırmıyorum."
Sözlerim, loş odada adeta tokat gibi patladı. Teoman'ın gözlerindeki o yoğun, tutkulu karanlık, yerini derin bir soğukluğa ve o tanıdık, profesyonel sertliğe bıraktı. Göğsü hızla inip kalkarken, aramızdaki o yakıcı çekimin üzerine sanki tonlarca ağırlıkta buzlu bir su dökülmüş gibiydi. İntikamın ve gerçek dünyanın o acımasız yüzü, bizi o yatağın yumuşaklığından çekip çıkarmıştı.
Teoman derin, sarsıcı bir nefes aldı. Bileklerimi sımsıkı kavrayan o parmakları yavaşça gevşedi, ardından beni tamamen serbest bıraktı. Üzerimden yavaşça doğrulurken, yüzündeki o hırçın ifadenin yerini tamamen maskelenmiş, buz gibi bir soğukkanlılık almıştı.
"Zayıflık..." diye mırıldandı, sesindeki o kadife ton gitmiş, yerine sokakların o amansız lideri gelmişti. "Haklısın. Yarın çok büyük bir savaş var. Ve o savaşta zayıflara yer yok."
Yatağın kenarında duran, az önce düşen metal anahtarı tek bir hamlede yerden aldı. Arkasına bile bakmadan, o heybetli ve kararlı adımlarıyla kapıya doğru yürüdü. Anahtarı kilide sokup tek bir hamlede çevirdi. Çıkan o sert klik sesi, aramızdaki o tüm büyüleyici anların bittiğinin resmi ilanı gibiydi.
Kapıyı hızla açtı ve arkasında tek bir kelime dahi bırakmadan, sessiz ama bir o kadar da öfkeli bir rüzgar gibi odadan çıkıp gitti.
Kapı arkasından sertçe kapandığında, yatağın üzerinde öylece kalakaldım. Odanın içine çöken o derin sessizlikte, parmaklarımla çarşafı sımsıkı kavradım. Duvarlarımı korumuştum, gardımı indirmemiştim ama içimde bir yerlerin fena halde canının yandığını hissetmekten de kendimi alıkoyamadım.
&&&
Malikanenin geniş, güneş alan yemek salonuna adım attığımda Meral Teyze ve Umut çoktan masadaki yerlerini almışlardı. Ve tabii ki o da oradaydı.
Teoman, masanın başköşesinde oturuyordu. Üzerine tam oturan siyah boğazlı kazağı ve sert hatlı yüzüyle her zamanki gibi kusursuz ve bir o kadar da ulaşılmaz duruyordu. Önündeki evrakları inceliyor, bir yandan da sert kahvesinden yudumluyordu.
"Günaydın," dedim, sesimi tamamen nötr ve sıradan tutmaya özen göstererek masaya doğru adımlarken.
Meral Teyze neşeyle, "Günaydın güzel kızım, geç otur hadi," diyerek beni karşıladı. Umut ise elindeki çatalı havada sallayarak, "Akça kuşum! Bak dün geceki uzay gemisini çizdim sana!" diyerek heyecanla önündeki boyama kağıdını gösterdi.
Umut'un o tatlı neşesine gülümseyerek yanındaki sandalyeye oturdum ve saçlarını karıştırdım. "Harika olmuş kaptan, kahvaltıdan sonra bana detaylıca anlatırsın, tamam mı?"
Gözlerim istemsizce masanın diğer ucundaki Teoman'a kaydı. Normalde bu durumlarda bana o alaycı, muzip gülüşlerinden birini gönderir, laf sokmadan duramazdı. Ya da en azından o zifiri gözleriyle doğrudan ruhuma sızmak ister gibi bakardı.
Ama bu kez öyle olmadı.
Teoman, başını önündeki evraklardan saniyeliğine bile kaldırmadı. Sanki salona giren ben değilmişim, dün gece odamın kapısını kilitleyip beni yatağa fırlatan o değilmiş gibi tamamen duyarsızdı. Yüz hatlarında en ufak bir duygu kırıntısı dahi yoktu. Bakışları o kadar mesafeli, o kadar yabancıydı ki, bir an için dün gece yaşanan her şeyin gerçekten benim hayal ürünüm olup olmadığını sorguladım.
"Teoman," dedi Meral Teyze, aramızdaki bu dondurucu sessizliği fark etmeden. "Akça kızım da geldi, kahveni tazeleyelim mi?"
