6. bölüm / 26
AMBİVALASÇIKMAZ SOKAK
Bölümler 26Şu an: ÇIKMAZ SOKAK
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Suyun altı, yukarıdaki o gürültülü, kurşun kokan dünyanın tam aksine ölümcül bir sessizliğe sahipti. Gecenin dondurucu soğuğu tenime binlerce iğne gibi batarken, ciğerlerimdeki oksijen saniyeler içinde tükenmeye başlamıştı. Ama gözlerimi kapatamazdım. Manal Arel olarak buraya gelmiştim ama şu an suyun dibine doğru batan, o yetimhane köşelerinde çamuru ve hayatta kalmayı öğrenen Akça'nın ta kendisiydi.
Yukarıdan, motor yatın spot ışıklarının suyun içine sızan loş, tekinsiz huzmeleri olmasa tam bir körlük yaşanacaktı. Gözlerimi acıtan tuzlu suya inat, dibe doğru ağır bir kavisle süzülen o parıltıya kilitlendim. Choker... Geçmişimin, Kuzey'in ve Varnalıların tüm günahlarının anahtarı, deniz analarının ve yosunların arasından derinliğe doğru kaçıyordu.
Tam elimi ileriye doğru uzattığımda, hemen sağ tarafımda suyun direncini yırtarak ilerleyen o güçlü gölgeyi gördüm. Teoman.
Siyah kazağı ve paltonun ağırlığına rağmen suyun altında bir su bizonu gibi çevik ve hızlıydı. Saçları suyun içinde dalgalanıyor, o zifiri karanlık gözleri doğrudan kolyeye bakıyordu. Su altında bile o kibirli, her şeyi ele geçirmek isteyen Varnalı hırsı net bir şekilde okunuyordu.
Kolyeye benden birkaç santim daha yakındı. Elini uzattı, parmakları chokere değmek üzereydi. O an içimdeki nefret ciğerlerimi yakan o nefessizlik hissini tamamen bastırdı. Bu adamın kazanmasına izin veremezdim. Beni yalanlarla yıkmasına, Bilge'yi elimden almasına ve şimdi de tek kozumu yutmasına müsaade etmeyecektim.
Bacaklarımdan güç alarak kendimi ileri fırlattım. Teoman kolyeyi kavradığı an, suyun altında onun bileğine yapıştım. İki elimle kolunu geriye doğru çekerken, Teoman şokla başını bana çevirdi. Suyun altında birbirimize o kadar yakındık ki, gözlerindeki o hırçın şaşkınlığı görebiliyordum. Bileğini bırakmam için diğer eliyle omuzumu kavrayıp beni itmeye çalıştı.
Birbirimizin etrafında dönerken, oksijensizlikten vizyonum kararmaya başlamıştı. Teoman'ın parmaklarının arasındaki kolye ikimizin mücadelesiyle gevşedi ve tekrar boşluğa doğru süzüldü. İkimiz de kolyeyi kaçırdığımızı fark ettiğimiz an birbirimizi itip tekrar dibe doğru hamle yaptık.
Ve o an, denizin dibindeki o eski, paslı demirlerin ve kayaların arasına sıkışmadan hemen önce, ikimizin de eli aynı anda kolyenin üzerine kapandı.
Ben kolyenin zincir kısmını tutuyordum, Teoman ise pırlantalı gövdesini. Yukarıya, suyun yüzeyine doğru çıkacak gücüm kalmamıştı. Gözlerimin önünde siyah noktalar uçuşuyordu. Teoman da aynı durumdaydı; dudaklarının arasından kaçan son hava kabarcıkları suyun yüzeyine doğru birer elmas gibi tırmandı. Birbirimizin gözlerinin içine baktık. Ölümün kıyısındaydık ama ikimiz de kolyeyi bırakmıyorduk.
Teoman aniden boştaki eliyle belimden kavradı. Beni kendine doğru çekerken, kolyeyi tutan ellerimiz hâlâ kilitliydi. Güçlü bir palet vuruşuyla bizi yukarıya, o ışıklı ve tehlikeli yüzeye doğru taşımaya başladı. Suyun yüzeyine çıktığımız an, ciğerlerime dolan o keskin, soğuk hava beni öksürtecek kadar şiddetliydi. Ağzımdan ve burnumdan gelen deniz sularıyla sarsılırken, rıhtımdan ve tekneden yükselen bağırışlar tekrar kulaklarıma doldu. "Teoman! Oğlum!" Fulya Varnalı'nın teknenin güvertesinden yükselen o panik dolu, hırçın çığlığı gecenin karanlığını yırtıyordu. "Çıkarın onları sudan! Çabuk!"
Teoman bir eliyle beni suyun üzerinde tutuyor, diğer eliyle ise paslı demir merdivenine tutunmaya çalışıyordu. Ama ikimizin elleri, o buz gibi suyun altında hâlâ kolyeyi ortaklaşa sıkıyordu. Sırılsıklam olmuş siyah saçları yüzüne yapışmıştı, gözlerinden akan deniz suyu bile o yırtıcı bakışları yumuşatmaya yetmemişti.
"Bırak..." diye fısıldadım, sesim titriyor, dişlerim soğuktan birbirine vuruyordu. "Bırak kolyeyi Varnalı."
"Asla," dedi Teoman. Sesi soluk soluğaydı ama o çelik gibi iradesi milim sarsılmamıştı. Beni merdivene doğru çekerken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Bu gece buradan ikimizden biri kolyeyle çıkacak Manal. Ve o kişi sen değilsin." Teknedeki adamlar rıhtıma atlamış, bize doğru ipler ve can simitleri fırlatıyordu. Tam o sırada, limanın karanlık konteyner zincirinin arkasından büyük bir motor sesi yükseldi. Bir araba farı rıhtımı kör edecek kadar parlak bir ışıkla yandı.
