AMBİVALAS kitap kapağı

8. bölüm / 26

AMBİVALAS

KIRMIZI BİSİKLET

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: KIRMIZI BİSİKLET

Teoman'ın belimdeki eli, bir yırtıcının avını sahiplenişi gibi milim gevşememişti. "Bakalım hangimiz önce yanacağız," diyen o boğuk, hırıltılı sesi yankılanıp ruhuma sızarken, gözlerindeki o sinsi meydan okumayla baş etmeye çalışıyordum. Dudaklarımız arasındaki mesafe o kadar azdı ki, her nefes alışında göğsü göğsüme çarpıyor, yarasından sızan o sıcak kan hırkamın kumaşına işliyordu.
İçimdeki o Arzu Arel okulundan kalma buz kalıbını bozmamak, Bilge'nin kurduğu o sinsi planın ilk adımında çuvallamamak için gözlerimi bir saniye bile kaçırmadım. Ama tam o sırada, sessizliği vahşi bir bıçak gibi bölen o ses duyuldu.

Yerde, varilin hemen yanındaki kanlı askeri gömleğinin cebinden yükselen o tiz, ısrarcı telefon sesi...
Aramızdaki o elektrikle gerilmiş hava aniden dondu. Teoman'ın zifiri gözlerindeki o alaycı parıltı, telefonun melodisiyle birlikte daha da derin bir karanlığa gömüldü. Gözlerini benden bir an olsun ayırmadan, belimdeki elini yavaşça çekti. Uzandı, gömleğin cebinden titreyen telefonu alıp ekrana baktı. Yüzündeki o sinsi, her şeyi bilen gülümseme yeniden dudaklarına yayıldı. Ekranı bana doğru çevirdi.
Arayan numaranın üzerinde isim yazmıyordu ama o numaranın kime ait olduğunu ikimiz de ezbere biliyorduk.
Arzu Arel. Annem.
Teoman, yeşil tuşu kaydırdı ve telefonu aramızdaki beton zemine, varilin ateşinin tam önüne bırakıp hoparlörü açtı. Telefonun diğer ucundan gelen o buz gibi, mekanik nefes sesi hangarın soğuk havasına karıştı. Annemin o sabırsız, emir vermeye alışkın ve otoriter sesi odada patladı.

"Teoman Varnalı..." dedi annem. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu, sanki az önce kendi kızının ölüm emrini veren o kadın değilmiş gibi buz gibiydi. "Teşkilattaki adamlarımı tasfiye etmişsin. Ama asıl meselemiz o değil. Kızım Manal, arkamdan iş çevirip kolyeyi çaldı ve kaçtı. Şu an tüm şehirde aranıyor."
Teoman, gözlerini gözlerime kilitlemişken yavaşça arkasındaki duvara yaslandı. Yaralı göğsü sarsılırken, yüzündeki o umursamaz, deli dâhi maskesini takındı. "Bak sen..." diye mırıldandı Teoman, sesi acıdan hırıltılı ama bir o kadar da alaycıydı. "Arzu Hanım... Kendi yarattığınız canavar evden kaçmış demek. Benim bundan neden haberim olsun?"

"Çünkü o kolyenin şifresini sadece senin çözebileceğini bilecek kadar aptal değil," diye gürledi annem. Sesi telefondan bir kırbaç gibi iniyordu. "Eğer o kız ya da o kolye senin eline geçerse, eğer arkamdan bir ortaklık kurmaya kalkışırsanız, Varnalı ailesinin tüm imparatorluğunu başınıza yıkarım. O şehri ikinize de mezar ederim, anlıyor musun beni?"
Annemin tehdidi odada asılı kalırken, içimdeki nefret ve öfke parmak uçlarımı titretecek raddeye gelmişti. Annem beni çoktan gözden çıkarmış, bir kurban gibi avlamaya başlamıştı. Tam dişlerimi sıkıp kendimi tutmaya çalışırken, Teoman hiç beklemediği bir şey yaptı.
Eğildi, yerdeki telefonu aldı. Gözlerini zifiri karanlığın en derin tonuyla gözlerime dikti, yüzündeki o tehlikeli gülüşle bana doğru fısıldar gibi yaklaştı ve telefonu kulağına götürmek yerine hoparlörde tutmaya devam ederek doğrudan anneme cevap verdi: "Geç kaldınız Arzu Hanım," dedi Teoman. Sesi o kadar emin, o kadar meydan okuyan bir tondaydı ki, adeta o görünmez savaşı başlatan tetiği bizzat çekti. "Kızınız Manal şu an tam göğsümün üzerinde. Elindeki iğneyle yaramı sarıyor, teni tenime değiyor... Ve inanır mısınız, o çok korktuğunuz kolye de tam aramızda duruyor."
Telefonun diğer ucunda annemin nefesi bıçakla kesilmiş gibi aniden durdu. Şoktan, öfkeden tek bir kelime bile edemedi. Arzu Arel hayatında ilk defa kontrolü kaybetmişti. "Yani demem o ki," diye devam etti Teoman, sesindeki o karanlık hazla doğrudan ahizeye fısıldayarak. "Mezar konusunu daha sonra konuşuruz. Çünkü şu an yarım kalan çok daha önemli bir işimiz var."

Teoman, annemin bir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu yüzüne kapattı ve ekranı karartıp fırlattı. Telefon beton zeminde kayarak karanlığa gömüldü.

Odanın içine çöken o ölümcül sessizlikte, Teoman tekrar bana doğru hamle yaptı. Bu sefer iki eliyle birden belimden kavrayıp beni kendine öyle bir çekti ki, kalplerimizin atışı birbirine karıştı. Gözlerindeki o yırtıcı, deli parıltıyla yüzüme doğru eğildi. "Gördün mü Akça?" dedi, sesi soluk soluğa ve tehlikeli bir çekimle doluydu. "Annen ikimizi de tek bir infaz listesine yazdı. Artık sen de benim gibi bir firarisin. Benimle oynamaya çalıştığın o sinsi yakınlık oyunu var ya... Artık o bir oyun değil. Ya bu geceden sonra benim gölgem olursun ya da annenin kurşunlarına hedef olursun. Şimdi söyle bakalım... Dikişe devam ediyor muyuz, yoksa bu şehri beraber yakıyor muyuz?"

Bu adam, beni o bildiği çaresiz, iki tatlı söze kanan kızlardan sanıyordu. Benim ona yaklaşıyor olmam, onun o zifiri gözlerinde kendimi kaybetmemden değil, o gözlerin arkasındaki sırları söküp alacak kadar acımasız olmamdandı. Aramızda dostluk, merhamet ya da gerçek bir teslimiyet yoktu; sadece hedefe giden kanlı bir oyun ve piyon olarak kullandığım bir düşman vardı.

