18. bölüm / 26
AMBİVALASBELKİ SENİ SEÇER
Bölümler 26Şu an: BELKİ SENİ SEÇER
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatım boyunca holding savaşlarının, yeraltının kirli pazarlıklarının göbeğinde büyümüştüm ama iki gözü andıran o kıvrımlı şeklin arasından geçen o ince, düz çizgiyi hayatımda ilk kez görüyordum. Bu bilinmezlik, havayı soluyan ciğerlerimi resmen bir zehir gibi yakıyordu.
Ancak beni asıl sarsan, o sembolün tuhaflığı değildi. Varnalı prensinin saliseler içindeki değişimiydi.
Teoman'ın elindeki silahın namlusu milim kımıldamıyordu ama o zifiri karanlık gözlerinin derinliklerine çöken o kaskatı, o buzdan örülmüş duvarı görebiliyordum. O kömür karası gözler, hayatımızda ilk kez karşılaştığımız o sembole değil, sanki dışarıda yankılanan o yabancı ismin getirdiği bir tehlikeye bakar gibi bakıyordu. Dışarıda bağıran o erkek sesinin kime ait olduğunu, bu "Kuzey" denen ismin ne anlama geldiğini o zifiri karanlık zihninin en dibinde sakladığına adım gibi emindim.
Teoman ani ve sert bir hamleyle belimden yakaladı. Silahını indirmeden, beni adeta sisin içinden söküp alarak hızla dağ evinin kapısına doğru çekti. O kadar güçlü ve sabırsızdı ki, çıplak ayaklarım beton zeminde neredeyse sürükleniyordu. "Eve giriyoruz. Hemen," dedi, sesi az önce mutfakta benimle didişen, omlet yakmaktan bahseden o serseri adamın sesi değildi. Resmen bir tehdit karşısında tetikte bekleyen o lider sesiydi; buz gibi, emredici ve katıydı.
Bizi içeriye fırlatır gibi soktuğu an, sırtıyla o koca çelik kapıya yaslandı. Sol eliyle kapının ağır kilitlerini üst üste üç kez çevirdi. O mekanik kilit sesleri, dağ evinin o loş koridorunda adeta birer tokat gibi yankılandı.
Teoman derin bir nefes alıp başını geriye, kapıya doğru yaslarken gözlerini sımsıkı kapattı.
Silahımın emniyetini kapatmadan, namluyu yere doğru çevirip ona doğru büyük bir adım attım. Parmağımdaki zifiri elmas yüzük, silahın kabzasına çarpıp lanetli bir ses çıkarırken gözlerimi onun o kapalı gözlerine diktim. "Bana bak Varnalı," dedim, sesimdeki o hırçın, o meydan okuyan tınıyı bilerek en tepeye çıkararak. "O arabanın üzerindeki, hayatımda ilk kez gördüğüm o uğursuz sembol ne anlama geliyor? Sen bir şeyler biliyorsun. O zifiri gözlerindeki o nefreti gördüm ben. Anlatacaksın."
Teoman gözlerini yavaşça açtı. Zifiri karanlık bakışları üzerime dikildi. Silahını beline yerleştirirken, yüzüne o bildiğim maskelerden birini, o umursamaz holding lideri maskesini takmaya çalıştı.
"Saçmalıyorsun Akça," dedi, sesini düzeltmeye çalışarak, bana doğru bir adım atıp üzerime doğru eğilirken. O erkeksi kirli sakallarının altından alaycı bir nefes verdi. "İlk kez gördüğüm bir sembol yüzünden bana holding sorgusu mu yapacaksın burada? Kim olduğunu bilmediğim bir serseri dağın başında bilinmeyen bir ismi zırvaladı diye karşımda müfettiş kesilme."
"Yeme beni Teoman!" diye çıkıştım, göğsüne doğru elimi uzatıp parmağımdaki o zifiri elmasın soğukluğunu onun çıplak tenine bastırarak. "Ben o yalanların içinde büyüdüm. Karşımda kaskatı kesildin. Bana yalan söyleme, o sembol ne?"