Gelen araba... Benim arabamdı.Ve direksiyondaki adamın kim olduğunu çok iyi biliyordum.
Lastiklerin betonda çıkardığı o vahşi sürtünme sesini duydum. Bilge... Kolyeyi aldıklarında bir kenara fırlatıp bıraktıklarını düşündükleri o hırçın çocuk, küllerinden doğmuş gibi geri gelmişti.
Arabanın kapısı daha tam durmadan savrularak açıldı. Bilge, elindeki o siyah namluyla gecenin karanlığına bir kabus gibi çöktü.
"Uzaklaşın ulan o denizden! Çekilin!" diye kükredi. Sesindeki o saf, katıksız öfke teknedeki adamları bile duraksattı. Bilge hiç düşünmeden tetik çekti. Havayı yaran o ilk kurşun sesi, teknenin lüks gövdesine isabet edip metalik bir çınlamayla yankılandı.
Fulya Varnalı'nın korumaları panikle silahlarına davranıp kendilerini konteynerlerin ve teknenin lüks kabininin arkasına atarken, ortalık tam bir ana baba gününe döndü. Kurşunlar havada uçuşuyor, namlu patlamalarının yarattığı o ani ışıklar denizin yüzeyini aydınlatıyordu.
Teoman'ın merdiveni tutan parmakları, Bilge'nin açtığı yaylım ateşi yüzünden gevşedi. Sudaki o sarsıntıyı ve yukarısının dağılmasını fırsat bildim. Ciğerlerimde kalan o son enerji kırıntısıyla bacaklarımı Teoman'ın göğsüne doğru bastırdım ve tüm gücümle onu geriye doğru ittim.
Teoman beklemediği bu hamleyle sudan derin bir nefes kaçırarak geriye doğru yalpaladı. Su altındaki kilitli ellerimiz sarsıldı. Kolyenin parıltılı pırlanta gövdesi onun parmaklarının arasından bir yılan gibi kaydı; zinciri ise benim avucuma dolanmıştı.
Tırnaklarımı o zincire geçirdim. Etimi keseceğini, canımı yakacağını bile bile o milyarlık parçayı avcumun içine gömdüm. Başarmıştım. Kolye bendeydi.
"Akça! Elini uzat!" diye bağırdı Bilge. Arabayı denizin tam kenarına, tekerlekleri boşluğa düşecek kadar sınırda durdurmuş, kapının arkasına siper alarak bana doğru sol elini uzatmıştı. Sağ eliyle hâlâ tekneye doğru ateş açıyordu.
Soğuktan uyuşmuş parmaklarımla paslı demir basamaklara tutunup kendimi yukarıya, o ıslak beton zemine doğru çektim. Bilge beni ceketimin arkasından yakaladığı gibi bir çuval gibi arabanın arka koltuğuna fırlattı. Ben içeri düşerken arkamdan gelen o hırıltılı sesi duydum.
Teoman suyun yüzeyine çıkmış, sırılsıklam olmuş saçlarının arkasındaki o zifiri gözlerle doğrudan bana bakıyordu. Gözleri, ceketimin cebine hırsla tıkıştırdığım elime, yani kolyeyi tuttuğum yere kilitlendi. Canını en çok yakan şey elindeki oyuncağın alınması değil, Manal Arel'e saniyeler içinde yenilmiş olmaktı. "Bu burada bitmedi, Manal!" diye bağırdı arkamızdan. Sesi dalgaların hırçınlığına karıştı ama içindeki o vaat, bir kurşundan daha netti.
Bilge arabaya atlayıp geri vitese taktı ve gaza sonuna kadar yüklendi. Lastikler dönerken araba çılgın bir ivmeyle limanın o karanlık labirentine doğru geri kaçtı. Arkamızdan sıkılan birkaç kurşun arka camı tuzla buz etse de, saniyeler içinde o paslı sac kapılardan dışarı fırlamayı başarmıştık.
Arka koltukta, sırılsıklam kıyafetlerimle titrerken avcumu yavaşça açtım. Avcumun içi zincirin baskısından dolayı kan oturmuştu ama o pırlantalar, gecenin karanlığında benim zaferimin nişanesi olarak parıldıyordu.
Teoman Varnalı beni yalanlarıyla yıkmak, Bilge'yle korkutmak istemişti. Ama bu gecenin sonunda o suyun dibinde kalan onun kibri olmuştu, benim umutlarım değil.
Bilge dikiz aynasından bana baktı, yüzündeki o ter ve kan izlerine rağmen gülümsedi. "Aldın mı?" diye sordu sesi titreyerek.
Kolyeyi havaya kaldırıp ona gösterdim. "Savaş yeni başlıyor, Bilge," dedim, dudaklarım soğuktan morarmış olsa da içimdeki o intikam ateşinin sıcaklığıyla. "Ve bu sefer, oyunun kurallarını biz yazacağız."
&&&
Güvenle eve ulaştığımızda sırılsıklam olmuş bedenimin titremesi, arabada açtığımız o kalorifer sıcağına rağmen hâlâ geçmemişti. Ama bu soğuktan değil, avcumun içindeki o metal parçasının ruhuma üflediği o kor ateşten kaynaklanıyordu. Bilge, limandaki o çatışmanın verdiği adrenalinle nefes nefese kapıyı arkamızdan kilitlerken, ben kendimi salonun ortasındaki geniş koltuğa bıraktım.
Üzerimdeki o ağır, ıslak deri ceketi fırlatıp attım. Avcumu yavaşça açtığımda, pırlantalı kolye gecenin loş ışığında bir kez daha parıldadı. Parmaklarımın ucunda evirip çevirmeye başladım. İşte buradaydı. Teoman'ın uğruna cinayetler işlediği, otelleri birbirine kattığı o büyük sır...
