26. bölüm / 26
AMBİVALASİSTANBUL
Bölümler 26Şu an: İSTANBUL
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazen insan geçmişin küllerinden kaçmak için dünyanın öbür ucuna, okyanusların ardına sığınır da yine kendi içindeki o kanlı mezarlıktan tek bir adım bile uzaklaşamaz. Zaman, yaraları iyileştiren şifalı bir merhem falan değildi; zaman sadece insanın etine batan cam kırıklarının üzerini incecik, sahte bir deriyle örtmeyi bilirdi. Dokunduğun an kanardı. Hatırladığın an nefesin kesilirdi. Bir yıl... Tam koca bir yıl geçmişti o deponun çatısını havaya uçuran o kurşunun ardından. Fulya Varnalı'nın cansız bedeninin yere serildiği geceden bu yana koca üç yüz altmış beş gün devrilmişti. O gece o arabaya bindiğimde, içimdeki o zehirli tohumu kazıyıp atmak için o kliniğe dönmek istemiştim. Bedenim bir intikam makinesi olsun, ruhum o masumun hesabını sorarken tek bir zaaf bile barındırmasın istemiştim. Ama insan bazen kendi kalbine söz geçiremiyordu işte. O izbe deponun zemininde doktorun ultrason cihazından yükselen o minicik, delice çarpan kalp atışı... Bir kız çocuğunun, bu dünyaya hiçbir günahı olmadan tutunmaya çalışan o canın sesi, içimdeki celladın elini kırmıştı. Kıyamamıştım. Kuzey'i koruyamamıştım, onu o Bulgaristan karlarının ortasında bir hiç uğruna toprağa vermiştim ama kollarımda büyüyen bu küçücük nefese kıyamamıştım.
Ve şimdi, bambaşka bir gökyüzünün altındaydık.
Amerika'nın doğu yakasında, şehrin o boğucu gürültüsünden uzak, devasa çam ağaçlarının arasına gizlenmiş iki katlı, geniş verandası göle bakan bu taş evin mutfağındaydım. Sabahın o berrak, sonbahar ayazını kıran altın sarısı güneşi mutfağın beyaz tül perdelerinden süzülüp ahşap tezgaha vuruyordu. Elimdeki seramik kupaya dolan filtre kahvenin o tanıdık, acı kokusu burnuma dolarken gözlerimi pencereden dışarıya, bahçedeki dökülmüş kuru yapraklara dikmiştim. Üzerimde gri, dökümlü yumuşak bir hırka, altımda rahat bir eşofman vardı. Saçlarım artık o çatışma günlerinin sımsıkı savaşçı topuzundan uzak, omuzlarıma dağınık bir dalgayla dökülüyordu. Dışarıdan bakan biri, burada sadece sakin bir banliyö hayatı yaşayan sıradan bir kadın görürdü. Ama parmaklarımın sıcak kupayı tutarken bile her iki saniyede bir verandaya, ormanın girişindeki kör noktalara istemsizce kayması... İşte o refleksi bu dünyadaki hiçbir lüks ev, hiçbir okyanus benden silemezdi.
"Yine dalmışsın, kahveyi taşırmadan çek şu kupayı oradan." Arkamdan gelen sakin, hafif pürüzlü ama insana tuhaf bir güven veren o sesle irkildim.
Başımı çevirdiğimde Buket'i gördüm. Buket Sancarlı... Kürşat'ın ablası, bu evin görünen yüzü, uluslararası hukuk davalarında yeraltının bile adını duyduğunda dosyasını iki kez kontrol ettiği o çelik iradeli kadın. Benden ve Kürşat'tan dört yaş büyüktü; o olgun, oturmuş duruşu, omuzlarına kadar dökülen koyu kestane rengi küt saçları ve yüzündeki o keskin, her şeyi anında süzen zeki ela gözleriyle kapı eşiğinde dikiliyordu. Üzerinde bej rengi ipek bir gömlek ve kumaş pantolon vardı; mahkemeye ya da şirkete gitmeye hazır bir zırh gibi taşırdı kıyafetlerini her zaman. Ama evin içinde bana ve kızıma bakarken o gözlerindeki sert ifade bir anda çözülür, yerini korumacı bir abla şefkatine bırakırdı.
Buket tezgaha yaklaştı, yanımdaki fincana uzanıp kahve makinesinin düğmesini kapattı. Gözlerini yüzüme diktiğinde derin bir nefes aldı.
"Rüyanda yine o geceyi gördün, değil mi?" dedi Buket, ses tonunu çok iyi ayarlayarak. İnsanın canını yakmadan ama kaçmasına da izin vermeyen o avukat tavrıyla. "Gözlerinin altı yine çökmüş Akça. Kaç defa söyledim sana, geceleri o verandada sabaha kadar oturup göle bakmak geçmişi geri getirmiyor."
Acı bir tebessümle dudağımın kenarını kıvırdım, kupadan bir yudum aldım. Boğazımı yakan o sıcaklık içimi biraz olsun ısıttı.
"Alışkanlık Buket," dedim fısıltıyla. "İnsan yıllarca namlunun ucunda uyuyunca, yatağın yumuşaklığı bile bazen batıyor."
"Sen artık namlu ucunda değilsin," dedi Buket elini hafifçe omzuma koyarak. Dokunuşu sert ama samimiydi. "En azından bu çatı altında, biz nefes aldığımız sürece öyle bir şey olmayacak. Babam da ben de Kürşat da bunun için buradayız. Bunu aklına sok artık."
Tam o sırada, salonun ahşap parkelerinden yükselen o tanıdık patırtı ve hemen ardından gelen neşeli, tiz çocuk kıkırtısı mutfaktaki o ağır havayı tek bir saniyede dağıttı.
"Dur kızım, kaçma diyorum sana! Gel buraya canavar!"
Gözlerim anında salona açılan geniş kemere kaydı. Ve işte... İçimdeki bütün o karanlık dehlizleri tek bir gülüşüyle aydınlatan, bu dünyadaki tek gerçeğim olan o küçücük varlık görüş açıma girdi.
Balım.
Benim minik kızım... Henüz bir yaşını yeni doldurmuştu. Üzerindeki pembe, ayıcıklı tulumunun içinde paytak paytak, küçük bacaklarını delice savurarak mutfağa doğru koşmaya çalışıyordu. Daha yürümeyi yeni yeni çözüyordu; her üç adımda bir sendeliyor, ellerini havaya doğru açıp dengesini bulmaya çalışırken kıkırdıyordu. O bembeyaz, pamuk gibi teni, tombul yanakları ve... o gözleri.
Tıpkı benimkiler gibi bakan ama derinlerinde henüz hiçbir acının, hiçbir kanın izi olmayan o pırıl pırıl gözleri vardı. Ama saçları... Saçları hafifçe dalgalı, kömür karasıydı. Babasının saçlarıydı. Bazen uykusunda ona bakarken göğsümün sıkışmasına sebep olan o tek ayrıntıydı o saçlar. Fakat şimdi, yüzündeki o masum tebessümle bana doğru koşarken dünyadaki hiçbir günah onun masumiyetine değemezdi.
"Annee!" diye bağırdı Balım, heceleri tam çıkaramayan o peltek, tatlı sesiyle. "Maa-ma!"
Kollarıma doğru atılacaktı ki, arkasından devasa bir gölge bir kaplan gibi atıldı.
Kürşat.
İri yarı, kapı gibi gövdesiyle yere, parkelerin üzerine boylu boyunca kayarak Balım'ı belinden havaya kaptı. Kürşat'ın üzerinde sadece siyah, kolsuz bir spor atleti ve gri bir şort vardı. Kollarındaki, göğsünden boynuna kadar uzanan o karmaşık, siyah dövmeler sabah güneşinde parıldıyordu. Sabah antrenmanından yeni çıkmıştı, dağınık kumral saçları alnına yapışmıştı ama o ela gözlerinde tam bir çocuk neşesi vardı.
Balım'ı iki eliyle havaya kaldırıp tavana doğru fırlatır gibi yaptı, sonra karnından yakalayıp göğsüne bastırdı. "Yakaladım seni kaçak!" diye kükredi Kürşat, sesini komik bir şekilde kalınlaştırarak. Başını Balım'ın boynuna gömüp sesli sesli gıdıkladı. "Benden kaçabileceğini mi sandın sen ha? Söyle bakalım, bu sabahki muzlu pankekleri kim yiyecek?"
Balım deponun değil, bu evin içinde yankılanan o en güzel sesle, katıla katıla gülmeye başladı. Minik, boğum boğum elleriyle Kürşat'ın yüzüne yapıştı; küçük parmaklarını Kürşat'ın kirli sakallarına, oradan da dağınık saçlarına daldırdı. Saçlarını acımasızca çekerken o minicik ağzından dökülen kelime, mutfağın ortasında bir kez daha asılı kaldı: "Ba-ba! Ba-baa!"
Daha doğru dürüst konuşamıyordu; kelimeleri birbirine bağlıyor, sadece karnı acıktığında "mama", beni görünce "anne" diyebiliyordu. Ama Kürşat'ı gördüğü her an, o minik dudaklarından dökülen ilk şey hep bu oluyordu: Baba.
İlk söylediği gün donup kalmıştım. İçimde bir yerler kanamıştı; onun gerçek babasının kim olduğunu, bu dünyada nasıl bir canavarın kızı olduğunu düşündükçe boğazım düğümlenmişti. Kürşat'a "Yapma, alıştırma" demek istemiştim. Ama diyememiştim işte. Çünkü Kürşat, Balım doğduğu o hastane odasından beri, bir gün bile bu çocuğu kendi canından ayrı tutmamıştı. Gece ateşlendiğinde sabaha kadar kucağında gezdiren oydu; ilk adımını attığında arkasında diz çöken, parkta düşmesin diye kollarını açan oydu. Bir yıldır aramızda kan bağı olmayan ama ölümün kıyısından geçtiğimiz için çelikten daha sağlam bir dostluk, bir yoldaşlık bağı kurulmuştu. Kürşat benim bu dünyadaki en güvendiğim sırdaşım, en sağlam dayanağım olmuştu. Bilge'den sonra.
Kürşat, Balım saçlarını çekiştirirken yüzünü buruşturup sahte bir acıyla bağırdı: "Ah! Saçım gitti, kel kalacağım senin yüzünden cadı! Buket kurtar beni, bu senin yeğenin beni diri diri yiyecek!"
Buket elindeki kahve fincanıyla masaya geçerken başını iki yana salladı, dudaklarında alaycı ama sıcak bir tebessüm belirdi. "Hak ediyorsun Kürşat. Çocuğu sabahın köründe gıdıklarsan o da senin kafanı yolar tabii. Bırak kızı yere, acıktı o."
Kürşat Balım'ı incitmeden kucağında çevirdi, küçük burnuna burnunu sürttü. "Acıktın mı sen bücür? Anne sana mama yapmadı mı hâlâ?"
Balım kollarını Kürşat'ın boynuna dolamış, çenesini onun omzundaki o siyah kaplan dövmesine dayamıştı. Tombul parmağıyla beni işaret etti. "Anne... Mama!" Gülümsememek imkânsızdı. Elimdeki kupayı tezgaha bırakıp yanlarına adımladım. İki elimi uzatıp Balım'ı Kürşat'ın o koca kollarının arasından aldım. Kızıma sarıldığım an burnuma dolan o pudra, bebek şampuanı ve süt kokusu... İşte beni bu hayatta ayakta tutan tek panzehir buydu. Başını göğsüme gömdü, minik elleriyle hırkamın yakasını sıktı. Eğilip o tombul, yumuşacık yanağına derin, içime çeke çeke bir öpücük kondurdum.
"Günaydın benim güzel çiçeğim," diye fısıldadım kulağına doğru. "Hemen hazırlıyorum mamanı, bekle bakalım."
Kürşat doğrulup tişörtünü düzeltti. Tezgaha yaslanıp bana baktı; ela gözlerinde o bildiğim, her zamanki korumacı ve sıcak ifade vardı. "Bugün nasılsın Akça?" dedi, sesini biraz alçaltarak.
"İyiyim," dedim Balım'ı mama sandalyesine yerleştirirken. Önündeki renkli plastik çıngırağı eline verdim. "Gece biraz huzursuzdu, dişi çıkıyor galiba. Sabaha karşı daldı."
"Fark ettim," dedi Kürşat ensesini kaşıyarak. "Sabaha karşı verandadan ayak seslerini duydum. Ses etmedim ama buralar geceleri soğuk oluyor, üstüne kalın bir şeyler almadan çıkma o kapıya."
"Bana dadılık yapmayı ne zaman bırakacaksın Kürşat?" dedim hafifçe gülerek, buzdolabından Balım'ın sütünü ve meyve püresini çıkarırken.
"Kızımın annesisin sen." dedi Kürşat, o meşhur piç kurusu sırıtışıyla göz kırparak. "Sana bir şey olursa bu bücür beni parmağında oynatır, baş edemem tek başıma."
Buket masadan araya girdi, elindeki kalemi Kürşat'a doğru fırlatır gibi yaptı: "Uğraşma kızla sabah sabah Kürşat. Git duşunu al, ter kokuyorsun."
"Emredersiniz avukat hanım, hemen!" diyerek selam durdu Kürşat. Tam arkasını dönüp mutfaktan çıkacaktı ki, evin girişindeki koridordan gelen o ağır, ölçülü ve tok baston sesleri mutfaktaki bütün neşeli havayı bir anda ciddiyete bürüdü.
Tık... Tık... Tık...
Gözlerimiz anında kapıya döndü.
Tanju Sancarlı. Kürşat ve Buket'in babası... O meşhur, yıllarca yeraltında bir hayalet gibi dolaşan, bana o seradaki anahtarı, o ses kayıtlarını ulaştıran o kurt adam. Altmışlarının başında olmasına rağmen çelik gibi dimdik duran o heybetli gövdesi, kırlaşmış gür saçları ve derin kırışıklıklarla kaplı sert yüzüyle kapı eşiğinde belirdi. Üzerinde koyu yeşil, yünlü bir ceket vardı; sol bacağındaki eski bir çatışmadan kalma hafif aksama yüzünden elindeki gümüş başlıklı bastonuna yaslanıyordu. Ama o kapkara, delici bakışları... İnsanın ruhunun en gizli köşelerini bile röntgen gibi süzen o gözleri asla yaşlanmıyordu.
Tanju Bey içeri adım attığında elinde kalın, kahverengi bir evrak dosyası tutuyordu.
"Günaydın," dedi Tanju Bey, sesi o kadar tok ve derindi ki, salondaki ahşap kirişler bile titredi sanki. Balım mama sandalyesinde çıngırağını masaya vururken kafasını kaldırdı, Tanju Bey'i görünce minik ellerini çırptı: "Dede! Daa-da!"
Tanju Bey'in o yüzündeki çelikten farksız sert hatlar, küçük kızı gördüğü o saniyede inanılmaz bir mucizeyle yumuşadı. Dudaklarının kenarına sadece Balım'a gösterdiği o nadir, şefkatli tebessüm yerleşti. Bastonunu hafifçe kenara dayayıp sandalyenin yanına adımladı; o çatlaklarla dolu, nasırlı elini uzatıp Balım'ın yanağını narin bir şekilde okşadı.
"Günaydın benim güzel torunum," dedi Tanju Bey, sesi adeta bir fısıltıya dönerek. "Uyumuş mu bakalım benim prensesim?"
Balım onun parmağını küçücük avcuyla yakalayıp sıktı, kıkırdadı. Tanju Bey derin bir nefes alarak doğruldu. Gözleri masada oturan Buket'e, ardından tezgaha yaslanan Kürşat'a ve son olarak bana kaydı.
O an... O gözlerdeki yumuşaklık bir anda buharlaştı. Yerini eski bir istihbaratçının, yeraltının en tehlikeli satranç ustasının o buz gibi ciddiyetine bıraktı.
Elindeki kahverengi dosyayı masanın tam ortasına, Buket'in fincanının hemen yanına bıraktı. Dosyanın üzerinde büyük, siyah harflerle basılmış bir mühür ve yabancı bir lojistik şirketinin amblemi vardı.
Kürşat hemen bir adım öne çıktı, yüzündeki o serseri ifade silindi. "Baba? Nedir bu? Yeni bir gelişme mi var?"
Buket de dosyaya uzanıp kapağını hafifçe araladı, içindeki İngilizce yazılmış gümrük manifestolarına, nakliye rotalarına ve uydu koordinatlarına hızlıca göz gezdirdi. Kaşları çatıldı.
"Liman sevkiyatları..." dedi Buket, gözlerini satırlarda gezdirerek. "Miami ve New Jersey hattındaki o transit kargo geçişleri mi?"
Tanju Bey masanın başındaki sandalyeyi çekti, yavaşça oturdu. İki elini masanın üzerinde kenetledi. Bakışlarını doğrudan bana dikti; gözlerindeki o karanlık derinlik içimdeki Manal'ı anında ayağa kaldırdı. Bu bakışı biliyordum. Bir fırtına yaklaşıyordu ama bu fırtına bizim bildiğimiz, bir yıldır saklandığımız o geçmişle ilgili değildi. "Varnalılarla ilgili değil Akça," dedi Tanju Bey, sanki zihnimin içinden geçen ilk korkuyu okumuş gibi doğrudan söze girerek. "O defter şimdilik kapalı. Teoman Varnalı o depodan sonra İstanbul'da kendi kan gölünde boğuluyor, Demir'le birlikte şehri ateşe verip duruyor ama buraya uzanacak tek bir iz bile bulamadılar. Bizim sınırımız temiz."
İçimden gayriihtiyari, derin bir nefes bıraktım ama rahatlamadım. Teoman'ın adını duymak bile göğsümün ortasında kaskatı bir taşın oturmasına yetiyordu. Bir yıldır tek bir haber almamıştım, tek bir ize bakmamıştım. Benim için o adam, öz kardeşimin katiliydi ve o depoda, annesinin vurulduğu o sis bulutunun içinde ölmüştü.
"O zaman bu dosya ne Tanju Baba?" diye sordum, tezgaha hafifçe yaslanıp kollarımı göğsümde bağlayarak. "Nedir bu ciddiyet?" Tanju Bey başparmağıyla dosyanın kapağını tıkladı. "Eski bir hesap..." dedi Tanju Bey, sesi bir mezar taşının soğukluğundaydı. "Benim teşkilattan ayrılmadan önce yarım bıraktığım, hesabını kapatamadığım bir kan borcu. Doğu Avrupa'dan Amerika'ya kadar uzanan bir silah ve insan kaçakçılığı şebekesi. Yıllar önce o Bulgaristan sınırındaki karmaşada bizim dikkatimizi dağıtıp sınırın diğer tarafından koca bir cephaneliği ve onlarca masum çocuğu geçiren o şebeke... Adı 'Kızıl Akrep' olarak bilinen o eski Sovyet artığı grup."
Kürşat'ın çenesi kilitlendi. Yumruklarını sıktığını, kolundaki dövmelerin derisinin gerildiğini gördüm. Bu ismi daha önce onlardan birkaç kez yarım yamalak duymuştum; Tanju Bey'in geçmişindeki en büyük kara delikti bu. "Buradalar mı yani?" dedi Kürşat, sesi hırıltılı bir öfkeyle çıkarak. "New York'a mı girdiler?"