Teoman elini hızla kaldırıp göğsündeki elimi kavradı. Parmakları, bileğimi incitecek kadar değil ama beni tamamen sabitleyecek kadar güçlü bir hırsla sıktı. Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, zifiri gözlerindeki o inatçı, o sırrını vermemek için direnen yangını çok yakından gördüm. "Sana yalan söylemiyorum," dedi, dişlerinin arasından tıslarcasına, sesindeki o buyurgan tondan ödün vermeyerek. "Annemin geçmişinden kalma, o eski holding savaşlarından kalan düşmanlardan biridir işte. Fulya Varnalı'nın mazi pislikleri bitmedi ki yeraltında. Kadının düşmanı çok, biri gelip burayı bulmuş, aklınca eski usul tehdit savuruyor. Geçmişin hesabı yani. Uzatma."
Bileğimi onun o güçlü pençesinden hırsla kurtarıp geri çekildim. Silahımı arkamdaki ahşap konsolun üzerine sertçe bıraktım. Kollarımı göğsümde kavuşturup ona meydan okuyan, o en dik bakışımla gözlerinin içine baktım.
"Annenin düşmanı, öyle mi?" dedim, dudaklararımın kenarına yerleşen o hırçın ve inanmayan tebessümle. "Peki o zaman dışarıdaki o adam neden bağırıp durdu? Annenin düşmanı dağ evine gelip neden tanımadığımız bir adamın adını haykırır Varnalı?"
Teoman konsola doğru yürüdü, elindeki silahı benim silahımın hemen yanına bıraktı. İki silah loş koridorda yan yana dururken, o devasa cüssesiyle tekrar üzerime yürüdü. Beni antrenin duvarıyla kendi arasına alacak kadar yaklaştı. Gözlerini zifiri bir inatla gözlerime kenetledi. "Çünkü yeraltında dikkati başka yere çekmek isteyen herkes saçmalar Akça," dedi, o boğuk ve baskın sesiyle, beni tamamen susturmak ister gibi çenesini yukarı kaldırarak. "Annemin düşmanı da olsa, buraya kim gelirse gelsin bizim dengemizi bozmaya çalışıyor. Bu hafta kuralları sen koydun, yatak odasında da mutfakta da senin inadın geçti... Ama bu sınır güvenlik meselesi. Sana ne diyorsam odur. Annemin eski bir hesabı. Konu kapandı."
Teoman "Konu kapandı" deyip arkasını döndüğü an, içimdeki o hırçın dalga tamamen taştı. Birkaç büyük ve öfkeli adımlarla mutfağa geri döndüm. Tezgâhın üzerinde parıldayan o büyük ekmek bıçağını kabzasından kavradığım gibi ahşap masaya doğru savurdum. Çeliğin ahşaba saplanırken çıkardığı o tiz, hırçın ve yankılı ses koridoru adeta
ikiye böldü.
Teoman adımlarını anında kesti. Şokla ve gözlerindeki o vahşi şaşkınlıkla arkasını döndüğünde, ben çoktan ona doğru yürümeye başlamıştım. Aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde eritip tam karşısında durdum. İki elimi birden onun o devasa, gergin göğsüne sertçe yaslayıp onu arkasındaki mutfak duvarına doğru hırsla ittim. Sırtı duvara çarptığında geri adım atmadım; tam aksine, parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğün soğuk metalini onun tam kalbinin üzerine, tenini ezecek kadar büyük bir hırsla bastırdım. Nefesim, onun o hızlı ve keskin nefesine sırılsıklam bir şekilde kilitlendi.
"Beni sakın o holding zırvalıklarıyla geçiştirme Varnalı!" diye tısladım, gözlerimi o kömür karası zifiri gözlerine dikerek. "O sembolün de, dışarıda yankılanan o adın da annenle zerre ilgisi olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz. Ya şimdi konuşup bana o kapının ardındaki gerçekleri anlatırsın ya da bu dağ evini senin o kibirli yalanlarınla birlikte ateşe veririm!"
Teoman kaskatı kesildi. Göğsündeki ellerimin altında kalbinin nasıl deli gibi ritim kaçırdığını, o gergin kaslarının nasıl titrediğini hissedebiliyordum. Gözlerindeki o serseri ve yeraltına hükmeden hırçın bakış, bir anda yerini derin, sorgulayıcı ve adeta ruhumu delip geçmek isteyen keskin bir ciddiyete bıraktı. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı; o kirli sakallarının sıcaklığı tenimi yakarken, zifiri karanlık gözlerinin en dibinden, beni tamamen tartmak ister gibi sordu: "Beni kaybetmekten hiç mi korkmuyorsun Akça?"