Teoman, kahve bardağını masaya bıraktı. Çıkan o tok ses dün geceki kilit sesini andırıyordu. Son derece soğuk ve resmi bir ses tonuyla, doğrudan Meral Teyze'ye bakarak konuştu: "Gerek yok, Meral Hanım. Ben zaten çıkıyorum, şirkette halledilmesi gereken birkaç acil dosya var." Meral Hanım mı? Normalde "Meral Teyze" diyen adam, aramızdaki o sınırları o kadar kalın çizgilerle çekmişti ki, evdeki herkese karşı ses tonunu resmileştirmişti. Ve en can yakıcı olanı; bunu söylerken yüzüme bir saniye bile bakmamıştı. Sanki o masada ben yokmuşum, o sandalyede sadece boş bir hava duruyormuş gibi davrandı.
Eskisi gibi samimi, o içten içe beni deli eden flörtöz Varnalı gitmiş; yerine tamamen profesyonel, duygularından arınmış ve etrafına aşılmaz duvarlar örmüş o buz gibi mafya lideri geri gelmişti. Gardımı indirmememi istemişti ve şimdi bana, duvar örmenin nasıl bir şey olduğunu en acımasız şekilde gösteriyordu.
Teoman ayağa kalktı, ceketinin önünü iliklerken nihayet bakışları benim üzerime düştü. Ama o gözlerde dün geceki o yakıcı ateşten eser yoktu. Sadece iki iş ortağının birbirine bakabileceği kadar düz, boş ve mesafeli bir bakıştı bu.
"Saat on birde Annenim sevkiyat limanındaki adamıyla görüşmemiz var, Manal Hanım," dedi, 'Hanım' kelimesini üzerine basa basa, her bir harfini aramıza birer tuğla gibi örerek. "Hazırlansanız iyi olur. Geç kalmayı sevmem."
Arkasını döndü ve o heybetli adımlarıyla salondan çıkıp gitti.
Teoman'ın salondan çıkışının ardından çöken o buz gibi sessizlik, Umut'un elindeki boyama kalemini masaya masumca bırakışıyla bölündü. Az önceki o neşeli çocuk gitmiş, yerine dudaklarını büzmüş, hayal kırıklığıyla bize bakan küçük bir çocuk gelmişti.
Gözlerini önce bana, sonra Teoman'ın gittiği kapıya çevirdi.
"Ama bana söz vermiştiniz..." dedi Umut, sesi o kadar kırgın ve çocuksu çıkmıştı ki içim cız etti. "Hani bugün hep beraber parka gidip kocaman dondurmalardan yiyecektik? Teoman abi öyle söylemişti..."
Meral Teyze araya girmek ister gibi, "Umutçuğum, Teoman abinin çok acil işleri varmış biliyorsun..." diyecek oldu ama ben çoktan kararımı vermiştim.
Teoman'ın dün gecenin faturasını bu masum çocuğa kesmesine, sırf bana mesafe koymak için Umut'un hayallerini yıkmasına izin vermeyecektim. Aramıza sınır çizmek başka bir şeydi, bencilce davranıp bir çocuğun hevesini kursağında bırakmak bambaşka bir şey. "Haklısın yakışıklı," dedim, dudaklarımın kenarında beliren o kararlı tebessümle ayağa kalkarken. Bakışlarımı kapıya doğru çevirdim. "Söz verilmişse tutulur. Ama birileri bunu çok çabuk unutmuş galiba. Ben hemen geliyorum."
Umut'un gözleri yeniden parıldarken, sandalyemi geriye doğru itip hızla salondan çıktım.
Malikanenin devasa koridorunu geçip dış kapıyı açtığımda, dışarıdaki o sıcak hava yüzüme vurdu. Teoman, garaj yolunda park halinde duran o karanlık SUV aracına doğru yürüyordu. Ceketinin düğmelerini ilikliyor, bir yandan da korumalarından birine sertçe talimatlar veriyordu.
"Teoman!" diye seslendim, sesimdeki o kendinden emin ve hesap soran ton bahçede yankılandı.
Teoman adımlarını kesmedi, sanki beni duymamış gibi kapıyı açıp sürücü koltuğuna geçmek üzereydi. Onun bu çocukça ve umursamaz tavrı damarlarımdaki kanı iyice kaynattı. Adımlarımı hızlandırıp adeta rüzgar gibi yanına ulaştım.
