3. bölüm / 26
AMBİVALASBİR RÜYA GÖRDÜM
Bölümler 26Şu an: BİR RÜYA GÖRDÜM
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Podyumun ucuna yaklaşmıştım. Havuzun kenarında, gecenin ışıklarıyla yansıyan sular pırıl pırıl parlıyordu. Işıkların altında, kalabalığın hayran bakışları arasında yürüyordum. Topuklarımın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. Her adımım sahneye değil, oyuna atılmış bir adımdı.
Tam geri dönmek üzereyken, bir ses... metalin keskin bir iniltili bağırtısı...
Kafamı kaldırmam bir saniyeden az sürdü. Yukarıdan kopan ağır ses sistemini gördüğümde kalbim bir anlığına durdu. Zaman çekildi, bütün uğultu sustu. Sanki herkes donmuştu. Ama benim için saniyeler saatlere dönmüştü.
O şey doğrudan üzerime geliyordu ve kaçamayacak kadar yakındı. Bacaklarım hareket etmek istemedi sanki.
Sonra bir el...
Sert, güçlü bir dokunuş koluma kenetlendi. Bir anda bedenim başka bir gücün hâkimiyetine girdi. Teoman.
Kolumdan yakalayıp beni kendine doğru öyle bir çekti ki nefesim kesildi. Çekilişimle aynı anda o ağır sistem gürültüyle yere çakıldı. Sesin gücü gökyüzünü yarar gibiydi. Ama bizim bedenlerimiz havada bir an için dengelerini kaybetti. Onun sert kolunun baskısıyla bana çarpışı, sonra ikimizin birden geriye düşüşü...
Ve suyun keskin soğuğu. Çevremizden çığlıklar yükseldi, ama ben sadece suyun uğultusunu, tenimdeki ürpertisini duyuyordum. Havuzun içinde, elbisemin kumaşı dalgaların arasında ağırlaştı. Saçlarım yüzüme yapışmıştı.
Teoman hâlâ kolumdan tutuyordu. Su altında göz göze geldiğimiz o an, bütün gürültüler sustu. Bakışları sertti ama içinde belirsiz bir şey vardı. Yüzeye çıktığımızda kalabalık bağırıyordu. Kameralar flaş patlatıyordu, insanlar koşuşturuyordu. Ama ben yalnızca onun nefesini duydum. Göğsünden çıkan keskin, hızlı nefesler.
Kolları hâlâ beni bırakmamıştı. Oysa suyun içinde bile soğukkanlılığı vardı. Gözlerimi ona diktim. Dudaklarımda hafif, alaycı bir tebessüm belirdi. Demek kurtarıcı rolüne de soyunabiliyorsun, Teoman Varnalı.
Ama içimden geçen bambaşkaydı. Bir an daha gecikse... belki de her şey bitecekti.
Su yüzeyine çıktığımızda nefes nefeseydik. O kadar yakındı ki yüzündeki sert çizgileri, alnından süzülen damlaları sayabilirdim. Su, gömleğini vücuduna yapıştırmıştı. Omuzlarının altında saklı gücü görmek için fazla çaba gerek yoktu.
Kımıldamaya yeltendim ama bir şey beni tuttu. Aşağı baktım.
Kolye.
Boynumdaki değerli taşlarla işlenmiş zincir, onun gömleğinin önündeki düğmeye takılmıştı. Kaderin cilvesi mi, yoksa sahnenin oyunu mu... bilmiyorum. Ama zincir bizi birbirimize zincirlemiş gibiydi.
Gözlerimizi aynı anda indirdik. Teoman'ın bakışları anında bana döndü, soğuk ve keskin. "Çekil," dedi, sesi gergin ama sakin görünmeye çalışan bir tona sahipti.
Alaycı bir tebessüm dudaklarımda kıvrıldı. "Ben mi çekileyim? Zincir senin düğmene takıldıysa kabahat bende mi?" Elini kaldırdı, zinciri çözmeye çalıştı. Parmakları dikkatliydi ama her dokunuşunda boynuma daha çok temas ediyordu. Metal soğuktu ama tenimde bıraktığı sıcaklık, canımı sıkıyordu.
"Sabırlı ol," dedi dişlerinin arasından.
"Sabır benim işim değil," diye karşılık verdim, gözlerimi ondan ayırmadan. "Hele ki bir yabancının bu kadar yakınımda olması söz konusuysa."
Başını biraz eğdi, göz göze geldik. "Yabancı mı?" dedi, alaycı bir sesle. "Beni öyle kolayca kenara atamazsın, yıldız güzeli."
Yıldız güzeli?
Kalbim hızlandı ama yüzümde tek bir titreme olmadı. Zincir hâlâ kurtulamıyordu. Ben de elimi uzattım, onun göğsüne dokundum. Gömleğinin ıslak kumaşı avucumun altında gerildi. Zinciri parmağımla çözmeye çalıştım ama bu sefer bedenlerimiz daha da birbirine yaklaştı.
Su etrafımızda dalgalandı. Kalabalığın uğultusu uzaklaştı. Her şey bulanıklaştı. Sadece nefeslerimiz, dokunuşlarımız vardı. "Böyle giderse düğmeni koparmam gerekecek," dedim sertçe, sesimde bir meydan okuma.
"Denemek istersen tutma kendini," diye karşılık verdi. Dudaklarının kenarında ince bir çizgi, bir gülüş değil, bir tehdit gibi. Zinciri bir kez daha çektim, olmadı. Tam tersine, boynumdaki kolye daha çok gerildi, boğazıma baskı yaptı. İstemeden nefesim kesildi. Bunu fark etti. Elini birden boynuma götürdü, zinciri kavradı. Parmakları tenime değdi. Soğuk metalle birlikte sıcak bir ateş dokundu gibi hissettim. Göz göze geldik. "Zarar vereceksin," dedi.
Gözlerim kısmıştım. "Buna alışığım."
Son bir hamleyle zinciri düğmeden kurtardı. Zincirin serbest kalışıyla ikimiz de derin bir nefes aldık. Ama hâlâ birbirimize çok yakındık. Fazla yakın.