"Akça, iyi misin?" diye sordu Bilge, yanıma gelip omzuma kuru bir havlu bırakırken. "Kolyeyi inceleyelim. Bak bakalım, ne varmış bunun içinde bu kadar değerli?"
Kolyeyi göz hizama getirdim. Ön taraftaki o devasa elmas taşların ihtişamına inat, kolyenin boyna temas eden arka yüzeyindeki pürüzsüz titanyum plaka dikkatimi çekti. Işığa doğru hafifçe eğdiğimde, o plakanın üzerine lazerle neredeyse gözle görülmeyecek kadar küçük, karmaşık bir kripto kod diziliminin kazındığını fark ettim. Harfler, sayılar ve Teşkilat'ın bile daha önce kullanmadığı tuhaf semboller yan yana dizilmişti.
"Bilge..." dedim, sesimdeki şaşkınlıkla kolyeyi ona doğru uzatarak. "Buna bak. Bu bir şifre. Ama ne banka hesabına benziyor ne de Teşkilat'ın koordinatlarına. Çok daha karmaşık bir şey."
Bilge kolyeyi alıp ışığın altında gözlerini kısarak inceledi, kafasını iki yana salladı. "Bunu ben de çözemem Akça. Bu bildiğimiz hiçbir yazılım diline ya da şifreleme tekniğine uymuyor. Çok daha kişisel, çok daha derin bir zekanın ürünü."
Kafamın içindeki çarklar hızla dönmeye başladı. Bu şifrenin ne anlama geldiğini, Varnalıların neden bu kadar paniklediğini benden daha iyi bilecek tek bir kişi vardı. Arzu Arel. Annem.
Telefonumu kaptığım gibi onun o gizli, hiçbir dinlemeye takılmayan özel hattını tuşladım. Telefon daha ilk seste açıldı.
Karşı taraftan gelen o sakin, her şeyi önceden tahmin etmiş kadının nefesi kulaklarıma doldu.
"Kolyeyi aldığını duydum Manal," dedi Arzu Arel, sesinde en ufak bir şaşkınlık emaresi bile yoktu. "Teoman'ı kendi sularında boğmuşsun. Güzel hamle."
"Lafı uzatmayacağım anne," dedim, sesimi dik ve net tutarak. Kolyenin arkasındaki plakaya bakıyordum. "Kolyeyi aldım evet. Ama arkasında tuhaf bir şifre var. Harfler, sayılar... Anlam veremediğim bir dizilim. Nedir bu yazılar?"
Telefonda birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oldu. Ardından annemin o her zaman mesafeli olan sesi, ilk defa derin ve ciddi bir tona büründü.
"Orada... Varnalıların soyunu bu yeryüzünden tamamen silecek cinsten bir bilgi var Manal. İşte bu yüzden o kolye o aile için bir ölüm kalım meselesi. O kolyedeki şifreyi çözebilirsek, Varnalılar imparatorluğundan geriye toz bile kalmaz. Tüm kirli ağları, devlet içindeki uzantıları, işledikleri her bir cinayetin kanıtı o şifrenin arkasında gizli."
Duyduklarımla nefesim kesildi. Gözlerimi kolyenin üzerindeki o küçük harflerden ayıramıyordum. "Peki ama nasıl?" diye fısıldadım. "Bu şifreyi kim yaptı? Teşkilat mı?"
"Hayır," dedi annem, sesinde tuhaf bir hayranlık belirdi. "Varnalıların en büyük torunu... Ediz Varnalı."
Duyduğum soyadı içimdeki o nefret mekanizmasını anında tetikledi. "Bir Varnalı mı?" dedim öfkeyle. "Kendi ailelerini bitirecek şifreyi bir Varnalı mı hazırlamış? Bize tuzak kurmadığından nasıl emin olabiliyorsun?"
"Soyadına bakıp da kinlenme Manal," dedi annem, beni sakinleştirmek ister gibi bir tonda. "Her ne kadar o kanı taşısa da, Ediz kendi ailesine, o soyadına büyük bir kin besliyor. Onların kirli dünyasından nefret ediyor."
Şaşkınlıktan dudaklarım aralandı. Teoman'ın ailesinin içinden çıkan bir hain, ya da belki de kendi adaletini arayan bir başka ruh...
"Neden?" diye sordum hızla, meraktan kalbim deli gibi çarparken. "Neden kendi ailesini yok etmek istesin ki? Ne yaşamış?"
"Benden bu kadar, Manal," dedi annem, sesindeki o ketum duvarı tekrar örerek. "Kalanı sende. Şifreyi çöz ve o aileyi kendi içinden vur."
Telefon yüzüme kapandı.
Yatağın üzerine oturdum, telefon parmaklarımın arasından kayıp giderken gözlerim masanın üzerindeki o parıltılı chokere kilitlendi. Ediz Varnalı... Teoman'ın kuzeni, belki de en büyük düşmanı. Savaş artık sadece benimle Teoman arasında değildi; Varnalıların kendi içindeki o karanlık çatlak, benim en büyük silahım olacaktı. Gözlerimi kapattım.
"Ediz Varnalı mı?" diye mırıldandı Bilge, sesi neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. "Kendi kanından bir hain... Bu iş gittikçe daha da çirkinleşiyor."
Bilge, feneri getir," dedim, gözlerimi kolyenin arkasındaki o milimetrik titanyum plakadan ayırmayarak. "Depodaki o Teşkilat işi mor ışıklı ultraviyole feneri." Bilge hiç soru sormadan hızla alt kattaki depoya indi ve saniyeler içinde o küçük, siyah fenerle geri döndü. Salondaki tüm ışıkları kapattım. Oda zifiri karanlığa gömüldüğünde, Bilge fenerin düğmesine bastı. Mor ışık chokere dik bir açıyla vurduğu an, plakanın üzerindeki o karmaşık harf ve sayılar adeta yeşil bir neon gibi parlamaya başladı.