Tam sürücü kapısını açıp bineceği sırada, elimi hızla uzatıp araba kapısının kenarından kavradım ve sertçe geri iterek kapıyı kapattım.
Teoman, kapının önünde benim bu ani hamlemle duraksamak zorunda kaldı. Bedenini yavaşça bana doğru çevirdiğinde, aramızdaki o yakınlık dün geceki o kilitli odayı anımsatsa da gözlerindeki o dondurucu soğukluk her şeyi gölgeliyordu.
"Bir sorun mu var, Manal Hanım?" dedi, sesindeki o yapay resmiyeti bozmadan. "Vaktim kısıtlı, şirkette bekliyorlar demiştim."
"Sorun tam olarak sensin." dedim, doğrudan göğsüne doğru bir adım atıp gözlerimin içine bakmasını zorlayarak. "Benimle arana ne kadar kalın duvarlar örmek istiyorsan ör, umurumda bile değil. Ama o duvarların altında Umut'u ezmene izin vermem. Çocuğa bugün dondurma yiyip parka gideceğimize dair söz verdin. Şimdi o sözü unutup kaçıyor musun?"
Teoman, bu sorum üzerine bir anlığına kaskatı kesildi. Gözlerindeki o hissiz, profesyonel maske hafifçe çatladı ama bunu toparlaması sadece saliselerini aldı. Kapattığım araba kapısına yasladığı elini yavaşça çekti, cebine yerleştirdi. O heybetli bedeniyle üzerime doğru yarım adım atarak aramızdaki mesafeyi yine o tehlikeli sınıra getirdi. "Ben hiçbir şeyden kaçmam, Akça," dedi, sesindeki o yapay 'Manal Hanım' resmiyeti bir anlığına kaybolup yerini o bildiğim pürüzlü, derin tınıya bırakırken. "Hele ki bir çocuğa verdiğim sözden asla. Ama şu an hayati bir savaşın ortasındayız ve benim önceliğim o çocuğun parkta dondurma yemesi değil, hayatta kalmasını garantilemek. Annenin adamları her yerde fink atarken onu öylece açık hedef haline getireceğimi mi sanıyorsun?"
Dudaklarımı alaycı bir şekilde kıvırdım. Bu bahanenin arkasına sığınarak benden kaçmaya çalıştığını görebiliyordum.
"Bana profesyonellik dersi vermeye kalkma, Varnalı," dedim, göğsümü dikleştirip gözlerimi doğrudan onun zifiri karanlığına dikerek. "Eğer güvenlikten endişe ediyorsan, etrafı korumalarla donatırsın. O parka gizlice de gideriz, gerekirse tüm sokağı kapatırsın. Ama o çocuğun dün geceki o hayal kırıklığının üzerine bir de bugünkü sözün tutulmamasını ekleyemezsin. Sen sadece... dün gece o kapıdan arkana bakmadan kaçtığın gibi, şimdi de benimle aynı ortamda bulunmamak için kaçıyorsun. İşin aslı bu."
Bu sözüm, onun o buz gibi sakinliğini darmadağın eden son darbe oldu.
Teoman'ın çene kasları kasıldı, gözlerinde dün gece yatakta üzerime eğildiğinde gördüğüm o hırçın, yırtıcı kıvılcımlar yeniden parladı. Aramızdaki o dondurucu hava bir anda yerini cayır cayır yanan bir öfkeye ve o tanıdık çekime bıraktı. Bana doğru bir adım daha attığında, göğsü neredeyse göğsüme değecekti.
"Kaçmak mı?" diye tısladı, sesi adeta bir aslanın homurtusu gibi derinden geldi. "Ben kimseden ya da hiçbir şeyden kaçmam. Dün gece o kapıdan çıkıp gitmemin tek sebebi, senin o çok güvendiğin duvarlarını tamamen yıkıp seni darmadağın etmemekti. Eğer orada kalmaya devam etseydim, sabah uyandığında o çok sevdiğin intikam oyununu oynayacak bir iraden kalmayacaktı."
Nefesi yüzüme çarparken kalbimin ritmi yine o kontrolsüz hıza ulaştı ama bakışlarımı bir milim bile kaçırmadım. "Şimdi..." diye devam etti Teoman, sesini iyice alçaltarak ama her kelimesine o karanlık otoritesini yerleştirerek. "Madem o parka gitmeyi, benimle yan yana durmayı bu kadar çok istiyorsun... Hazırlan. Ama o güvenlik çemberini bizzat ben yöneteceğim. Ve orada yaşanacak en ufak bir sorunda, o çok güvendiğin dik başlılığını ezip geçerim."