Sesi o kadar boğuk ve yoğundu ki, odadaki o tehlikeli havayı resmen ikiye böldü. Gözlerindeki o duvarı korumaya çalışsa da, bu sorunun arkasındaki o gizli muhtaçlığı yakalayacak kadar iyi tanıyordum onu artık. Dudaklarımın kenarına yerleşen o hırçın, o kendinden emin tebessümle zifiri gözlerine daha da meydan okuyarak baktım. "Korkmalı mıyım sence?" diye sordum, sesimdeki o buz gibi sakinliği bozmayarak.
Teoman'ın kemikli çenesi kasıldı. Göğsündeki ellerimi bileklerimden kavradı ama beni itmedi, sadece o tensel temasın getirdiği sırılsıklam gerilimi aramızda sabitledi. Zifiri gözlerini hafifçe kısarak, "Kadınlar..." dedi, sesi alaycı ama bir o kadar da hırslı çıkarken. "Kadınlar sevdikleri adamı kaybetmekten korkmazlar mı?"
Kollarımı onun o güçlü parmaklarının arasından yavaşça ama asil bir duruşla kurtardım. Bir adım geri çekilip kollarımı göğsümde kavuşturdum. Onun o devasa cüssesinin karşısında, bir holdingi tek bir hamleyle çökertebilecek o soğukkanlı kadın olarak dikildim.
"Ben senin hayatında yer edinmek için bir yarışa girmem Teoman," dedim, kelimelerin üzerine tek tek basarak. "Ne senin mazi kırıntılarınla ne de etrafındaki o yeraltı dünyasının yalanlarıyla rekabet ederim."
Teoman şaşkınlığını gizlemeye çalışarak alaycı bir nefes verdi. Duvara yaslanmayı bırakıp üzerime doğru büyük bir adım attı. Zifiri gözlerinde kışkırtıcı bir kıvılcım parıldadı. "Fazla sakin değil misin bu konuda?" diye sordu, sesini bilerek tehlikeli bir tona çekip beni sınayarak. "Ya başkasını bulursam? Ya bu holding savaşlarının, bu yalanların arasında benden sıkılıp tamamen başka bir kadının karanlığına çekilirsem?"
Yüzümdeki o dik başlı, o gururlu ifadeden tek bir milim bile ödün vermedim. Gözlerimi onun o kömür karası gözlerinden ayırmadan, içimdeki o yenilmez kadının sesiyle konuştum: "Bu senin tercihin," dedim, sesim dağ havasından daha net ve keskindi. "İnsanlar ulaşmak için çaba gösterdiklerine değer verirler Varnalı. Eğer benimle olmak için, aramızdaki bu duvarları yıkmak için çaba göstermiyorsan... Hiç doğru adamla olmamışım demektir."
Teoman duraksadı. Kirli sakallı yüzünde, ilk kez kelimelerimin ağırlığı altında ezilen o şaşkın lideri gördüm. Gözlerini zifiri bir hırsla kıstı, dişlerinin arasından o erkeksi ve baskın tonuyla mırıldandı: "Kendine fazla güveniyorsun Akça."
Dudaklarım hafifçe yukarı kıvrıldı ama bu kez alay etmek için değil, kendi gücümü onun o yeraltı krallığının tam ortasına ilan etmek içindi. Parmağımdaki zifiri elmas yüzüğü onun gözlerinin önüne getirecek şekilde elimi kaldırdım ve son noktayı koydum: "Hayır," dedim, sesim mutfaktaki o saplanan bıçak kadar keskin ve kalıcıydı. "Değerimi biliyorum Teoman. Değerini bilen bir kadın, hayatındaki birini kaybetmekten çok... Zamanını boşa harcamaktan korkar."
Teoman'ın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Gözlerindeki o kömür karası yangın, gururumun ve hırçınlığımın karşısında ilk kez bu kadar çaresiz, bu kadar gergin bir sessizliğe bürünmüştü.