"Dün gece New Jersey limanına yanaşan iki konteyner..." dedi Tanju Bey, başını hafifçe Buket'e doğru eğerek. "Buket'in bağlantıları sayesinde gümrük kayıtlarına ulaştık. İçinde sadece silah yok; diplomatik kılıf adı altında bu ülkeye soktukları, izini kaybettirmeye çalıştıkları çok büyük bir para ve kirli bir arşiv var. Ve en önemlisi... O sevkiyatın başında duran adam. Yıllar önce o sınırda Kuzey'in vurulduğu gece, o karmaşayı yaratan o ikinci telsiz frekansının sahibi olan adam buraya ayak bastı."
Nefesim boğazımda tıkandı.
Gözlerim bir anlığına mama sandalyesinde kendi halinde mamasını kaşıklamaya çalışan Balım'a kaydı. Masumiyet... Ve hemen yanı başımızda, yüz binlerce kilometre öteye kaçsak bile arkamızdan bir gölge gibi gelen o geçmişin kanlı bağları.
Kuzey'in vurulduğu gece...
O telsiz kaydında Teoman'ın sesinin dışında, arka planda parazit yapan, Fulya ile pazarlık eden o üçüncü ses... O gölge.
Buket dosyayı kapattı, başını kaldırıp babasına baktı. "Hukuki olarak bu konteynerleri New Jersey gümrüğünde tutturamam baba. Belgeler federal düzeyde onaylanmış, arkalarında çok güçlü bir senatörün imzası var. Resmi yoldan gidersek yarın sabah o konteynerler limandan çıkar, içindekilerle birlikte buhar olur."
"Resmi yoldan gitmeyeceğiz zaten," dedi Kürşat, dudaklarında o vahşi, tehlikeli gülümsemeyle öne doğru bir adım atarak. "Bizim dilimizden konuşacağız. Gidip o limanı başlarına yıkacağız."
"Dur bakalım delikanlı," dedi Tanju Bey, bastonunun ucuyla hafifçe yere vurarak. Bakışları tekrar bana döndü. Gözlerindeki o sınavı, o derin tartıyı hissettim. "Bu iş sıradan bir baskın değil. O arşivi ele geçirmemiz lazım. O arşivde sadece benim hesabım yok... O arşivde Akça'nın ailesine, Arel soyuna ait, o Bulgaristan sınırında kimlerin parmağı olduğuna dair silinmiş bütün orijinal istihbarat kayıtları var."
Göğsüm hızla inip kalkmaya başladı. Bir yıldır içimde uyutmaya çalıştığım, kızıma sarılarak dindirdiğim o Manal Arel... O intikam meleği, bir yırtıcı gibi kafesini tırmalamaya başladı.
Kuzey'in hatırası, o karlı dağlarda kaybettiğim çocukluğum, ailemin yok edilişinin arkasındaki o asıl karanlık el...
"Neredeler?" dedim. Sesim az önceki o sakin, hırkasına sarınmış anne sesinden tamamen arınmıştı. Bir jilet gibi keskin, bir kurşun gibi soğuktu.
Buket başını kaldırıp bana baktı; gözlerinde hem bir endişe hem de derin bir saygı belirdi. Kürşat ise başını hafifçe eğip sırıttı; benim bu halimi görmeyi ne kadar özlediğini biliyordum.
Tanju Bey gülümsedi. O kurt tebessümü yüzüne oturdu.
"New Jersey, 4 numaralı rıhtım," dedi Tanju Bey. "Gece yarısı saat tam iki. Malları tırlara yükleyecekler."
Balım o sırada minik elindeki çıngırağı yere düşürdü. Plastik ses mutfakta yankılanırken bana doğru uzandı: "Anne... Kucak!" Yavaşça eğildim. Yerdeki çıngırağı aldım, masaya bıraktım. Ardından kızımı kucağıma aldım; o minicik kollar boynuma dolandı, yanağını göğsüme yasladı. Kalp atışları tenime vurdu.
Bir elimle kızımın o yumuşacık saçlarını okşarken, gözlerimi masadaki o kahverengi dosyaya diktim.
Bir yıl boyunca kaçmıştım. Kızıma temiz, güneşli, kansız bir hayat vermek için bu evin duvarları arasına saklanmıştım. Ama geçmiş, insanın peşini asla bırakmazdı; ya onu arkandan sürüklerdin ya da dönüp boğazını kendi ellerinle sıkardın. Bu gece o liman yanacaktı. Ve o arşivi almak, Kuzey'in ruhuna olan borcumu ödemek için Manal Arel bir yıl aradan sonra ilk kez silahını beline geri takacaktı.
&&&
Gece, New Jersey'nin okyanus kıyısına çöken zift gibi bir sisle inmişti. Ormanın içindeki taş evin etrafını saran devasa çam ağaçları, rüzgarın sert esişiyle birer dev gibi uğulduyor; dallar evin ahşap verandasına kamçı gibi çarpıyordu. Bir yıldır beni sarıp sarmalayan o güvenli, huzurlu sessizlik, saatin akrebi gece yarısına doğru yaklaştıkça yerini havada asılı kalan o tanıdık, zehirli barut kokusuna bırakmıştı.
Evin bodrum katındaki gizli atölyede, çelik çalışma masasının üzerindeki florasan lamba cızırdayarak yanıyordu.
Masanın üzerinde duran mat siyah, taktik teçhizata baktım. Bir yıldır dokunmadığım, dolabın en derininde çürümeye terk ettiğimi sandığım o parçalar... Gövdeyi sımsıkı saran kurşun geçirmez yelek, karbon takviyeli eldivenler, kargo pantolon ve susturucu yuvaları yağlanmış iki adet 9mm tabanca.
Parmaklarım masanın soğuk çeliğinde kaydı, silahın kabzasına değdi.
O an... Bütün hücrelerime yayılan o ürperti, bir annenin duyacağı en büyük suçlulukla karıştı. Balım doğduğundan beri ellerim sadece bebek şampuanı, süt ve pudra koksun istemiştim. O kollar sadece bir canı sarmak, onu bu dünyanın kötülüklerinden saklamak için var olsun istemiştim. Ama hayat, kaçtığın yere seni öyle bir zincirle bağlardı ki, kurtulmak için tek çaren o zinciri kendi etinle birlikte koparmak olurdu.
Silahı belime kilitledim. Çıt.
Namluyu kurdum, şarjörün yuvasına oturuşundaki o mekanik sesi ciğerlerime çektim. Saçlarımı ensemde sımsıkı, tek bir telin bile oynamayacağı o savaşçı topuzuyla topladım. Aynadaki kadına baktım. Gözlerindeki yeşil hareler donmuştu. Manal Arel, bir yıl sonra uykusundan uyanmıştı.
Merdivenleri sessizce tırmanıp üst kata, Balım'ın odasına geçtim. Odanın içinde sadece prizdeki minik yıldız şeklindeki gece lambasının sarı, yumuşak ışığı yanıyordu. Ahşap beşiğin parmaklıklarına yaklaştım.
Balım... Minicik bedeniyle, pembe battaniyesinin altında kıvrılmış, bir kolunu başının üzerine atmış uyuyordu. O tombul yanakları, uyurken hafifçe aralanan o pembe dudakları ve alnına düşen o kömür karası dalgalı saçları... İçimden bir parça koptu sanki. Göğsüm öyle bir sıkıştı ki, nefesim hırıltıya dönüştü. Beşiğin kenarına diz çöktüm. Üzerimdeki soğuk taktik yeleğin ona değmemesine dikkat ederek, parmak uçlarımla o pamuk gibi yanağına usulca dokundum.
Eğildim. Dudaklarımı şakağına, mis kokulu saç diplerine bastırdım. Derin, ciğerlerimi onun kokusuyla dolduracak kadar uzun bir nefes aldım.
"Affet beni güzel kızım..." diye fısıldadım, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Sana temiz, lekesiz bir gökyüzü bırakabilmek için bu gece o geçmişi ateşe vermek zorundayım. Çabucak döneceğim... Annem, birtanem, söz veriyorum hemen döneceğim."
Doğrulduğumda kapının eşiğinde Buket dikiliyordu. Üzerinde kalın yün hırkası, kollarını göğsünde bağlamış, yüzündeki o ciddi ve korumacı ifadeyle beni izliyordu.
Yanıma adımladı. Elini omzuma koyup hafifçe sıktı. "Aklın burada kalmasın Manal. Kapılar manyetik kilitli, çevre güvenlik sensörleri aktif. Babam alt kattaki sistem odasında, ben de buradayım, Balım'ın başındayım. Gidin, o arşivi alın ve bu hesabı kapatıp gelin."
Gözlerinin içine baktım. "Sana emanet Buket. Bu dünyadaki tek nefesim o."
"Kendi canım gibi," dedi Buket tereddütsüzce. "Hadi, Kürşat arabayı çalıştırdı, seni bekliyor."
Odanın kapısını usulca kapattım. Merdivenlerden inip evin arka çıkışına yöneldim. Bahçede, ağaçların gölgesinde farları kapalı bekleyen siyah arazi aracının yolcu koltuğuna bindim. Kürşat direksiyondaydı; üzerinde siyah kapüşonlusu, parmaklarındaki dövmeler direksiyona kenetlenmişti. Yüzündeki o her zamanki serseri ifade tamamen silinmiş, yerini avına odaklanmış bir kurdun gerginliğine bırakmıştı.
Gaza bastı. Araç, çamurlu orman yolundan sessizce süzülerek ana yola, New Jersey rıhtımına doğru fırladı.
Yaklaşık kırk dakika boyunca arabanın içinde ölüm sessizliği vardı. Rıhtımın siluetleri, devasa vinçlerin karanlıktaki iskeletleri görünmeye başladığında saat 01:30'u geçiyordu. Yağmur ince ince camı dövmeye başlamıştı. Kürşat aracı limanın iki sokak arkasındaki terk edilmiş bir deponun kör noktasına yanaştırdı.
Tam arabadan inmek için kapı kolunu tuttuğum o saniyede...
Kürşat'ın torpidoya bıraktığı şifreli operasyon telefonu kulakları sağır eden bir panikle titremeye başladı.
Ekranda tek bir isim yanıp sönüyordu: BUKET.
Kürşat'la göz göze geldik. O bir saniyelik bakışmada ikimizin de damarlarındaki kan çekildi. Bu telefonun çalmaması gerekiyordu; operasyon bitene kadar mutlak telsiz sessizliği emredilmişti.
Kürşat telefonu tek bir hamlede kaptı, hoparlörü açtı: "Buket?!"
Hoparlörden gelen ses... Bir çığlık değildi. Boğuk, hırıltılı, ciğerlerine kan dolan bir insanın can havliyle çıkardığı o korkunç fısıltıydı: "Kürşat... Ç-çabuk... Eve gelin... Çabuk..."
"Buket ne oluyor?!" diye bağırdı Kürşat, direksiyonu yumruklayarak. "Buket ses ver!"
Arkadan gelen metalik bir sürüklenme sesi, ardından bir inilti duyuldu: "Evi bastılar... Ç-çok kalabalıktılar... Akça... Balım'ı... Balım'ı aldılar!"
"Ne! N-ne diyorsun sen buket?!... Balım!" Boğazımdan kopan o çığlık arabanın camlarını çatlatacak gibiydi. Dünya etrafımda tersine döndü. Beynimin içindeki bütün damarlar aynı anda patladı sanki. "Balım!" diye haykırdım, ellerimle torpidoyu parçalayacak gibi sıkarak. "Kürşat dön! Çevir arabayı! ÇEVİR ŞU LANET ARABAYI!"
Kürşat'ın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu ama tek bir saniye bile kaybetmedi. El frenini öyle bir asıldı ki, araba asfaltta yüz seksen derece dönüp lastiklerini çığlık çığlığa yaktı. Gaza sonuna kadar yüklendi. Hız ibresi deliler gibi yükselirken araba gecenin karanlığını bir kurşun gibi yardı.
Kırk dakikalık yolu nasıl döndük, o virajları nasıl aldık hatırlamıyorum. Gözlerimin önünde sadece beşiğindeki o minicik beden, o pembe battaniye ve Balım'ın "Anneee!" diyen o peltek sesi vardı. Kalbim göğüs kafesimi delmek üzereydi; tırnaklarımı avuçlarıma öyle bir geçirmiştim ki derim yırtılmış, direksiyona damlayan kanı fark etmemiştim bile. "Dayan bebeğim... Anne geliyor... Anne geliyor kurban olduğum, dayan..." diye sayıklıyordum deliler gibi. Dişlerim birbirine çarpıyordu, bütün bedenim bir krizin eşiğinde zangır zangır titriyordu.
Orman yoluna saptığımızda Kürşat farları bile açmadı; evin güvenlik kameralarının kör noktalarından bahçeye daldı.
Manzara bir kıyamet yeriydi.
Bahçedeki devasa çam ağaçlarının dalları kırılmış, verandadaki kurşun geçirmez cam kapılar tuzla buz olmuştu. Yerlerde kovanlar, kırık ahşap parçaları ve dumanı tüten sis kapsülleri vardı.
Araba tam durmadan kapıyı açıp kendimi dışarı attım.
Silahımı çekip eve doğru koştum. Kırık camların üzerinden geçip salona daldığımda burnuma gelen o yoğun, taze kan kokusu midemi altüst etti.
"Buket!" diye bağırdı arkamdan içeri dalan Kürşat.
Salondaki devasa kan izleri mutfak koridoruna doğru sürüklenmişti. Koridorun köşesinde, duvara yaslanmış halde Buket yerde oturuyordu.
Gömleği baştan aşağı kızıla boyanmıştı; sol kaburgasının altından ve omzundan vurulmuştu. Bir eliyle yarasını bastırmaya çalışıyor, parmaklarının arasından koyu kırmızı kan oluk gibi parkelere akıyordu. Yüzü kireç gibi bembeyazdı, dudakları morarmıştı ama bilinci açıktı.
"Buket!" Kürşat deliler gibi ablasının yanına diz çöktü, elleriyle yarayı kapatmaya çalıştı. "Abla! Abla buradayım, tutun bana!"
Ben ise... Ben bir deli gibiydim. Buket'in yarasına bakmadım bile. Gözlerim evin tavanına, üst kata açılan merdivenlere kilitlenmişti. Bir fırtına gibi basamakları üçer beşer tırmandım. Balım'ın odasının kapısını tekmeleyerek açtım.
Oda darmadağındı.
Duvarlarda kurşun delikleri vardı. Ve... beşik.
Beşik boştu.
O minik pembe battaniye yerde, kanlı bir postal izinin altında çiğnenmiş halde duruyordu. Beşiğin içinde sadece Balım'ın o minicik sarı çıngırağı kalmıştı.
"BALIM!"
Ciğerlerim yırtıldı. Dizlerimin bağı çözüldü, beşiğin kenarına yığıldım. O çıngırağı yerden alıp göğsüme bastırdım; kokusunu içime çektim ama o süt kokusunun yerini genzimi yakan barut kokusu almıştı. Boğazımdan insanlık dışı, yaralı bir hayvanın iniltisi gibi boğuk bir çığlık koptu. Saçlarımı çekiştirdim, tırnaklarımı yüzüme geçirdim; yanaklarımdan kan sızana kadar kendimi parçaladım. "Yok... Yok! Bebeğim yok!"
Aşağıdan Kürşat'ın sesi yankılandı: "Manal! Aşağı in! Çabuk!" Merdivenleri nasıl indiğimi bilmeden aşağıya fırladım. Bir hortum gibi salona girdim, Buket'in tam önünde dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerim tamamen kan çanağına dönmüştü; bir anne değil, kontrolden çıkmış, cinnet getiren bir ölüm makinesiydim artık. Buket'in kanlı omzunu sarsmamak için kendimi zor tutarak iki elimle yüzünü kavradım. "Nerede?!" diye haykırdım, sesim deponun çatısını inleten o eski fırtınadan bile daha vahşiydi. "Kızım nerede Buket?! Kim aldı onu benden?! Söyle?!"
Buket acıyla inledi, gözlerini zorlukla araladı. Kan kusan dudaklarını aralarken bakışları doğrudan benim gözlerime kilitlendi. O gözlerde suçluluk yoktu; sadece insanın kanını donduran, geçmişin mezarından çıkıp gelen o korkunç hakikat vardı.
"Kim lan bunlar abla?! Kim aldı yeğenimi?! Teoman mı? Varnalılar mı buldu bizi?!"
Buket başını zorlukla iki yana salladı. Kanlı elini kaldırıp titreyen parmaklarıyla doğrudan benim yakama yapıştı. Beni kendine doğru çekti. Sesi bir fısıltıydı ama o salondaki sessizliği bir balyoz gibi parçaladı: "Varnalılar değil..." dedi Buket, öksürerek ağzından gelen kanı tükürdü. "...Seni... seni Manal'a dönüştürenler."
Zaman bir kez daha durdu.
Donakaldım. Ellerim Buket'in yüzünde asılı kaldı.
"Ne?..." dedim, sesim boğazımda kilitlenerek. "Ne diyorsun sen?"
Buket gözlerini bir an bile ayırmadı benden. Her kelimesi göğsüme sıkılan ayrı bir kurşundu: "İçindeki Akça'yı öldürüp... seni o sınır boylarında bir katile, Manal'a çeviren teşkilat... Onlar aldı Balım'ı."
"Ne?!" diye bağırdım, sesim çatallandı, gözlerimden yaşlar boşaldı. "Neden benim kızım?! Benim küçücük bebeğimden ne istiyorlar?!" Buket derin, hırıltılı bir nefes aldı. Gözlerindeki acı sadece yarasından değil, bana söylemek zorunda olduğu o lanetli gerçekten geliyordu.
"Dedikleri tek şey..." dedi Buket, sesi titreyerek. "...sen onların elinde büyümüşsün. Ve senin kanın da... orada olmak zorundaymış."
"Saçmalık!" diye kükredi Kürşat. "Ne kanı lan, ne teşkilatı?!"
"Annen..." dedi Buket.
O kelime salona bir bomba gibi düştü.
Annen. Kafamın içinde bir şimşek çaktı. Gözlerimin önüne o gün geldi... oturduğu sandalye de bombalar sarılı halde duran, Alaz'ın ve benim gözlerimin içine baka baka o pimi çeken, kendini gözlerimizin önünde havaya uçuran o kadın... Öz annem. Kendi canına kıyarken bile yüzünde o şeytani, o hastalıklı tebessümü taşıyan o iblis.
Buket yakamı biraz daha sıktı, gözlerimin içine baka baka o korkunç gerçeği yüzüme çarptı:
"Annen yapmış Manal... Senin o ölen, kendini havaya uçuran annen... Yıllar önce seni o teşkilatın kapısına bir ölüm makinesi ol diye verirken... sadece senin için değil, doğacak ilk kız torunu için de imza atmış o protokole. O şebekenin kan yasasına göre senin doğuracağın o kız çocuğu, teşkilatın yeni varisi olmak zorundaymış. Annen... kendini öldürürken bile, o bombanın pimini çekerken bile seni bir kere daha öldürmek için uğraşmış o kadın! O anlaşmayı onlar işletiyor şimdi!" Nefesim kesildi.
Dünya başıma yıkıldı.