Gözlerinin içine meydan okurcasına bakıp hafifçe gülümsedim. "Benim dik başlılığımı ezmeye senin gücün yetmez, Varnalı. Arabayı hazırla, on dakikaya aşağıdayız."
Arkamı dönüp malikaneye doğru kendinden emin adımlarla yürürken, sırtımda onun o yakıcı ve öfkeli bakışlarını hissedebiliyordum. Aramızdaki o dondurucu resmiyet şimdilik dağılmıştı ama bu park gezisinin ikimiz için de sakin geçmeyeceği çok açıktı.
Salona geri döndüğümde, Umut'un o meraklı ve endişeli gözleri anında beni buldu. Sandalyesinin ucunda adeta sabırsızlıkla kıvranıyordu.
"Ee?" dedi Umut, ellerini masaya dayayıp umutla bana bakarak. "Teoman abi gitti mi?"
Dudaklarıma kocaman, içten bir tebessüm yerleştirdim ve yanına gidip yanağından hafifçe makas aldım. "Gitmedi tabii ki kaptan. Seni dondurmasız bırakacağımızı mı sandın? Teoman abin kapıda arabayı hazırlıyor. Hadi bakalım, hemen gidip üzerine montunu alıyorsun."
Umut, aldığım bu haberle salonda adeta bir sevinç çığlığı attı. Sandalyesinden fırladığı gibi, "Yaşasın! Ben hemen geliyorum!" diyerek merdivenlere doğru koşmaya başladı. Onun bu çocuksu saf neşesi, dün geceden beri üzerime çöken o kapkara bulutları bir anlığına da olsa dağıtmıştı.
Meral Teyze ise masanın üzerindeki tabakları toplarken bana endişeli bir bakış fırlattı. Aramızdaki o gerilimi, dışarıdaki o sessiz ama sert savaşı hissetmemesi imkansızdı.
"Kızım," dedi yavaşça, sesindeki o anaç tonla. "Teoman'ın üzerine çok gitmeseydin keşke. Onun omuzlarındaki yük çok ağır, bazen hırçınlaşabiliyor."
"Endişelenme Meral Teyze," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. "O yük sadece onun omuzlarında değil. Biz bu yola beraber çıktık. Ve bazen, o Varnalı unvanının arkasına sığınıp kaçmasına izin vermemek gerekiyor." Yukarı çıkıp üzerime siyah deri ceketimi aldım, saçlarımı düzelttim ve belimdeki gizli kılıfa her ihtimale karşı silahımı yerleştirdim. Teoman haklıydı; dışarısı güvenli değildi, hele ki Arzu her köşede bizi bitirmek için fırsat kollarken. Ama hayattan tamamen kopmak, o kadının bizi şimdiden yendiği anlamına gelirdi. Ve ben Arzu'ya bu zaferi asla vermeyecektim.
Aşağı indiğimde Umut çoktan kapıda hazır bekliyordu. Birlikte dışarı çıktığımızda, siyah büyük SUV'nin garaj yolunda, motoru çalışır vaziyette bizi beklediğini gördük. Arabanın etrafında dört tane koruma arabası daha konuşlanmıştı. Teoman, güvenlik önlemlerini gerçekten de en üst seviyeye çıkarmıştı.
Arabanın arka kapısını açıp Umut'un binmesine yardım ettim. Kendim de arkaya, onun yanına binecekken ön sürücü koltuğunun camı yavaşça indi. Teoman, direksiyonun başında, gözünde siyah güneş gözlükleriyle her zamanki gibi dik ve heybetli duruyordu. Kafasını hafifçe arkaya doğru çevirdi ama gözlüklerinin arkasındaki gözlerini göremiyordum. "Öne geç, Manal," dedi, sesi o kadar düz ve emrediciydi ki bir an duraksadım. "Arkada korumalar eşlik edecek. Yol boyunca tetikte olmamız gerekiyor."
Umut arkadan, "Evet Akça kuşum, sen öne geç! Ben arkada korumalarla uzaycılık oynayacağım!" diye bağırınca tartışmayı uzatmadım.