Yüzümdeki o buzdan maskeyi milim bile esnetmeden, elimdeki dikiş iğnesini hiç acımadan göğsündeki açık yaranın tam kenarına, sağlam tenine sertçe bastırdım.
Teoman, bu ani ve sert hamlemle acıyla dişlerini sıktı. Göğsündeki kaslar kaskatı kesilirken, zifiri gözlerinde şimşekler çaktı. Belimdeki eli can havliyle hırkamı daha da sıktı ama ben geri adım atmadım. Boşta kalan sağ elimin işaret parmağını, onun yarasından sızan taze ve sıcak kana buladım. Gözlerimi gözlerine dikerek, o kanlı parmağımı Teoman'ın kendi çıplak köprücük kemiğine, adeta sinsi bir imza atar gibi sertçe sürdüm.
"Ben kimsenin gölgesi olmam Varnalı," diye tısladım. Sesim varildeki ateşten daha sıcak, bir o kadar da ölümcüldü. Yüzümü yüzüne biraz daha yaklaştırdım, dudaklarımız arasındaki o tehlikeli mesafeyi tamamen yok ederek doğrudan gözlerinin içine fısıldadım: "Eğer ki bu kolyenin içindeki cinayetle ilgili senin adın da geçerse... o zaman kendine acı."
Teoman acısına rağmen gözlerini kısmış, parmağımdaki kanın teninde bıraktığı o sıcak izle birlikte beni dinliyordu. Dudakları yukarı doğru alaycı bir şekilde kıvrılacak gibi oldu ama söyleyeceklerim henüz bitmemişti.

Parmağımı teninden çekip göğsüne sertçe bastırarak aramıza çok net bir sınır çizdim. "Ha, bu arada..." dedim, sesime şeytani bir tebessüm ekleyerek. "Bu anlaşmamızda duygularına hakim olman gerekiyor. Çünkü bu oyunda sana sunacağım şeyler sadece güzellik, yardım ve geri dönülmez bir yıkım."

Teoman'ın gözlerindeki o alaycı parıltı, kelimelerimin ağırlığıyla anlık bir duraksamaya uğradı. Onun o kibirli zihnini kendi silahıyla vuruyordum. Bilge'nin planı tıkır tıkır işliyordu; onu sinsi bir ağın içine çekiyordum ama iplerin kimde olduğunu hatırlatmak benim görevimdi.

Eğilip yerdeki tıbbi malzemeleri yavaşça çantama toplarken, bakışlarımı son bir kez onun o çözmeye çalışan, karanlık yüzüne çevirdim. Meydan okuyan, buz gibi bir sesle ekledim: "Umarım sende de bunlara karşılık verebilecek zeka, sadakat ve bu ateşte yanacak kadar cesaret vardır." Çantanın fermuarını sertçe çektim ve belimdeki ellerini tek bir hamlede üzerimden iterek ayağa kalktım. Aramıza giren o soğuk mesafe, az önceki o boğucu yakınlıktan çok daha tehlikeliydi.

Duvara yaslandığı yerden, zifiri karanlık gözlerini ağır ağır yukarı kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti. Dudakları o bildiğim, insanı çileden çıkaran alaycı ve tehlikeli tebessümle yukarı doğru kıvrıldı. Eğilip beton zemine bıraktığım o kanlı gömleğini umursamazca omzuna attı ve sesindeki o boğuk, hırıltılı tona rağmen buz gibi bir kibirle konuştu: "Seni istiyor olsaydım her türlü alırdım Akça," dedi, sesi hangarın boşluğunda bir kırbaç gibi şakladı. Bakışları saniyeliğine boynuma, oradan tekrar gözlerime tırmandı. "O yüzden kendine fazla anlam yükleme."

Onun bu ego kokan, gardını toplama çabasına karşı en ufak bir öfke kırıntısı bile göstermedim. Aksine, dudaklarıma şeytani ama bir o kadar da göz alıcı bir sırıtış yerleştirdim.

Arzu Arel beni bir katil olarak yetiştirmiş olabilirdi ama Tanrı beni bu şehrin, belki de bu dünyanın görebileceği en kusursuz, en büyüleyici silahlardan biri olarak yaratmıştı. Aynaya her baktığımda gördüğüm o keskin hatlar, kimsenin bakışlarını kaçıramadığı yeşil gözlerim ve her adımımda insanı büyüleyen o tehlikeli zarafetim... Benim en büyük kalelerimden biriydi. Ve bu kibirli adamın, sırf canı yanmasın diye bu gerçeğin arkasına sığınmaya çalışması sadece komikti.

Yavaşça ona doğru bir adım attım, aramızdaki o mesafeyi bilerek kendi lehime kullandım. Saçlarımı tek bir hamleyle omzumun arkasına doğru savururken, gözlerimi kısmış bir şekilde doğrudan onun o iddialı yüzüne baktım. "Kendime anlam yüklemiyorum Varnalı, ben zaten o anlamın bizzat kendisiyim," dedim, sesimdeki özgüven hangardaki yangını bile bastıracak kadar güçlüydü. Sırıtışımı daha da büyüterek, gözlerimle onun o yaralı, darmadağın halini yukarıdan aşağıya süzdüm ve lafı tam gediğine koydum: "Ayrıca... Bu dünyada beni 'her türlü' alabileceğini düşünen her adam, şu an ya bana itaat ediyor ya da bir yerlerde mezarını kazıyor. Ama senin gibi kanlar içinde yerde yatan bir adamın, karşısında duran bu dünya güzelliğine bakıp hâlâ böyle hayaller kurması... Gerçekten takdire şayan. Şimdi o kibrini de al ve düş önüme, yoksa bu güzelliği bir daha görebilecek bir ömrün kalmayacak."

Teoman'ın zifiri gözleri, bu amansız ve göz kamaştırıcı meydan okumam karşısında saniyeliğine kısıldı. Sözlerim, onun o aşılmaz sandığı erkeklik gururuna ve Varnalı kibrine tam isabet etmişti. Normal bir adamın öfkeden deliye döneceği ya da bu güzelliğin karşısında dilinin tutulacağı o yerde, o sadece durdu. Bakışları ağır ağır, adeta beni bilerek kışkırtmak ister gibi yüzümden aşağıya, hırkamın üzerine kaydı.

Tam o sırada gözleri, az önce beni sertçe kendine çektiğinde göğsündeki açık yaradan hırkamın açık renkli kumaşına bulaşan o taze, kırmızı lekeye kilitlendi.
Yüzündeki o insanı çileden çıkaran, her şeyin hakimiymiş gibi duran sinsi tebessüm yeniden dudaklarına yayıldı. Omzundaki askeri gömleği biraz daha düzeltti, o yaralı ve hırpalanmış haline inat, omuzlarını dikleştirerek bana doğru yarım adım attı. Aramızdaki o elektrikli mesafeyi bilerek daralttı. "Dünya güzeli misin bilmem ama..." dedi. Bakışlarını hırkamdaki kan lekesinden ayırmadan alaycı bir tonla devam etti: "Güzelliğine bir Varnalı kanı bulaşmış. O çok güvendiğin, herkesi diz çöktüreceğini sandığın kusursuzluğunu biraz kirlettim galiba." Bakışlarımı milim bile kırpmadan, onun işaret ettiği yere, hırkamın tam göğüs hizasındaki o koyu kırmızı lekeye çevirdim. Kanı kumaşa işlemişti, doğruydu.

Ama bu durum bende en ufak bir huzursuzluk ya da yenilmişlik hissi yaratmadı. Aksine, içimdeki o Arzu Arel soğukluğu ve kendi zarafetime olan sarsılmaz inancım, dudaklarıma o kibirli sırıtışı tekrar kondurdu. Başımı yavaşça kaldırıp yeşil gözlerimi yeniden onun o karanlık gözlerine kilitledim. Meydan okuyan bir tavırla çenemi yukarı kaldırdım, saçlarımın birkaç tutamı omzumdan geriye doğru dökülürken sesimi olabilecek en kendinden emin ve zehirli tona ayarladım: "Merkezinde zeka var sanmıştım Varnalı ama görüyorum ki avunacak küçük detaylar arıyorsun," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi üzerine basarak, adeta tenine kazır gibi söyledim. "Merak etme, bu hırka temizlenir. Birkaç damla kan, benim ne güzelliğimden bir şey eksiltir ne de bu şehirdeki gücümden. Ama senin o köprücük kemiğine kendi ellerimle kazıdığım o kanlı imzam... İşte o, senin ruhundan bile çıkmayacak. Aynaya her baktığında, bu gece bir kadının karşısında nasıl çaresizce kan kaybettiğini ve o kadına boyun eğmek zorunda kaldığını hatırlayacaksın." Teoman'ın gözlerindeki o alaycı parıltı, kelimelerimin ağırlığıyla saniyeliğine buz kesti. Beklemediği kadar sert ve hazırcevap oluşum, içindeki o yırtıcı aslanı daha da kışkırtıyordu.