O kadın... Kendini patlatıp cehennemin dibine giderken bile arkasında öyle zehirli bir miras bırakmıştı ki, mezarından uzanan o çürümüş elleriyle bir yıl sonra gelip benim beşiğimdeki masum yavrumu çekip almıştı.
"Hayır..." diye fısıldadım, ellerimle başımı tutarak geri çekildim. "Hayır... O benim kızım! O hiçbir teşkilatın değil! O benim canım!"
Kürşat delirdi. Ayağa fırladı, elindeki silahı duvara doğru fırlattı; ahşap kaplama tuzla buz oldu. Boynundaki damarlar patlayacak gibi şişmişti.
"Orospu çocukları!" diye kükredi Kürşat, salonda bir o yana bir bu yana volta atarak. "Kesin Bulgaristan'a götürdüler çocuğu... Şerefsizler o eski sınır hattına, o karlı dağlara kaçırdılar Balım'ı! Hemen helikopter ayarlıyorum, o sınırı başlarına yıkacağız!" Kürşat telefonuna uzanıp numarayı tuşlamak üzereydi ki evin bodrum katına açılan ağır çelik kapı gıcırtıyla açıldı. Karanlığın içinden, elinde gümüş başlıklı bastonuyla Tanju Sancarlı çıktı.
Üzerindeki yelek barut izleriyle kaplıydı; sol kolundan hafif bir sıyrık almıştı ama yüzü bir buz dağı kadar hareketsiz, gözleri ise cehennem zebanisi kadar karanlıktı. Elinde tuttuğu askeri uydu takip cihazını masanın üzerine fırlattı. Cihazın yeşil ekranında, Atlantik Okyanusu'nu aşmak üzere havalanan özel bir kargo uçağının canlı radar izi yanıp sönüyordu.
Tanju Bey başını kaldırdı. Kürşat'a değil, yerdeki kanların ortasında diz çökmüş, kızının çıngırağını göğsüne bastıran bana baktı. "Bulgaristan değil Kürşat..." dedi Tanju Bey, bastonunu yere sertçe vurarak. "...Uçak rota değiştirdi. İstanbul hava sahasına iniş izni aldılar."
Başımı hızla kaldırdım. Gözlerimdeki yaşlar anında kurudu; yerini katıksız, cehennemden fırlamış bir dehşete bıraktı.
Tanju Bey gözlerimin içine kilitlendi: "Türkiye'ye gidiyorlar Manal. Kızını... doğduğu topraklara, ait olduğu o cehennemin kalbine götürüyorlar."
Zaman durmuştu ama dünya dönmeye devam ediyordu; insanın canını en çok yakan da buydu işte. İçindeki bütün gök kubbe yere inmişken, ciğerlerin paramparça olmuşken kalbin o et parçasını göğüs kafesinde atmaya zorlaması... Yaşamak değildi bu, cehennemin en dibinde nefes almaya mahkûm edilmekti.
Salondaki hava öylesine ağırdı ki, her nefes alışımda genzime barut, taze kan ve kırılan ahşabın o acı talaş kokusu doluyordu. Çam ağaçlarının arasından vuran rüzgar, tuzla buz olmuş verandadan içeriye dondurucu bir uğultuyla giriyor; perdeleri birer kefen bezi gibi savuruyordu.
Yerdeydim. Dizlerim kanda, cam kırıklarının üzerinde... Avcumun içinde Balım'ın o sarı çıngırağını öyle bir sıkıyordum ki, sert plastik etime batıyor, parmak boğumlarım bembeyaz kesiliyordu. Gözlerim tek bir noktaya kilitlenmişti; üst kata çıkan merdivenlerin o boş, karanlık başına.
Yoktu.
Benim kızım... Sabah bu parkelerin üzerinde paytak paytak koşan, minik ellerini yüzüme yapıştırıp o yarım yamalak diliyle "Maa-ma" diyen o küçücük nefes yoktu. Gitmişti. Bir beşik dolusu kokuyu, ardında tek bir battaniye parçası bırakarak çekip almışlardı benden. Aklım almıyordu. Zihnimin içinde binlerce soru birbirine çarpıyor, hiçbir yere oturmuyordu. Teşkilat... Neden benim kızım? Ne istiyorlardı bir avuç kadar çocuktan? Bulgaristan dağlarında bir masumun canını almışlardı, beni bir katile dönüştürmüşlerdi, yetmemiş miydi? Bir insan kendi geçmişinden kaçmak için okyanusları aşardı da, o geçmiş gelir yine en masum yerinden, beşiğinden mi vururdu onu? Bilmiyordum. Hayatımda ilk defa kendimi böylesine savunmasız, böylesine rotasız, karanlık bir kuyunun dibinde yapayalnız hissediyordum. Bir anne çaresiz kaldığında ne yapardı, bunu hiçbir askeri eğitim, hiçbir istihbarat kuralı öğretmemişti bana.
"Akça..."
İniltiyle karışık o fısıltı beni daldığım o dipsiz kuyudan bir anda çekip çıkardı.
Buket.
Gözlerimi duvara yaslanmış olan kadına çevirdim. Parkelerin üzerindeki kan gölü giderek genişliyordu. Buket'in o açık bej ipek gömleği tamamen kızıla boyanmıştı; göğsünün hemen altından, sol kaburgasından ve omzundan sızan kan durmak bilmiyordu. Dudakları mosmor olmuştu, çenesine doğru ince bir kan çizgisi süzülüyordu. Bedeni soğuktan ve kan kaybından zangır zangır titriyordu ama o ela gözlerini zorlukla aralamış, bana bakıyordu.
"Akça..." dedi bir kez daha, sesi hırıltılı bir öksürükle bölündü. Ağzından köpüklü kan geldi.
O an beynimdeki felç durumu kırıldı. İçimdeki o donuk boşluk, anlık bir hayatta kalma refleksine çarptı. Balım yoktu ama Buket buradaydı; benim kızıma göğsünü siper eden, onu korumak için iki kurşunu bedenine alan kadın tam önümde gözlerimin içine baka baka ölüyordu. Onu da kaybedemezdim. Bu evin içinde bir canın daha kayıp gitmesine izin veremezdim.
"Buket!" diye bağırdım, sesim çatallanarak. Çıngırağı cebime tıkıp dizlerimin üzerinde hızla onun yanına kaydım. Ellerim titreyerek omzundaki yaraya bastırdı. "Buket, buradayım! Sakın... Sakın kapatma gözlerini!"
Kürşat fırtına gibi mutfaktan içeri daldı. Elinde evin altındaki acil müdahale çantasını, birkaç rulo gazlı bezi, turnikeyi ve serum torbalarını taşıyordu. Yüzündeki o her zamanki alaycı ifadeden eser kalmamıştı; yüzü bir ceset kadar solgundu, boynundaki damarlar gerginlikten patlayacak gibiydi. Çantayı yere fırlatıp ablasının diğer yanına diz çöktü. "Abla..." dedi Kürşat, sesi hayatımda ilk defa böylesine panikle, böylesine kırılgan çıkıyordu. "Dayan kurban olayım, dayan. Buradayım. Halledeceğiz, çıkaracağım o kurşunları."
"Ambulans..." diye fısıldadım, ellerim Buket'in göğsündeki deliği kapatmaya çalışırken aralarından sıcak kan fışkırıyordu. "Kürşat ambulans çağıralım, çok kan kaybediyor, iç kanaması olabilir!"
"Olmaz!" Tanju Sancarlı, bastonunu yere vura vura yanımıza geldi. Elindeki uydu telefonunu cebine koymuştu. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, gözleri karanlık bir uçurum gibi bize bakıyordu. "Resmi kanallara düşersek buraya federal polis yığılır Akça," dedi Tanju Bey, sesi sakin kalmaya çalışan bir kurt gibi derinden geliyordu. "Buket'in yaralarını kayda geçirirlerse bizi karantinaya alırlar. Ne Türkiye'ye adım atabiliriz, ne de o uçağın peşine düşebiliriz. Kızını bir daha göremezsin."
"Ölüyor baba!" diye kükredi Kürşat, başını kaldırıp babasına doğru bağırarak. Gözleri kan çanağına dönmüştü. "Görmüyor musun, ablam ölüyor!"
"Ölmeyecek!" dedi Tanju Bey, sesi o kadar kesin ve emrediciydi ki, salonun tavanı titredi. "Senin aldığın o cerrahi eğitim bu gece için vardı Kürşat. Çıkar o kurşunları. Akça kızım, Buket'in bilincini açık tut. Basıncı kesmeyin."
Tanju Bey bastonunu kenara bırakıp yere, dizlerinin üzerine çöktü. O yaşlı ama nasırlı elleriyle çantadan cerrahi pensi ve bistüriyi çıkardı. "Akça..." dedi Kürşat, gözlerini bana dikerek. Sesi titriyordu ama elleri mekanik bir alışkanlıkla çantadaki steril eldivenleri yırtıp taktı. "Gömleğini kes. Aç yarayı. Tamponu bırakma, ne kadar bastırırsan bastır durmayacak ama zaman kazanmamız lazım."
Titreyen parmaklarımla taktik pantolonumun yanındaki sustalı bıçağı çektim. Buket'in kanla ağırlaşmış ipek gömleğini yakasından aşağıya kadar tek bir hamlede kestim. Kumaşı iki yana ayırdığımda gördüğüm manzara içimi ezdi. Sol kaburgasının tam altına giren kurşun deriyi parçalamış, içeriye gömülmüştü. Omzundaki yara ise temiz bir delik açmıştı ama arkadan çıkış görünmüyordu. "Tamam ablam... Tamam güzelim, ben buradayım," diye fısıldadı Kürşat. Buket'in alnına düşen saçlarını geriye itti. Buket'in göz kapakları titriyor, bilinci gidip geliyordu.
"Buket, bana bak," dedim. Sesimi olabildiğince güçlü, sarsılmaz tutmaya çalışıyordum ama içimdeki yangın boğazımı tıkıyordu. İki elimle gazlı bez yığınını kaburgasındaki deliğe olanca gücümle bastırdım. Buket acıyla öyle bir inledi ki, sırtı yay gibi gerildi, başı arkadaki duvara çarptı."Ahh!"
"Özür dilerim... Özür dilerim canım, bastırmak zorundayım," dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülüp onun çıplak, kanlı omzuna damladı. "Buket, sakın bırakma kendini. Balım'ı bulacağız... Beraber bulacağız, sen de geleceksin. Beni yalnız bırakamazsın, duyuyor musun beni?"
Buket'in gözleri aralandı. O ela harelerdeki zeka, acının getirdiği o sis perdesinin arkasından bana odaklanmaya çalıştı. Kanlı elini kaldırıp bileğimi tuttu. Parmaklarında hiç derman kalmamıştı ama beni bırakmak istemez gibi sıkmaya çalıştı. "Akça..." dedi, nefesi kesik kesik, dudakları titreyerek. "Ç-çok... çok hızlıydılar... Beşiğe... beşiğe uzandığım an... vurdular..."
"Konuşma abla," dedi Kürşat, elindeki tentürdiyot şişesini doğrudan yaraların üzerine boşaltırken. Buket acıyla tekrar kıvrandı, dişlerini sıktı. Kürşat pensi eline aldı; elleri kanın içinde kayarken gözlerini bir an bile kırpmıyordu. "Konuşma, nefesini tut. Omzundaki sıyırmış, kemiğe dayanmış sadece. Onu alıyorum şimdi."
Kürşat pensin metal ucunu Buket'in omzundaki deliğe soktuğunda Buket'in dudaklarından boğuk bir çığlık koptu, tırnaklarını parkeye geçirdi. Ben gazlı bezlerle kaburgasındaki kanı temizlemeye çalışıyordum ama bezler saniyeler içinde kızıla dönüyordu.
Kürşat omzundaki yassılaşmış kurşun çekirdeğini çıkarıp metal tepsiye fırlattı.
"Biri tamam..." dedi Kürşat, nefes nefese. Alnından akan terler kirpiklerine doluyordu. Ama asıl tehlikenin kaburga olduğunu ikimiz de biliyorduk. Oraya dokunmak, iç organlara yaklaşmak demekti. "Kaburga kötü... Kemiğe çarpmış, yön değiştirmiş olabilir."
Tanju Bey elindeki sargı bezlerini ve basınçlı hemostatik tozu uzattı. "Damarı bul Kürşat. Tozu bas, dikişi sonra atarsın. Kanı durduramazsak şoka girer."
Kürşat hemostatik tozu yaranın içine döktü. Kimyasal toz kanla temas ettiği an cızırdayarak köpürdü; Buket'in bedeni o yakıcı acıyla bir kez daha sarsıldı, ağzından bir hırıltı çıktı ve başı yana düştü. "Buket!" diye haykırdım, elimle yanağına sertçe vurdum. "Buket uyan! Kürşat bayıldı bu, nabzı düşüyor!"
Kürşat parmaklarını ablasının boynuna, şah damarına bastırdı. "Atıyor... Zayıf ama atıyor. Şoka giriyor Manal, basıncı kesme!"
Tanju Bey yerdeki serum torbasının iğnesini Buket'in sol kolundaki damara ustalıkla sapladı. Serumun berrak sıvısı hortumdan aşağıya doğru akmaya başladığında, salondaki o çılgın panik yerini donuk, soğuk bir bekleyişe bıraktı. Kürşat derin bir nefes alarak gazlı bezleri katladı, yaranın üzerine kalın bir tabaka halinde yerleştirip elastik bandajı ablasının göğsünün etrafına sımsıkı dolamaya başladı. Her turda bandajı biraz daha sıkıyor, kanın dışarı sızmasını engellemek için adeta Buket'in etini gövdesine mühürlüyordu.
Yaklaşık yirmi dakika boyunca hiç kimse tek bir kelime bile etmedi.
Sadece bandajların hışırtısı, Kürşat'ın kesik kesik solukları ve dışarıdaki rüzgarın o cam kırıklarını döven uğultusu duyuldu.
Son düğüm atıldığında Kürşat kanlı eldivenleri ellerinden çekip yere fırlattı. Sırtını arkasındaki koltuğa yaslayıp yere çöktü. Ellerini yüzüne kapattı; o dövmeli, kapı gibi adamın omuzları anlık bir çaresizlikle titredi. "Kanama yavaşladı..." dedi Kürşat, sesi parmaklarının arasından boğukça çıkarak. "Uyuyor. Acıdan bayıldı ama... nabzı toparlıyor. Ciğerine batmamış kurşun, şansımız varmış."
Ellerime baktım.
Kendi ellerime... Tırnak diplerime kadar Buket'in sıcak, yapışkan kanıyla kaplanmıştı. Üzerimdeki siyah taktik yelek, pantolonum, dizlerim... Her yer kandı. Tıpkı o karlı Bulgaristan sınırı gibi.
Nereye gitsem, kime dokunsam, hangi toprağa adım atsam arkamda kan gölleri kalıyordu. Ben lanetli miydim? Bir kadın sadece kendi yavrusunu büyütmek, sabahları onun kokusuyla uyanmak istedi diye bütün dünya birleşip onun üzerine mi çökerdi?
Yavaşça ayağa kalktım. Adımlarım bir sarhoşunki gibiydi.
Salonun ortasında öylece durdum. Kırık camların arasından içeri sızan o ayaz rüzgar çıplak kollarıma çarptı ama üşümüyordum; içim zaten bir buzul kadar donmuştu. "Ne yapacağız?..." Sesim öyle kısık, öyle ruhsuz çıktı ki, kendi sesimi tanıyamadım.
Tanju Bey yerden doğruldu. Bastonuna yaslanarak yavaş adımlarla yanıma geldi. O yaşlı gözlerinde, hayatı boyunca onlarca savaş görmüş bir kurdun o ağır, tartılı tecrübesi vardı. "Sakin kafayla düşüneceksin Akça," dedi Tanju Bey. "Şimdi deli gibi oradan oraya savrulursan, kızını o adamların eline diri diri teslim edersin."
"Nasıl sakin düşüneyim ben?!" diye bir anda parladım, sesim salonda yırtıcı bir çığlık gibi patladı. Tanju Bey'in göğsüne doğru bir adım attım, ellerimdeki kanı gösterdim ona. "Kızım gitti diyorum! Bir yaşında o çocuk, bir yaşında! Annesiz uyuyamaz o! Sütsüz duramaz! Kim bunlar Tanju Baba?! Ne istiyorlar bizden?! Bir yıl önce her şey bitti dememiş miydiniz siz bana?! Hani o sınırda kalmıştı her şey?! Hani o depoda Fulya ölünce hesap kapanmıştı?!"
Tanju Bey tek bir milim bile geri adım atmadı. Gözlerini gözlerimden ayırmadı. Yüzündeki o taş gibi ifade hiç bozulmadı ama ses tonu bu kez bir babanın şefkatiyle doldu:
"Hiçbir hesap bir kurşunla kapanmaz Akça. Sen bunu en iyi bilen kadınsın. Biz Bulgaristan'daki düğümü çözdük sanıyorduk ama kökler daha derindeymiş."
"Ne kökü?!" diye bağırdım, ellerimle başımı tutarak deliler gibi iki adım geriledim. Saçlarımı çekiştirdim. "Kafayı yiyeceğim... Yemin ederim aklımı kaybedeceğim! Teşkilat diyor Buket... Kanı orada olmak zorundaymış diyor... Benim kızımın ne suçu var?! Benim günahlarımın bedelini o minicik beden mi ödeyecek?!"
Kürşat yerden kalktı. Yavaşça yanıma yaklaştı; o kanlı, iri ellerini omuzlarıma koydu. Dokunuşu beni sarsmak değil, bu cinnetin içinden çekip çıkarmak içindi.
"Akça, bana bak," dedi Kürşat. Ela gözlerindeki o serseri ışık tamamen sönmüştü; yerini çelik gibi bir kararlılık almıştı. "Bana bak güzelim. Nefes al."
Gözlerimi onun gözlerine diktim. Göğsüm bir körük gibi inip kalkıyordu. "Kürşat..." dedim, sesim hıçkırıkla kırılarak. "Kızımı aldılar... Balım'ı aldılar benden..."
"Geri alacağız," dedi Kürşat, dişlerinin arasından tek tek basarak. "Yemin ederim sana, bu dünyayı ateşe vereceğim ama o kızı o piçlerin elinden çekip alacağım. Ama babam haklı. Eğer böyle dağılırsan, eğer o uçağa bu halde, ne yaptığını bilmeden binersen hiçbir şey yapamayız. Karşımızdakiler kim bilmiyoruz. Nasıl bir organizasyon, nereye kadar sızmışlar bilmiyoruz."
"Türkiye'ye gidiyorlar dedi baban..." dedim, boğazımdaki o devasa düğümü yutmaya çalışarak. "İstanbul'a..."
O kelime dudaklarımdan çıktığı an içimde başka bir uçurum daha açıldı.
İstanbul.
Bir yıldır adını bile anmaktan korktuğum, ardımda cesetler, yıkılmış bir koca ve paramparça edilmiş bir hayat bırakıp kaçtığım o şehir. Teoman Varnalı'nın imparatorluğu. Kardeşimin katilinin nefes aldığı o cehennem.
Kızım o şehre gidiyordu. Ve ben... O şehre geri dönmek zorundaydım.