Derin bir nefes alıp ön yolcu kapısını açtım ve yanına oturdum. Kapıyı kapattığım an, dış dünyanın tüm sesi kesildi ve arabanın içindeki o yoğun, tanıdık erkeksi koku beni esir aldı. Teoman, gaza hafifçe basıp arabayı malikanenin devasa kapısından dışarıya doğru sürerken, aramızdaki o gerilim sessiz bir çığlık gibi arabanın içine yayıldı.
Gözüm yan profiline kaydı. Direksiyonu kavrayan o güçlü elleri, kasılmış çenesi ve gözlüklerinin ardındaki o gizemli ifadesiyle tamamen bir yabancı gibiydi. Dün gece o yatakta üzerime eğilen, "Öpsem ya seni..." diye fısıldayan adamın bu olduğuna inanmak gerçekten zordu.
Yol boyunca ikimizden de tek bir ses çıkmadı. Sadece arkadan Umut'un neşeli mırıldanmaları geliyordu. Teoman dikiz aynasından sürekli arkadaki koruma araçlarını ve çevreyi kontrol ediyordu. Tamamen profesyonel, tamamen tetikteydi.
Sonunda şehrin biraz dışındaki, etrafı devasa ağaçlarla çevrili korunaklı parka ulaştığımızda Teoman arabayı park etti. Ama kapısını açmadan önce gözlüklerini yavaşça çıkardı ve bana doğru döndü. O zifiri karanlık gözleri doğrudan benimkilere saplandı.
"Buradayız," dedi, sesi uyarır gibi sertti. "Ben arabadan inip çevre kontrolü yapana kadar Umut'la içeride bekliyorsunuz. Ben 'tamam' demeden kapıyı bile açmayacaksın."
"Anlaşıldı, komutan," dedim alaycı bir şekilde. Teoman bu tavrıma sadece gözlerini kısarak karşılık verdi ve hızla arabadan indi. Onun bu aşırı korumacı tavrı, aramızdaki o dondurucu mesafeye rağmen içimde garip, sıcak bir güven hissi uyandırmıştı. Ama bu hissi hemen bastırdım.
Teoman arabadan indikten sonra, gözlerimi bir saniye bile onun üzerinden ayırmadım. Siyah güneş gözlüklerini ceketinin yakasına takmış, adeta bir gölge gibi parkın girişini, ağaçlık alanları ve korumaların aldığı pozisyonları süzüyordu. Korumalardan biri yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldadı, Teoman da hafifçe başını sallayarak onay verdi. Çevredeki her detayı, yaklaşan her insanı milimetrik bir hesapla taradığı o anlarda, onun neden "Varnalı" olduğunu ve bu acımasız dünyada nasıl hayatta kaldığını bir kez daha anladım.
Sonunda arabanın önüne doğru yürüyüp benim tarafımdaki kapıyı dışarıdan açtı. Kapıyı açarken bile gövdesiyle beni kamufle eder gibi bir açıda duruyordu.
"İnebilirsiniz," dedi, sesi yine o dondurucu resmiyetteydi. "Korumalar çevre emniyetini aldı ama yanımdan bir milim bile uzaklaşmak yok. İkiniz de."
"Emredersiniz, koruma bey," diyerek hafifçe gözlerimi devirdim ve arabadan indim.
Arkamdan heyecanla fırlayan Umut, anında Teoman'ın bacağına sarıldı. "Teoman abi! Bak en büyük dondurmayı yiyeceğim, tamam mı? Söz vermiştin!"
Teoman'ın o az önce çevreye ölüm saçan sert yüz hatları, Umut'un bu sarılışıyla bir anlığına yumuşar gibi oldu. Elini yavaşça Umut'un saçlarına götürüp hafifçe karıştırdı ama bakışları hemen ardından bana kayınca o sıcaklık yerini yeniden soğuk bir mesafeye bıraktı.
"Yiyeceksin aslanım," dedi Teoman, sesindeki o sert tonu Umut için biraz olsun yumuşatarak. "Hadi bakalım, dondurmacı şu tarafta."