"Şimdi," dedim, elimdeki tıbbi çantayı omzuma takıp arkamı dönerken. Ona arkamı dönmek normalde büyük bir kumardı ama şu an iplerin bende olduğunu ikimiz de biliyorduk. "Çıkış kapısına doğru ağır ve asil adımlarla yürümeye başladım. Kapının eşiğine geldiğimde duraksadım, omzumun üzerinden ona sinsi bir bakış fırlattım: "O kirli lüksünü ve yere düşen kibrini topla da arkamdan gel. Arabaya geçiyoruz. Ve sakın unutma, benim arabamda kuralları ben koyarım."

Teoman yaralı göğsünü gizleme gereği duymadan, adeta hiçbir şey olmamış gibi tam sol yanımda bitmişti. Aramızdaki o gerilimli, elektrikli sessizliği bozmak isteyen ilk o oldu.

Bana yandan sinsi, zehirli bir bakış attı. Dudaklarındaki o alaycı tebessümle, sesini o boğuk ve hırıltılı tona ayarlayarak konuştu:
"Biliyor musun Manal..." dedi, adımları adımlarıma eşlik ederken. "O zehirli dilin, bu kimseyi umursamayan kibirli yürüyüşün... Annene o kadar çok benziyor ki. Arzu Arel'in küçük bir kopyası olmak seni hiç korkutmuyor mu?"
Bu laf, içimdeki o en derin, en karanlık yaraya doğrudan saplanan bir ok gibiydi. Anneme benzetilmek, onun bir parçası gibi görülmek ruhumu ateşe vermeye yeterdi. Ama ben o acıyı nefrete, nefreti de bir silaha dönüştürmeyi çok küçük yaşta öğrenmiştim. Adımlarım aniden bıçak gibi kesildi. Bahçenin tam ortasında durup ona doğru döndüm.

Aramızdaki o tehlikeli mesafeyi yok sayarak zifiri gözlerinin tam içine baktım. Dudaklarıma şeytani, insanı ürperten bir sırıtış yerleştirdim.
"Ben annemin kopyası değilim Varnalı," dedim, sesim gecenin ayazından daha keskin çıkmıştı. "Ben onun yarım bıraktığı, bitiremediği işim. O senin aileni geçmişte sadece yaraladı, bense kökünüzü tamamen kazıyacağım. O yüzden benimle yürürken adımlarına dikkat et, bastığın toprak her an altından kayabilir."

Teoman, bu sert ve tavizsiz çıkışım karşısında saniyeliğine duraksadı. Gözlerindeki o alaycı parıltı yerini derin bir karanlığa bıraktı. İçimdeki o saf nefreti ve intikam hırsını görmek onu geri adım attırmak yerine, sanki bu tehlikeli oyuna daha da fazla çekiyordu.
Hiçbir şey demeden sırıttı ve arabaya doğru yürümeye devam ettik. Tam Bilge'nin benim için sokağın köşesine bıraktığı o siyah, lüks aracın yanına geldiğimizde gözlerim arabanın tekerleklerine kaydı. İçimdeki o zafer duygusu, gördüğüm manzarayla birlikte aniden dondu. Arabanın dört tekerleği de tamamen indirilmiş, jantları toprağa oturmuştu. Ya annemin adamları ya da Teoman'ın dışarıda bekleyen sinsi adamları planımı sabote etmişti.

Teoman, benim duraksadığımı görünce adımlarını yavaşlattı. Arabanın halini süzüp ellerini cebine koydu. Yüzünde o nefret ettiğim, her şeyi önceden tahmin etmiş gibi duran zafer kazanmış sinsi gülümseme belirdi. Cebinden kendi lüks spor arabasının anahtarını çıkarıp parmağında ukala bir tavırla sallamaya başladı.
"Dünya güzelliğinin tekerlekleri yere basmıyor Manal..." dedi, sesi gecenin karanlığında bir zafer şarkısı gibi yankılanırken. "Görünen o ki, o çok güvendiğin kusursuz planın bu gecenin ayazında patlamış. Şimdi söyle bakalım... Benim kurallarımla benim arabama mı bineceksin, yoksa o kanlı hırkanla sokağın ortasında donmayı mı tercih edersin?"

Anahtarın çıkardığı o şıkırtı sinirlerimi bozmaya yetmişti ama onun o kibirli kural oyununa boyun eğecek son insan bile değildim. O arabaya bindiğim an kontrolü ona teslim edeceğimi, onun alanına gireceğimi çok iyi biliyordum. Ve benim lugatımda düşmana teslim olmak yoktu.

Sırıtışımı bozmadan ona doğru bir adım attım. Bakışlarımla parmağında salladığı anahtarı işaret ettim. "Sen gerçekten beni hiç tanımamışsın Varnalı," dedim, sesimdeki inatçılık ve özgüven dağları devirecek cinstendi. "Senin o konforlu lüksüne de, kurallarına da, o lanet arabana da binmiyorum. Gerekirse bu yolu yürürüm, gerekirse bu şehri ayaklarımın altında ezerim ama senin o kibirli dünyana adım atmam." Arkamı döndüm, hırkamın yakalarını kaldırıp gecenin karanlık sokağına doğru tek başıma yürümeye başladım. Lastikleri patlamış araba arkamda kalırken, Teoman'ın şaşkınlık ve öfkeyle karışık bakışlarının sırtımı delip geçtiğini hissediyordum. Kontrolü almaya çalışmıştı ama ben o masayı onun kafasına yıkıp geçmiştim.

Karanlık sokakta attığım her adım, gecenin ayazını biraz daha ruhuma üflüyordu. Teoman Varnalı, arkamdan ne kadar bakarsa baksın, ona boyun eğmeyeceğimi o asil yürüyüşümün her miliminde görüyordu.

Çok geçmeden, arkamdaki o derin sessizliği vahşi bir aslanın kükremesini andıran güçlü bir motor sesi böldü. Sokaktaki çöp konteynerleri ve paslı direkler, o sesin şiddetiyle titredi. Teoman'ın o lüks, simsiyah spor arabası, tam önümde lastiklerini acı acı çığlık attırarak durdu ve tüm yolu kapatacak şekilde yan döndü.

Teoman, yolcu koltuğunun camını sonuna kadar indirdi. Direksiyona doğru hafifçe yaslanmış, göğsündeki dikişlerin ve yarasının acısıyla hafifçe dişlerini sıkıyordu ama o zifiri gözlerindeki sinsi, insanı çileden çıkaran o gülüş yerli yerindeydi. "Bu sokaklarda tek başına yürüyen bir dünya güzeli varmış, annesinin adamları için çok kolay ve açık bir hedefmiş" diyerek dlaga geçti. Sesi motorun homurtusuna karışırken boğuk ve meydan okuyan bir tondaydı. "İnatçılığını sevdim ama çok aptalsın. Bin şu arabaya... Şoför koltuğu senin olsun, direksiyonu sen tut. Ama rotayı ben çizeceğim."