Su omuzlarımızdan aşağı akarken gözlerimizi birbirimizden ayıramadık. İkimiz de serttik, inatçıydık. Hiçbirimiz geri adım atmak istemiyordu. Bu adam... tehlikeliydi. Ama benim kadar tehlikeli olamazdı.
Gözlerimdeki soğuk tebessümle hafifçe fısıldadım. "Teoman Varnalı... Beni kurtardın. Ama unutma bu, bana borçlu olduğun anlamına gelmez."
O da başını hafifçe eğdi. "Borç mu?" dedi düşük bir sesle. "Sanırım bu oyunda borçlu olan sen olacaksın, yıldız güzeli." Aramızdaki gerilim, suyun dalgalarından bile keskin bir şekilde havada asılı kaldı.
Güvenlikler suya doğru koştu. Bizi güçlü kollarla yukarı çektiler, ardından ikimizin de omzuna kalın beyaz havlular bırakıldı. Su, derimden aşağı damlarken havluyu sıktım, aceleyle kurulandıktan sonra hiç kimseye tek kelime etmeden yürüyüp otelin içine girdim. Yüzümde sert, okunmaz bir ifade vardı. Herkes bana bakıyordu ama kimse cesaret edip konuşamıyordu.
Koridorun en ucundaki boş odaya yöneldim. Kapıyı kapatıp içerideki sessizliği üzerime sardım. Havluyla saçlarımı kurulamaya başladım. Aynadaki yansımam... ıslak saçlar, bordo elbisenin yapışmış kumaşı, boynumda hâlâ parlayan kolye. Güçlü görünüyordum, evet, ama içimdeki dalgalar sessizce kabarıyordu. Kapı gıcırdadı. Arkama döndüğümde Teoman'ı gördüm. Omuzlarından hâlâ damlalar süzülüyordu, elindeki havluyla saçlarını ovuşturuyordu.
Bir kaşımı kaldırdım. "Bir sorun mu var?" dedim soğuk bir sesle.
Havluyu daha sert bastırdı saçlarına. "Çalışanlar burada kurulanabileceğimi söyledi," dedi, sesi o tanıdık keskinliğinde.
Cevap vermek için ağzımı açtım ama o anda cam büyük bir gürültüyle patladı. Keskin bir ses, ardından odanın içine dolan barut kokusu. Hiç düşünmeden yere eğildim. Teoman da aynı anda refleksle çömeldi.
Göz ucuyla dışarıya baktım. O gelenleri tanıyordum. Çok iyi tanıyordum. Ama belli etmedim. Yüzüm donuktu. Ardından Teoman'a çevirdim bakışlarımı.
O, belindeki silahı çıkarıp tek hamlede ateş açtı. Mermilerin sesi, cam parçalarının üstüne karıştı. Ben de elbisenin yırtmacına gizlediğim bacağımdaki silahı çektim. Elimde tuttuğum an, soğuk metal bana ikinci derim gibi geldi. Hiç bakmadan ateş ettim. "Kim bunlar?" dedim, gözlerim hedeflere kitliyken. Teoman dudaklarını sıktı. "En sevdiğim dolandırıcılar," dedi.
Başımı hafif yana çevirdim. "Düşmanın yani."
Tam "evet" diyecekti ki... bakışları kaydı. Ellerime. Daha doğrusu elimde tuttuğum silaha.
Kaşları çatıldı. Bir süre boyunca bana öylece baktı. Mermilerin sesi kulaklarımızı delerken, biz ikimiz, aynı ateş hattının ortasında birbirimize kilitlenmiştik. "...Kimsin sen?" dedi sonunda. Sesi bu kez emir gibi, soğuk ve keskin.
Gözlerimde küçümseyen bir parıltı belirdi. Yavaşça ona doğru yaklaştım. Aramızdaki mesafe kapanırken dudaklarım kıvrıldı.
"Manal ben," dedim, fısıltıya yakın ama meydan okuyan bir sesle. "Manal Arel."
Bir anlık sessizlik oldu. Onun gözlerinde şok ve şüphe aynı anda yanıp söndü. Daha da yaklaştım, bakışlarımı onunkilere sapladım. "Unutma Teoman," dedim, sesi buz gibi. "Bizim hikâyemiz aynı tarafta yazılmadı. Senin düşmanın... benim dostum."
Silah sesleri hâlâ etrafı doldururken arkamı döndüm. Onu o odada, çatışmanın ortasında bırakarak çıktım. Adımlarım hızlıydı ama bakışlarım hâlâ keskin. Arkamda kalan tek şey, suyun tuzu değil, Teoman'ın aklında bıraktığım o cümleydi.
Mermilerin sesi odanın duvarlarında yankılanıyordu. Cam kırıkları hâlâ ayaklarımın altında kıtırdıyor, kulaklarımda tek bir ritim çalıyordu: vur-kaç, vur-kaç.
Teoman'ın bakışları sırtımdaydı. Koridoru adımlarken önüme çıkan silahlı adamlardan birini yere indirdim, diğerini de tek kurşunla devirdim. Ayak sesleri, çığlıklar, emirler... hepsi geride bir uğultuya dönüştü. İçimde tek bir ses vardı: "Durma."
Otelin cam kapısından dışarı fırladım. Bahçedeki havuz hâlâ dalgalanıyordu, kalabalık panik içinde bağırıyordu. Ama ben hızımı kesmedim. Adımlarım, ıslak taş zeminde yankılandı.
Arabam, otelin girişine park edilmişti. Üstümde elsinenin rengiyle aynı olan bugatti, gece kadar soğuk görünüyordu. Anahtarı elime alırken bir mermi yanı başımdaki duvara çarptı. Hiç irkilmedim. Yalnızca sert bir tebessüm yerleşti dudaklarıma.
Kapıyı açıp sürücü koltuğuna oturdum. Motorun sesi bir canavar gibi kükredi. Direksiyona sıkıca sarıldım, gözlerim dikiz aynasına kaydı.
Oradaydı.
Teoman Varnalı.