Tanju Bey masanın üzerindeki uydu takip cihazını eline aldı, ekranı bize doğru çevirdi. Radardaki o yeşil çizgi okyanusun ortasını çoktan geçmişti. "Özel bir kargo uçağı," dedi Tanju Bey, sesi analiz eden bir istihbaratçı soğukluğundaydı. "Rotası doğrudan Atatürk Havalimanı'nın eski, askeri kargo hangarlarına ayarlı. Saat farkıyla birlikte sabah saat 08:30 sularında iniş yapacaklar. Resmi bir kayıtları yok, radar kodları diplomatik muafiyetle gizlenmiş."
"Bu ne demek?" diye sordum, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Devletin içine kadar mı sızmışlar?"
"Bu şu demek Akça..." dedi Tanju Bey, bastonunun üzerine iki eliyle yaslanarak. "...seni çocukken o sınır boylarında bir katile dönüştüren yapı, sadece üç beş kaçakçıdan ibaret değildi. Arkalarında çok büyük bir sermaye, çok derin bir ağ var. Ve o ağın ana damarı hiçbir zaman Bulgaristan değildi; her zaman İstanbul'du." Gözlerimi kapattım. Karanlığın içinde Balım'ın yüzü belirdi. O minik elleri, boynuma sarılışı, kıkırtısı...
Gözlerimi tekrar açtığımda, o az önceki çaresiz, kendini parçalayan kadın gitmişti. Gözbebeklerimin en dibinde, o depoda Fulya'nın alnına kurşunu sıkan Manal Arel'in o buz gibi, ölüm saçan ateşi yeniden yandı. Korku, insanın elini ayağını bağlayan en büyük zehirdi; ama o korkunun yerini saf bir anne öfkesi aldığında, dünyadaki hiçbir güç onun önünde duramazdı. "Buket'i burada bırakamayız," dedim, sesimdeki o ani sakinlik Kürşat'ı bile irkiltti. Başımı yerdeki kadına çevirdim. "Bu halde uçamaz ama yalnız da kalamaz."
"Bizim buralarda güvenli bir kliniğimiz var," dedi Tanju Bey. "Eski dostlardan biri yönetiyor. Buket'i oraya nakledeceğim. En iyi cerrahlar başında olacak, gözüm gibi bakacağım ona. Siz düşünmeyin."
"Siz derken?..." dedi Kürşat kaşlarını çatarak babasına baktı. "Sen gelmiyor musun?"
"Ben gelirsem hedef büyür," dedi Tanju Bey. "Benim Türkiye'ye girişim doğrudan kırmızı bültenleri tetikler, havalimanında bizi kıstırırlar. Ben buradan lojistiği yöneteceğim. O uçağın indiği hangarın güvenlik kameralarını, çevre bağlantılarını patlatacağım. Siz ikiniz gideceksiniz."
Kürşat başını salladı. Bakışları bana döndü. "Hazır mısın Akça? O cehenneme geri dönmeye hazır mısın?" Derin bir nefes aldım. Cebimdeki o sarı çıngırağı çıkardım. Parmaklarımın arasında sıkıca tuttum. "Benim kızım nerede olursa olsun..." dedim, kelimeler dudaklarımdan bir yemin gibi döküldü. "...orası benim cehennemimdir. Ve ben o cehennemi, o kızın kılına dokunan herkesin başına yıkmadan oradan çıkmayacağım."
Kürşat'ın dudaklarında o tanıdık, karanlık tebessüm bir anlığına belirdi. "İşte benim bildiğim Akça."
"Peki Teoman?..." dedi Tanju Bey, sesi odadaki bütün havayı bir kez daha dondurarak. Gözlerini doğrudan gözlerime kilitledi. "O şehre adım attığın an Varnalıların radarından kaçamazsın Akça. Bir yıldır o adam İstanbul'u cehenneme çevirdi. Her köşede, her limanda seni arıyor. Ya onunla burun buruna gelirsen?"
Yutkundum.
Teoman...
Kızımın babası. Kardeşimin katili.
"Gerekirse onu da çiğner geçerim," dedim buz gibi bir sesle. "Bu dünyada hiçbir güç, hiçbir katil beni kızımdan ayıramaz. Ne teşkilat... Ne de Teoman Varnalı."
Kürşat arkasını döndü, yerdeki taktik çantalardan birini omzuna astı. "Özel jet pistte bizi bekliyor. İki saatimiz var. Üstünü değiştir Akça, kanları temizle. Gidiyoruz."
Buket'in yanına tekrar çöktüm. Yanağını usulca okşadım; uyuyan kadının nefesi artık daha düzenliydi. "Dayan Buket," diye fısıldadım kulağına. "Kızımı alıp döneceğim. Sana söz veriyorum."
Ayağa kalktım. Banyoya doğru adımlarken yerdeki kırık camların üzerinde botlarımın bıraktığı o çıtırtı sesleri, başlayan o büyük fırtınanın ilk ayak sesleriydi.
Banyoya girdiğimde kapıyı arkamdan kilitledim. Ahşap kanat yuvasına otururken çıkan o tok ses, dışarıdaki dünyanın cehennemiyle arama çekilen incecik, nafile bir sınır gibiydi. Sırtımı o soğuk panellere dayadım, ciğerlerimdeki havayı öyle bir bıraktım ki, içimdeki kaburgalar birbirine çarptı sanki.
Gözlerim kapalıydı ama zihnimin perdesinde sadece o beşik sallanıyordu. Boş, örtüsü yere savrulmuş, parmaklıkları barut kokan o ahşap beşik.
Derin bir sessizlik vardı banyoda. Sadece kırık camların arasından sızan rüzgarın uğultusu ve kendi kesik, hırıltılı nefesim.
Gözlerimi açtığımda aynadaki o suretle burun buruna geldim.
Işığı yakmamıştım; dışarıdaki dolunayın soluk, mavimsi aydınlığı lavabonun üzerindeki aynaya vuruyordu. Karşımda duran kadın... Yıllardır kaçtığım, adını toprağa gömüp, kucağıma bir bebek alarak unuttuğumu sandığım o kadındı. Yanakları çökmüş, o kömür karası gözlerinin feri sönmüş ama dibinde zehirli bir kor gibi intikam tüten bir siluet. O gözler... Ne zaman kızıma baksam içi gülen o zifiri siyah hareler, şimdi bir mezar taşının soğukluğunu taşıyordu.
Bedenim titriyordu. Parmaklarım kazağımın eteklerine gitti. Üzerimdeki o siyah taktik yeleğin kilitlerini tek tek açtım. Ağır zırh yere düştüğünde çıkardığı o metalik ses zeminde yankılandı. Ardından Buket'in sıcak kanıyla sırılsıklam olmuş o tişörtü başımdan sıyırıp attım. Çıplak omuzlarıma çarpan o ayaz tenimi ürpertti ama içimdeki yangını soğutmaya yetmedi.
Lavaboya yaklaştım. İki elimi mermerin kenarlarına öyle bir bastırdım ki, tırnaklarımın sızladığını hissettim.
Sıcak su musluğunu sonuna kadar çevirdim.
Boru hattından gelen o hırıltılı sesin ardından buharlaşan su, lavabonun beyaz çanağına dökülmeye başladı. Ellerimi o kaynar suyun altına soktum. Derim yandı, tenim kızardı ama geri çekmedim.
Avuçlarımdaki kan... Tırnak diplerime dolmuş, parmak boğumlarımda kabuk bağlamış o koyu kırmızılık, suyun altında çözülmeye başladı. Pembe, köpüklü çizgiler halinde gidere doğru akıyordu. Bir sünger aldım; o yapışkan, metal kokulu sıvıyı tenimden kazımak ister gibi bileklerimi, kollarımı, boynumu hırsla ovalamaya başladım. Derim soyulana, göğsüm kıpkırmızı kesilene kadar sürttüm.
Ama çıkmıyordu. Kan çıkıyordu da o leke çıkmıyordu. Yıllar önce o Bulgaristan sınırında üzerime bulaşan o günahın lekesi, binlerce kilometre ötedeki bu yabancı evin lavabosunda bile peşimi bırakmıyordu.
Suyu kapattım. Islak, kızarmış ellerimle yüzümü sıvazladım. Başımı kaldırıp aynadaki o kara gözlerin içine bir kez daha baktım. Dudaklarım titredi.
"Kızım..." dedim fısıltıyla. Sesim fayanslarda yankılandı. "Neredesin annem?... Ne yapıyorlar sana? Ağlıyor musun sen şimdi? Kim tutuyor o minicik ellerini?..."
Cevap yoktu. Sadece aynadaki o kadının alnına düşen ıslak siyah saç telleri ve gözlerinin altındaki o dipsiz karanlık vardı.
Kurutulmuş bir havluyla bedenimi kabaca kuruladım. Dolabın altından temiz, vücudumu sımsıkı saran siyah boğazlı bir kazak, altıma da esnek, koyu renk kargo pantolonu geçirdim. Saçlarımı çözdüm; tarakla hızlıca geriye doğru tarayıp ensemde tekrar o kaskatı topuzla düğümledim.
Banyodan çıkıp yatak odasına geçtim. Oda loştu. Yatağın üzerine serilmiş siyah deri sırt çantasının ağzı açıktı. İçine sahte pasaportları, şifreli uydu telefonunu ve birkaç kutu mühimmatı yerleştirmiştim.
Çantanın kenarında duran o küçücük şeye uzandı elim.
Balım'ın o minik, pudra rengi yün hırkası. Üzerinde örgüden küçük papatyalar vardı. Hırkayı iki elimle kavradım; yüzüme, burnuma bastırdım. Derin, ciğerlerimi çatlatacak kadar uzun bir nefes çektim içime.
Hâlâ onun gibi kokuyordu. Süt, bebek pudrası ve o masumiyet... Gözlerimden boşalan iki damla yaş o minik yün hırkanın üzerine damladı. Dizlerim çözüldü, yatağın kenarına ilişiverdim. O hırkayı göğsüme sımsıkı bastırıp iki büklüm oldum; ağlamamak için alt dudağımı kanayana kadar ısırıyordum.
O sırada odanın aralık duran kapısı hafifçe gıcırdadı.
Kaldırmadım başımı. Adımların kime ait olduğunu biliyordum; o ağır, temkinli ve bastığı yeri tartan adımlar Kürşat'ındı.
Kürşat içeri girdi. Üzerindeki o kanlı spor atleti gitmiş, yerine siyah, taktik bir gömlek giymişti. Kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı; o dövmeli, yapılı kolları loş ışıkta gölgelerle kaplıydı. Bir süre kapının eşiğinde durdu, beni izledi. Yüzünde ne bir acıma, ne de sahte bir teselli ifadesi vardı. Sadece omuzlarıma binen o felaketi sırtlanmaya hazır bir adamın ağırlığıyla içeri yürüdü.
Yatağın kenarına, hemen yanıma oturdu.
Aramızda yarım adımlık bir mesafe vardı ama varlığı, bu odadaki o dondurucu ayazı biraz olsun kırıyordu. Bakışlarını karşıdaki boş duvara dikti, derin bir soluk bıraktı. "Buket'i kliniğe aldılar," dedi Kürşat, sesi pürüzlü ve toktu. "Babam başında. Ameliyata alacaklar hemen. Durumu stabil, kalbi güçlü... Yaşayacak Akça."
Cevap vermedim. Göğsümdeki o küçük hırkayı biraz daha sıktım sadece.
Kürşat başını bana doğru çevirdi. O ela gözlerinde insanın içini delen bir dikkat vardı. Elini kaldırıp omzuma koydu; parmakları kumaşın üzerinden tenimi sıktı, beni bu karanlık kuyunun dibinden çekip çıkarmak ister gibi.
"Merak etme," dedi Kürşat, her hecesine çelik gibi bir güven yerleştirerek. "Teoman'ın döndüğünü bilmemesi için her şeyi yapacağım. Şehre indiğimiz andan itibaren bütün kameraları, gümrük kayıtlarını, liman sinyallerini kör edeceğim. Varnalıların radarına tek bir gölgemiz bile düşmeyecek. Söz veriyorum sana."
Boğazımdan acı, zehir gibi bir hırıltı koptu. Gözlerimi hırkadan ayırıp Kürşat'a çevirdim. O kömür karası gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı yakıp geçiyordu. Dudaklarım titreyerek aralandı:
"Kızım..." dedim, sesim odanın içinde kırık bir cam gibi dağıldı. "...O, kızını ölü biliyor Kürşat. O bir kızı olduğunu bilmiyor. Bütün camia, o yeraltındaki bütün o leş kargaları Akça Arel'in kızı doğmadan öldü biliyor!" Nefesim tıkandı, göğsüm hızla inip kalktı.
"Ya görürse?..." diye devam ettim, çaresizliğim sesime bir çığlık gibi oturdu. "O şehre indiğimizde... Teoman onu bir şekilde görürse, onun kendi kanı olduğunu anlarsa... Onu benden alırsa ben ne yapacağım Kürşat?! Söylesene, ben ne yaparım?!"
Kürşat elini omzumdan çekmedi, aksine daha da sıktı. Gözlerini bir milim bile kaçırmadı benden. "Öyle bir şey olmayacak," dedi, sesi bir ferman gibi netti. "Ben elimden geleni yapacağım. O şehri altüst edeceğiz, o teşkilat artıklarının gırtlağına basacağız, Balım'ı bulacağız... Ve geri buraya döneceğiz. Yine bu eve geleceğiz Akça. Yine o bahçede salıncak kuracağız, yine o verandada oturup gülüp eğleneceğiz, mutlu olacağız. İnan bana."
Durdum.
Kürşat'ın o yüzündeki umuda, o kurduğu masum cümleye baktım. Dudaklarımın kenarı usulca, insanın içini kanatacak kadar buruk, acı dolu bir tebessümle kıvrıldı.
Gözümden bir damla yaş daha kaydı çeneme doğru. Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Hayat cidden eğlenceli mi Kürşat?..." dedim, sesim bir fısıltıdan farksızdı ama her kelimesi bir hançer gibi odaya saplandı.
Kürşat kaşlarını çattı, sessiz kaldı. Gözlerimi onun ela gözlerine kilitledim. İçimde bir yıldır bastırdığım, üstünü o sahte banliyö huzuruyla örttüğüm bütün o irin, bütün o cerahat bir anda yarıldı: "Söylesene bana... Hayat eğlenceli mi gerçekten? Sevdiğim adam... Kocam dediğim, koynuna girdiğim, kokusunu ezberlediğim adam kardeşimin ölüm emrini verdi benim! Can dostum dediğim adam, bu dünyada arkamı döndüğüm tek insan gözlerimin önünde, bir hiç uğruna kafasından vurularak öldürüldü!"
Nefesim daraldı, kelimeler boğazımı parçalayarak dökülmeye devam etti:"Sevdiğim adam bana denizin ortasında, gözünü kırpmadan ateş etti Kürşat! Sevdiğim adam saçma sapan bir teşkilat oyunu uğruna, bir intikam masalı uğruna benim duygularımla oynadı... Bana dokundu, beni kendine bağladı, sonra beni o uçurumun kenarında yapayalnız bıraktı! Sence hayat eğlenceli mi Kürşat?! Sence ben bir daha gerçekten gülebilir miyim?!"
Odanın içine mezarlık kadar ağır bir sessizlik çöktü.
Kürşat tek bir kelime bile etmeden beni dinledi. Yüzündeki o kaslar öyle bir gerildi ki, çene kemiklerinin derisini deleceğini sandım. Elini omzumdan çekti ama geri adım atmadı. Gövdesini biraz daha bana doğru eğdi. Ela gözlerinde o tanıdığım, yeraltının karanlığında bilenmiş o vahşi pırıltı belirdi. "İntikam alacaksın Akça," dedi Kürşat. Sesi fısıltının da altındaydı ama bir merminin namludan çıkış hızı kadar sertti. "Sana yapılanları unutup devam etmeyeceksin. Bu dünyada hiçbir şey olmamış gibi o bahçede çiçek sulayarak o içindeki ateşi söndüremezsin zaten. O adam sana ne yaşattıysa... o sınırda, o denizin ortasında, o villada sana ne çektirdiyse, bin beterini sen de ona yaşatacaksın! Yaşatacaksın ki o içindeki fırtına dursun. Yoksa o yangın seni diri diri kül eder."
Duraksadı. Yüzüme biraz daha yaklaştı. "Ama artık farklı," dedi.
Kaşlarım çatıldı. Gözlerimdeki o yaşların arasından ona baktım. "Farklı olan ne Kürşat? Ne değişti?"
"Duygular," dedi Kürşat, hiç tereddüt etmeden. Dudaklarının kenarında karanlık bir kıvrım oluştu. "O adam sana köpek gibi aşık Akça." İçimden bir ürperti geçti. "Sen ne kadar intikam alırsan al..." diye devam etti Kürşat, kelimelerin üzerine basa basa. "...onun canını ne kadar yakarsan yak, kafasına silah da dayasan, o herifin sana olan duygularını değiştiremezsin. O adam o aşkın içinde boğuluyor."
Acı bir nefes çektim içime. Başımı iki yana salladım, dudaklarım titredi: "Daha onu tanımıyorsun Kürşat... Teoman Varnalı'nın ne kadar acımasız bir canavar olduğunu bilmiyorsun sen. Onun için güçten ve intikamdan başka hiçbir şeyin değeri yoktur."
Kürşat hafifçe gülümsedi. O serseri, ukala tebessüm bir anlığına o sert yüzüne geri döndü ama gözlerindeki ciddiyet yerli yerinde duruyordu.
"Tanımıyorum..." dedi Kürşat, başını hafifçe eğerek. "Doğru, o herifle masaya oturmadım, geçmişini senin kadar bilmem. Ama gördüm Akça."
Ela gözlerini doğrudan o kömür karası gözlerime dikti.
"O depoda... O herifin kafasına silah dayanmışken, dört adamın altında yerdeyken sana bakarkenki o gözlerini gördüm ben. Bir insanın içindeki bütün dünya yıkıldığında nasıl bakarsa öyle bakıyordu sana. Kendi canını, annesini, o koca imparatorluğunu unuttu; sadece senin için feryat etti o adam. Ve bu bile yetti. Bir erkeğin bir kadına nasıl yandığını anlamak için onunla kırk yıl yaşamana gerek yok. O adam senin elinde bir saatli bomba Akça. Ve o bombanın pimi de sadece senin parmaklarının arasında."
Cevap veremedim.
Kürşat'ın sözleri göğsümün tam ortasına, o taşlaşmış kalbimin üzerine koca bir kaya gibi oturdu. O depodaki Alaz'ın haykırışı... "Akça'm... Kurban olayım bak bana" diyen o çatallanmış, ağlamaktan helak olmuş sesi zihnimin odalarında bir kez daha yankılandı. Ama hemen arkasından o karlı dağlardaki telsiz sesi geldi.
İki farklı adam. İkisi de aynı bedende, ikisi de aynı kollarla bana sarılmıştı.
Yavaşça ayağa kalktım. Elimdeki küçük yün hırkayı özenle katladım, sırt çantasının en korunaklı, fermuarlı gizli gözüne yerleştirdim. Çantanın ağzını kapattım. Fermuarı çekerken çıkardığı o sert ses, bu odadaki son tereddüt kırıntısını da biçip attı.
Çantayı tek omzuma astım. Belimdeki kılıfı kontrol ettim; tabancam oradaydı, soğuk namlusu tenime değiyordu.