Durup ona tepeden, buz gibi bir bakış fırlattım. Dudaklarıma yerleşen o alaycı tebessümle başımı iki yana salladım. "Sana kurallarını da o lüks arabanı da istemediğimi söylemiştim Varnalı. Lafımı ikiletmeyi sevmem. Kendine başka bir şoför bul," dedim ve onun şaşkın bakışları altında arabasının önünden dolanıp yürümeye devam ettim.

Teoman arkamdan öfkeyle karışık bir nefes verdi. "Sen bilirsin güzellik, o zaman bu soğukta iyi yürüyüşler!" diye kükredi ve gazı kökleyip sokağın karanlığında tozu dumana katarak uzaklaştı. O gözden kaybolur kaybolmaz, kulağımdaki gizli telsizden Bilge'nin o her şeyi kontrol eden, kurtarıcı sesi yükseldi: "Manal, lastiklerin patlatıldığını kameralardan gördüm. Teoman'ın gitmesini bekledim. Hemen iki sokak arkadaki eski çıkmazda senin için yedek bir motor bıraktım. Siyah bir kros motoru, anahtarı üzerinde. Hadi, ipler hâlâ sende." Dudaklarımda sinsi bir zafer gülümsemesi belirdi. Adımlarımı hızlandırıp Bilge'nin söylediği sokağa saptım. Gerçekten de karanlığın içinde beni bekleyen o vahşi, siyah motoru görünce içimdeki heyecan katlandı.

Malzeme çantamı arkaya sabitleyip motorun üzerine atladım. Kontağı çevirdiğimde motor altımda adeta can buldu. Kaskımı başıma geçirip vizörü indirdim ve gazı kökleyerek sokağın karanlığını bir ok gibi yardım. Teoman Varnalı'ya muhtaç olmadığımı kanıtlamak ruhumu beslemişti. Şehrin boş, geniş caddelerine çıktığımda hızımı daha da artırdım. Rüzgar kaskımın yüzeyinde uğuldarken, ilerideki büyük kavşakta yanan kırmızı ışığı gördüm. Hızımı yavaşlatıp motoru tam çizginin üzerinde durdurdum. Cadde bomboştu, gecenin bu saatinde derin bir sessizlik hakimdi.
Ta ki sol yanımda o tanıdık motor homurtusu yeniden belirene kadar...
Başımı hafifçe sola çevirdiğimde, Teoman'ın o siyah spor arabasının tam yanımda durduğunu gördüm. Sanki beni gölgesi gibi takip etmişti. Sürücü camını indirdi, dirseğini kapının kenarına yaslayıp kaskımın arkasındaki gözlerimi bulmaya çalıştı. Yüzünde o gıcık, insanı tahrik eden takılma arzusu vardı.
"Güzel oyuncak." diye seslendi, sesini motorların gürültüsüne bastırarak. "Bakıyorum da altındaki iki tekerlek hızlı çıktı. Ama sence o iki tekerlek, benim altımdaki yüzlerce beygire karşı ne kadar dayanabilir? Şifreyi istiyorsan benden kaçamazsın demiştim."
Kaskın arkasından hafifçe sırıttım ama vizörü kaldırmadım. Onun beni kışkırtmasına izin vermeyecektim.

Teoman ise durmadı, iyice gıcık etmek için vitesi boşa alıp gaza bastı, araba altından fırlayacak gibi sarsıldı. "Eee?" dedi, gözlerini kısarak bana meydan okuyan bir bakış attı. "O sinsi planlarına, o zehirli diline güveniyordun ya hırkalı kız... Cesaretin varsa şu ilerideki uzun köprünün sonuna kadar yarışalım. Bakalım o kibirli yürüyüşün motorun üstünde de işe yarıyor mu?"

Kaskımın vizörünü yavaşça yukarı kaldırdım. Yeşil gözlerimi onun o zifiri karanlık gözlerine diktim ve yüzüme o bildiği, onu yukarıdan gören alaycı gülüşü yerleştirdim.
"Bence hiç risk almamalısın Varnalı," dedim, sesimdeki rahatlık ve dalga geçen ton onu delirtmeye yeterdi. "Göğsündeki o taze dikişlerle benim arkamdan gelmeye çalışırsan, o dikişleri bir daha kimse dikemez. Canını sokakta bulmadıysan o kibrini vites kutusuna sakla." Teoman bu lafımla birlikte direksiyonu daha sıkı kavradı, gözlerindeki o deli dâhi parıltısı iyice hırslandı. "Dikişlerimi düşünmeyi bırak da kendi arkana bak Manal! Eğer kendine güveniyorsan o gaz kolunu çevirirsin. Yoksa o dünya güzelliğin sadece bir balondan mı ibaret?"

"Sen kaşındın Teoman" dedim ve vizörümü sertçe indirdim.
Tam o anda kırmızı ışık söndü ve sokağı bizzat başlattığımız o büyük savaşın yeşil ışığı aydınlattı.
Aynı salisede motorun gazını sonuna kadar kökledim. Ön tekerlek havaya kalkacak gibi olurken motor asfaltı kazıyarak ileri fırladı. Teoman da lastikleri ağlatarak arkamdan fırlamıştı. Boş caddede iki vahşi yırtıcı gibi yarışmaya başladık. Teoman'ın yüzlerce beygirlik arabası düzlükte yanıma kadar geliyor, o motorun homurtusu kulaklarımı sağır edecek gibi oluyordu. Ama ben virajlara geldiğimizde motorun hafifliğini kullanarak gövdemi asfalta sıfır eğiyor, keskin dönüşlerle aradaki mesafeyi tekrar açıyordum.

Şehir arkamızda bir ışık seli gibi akarken, aramızdaki bu didişme tam bir ölüm kalım savaşına dönmüştü. Aynadan Teoman'ın arabasının farlarını görüyordum; beni geçmek için her şeyi zorluyordu, yarasının acısını bile unuttuğu belliydi. Ama benim kazanmaktan başka bir seçeneğim yoktu. Köprünün o uzun, düz varış çizgisine yaklaşırken motorun sınırlarını zorladım. Hız göstergesi son raddeye geldiğinde rüzgarı tamamen deldim. Ve milisaniyelerle, o siyah spor arabanın ön burnundan önce viyadüğün bitiş çizgisini ben geçtim.
Motoru sert bir frenle yavaşlatıp çizgiyi geçtikten sonra yan döndürdüm. Teoman'ın arabası da hemen yanımda, arkasından dumanlar çıkararak durdu. Kaskımı kafamdan tek bir hamleyle çıkarıp saçlarımı gecenin ayazına doğru savurdum. Nefes nefese kalmıştım ama yüzümdeki o muzaffer, o ezici sırıtış Teoman'ın tüm kibrini yerle bir edecek kadar güçlüydü.
Motorun üzerinden inmeden, arabanın içindeki o şoke olmuş ve öfkeden deliye dönmüş adama bakarak gözlerimi kıstım.
"Sana söylemiştim Teoman..." dedim, sesim zaferin verdiği o büyüleyici tonla sokağı inletirken. "Benim arkamda kalmaya alışsan iyi edersin. Çünkü bu oyunda da, bu yolda da lider her zaman benim."