Parkın içindeki ahşap kulübeli dondurmacıya doğru yürürken, Umut ortamızda duruyor, bir benim elimi bir de Teoman'ın elini tutmak istiyordu. Küçük elleriyle benim parmaklarımı sımsıkı kavradığında içim ısındı. Diğer eliyle de Teoman'ın elini yakalamaya çalıştı ama Teoman ellerini montunun ceplerine sokmuş, sürekli etrafı gözlüyordu. Umut'un onun ceketinin ucundan çekiştirdiğini görünce, Teoman derin bir nefes alıp elini cebinden çıkardı ve küçük çocuğun elini kavradı. Şimdi dışarıdan bakan biri için, parkta yürüyüşe çıkmış mükemmel ve huzurlu bir aile gibi görünüyorduk. Ama aramızdaki o görünmez uçurumu, her an patlamaya hazır o gerilimi sadece ikimiz biliyorduk.
Dondurmacının önüne geldiğimizde Umut heyecanla çeşitleri seçmeye başladı. "Ben çilekli, çikolatalı ve muzlu istiyorum!" diye cıbıldadı.
Dondurmacı amca gülümseyerek külahı hazırlarken, Teoman hemen arkamızda, sırtını bir ağaca yaslamış halde dikiliyordu. Gözleri durmaksızın etrafta dönüyordu ama ne zaman baksam, o zifiri karanlık bakışların nihayetinde dönüp dolaşıp benim üzerimde durduğunu fark ediyordum. Sanki beni korumak onun profesyonel göreviymiş gibi davranıyordu ama o bakışlardaki sahiplenici his, sıradan bir koruma görevinden çok daha fazlasıydı.
Umut dondurmasını aldığında, ağzının kenarına bulaşan çikolatayla bana döndü. "Akça kuşum, sen yemiyor musun?"
"Ben yemeyeceğim tatlım, sen afiyetle ye," dedim gülümseyerek. O sırada çantamdan ıslak mendil çıkarıp Umut'un yüzünü temizlemek için eğildim. Ancak rüzgarın aniden esmesiyle saçlarımdan birkaç tel yüzüme yapıştı, ellerim dolu olduğu için saçlarımı geriye çekemedim.
Tam o anda, yanımda beliren o tanıdık sıcaklığı hissettim.
Teoman, adımlarını hissettirmeden yanıma kadar gelmişti. Hiçbir şey söylemeden, o büyük ve sıcak elini yavaşça yüzüme doğru uzattı. Parmaklarının boğumları hafifçe yanağıma değdiğinde, tenimden aşağıya doğru elektrik çarpmış gibi bir ürperti yayıldı. Yüzüme yapışan saç tellerini inanılmaz bir narinlikle parmaklarının ucuyla topladı, kulağımın arkasına sıkıştırdı.
O an göz göze geldik. O resmi, dondurucu maskesi saniyeler içinde un ufak oldu. Gözlerindeki o hırçın, durdurulamaz tutku ve dün gecenin o hesapsız öfkesi yeniden yüzeye çıktı. Parmak uçları kulağımın arkasında, tenimin üzerinde bir saniye fazladan oyalandı. Dokunuşu o kadar yakıcıydı ki, nefesimi tutmak zorunda kaldım.
"Saçların..." diye mırıldandı, sesi o kadar alçak ve pürüzlüydü ki sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı. "Önünü kapatıyordu."
"Teşekkürler, Varnalı," dedim, sesimin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek. "Ama benim önüm her zaman açıktır. Kolay kolay yönümü kaybetmem." Teoman elini yavaşça çekti, dudaklarının kenarı çok hafif, neredeyse belirsiz bir şekilde yukarı kıvrıldı. "Yönünü kaybetmezsin belki Manal. ama bazen yanlış yollara sapmaktan da kendini alıkoyamıyorsun."
Umut aradan kafasını uzatıp, "Teoman abi, dondurmam eriyor! Hadi şu banka oturalım!" diye seslenince aramızdaki o büyüleyici ve gergin an bir kez daha bölündü. Teoman hemen o soğuk, tetikteki duruşuna geri dönerek etrafı süzdü ve "Geçelim aslanım," diyerek bizi banka doğru yönlendirdi.
Fakat tam o sırada, parkın girişinde duran siyah camlı, plakasız bir minibüsün kapısı yavaşça aralandı. Korumalarımızın anında hareketlendiğini, ellerinin ceketlerinin içine gittiğini gördüm. Teoman'ın bedeni saniyeler içinde benim ve Umut'un önüne bir kalkan gibi siper oldu.
Bir adım atıp öne atılacağı sırada, ellerimi hızla onun o çelik gibi sert omuzlarına bastırdım.