Kürşat da ayağa kalktı. Boy farkından dolayı üzerime düşen o heybetli gölgesiyle bana baktı.
"Hazır mısın?" dedi Kürşat.
Gözlerimi ona çevirdim. Yüzümdeki bütün o yaşlar kurumuştu; yerini mermerden farksız, duygudan tamamen arınmış o ölümcül maskeye bırakmıştı. "Kızımı almaya gidiyoruz Kürşat," dedim, sesim bir mezar sessizliği kadar sakindi. "Ve önümüze kim çıkarsa çıksın... Teşkilat, geçmiş ya da Teoman Varnalı... Hepsini o cehennemin içinde yakacağız."
Kürşat başını salladı. Kapıya doğru yürüdü, ardından bana dönüp başıyla dışarıyı işaret etti: "Hadi o zaman. Gece bitmeden okyanusu aşmamız lazım." Odanın kapısından çıkarken arkama son bir kez bile bakmadım. Çünkü biliyordum; bir yıl önce kaçtığım o topraklara bu kez bir kurban olarak değil, o şehri ateşe verecek bir kıyamet olarak dönüyordum.
ALAZ MİRAÇ VARNALI
İnsanın kendi cehennemini kendi elleriyle inşa etmesi ne garip bir lanetti. Bir uçurumun kenarında durup aşağıya bakarsın; dibi görünmeyen o karanlık seni korkutur sanırsın ama asıl korkunç olan, o boşluğa kendi rızanla, bile isteye, sevdiklerini de peşinden sürükleyerek atlamaktır. Ben o uçuruma tek başıma atlamamıştım. Ben o uçuruma, saçlarının tek bir teline dünyaları kurban edeceğim o kadını ve onun karnında filizlenen o minicik, günahsız nefesi de fırlatıp atmıştım. Bir yıl... Tam koca, sağır edici, kan kokulu üç yüz altmış beş gün. Şehir beni ayakta sanıyordu. İstanbul'un yeraltı, limanlar, sevkiyatlar, o karanlık masalarda oturan kravatlı leş kargaları hâlâ Teoman Varnalı'nın adını duyduğunda ceketlerinin önünü ilikliyor, gözlerini yere indiriyordu. Teoman Varnalı onlar için acımasızdı, bir ölüm makinesiydi, annesini vuran kadının peşinde şehri ateşe veren bir hükümdardı. Ama kimse bilmiyordu... Kimse bu villanın kalın duvarları ardında, gecenin zifiri karanlığında Alaz'ın nasıl parça parça öldüğünü, dizlerinin üzerine çöküp kendi günahının irinini nasıl kustuğunu bilmiyordu. Çünkü Teoman Varnalı bir imparatordu belki ama Alaz... Alaz, sevdiği kadının gözleri önünde öz kardeşini vurdurmuş bir cellat, kendi kızının katiliydi.
O gece... O paslı deponun tavanını döven o beyaz sis bulutu beynimin kıvrımlarına öyle bir kazınmıştı ki, ne zaman gözlerimi kapatsam burnuma o kimyasal gaz ve barut kokusu doluyordu. Akça'nın o betonun üzerine çöküşü...
O kaskatı kesilişi, ardından başlayan o insanlık dışı, o histerik kahkahası... Saç diplerini kanatana kadar yolarken, dudaklarını dişlerinin arasında ezip "Kardeşimmiş... Haha! Öz be öz kardeşimmiş!" diye haykırırken yüzüne oturan o delilik... Ben o gün orada vurulmuştum aslında. Demir'in ya da o Sancarlı piçinin kurşunlarıyla değil; Akça'nın bana bakarken gözlerinden fışkıran o saf, o dondurucu nefretle bin parçaya ayrılmıştım. Annemi alnının çatına kurşun sıkmıştı. Fulya Varnalı'nın cansız bedeni kan gölünün ortasına yığılmıştı ama benim canım anamın cesedine değil, o sisin içinde kaybolan Akça'mın ardından yanmıştı.
Ve sonra... O haber.
O depodan sonraki üçüncü gün, yeraltı hastanelerinden birinden Demir'in getirdiği o tek sayfalık, yırtık pırtık kriz raporu.
"Ağır travmaya bağlı düşük... bebek öldü."
O kağıdı elime aldığım an göğüs kafesimin içindeki kalbin durduğunu hissetmiştim. Kızım... Koridorlarda peşimizde dolanacak olan o minik patikli kızım... Adını Balım koyacağım, saçlarını tıpkı annesi gibi öreceğim o can parçası, daha bu dünyanın kirli havasını ciğerlerine çekemeden ölmüştü. Annesi o şokla, o cinnetle, benim kanımdan olan o bebeği düşürmüştü. Öldürmüştüm onu.
Kuzey'i vurduğum o karlı sınırda aslında sadece o çocuğu değil; yıllar sonra doğacak kendi evladımı da toprağa gömmüştüm. Akça haklıydı. O deponun zemininde haykırdığı her kelime, tenime damgalanmış birer cehennem mührüydü: "Benim kızımın babası bir çocuk katiliymiş!"
Kendi kızımın katiliydim ben.
Villanın en üst katındaydım. Koridorun en ucundaki o kapının önünde...
Elimdeki yarısı boşalmış kristal viski şişesini sıkmaktan parmak boğumlarım beyazlamıştı. Bir yıldır bu kapının kilidi açılmamıştı. Evdeki hiçbir hizmetlinin, Demir'in bile bu eşikten içeri adım atmasına izin vermemiştim. Burası benim türbemdi; burası benim kendi ellerimle kazdığım o küçük mezarlıktı.
Cebimden çıkardığım anahtarı titreyen parmaklarımla kilit yuvasına soktum. Klik.
Ses, boş koridorda bir tabutun kapanışı gibi yankılandı.
Kapıyı usulca ittim. Menteşelerin o acı gıcırtısıyla birlikte yüzüme çarpan hava... Dışarıdaki soğuk ayazdan bile daha keskindi. Burası toz, tiner, yarım kalmış ahşap ve terk edilmiş bir rüya kokuyordu.
İçeri adım attım. Işığı yakmadım; yakamazdım. Bu odanın aydınlığa tahammülü yoktu. Balkon kapısının tülünden süzülen solgun sokak lambasının sarımtırak ışığı, odanın ortasındaki o yarım kalmış dünyaya vuruyordu.
Odanın köşesinde, üzeri beyaz bir çarşafla örtülmüş o ahşap beşik duruyordu. Bacaklarım bedenimin ağırlığını taşımadı. Dizlerimin bağı çözüldü; beşiğin hemen yanındaki o soğuk parkelerin üzerine, duvara sırtımı vererek çöktüm. Sırtımdaki o sızı omurgamdan yukarı doğru tırmandı ama hissetmedim bile.
Şişeyi kafama diktim. Viskinin boğazımı yakan, ciğerlerimi dağlayan o acı tadı genzime doldu. Öksürmedim. O yangın, içimdeki cehennemin yanında bir serinlik gibi kalıyordu. Şişeyi yere bıraktım; cam parkeye çarptığında çıkan o tok ses odayı doldurdu.
Bakışlarım, beşiğin hemen altındaki küçük komodinin üzerinde duran o şeye kaydı.
Elim uzandı. Titreyen, damarları fırlamış, kavgadan ve baruttan yara bere içindeki o kanlı parmaklarım, komodinin üzerindeki o minicik beyaz örgü patiğe dokundu.
İki parmağımın arasına aldım onu. Bir avuç bile etmiyordu. Tüy kadar hafifti. İtalya'dan getirttiğim o beyaz kumaştan, üzerine minicik gümüş ipliklerle ayıcık işlenmiş o tek patik. Diğeri nerede kalmıştı, Akça giderken yanında mı götürmüştü bilmiyordum. Patiği burnuma yaklaştırdım. Kokusunu aradım... Olmayan, bu dünyaya hiç gelmemiş, nefesini hiç soluyamadığım o kızımın kokusunu aradım.
Yoktu. Sadece toz kokuyordu. Sadece ölüm kokuyordu.
"Balım..." Dudaklarımdan dökülen o isim, odanın duvarlarına çarptı. Bir hıçkırık göğüs kafesimi öyle bir yardı ki, iki büklüm oldum. Başımı dizlerimin arasına gömdüm.
"Balım'ım... Güzel kızım..."
Gözlerimden boşalan o sıcak yaşlar kot pantolonumun dizlerine, oradan da parkelere damladı. Bir yıldır bu villada hiç kimsenin görmediği o Teoman Varnalı, bu boş beşiğin dibinde bir köpek gibi inleyerek ağlıyordu.
"Baban seni koruyamadı güzelim... Baban seni daha doğmadan kendi günahının çukuruna gömdü. Affetme beni... Sakın affetme beni kızım."
Patiği göğsüme, gömleğimin içine, kalbimin tam üzerine bastırdım. Tırnaklarımı etime geçirdim.
Zihnimin içinde Akça'nın sesi dönüp duruyordu. O kolyeyi öğrendiği anki bakışı... O kömür karası, içine dünyaları sığdırdığım gözlerindeki o karanlık. O gözler bana hiçbir zaman yalan söylememişti; bana aşıkken de bir yangındı, benden nefret ederken de.
Ve ben o kadını... O beni her gece rüyalarımda kurşuna dizen kadını, canımdan çok seviyordum.
Öfke duyamıyordum ona. Annemi vurmuştu; gözümün önünde tetiği çekip Fulya Varnalı'yı yere sermişti ama ben ona tek bir an bile kin güdemiyordum. Çünkü haklıydı. Çünkü ben onun dünyasını başına yıkmıştım. Ben onun kardeşinin canını almış bir iblistim. "Neredesin Akça?..." diye fısıldadım karanlığa doğru. Sesim çatallanmış, boğazım kan gibi yanıyordu. "Hangi cehennemin dibindesin?... Yaşıyor musun sen? Nefes alıyor musun? O gözlerin hâlâ bu dünyaya nefretle bakıyor mu?..."
Biliyordum, bir yerlerdeydi. O Sancarlı piçiyle, o telsizdeki gölgelerle birlikte kaçmıştı. Şehri altüst etmiştim, Bulgaristan sınırındaki bütün köyleri, dağ evlerini yakıp yıkmıştım ama tek bir iz bile bulamamıştım. Sanki yer yarılmış, içine girmişti. Bazen çıldıracak gibi oluyordum; bazen onun da öldüğünü, o travmanın ardından bu dünyadan çekip gittiğini düşünüyordum. İşte o an... İşte o an aldığım her nefes haram oluyordu bana.
Eğer Akça öldüyse, bu şehri, bu holdingi, bu nefes alan bedenimi neden ayakta tutuyordum ki?
Tam o sırada, odanın aralık kapısından gelen o hafif ahşap gıcırtısı ve ardından koridordaki adımlar duyuldu.
Gözlerimi açmadım. Başımı dizlerimin arasından kaldırmadım bile. Adımların kime ait olduğunu biliyordum; bu evde bu kata çıkma cesaretini gösterebilecek tek bir adam vardı.
Demir kapının eşiğinde durdu. Odanın loş ışığında devasa gölgesi parkelerin üzerine düştü. Üzerinde siyah takım elbisesi, kulağında telsiz kulaklığı vardı. Bir süre içerideki bu harabeye, yerdeki boş şişeye ve benim beşiğin dibinde iki büklüm olmuş halime baktı. Yüzündeki o sert, sadık ifadenin altındaki acımayı, o derin çaresizliği ses tonundan bile hissedebiliyordum.
Demir içeriye doğru iki adım attı. Boğazını temizledi.
"Abi..." dedi Demir, sesi olabildiğince alçak, bir hastanın odasına girer gibi temkinliydi.
Cevap vermedim. Elim kalbimin üzerindeki o minik patikte kenetli kaldı.
Demir derin bir nefes aldı. Yerdeki boş viski şişesine bir bakış attı, sonra gözlerini bana çevirdi. "Abi... İyi gözükmüyorsun. İçme artık şunu kurban olayım. Günlerdir ağzına tek lokma koymadın, gözünü kırpmadın. Kendini helak ediyorsun burada."
Dişlerimi sıktım. Çene kemiklerim birbirine öyle bir kenetlendi ki, şakaklarımdaki damarlar zonkladı. Yavaşça, sanki boynumdaki bütün omurlar kırılmış gibi başımı kaldırdım. Dağınık, uzamış siyah saçlarımın arasından, kan çanağına dönmüş gözlerimi Demir'e diktim. Sesim bir mezarın içinden çıkıyormuş gibi pürüzlü, boğuk ve zehir zemberek çıktı: "Defol git Demir."
Demir bir milim bile geri adım atmadı. Omuzları çöktü ama gözlerini benden kaçırmadı. "Abi yapma böyle. Aşağıda işler bekliyor. Karadeniz sevkiyatının raporları geldi, limandaki adamlar senin talimatını bekliyor. Şehir kaynıyor abi... Sen böyle kendini bu odaya kapatırsan-"
"Sana defol git dedim!" diye kükredim bir anda.
Sesim boş odanın duvarlarında patladı, ahşap beşik hafifçe titredi. Sırtımı duvardan ayırıp doğruldum, parmağımı kapıya doğru uzattım: "Defol git Demir! Görevini yap! Git o kapıda bekle, git o itlerin başında dur! Benimle ne işin var senin?!"
Demir yutkundu. Gözlerindeki o sadakat, bir adamın kendi canını hiçe sayacağı cinstendi. Başını hafifçe eğdi, sesi içimi dağlayacak kadar net çıktı: "Benim görevim sizsiniz Teoman Bey. Benim görevim bu aileyi, seni ayakta tutmak. Ben seni böyle ölüme terk edemem. O kadın gitti abi... O kadın bitti! Fulya Hanımı öldürdü, çocuğunuzu düşürdü ve gitti! Bir yıldır yok! Öldü belki de abi, bitti diyorum sana!"
O iki kelime...
O kadın bitti.
Beynimin içinde öyle bir şimşek çaktı ki, gözüm tamamen döndü.
Yerden nasıl fırladığımı, o aradaki üç adımlık mesafeyi nasıl kapattığımı hatırlamıyorum bile. Bir yırtıcı gibi Demir'in üzerine atıldım. Sağ elimle takım elbisesinin yakasını öyle bir kavradım ki, kumaşın dikişleri çatırdadı. Demir'i tek bir hamlede kapının pervazına doğru savurdum, sırtını duvara çarptım.
Yüzüm yüzüne bir parmak mesafedeydi. Ağzımdan çıkan viski ve kan kokusu yüzüne çarptı. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi; parmaklarımı boğazına doğru bastırdım.
"Bir daha..." dedim, dişlerimin arasından tükürür gibi, her heceyi Demir'in etine kazıyarak. "...Bir daha onun hakkında 'o kadın' dersen... Bir daha Akça'nın adını o leş ağzına alıp 'öldü, bitti' dersen, yemin ederim seni bu ellerimle boğarım Demir! Kendi ellerimle sıkarım o gırtlağını!"
Demir nefes almakta zorlandı ama gözlerini bir an bile kırpmadı. Ne bir korku vardı yüzünde, ne de bir direnç. Kollarını iki yana hafifçe açmış, benim o cinnetime boyun eğmiş gibi duruyordu. "Vur abi..." dedi Demir, boğuk bir fısıltıyla. "İstersen çek silahını sık kafama. Ama gerçek bu. O kadın senin hayatını yıktı. Kızını aldı senden, anneni aldı... Seni bu yaşayan ölüye çevirdi."
Göğsüm bir körük gibi hızla inip kalkıyordu. Demir'in yakasındaki ellerim titremeye başladı.
Haklıydı... Kahretsin ki haklıydı. Ama bu hakikat benim canımı yakmıyordu; bu hakikat beni delirtiyordu. Çünkü dünya üzerindeki hiç kimse, Akça'nın benden aldıklarının, benim ondan çaldıklarımın yanında bir hiç olduğunu anlamıyordu. Ben onun kardeşini almıştım. Ben onun masumiyetini, güvenini, çocukluğunu almıştım. O benden ne alsa azdı. Canımı istese, şu an kapıdan girip o silahı alnımın çatına dayasa, tek bir saniye bile gözümü kırpmadan tetiği parmaklarının arasına bırakırdım. Ellerim Demir'in yakasından yavaşça çözüldü. Parmaklarım dermansızca aşağıya düştü.
Bir adım geriledim. Başımı iki yana salladım. Yüzümdeki o vahşi öfke bir anda buharlaştı; yerini insanın içini çürüten o dipsiz, çaresiz yorgunluğa bıraktı.
"Benim görevim sizsiniz dedin ya Demir..." dedim, sesim artık bir fısıltıdan farksızdı. Yere, o boş beşiğin gölgesine baktım. "...O zaman sana dediğimi yap. Çık bu odadan. Beni yalnız bırak."
Demir derin bir nefes aldı. Ceketinin yakasını düzeltti. Bana baktı; o kapkara gözlerindeki o tükenmişliği, o yaşayan cenazeyi gördü. Bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama vazgeçti. Bu adama söylenecek hiçbir sözün, hiçbir mantığın teselli veremeyeceğini çok iyi biliyordu. "Aşağıdayım abi..." dedi Demir, sesi kırık bir teslimiyetle çıkarak. "Bir şey olursa... Telsiz açık."
Demir sessizce arkasını döndü. Ağır adımlarla koridordan aşağıya doğru indi. Adım sesleri merdivenlerde kaybolduğunda, kapıyı arkasından usulca çektim.
Oda yine o mezarlık sessizliğine gömüldü. Tekrar beşiğin yanına, yere çöktüm. Sol elimi göğsüme götürdüm. Gömleğimin altındaki o minik beyaz patiği tenime bastırdım. Sıcaklığı göğsümün ortasını yaktı. Başımı arkamdaki soğuk duvara yasladım, gözlerimi tavandaki o yarım kalmış boyaya diktim.
"Akça..." diye mırıldandım karanlığa.
Gözümden bir damla yaş daha süzülüp sakallarımın arasına karıştı. "Neredesin be güzelim?... Neredesin benim canımı alan kadın? Bir gün olsun... Sadece tek bir saniye olsun rüyama girsen... O gözlerinle bir kere daha nefretle baksan bana, razıyım. Yeter ki nefes aldığını bileyim. Yeter ki o kızımın mezarını bana göster..."
Şehir dışarıda uyuyordu. Boğaz'ın karanlık suları kıyıları dövüyor, rüzgar villanın çatısında uğulduyordu.
Ve Teoman Varnalı, o koca imparatorluğun sahibi, o gece de kızının hiç giyemediği o tek patiği kalbine bastırarak, kendi günahlarının zindanında sabahı beklemeye devam etti.
AKÇA AREL
Uçağın motorlarının o boğuk, aralıksız uğultusu, saatlerdir kabinin içinde zihnimin odalarını döven tek sesti.
Okyanusun binlerce metre üzerinde, zifiri karanlığın ortasında, bulutların arasında asılı kalmıştık. Kabinin içindeki soluk sarı loş ışık, deri koltukların üzerine donuk gölgeler düşürüyordu. Kürşat karşımda oturuyordu; bacaklarını iki yana açmış, dirseklerini masaya dayamış, önündeki haritaya ve tabletin ekranındaki radar sinyallerine bakıyordu. Saatlerdir tek kelime etmemişti. Bazen başını kaldırıp bana bakıyor, dudaklarını aralayacak gibi oluyor ama yüzümdeki o taş kesilmiş, ruhunu cehenneme teslim etmiş ifadeyi görünce susmayı tercih ediyordu.Çünkü ben konuşacak halde değildim.