&&&

Evime ulaştığımda saat gecenin yarısını çoktan geçmişti. Motoru bahçenin kuytu bir köşesine park edip anahtarı cebime attım. Eve girer girmez omuzlarımdaki tüm o ağır, kanlı, barut kokan yükü vestiyere bıraktım. Hırkamdaki Teoman'ın kan lekesi, mutfakta Bilge'nin kurduğu o bilgisayar ekranlarının loş ışığı altında simsiyah görünüyordu.

Kendimi doğrudan banyoya attım. Kıyafetlerimden kurtulup duşun altına girdiğimde, sıcak su tenime değdiği an içimdeki her şey yavaş yavaş çözülmeye başladı. Sular saçlarımdan aşağı süzülüp giderken gözlerimi kapattım. Sıcak su, bedenimdeki yorgunluğu alıyordu ama ruhumdaki o derin, hiç kapanmayan yaralara çare olmuyordu. Kafamın içinde Teoman'ın o zehirli cümlesi yankılanıp duruyordu: "Annene o kadar çok benziyorsun ki... Arzu Arel'in küçük bir kopyası olmak seni hiç korkutmuyor mu?"

Yumruklarımı sıkıp sırtımı fayansa yasladım. Ben ona benzemiyordum. Benzeyemezdim. Çünkü bir insan, nefret ettiği şeyin aynısına dönüşemezdi. Duştan çıkıp üzerime siyah, salaş bir eşofman takımı geçirdim. Saçlarımı nemli bırakarak evden dışarı, bahçenin o sessiz, loş karanlığına attım kendimi.

Bahçedeki sandalyelerden birine yerleşip başımı arkaya doğru yasladım. Gökyüzü zifiri karanlıktı ama binlerce yıldız, o karanlığın ortasında inatla parıldıyordu. Gözlerimi o uzak ışıklara diktiğimde, içimde uzun zamandır bastırdığım o küçük, kırgın kız çocuğu aniden uyanıverdi.

Akça... Benim adım Akça. Ama bu ismi bana veren babamdı.
Manal ismini ise beni pis işleeime bulaştıran annem vermişti. Bana hiçbir zaman bir annenin evladına baktığı gibi bakmamıştı.
Arzu Arel için ben hiçbir zaman bir çocuk, sakınılması gereken bir can olmadım. Onun gözünde ben sadece kusursuz olması gereken bir proje, tetikçi bir piyon, çıkarları için öne süreceği soğuk bir silahtım. Küçüklüğüme dair hatırladığım tek şey, dizlerimin üzerine düşüp ağladığımda beni yerden kaldırıp sarılması değil, "Arel kadınları ağlamaz, kalk ve silahını temizle" diyen o buz gibi sesiydi. Hayatım boyunca bir kere bile... Sadece bir kere bile içten, yürekten gelen, sıcacık bir "Kızım" deyişini duymamıştım ondan. Hep bir emir, hep bir beklenti, hep bir eleştiri. İçimdeki bu sönmeyen intikam ateşinin hırsı, aslında o kadına olan köklü kırgınlığımdan besleniyordu. Annem beni sevmemişti; beni sadece kullanmıştı.

Gözümden akan tek bir damla yaşın yanağımdan süzülmesine izin verirken, bahçe kapısının hafifçe gıcırdadığını duydum. Başımı o tarafa çevirdiğimde, yan evde kalan ve kameralardan eve girişimi izleyen Bilge'nin adımlarını gördüm. Üzerinde kalın bir hırka, elinde iki kupa sıcak kahveyle yavaşça bana doğru yürüyordu.

Yüzümdeki o kırgın ifadeyi hemen silip maskemi takmaya çalıştım ama Bilge beni en yalın halimle tanıyan tek insandı. Yanıma gelip kupalardan birini önümdeki sehpaya bıraktı, ardından sessizce yan taraftaki sandalyeye yerleşti. Kahvesinden bir yudum alıp benim gibi gökyüzüne baktı.
"Yarışı izledim," dedi Bilge, sesindeki o sakin, huzur veren ton içimi biraz olsun rahatlattı. "Teoman Varnalı'nın o kibirli yüzünü buradaki ekranlardan bile görebildim. Harikaydın Akça. Plan tam istediğimiz gibi gidiyor, Varnalı tamamen ağına düştü."

"Gitti," dedim kısık bir sesle, gözlerimi yıldızlardan ayırmadan. "Gaza basıp uzaklaştı ama biliyorum, o kolyenin şifresi onda olduğu sürece tekrar karşıma çıkacak. Zaten benim de istediğim bu."

Bilge kafasını bana doğru çevirdi, gözlerindeki o dostane, beni anlayan derin bakışları üzerimde hissettim. Kahve kupasını iki elinin arasında sıkıştırıp iç çekti. "Ama senin aklın Teoman'da ya da yarışta değil, değil mi? Teşkilattan çıktığından beri... İçinde başka bir savaş dönüyor."
Derin bir nefes aldım, göğsüm sıkışıyordu. Kupaya uzandım ama içmedim, sadece parmaklarımı sıcaklığıyla ısıttım. "Teoman beni ona benzetti, Bilge," dedim, sesimdeki o titremeyi gizleyemedim. "Bana 'Arzu Arel'in kopyası olmak seni korkutmuyor mu?' dedi."
Bilge sessiz kaldı, söyleyeceklerimi bitirmemi bekledi. "Ona çok kırgınım," diye itiraf ettim yılların birikmişliğiyle. Sesim bir fısıltıdan farksızdı, bahçenin rüzgarında kaybolup gidiyordu. "Bu gece telefondaki sesini duydun. Benim için 'Kızım arkamdan iş çevirdi, o şehri ikisine de mezar ederim' dedi. Bir anne, kendi doğurduğu çocuğun ölüm emrini bu kadar kolay, bu kadar duygusuzca nasıl verebilir? Beni hiçbir zaman sevmedi Bilge. Çocukken herkes annesinin dizine yatıp masal dinlerken, ben hedef tahtasının karşısında kurşun sayıyordum. Bana bir kez bile, sadece bir kez bile gerçekten 'kızım' demedi. Ben onun için sadece bir hiçim."

Bilge kupasını masaya bırakıp sandalyesini bana doğru yaklaştırdı. Elini uzatıp titreyen buz gibi elimi tuttu, sıcak parmaklarıyla bana güç vermek ister gibi sıktı.
"Bana bak Akça," dedi Bilge, gözlerimin içine kararlılıkla bakarak. "Sen Arzu Arel değilsin. O, içindeki tüm insani duyguları güç uğruna öldürmüş karanlık bir yaratık. Ama sen... Sen canın yanmasına rağmen hâlâ kırılabilen, hâlâ adalet arayan birisin. Onun seni sevmemesi senin suçun değil, onun bir kalbinin olmamasının kanıtı. Biz o kolyeyi çözeceğiz, o cinayetlerin arkasındaki sırrı bulacağız ve o kadını kendi kurduğu o sahte imparatorluğun altında ezeceğiz."

Bilge'nin sözleri, içimdeki o karanlık dehlizlere bir mum ışığı gibi doğdu. Elini daha sıkı sıktım. Aramızdaki bu sessiz dertleşme, bu gece aldığım en büyük galibiyetti. Teoman'a karşı kazandığım yarış egomu tatmin etmişti belki ama Bilge'nin yanımda oluşu, bana bu kurtlar sofrasında yalnız olmadığımı hatırlatmıştı.

Ancak bu kurtlar sofrasında sakin ve huzurlu kalmak, bizim gibi hayatı namlunun ucunda geçen kadınlar için çok büyük bir lükstü. Gökyüzündeki yıldızları izleyerek geçirdiğimiz o birkaç dakikalık sessizlik, sokağın başından gelen güçlü ve hoyrat bir motor sesiyle bıçak gibi kesildi.