Arkamı döndüm. Konsolun üzerinde duran silahımı sert bir hareketle belime yerleştirirken arkamda bir enkaz bırakıp bırakmadığıma bakmadım bile. Koridora süzüldüm, antrenin o soğuk çelik kapısına ulaştığımda kilitleri tek bir hırçın hamleyle geriye doğru çevirdim.
Teoman'ın arkamdan gelen o sert, o aceleci ayak seslerini duyabiliyordum. Beni durdurmak, o yalanlarla ördüğü güvenli odasına geri tıkmak için hamle yapacaktı, biliyordum. Ama o kapıyı ardına kadar açtığımda, dağ havasının o bıçak gibi keskin soğuğu çıplak ayaklarıma sırılsıklam bir ürperti gibi yayıldı. Dışarıdaki o gri dağ sisi bahçeyi tamamen yutmuştu.
Teoman'ın "Akça, delirme içeri gir!" diye kükreyen o boğuk, o emir kipiyle dolu sesini bilerek kulak ardı ettim.
Soğukkanlı adımlarla dağ evinin o taş duvarına doğru yürüdüm. Çıplak ayaklarım buz gibi nemli betona basarken, gözlerimi doğrudan o taşın üzerine derin derin kazınmış olan gizemli resme diktim.
Duvarın dibine kadar yaklaştım. Kalbimin o deli gibi çarpan ritmini sakinleştirmeye çalışarak sağ elimi yavaşça havaya kaldırdım. Parmak uçlarımı, taşa sert bir nesneyle kaba ve aceleci bir hırsla kazınmış olan o uğursuz sembolün üzerinde gezdirmeye başladım. Detaylıca incelemeye koyuldum. Çizgi derindi; taştan kopan küçük toz zerreleri parmak uçlarıma bulaşırken, o iki gözü andıran kıvrımlı şeklin ne kadar simetrik ve kusursuzca çizildiğini fark ettim. Sıradan bir tehdit değildi bu. Adamlar buraya gelmiş, bu sisin ve soğuğun ortasında adeta bir sanat eseri bırakır gibi bu lanetli damgayı vurmuşlardı. Tam ortasından geçen o düz, o keskin hatlı ince çizgiye parmağımı bastırdığımda, içimde daha önce yeraltında hiç hissetmediğim o tuhaf, o karanlık tekinsizlik hissi büyüdü.
Tam o sırada, sisin içinden sıyrılan o tanıdık devasa gölge hemen arkamda bitti. Teoman'ın erkeksi, o çam kokulu sıcak nefesi dağ havasının soğukluğuna karışarak enseme vurduğunda başımı yavaşça omzumun üzerinden geriye doğru çevirdim.
Tam karşımdaydı. Göğsü öfkeden ve hırstan hızla inip kalkıyordu, sağ eli belindeki silahının kabzasını öyle sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Gözlerimi onun o kömür karası zifiri gözlerine diktiğim an, o devasa Varnalı prensinin boğazında belirgin bir hareketlenme oldu.
Teoman, gözlerini benden ve taş duvardaki o sembolden kaçırmaya çalışarak sertçe yutkundu.
O an zaman benim için tamamen durdu. Âdem elmasının o gergin kemikli çehresinde yukarı aşağı doğru hırçın bir çaresizlikle kayışını, o yeraltını titreten adamın boğazındaki o küçücük, o gizli teslimiyeti çok net gördüm. Bu yutkunuş... Bu basit ama ölümcül hareket, gözlerimin önünden kaçamayacak kadar büyüktü. Teoman korkuyordu demiyorum; hayır, Varnalı korkmazdı. Ama o zifiri karanlık zihninin arkasında öyle bir sır duvara çarpmıştı ki, o yutkunuşla birlikte ruhundaki o büyük çatlağı bana ele vermişti. Annemin düşmanları yalanının arkasında sakladığı şey, bu sembolün ve o yabancı ismin ta kendisiydi.
Bunu çok net anladım. Gördüğüm o açık zayıflığı, o gizli ipucunu ona asla belli etmedim. Ne gözlerimi kıstım ne de "Yakalandın Varnalı" der gibi üsteledim. Tam tersine, sanki hiçbir şey fark etmemişim gibi parmağımı taştan yavaşça çektim.