Hâlâ ayakta, hâlâ savaşın ortasında, ama gözleri benim üzerimde. Ayağımı gaza bastım. Tekerler taş zeminde çığlık attı. Kalabalığın sesini, mermilerin metal kokusunu, hatta Teoman'ın bakışlarını bile arkamda bıraktım.
Önümde uzanan yol, gece gibi karanlıktı. Ama benim için aydınlığa açılan tek kapıydı.
Rüzgâr saçlarımı savururken otelin ışıkları geride küçüldü. Direksiyonun soğuk metaline sıkıca sarıldım. O gece yalnızdım, ama kontrol bende olduğu sürece, yalnızlık korkutucu değildi.
Çatışma sesleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu, ama ben çoktan oyunun yeni perdesine doğru yola çıkmıştım.
Evin kapısına yaklaşırken gökyüzünde güneş hâlâ tepemdeydi. Işık, villanın camlarına vuruyor, onları adeta bir taç gibi parlatıyordu. Henüz gece olmamıştı; öğle sıcağının ağır havası, bahçedeki gülleri bile dimdik tutuyordu. Adımlarımı yavaşça attım, korumalardan biri önüme geçti.
"Manal Hanım," dedi saygıyla. Sesi yumuşak ama aynı zamanda disiplinliydi. "Gözbebekleriniz geldi."
Bir anlığına kaşlarımı kaldırdım. Dudaklarımda ince, kendinden emin bir tebessüm belirdi. O an gözlerimde bir kıvılcım parladı; onlar benim gerçek sırdaşlarımdı. Arabalarım.
"Gidelim bakalım," dedim soğuk bir zarafetle. "Bebeklerimin yanına."
"Buyurun efendim." Garaja doğru yürürken yanımdaki korumaya döndüm. "Hepsini tek bir yere nasıl sığdırdınız?" dedim, merakla ama içten içe bilerek soruyordum. Çünkü benim bebeklerim sıradan arabalar değildi; her biri bir kimlik, bir güç, bir hatıraydı.
Korumam gözlerini kaçırmadan, sakin bir şekilde cevapladı. "Toplam iki garaj oldu, efendim."
Başımı hafifçe salladım. "Mantıklı," dedim kısık bir sesle. "Onları sıkıştırmak haksızlık olurdu."
İlk garajın kapıları ağır bir gürültüyle açıldı. Metalin yükselen sesi, içimdeki sabrı daha da gerdi. Gözlerim kapının ardındaki ışıltıya çevrildi. Ve işte oradaydılar.
İlk köşede pembe BMW parlıyordu. Rengi, cüretkâr bir meydan okuma gibiydi; tatlı görünen ama direksiyonun arkasına geçtiğim anda kimseye merhamet etmeyen bir yanımın simgesi.
Yanında G kasa Mercedes jeep duruyordu; heybetli, iri, sanki bir kale. Onun direksiyonuna geçtiğimde, hiçbir yol, hiçbir engel beni durduramazdı.
Arkasında siyah Mercedes. Sessiz ama derin... gece karası gibi; bana hep gölgelerle yürümeyi hatırlatıyordu.
Sonra gözlerim, eve gelirken kullandığım bordo Bugatti'ye kaydı. Hâlâ sıcak, hâlâ canlı. Yolun ruhunu hâlâ üstünde taşıyordu.
Biraz ötede gri Porsche... zarif ama hızlı. Onun direksiyonuna geçtiğimde zaman bile bana yetişemezdi.
Ve en köşede siyah Lamborghini... kıvrımları sert, bakışları yırtıcı. O araba, tıpkı benim gibi; güzelliğiyle hayran bırakan ama arkasında bir fırtına gizleyen.
Garajın içinde ağır bir sessizlik vardı. Sadece ben, korumam ve bebeklerim. Adımlarımı yavaşlattım, her arabaya bir bakış attım. Parmak uçlarımı kaportanın soğuk metaline sürükledim. Onlar sadece arabalar değildi; onlar benim silahlarım, benim sırrım, benim yol arkadaşlarım.
"Hoş geldiniz," diye fısıldadım kendi kendime. Dudaklarımda kurnaz bir gülümseme belirdi. "Artık bu oyun çok daha keyifli olacak."
İkinci garaja geçtiğimizde kapısı, ilkinden daha küçük ama daha sıkıydı. Kapı aralandığında soğuk hava yüzüme vurdu; içerideki ışık daha az, gölgeler daha inatçıydı. İlk garaj gösteriyse şovdu; burası işin arka planıydı. Adımlarımı atarken her bir yankı, benim için hesaplanan bir ritim kazandı.
İçeri girdik. İlk bakışta yalnızca bir Yamaha motor gözüme çarptı - mat siyah, hatları keskin, rengi gece kadar ciddi. Bir motor; ama o motor benim için sadece bir taşıt değildi. Hızın sesi, yalnızlığın yakıtıydı. Parmağımı seleye sürerken tenime çarpan o soğuk metal, bana çocukluğumdan kalma bir hatırlatma gibi dokundu: kaç, iz bırakma, git.
Koruma kapının kenarında durdu, elinde küçük bir anahtarlık vardı. Gözleri dikkatli ama itaatkârdı herkes gibi o da benim emirlerime alışkındı. Odaya doğru birkaç adım daha attım ve köşede gizlenmiş, derin bir kapı dikkatimi çekti. Yolun ortasındaki motorun gölgesinden çıkıyor gibiydi; kapı, duvara öyle gömülmüştü ki sanki oraya hep aitmişçesine duruyordu.
Odaya bakıp dudaklarımı kıvrıldım. "O odanın anahtarı nerede?" diye sordum, sesim bile kıyafetimin kumaşı kadar soğuktu.
Koruma eliyle anahtarlığı uzattı. Anahtar küçük, sade ve metaldi, özel bir şeyin anahtarı gibiydi.
Anahtarı aldım. Küçük, soğuk bir cisimdi; elime oturduğu an bildiğim tek şey, o odaya girecek olmamdı. Korumaya baktım; onun gözleri nazik ama meraklıydı. Bir an düşündüm, sonra parmağımla nazikçe işaret ettim: "Çık." Koruma bir an duraksadı. Belki merak, belki de görev bilinci. Sonra başını eğdi ve kapıdan çekilip geri çekildi; bizi yalnız bıraktı. Kapı kapandığında sesler azaldı, sadece anahtarın cebimdeki tıkırtısı kaldı. O tıkırtı, geceyi bölen bir kuşun kanat çırpışı gibiydi: tek hamlede her şey değişebilirdi.