Bilge ile aynı anda, refleks olarak bellerimizdeki silahlara davrandık. Emniyetleri sessizce açıp bahçe duvarının gölgesine sindik.
Siyah, camları filmli lüks bir araç bahçe kapısının önünde aniden yavaşladı. Kapı açılmadı, içinden kimse inmedi. Sadece arka cam milimlik bir boşlukla aşağı indi ve sokağın loş ışığı altında şık, kan kırmızısı bir kutu bahçenin çimenlerinin üzerine hoyratça fırlatıldı. Araç, tekerleklerini asfaltta ağlatarak hızla gecenin karanlığında gözden kayboldu. "Akça, bekle! Tuzak olabilir," diye fısıldadı Bilge, silahının namlusunu hâlâ sokağa doğru tutarken.

"Değil," dedim, sesim birden buz kesmişti. O kutunun rengini, üzerindeki o soğuk zarafeti nerede görsem tanırdım. Bu, Arzu Arel'in bizzat kendisiydi. Yavaş adımlarla çimenlerin üzerindeki kırmızı kutuya doğru yürüdüm. Silahımı belime yerleştirip dikkatle kutunun kapağını kaldırdım. İçine baktığım o ilk saniyede, zaman benim için tamamen durdu. Göğsüme amansız bir ağrı saplanırken, nefesimin boğazımda tıkandığını hissettim.
Kutunun içinde, pamukları dışarı fırlamış, kolları ve bacakları acımasızca kesilmiş, taze kırmızı kana bulanmış eski bir bez bebek duruyordu.

Bu... benim bebekliğime, o karanlık evdeki tek mutlu anıma ait olan oyuncaktı. Henüz küçük bir kız çocuğuyken babamın bana aldığı, o bez bebekti. Çocukken onu yanımdan bir milim bile ayırmazdım; ne zaman korksam, ne zaman o evde yalnız kalsam ona sarılır, babamın kokusunu onda arardım. Sonra bir gün, aniden ortadan kaybolmuştu. Günlerce ağlamış, her yerde aramış ama bulamamıştım. Annem bana "Büyüdün artık Manal, zavallı gibi oyuncakların arkasına saklanmayı bırak" diyerek beni tokatlamıştı.
Meğer kaybolmamıştı. O kadın, babamın bana ait olan son izini, o küçük mutluluğumu bile benden çalmış, yıllarca bir infazcı gibi saklamıştı. Şimdi ise onu parçalayarak, kana bulayarak önüme atıyordu.

Bebeğin hemen altında, Arzu Arel'in o iyi bildiğim, dik ve kusursuz el yazısıyla yazılmış bir not duruyordu. Kutudan kağıdı alırken ellerimin titremesine engel olamadım. Notta tam olarak şunlar yazıyordu: "Oyuncaklarınla oynamayı ne zaman bırakacaksın Manal? Küçük bir kız çocuğuyken de söz dinlemez, o babanın aciz sevgisine sığınırdın. Eve dön ve o kolyeyi bana getir. Yoksa bu sefer sadece geçmişteki oyuncaklarını değil, etrafında güvendiğin o küçük dünyayı da böyle parçalarım. Son uyarım."

Notu okumayı bitirdiğimde içimdeki o az önce Bilge'ye döktüğüm kırgın kız çocuğu, o bez bebekle birlikte tamamen can verdi. Anneme olan o derin kırgınlığım, onun karşısında duyduğum o çocuksu sitem saniyeler içinde buharlaştı. Yerini, damarlarımdaki kanı donduran, şehri tek bir kibritle yakabilecek kadar saf, gözü kara bir nefrete bıraktı.

Bilge yanıma gelip kutunun içine baktığında dehşetle elini ağzına götürdü. "Akça... Bu... Bu senin..."

"Bu benim çocukluğum, Bilge," dedim. Sesim artık titremiyordu; aksine bir ölüm fermanı kadar düz, net ve donuktu. Başımı yavaşça gökyüzüne, az önce izlediğim o masum yıldızlara çevirdim. Gözlerimden akan o son damla yaş, yanağımdaki bez bebeğin taze kanına karıştı.

Kutuyu sertçe kapatıp Bilge'ye döndüm. "Bilge," dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar boğuk ve mesafeli çıkmıştı. Kutunun kapağını parmaklarım bembeyaz kesilene kadar sıkıyordum. "Eve git. Lütfen... Biraz yalnız kalmak istiyorum."
Bilge gözlerindeki o derin endişeyle bana baktı, gitmekle kalmak arasında saniyelerce tereddüt etti. Ama içimdeki o patlamaya hazır volkanı görmüş olacak ki, üstelemedi. Elini hafifçe omzuma koyup sıktı ve sessiz adımlarla bahçe kapısından çıkarak kendi evine doğru ilerledi.

O kapının kapanma sesiyle birlikte, tüm dünya üzerime yıkıldı.
Adımlarım beni daha fazla taşıyamadı. Bahçenin taş duvarına doğru sendeleyerek ilerledim ve sırtımı o soğuk taşa yaslayarak yavaşça yere çöktüm. Dizlerimi göğsüme doğru çektim, Arzu Arel'in yıllardır içimde prangaya vurduğu o küçük kız çocuğu zincirlerini kırmış gibi, göğsümden yukarı feryat figan bir acı yükseldi.

Ellerimi yüzüme kapatıp avazım çıktığı kadar, bağıra bağıra ağlamaya başladım. Bahçenin duvarlarında yankılanan sesim, bir tetikçinin değil, babasının kokusunu o paramparça bez bebekte arayan kimsesiz bir çocuğun hıçkırıklarıydı. İçimdeki o sönmeyen yangın gözyaşlarımla dışarı akarken, ciğerlerim sökülürcesine ağlıyordum.

Tam o sırada, göz yaşlarımın arasından sokağın karşısındaki karanlıkta bir hareketlilik fark ettim. Başımı hızla kaldırdığımda, yolun karşısındaki o yaşlı çınar ağacının gölgesinde dikilen karaltıyı gördüm. Teoman Varnalı... O zifiri karanlık gözlerini bana dikmiş, oracıkta duruyordu. Gitmemişti. Belki de başından beri, yarışı kaybettiği o andan beri beni takip etmiş, bu zayıf anıma şahit olmuştu.
İçimi aniden büyük bir panik ve öfke kapladı. Dünyadaki herkes benim ağladığımı görebilirdi ama o kibirli Varnalı asla göremezdi. Hızla ayağa kalkmaya çalıştım, ellerimin tersiyle göz yaşlarımı hoyratça sildim. Aldığım nefesleri düzene sokmaya, o yıkılmaz Akça maskemi saniyeler içinde yüzüme geri takmaya çalıştım.

Yerde duran kırmızı kutuya doğru eğildim. Paramparça olmuş, pamukları dışarı fırlamış bez bebeği aceleyle parçalarını bir araya getirerek kutunun içine geri tıkıştırmaya çalıştım. "Hadi, gir içeri, dağılma..." diye fısıldıyordum kendi kendime, ellerim titriyordu. Ama ben parçaları birleştirmeye çalıştıkça, bebeğin kopan kolları, bacakları ve etrafa saçılan pamukları ellerimin arasından kayıp çimenlerin üzerine daha çok dağılıyordu. Delirecek gibiydim. En son her şey elimde kalınca, öfkeyle toprağı yumrukladım.