"Hâlâ çok taze," dedim, sesimi tamamen duygusuz, sadece o sembolü inceleyen bir holding danışmanı kadar mesafeli tutarak. Bakışlarımı duvardan çekip onun o gergin yüzünde gezdirdim. "Kazıyan her kimse, elleri hiç titrememiş. Buraya sadece bir isim bırakıp gitmemişler Teoman. Bize ait olan bu dağ evinin tam kalbine, hayatımızda ilk kez gördüğümüz bir imza atmışlar."
Teoman bana doğru bir adım atıp o koca gövdesiyle aramıza sızan sisi tamamen dağıttı. Yutkunuşunun arkasında bıraktığı o gergin pürüzü sesine yansıtmamaya çalışarak, zifiri gözlerini sertçe bana dikti.
"Sana içeri girmeni söylemiştim Akça," dedi, sesindeki o otoriter tonu yeniden kurmaya çalışarak, kolumu yavaşça kavrayıp beni eve doğru yönlendirirken. "Bahçede ne olduğunu bilmediğimiz çizimlerle vakit kaybedemeyiz. Madem değerinden ve zamanından bahsediyorsun... O zaman o zamanı güvenli kalana kadar benim kurallarımla harcayacaksın." Beni içeri çekerken, kolundaki o gergin kasların altından yayılan o gizli titremeyi hissedebiliyordum. Gerçeği benden ne kadar saklarsa saklasın, o yutkunuşun hesabı bu dağ evinde çok başka sorulacaktı. Yalanının patlayacağı anı sessizce bekleyecektim ve o an geldiğinde, o iki gözlü sembolün arkasındaki celladı onun elinden ilk ben söküp alacaktım.
Teoman tek bir kelime bile etmeden koridorda ilerledi, salona geçti. Üzerindeki o gerginliği, o "Kuzey" isminin ve iki gözlü sembolün ruhunda yarattığı o sarsıntıyı yok etmek ister gibi şömineye doğru yürüdü. Yerdeki odunlardan birkaçını hırsla harlayan ateşin içine fırlattı. Kıvılcımlar loş salonun tavanına doğru savrulurken, Teoman kenarda duran sert içki şişesine uzandı. Kristal kadehe kehribar rengi sıvıyı doldururken çıkan o tekdüze ses, aramızdaki o soğuk savaşın ilk mermisi gibiydi.
Ben ise hiçbir şey olmamış, dışarıda o uğursuz imza duvarlarımıza kazınmamış gibi son derece asil ve yavaş adımlarla salona süzüldüm. Üzerimdeki kıyafetin sarkan kumaşını düzelterek, şöminenin tam karşısında duran geniş, deri koltuğa yerleştim. Bacak bacak üstüne attım. Sırtımı arkaya yaslayıp kollarımı koltuğun kenarlarına koyarken gözlerimi Teoman'ın çıplak, damarlı sırtından ve içkisini yudumlayan o kemikli çehresinden tek bir salise bile ayırmadım.
Teoman bardağı dudaklarına götürüp sert bir yudum aldı, ardından yavaşça arkasını dönüp bana doğru baktı. Göz göze geldiğimiz an, salondaki o harlayan ateşin sıcaklığı bile aramızdaki o buz gibi gerilimi eritmeye yetmedi.
O zifiri karanlık kömür gözlerini gözlerime dikti. Karşısında korkudan titreyen ya da soru yağmuruna tutan bir kadın görmeyi bekliyordu belki de ama ben sadece sustum. Dudaklarımın kenarına yerleşen o hafif, o ne anlama geldiğini sadece benim bildiğim gizemli tebessümle, doğrudan onun gözlerinin içine baktım. Bakışlarımla onun o boğazındaki gergin noktayı, o yakaladığım yutkunuşun tam üzerini hedef alıyordum.
Teoman koltuğun birkaç adım uzağında durdu. İçki kadehini parmaklarının arasında sıkıca kavrarken, benim bu asil ve kışkırtıcı sessizliğim karşısında kaskatı kesildiğini görebiliyordum. Zifiri gözlerindeki o hırçın parlaklık, ne yapacağını bilemeyen bir kaplanın huzursuzluğuna dönüştü. Aramızda tek bir kelime yoktu ama nefeslerimiz şöminenin çıtırtısına karışarak birbirini resmen kamçılıyordu. Parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğü, deri koltuğun kolçağına yavaşça, ritmik bir inatla vurmaya başladım.