Ama asıl şok edici olan bu değildi.
En alt satırda, o karmaşık algoritmanın hemen altında, milisaniyelerin bile çılgın bir hızla geriye doğru aktığı dijital bir zaman sayacı belirdi. Fosforlu yeşil sayılar, acımasız bir ritimle eksiliyordu.
05:42:19... 18... 17...
Bilge'nin nefesi kesildi. "Zaman ayarlı koruma protokolü..." diye mırıldandı, feneri tutan eli hafifçe titrerken. "Ediz bu sistemi öyle bir kurmuş ki, kolye oteldeki o ana kasadan çıktıktan sonra 24 saat içinde deşifre edilmezse içindeki tüm veriler kendini tamamen imha edecek şekilde programlanmış. Varnalıları bitirecek o bilgiler, beş buçuk saat sonra kalıcı olarak silinecek."
"Silinmeyecek," dedim, dişlerimi sıkarak. Islak kıyafetlerimin tenime yapışan o dondurucu hissini tamamen unutmuştum. "Annesinin, babasının, Teoman'ın tüm günahlarını o şifreye gömen adam, anahtarı da yakına bir yere saklamıştır. Ediz Varnalı şu an nerede?"
Bilge hemen telefonunu çıkarıp Teşkilat'ın eski veri tabanına sızmak için parmaklarını ekranda hızla oynattı. "Ediz, aileden tamamen kopuk yaşıyor. Varnalıların o lüks malikanelerine, limanlarına adım bile atmıyor. Resmî kayıtlara göre şehir merkezinden uzakta, eski bir saat kulesinin yakınındaki terk edilmiş bir taş binayı atölye olarak kullanıyor. Kimseyle görüşmüyor."
Sayaca baktım. 05:39:44.
"Gidiyoruz," dedim. Üzerimdeki ıslak tişörtü fırlatıp siyah hırkamı üzerime geçirdim. "Ediz'le hemen karşılaşamayız, muhtemelen o da bu sayacın farkında ve Varnalıların takibinden kaçmak için saklanıyor. Ama o atölyede bu şifreyi durduracak, sistemi çözecek bir ipucu, bir anahtar mutlaka var."
"Teoman da o sayacın farkındaysa?" diye uyardı Bilge, silahının şarjörünü kontrol edip beline takarken. "Limandan sağ çıktı. Annesiyle birlikte şu an o şifreyi deşifre edecek tek yeri, yani Ediz'in atölyesini abluka altına almış olabilirler."
"O zaman acele etsek iyi olur," dedim, sahte kolyeyi masanın üzerine fırlatıp gerçeğini hırkamın iç cebine emniyetle yerleştirirken. "Çünkü Teoman Varnalı'ya yenilmek, benim ölüm fermanım olur." Evden çıktığımızda gökyüzü henüz aydınlanmamıştı; sisli, gri bir sabaha doğru yol alıyorduk. Şehrin o tekinsiz, eski mahallelerine doğru arabayı sürerken zaman bizim aleyhimize işliyordu. Ediz Varnalı'nın o gizemli taş binasına ulaştığımızda bizi neyin beklediğini bilmiyorduk ama o kapıdan içeri adım attığımızda, Varnalı imparatorluğunun yıkım saatini ya durduracaktık ya da o enkazın altında ilk biz kalacaktık.
&&&
Taş binanın ağır demir kapısını Bilge'yle birlikte omuz vererek açtığımızda, bizi karşılayan şey tam bir teknoloji mezarlığıydı. Eski saat kulesinin hemen altındaki bu devasa atölye, yüzlerce kablo, sökülmüş bilgisayar kasaları ve loş mavi ekran ışıklarıyla aydınlanıyordu. Ediz Varnalı burada yoktu; ama geride bıraktığı o devasa, uğuldayarak çalışan ana sunucu bilgisayarı salonun tam ortasında bir anıt gibi dikiliyordu.
Gözüm hemen kolyenin üzerindeki o mor ışıklı sayaca kaydı.
04:12:03.
"Zaman daralıyor, Akça," dedi Bilge, nefes nefese sunucunun üzerindeki panelleri incelerken. "Bak, şurada... Chokerin oturması için milimetrik bir yuva var. Ediz sistemi buraya kilitlemiş."
Hırkamın iç cebinden o milyarlık parçayı çıkarıp titreyen parmaklarımla sunucunun üzerindeki o özel yuvaya yerleştirdim. Metal metale değdi, bir tık sesi yankılandı ve sunucunun tüm fanları deli gibi dönmeye başladı. Ekrandaki o geriye sayan sayaç aniden dondu. Derin bir nefes alacaktım ki, ekran kıpkırmızı bir uyarı yazısıyla kaplandı.
DEŞİFRE İŞLEMİ BAŞLATILDI. VERİLERİN KURTARILMASI İÇİN KALAN SÜRE: 30 DAKİKA. BAĞLANTIYI KESMEYİN.
"Yarım saat..." diye mırıldandım, sunucunun ekranındaki kırmızı ışık yüzüme vururken. "Yarım saat boyunca bu binadan ayrılamayız."
Tam o sırada, binanın dışındaki o sessiz sokaktan kulakları sağır edecek bir fren sesi yükseldi.
Hemen ardından, bizim dışarıda pusuya bıraktığımız adamlarımızın liderinin telsizinden o hırıltılı ses yükseldi: "Manal Hanım! Varnalılar burayı bastı! Teoman'ın adamları her yeri sardı, kalabalıklar!"
Ve o an, dışarıda kıyamet koptu.