Teoman daha fazla dayanamadı.
Karanlığın içinden çıkıp ağır, ama kararlı adımlarla bahçe kapısından içeri girdi. Yanıma kadar gelip dizlerinin üzerine, tam karşıma çöktü. Hiçbir şey söylemeden, o iri parmaklarıyla çimenlerin üzerindeki pamukları ve bebeğin kopan kolunu nazikçe toparlamaya başladı. "Bırak!" diye tısladım, eline sertçe vurarak geri ittim onu. "Dokunma ona! Git buradan Teoman, seni kimse buraya çağırmadı!" Teoman beni hiç dinlemedi. Terslememi, öfkemi umursamadan yerdeki son pamuk parçasını da aldı ve dağılan parçaları kendi büyük avucunun içinde birleştirip yavaşça kutunun içine yerleştirdi. O karanlık gözlerini kaldırıp doğrudan kızarmış, darmadağın olmuş gözlerime dikti. Yüzünde o hangardaki alaycı ifadeden eser yoktu; ilk defa beni gerçekten anlayan, o koruyucu ama mesafeli bakışı görüyordum.
Kutunun kapağını kapatıp kenara koyduktan sonra ayağa kalktım.

Üstümü başımı silkeleyerek karşısında dikildim. "Senin ne işin var burada?" dedim, sesimi sert tutmaya çalışarak. "Yarışı kaybettin Teoman. Yoluna gitmen gerekirdi."
Teoman da ağır ağır ayağa kalktı. Elini yavaşça göğsüne götürdü ve omzundaki askeri gömleği hafifçe kenara sıyırarak altındaki sargı bezini gösterdi. Sargı, viyadükteki o çılgın yarış yüzünden tamamen kıpkırmızı kanla kaplanmıştı; dikişleri patlamıştı.
"Dikişlerim patladı Manal... Kan kaybediyorum," dedi, sesi o hırıltılı ve yorgun tonuna geri dönmüştü ama gözlerindeki o sinsi pırıltı hafifçe kendini belli etti. "Sen bana hangarda ne demiştin, hatırlıyor musun? 'Seni benden başkasının öldürmesine izin vermeyeceğim.' demiştin. İşte bu yüzden pansuman için sana geldim. Herhalde buracıkta, kapının önünde kan kaybından ölmemi istemezsin? Bu senin gururuna yakışmaz."
Onun bu cüretkar ama haklı geri dönüşü karşısında çenemi sıktım. Beni kendi cümlelerimle vurmuştu. Şu an onu sokağa atmak, Arzu Arel'in ekmeğine yağ sürmek demekti ve Teoman'ın ölümü benim intikamımı yarım bırakırdı. Ayrıca... O paramparça oyuncağı toplarken bana gösterdiği o sessiz saygı, içimdeki öfkenin keskin ucunu biraz olsun köreltmişti.

Derin, teslim olmuş bir nefes aldım. Gözlerimi ondan kaçırıp arkamı döndüm. "Düş önüme Varnalı," dedim, evin kapısını anahtarla açarken. "İçeri geç. Ama sakın unutma, bu sadece o yarayı kapatman için. Yarın uyandığımızda, yine iki düşmanız."
Teoman arkamdan sinsi bir şekilde sırıttı, elini yarasına bastırarak adımlarımı takip etti ve ikimiz birlikte, gecenin bu kör saatinde o güvenli evin kapısından içeri adım attık.

Salondaki loş sarı ışık, ikimizin de darmadağın olmuş halini tüm çıplaklığıyla ortaya seriyordu. Ben, az önce bahçe duvarının dibinde hıçkırıklarla ağlamış olmanın verdiği o kızarık gözlerle karşısında dikiliyordum; üstüm başım çimen ve babamın bez bebeğinden dökülen pamuk parçalarıyla doluydu. Teoman ise acıdan hafifçe solmuş yüzüne rağmen o dik duruşundan milim ödün vermiyor, göğsünden sızan taze kırmızı kan siyah tişörtünü ıslatmaya devam ediyordu.

"Otur şuraya," dedim buz gibi bir sesle, salondaki geniş deri koltuğu işaret ederek.
Elimdeki kırmızı kutuyu, sırlarımı korumak ister gibi salondaki büyük ahşap masanın tam ortasına bıraktım. Ardından banyoya geçip ilk yardım çantasını, sargı bezlerini ve tentürdiyotu aldım. Salona geri döndüğümde Teoman, söylediğim koltuğa oturmuş, sırtını arkaya yaslamıştı. Siyah tişörtünü tek bir hamlede yukarı doğru sıyırıp tamamen çıkardı ve yan tarafa fırlattı.

Geniş, yara bere içindeki göğsü ve yarış yüzünden tamamen patlamış, kanayan dikişleri gün yüzüne çıktı. Kaslı göğsünden aşağı süzülen kanı umursamadan, o zifiri karanlık gözlerini masanın üzerinde duran kan kırmızısı kutuya dikmişti. Kafasında bir şeyleri tarttığı, o dâhi zihninde parçaları birleştirmeye çalıştığı çok belliydi.

Yanımdaki sehpaya çantamı bırakıp dizlerimin üzerine, onun tam önüne çöktüm. Gazlı beze tentürdiyotu döküp hiçbir şey söylemeden, bilerek ve isteyerek yarasının tam üzerine sertçe bastırdım.
Teoman acıyla dişlerini sıktı, göğüs kasları kasıldı ama ağzından tek bir inilti bile çıkmadı. Sadece bakışlarını kutudan çekip doğrudan benim yeşil gözlerime indirdi. O gözlerde, az önceki alaycı Varnalı'dan eser yoktu. Derin, karanlık ve insanı çıplak bırakacak kadar dikkatli bakıyordu.
"Arzu Arel..." dedi, sesi o boğuk, hırıltılı tınısıyla salonda yankılanırken. "O kadın seni sadece bu şehirde bir piyon gibi kullanmıyor, değil mi Manal? O, senin sadece hayatını değil... ruhunu da parçalamak istiyor."
Parmaklarım elindeki gazlı bezle birlikte saniyeliğine havada asılı kaldı. Bakışlarımı yarasından kaçırdım ama o durmadı. Başını hafifçe masadaki kutuya doğru salladı. "O bebek neyin nesi?" diye sordu, bu kez sesinde dalga geçen hiçbir ton yoktu. Aksine, beni sokağın ortasında o bebek parçalarını toplarken gördüğü anın o tuhaf, korumacı ağırlığı vardı. "Bir kadının, kendi kızının kapısına paramparça edilmiş, kana bulanmış bir çocukluk oyuncağı bırakması... Bu sadece bir tehdit değil. Bu vahşet."

"Haddini bil Varnalı!" diye tısladım, sesimdeki o sarsılmaz koruma kalkanını yeniden devreye sokarak. Elindeki sargı bezini göğsüne bilerek sertçe doladım, nefesini kesecek kadar sıktım. "Benim geçmişim, benim çocukluğum ya da o kadının bana ne yaptığı seni ilgilendirmez. Seninle buradaki ilişkimiz sadece bu yara kapanana kadar. Benim hayatım senin dedikodu konun değil"

Teoman, ona doğru savurduğum bu zehirli oklara rağmen geri adım atmadı. Tam aksine, yarasını saran ellerimi durdurmak ister gibi ani bir hamleyle iki bileğimi de kavradı. İri ve sıcak elleri tenime değdiği an içim ürperdi. Beni milim kıpırdayamayacağım bir güçle tuttu ve yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. "Bana yalan söyleme," dedi fısıldayarak, gözleri darmadağın olmuş yüzümde, kızarık gözlerimde gezindi. "O sokakta ağlarken gördüğüm kız, o her şeyi yakıp yıkan Arzu Arel'in kopyası değildi. O sadece... çok canı yanmış küçük bir çocuktu. İstediğin kadar o kibirli maskenin arkasına saklan Manal, o kadının seni ne kadar kırdığını görebiliyorum. Ve inan bana, bu dünyada bir insanın canını yakmanın yollarını benden daha iyi bilen kimse yoktur. Annen bir dâhi olabilir ama tam bir canavar."