Sol elimin parmakları,
dizlerimin üzerinde duran o küçük sarı plastik çıngırağa kenetlenmişti. Bazen tırnaklarım çıngırağın dişlerine öyle bir batıyordu ki, parmak uçlarımın zonklamasını ta göğsümün ortasında hissediyordum. Cebimde ise Balım'ın o minicik pudra rengi hırkası vardı. Burnumu yaklaştırıp koklamak istemiyordum artık; kokladıkça içimde bir kadın değil, yavrusu parçalanan bir kurt uluyordu ve o ses beni deliliğin sınırına fırlatıyordu.
Pencereden dışarıya baktım. Sonsuz, dipsiz bir karanlık...
Bir yıl önce bu gökyüzünü aşarken içimde bir anne vardı; karnında taşıdığı masumu kurtarmak için geçmişini, kocasını, kardeşinin hatırasını yakıp küle çeviren bir kadın. Şimdi ise aynı gökyüzünü tersine yarıp geçiyordum. Ama bu sefer kaçmak için değil; o cehennemin kapısını tekmeleyip içeri dalmak için.
Masanın üzerindeki sahte kimlik kartları, pasaport kılıfları bana yabancı bir tiyatronun dekorları gibi görünüyordu. Kürşat'ın Amerika'daki o masada hazırladığı o "yeni isimler", "güvenli protokoller"... Hiçbiri umurumda değildi.
Elim uzandı. Masanın üzerindeki o sahte pasaportları tek bir hamlede avcuma aldım. Kürşat gözlerini ekrandan kaldırıp kaşlarını çattı.
"Ne yapıyorsun Akça?" dedi, sesi motor gürültüsünün arasından boğukça çıkarak. Cevap vermedim. İki elimle o sahte kimlikleri, o uyduruk Amerikan vizelerini ortadan ikiye, sonra bir kez daha dörde yırttım. Kağıtların yırtılma sesi kabinde bir kırbaç gibi şakladı. Yırtılmış parçaları masanın ortasına, kül tablasının içine fırlattım.
Kürşat donakaldı. Ela gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir öfke kıvılcımı çaktı. "Delirdin mi sen?! Gümrükten nasıl geçeceğiz sanıyorsun? Bütün havalimanı kameraları, istihbarat ağları..."
"Ben Manal Arel'im Kürşat," dedim. Sesim bir mezar taşının soğukluğundaydı; tek bir titreme, tek bir duygu kırıntısı yoktu. Gözlerimi onun gözlerine diktim. "Ben o şehre başka bir kadının adının arkasına saklanarak girmeyeceğim. Gizli kimlik yok. Sahte pasaport yok. Ben o topraklara kızımı almaya gidiyorum; bir hırsız gibi kaçak göçek değil, o teşkilatın da, Varnalıların da boğazına çökecek olan kadın olarak ineceğim o piste."
Kürşat derin bir nefes verdi. Sırtını koltuğa yasladı, kollarını göğsünde bağladı. Yüzündeki o kaslar öyle bir gerildi ki, çene kemiklerinin derisini deleceğini sandım. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı; o her zamanki deli, gözü kara sırıtışı yüzüne geri döndü. "Valla..." dedi Kürşat, başını iki yana sallayarak. "Bazen unutuyorum karşımda kimin olduğunu. Doğru ya, sen Bulgaristan dağlarında adını duyanların altına sıçtığı Manal Arel'sin. Sahte kimlik sana hafif gelir."
"Kızım nerede?" diye sordum, konuyu anında o tek gerçeğe bağlayarak. "Baban son sinyali yakaladı mı?" Kürşat önündeki tableti bana doğru çevirdi. Ekrandaki haritada kırmızı bir nokta sabitlenmişti.
"Uçakları yarım saat önce Atatürk Havalimanı'nın eski askeri kargo bölgesine teker koydu," dedi Kürşat, sesi tamamen taktik bir tona bürünerek. "Pistin en uç noktasında, hangarların arkasındaki kör alana çekmişler uçağı. Babam havalimanının o bölgesindeki ana kameraları kör etti ama içerideki hareketlilik normal değil. Uçağın etrafında en az üç tane siyah camlı minibüs var. Çocuğu orada uzun süre tutmazlar Akça. Bir yere aktaracaklar."
"Nereye?"
"Büyük ihtimalle şehre sokmayacaklar," dedi Kürşat, haritadaki sahil şeridini parmağıyla göstererek. "Çatalca taraflarında, eski ormanlık alanda teşkilatın yıllardır kullandığı güvenli evler var. Ya da doğrudan Karadeniz hattına, Şile taraflarına kaydıracaklar. Çünkü onlar da biliyor; İstanbul merkezine girerlerse sadece bizden değil, Varnalılardan da kaçamazlar. Teoman'ın şehirdeki radar ağı bir karıncayı bile tespit eder."
Teoman'ın adı geçtiğinde göğsümün ortasında kaskatı bir taş oturdu ama yüzümün tek bir kası bile oynamadı. "Teoman umurumda değil," dedim, kelimeleri dişlerimin arasında eze eze. "Karşıma çıkarsa onu da ezerim. Benim tek bir hedefim var: O uçaktan inen minibüslerin tekerini kesmek, o adamların gırtlağını parçalamak ve Balım'ı o kolların arasından almak."
"Alacağız," dedi Kürşat, elini masanın altındaki ağır taktik çantaya atarak.
Çantayı masanın üzerine koyup fermuarını açtı. İçinden iki adet susturuculu Glock, ekstra şarjörler, seramik gövdeli bıçaklar ve gece görüş aparatları çıktı. Silahlardan birini aldı, mekanizmasını çekip bıraktı. Silahı bana doğru uzattı. Kabzasını kavradım. O soğuk çelik avcuma öyle bir oturdu ki... Parmaklarım tanıdık bir hafızayla tetiğin çevresinde kilitlendi. Namluyu geriye çekip ilk kurşunu yatağına sürdüm. O mekanik ses, kabinin içindeki havayı barutla doldurdu.
"Piste nasıl ineceğiz?" diye sordum. "Kargo hangarı askeri bölgeye yakın. İniş iznimiz ne?"
Kürşat sırıttı. "İniş iznimiz babamın eski istihbarat kodları. Uçak kuleye acil durum hidrolik arızası bildirimi yaptı. Bizi ana piste değil, tam da onların olduğu kargo hangarlarının üç yüz metre ilerisindeki yardımcı piste indirecekler. Teker değdiği an durmayacağız; apronun kapısına kadar motorları kapatmayacak pilot. Kapı açıldığı an atlayacağız."
Uçağın burnu hafifçe aşağıya doğru eğildi. Kabin basıncı değişti, kulaklarımda hafif bir tıkanma hissettim. Pilotun kabin amfi sisteminden gelen tok sesi duyuldu: "İniş için alçalıyoruz. İstanbul hava sahasındayız."
Kürşat ayağa kalktı. Üzerindeki siyah taktik ceketin fermuarını çekti, silahını beline yerleştirdi. Ben de ayağa fırladım. Çantadan siyah montumu giydim; silahımı belimdeki kılıfa kilitledim. Çıngırağı montumun fermuarlı iç cebine, tam kalbimin üzerine koydum. Üzerine elimi bastırdım.
Geliyorum Balım... Annen geliyor.
Pencereden aşağıya baktım.
Sislerin arasından, o tanıdık siluet belirdi.
İstanbul. Boğaz'ın o karanlık suları, köprülerin uzaktan parıldayan solgun sarı ışıkları ve şehrin üzerine çökmüş o puslu, gri sabah alacakaranlığı... Bir yıl önce bu şehirden kaçarken ardımda cesetler bırakmıştım. Şimdi ise bu şehir beni, benden koparılan o en masum parçamla sınıyordu.
Uçağın tekerlekleri büyük bir sarsıntıyla piste çarptı.
Lastiklerin asfalttan yükselen o çığlığı kabini titretti. Gövde şiddetle sarsıldı ama pilot gaz kesmedi; uçağın hızını koruyarak eski askeri kargo hangarlarına doğru yöneldi.
Kürşat kapının yanındaki hidrolik kolu tuttu. Yüzündeki ela gözler tamamen avına kilitlenmiş bir kurdun soğukluğuyla parıldıyordu.
"Hazır mısın Manal?" dedi Kürşat. Gözlerimi kapıya diktim. O kömür karası gözlerimin dibindeki ateş, bütün şehri yakacak kadar harladı.
"Aç şu kapıyı," dedim.
Hidrolik kol aşağı indi. Kapı büyük bir tıslamayla aralandı; İstanbul'un o nemli, deniz ve egzoz kokan soğuk sabah rüzgarı yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Tekerlekler henüz tam durmamıştı. Hangarın önündeki sarı ikaz ışıkları sisin içinde yanıp sönüyordu.
Ve iki yüz metre ileride...
O kargo uçağının kapağı açıktı. Siyah camlı iki minibüsün farları yanıyordu. Maskeli adamlar kargo bölümünden siyah bir puseti, o minicik bedenin olduğu o puseti minibüsün içine doğru yüklüyorlardı. Kürşat'la aynı anda, hareket halindeki uçaktan asfaltın üzerine atladık.
Botlarım İstanbul toprağına bastığı an... Kıyametin ilk adımı atılmıştı.
Asfaltın soğuğu botlarımın tabanından yukarıya doğru bir elektrik akımı gibi tırmandı.
Sis, pistin üzerini kalın, süt beyazı bir kefen gibi örtmüştü ama iki yüz metre ilerideki o sarı ikaz lambalarının titrek ışığı, gözbebeklerimin içine bir hedef tahtası gibi kilitlenmişti. Uçağın tekerleklerinin çıkardığı o tiz gıcırtı geride kalırken, ciğerlerime dolan İstanbul ayazı içimdeki Manal'ı çoktan uyandırmıştı.
Koşmadım; gölgelerin arasına, yerdeki servis rampalarının, yakıt tankerlerinin ve paslı kargo konteynerlerinin ardına süzüldüm.
Kürşat solumdaydı. O koca cüssesine rağmen zemine tek bir çakıl tanesini bile çıtırdatmadan basıyordu. Sağ elindeki susturuculu Glock namlusu aşağıya dönük, ela gözleri arabanın etrafındaki kör noktaları tarıyordu.
Önümüzdeki açık alanda iki siyah camlı minibüs vardı. Biri motorunu rölantide çalıştırıyor, egzozundan çıkan gri duman sisin içinde kayboluyordu. İkincisinin sürgülü kapısı ardına kadar açıktı. Ve oradaydı.
O siyah kumaşla kaplı puset. Kargo uçağının merdivenlerinden indirilen, o minicik bedenin sığındığı o tek parça dünya... İki maskeli adam puseti iki yanından tutmuş, minibüsün arka koltuğuna doğru kaldırıyordu.
Göğüs kafesimin içinde bir şeyler koptu. Bir annenin yavrusunu başkalarının kanlı ellerinde gördüğü o saniyede aklın, mantığın, stratejinin hiçbir hükmü kalmazdı. Gözüm karardı; içimdeki Manal Arel değil, evladını cehennemin ortasından çekip almak isteyen o vahşi kadın öne atıldı.
"Akça, bekle!"
Kürşat'ın fısıltısı kulağımın dibinde bir kırbaç gibi şakladı ama kolumu kavramasına fırsat vermedim. Bedenimi çevirip elinden sıyrıldım.
Konteynerin köşesinden fırladığım o salisede sağ elimdeki Glock havaya kalktı.
Puseti minibüse yerleştiren maskeli adamlardan arkada olanı, bot seslerimi duyup başını çevirdiği o yarım saniyede hayatının hatasını yaptı. Susturucunun ucundan çıkan o boğuk puf sesi, pistteki motor gürültüsünün arasında eriyip gitti.
Kurşun, adamın boynundaki açıkta kalan et parçasına saplandı. Adam tek bir ses bile çıkaramadan, elleri boğazına yapışarak dizlerinin üzerine çöktü; asfaltın üzerine kızıla çalan koyu bir kan boşaldı.
İkinci adam minibüsün içinden silahına davranmaya çalıştı.
İki adım... Aramızda sadece iki adımlık bir mesafe vardı. Sol elimle açık kapının pervazına tutundum, bedenimi yukarı çekip sağ ayağımın tabanıyla adamın çenesine öyle bir tekme savurdum ki, adamın başı minibüsün tavan sacına çarparak geriye savruldu. Bilinci kapanan bedeni iki koltuğun arasına yığıldı.
"Balım!" Ciğerlerimden fışkıran o feryatla kendimi minibüsün içine attım.
Nefesim tıkandı. Titreyen, buz kesmiş parmaklarımı pusete doğru uzattım. Örtüyü tek bir hamlede, can havliyle geriye çektim. "Annem..."
Kelimeler boğazımda dondu.
Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açıldı.
Pusetin içi... boştu.
Yastığın üzerinde sadece Balım'ın o minicik, kenarları dantelli pembe battaniyesi duruyordu. Ve o battaniyenin üzerine bırakılmış, üzerinde balmumuyla mühürlenmiş, kırmızı bir akrep kabartması olan siyah bir zarf.
Yoktu. Kızım orada değildi. "Hayır..." diye inledim. Bir fısıltı gibi başladı sesim ama sonra bir kabusun içinden haykırır gibi delirdi. "Hayır, hayır, hayır!"
Pusetin kumaşını tırnaklarımla parçalamak ister gibi yırttım. Koltukların altına, paspasların arasına baktım. Minibüsün o boş, soğuk zeminini ellerimle dövdüm. "Nerede?! Nerede lan benim kızım?!"
Tam o sırada, minibüsün ön konsoluna monte edilmiş olan telsizden hışırtılı bir frekans açıldı. Cızırtının ardından gelen o ses... Buz gibiydi. Bir mezar kadar derin, insanın sinir uçlarını jiletle kazıyacak kadar yapay ve duygusuzdu: "Hoş geldin Manal Arel..."
Dondum kaldım. Kanım çekildi, parmaklarım o pembe battaniyenin üzerinde kaskatı kesildi.
"Babanın yarım bıraktığı, annenin canıyla mühürlediği o borcu ödemek için seni bekliyoruz. Kızın... doğru ellerde. Kanının ait olduğu topraklarda. Eğer o minik kalbin atmaya devam etmesini istiyorsan, geçmişin küllerini karıştırmayı bırakıp sana çizilen yoldan yürüyeceksin."
Telsizden gelen tek bir çıt sesiyle hat kapandı.
O an... Zihnimin içinde bir duvar daha yıkıldı. Puset bir tuzaktı. Uçaktan indirilen o ilk grup sadece bir yemdi; Balım'ı çoktan, biz henüz inmeden önce diğer çıkıştan, pistin kör noktasından başka bir araçla kaçırmışlardı. Kızımı bir piyon gibi, beni bu şehrin labirentlerine çekmek için kullanıyorlardı.
Yere çöktüm. Minibüsün zemininde, Balım'ın o pembe battaniyesini göğsüme bastırıp iki büklüm oldum. Başımı koltuğun kenarına vurdum.
"Allah kahretsin!" diye kükredim, avazım çıktığı kadar. "Allah sizin belanızı versin!"
Kürşat minibüsün kapısında belirdi. Yerde yatan maskeli adamın üzerinden atlayıp içeri girdi. Boş puseti, battaniyeye sarılmış halimi ve konsoldaki açık telsizi gördüğü an ela gözleri alev aldı. Dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kemiklerinin çatırtısı kulağıma geldi.
"Akça..." dedi, yanıma çöküp elimi battaniyeden ayırmaya çalışarak. "Kalk. Burada kalamayız. Alarmı çalarlar birazdan, kıstırırlar bizi."
"Kızım yok Kürşat!" diye bağırdım yüzüne doğru, gözlerimdeki o kömür karası alevle onu yakmak ister gibi. "Yok! Bu piçler beni oynamak için buraya çekti, Balım ellerinde!"
"Biliyorum!" dedi Kürşat, iki omzumdan tutup beni sertçe sarsarak. "Biliyorum ama dağılamazsın! Dağılırsan o kızı bir daha göremezsin! Kalk ayağa!" Kürşat'ın o demir gibi kavrayışı beni o karanlık kuyudan çekip çıkardı. Yavaşça doğruldum. Battaniyeyi katlayıp montumun fermuarlı iç cebine, Balım'ın sarı çıngırağının hemen yanına soktum. Montumu kapattım.
Tam minibüsten dışarı adım atacağımız sırada Kürşat'ın cebindeki uydu telefonu kulakları sağır eden bir ısrarla titremeye başladı.
Kürşat adımlarını durdurdu. Elini cebine attı, ekrana baktığında yüzündeki o sert çizgi bir anlığına gerildi.
"Babam," dedi fısıltıyla. Yeşil tuşa bastı, telefonu kulağına götürdü: "Baba?"
Karşı taraftan gelen ses öylesine tok ve aceleciydi ki, hoparlör açık olmamasına rağmen minibüsün içindeki sessizlikte Tanju Sancarlı'nın o kurt hırıltısını net bir şekilde duyabiliyordum: "Kürşat! Uçağın peşini bırakın, çocuk orada değil!"
"Biliyoruz baba," dedi Kürşat dişlerinin arasından. "Boş puseti önümüze yem diye attılar. İti indirdik ama çocuk yok."
"Dinle beni!" dedi Tanju Bey, sesi arka plandaki bilgisayar tıkırtıları ve telsiz cızırtılarıyla bölünerek. "Sinyali yakaladım. Teşkilatın İstanbul ayağını yöneten, o kargo uçağının iniş iznini Ankara'dan ve sahadan bağlayan o kilit adamlardan birinin telefonunu kırdım. Şebekenin ikinci adamı... Adı Tarık Denker. Eski istihbarat artığı, şimdi o şebekenin kara para ve transfer işlerini yöneten pisliğin teki. Sinyali canlı düştü önüme."
Kürşat'ın gözleri parladı. Başını kaldırıp doğrudan bana baktı.
"Nerede baba?" dedi Kürşat. "Nerede o herif?"
"Konumunu gönderiyorum cihazına. Adam yalnız değil ama teşkilatın ana üssünden uzakta. Onu konuşturursanız, çocuğun nereye götürüldüğünü sadece o söyler. Elinizi çabuk tutun, sinyal sabit durmaz."
Hat kapandı. Kürşat telefonu indirdi. Cebinden navigasyon cihazını çıkardı; ekrana düşen kırmızı sinyale baktı. Yüzündeki o kaslar öyle bir kilitlendi ki, ela gözlerindeki o avcı ateşi yeniden yandı.
"Bulduk," dedi Kürşat, başını bana çevirerek. "Teşkilatı yöneten o itlerden birinin yerini bulmuş babam. Şebekenin beyni burada, bu şehirde." İçimdeki o boşluk tek bir salisede saf bir intikamla doldu. Gözlerimdeki o kömür karası karanlık bir alev gibi parladı. Glock'umu belime yerleştirdim, montumun fermuarını boğazıma kadar çektim.