Otomatik silahların o çiğ, yırtıcı sesleri taş duvarları titretti. Camlar büyük bir gürültüyle aşağı inerken, bizim adamlarımızla Teoman'ın ordusu arasında amansız bir sokak savaşı başlamıştı. Kurşunlar binanın dış cephesine vurdukça beton tozları havada uçuşuyordu.
Bilge elindeki silahın şarjörünü hırsla yerine oturtup bana baktı. Gözlerinde o ölümcül, korumacı sadakat vardı. "Dışarıdaki çocukların bizimkilere ihtiyacı var, tek başlarına tutamazlar," dedi sesi silah seslerinin arasında yükselirken. "Ben destek için aşağıya, kapının önüne gidiyorum Akça. O bilgisayarın başından ayrılma. Ne olursa olsun o kolyeyi oradan çıkarma!"
"Dikkat et, Bilge!" diye bağırdım arkasından. Bilge kapıdan fırlayıp o kurşun yağmurunun içine daldığında, koca atölyede sadece ben ve uğuldayarak deşifre işlemini sürdüren bilgisayar kalmıştık.
Ekrana baktım: Kalan süre: 24
dakika.
Dışarıdaki çatışma gitgide
şiddetleniyor, bağırışlar ve acı çığlıklar taş duvarların arkasından kulaklarıma doluyordu. Sağ elim belimdeki silaha gitti, namluyu tam karşımdaki ana kapıya diktim. Gözümü kırpmadan bekliyordum. Geleceksen gel, Teoman. Bu kez hazırım.
Ancak ölüm, her zaman beklediğin kapıdan girmezdi. Tam arkamda, atölyenin o loş, unutulmuş kütüphane rafının arkasındaki taş duvardan mekanik bir gıcırtı yükseldi. Saniyeler içinde koca bir taş blok, gizli bir bölmeye açılarak geriye doğru kaydı. Namluyu anında o karanlık boşluğa çevirdim.
Karanlığın içinden, üzerinde limandaki o sırılsıklam olmuş kıyafetleriyle, siyah saçları alnına yapışmış bir gölge süzüldü. Teoman Varnalı... Elindeki silahı gevşekçe aşağıya doğru tutuyordu ama o zifiri gözlerindeki yırtıcı, deli dâhi pırıltı tamamen üzerime kilitlenmişti. Dışarıdaki o kanlı savaşı, adamlarını, annesini, her şeyi bir yem olarak kullanmış; Ediz'in bu binaya koyduğu o gizli yeraltı tünelini bulup içeri sızmıştı.
"Manal..." dedi. Sesi o kadar alçak, o kadar dertsizdi ki, dışarıdaki kurşun seslerini tek bir nefeste sildi.
Yüzünde, kumar masasında elini saklayan bir adamın o tehlikeli, hayranlık uyandıran gülüşü vardı. "Kapıda beklememi söylemiştin. Ama ben beklemeyi hiç sevmem, bilirsin."
"Bir adım daha atarsan, Teoman," dedim, silahı tutan ellerimi milim sarsmadan doğrudan kalbinin üzerine doğrultarak. "Bu kez suyun altında değiliz. O mermi göğsünde patlar." Teoman silahıma bakmadı bile. Adımları ağır, kendinden emin bir şekilde bana doğru ilerledi. Aramızdaki mesafe üç adıma düştüğünde durdu. Gözleri benim gözlerimden kayıp arkamdaki sunucu ekranına, o yüklenen verilere baktı. "Yüzde otuz..." diye mırıldandı, deşifre yüzdesini okuyarak.
Sonra tekrar bana döndü, aramızdaki o gerilim havayı yakacak kadar yoğundu. "Ediz'in o dahi zihnine sığınarak beni bitirebileceğini mi sandın? O kolyeyi oradan aldığım an, senin de benim de hikayem biter Akça. Şimdi söyle... Tetiği çekecek kadar cesur musun, yoksa benimle bu masayı bir kez daha paylaşacak kadar delirdin mi?"
Teoman'ın o meydan okuyan, sınırları zorlayan sorusu atölyenin taş duvarlarında yankılanırken, namlumun ucu hâlâ kalbinin üzerindeydi. Aramızdaki o üç adımlık mesafe saniyeler içinde eridi. Teoman, elimdeki silaha rağmen tek bir hamleyle kendi silahını yere fırlattı. Metalin betonda çıkardığı o tiz ses içimdeki gerilimi daha da tırmandırdı.
Ellerini iki yana açarak bana doğru bir adım daha attı ve göğsünü doğrudan benim sıcak namlumun ucuna dayadı. Gözlerimin içine baktı; o zifiri karanlık bakışlarda en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu.
"Vur o zaman, Akça," dedi, sesi dışarıdaki kurşun yağmurunu silecek kadar alçak ve derindi. "Eğer o tetiği çekersen ben ölürüm. Ama arkandaki sunucu bir Varnalı kanı görmeden o deşifreyi tamamlamaz. Ediz sistemi öyle bir kurdu ki, benim biyometrik onayım olmadan o veriler asla açılmaz. Ben yoksam, o bilgiler de yok. Kumarı büyütelim mi?"
Dişlerimi sıktım, parmağım tetiğin üzerinde kasıldı. Yalan mı söylüyordu yoksa gerçekten bu kadar delirdi mi, kestiremiyordum. Aramızdaki gerilim havayı yakacak kadar yoğunken, sunucunun ekranındaki yüzde yavaşça tırmanıyordu: %42... %43...
Tam dudaklarımı aralayıp onun bu restini göreceğimi söyleyecektim ki, atölyenin havalandırma mazgallarından ani ve hırıltılı bir tıslama sesi yükseldi.