Loş salonda yankılanan o metalik ses, Teoman'ın sabrını ve o ördüğü yalan duvarlarını saniyeler içinde aşındırmaya yetti. O benden ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, kalbimin çarptığı adamın yalan söylediğini bilecek kadar aşıktım ona. Ve o da benim bu sessizliğimin, fırtına öncesi o ölümcül sessizlik olduğunu çok iyi biliyordu.
Teoman en sonunda dayanamadı. Elindeki kristal kadehi hemen yanındaki ahşap sehpanın üzerine, içindeki sıvı dışarı taşacak kadar büyük bir hırsla ve sertçe bıraktı. O devasa cüssesiyle üzerime doğru iki büyük adım atıp tam başımda dikildi. Zifiri karanlık gözleri öfkeyle, o sakladığı sırrın getirdiği çaresizlikle kavrulurken dişlerinin arasından adeta kükredi "Bana öyle bakmayı kes Akça!"
Sesi o kadar boğuk ve hırçındı ki, salondaki tüm havayı saliseler içinde tüketti. Eğildi, koca ellerini oturduğum koltuğun iki yanına dayayarak yüzünü yüzüme milimetrik bir mesafeye getirdi. O kirli sakallarından sızan o serseri ve tehlikeli sıcaklık tenimi talan ederken, gözlerindeki o kapkara yangınla bana resmen meydan okudu. "Sustun. Dışarıdan beri tek bir kelime etmiyorsun ama o gözlerinle beni resmen infaz ediyorsun. Ne var o kafanın içinde? Ne düşünüyorsan yüzüme söyle."
Gözlerimi bir an bile kırpmadım, parmağımdaki yüzüğün tıkırtısını yavaşça kestim. Yüzümü, onun o hırstan ve gerilimden dolayı kasılmış dudaklarına doğru biraz daha yaklaştırdım. Aramızdaki bu sırılsıklam çekim, o sakladığı yalanın kokusuyla birleştiğinde bile beni ona daha çok bağlıyordu.
"Ben hiçbir şey söylemiyorum Varnalı," dedim, sesimi bilerek en sakin, en can yakıcı tona çekerek. Elimi yavaşça kaldırıp parmak uçlarımı onun o gergin çene hattında, ardından tam da az önce sertçe yutkunduğu o boğazının üzerinde usulca gezdirdim. Teninin altındaki o deli gibi atan nabzı hissederken gözlerinin içine derin derin baktım. "Sadece sevgilimin, yeraltına hükmeden o büyük liderin... Bahçedeki o ilk kez gördüğümüz sembol karşısında nasıl bir enkazın altında kaldığını izliyorum. Sen bana yalan söyledin Teoman. Annemin düşmanları zırvalığıyla beni geçiştirmeye çalışırken, o boğazındaki o yutkunuşun seni nasıl ele verdiğini ben gördüm. Ama belli ki senin o zifiri zihnin, benim değerimi ve bu sessizliğimin bedelini hâlâ tam olarak idrak edememiş."
Teoman, parmaklarımın boğazında yarattığı o kışkırtıcı, o tehlikeli teması bozmak için tek bir hamle bile yapmadı. Aksine, zifiri karanlık gözlerinin en dibinde bir saliseliğine parıldayan o hırçın şaşkınlığı tamamen sildi ve bakışlarını doğrudan göz bebeklerime kenetledi.
Elini yavaşça, adeta tenimi yakarak yukarı doğru kaydırdı. Büyük, damarlı elinin tersiyle önce çenemi okşadı, ardından sol elimi, parmağımdaki o zifiri elmas yüzüğü sımsıkı avucunun içine alacak şekilde kavradı.
Parmakları parmaklarıma kenetlendiğinde, o koca gövdesinin sıcaklığı koltuğun deri yüzeyini tamamen aşarak beni esir aldı. Yüzündeki o kasılmış, o hırçın ifade yerini kurnaz ve son derece derin bir yumuşaklığa bırakırken, zifiri gözlerindeki o sarsılmaz "Varnalı inadını" son bir kez daha kuşandı.