"Neredeymiş?" dedim, sesim bir bıçağın sırtı kadar keskin, bir mezar kadar soğuk çıkarak. "Gidelim hemen. Gidip o itin ciğerini sökelim, kızımın yerini söyletelim. Nerede Kürşat?!"
Kürşat bana baktı.
Önce yüzüme, sonra üzerimdeki o simsiyah taktik montuma, kargo pantolonuma, belimdeki silaha ve ayağımdaki çamurlu postal botlara baktı. Ardından kendi üzerindeki koyu renk spor kıyafetleri süzdü.
Dudaklarının kenarı alaycı, garip bir tebessümle hafifçe kıvrıldı. Başını iki yana salladı.
"Bu kılıkla oraya gidemeyiz Akça," dedi Kürşat, son derece sakin bir sesle. Kaşlarım çatıldı. Öfkem beynime sıçradı; bir adım öne çıkıp Kürşat'ın göğsüne doğru dikildim. "Ne saçmalıyorsun sen?!" diye çıkıştım, sesimi alçak ama tehditkar tutarak. "Ne kılığı lan?! Benim kızım onların elinde diyorum, herifin yerini bulduk diyorsun, sen bana kılıktan bahsediyorsun! Neden gidemezmişiz?!"
Kürşat telefonu cebine koydu, kollarını göğsünde bağladı. Yüzündeki o piç kurusu sırıtış bir anlığına geri döndü ama gözlerinde ölümcül bir ciddiyet vardı. "Neden mi?..." dedi Kürşat, başını hafifçe yana eğerek. "...Çünkü o it dediğin adam dağ başında bir sığınakta ya da izbe bir depoda değil güzelim. Adam barda."
"Ne?..." Kelimeler ağzımdan donuk bir şaşkınlıkla çıktı.
"Barda," diye tekrarladı Kürşat, tane tane basarak. "İstanbul'un en lüks, en sosyetik, kapısında korumaların sinek uçurtmadığı, şehrin bütün kodamanlarının ve yeraltı baronlarının cirit attığı o meşhur kulüplerden birinde. VIP locasında keyif çatıyor. Sen bu taktik yelekle, belinde Glock'la, ayağında o çamurlu postallarla o kapıdan içeri iki adım atamadan güvenlikler alarmı basar, herif de arka kapıdan buhar olur uçar."
Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenem sızladı.
Kızım o iblislerin elindeydi, soğuk bir pusette ağlıyordu belki de... Ve o teşkilatın yöneticisi olan o şerefsiz, bu şehrin ışıklı caddelerinde, bir kulübün locasında kadeh kaldırıyordu. "O zaman..." dedim, sesim gecenin ayazından bile daha zehirli bir tona bürünerek. "...O zaman biz de onun anladığı dilden gireriz o kapıdan. Beni o kulübe götür."
Kürşat başını salladı. Minibüsün kapısını kapattı, sisin içinde bekleyen yedek araca doğru adımlarken dudaklarından tek bir cümle döküldü: "Hadi bakalım Manal Arel... İstanbul seni mezarda biliyordu. Şimdi onlara cehennemden nasıl dönüldüğünü gösterme vakti."
&&&
Şehrin damarlarında akan o yapay, zehirli ışıltı, camın ardından gözlerime çarpıyordu.
İstanbul uyumuyordu; günahlarını karanlığın altına süpürüp üzerine neon ışıkları serpiştirerek yaşayan bu koca dev, gecenin ayazında bile için için kaynıyordu. Güvenli bir rezidansın yer altı otoparkında geçirdiğimiz o kırk dakika, içimdeki cehennemi dindirmemiş; aksine o yangını mermer bir heykelin soğukluğuna hapsetmişti.
Aynadaki kadına baktım.
Üzerimdeki o siyah taktik yelek, parmak uçlarıma sinmiş barut kokusu ve postal botlar yerini bambaşka bir zırha bırakmıştı. Kürşat'ın bağlantıları sayesinde bagajdan çıkan o siyah, yere kadar uzanan saten elbise bedenimi bir kılıç kını gibi sımsıkı sarmıştı. Sırtı bel çukuruma kadar tamamen açıktı; tenimin solgun beyazlığı o simsiyah satenin üzerinde çiğ bir tezat yaratıyordu. Sol bacağımın derin yırtmacı, adımlarımı serbest bırakacak kadar cüretkardı ama asıl sır o yırtmacın altındaydı: Uyluğuma sımsıkı kenetlediğim elastik deri kılıfın içine oturttuğum seramik gövdeli, metal dedektörlerine takılmayan o mikro 9mm tabanca ve hemen yanındaki çift taraflı jilet keskinliğindeki sustalı.
Kürşat'ın odanın kapısında beklerken bana uzattığı tokayı elinin tersiyle itmiştim.
Saçlarım... Bir mahkumun intizamıyla ensemde düğümlediğim o kömür karası, gür dalgalar bu gece serbestti. Omuzlarımdan aşağıya, çıplak sırtımın üzerine darmadağın dökülüyordu. Her adımımda tenime sürtünen o siyah dalgalar, geçmişin bütün zincirlerini kırdığımı fısıldar gibiydi. Gözlerime çektiğim o ince siyah sürme, bakışlarımdaki o dipsiz kuyuyu daha da derinleştirmişti. Dudaklarıma sürdüğüm koyu bordo ruj ise kurumuş bir kan lekesini andırıyordu.
Aynadaki kadının gözlerinin içine baktım. Akça değildi bu; masum bir kız çocuğu hiç değildi. Bu gece o kulübün kapısından içeri bir anne girecekti ama bir celladın adımlarıyla yürüyecekti.
"Hazır mısın?" Kürşat'ın sesi arabanın içindeki o klostrofobik sessizliği yardı. Başımı çevirip ona baktım. Yanımda oturan adam da o tanıdık sokak serserisi kimliğini geride bırakmıştı. Üzerine kusursuz oturan İtalyan kesim siyah bir takım elbise giymişti; beyaz gömleğinin üst iki düğmesi açıktı, boynundaki o siyah sarmaşık dövmesinin bir kısmı yakasından dışarı taşıyordu. Bileğindeki pahalı saat ve ceketin içine gizlediği susturuculu silahıyla, yeraltının tekinsiz ama bir o kadar da dokunulmaz veliahtlarından farksız görünüyordu.
Aramızda en ufak bir yabancılık, en ufak bir tereddüt yoktu; iki avcıydık, tek bir avın kokusunu almıştık. "Gidelim," dedim. Sesim arabanın içindeki deri döşemelere çarpıp dondu.
Valeler, Boğaz'ın kıyısına hançer gibi saplanmış o meşhur kulübün kapısında sıralanmıştı.
Mekanın adı devasa harflerle neon ışıklarla parıldıyordu: Velvet. Şehrin bütün kara para aklayıcılarının, diplomat kılıklı kaçakçılarının ve kibirli sosyetesinin sığındığı o bataklık.
Kürşat siyah lüks sedanı doğrudan kapının önüne kırdı. Arabanın kapıları açıldığında yüzüme çarpan deniz tuzu ve pahalı parfümlerle karışık o serin Boğaz havası, içimdeki vahşeti tek bir nefeste biledi.
Araba anahtarını valeye fırlatan Kürşat, ceketinin önünü iliklemeden yanıma geçti. Kolunu bana doğru hafifçe büktü; resmi bir davetin gerektirdiği o mesafeli, profesyonel duruşla elimi onun koluna yerleştirdim. Dokunuşum bir kadının erkeğine yaslanması gibi değildi; bir askerin siper arkadaşının omzuna elini koyması gibi çelikten ve tetikteydi.
Girişteki korumalar devasa gövdeleriyle yolu kapatacak gibi oldu ama Kürşat'ın gözlerindeki o tehditkar, "canınızı yakarım" bakışı ve cebinden çıkarıp güvenlik şefinin avcuna bıraktığı siyah VIP kartı her kapıyı açmaya yetti. Metal dedektöründen geçerken bacağımdaki seramik silah tek bir sinyal bile vermedi.
Ağır, ses geçirmez çift kanatlı kapı açıldığı an...
Bas sesleri göğüs kafesimi dövmeye başladı. Kulübün içi loştu; tavanındaki devasa kristal avizelerden süzülen kırmızı ve mor lazer ışıkları, duman altı olmuş kalabalığın üzerinde kırılıyordu. İnsanlar ritmik müzikle bedenlerini birbirine sürterek dans ediyor, barda ellerinde kadehlerle kahkahalar atan kadınlar ve takım elbiseli adamlar sahte bir cennetin içinde yüzüyordu. Bu ışıltının, bu müziğin, bu kahkahaların altında benim kızım bir pusette, belki de bir bodrum katında ağlıyordu. Midem bulandı. Kalabalığı yara yara ilerlerken tırnaklarımı avuçlarıma öyle bir geçirdim ki, derimin acısı zihnimi uyanık tutan tek şey oldu.
Mekanın arka tarafında, yükseltilmiş ahşap bir platformun üzerinde sıralanan VIP locaları vardı. Kürşat kolumu hafifçe sıktı. Başını eğmeden, sadece göz ucuyla sol çaprazı işaret etti. Gözlerim o noktaya kilitlendi. Tarık Denker.
Teşkilatın o kilit adamı, Doğu Avrupa hattının kara para beyni... Kırk beş yaşlarında, kırlaşmış saçlarını arkaya doğru taramış, üzerinde gri, özel dikim bir takım elbiseyle geniş deri locanın ortasında yayılmış oturuyordu.
Hemen çapraz masaya geçtik.
Aramızda sadece üç adımlık bir boşluk ve yarım boy alçak, füme rengi bir cam separatör vardı.
Masanın üzerinde yarısına kadar inmiş bir konyak şişesi ve iki parmak kalınlığında amber rengi sıvıyla dolu kristal bir kadeh duruyordu. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı kalın Küba purosundan derin bir nefes çekiyor, dumanı başını hafifçe tavana doğru kaldırarak loş ışığa doğru halkalar halinde savuruyordu. Arkasındaki geçiş koridorunda iki iri yarı koruması ellerini önlerinde bağlamış, gözlerini pistteki kalabalıkta gezdiriyordu ama Tarık'ın umurunda bile değildi dünya. Telefonunu masanın üzerine bırakmış, parmaklarıyla kadehin kenarını ritmik bir şekilde tıklatıyordu.
Bizi görmüyordu. Bizi fark etmemişti bile.
Onun için biz, bu kulübün zengin, karanlık ve birbirine yabancı yüzlerinden sadece ikisiydik; köşede sessizce içkisini yudumlayan, yüzleri loş kırmızı ışıkların gölgesinde kalan şık bir çifttik. Ne benim o kömür karası saçlarımın altındaki intikamın kokusunu alabiliyordu, ne de Kürşat'ın o takım elbisesinin altındaki ölümcül soğukkanlılığı sezebiliyordu. Dünyanın en dokunulmaz, en rahat adamı gibi arkasına yaslanmış, İstanbul'un gece hayatının tadını çıkarıyordu.
Ve o adam... Benim kızımın, sabah beşiğinden koparılan o küçücük nefesimin kaderini elinde tutan o şebekenin ikinci adamıydı.
O puroyu tutan parmaklar, o kadehi çeviren eller, benim bir yaşındaki bebeğimin uçağını bu şehre indiren emirlerin altına imza atmıştı. Bunu düşündüğüm her bir salise, beynimin içindeki bütün damarlar geriliyor, kulaklarımın içinde kanımın basıncı zonkluyordu. Cebimdeki o küçük sarı çıngırağın ağırlığı göğsüme hançer gibi batıyordu. Balım neredeydi? Ağlıyor muydu? O süt kokulu boynunu kime çeviriyordu? Bu herif burada konyak yudumlarken benim canım kimlerin elinde nefes almaya çalışıyordu?
Daha fazla bekleyemezdim.
Strateji, plan, Tanju Baba'nın o ağır temkinli kuralları... Hepsi o an zihnimden silindi. Bir anne kapana kısıldığında bekleyemezdi; avını karşısında gördüğü an dişlerini geçirmekten başka hiçbir şey düşünemezdi.
Sol elim masanın altından usulca aşağıya indi. Yırtmacın arasından parmaklarımı uyluğumdaki seramik silahın kabzasına sardım. Kabzanın tırtıklı dokusu avcuma oturdu. Ağırlığımı sol ayağıma verdim; masadan ayağa kalkmak, o üç adımlık mesafeyi bir gölge gibi kapatıp o cam separatörün üzerinden adamın gırtlağına çökmek için öne doğru tam bir hamle yaptım.
Tam o anda karşımdaki deri koltukta oturan Kürşat'ın sağ eli, bir mengene gibi masanın üzerinden uzandı ve benim çıplak bileğimi kavradı.
Kürşat'ın tutuşu öyle ani, öyle demir gibi sertti ki, ileriye doğru atılmak isteyen bütün bedenim masanın kenarında asılı kaldı. Kemiklerim birbirine baskı yaptı.
"Sakın." Kürşat'ın dudaklarından dökülen o tek kelime, bas seslerinin ve müziğin gürültüsünü bıçak gibi kesip doğrudan kulağıma saplandı. Sesi fısıltının bile altındaydı ama içindeki gerilim bir elektrik teli gibi titreşiyordu.
"Bırak Kürşat," dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. Gözlerimi Tarık'tan ayırmadan, bileğimi onun elinden kurtarmak için sertçe asıldım. "Bırak beni, gidip o itin boğazına yapışacağım. Kızım nerede söyleyecek!"
"Sakın kalkma Akça."
Bu seferki sesi bir rica ya da bir uyarı değildi; bir askerin siperdeki arkadaşına verdiği o en ölümcül, en kaskatı emirdi.
Bileğimi bırakmadı. Aksine, parmaklarını derime daha da batırdı, beni koltuğa doğru geri çekti. Öfkeyle başımı çevirdim. Gözlerimdeki o kömür karası alevle Kürşat'ın yüzüne baktım. Anlam veremiyordum. Biz buraya bu herifi konuşturmaya gelmiştik; av önümüzdeydi, tek başınaydı, etrafında sadece iki koruma vardı ve Kürşat beni durduruyordu.
Dudaklarım hırsla aralandı, ona ne saçmaladığını sormak, öfkemi yüzüne kusmak üzereydim ki...
Kürşat bana bakmıyordu.
Ela gözleri kaskatı kesilmişti. Yüzündeki bütün o kaslar bir taş bloğu gibi gerilmiş, çene kemikleri derisini delecek kadar kilitlenmişti. Bakışları ne benim üzerimdeydi, ne de yan masadaki Tarık'ta.
Kürşat, başını tek bir milim bile çevirmeden, sadece çenesiyle ve gözlerinin ucuyla kulübün ana giriş kapısını işaret etti.
"Girişe bak," dedi, sesi adeta donmuş bir su gibiydi. "Ve arkana yaslan. Yüzünü gölgede tut."
O ses tonundaki dehşeti hayatımda ilk defa duyuyordum. Kürşat Sancarlı hiçbir şeyden korkmazdı; ölüme güler, kurşunların üzerine yürürdü ama şu an... Sesinde dağları devirecek bir felaketin ağırlığı vardı. İçimdeki vahşi öfke bir anlığına sendeledi.
Yavaşça, dikkat çekmeyecek kadar ölçülü bir hareketle sırtımı geriye verdim. Saçlarımın bir kısmını sol omzumdan öne doğru düşürerek yüzümün sol tarafını gizledim. Bakışlarımı kulübün o ağır, ses geçirmez çift kanatlı giriş kapısına çevirdim.
Ve zaman, tıpkı o depodaki gibi, tıpkı Bulgaristan dağlarındaki gibi bir kez daha parçalandı.
Kapılar ardına kadar açıldı.
Kulübün girişindeki bütün o koruma ordusu, içeri adım atanların önünde iki yana açılarak adeta bir duvar gibi dizildi. Girişteki güvenlik şefi başını öne eğmiş, yolu açmak için telaşla geri çekiliyordu.
İçeriye giren o hava... Kulübün o sıcak, ter ve alkol kokan havasını tek bir saniyede donduran o buz gibi kış ayazı, kapıdan içeri süzüldü sanki.
Önce Demir girdi. Üzerinde simsiyah bir palto, kulaklığı kulağında, elini ceketinin altındaki silah yuvasından tek bir saniye bile ayırmayan o sadık gölge. Gözleri bir radar gibi kulübün içinde döndü; VIP localarını, barı, kalabalığı saniyeler içinde taradı. Arkasından dört tane iri yarı, siyah takım elbiseli koruma içeri daldı ve ana koridoru tamamen ablukaya aldı.
Ve onların ortasından...
O adam çıktı.
Teoman Varnalı.
Alaz.
Nefesim... Ciğerlerimdeki bütün hava tek bir salisede çekildi. Boğazım öyle bir tıkandı ki, birisi gırtlağıma kızgın bir demir sokmuş gibi yandım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine delice çarptı ama aynı anda dondu; bedenimdeki bütün kan çekildi, parmak uçlarım buz kesti.
Bir yıldır görmediğim, bir yıldır sesini sadece kâbuslarımda duyduğum, kardeşimin katili olan o adam...
Ama karşımda duran adam, benim o villanın bahçesinde saçlarımı seven, bana arkadan sarılan Alaz değildi. Bu adam... Cehennemin en karanlık çukurundan tırnaklarıyla kazıyarak çıkmış, ruhunu şeytana satmış bir ölüm tanrısı gibiydi.
Üzerinde kömür karası, kaşmir uzun bir palto vardı. Paltonun altındaki siyah gömleğinin yakası açıktı ama duruşundaki o heybet, o kapıdan içeri girdiği an kulüpteki bütün havayı emip yok etmişti. Yürüyüşü... O bastığı yeri ezen, dünyaya meydan okuyan o ağır ve kendinden emin adımları vardı ama bir şeyler kırılmıştı onda. Çok derin bir şeyler parçalanmıştı.
Yüzü çökmüştü. O keskin elmacık kemikleri daha da belirginleşmiş, çenesi bir bıçak gibi sivrileşmişti. Yüzündeki o kirli sakalları uzamıştı; dağınık, kömür karası saçları alnına hafifçe düşmüştü. Ama asıl felaket gözlerindeydi...
O kapkara gözler. Bir zamanlar bana bakarken içinde koca bir ormanı tutuşturan, o şefkatle yanan gözler tamamen sönmüştü. Yerinde sadece zifiri bir karanlık, uykusuzluktan ve acıdan kızarmış damarlar ve insanın ruhunu donduran dipsiz bir boşluk vardı. Yaşayan bir ölü gibiydi. Etrafındaki hiç kimseye, dans eden kadınlara, ona hayranlıkla ve korkuyla bakan insanlara tek bir an bile gözünü çevirmiyordu. Dünyadaki her şeyden, herkesten tiksinen bir adamın o korkunç soğukluğuyla ilerliyordu.
Gözlerim onun üzerinde kilitli kaldı. Tırnaklarımı avuçlarıma öyle bir geçirdim ki, saten elbisemin kumaşı delindi sandım.
Teoman...
Zihnimin içinde o isim yankılandı. Beni denizin ortasında vuran, kardeşimi karların üzerinde cansız bırakan o adam... Şimdi aramızda sadece birkaç metre vardı. Kürşat masanın altından elimi bırakmamıştı. Parmakları bileğimi hafifçe sıktı; beni bu dünyada tutmaya çalışan, nefes almamı hatırlatan tek çapa oydu o an. Kürşat başını hafifçe eğmiş, Alaz'ın hareketlerini göz ucuyla izliyordu.