"Teoman, dur!" diye fısıldadım, sesimdeki ani ve keskin tınıyla onu yerinde sabitleyerek. "Acele etme. Bir şeyler ters gidiyor."
Teoman'ın bakışları bana döndüğünde gözlerindeki o karanlık hiddeti görebiliyordum ama elimi omzundan çekmedim. "Akça, arkama geç dedim sana," diye gürledi alçak bir sesle.
"Bak şuna," dedim gözlerimle minibüsü işaret ederek. "Hedefleri doğrudan saldırmak olsaydı çoktan ateş açmışlardı. Bir şey bekliyorlar."
O sırada minibüsün aralanan sürgülü kapısından, siyahlar içindeki korumaların arasından yavaşça bir adam indi. Gelen, beklediğimiz o genç ve eli silahlı tetikçilerden biri değildi. Üzerinde eski, yıpranmış bir ceket olan, saçları kırlaşmış, yüzü derin kırışıklıklarla dolu yaşlı bir adamdı. Adımları düzensiz ve titrekti, sanki yürümekte zorlanıyor gibiydi.
Yaşlı adam minibüsten tamamen indiğinde, korumalar silahlarını doğrudan onun göğsüne doğrulttu. Ancak adamın gözleri ne korumaları ne de Teoman'ı görüyordu.
Gözlerini doğrudan bana dikti.
O bakışlardaki çaresizlik, korku ve derin acı içimde bir yerleri titretti. Yaşlı adam dudaklarını oynattı ama sesi bize kadar ulaşmadı. Sadece bakışlarıyla benden sessiz bir yardım çığlığı istiyor gibiydi.
"Kim bu adam?" diye mırıldandı Teoman, silahını yaşlı adama doğrultmuş olan elini milim kıpırdatmadan. "Annenin yeni bir oyunu mu?"
"Bilmiyorum," dedim, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan ritmiyle bir adım öne çıkarken. "Ama bakışları... Teoman, bu adam bir tetikçi değil."
Yaşlı adam, aramızdaki o birkaç metrelik mesafenin ortasında aniden durdu. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarındaki derin çizgilere dolarken, titreyen ellerini yavaşça üzerindeki eski ceketin düğmelerine götürdü. Korumalar tetik parmaklarını iyice büktü, Teoman beni tekrar arkasına çekmek için hamle yaptı.
Ama adam ceketi iki yana doğru açtığında, hepimizin nefesi boğazında düğümlendi.
Yaşlı adamın göğsüne, kalın gri bantlarla sımsıkı sarılmış karmaşık bir düzenek duruyordu. Düzenek üzerindeki dijital ekranın kırmızı, çiğ ışığı loş park gölgesinde parıldadı. Ekrandaki sayılar, acımasız bir hızla geriye doğru akıyordu.
01:45... 01:44... 01:43...
Bu, profesyonelce hazırlanmış bir saatli bombaydı.
"Siktir..." diye soludu Teoman, o buz gibi soğukkanlılığının yerini ilk defa gerçek bir şok alırken.
Yaşlı adam ağlayarak başını iki yana salladı, üzerindeki düzeneği gösterirken kısık, titreyen sesiyle fısıldadı: "Kızımı... Kızımı rehin tuttular... Onu kurtarmak istiyorsan sadece Manal gelsin dediler... Özür dilerim kızım, çok özür dilerim..."
Ekrandaki saniyeler gözümüzün önünde birer birer erirken, parkın ortasında ölümcül bir sessizlik hüküm sürmeye başladı. Zaman bizim aleyhimize akıyordu ve bu kez karşımızdaki düşman, doğrudan canımızı değil, vicdanımızı hedef almıştı.
01:12... 01:11... 01:10...
Kırmızı sayılar adeta yaşlı adamın her kalp atışında biraz daha erirken, parktaki hava nefes alınamaz bir ağırlığa büründü. Yaşlı adamın gözlerindeki o çaresiz çığlık, içimdeki tüm profesyonel duvarları yıktı. Bir insanı, bir babayı göz göre göre ölüme terk edemezdim. Arzu bunu biliyordu; beni tam olarak bu vicdanla vurmak istemişti.
Yavaş ve temkinli adımlarla öne doğru bir adım attım.
"Akça, hayır!" dedi Teoman, sesi bir kırbaç gibi arkamdan şaklayarak. Çelikten farksız elini uzatıp kolumu kavradı, beni durdurmaya çalıştı. "Sana arkama geç dedim! Bu bir kumpas, görmüyor musun? Seni doğrudan o bombanın menziline çekiyorlar!"