"Annemin eski hesabı diyorum sana Akça..." dedi, sesi o kadar boğuk, o kadar yoğundu ki, mutfaktaki didişmemizden kalan o hırçın havayı tamamen dağıttı. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı, kirli sakallarının sıcaklığı dudaklarımın kenarına değerken zifiri gözlerini gözlerime dikti. "Fulya Varnalı'nın yeraltında bıraktığı o kanlı mazi kırıntılarını ne zaman görsem boğazım düğümleniyor benim. O yutkunuşta yalan yok. O yutkunuşta sadece o kadına, o geçmişe olan nefretim var."
Kenetlenen ellerimizi yavaşça kalbinin üzerine doğru bastırdı. Çıplak, gergin göğsünün altındaki o deli gibi ritim kaçıran kalp atışlarını parmağımdaki zifiri elmasın soğuk metali üzerinden bile hissedebiliyordum. Gözlerindeki o kömür karası yangın, ilk kez bu kadar net bir itirafla harmanlandı.
"Benim bu dünyada kaybetmekten korktuğum tek bir şey var, o da sensin," dedi, sesi neredeyse fısıltı halini alırken, kelimelerin üzerine tek tek basarak. "O yüzden o uğursuz resmi o duvarın üzerinde gördüğümde, seni o sisin içinde tehlikede hissettiğimde nefesim kesildi. Başka hiçbir şey değil. Konuyu kapat artık sevgilim. Annemin geçmişteki düşmanlarından biri işte."
Başını hafifçe öne doğru eğdi ve dudaklarını alnıma, tam iki kaşımın ortasına derin, sahiplenici ve sımsıcak bir buseyle bastırdı. O öpücüğün sıcaklığı ruhuma dağılırken, koca kollarıyla beni belimden kavrayıp tamamen kendi çıplak göğsüne doğru çekti. Sırtımı onun o devasa, o güven veren göğsüne yaslarken beni adeta dünyadaki tüm tehlikelerden korumak ister gibi sımsıkı sardı.
Teoman beni göğsünden yavaşça ayırdı. "Şöminenin odunu azalmış," dedi, sesi az önceki o boğuk fısıltıdan sıyrılıp yeniden o ketum, o emir veren yeraltı prensinin tonuna bürünürken. "Bahçedeki kütükleri parçalayacağım. Biraz temiz hava ikimize de iyi gelir."
Arkasını dönüp salondan bahçeye açılan verandaya doğru yürüdü.
Üzerime askılı elbisemin üstüne loş koridordan kaptığım ince, gri bir hırkayı geçirdim. Çıplak ayaklarımı bu kez antrede duran postallarımın içine alelacele soktum ama bağcıklarını bağlamaya tenezzül bile etmedim. Hırçın ve kendinden emin adımlarla verandadan bahçeye, o sisin ve soğuk dağ havasının göbeğine doğru yürüdüm.
Bahçedeki o devasa çam ağaçlarının gölgesinde, öğlen sıcağına rağmen sis hâlâ puslu bir duvar gibi asılıydı. Teoman, az önce elini gezdirdiğim o iki gözlü uğursuz sembolün birkaç metre uzağında duran büyük ahşap kütüğün önündeydi. O geniş, damarlı ve kaslı sırtı öğlen sisinin altında hafifçe parıldıyordu. Elindeki o ağır, çelik baltayı iki eliyle kavradı. Kollarındaki ve sırtındaki o devasa kaslar saliseler içinde gerilirken, baltayı havaya kaldırıp kütüğün üzerindeki oduna doğru büyük bir hırsla indirdi.
Odun ikiye ayrılıp nemli toprağa düşerken, Teoman keskin bir nefes verdi. Omuzları hırsla inip kalkıyordu. İkinci kütüğü yerleştirirken arkasındaki ayak seslerimi duymuş olacak ki, baltayı indirmeden o kömür karası zifiri gözlerini bana doğru çevirdi.
"İçeride kalmanı söylemiştim Akça," dedi, o baskın, o erkeksi sesiyle baltanın kabzasını daha sıkı kavrayarak. "Hava hâlâ soğuk."
"Masana oturup adamlarına emir vermeye benzemez Varnalı," dedim, dudaklarımın kenarına yerleşen o hırçın, o kışkırtıcı tebessümle ona doğru büyük adımlar atarak. "Çekil oradan."