Alaz kalabalığın arasından geçti. Kulübün müziği sanki onun adımlarıyla birlikte geriye çekildi; insanlar onun geçtiği koridordan korkuyla kenara çekiliyor, fısıldaşmalar başlıyordu. Şehrin hükümdarı içeri girmişti ve hiç kimse onun gözlerinin içine bakma cesaretini gösteremiyordu.
Alaz basamakları çıktı. VIP localarının olduğu platforma adım attı. Demir ve arkasındaki korumalar locaların girişinde durdu; Demir tek bir el hareketiyle kulübün kendi güvenliklerini ve Tarık'ın arkasında bekleyen o iki korumayı geriye doğru püskürttü. Tarık'ın korumaları Teoman Varnalı'yı gördükleri an tek bir kelime bile edemeden, ellerini önlerinde bağlayıp başlarını öne eğerek üç adım geri çekildiler. Varnalıların önünde kimse duramazdı; bu şehirde hiç kimse Teoman'ın karşısına dikilecek kadar aklını kaybetmemişti.
Ağır, yavaş adımlarla ilerledi.
Doğrudan Tarık Denker'in locasına yöneldi. Tarık, Alaz'ın içeri girdiğini ve kendi masasına doğru yürüdüğünü gördüğü o salisede donakaldı. Az önce purosunu tüttüren, arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne atan o kibirli adam tek bir saniyede yok oldu. Puroyu tutan eli havada asılı kaldı; yüzündeki bütün renk çekildi, gözbebekleri korkuyla titredi. Dudaklarındaki o rahat kıvrım silindi, boğazındaki yutkunma buradan bile duyulacak kadar belirgindi. Oturduğu koltukta doğrulmak istedi ama Alaz'ın gölgesi masanın üzerine düştüğü an kaskatı kesildi.
Alaz masanın önüne geldi.
Tek bir kelime bile etmedi.
Ne bir selam, ne bir tehdit... Sadece durdu ve o cehennem karası gözlerini Tarık'ın üzerine dikti. O bakışta öyle bir ölüm vardı ki, bir insanın canını almadan önce ruhunu felç eden cinstendi.
Alaz ellerini kaşmir paltosunun ceplerinden çıkardı. Sol elinin parmakları boştu; o parmakların üzerindeki eski yara izleri loş ışıkta parıldıyordu. Yavaşça, sanki bu dünyadaki hiçbir şey onun acele etmesini gerektirmiyormuş gibi hareket etti. Tarık'ın tam karşısındaki, az önce benim gözümü diktiğim o boş deri sandalyeyi tek eliyle hafifçe geriye çekti. Sandalyenin ahşap ayakları zeminde boğuk bir sürtünme sesi çıkardı.
Omuzlarını dikleştirip, paltosunun eteklerini hafifçe iki yana açarak Tarık Denker'in tam karşısındaki o boş sandalyeye oturdu. Arkasını hafifçe deri arkalığa verdi. İki dirseğini sandalyenin kolluklarına dayadı, ellerini göğsünün hizasında, parmak uçları birbirine değecek şekilde birleştirdi.
Aramızda... Sadece çaprazımızdaki o ince cam vardı.
Alaz'ın yüzünün profili, o keskin çene hattı, sakalları ve o kömür karası gözleri tam görüş açımdaydı. Başını hafifçe çevirse... Sadece tek bir bakış atsa, saçlarımın arasından süzülen bu gözleri görecekti. Beni görecekti. Nefesim boğazımda bir kilit gibi kapandı.
Kürşat'ın eli bileğimde taş gibi duruyordu. Masa, kulüp, müzik, etraftaki insanlar... Her şey silindi.
Alaz tek bir kelime etmedi.
Sadece sağ elini kaşmir paltosunun cebinden çıkardı. Parmaklarının arasında duran o mat siyah, metalik zippo çakmağı masanın mermerine usulca vurdu.
Ses yüksek değildi ama o gürültünün ortasında bile Tarık'ın omurgasını ürpertmeye yetti. Alaz çakmağın kapağını tek bir başparmak hareketiyle açtı: Çıt. Sarı, titrek bir alev loşluğun içinde parladı; Alaz'ın o kapkara, zifiri karanlık gözlerini bir anlığına aydınlattı. O gözlerde merhametin kırıntısı bile yoktu. Bir insanın ruhunu diri diri yakan cinsten, dipsiz bir mezar soğukluğu vardı.
Alaz alevi kapatmadı. Çakmağı hafifçe Tarık'ın yüzüne doğru eğdi.
"Benim şehrimde..." dedi Alaz. Sesi o kadar derinden, o kadar boğuk ve zehirli çıktı ki, yan masada oturan benim bile tüylerim diken diken oldu. "...Benim şehrimde, benden habersiz o kargo hangarlarına kuş bile uçamaz Tarık."
Tarık titreyen elini kaldırmak istedi ama Alaz'ın arkasında ellerini ceketinin altında tutan Demir'in o kaskatı bakışını görünce vazgeçti.
"Teoman Bey..." dedi Tarık, sesi çatallanarak. "Yanlış anladınız... Şirketin özel lojistik transferiydi sadece, sizin alanınıza giren bir şey yok-"
"Bana yalan söyleme."
Alaz alevi tek bir nefeste söndürdü. Çakmağın kapağını sertçe kapattı. Gövdesini masanın üzerine doğru biraz daha eğdi. O keskin bakışlarını Tarık'ın gözbebeklerine bir hançer gibi sapladı: "O uçaktan ne indirdiniz lan siz? O kargo hangarlarından şehre hangi iti, hangi pisliği soktunuz? Sınırın o tarafındaki köpeklerinize söyleyecektin bunu; bu topraklara adım atıyorsanız önce benim kapıma geleceksiniz. Şimdi bana tek bir isim vereceksin... O transferin arkasında kim var?"
Tarık'ın gözleri bir anlığına dehşetle açıldı. Kızım... Balım'dan bahsediyordu Alaz. Ama bilmiyordu. O uçaktan inen o küçücük nefesin kendi kızı olduğunu, kendi kanının bu şehre kaçırıldığını bilmiyordu. Sadece teşkilatın İstanbul'a yaptığı şüpheli bir sızmanın kokusunu almış, avının peşine düşmüştü.
Dişlerimi öyle bir sıktım ki, ağzımın içine metalik bir kan tadı doldu. Gerçek, o mermer masanın üzerinde Alaz'ın burnunun dibindeydi ama göremiyordu. Ben tam çaprazındaydım ama fark etmiyordu.
Tarık tereddüt etti. Dudakları titredi; Alaz'a bir şey söylemekle arkasındaki teşkilatın gazabından korkmak arasında aklını yitirecek gibi oldu.
Tam o saniyede kulübün ana giriş kapısının oradan boğuk bir arbede sesi yükseldi. "Durun lan! Nereye giriyorsunuz?!"
Güvenlik şefinin o panik dolu haykırışını, ardından gelen o kulakları sağır eden ilk ses kesti.
Susturucusuz, iri kalibreli bir silahın patlamasıyla kulübün tavanındaki devasa kristal avizelerden biri parçalandı. Cam kırıkları pistteki dans eden kalabalığın üzerine yağmur gibi döküldü.
Müzik anında kesildi.
Kadınların o tiz, yırtıcı çığlıkları mekanın her köşesini doldururken saniyeler içinde tam bir cehennem patlak verdi. İnsanlar can havliyle masaların altına, çıkış kapılarına doğru ezilerek kaçışmaya başladı. Pistte biriken kalabalık bir çığ gibi dağıldı.
Teşkilatın dışarıda bekleyen, tam teçhizatlı koruma timi içeri dalmıştı. Siyah yelekli, yüzleri yarı maskeli dört adam, ellerindeki otomatik silahlarla doğrudan VIP localarına doğru ateş açarak ilerliyordu. Tarık'ın dışarıdaki ekibi, patronlarının Alaz tarafından kıstırıldığını anlamış ve mekanı basmıştı.
"Abi yat!" diye kükredi Demir.
Demir tek bir hamlede ceketinin altındaki silahı çekip Alaz'ın önüne bir etten duvar gibi atıldı. Demir'in açtığı karşı ateşle kapıdan giren ilk teşkilat tetikçisi göğsünden vurulup geriye doğru savruldu; arkasındaki içki dolabının camlarını patlatarak yere yığıldı.
Ortalık saniyeler içinde barut dumanına, kırılan şişelerin şangırtısına ve kurşun seslerine boğuldu. Alaz bir milim bile paniklemedi. O cehennemin ortasında öyle bir refleksle ayağa fırladı ki, kaşmir paltosu arkasında siyah bir bayrak gibi dalgalandı. Belindeki silahı çekti, mermer masayı tek bir tekmeyle devirip kendine siper yaptı. "Akça, yere!" Kürşat beni kolumdan çekip arkamızdaki masanın mermer sütununun dibine doğru bastırdı. Kürşat da silahını çekmiş, gelen tetikçilerin ayak bileklerine doğru soğukkanlılıkla ateş açmaya başlamıştı.
Ama benim gözüm Alaz'da da değildi, kurşun sıkan tetikçilerde de. Benim gözüm Tarık'taydı.
O kargaşanın, o silah seslerinin arasında devrilen masanın arkasından sürünen Tarık Denker, fırsattan istifade ayağa fırlamıştı. Ceketinin yakalarını toplayıp arkadaki personelin ve VIP müşterilerin kullandığı karanlık yangın çıkışı koridoruna doğru deliler gibi koşmaya başladı.
Kaçıyordu.
Benim kızıma uzanan ipucu, Balım'ın nerede olduğunu bilen iblis, o kapıdan çıkıp buhar olmak üzereydi. Eğer o adam o kapıdan çıkarsa, bu koca şehirde kızımı bir daha asla bulamazdım.
Kürşat'ın kolumdaki tutuşundan bir yılan gibi sıyrıldım.
"Akça dur!" diye bağırdı arkamdan Kürşat ama sesini kurşunların vızıltısı yuttu.
Saten elbisemin yırtmacını tek bir hamlede savurdum. Bacaklarımdaki o seramik silahı çekmedim; çünkü silahla vurursam ölürdü, bana konuşacak bir çene lazımdı. Koridorun köşesine doğru bir gölge gibi fırladım.
Tarık yangın çıkışının o ağır, kırmızı çelik kapısına ulaşmak üzereydi. Nefes nefeseydi, arkasına bile bakmadan kapının acil durum barına iki eliyle yapışmıştı. Tam kapıyı ittirdiği o salisede gözüm duvarın dibinde, acil durum dolabının hemen yanına monte edilmiş olan o koca, kırmızı metal gövdeye çarptı. Yangın söndürme tüpü.
Tek bir saniye bile düşünmedim. İki elimle o altı kiloluk çelik tüpü duvardaki kelepçesinden öyle bir asıldım ki, metal kilit çatırdadı, sıvalar döküldü.
Ağır çelik gövdeyi kollarımın arasına aldım.
Tarık kapıyı aralamıştı; dışarıdaki o karlı, ayaz Boğaz havası yüzüne vuruyordu. Tam dışarı adımını atacağı o anda omzunun üzerinden dönüp arkasına baktı. Göz göze geldik.
Adamın o kömür karası saçlarımı, kan kırmızısı dudaklarımı ve gözlerimdeki o cinnet ateşini gördüğü o tek bir salise... Hayatının sonunun geldiğini anladığı o andı.
Çelik tüpü havaya kaldırdım.
Bütün bedenimin ağırlığını, bir yıldır içimde biriken o zehri, Balım'ın o boş beşiğinin acısını o tüpün tabanına yükledim.
Ve savurdum.
Metal tüpün o sert, dondurucu tabanı Tarık Denker'in şakağına öyle bir şiddetle çarptı ki, kemiklerin kırılma sesi o kapı aralığında yankılandı.
Darbe o kadar ağırdı, o kadar vahşiydi ki... Tarık'ın başı yana doğru kırılırken şakağından, yarılan kafatasından fışkıran koyu, sıcak kan bir fıskiye gibi ileriye doğru fışkırdı.
Ve o kan tam o saniyede, yangın kapısına doğru silahını doğrultarak koşan, Tarık'ı vurmak ya da yakalamak için koridora dalan Teoman Varnalı'nın üzerine saçıldı.
Alaz tam karşımdaydı. Aramızda sadece iki adım vardı.
Tarık'ın başından fışkıran o taze, sıcak kan; Alaz'ın üzerindeki bembeyaz gömleğin göğsüne, yakasına ve boynuna boydan boya, kıpkırmızı bir leke halinde sıçradı. Alaz'ın yüzünün sol yanağına da o kanın sıcak damlaları vurdu.
Tarık'ın gözleri anında geriye doğru kaydı. Ağzından köpüklü bir hırıltı çıktı; bedeni bir çuval gibi dizlerinin üzerine çöktü, ardından başı yere çarparak hareketsizce parkelere yığıldı. Kafasından sızan kan Alaz'ın botlarının ucuna kadar aktı.
Elimdeki ağır yangın tüpü kollarımın arasından kayıp beton zemine düştü. Yuvarlandı, duvara çarparak durdu.
Dünyanın bütün sesleri bir anda bıçakla kesilmiş gibi sustu.
Dışarıdaki çatışma, Demir'in sıktığı kurşunlar, kulübün içindeki çığlıklar... Her şey bir sis perdesinin arkasında kaldı.
Kaldım öylece. Sırtım dimdik. Göğsüm hızla inip kalkıyor; ciğerlerime dolan o barut ve taze kan kokusu boğazımı yakıyordu. Omuzlarımdan aşağıya dökülen o simsiyah dalgalı saçlarımın birkaç teli kanla ıslanmış alnıma yapışmıştı. Siyah saten elbisemin derin yırtmacından görünen çıplak bacağım, kan gölünün hemen kenarındaydı. Ellerim... Parmaklarım Tarık'ın kanıyla sıvanmıştı, titriyordu ama korkudan değil; içimdeki o vahşi, sınır tanımaz öfkeden.
Başımı kaldırıp gözlerimi, tam karşımda donakalmış olan o adamın gözlerine diktim.
Silahı tutan sağ eli havada öylece asılı kalmıştı. Parmakları tetiğin üzerinde donmuştu.
Gömleği baştan aşağı kızıla boyanmıştı; göğsündeki o bembeyaz kumaşın üzerinde Tarık'ın sıcak kanı tütüyordu ama o bunu fark etmiyordu bile. Boynundan aşağıya süzülen o kan damlasını hissetmiyordu bile.
Alaz'ın yüzündeki bütün o kibir, o yeraltı imparatorunun acımasız maskesi, o Teoman Varnalı heykeli tek bir saniyede tuzla buz oldu.
Kömür karası gözleri öyle bir açıldı ki, gözbebeklerinin titreyişi, o damarların kıpkırmızı kesilişi aramızdaki o iki adımlık mesafeden bile ayan beyan görünüyordu. Dudakları aralandı. Bir şeyler söylemek istedi; o boğazından bir ses, bir kelime çıkarmak istedi ama göğsünden sadece hırıltılı, parçalanmış bir nefes koptu.
Rengi kireç gibi attı.
Bir ceset görmüş gibi değildi. Bir hayalet görmüş gibi hiç değildi. Karşısında duran kadının... Bir yıldır mezarda bildiği, saçlarının teline dünyaları yaktığı, kokusunu unutturmasın diye her gece kendi cehenneminde kan kustuğu o Akça'nın ta kendisi olduğunu anladığı o an...
Alaz'ın omurgası çöktü.
Gözlerindeki o dipsiz karanlık, yerini insanın ciğerini dağlayan öyle bir acıya, öyle bir yangına bıraktı ki... Bakışları yüzümde gezindi. Saçlarımda, kan kırmızısı dudaklarımda, çıplak omuzlarımda ve doğrudan gözlerimin içinde durdu.
"Akça..." O fısıltı dudaklarından döküldüğünde Alaz'ın dizleri hafifçe kırıldı sanki. Sesi bir çığlıktan daha ağırdı. Sesi, koca bir mezarlığın kapısının gıcırtıyla aralanışı gibiydi.
"Sen..." dedi, silahı tutan eli yavaşça aşağıya doğru düştü. O Teoman Varnalı, arkasında ordular olan o adam, karşımda savunmasız, vurulmuş bir çocuk gibi titriyordu. "...Yaşıyorsun."
Gözlerimi bir an bile kırpmadım. O kömür karası gözlerimin içine bir yıldır biriktirdiğim bütün o nefreti, kardeşimin karlar üzerindeki cansız bedenini, ve en çok da... en çok da Balım'ın o boş beşiğini doldurdum.
Yüzümde ne bir pişmanlık vardı, ne bir sevgi, ne de tek bir merhamet kırıntısı. Sadece saf, katıksız bir buz dağı gibi dikildim karşısında. "Yaşıyorum Teoman," dedim. Sesim koridordaki o dondurucu ayazdan bile daha keskin, bir giyotin gibi indi aramızdaki o boşluğa. "Senin bana yaşattığın o cehennemden sağ çıktım."
Alaz bir adım attı bana doğru. O kanlı gömleğiyle, göğsü parçalanırcasına bana doğru uzanmak, o titreyen elini yüzüme dokundurmak istedi. "Akça'm..." diye inledi, gözlerinden bir damla yaş süzülüp yanağındaki o kan lekesine karıştı. "Kurban olduğum... Sen..."
"Bana yaklaşma!" Sesim bir kamçı gibi patladı. Sağ elim anında elbisemin yırtmacına indi. Uyluğumdaki kılıftan o seramik gövdeli mikro tabancayı öyle bir hızla çektim ki, namlu tek bir salisede Alaz'ın alnının tam ortasına, iki kaşının arasına kilitlendi.
Tetiğin emniyetini açtım.
Alaz adımlarını durdurdu ama namludan kaçmadı; geri çekilmedi. Aksine, o kömür karası gözlerini bir an bile o silahtan ayırmadan, doğrudan benim gözlerime dikti. Sanki o kurşunun kafasını delip geçmesi, şu an yaşadığı bu gerçeğin yanında bir ödül gibiydi. "Vur..." dedi Alaz, sesi hıçkırıkla kırılarak. Dudakları titriyordu, gözlerindeki o aşk ve o kahredici pişmanlık bir yangın gibi büyüyordu. "Vur beni Akça... Yemin ederim vur. Ama sakın... Sakın kaybolma yine. Sakın gitme..."
Yerde yatan Tarık Denker acıyla inledi, başındaki kan bir göl halinde parkelere yayılmaya devam ediyordu. Ve arkamdaki yangın kapısının eşiğinde, silahı elinde nefes nefese Kürşat belirdi: "Akça! Adamı almamız lazım, çabuk!"
Zaman yine donmuştu.
Bir yanda yerdeki kan gölünde yatan ve kızımın yerini bilen adam... Diğer yanda ise alnına silah dayadığım, gömleği kana bulanmış, bana ağlayarak bakan kocam Teoman Varnalı.
Ve İstanbul, bu gece ikimizin de üzerine yıkılmak için ilk kıvılcımı çakmıştı.
Bölüm etkileşimi