Anahtarı kilide soktum. Döndürdüm. Kilit, beklenmedik bir şekilde pürüzsüzce açıldı; menteşeler bir sır gibi ağırlandı. Kapı yavaşça aralandı ve içeriden yayılan loş ışık, sandığın içinden bir elmas gibi parladı. İçeriye ilk baktığımda gördüklerim birkaç metal kutu, bir çanta, belki birkaç teknik aparat... ama asıl dikkatimi çeken, duvarın köşesinde asılı duran küçük bir çerçeveydi. İçinde eski bir fotoğraf vardı - beni değil, geçmişi çağıran bir şey. Gözüm onu süzdü ama onunla ilgilenmedim; fotoğraf geçmişin bir ayrıntısıydı, benim işim bugündü.
Kapıyı tamamen açtım ve içeri girdim. Oda sıcak değildi; aksine titizlikle korunmuş, düzenliydi. Raflarda muhafaza edilmiş birkaç zırh parçası gibiydi: eski belgeler, birkaç küçük kutu, elektronik cihazlar vardı.
Ama asıl dikkatimi çeken şey kenarda duran paslanmış bisikletti.
Küflenmişti.
Bir dakika?
Ne alaka?
Bu bisiklet kuzeyin bisikletinin aynısıydı.
Kuzey.
5 YIL ÖNCE
"Bana güvenin. O çocuğu ben kurtarabilirim. Yapabilirim bunu."
"Yapamazsın!"
"Yaparım." dedim inatla.
"Eğerki görev başarısız olursa teşkilattan atılırsın. Babanın kaderini mi yaşamak istiyorsun?!"
"Gerekirse evet! O çocuk için canımı bile veririm. Görevim bu çünkü."
"Tamam! Git ulan, git de babanın kaderini yaşa. Buradan kimse çıkmayacak duydunuz mu beni! Sadece akça çıkacak bu odadan!"
Daha fazla beklemeden ayağımdaki botların iplerini iyice sıkıp şapkamı kafama taktım. Odadan çıktığımda karların üzerinde sessizce yürüyerek ilerledim.
Hedefi gördüğümde yalnızdı ama bir dakika aradığımız çocuk bisiklet sürüyordu. Evet! O çocuk! Adımlarımı iyice hızlandırdım adamım arkasından yavaşça yaklaşırken sırtıma silah dayanacağını hesaba katamamıştım.
"Nereye böyle teşkilat prensesi?" Derin soluklarla hız kesmeden arkamdaki adama dirseğimi boşluğuna geçirdim.
Adam yerde kıvranırken düşen silahımı almak için eğilmiştim ama kuzeyin önündeki adam çoktan kuzeyi rehin almıştı.
"Aa! İmdat!" Kuzeyin çığlıkları ormanda inliyordu.
"Sakin ol kuzey. Tamam mı, ben kurtaracağım seni."
Adam ağzındaki tükürüklerle bağırmaya başladı. "Ne kurtarmasından bahsediyorsun lan!"
Havaya iki el ateş ettiğimde beklemeden karşımdaki adama atladım. Silahını çekmeye çalışırken koca cüssesiyle beni yere ittirdi. "Eh! Yeter!" Ve iki el ateş sesi.
Yerde kanlar içinde yatan kuzeyin başına koştum.
"Kuzey, sakin ol tamam mı? Sen daha çok küçüksün, hemen ölmeyeceksin tamam mı? Beraber annenin yanına gideceğiz daha."
"Yı-yıldız... senin gözlerin yıldız gibi abla. Yıldız güzeliymişsin gibi duruyor." Dedi ve hayata gözlerini yumdu.
Kuzey henüz beş yaşındaydı. Bulgarlar tarafından bulgaristana kaçırılmıştı.
Ama ondan geriye sadece kırmızı bisiklet kalmıştı.
ŞİMDİKİ ZAMAN
Koridorun sessizliğinde ağır adımlarla ilerledim. Elimde hâlâ o paslanmış bisikletin hayaleti vardı. Gözlerimde ise beş yıl önceki kar... kuzeyin çığlıkları. İçimde boğazıma düğümlenmiş bir yumruyla garaj kapısından çıktım. Korumalar gözlerimin altındaki karanlığı fark etti mi bilmiyorum, ama kimse tek kelime etmedi.
Bahçeyi geçip villanın ağır kapısını açtım. İçeri girer girmez eve sinmiş hafif lavanta kokusu yüzüme çarptı. Bu koku her zaman huzur verirdi ama bugün öyle olmadı. Huzurla felaket arasındaki çizgi inceldi sanki.
Ayakkabılarımı çıkarmadan geniş antreyi geçtim. İki katlı evin yüksek tavanları, kristal avizeyle daha da ihtişamlı görünüyordu. Merdivenlerin yanındaki uzun camlardan güneş ışığı içeri süzülüyor, parkeyi altın gibi gösteriyordu. Ama ben güzellikleri görmüyordum.
Gözüm sadece kendi odama takıldı. İçerideki yatağım, başucumdaki küçük masa, çalışma köşem... Bana sığınak gibi gelen tek yer orasıydı.
Çantamı bir köşeye bıraktım, bordo elbisemin fermuarını indirdim. Kumaş yere ağır bir nefes gibi düştü. Aynadaki yansımama baktım; saçlarım hâlâ suyun kokusunu taşıyordu, gözlerimse ateş hattının izlerini.
Odadan çıkıp doğruca banyoya yöneldim. Mermer zeminin serinliği çıplak ayak tabanlarımdan içime işledi. Banyonun içinde loş ışık vardı; tavanın ortasındaki avize yerine, köşedeki sarı aplikleri açmıştım. Daha yumuşak, daha huzurlu bir ışık.