"Bırak, Teoman," dedim, sesimdeki kararlılıkla onun gözlerinin içine bakarak. Kolumu onun pençesinden kurtardım. "O adamın bir suçu yok. Kızı ellerindeymiş. Oraya gidip o düzeneğe bakmak zorundayım. Bir şeyler yapabilirim."
"Seni o bombanın yanına göndermeyeceğim!" diye kükredi Teoman. Ama aynı anda arkamızdan gelen hıçkırık sesi ikimizi de dondurdu. Umut, bankın kenarında büzülmüş, gözlerinden sicim gibi yaşlar akarak bize bakıyordu. Titreyen elleriyle dondurmasını yere düşürmüştü, dondurma çimlerin üzerinde yavaşça erirken o sadece ağlıyordu.
Teoman arkasındaki en güvendiği korumalardan birine, Demir'e döndü. "Demir! Hemen Umut'u alıyorsun. Diğer arabayla doğrudan eve. En güvenli yoldan, tek bir saniye bile durmadan!" dedi aceleyle. Demir hızla öne atılıp Umut'u kucağına alırken, küçük çocuk çırpınmaya başladı. Gözyaşları içinde Teoman'a doğru ellerini uzattı. "Teoman abi! Gitmek istemiyorum! Korkuyorum... Teoman abi, lütfen bırakma beni!" diye ağlamaya başladı Umut. Sesi parktaki o ölümcül sessizliği yırtıp geçiyordu.
Teoman, içindeki o sert mafya liderini bir kenara bırakıp hızla Umut'un yanına çöktü. Çocuğun titreyen omuzlarını kavrayıp doğrudan gözlerinin içine baktı. "Aslanım, bak bana. Korkacak hiçbir şey yok. Demir abi seni eve götürecek, ben ve Akça ablan hemen arkandan geleceğiz. Sana söz veriyorum, tamam mı? Hadi git şimdi."
Teoman, Umut'u sakinleştirmek için o saniyeleri harcarken, ben çoktan adama doğru birkaç adım daha atmıştım. Aramızda sadece iki adımlık bir mesafe kalmıştı.
"Sakin olun" dedim, ellerimi havaya kaldırarak yaşlı adama doğru yaklaşırken. "Bana bak. Kızının adı ne? Onu kurtaracağız, söz veriyorum. Şimdi bana bombanın-"
Cümlemi tamamlayamadım. Tam o saniyede, yaşlı adamın arkasında duran o siyah camlı minibüsün kapısı sonuna kadar açıldı. İçinden siyah maskeli, son derece yapılı üç adam bir anda fırladı. O kadar hızlı ve profesyonellerdi ki, ne korumaların ne de benim tepki vermeme fırsat kalmıştı.
Adamlar yaşlı adamı acımasızca yana doğru fırlatıp doğrudan benim üzerime atıldılar. "Bırakın beni!" diye bağırdım, hamle yapmak için elimi belimdeki silaha götürmeye çalıştım ama adamlardan biri güçlü bir hamleyle bileğimi kavrayıp arkaya doğru büktü. Diğeri ise arkadan boğazıma sarılarak beni nefessiz bıraktı.
Beni acımasızca, ayaklarımı yerden keserek minibüse doğru sürüklemeye başladılar. Teoman, Umut'u arabaya bindiren Demir'in arkasından doğrulup kafasını çevirdiği o son saniyede durumu fark etti. Gözleri benim sürüklenen bedenimi ve minibüse bindirildiğimi gördüğü an, hayatımda daha önce hiçbir insanda görmediğim bir dehşet ve vahşi bir öfke yüzüne yayıldı."AKÇA!" diye kükredi.
Sesi tüm parkı, ağaçları, gökyüzünü yerinden oynatacak kadar güçlü ve yırtıcıydı. Teoman silahını çekip minibüse doğru çılgın gibi koşmaya başladı ama artık çok geçti. Adamlar beni minibüsün içine fırlatmış, sürgülü kapıyı üzerime sertçe kapatmışlardı bile.
Minibüsün lastikleri acı bir çığlıkla asfaltı ağlatırken, Teoman'ın arkamızdan çaresizce ve öfkeyle koştuğu o son an, dikiz aynasındaki son görüntüm oldu.
Bölüm etkileşimi