Saniyeler içinde, tavandaki metal ızgaralardan içeriye yoğun, beyaz ve keskin kokulu bir gaz sızmaya başladı. Gazın genzimi yakan o kimyasal kokusu odaya yayılırken, Teoman'ın yüzündeki o kendinden emin ifade anında dondu. Başını hızla yukarıya çevirdi. Atölyenin tavanındaki eski hoparlörlerden, statik bir cızırtının ardından o tanıdık, buz gibi kibirli ses yükseldi. Fulya Varnalı'nın sesi. "Teoman... Oğlum," dedi Fulya Varnalı, sesi bütün binada yankılanırken. "Kolyeyi o kızın elinden zamanında alamadın. Varnalı soyunun sırlarını bir kadının elinde, insafına bırakamam. Kusura bakma oğlum... İmparatorluk her şeyden, senden bile önce gelir."
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kadın kendi oğlunu, öz kanını bile o sırlar gitmesin diye feda etmişti.
"Lan!" diye kükredi Teoman. O sakin, deli dâhi maskesi ilk defa tamamen parçalanmıştı. Havalandırmadan çöken beyaz duman bulutu hızla aşağıya iniyor, odadaki oksijeni yutuyordu. Gözlerim yanmaya, dizlerimin bağı çözülmeye başladı. Ciğerlerime giren her nefes, vücudumu ağır bir felce sürüklüyordu. "Akça! Kolyeyi sök!" diye bağırdı Teoman, öksürerek bana doğru hamle yaparken.
Gözlerimin önü kararmaya başlamıştı, vizyonum bulanıklaşıyordu. Sunucuya doğru döndüm, titreyen ellerimle yuvadaki chokere yapıştım. Teoman da hemen yanımda, o güçlü kollarıyla sunucunun kablolarını hırsla asılarak kopardı. Bilgisayar büyük bir kıvılcımla sönerken, kolyeyi yuvadan söküp avcumun içine aldım. Deşifre durmuştu, bilgiler yarıda kalmıştı ama kolye hâlâ bizdeydi.
"Yürü..." dedi Teoman, sesi gitgide halsizleşiyordu. Kolumu omzuna attı, beni o geldiği gizli bölmeye, karanlık yeraltı tüneline doğru sürüklemeye başladı.
Bilincimi kaybetmeden önceki o son saniyede, dışarıdaki silah seslerinin sustuğunu ve yerini Fulya'nın adamlarının binaya giren postal seslerine bıraktığını duydum. Teoman'la birlikte o karanlık taş bloğun arkasına devrilirken, sığındığımız o zifiri tünelde kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı.
Karanlığın içindeki o nemli, küf kokulu yeraltı tünelinde ne kadar yürüdük bilmiyordum. Adımlarım gazın etkisiyle hâlâ yalpalıyordu ama Teoman'ın omzundaki güçlü eli beni dik tutuyordu. Arkamızdaki taş duvarların ötesinde, Fulya'nın adamlarının bağırışları gitgide uzaklaşmıştı. Güvende olduğumuzu sanıyordum.
Tünelin sonuna, dışarıdan sızan o zayıf gri ışığa yaklaştığımızda Teoman aniden durdu. Kolumu omzundan indirip beni hafifçe arkasına doğru çekti. Parmakları refleks olarak belindeki silaha gitti ama silahını yukarıdaki atölyede bıraktığı gerçeğiyle yüzleşince küfretti.
Işığın önünde, çıkışı kapatacak şekilde duran uzun boylu bir gölge belirdi. Elindeki güçlü feneri aniden gözlerimize doğru tuttu. Işığın şiddetiyle gözlerimi kısarken, o boğuk ve alaycı sesi duyduk.
"Annenin seni bu kadar kolay harcayacağını tahmin etmeliydin, kuzen. Kumarbazlığın gözünü kör etmiş." Feneri yavaşça kendi yüzüne doğru indirdi. Karşımızdaki adam, kemikli yüz hatları, darmadağınık kumral saçları ve gözlerindeki o buz gibi, hesapçı zekasıyla Ediz Varnalı'nın ta kendisiydi.
Arkasındaki karanlıktan, ellerinde susturuculu silahlar tutan dört adamı daha süzüldü. Namlular doğrudan bize, en çok da Teoman'a çevrilmişti. "Ediz..." diye mırıldandı Teoman. Sesi bir yılanın tıslaması kadar tehlikeliydi. Vücudunu bana siper edecek şekilde bir adım daha öne çıktı. "Kendi çöplüğünden çıkıp fareler gibi yeraltına mı indin?"
Ediz, Teoman'ın bu lafına sadece hafifçe gülümseyerek karşılık verdi. Bakışlarını kuzeninden çekip doğrudan bana, hırkamın cebine sımsıkı bastırdığım elime kilitledi.
"Manal... Ya da gerçek adınla Akça," dedi Ediz, ses tonu son derece sakin ama bir o kadar da emir kiplidir. "Kolyeyi o sunucuya taktığın an, deşifre yarıda kalmış olsa bile içindeki verilerin ilk katmanı o kolye sistemine aktı. Yani o aileyi bitirecek şifrenin ilk yarısı sende. İkinci yarısı ise hâlâ o elindeki titanyum plakada gizli. Tüm bilgilere ulaşman için henüz on beş dakikan var."
Ediz'in dudaklarından dökülen o son tehditkar kelimeler, tünelin buz gibi havasında asılı kaldı. Aramızdaki gerilim bir cam kırığı kadar keskindi. Teoman yanımda her an patlamaya hazır bir bomba gibi solurken, gözlerimi Ediz'in namlusundan ayırmıyordum. Aramızda ne tür bir hesap olursa olsun, hiçbir Varnalıya boyun eğmeyecektim.