Küveti doldurmaya başladım. Su şıpır şıpır dolarken başımı kaldırıp aynadaki halime baktım.
Gözlerimde hâlâ o kırmızı bisikletin yankısı vardı. Kuzey'in çığlığı, suyun sesine karışıyordu sanki.
Saçlarımı çözdüm. Uzun, ağır teller omuzlarıma düştü. Elbisemin yerini alan tenime suyun buharı değdikçe içim biraz olsun gevşedi. Birkaç dakika boyunca sadece suyun dolma sesini dinledim. O ses, yıllardır üstümde taşıdığım yorgunluğu örtüyordu.
Küvet dolduğunda içine girdim. Sıcak su cildime sarıldığında istemsizce derin bir nefes verdim. Başımı geriye yasladım, gözlerimi kapattım. Sessizlik... sadece kalbimin sesi.
Ama içim rahat değildi. Gözlerimi kapatsam bile sahneler dönüyordu: Teoman'ın bana uzanan eli, zincire dolanan bakışlarımız, havuzun içindeki nefes nefese kaldığım an... Ve sonra garajdaki bisiklet.
Elimi boynuma götürdüm. Kolye hâlâ oradaydı. Zincirin soğukluğu, boğazımdaki yanık gibi hissettiriyordu.
"Yıldız güzeli..." Kuzey'in sesi beynimde yankılandı. Dudaklarımı sıktım. O çocuk bana öyle demişti, ölmeden hemen önce. Ve yıllar sonra aynı lakabı Teoman'ın ağzından duydum.
Gözlerimi açtım, küvetin kenarına yaslanıp fısıldadım:
"Demek kader, bana aynı oyunu tekrar oynatacak."
Suyun yüzeyinde ellerimi gezdirdim. Parmaklarımın ucunda bir titreme vardı. Yorgunluk değil, öfke.
&&&
Saç kurutma makinesinin sıcak nefesi kulağıma bir melodi gibi vuruyordu. Havluyu başımdan çekince ıslak teller omuzlarıma düştü; parmaklarımla hızlıca saçlarımı sıktım, sonra havluyu omzuma attım. Ayna karşısında kendime baktım yüzüm hâlâ gecenin artıklarıyla çizilmişti; gözlerimde ne birazdan olacakların hesapları, ne de yorgunluğun izi yoktu. Sadece planın soğuk ışığı vardı. Parmaklarımla saçlarımı kurumaya devam ederken cep telefonum masanın kenarındaydı; ekranın siyah yüzü beni bekliyordu. Bir an duraksadım, sonra aldım elime. Bilge'nin ismi ekranda tık tık parlıyordu; onun sağırlığı, soğukluğu değil ama güveni vardı-bana en yakın olan, en net iş gören gölge.
Parmağımla ekrana dokundum, mesaj yazdım:Bilge. Bana Teoman Varnalı'nın tüm bilgilerini topla.
Yarın sabah bekliyorum.
Mesajı gönderirken yüzümde o soğuk gülümsemeden biraz daha azı vardı. Onu attım; mavi tikler hızlıca yandı. Cevap gelecekti, o hep gelirdi. Gelen her bilgi, bir hamle demekti. Her hamle, oyunu biraz daha benim kurallarıma yaklaştırırdı.
Telefonu kapattım. Cebime koymadan önce ona bir kez daha baktım küçük, taşınabilir bir savaş planıydı aslında. Sonra bornozumu omuzlarıma aldım, küvete bıraktığım havluyu toparladım ve odama doğru yürüdüm. Ayaklarım parke üzerinde sessizce kaydı; evin içindeki sessizlik, gecenin üstüne bir örtü gibi serilmişti. Bilge'den gelecek haberler, yarının saatleri, fulya, Teoman... Hepsi birer düğüm gibi beynimde beliriyordu.
Yatağa uzandım. Kumaşları aralamadan önce bir süre tavana baktım. Tavanın beyazı gözlerimi kamaştırmadı; daha çok bir boşluk gibi, içine her şeyi yutacak bir ağız. Bir an için çocukluğumun sesleri kulağıma geldi: Kuzey'in cılız nefesi, karların uğultusu, ormanda çığlıklar. Kapatmak istedim o kapıyı; ama biliyordum, geçmiş kolay kapanmaz. O, yaraları bir sandıkta saklar ve gerektiğinde yüzüne asılır.
Göz kapaklarım ağırlaştı. Bilge'den gelen birkaç kısa emoji ve "Anlaşıldı" notu yavaşça ekrana düştü; bir onay, bir bildiri. Telefonu başucuma koydum. Nefesimi derin alıp verdim. Yarın uzun bir gündü. Yarın için nefesimi sakladım.
Uykuya dalışım hızlı oldu; vücut suskunluğu isterken zihin çalışmaya devam etti, ara ara planların çarkları tıkırdadı. Ama uyku bastırmıştı; dalga dalga düşünceler yavaşladı.
Rüya, sessiz başladı. Önce beyazdı, sonra karla kaplı bir yol belirdi - o yol, beş yıl öncesinin o soğuk sabahına açılıyordu. Karlar çıtırdarken yürüyordum; nefesim buharla buluşuyordu. Küçük bir çocuğun bisikleti, kırmızı ve yalnız; pedalları dönüyor ama nereye gideceğini bilmez gibi. Sonra bir patırtı, bir koşu, yüzünde umut olan bir çift küçük göz. Kuzey.
O gözler bana bakarken adımı fısıldadı, öyle masum ve kırılgındı ki içimde bir şey yerinden oynadı. "Yıldız... güzeli," dedi; çocuk sesi rüzgârda kırıldı. O söz, yıllardır kulaklarımda yankılanan bir melodi değil, bir suçlamaydı.
Rüyanın akışı birden değişti. Orman karanlığa boğuldu, ayak sesleri büyüdü. Ben bir yetişkin, silahımla koşuyorum; bir anlık tereddüt, sonra patlamalar, çığlıklar... Gözlerini kapayan o küçük yüz, ellerimde soğuk bir yokluk halinde uzanıyor. O an o küçük an yüreğimden bir şey kopar gibi oldu ve rüya, beni boğdu.