Bileklerimi onun ellerinin arasından öfkeyle kurtardım ama bu kez ona vurmadım ya da terslemedim. İçimdeki o köklü kırgınlığın, yıllardır sakladığım o en mahrem yaranın Teoman tarafından bu kadar kolay okunması beni savunmasız bırakmıştı. Çenemi sıktım, gözlerimdeki o taze acının dışarı sızmaması için derin bir nefes aldım.

Sargı bezinin son ucunu da düğümledikten sonra ayağa kalktım. Üstümdeki pamuk parçalarını silkeleyerek ona tepeden baktım. Teoman da yavaşça doğruldu, sargılı göğsüyle karşımda dikilirken aramızdaki o düşmanca ama bir o kadar da birbirine çekilen bağ iyice körüklenmişti.

"Yaran sarıldı Varnalı," dedim, sesimdeki o buz gibi donukluk geri gelmişti. Masadaki kırmızı kutuyu elime aldım ve göğsüme doğru bastırdım. "Şimdi o sinsi zihnini de, analizlerini de al ve bu evde sana gösterdiğim odada zıbarıp uyu. Yarın sabah uyandığımızda, o kolyenin şifresini çözmek için yine birbirimizin boğazına yapışacağız. Bunu sakın unutma."
Teoman burada kalma fikrinde caymayıp tepki vermedi. Sadece dudaklarının kenarıyla sinsi, hafif bir tebessüm fırlattı. "Unutmam Manal." dedi, odasına doğru yürürken kapının eşiğinde durup bana son bir kez baktı. "Ama unutma, bazı yaraları sargı beziyle kapatamazsın."

O odasına geçip kapıyı kapattığında, elimdeki kutuyla salonun ortasında yapayalnız kaldım. Adımlarım beni hızla üst kattaki odama taşıdı. İçeri girer girmez sırtımla kapıyı kapattım ve hayatımda ilk defa, bu evde bir başkası, üstelik bir Varnalı olduğu için anahtarı yuvasında iki kez çevirerek kapıyı kilitledim. Bu kilit Teoman'ı dışarıda tutmak için miydi, yoksa kendi içimdeki o altüst olmuş duyguları içeride zapt etmek için mi, ben bile bilmiyordum.

Kutuyu yatağımın yanındaki komodinin üzerine bıraktıktan sonra titreyen ellerimle telefonumu çıkardım ve Bilge'yi aradım. Telefon daha ilk saniyede açıldı.
"Bilge," dedim, sesimi olabildiğince alçak tutarak. "Teoman bende kalıyor. Salondaki misafir odasında."
Telefonun ucundan birkaç saniyelik, buz gibi bir ölüm sessizliği yükseldi. Ardından Bilge'nin adeta şoktan deliye dönmüş sesi kulağımı tırmaladı: "Ne? Akça sen delirdin mi, saçmalama! Ne işi var o adamın senin evinde? Sen onu daha yeni bizzat kendi ellerinle yaraladın, farkında mısın sen? Adam senin can düşmanın! O kilitli kapıların ardında sana ne yapacağını nasıl kestiremezsin?"

"Planıma sadık kalıyorum Bilge, daha ne istiyorsun?" dedim, sesimdeki o yorgun ama tavizsiz tonla onun sözünü keserek. "Yarış yaparken dikişleri patlamış, kan kaybediyordu. Arzu Arel'in adamları dışarıda fırıl fırıl dönerken onu sokağa atamazdım. Şifrenin yarısı o adamın parmağında. En kolay yol onu öldümek olsa bile şuanlık öyle birşey düşünmüyorum. Gerçekleri öğrendiğimde yaşayıp yaşamamasına kararvereceğim. Canlı kalması şuan işimize geliyor. Şimdi kapatıyorum, çok yorgunum."
Bilge'nin arkadan gelen itiraz dolu sesini dinlemeden telefonu doğrudan suratına kapattım.

Telefonu yatağın üzerine fırlatıp kendimi çarşafların arasına attım. Üzerime yorganı çekip gözlerimi kapattığımda, zihnimdeki o uğultulu seslerin beni rahat bırakmayacağını çok iyi biliyordum. Çok geçmeden, bilincim karanlığın derinliklerine gömüldü ve o kaçtığım kabuslar zincirlerinden boşandı.

Simsiyah, sonu görünmeyen bir sisin içindeydim. Etraf buz gibiydi. Aniden o sisin ortasından, çocukluğumun en büyük neşesi ve en büyük acısı olan o parlak, kan kırmızısı bisiklet belirdi. Kuzey'in bisikleti... Üzerinde hâlâ o küçük çamurluk lekeleri duruyordu, tekerlekleri hayali bir rüzgarda kendi kendine dönüyordu. Bisiklete doğru adımlarken sis daha da yoğunlaştı. Tam o esnada, sisin içinden Kuzey'in o hiç unutamadığım çocuksu, yankılı sesi kulaklarımda patladı. Göremiyordum onu, sadece sesi her yerden üzerime çöküyordu.
"Yıldız güzeli..." diyordu Kuzey, sesi hem çok yakın hem de kilometrelerce uzaktan gelir gibi fısıltılıydı. "Yıldız güzeli, Akça... Beni kurtarmadın."

"Kuzey!" diye bağırmaya çalıştım rüyamda ama sesim boğazımda düğümlendi, çıkmadı. Bisiklet aniden alevler içinde kalırken Kuzey'in sesi zihnimin duvarlarına çarparak defalarca yankılandı: "Yıldız güzeli... Yıldız güzeli..."

Kan ter içinde, nefes nefese kalarak gözlerimi açtım. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyor, rüyanın dehşetiyle boğazım kuruluktan acıyordu. Üzerimdeki yorganı hızla fırlatıp attım. Odada duramıyordum, duvarlar üzerime geliyordu. Kuzey'in o rüyadaki fısıltısı, "yıldız çiçeği" deyişi beni adeta dışarı çağırıyordu.

Hızla kapıya koştum, kilidi aceleyle açıp odadan fırladım. Merdivenleri ikişer üçer inerek evden dışarı, gecenin ayazına attım kendimi. Durup nefes alacak vaktim yoktu; içimdeki o dürtü beni doğrudan bahçenin yan tarafında kalan, karanlık bodrum deponun kapısına yönlendirdi. O kırmızı bisikletin, geçmişimin o kanlı hatırasının saklandığı yer tam olarak orasıydı.

Titreyen parmaklarımla deponun paslı asma kilidini kavradım, anahtarı deliğe sokup sertçe çevirdim. Büyük, demir kapı büyük bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. Deponun içi zifiri karanlıktı, sadece sokağın soluk ışığı o kırmızı bisikletin gidonuna vuruyordu. Tam içeriye doğru bir adım atacakken, arkamdaki karanlığın içinden o çok tanıdık, boğuk ve hırıltılı ses yükseldi.
"Sorun ne, yıldız güzeli?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.