Tam dudaklarımı aralayıp Ediz'in o kibirli yüzüne karşı kendi kurallarımı kusacaktım ki, tünelin arkasından bizi içeri hapseden o ağır taş bloğun yönünden devasa bir darbe sesi yükseldi.
Hemen ardından gelen metalik sürgü sesleri ve gaz maskelerinin arkasından yükselen o boğuk, hırıltılı nefesler tünelin nemli duvarlarında yankılandı. Fulya'nın adamları taş bloğu patlatmış, gaz maskeleriyle içeri sızmıştı. Tünelin iki ucu da ölümle mühürlenmişti.
"Baskın!" diye bağırdı Ediz'in adamlarından biri.
O an, tünelin dar koridorunda tam bir kıyamet koptu. Ediz'in adamları arkaya dönüp Fulya'nın özel timine doğru yaylım ateşine başlarken, susturuculu silahların o tekinsiz ıslığına otomatik tüfeklerin yırtıcı kükremesi karıştı. Namlu patlamaları zifiri karanlığı çiğ bir ışıkla yırtıyordu.
Teoman, bu kargaşayı saliseler içinde bir avantaja çevirdi. Bir an bile tereddüt etmeden, en yakınındaki Ediz'in adamının üzerine bir su bizonu gibi çullandı. Adamın silah tutan bileğini tek bir hamlede ters çevirip kemik sesini tünelde yankılatırken, diğer eliyle susturuculu tabancayı hırsla söküp aldı. Ediz ise iki ateş arasında kalmanın öfkesiyle geriye doğru kaçıp adamlarına emirler yağdırıyordu.
Herkes birbirinin gırtlağına çökmüşken, Teoman'ın o zifiri gözleri bir anlığına beni buldu. Aramızdaki o amansız düşmanlık, kurşunların havada uçuştuğu bu cehennemde bile capcanlıydı. Silahı Ediz'in adamlarına doğrultmadan önce bana doğru kükredi: "Kaç, Manal!"
Ona teşekkür etmeyecektim. O benim dostum değildi; sadece benimle olan hesabını başkasına yar etmek istemeyen bir düşmandı. Ve şu an, onun yarattığı bu kanlı kargaşa bana hayatımın en büyük fırsatını sunuyordu.
Zaman sayacındaki o son 15
dakikayı Ediz'in insafına ya da Teoman'ın kumarına bırakamazdım. Varnalıların sonunu kendi ellerimle yazacaktım. Geriye doğru döndüm. Siyah hırkamın eteklerini savurarak, kurşunların ve beton tozlarının arasından zifiri karanlığa doğru deli gibi koşmaya başladım. Ciğerlerim gazın etkisiyle hâlâ yanıyordu, bacaklarım titriyordu ama hırsım beni ayakta tutuyordu. Teoman'ın az önce beni sürükleyerek çıkardığı o tüneli, bu kez tek başıma ve ölüme meydan okuyarak tersine koşuyordum.
Arkamdan gelen çığlıklar, silah sesleri ve Teoman'ın birilerini infaz ederken çıkardığı o sert gürültüler tünelde boğuklaşırken, o ağır taş bloğun açık kalan aralığından kendimi tekrar yukarıdaki atölyeye attım.
Atölyedeki beyaz gaz yavaş yavaş dağılmıştı ama hava hâlâ zehir doluydu. Öksürerek, kolumu ağzıma siper ederek salonun ortasındaki o devasa ana sunucuya doğru koştum. Bilgisayarın kabloları darmadağındı, ekran kapkaraydı ama Ediz'in kurduğu o ana sistem hâlâ uğuldayarak can çekişiyordu.
Hırkamın içinden o kanlı zinciri, canım pahasına koruduğum o pırlantalı kolyeyi çıkardım.
Avcumun içindeki metal parçası, saniyeler önce söküldüğü o milimetrik yuvayla tekrar buluştu. Kolyeyi tüm gücümle yuvaya doğru bastırdım. Kopuk kablolardan mavi kıvılcımlar sıçrarken, kararan sunucu ekranı saniyeler içinde çılgın bir yeşil ışıkla yeniden parladı. Sistem mühre geri dönmüştü. Ekrandaki o kırmızı uyarı yazısı, tüneldeki silah seslerinin uğultusu eşliğinde yeniden belirdi:
BAĞLANTI YENİDEN SAĞLANDI. VERİLERİN KURTARILMASI İÇİN KALAN SÜRE: 12 DAKİKA. DEŞİFRE İŞLEMİ DEVAM EDİYOR.
Sırtımı sunucu kasasına yaslayıp belimdeki silahı çektim. Namluyu gizli bölmenin kapısına diktim. Gözlerim yanıyor, kalbim göğüs kafesimi parçalamak istiyordu ama dudaklarımda o karanlık, muzaffer gülümseme vardı. 12 dakika sonra o tünelden kim sağ çıkarsa çıksın, karşılarında elinde Varnalıların ölüm fermanını tutan Manal Arel'i bulacaktı.
&&&
00:02... 00:01... 00:00.
DEŞİFRE TAMAMLANDI. TÜM VERİLER KORUNAKLI BELLEĞE AKTARILDI.
Ekranda yeşil onay yazısı belirdiği an, bir saniye bile beklemeden yuvadaki kolyeye yapıştım. Tırnaklarımı metal gövdesine geçirip tek bir hırsla kolyeyi yuvadan söküp aldım. Artık sadece bir mücevher değildi bu; Varnalı imparatorluğunun ölüm fermanı avcumun içindeydi.