Uyanırken yüzümde tatlı bir acıydı; alnım terlemiş, nefesim hızlıydı. Yatakta doğrulup bir an odanın köşesini izledim. Rüyanın izi göz kenarımda belirgindi ama artık bir hedefim vardı. Uyku rüyasını ayıkladıktan sonra içimde sadece bir şey kaldı: kararlılık.
"Bu kez... yarım kalmayacak," dedim kendi kendime, sesi odanın duvarlarında soğuk bir mermi gibi yankılandı. Elimi boynuma götürdüm. Parmak uçlarımda bir titreme vardı; korkudan değil, yapacaklarımdan doğan bir gerilim.
Ayağa kalktım. Pencereden dışarı baktım; bahçe sakin, güneş hala öğleydi ama benim için gün sona ermeden önce daha yapılacak işler vardı. Bilge'nin mesajını beklemeden planım zihnimde bir kez daha sıralandı: yarın sabah Teoman Varnalı'nın hayatı, yaptığı işler, zayıf noktaları, her şey benim önümde olacaktı.
Küçük bir nefes daha aldım, pijamalarımı düzledim ve yatağa geri uzandım ve kendimi uykunun kollarına bıraktım.
&&&
Sabahın ilk ışıkları villanın geniş pencerelerinden süzülüyordu. Güneş bahçedeki yaprakları altın rengine boyarken, mutfaktaki masada kahvaltım özenle hazırlanmıştı; taze ekmek, zeytin, peynir ve birkaç meyve tabağı. Kahvemin buharı hala yükseliyordu, ama aklım çoktan bir planın üzerinde geziniyordu.
Kapının açılma sesiyle irkildim.
Bilge, her zamanki gibi soğuk, hesaplı adımlarla içeri girdi. Elinde birkaç dosya vardı; sesi çıkmadan masaya bıraktı. Bir an için göz göze geldik. Sessizlik, önce çatalın tabağa vurduğu tıkırtı kadar, sonra odadaki ışık kadar keskinti.
"Akça Hanım," dedi, sesi kısa ve net. "İstediğiniz bilgiler hazır."
Dosyaları açtım; sayfalar sert bir kağıt sesiyle açıldı, her biri özenle hazırlanmış. Parmaklarım dosyaların üzerinde kayarken gözlerim satırlara kilitlendi:
Teoman Varnalı - Sahte Kimlik
Alaz Miraç Varnalı - Kimlikteki gerçek isim
Varnalı - Soyadı
Tek çocuk
32 yaşında
Varnalı soyunun ortanca torunu
Kumarbaz
İş dünyasında skandallar
Yüksek riskli yatırımlar
Gözlerimi kaldırdım; Bilge hâlâ ayakta, bekliyor, sessizliğiyle bilgilerin ağırlığını artırıyordu.
"Alaz Miraç..." dedim, sesim kendi kendime fısıldayan bir yankı gibi odada dolaştı. Sahte kimliğimde ben Manal, oysa gerçek adıyla Teoman-Alaz Miraç Varnalı. Düşünceye daldım; bu adam hakkında her bilgi, her tarih, her not, yarın için bir hamle demekti.
Dosyanın son sayfasını kapattım, bir elimi çenem üzerinde tutup düşündüm. "Kumarbaz," dedim sessizce, kendi iç sesimle. Bu adam sadece bir iş adamı değildi; risk almayı alışkanlık hâline getirmiş, kuralları kendi belirleyen bir güçtü.
Bilge sessizce geri çekildi, ama gözleri hâlâ her hareketimi izliyordu. Ben dosyayı masaya bırakıp kahvemi yudumladım. İçimde bir kıvılcım yanıyor, bir sonraki adımı hesaplıyordum. Bu bilgi, Teoman'ın gücünü ve zaaflarını anlamam için gerekliydi; yarın sabah her şeyi başlatacak olan güç buradaydı.
Kısa bir nefes aldım, gözlerimi tekrar Bilge'ye çevirdim. "Tamam," dedim, sesi soğuk ama kararlı. "Yarın için hazır ol. Her şeyi eksiksiz bekliyorum."
Bilge başını salladı. Sessizliği ve ciddiyetiyle odadan çıktı. Kapı kapandığında ise sadece kahvemin buharı ve zihnimde dönen satranç tahtası kaldı; hamleler, tehlikeler ve yeni oyunlar...
Telefonun ekranı titredi; ekranda Annem yazıyordu. Cevap vermeden önce bir saniye baktım; görmezden gelmek de bir seçenek olabilirdi. Ama o ses, annemin sesi, bir emirdi aslında.
Açtım.
"Manal," dedi Arzu, sesi telefonun ucundan pürüzsüz akıyordu. "Benim kumarhaneme gel. Rakip olmak isteyen biri var. Bir göz atmanı istiyorum."
Cümle basit, niyet ağırdı. "Anladım," dedim, sesim soğuktu ama içimden bir kıvılcım geçti; kumarhane, yüzeyde eğlence, altında güç alanıdır. Annem çağırıyorsa orada bir oyun vardı ve ben o oyunu sevmeyen tarafı oynardım.
Telefonu kapattım, derin bir nefes aldım. Odama çıktım. Hızlıca gardırobumun önünde durdum; üzerimi değiştirmek ritüeldi. Bugün için seçtiğim takım daha ince, çarpıcı ama dikkat çekmeden güçlü: siyah bir elbise hatları belirgin, kumaşı mat. Ayakkabılarım dilerseniz silah gibi; topuklarım kararımı yerde bildiren bir işaret. Çantamı elime aldım; içindeki düzen benim düzenimdi, hiçbir şey rastgele olmazdı.
Çantanın fermuarını hafifçe açtım, bir an tereddüt ettim: kolye? Kolyeyi çantadan çıkardım mı? parmaklarım kutunun şeklini aradı ama ellerim boş döndü. Kolyeyi çantadan çıkarmış mıydım, yoksa hala çantada mıydı?... düşüncelerim birbiriyle yarıştı.
Tam o sırada kapıdan bir ses geldi: "Manal hanım, aracınız hazır." Şoförün sesi, her zamanki dakikliğiyle keskinti.çantaya bakmayı unuttum.
"Tamam, geliyorum," diye bağırdım geriden. Saçıma bir el attım, soluklu bir gülümseme taktım yüzüme. Dışarı çıktım; koridor boyunca yürürken adımlarımın sesi ayak izlerimi belirledi. Bilge bahçede bekliyordu, ifadesi nötr, ama gözleri hesaplıydı.
Arabaya binmeden önce bir an daha elime çantayı aldım; içimden bir dürtüyle fermuarı açtım ama yalnızca küçük kozmetik çantası, birkaç kart, pasaport vardı. Kolyeyi göremedim - kafamda küçük bir rahatlama oldu. Belki de her şey yerli yerindeydi. Belki.
Araba kapısı kapandı. Motor çalıştı. Siyah kaporta geceyi taklit eder gibi parladı. Limanın, kumarhanenin ışıkları ufukta büyümeye başladı. Yol boyunca pencereden dışarı baktım; şehir akıyor, insanlar küçük noktalar gibi, hayatlar büyük ve anlamsız bir resme çiziliyordu.
İçimde bir ses fısıldadı: Hazır ol. Bugün iki şey olacak: ya bu iş düzene girer, ya da küçük bir kıvılcım her şeyi ateşe verir. Ben kıvılcımlar çıkaran kadındım, ama onları kontrol eden de bendim.
Anmemin çağrısı bir davetti; ama davetlerin çoğu kapı aralığıydı - içeri girip sahneyi ele geçirmek ya da kapıyı kapayıp gitmek senin elindeydi.
Aracın farları kumarhanenin cephe ışıklarına vurdu. Girişteki kalabalık, elbise, sigara dumanı, para sesi hepsi boru içindeki bir orkestraydı. Kapı açıldığında derin bir nefes aldım. Çantam omzumdaydı, içindeki sırlar ya da eksiklikler henüz yüzeye çıkmamıştı. İçeri adımımı attım; podyumdaki yürüyüşümden farklı olarak bu adımlar hesaplı, tehlikeli ve emin adımlardı.
Masalara doğru yaklaşırken annemin masasını gördüm. Arzu, her zamanki gibi dimdik, etraftaki enerjiye ayak uydurmuş ama teslim olmayan bir kraliçe gibiydi. Masanın hemen karşısında oturan adama bakar bakmaz gözlerim daraldı - Teoman Varnalı. Gri takım elbisesi, soğuk bakışı, şansı kendi lehine çevirecek bir rahatlıkta oturuyordu. Tesadüf mü? Belki. Ama tesadüfler de bazen kapalı kapıları açardı; o kapı da şimdi bizim aramızdaydı.
Arzu bana döndü, gözlerinin köşesi bir kıvılcım attı. "Rakibin Teoman Varnalı," dedi, kelimeleri keskin. "Özellikle seni istedi." Sesi hiçbir duygu barındırmıyordu; emir gibi düştü.
Gözlerimi Teoman'a çevirdim. O da beni görmüş, o soğuk ifadeyi koruyordu. Masanın üzerindeki kristal bardaktan bir yudum aldı, o hareket sanki benim için yapılmış bir selam gibiydi. İçimde bir şey kıpırdadı - tehlike, meydan okuma, davet.
"Eğer rakibin bensem," diye başladım, sesim masanın üzerindeki seslerden daha soğuktu, "bilmen gereken bir şey var." Bir an için sadece benim sesim vardı; etrafın uğultusu, uzakta kalmış bir gürültüye dönüştü.
"Ben vazgeçmediğim sürece sen kazanamazsın." Gözlerim Teoman'dan ayrılmadı. Her kelimeyi ağır, keskin bir bıçak gibi koydum.
Teoman yavaşça gülümsedi - o gülüş, kazanmış bir adama ait miydi, yoksa sadece oyunun bir parçası mıydı, anlamak zordu. "Asla kurunun yanında yaş olma, Teoman," diye ekledim, sözlerim meydan okurcasına. Sanki geçmişten gelen bir nasihat, şimdi onun karşısında bir tehdit gibi yükseldi.
Göz kırptım. O an küçük bir zaferin tadı dudaklarımda şekillendi. Sonra hafifçe sandalye çekip onun karşısına oturdum. Herkesin bakışları üzerimizdeydi; o bakışlar benim için yeni hamlelerin izleyicileriydi.
Masanın üzerinde sigara dumanı halka yaparken, havuzlu salonun ışıkları yüzleri yumuşatıyor ama bakışların keskinliğini gizleyemiyordu. Arzu'nın soğuk gözleri bizi süzüyor, çevredeki meraklılar fısıldaşıyordu. Teoman'ın önünde koyu yekpare bir yığın fiş vardı; benim önümde de aynı miktarda ya da daha fazlası. Söz değil, rakam konuşacaktı şimdi.
Benim için kumar, sadece para oyunu değildi; hesap, cesaret, insanın yüzündeki ipuçlarını okumaktı. Bir kaşın kalkması, bir nefesin hızlanması, parmağın bir an durması hepsi rakibin eli hakkında hikâye anlatır. Bu masada hikâyimi ben yazardım.
"Başlayalım mı?" diye sordu Teoman, sesi salonun uğultusunun üzerinde sakin ama davetkardı. Gözleri bende, parmakları fişlerin kenarına dokunmuştu. Ben bir an durdum; herkes nefesini tutmuştu. Sonra yavaşça başımı salladım.
Bahis açıldı. İlk turda masaya koyduğumuz miktar kulakları sağır eden bir sessizlik yarattı; etraftaki birkaç kişi ıslıklanmış bir heyecanla birbirlerine baktı. Ben fişleri ittim; her biri soğuk, belirgin, bir güvenin parmak izi gibiydi. Kendi yığınımı teoman'a gösterircesine, ama aslında ona meydan okuyarak. O geri baktı, yüzünde kaybetmenin ne olacağına dair bir hesap yoktu; ya da gösteriyordu, bilemedim.