Tam kolyeyi hırkamın cebine yerleştirmek için hamle yapmıştım ki, gizli bölmenin taş bloku büyük bir gürültüyle sarsıldı. Namluyu anında o yöne diktim. Karanlığın içinden, sırılsıklam kıyafetleri yırtılmış, üstü başı tüneldeki adamların kanıyla boyanmış bir şekilde Teoman süzüldü. Sol elinde Ediz'in adamından gasp ettiği susturuculu silah vardı, sağ omzundan ise sızan taze kan siyah kazağını daha da koyulaştırıyordu. Tüneldeki o kıyametten tek başına, canlı bir enkaz gibi ama hâlâ ayakta çıkmayı başarmıştı.
Göz göze geldik.
Mavi sunucu ışıklarının altında, ikimizin gözlerindeki o amansız düşmanlık bir kez daha çarpıştı. Teoman'ın zifiri karanlık bakışları, benim sunucunun önünde duran dik duruşuma ve doğrudan elime, sımsıkı tuttuğum kolyeye kaydı. Sürenin bittiğini, deşifrenin tamamlandığını anlamıştı.
"O kolyeyi ver artık," dedi. Sesi tüneldeki savaştan dolayı pürüzlü, yorgun ama bir o kadar da emrediciydi. Adımları bana doğru ağır ağır yaklaşırken, silahını indirmemişti. "Oyun bitti Manal. Ver onu bana."
"Öyle bir şey olmayacak," dedim, silahımı milim sarsmadan tam alnının ortasına nişan alarak. Dudaklarımda o soğuk, meydan okuyan gülümseme peydah oldu. "Bu kolye de, içindeki bilgiler de artık benim. Sen kaybettin, Varnalı."
Teoman'ın yüzündeki o kontrollü, dâhi maskesi bir anda tamamen parçalandı. Gözlerindeki o yırtıcı öfke dalgası odayı yakacak kadar şiddetliydi. "Ver artık şunu!" diye bağırdı, sesi atölyenin taş duvarlarında yankılanırken.
O kadar hızlı hareket etti ki, gazın etkisiyle hâlâ tam toparlanamamış olan reflekslerim onun bu delice hamlesini yakalayamadı. Üzerime bir karabasan gibi çöktü. Silah tutan bileğimi acımasız bir hamleyle yukarı doğru bükerken, diğer güçlü eli doğrudan kolyeyi tutan parmaklarıma kapandı. Aramızda saniyeler süren, kemik seslerinin duyulduğu vahşi bir boğuşma koptu. Tırnaklarımı etine geçirdim, canını yakmaya çalıştım ama o yaralı haliyle bile benden çok daha güçlüydü.
Parmaklarımın arasındaki zincir büyük bir hırsla çekildi. Teoman, kolyeyi elimden kopardığı gibi beni sunucu kasasına doğru sertçe itti. Sırtım metale çarparken dengemi kaybettim.
Başımı kaldırdığımda, Teoman kolyeyi cebine tıkıştırmış, atölyenin ana kapısına doğru deli gibi koşuyordu. "Teoman!" diye kükredim. Dümeni tamamen kaybetmiştim. Belimdeki silahı sıkıca kavrayıp atölyenin kapısından dışarıya, o sisli ve puslu sabah caddesine doğru fırladım. Teoman, caddenin ortasına inmiş, birkaç yüz metre ileride pusuya bıraktığı kendi siyah arabasına doğru tüm gücüyle koşuyordu.
Hiç düşünmeden silahımı kaldırdım. İki elimle namluyu hedefe kilitledim ve tetiği peş peşe çektim.
Sabahın o tekinsiz sessizliğini yırtan mermiler asfaltı delip geçerken, Teoman arkasından gelen kurşunlardan kurtulmak için ani bir manevrayla kendini caddenin sağındaki dar, labirent gibi uzanan ara sokaklardan birine doğru attı.
Hırsla arkasından koştum. O sokağa girdiğinde işini bitirecektim.
Teoman, hızını kesmeden ara sokağın köşesini döndü. Tam o esnada, arkasından gelip gelmediğimi kontrol etmek, arkasına bakıp beni nerede bıraktığını görmek için kafasını hafifçe geriye doğru çevirmeye çalıştı. Fakat sokağın derinliklerine tam olarak giremeden, adımları betona çakılmış gibi aniden durdu. Gözleri şokla irileşti. Başını hızla önüne çevirdi.
Çünkü tam karşısındaydım.
Ara sokağın diğer ucundaki kestirme yoldan daha önce fırlamış, onun kaçış çizgisini saniyeler öncesinden kesmiştim. Aramızda sadece birkaç adım vardı. Elimdeki silahın soğuk namlusu doğrudan göğsünün tam ortasına kilitlenmişti. Nefes nefeseydim, sırılsıklam saçlarımdan yüzüme sular sızıyordu ama gözlerimde ölümün ta kendisi vardı.
Teoman, elini cebindeki kolyeye götürmeye fırsat bulamadan, silahımın ucundaki o karanlık delikle baş başa kaldı.
Dudaklarımı araladım. Sesim, bir Varnalı'nın duyabileceği en dondurucu, en karanlık tondaydı.
"Hadi bana gerçek kötülükten bahset Varnalı," dedim, parmağımı tetikte yavaşça ezerek. Gözlerinin içine, o kibirli ruhunun tam kalbine baktım. "İnsanların görmekten korktuğu, adını bile anmaya cesaret edemediği o karanlıktan..."
Teoman'ın dudakları bir şey söylemek için milimetrik bir hareketle aralandı, gözlerinde ilk defa bir yenilginin o çaresiz ışığı belirdi. Ama duymak istemiyordum. Beklemedim ve ateş ettim.
Namlu patladı. Kurşun göğsünü delip geçerken, Teoman'ın bedeni o dar ara sokağın duvarına çarparak yavaşça yere doğru kaymaya başladı. Gözleri açık, bakışları üzerime dikili kalırken, sabahın sisi o kanlı sokağın üzerini yavaşça örttü.
Bölüm etkileşimi