Kartlar dağıtıldı. Kağıtların hışırtısı, kameralardan yayılan ışık, uzak bir yerde patlayan bir champagne şişesinin sesi... Her şey bulanıklaşıyordu; sadece onunla aramdaki küçük, metal ağırlıklı oynağın sesi netti: çiplerin masaya bıraktığı ritim.
İlk el. Ben soğuk durdum. Gözlerimin kenarında o hafif kıvrım var ya, işte o kıvrım rakibin kırılma noktalarını arardı. Teoman düşünceliydi; parmağı masanın kenarına vurarak ritmi bozdu. Bir çift hafif ter damlası alnından süzüldü. Onu fark ettim ama ses etmedim.
Kartlarımız açıldı; o küçük an, iki insanın geçmişinin ve geleceğinin çarpıştığı andı. Benim elim beklediğimden iyiydi; ama kumar böyleydi hiçbir şey kesin değildi. Teoman da yüzünü okumamı engellemeye çalıştı ama içten içe bir panik kıvılcımı vardı. İlk turu ben aldım. Bu masada bir adım öndeydim.
Çevrede bir uğultu yükseldi birkaç kişi alkış tuttu, bazıları ise kadeh kaldırdı. Arzu dudaklarını kıvırdı; gözlerindeki o onay, benim için daha değerlidi paradan. Çünkü o onay soğuk bir tahttan daha fazlaydı: kabul görmek.
İkinci tur geldi. Teoman ağırlığını koydu. Bu sefer masaya koyduğu miktar daha yüksekti; fişleri üst üste itmesi, elindeki gücün bir gösterisiydi. Güç gösterileri her zaman tehlikelidir; çok erken, çok dikkat çekici. Ben gülümseyip kendi yığınımı iki katına çıkardım. O an herkesin nefesi daha da kesildi.
Kartlar dağıtıldı, ben kapalı bir kutu gibiydim. İçimde Akça'nın soğuk hesapları dönüyordu: eğer blöf yaparsa, nasıl çökertirim; eğer gerçekte güçlü eliyse, hangi kapıdan ona zarar veririm. Teoman dikkatlice baktı, sonra bir an için yüzü değişti. Gözlerindeki o küçük kıvılcım bir zaafı itiraf eder gibiydi.
Ben o kıvılcımı gördüm. Masaya bir yığın daha koydum. O an bütün salonun kalp atışı senkronize oldu. Teoman tereddüt etti. Gözlerindeki o sağlam duruş çizgisi bir an gevşedi. Sonra yavaşça, kontrollü bir hareketle kendi yığınını çekti; ama çektiğinde herkes anladı - o, masayı almaya gidiyordu.
Kart açıldı. Bu kez benim elim daha güçlüydü; teoman'ın yüzü anında soldu. Ben sessizce gülümsedim, o ise o soğukkanlı maskesini takmaya çalışsa da ellerinin titremesini gizleyemedi. Masayı alırken ses etmeden yığının büyük bir bölümünü üzerime topladım. Zafer tatlıydı ama bu oyun daha yeni başlıyordu.
Üçüncü ele başladığımızda rakamlar yükselmeye devam etti. Her tur, bir savaşın yeni cephesiydi; her fiş, bir hayatın riskiydi. Teoman daha agresifti; belki de oyunun sonunda her şeyi kazanma hırsı yüzünden kontrolü kaybediyordu. Ben ise sabırlıydım; sabır, kumarda terazi kadar kıymetliydi.
Bir ara Teoman bana bakıp, o soğuk gülüşüyle mırıldandı: "Kolay olmayacak." Sesindeki tehdit, bir meydan okuma değil; kendi korkusunun kamuflajıydı. Ben karşılık verdim: "Ben vazgeçmediğim sürece sen kazanamazsın." Bu söz tekrar yankılandı; daha öncekinden farklı bir tonla. Bu ikimiz için bir vaatti.
Oyun uzadı. Fişler, kağıtlar, gölgeler... Zaman yavaşladı. Ben kazanırken, etraftaki insanların bakışları değişti; bazıları yüzlerinde hayranlık, bazıları ise kıskançlıkla. Teoman'ın yüzünde ise kabaran öfke vardı; o, tek çocukluğu, Varnalı soyunun ağırlığını her adımında hissettiriyordu.
Son turlar geldiğinde masada öyle bir yığın oluştu ki, ışıklar altında taşların parıltısı gibi parlıyorlardı. Bir eliyle kadehini tuttu, diğer eliyle fişlerin kenarına dokundu. Son hamle yapıldı; kartlar açıldı. Zaman dondu.
Benim elim açıldı. Gözlerimin önünde tüm uğraşı, bütün hesap, bütün plan gümüş bir tatlılıkla parladı. Teoman'ın eli ise... beklenmedik bir boşluktaydı. Masanın etrafında bir sessizlik çöktü, sonra bana doğru bir alkış yayıldı küçük, kontrollü, usta işi. gülümseyip başımı eğdim, ama içimde bir buzul yükseliyordu: bu daha bir başlangıçtı.
Teoman kartlarını itip tam masadan kalkacakken "bir seferlik bir şeydi. Bir dahakine bu kadar nazik ve yumuşak biri olmamı bekleme küçük kız." demesitle adamlarıma verdiğim işaretle teomanı yani Alaz Miraç Varnalıyı omuzlarından bastırarak geri yerine oturdular. Teomanın adamları silahlarıyla beni hedef aldıklarında benim adamlarımda Varnalıyı hedef almıştı. Varnalıdan gözümü ayırmadan ona yaklaştım. "Beni asla, sana ne kadar acımasız ve tehlikeli birisi olduğumu göstereceğim noktaya getirme. Tanıdığın en nazik ve iyi insan olabilirim. Ama sınırlarımı zorlarsan, tanışacağın kadın hiç hoşuna gitmeyecek." Dememle sırıtması bir olmuştu.
Topuklularımı yere vura vura masadan ayrıldım arkamdan duyduğum tek şey orada çalışan en yaşlı adamın Varnalıya nasihat vermesiydi.
"Bir kadınla asla kumar oynama. Elin ne kadar iyi olursa olsun, resti çektiği an kaybeden sen olursun." demesiydi.
Bölüm etkileşimi