Teoman şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, kirli sakallarının altından alaycı bir nefes verdi. Baltayı kütüğün üzerine bırakıp o devasa cüssesiyle karşımda dikildi. Çıplak göğsünden yayılan o ter ve çam kokulu erkeksi sıcaklık, dağ havasının ayazına meydan okuyordu. "Ne yapacaksın? Baltayı kaldırabileceğinden bile şüpheliyim Akça. Git içeride kahveni iç."
Cevap vermedim. Gözlerimin içine bakarak beni küçümsemeye çalışan o adama, içimdeki o yenilmez Arel dikbaşlılığıyla yaklaştım. Teoman'ın şaşkın bakışları altında, kütüğe saplı duran ağır baltanın kabzasına parmaklarımı doladım.
Baltayı tek bir hırçın hamleyle kütükten söküp aldım. Ağırlığı kollarımı sarsa da duruşumu bozmadım. "Beni etrafındaki o narin kadınlarla karıştırma Teoman," dedim, sesimi bilerek en dik tonuna çekerek. Yerden koca bir odun parçasını alıp kütüğün üzerine yerleştirdim. Baltayı iki elimle kavrayıp havaya kaldırdım. Zifiri gözlerimi onun o çıplak göğsüne, az önce yutkunduğu o boğazına diktim. "Bakalım bu baltayı her vurduğumda, o sakladığın sırların hangisi ikiye ayrılacak?"
Baltayı tüm gücümle oduna doğru indirdim.
Odun büyük bir gürültüyle ikiye bölünürken, saçlarım sisli rüzgarın etkisiyle yüzüme dağıldı. Teoman'ın gözlerindeki o alaycı ifade saliseler içinde silindi, yerini derin bir hayranlık ve tehlikeli bir hırsa bıraktı. Üzerime doğru bir adım attı, çıplak göğsü neredeyse baltanın kabzasına değecekti.
"Fazla hırçınsın," diye mırıldandı, o boğuk ve tensel sesiyle beni tamamen sabitlemek ister gibi. "Baltayı her indirdiğinde bana bir mesaj verdiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun sevgilim. Benim sakladığım hiçbir şey yok."
"Öyle mi?" dedim, baltayı tekrar kütüğe saplayıp ellerimi kabzasının üzerinde birleştirerek. Yüzümü onun o kirli sakallı çehresine yaklaştırdım. Öğlen sisinin altında ikimizin nefesi birbirine sırılsıklam bir şekilde karışırken, gözlerimi doğrudan arkasındaki o taş duvara, o iki gözlü sembole çevirdim. "O zaman bu sembolün tam ortasındaki o ince çizgi, neden senin o sarsılmaz Varnalı duruşunu ikiye böldü Alaz? Neden o odun parçalanırken bile gözlerin benden o yutkunuşun hesabını kaçırıyor?"
Kemikli çenesi kasıldı. Aramızdaki o tensel çekim, o fiziksel rekabetle birlikte dağ evinin bahçesinde adeta bir yangına dönüştü. Elini hızla kaldırıp baltanın kabzası üzerindeki ellerimin üzerine koydu. Parmaklarının sıcaklığı, tenimi ezecek kadar güçlü bir hırsla ellerimi sardı. Baltayı aramızdan çekip yere fırlattı ve beni o koca gövdesiyle kütüğün arasına sıkıştırdı. "Çünkü sen durmuyorsun Akça," dedi, dişlerinin arasından tıslarcasına, zifiri gözlerindeki o inatçı yangını tamamen üzerime kusarak. "Sana annemin düşmanları dedim. O kadının mazi pislikleri buraya kadar uzandı dedim. Ama sen holding arşivindeki bir müfettiş gibi öğlen vaktinin ortasında bile benimle güç savaşına giriyorsun. Baltayı her vurduğunda içindeki o öfkeyi görebiliyorum. Ama unuttuğun bir şey var; ben bu inadı senin ellerinden söküp almasını çok iyi bilirim."
Gözlerimi bir an bile kırpmadım. Dik başlılığımı, o asil duruşumu tek bir milim bile bozmadan ellerimi onun o güçlü pençesinin altından saliseler içinde, kıvrak bir hırsla kurtardım. Teoman daha ne olduğunu anlamadan, vücudumu hafifçe yana doğru esnetip sağ ayağımla topraktan güç aldım. Sol elimi hızla nemli toprağa daldırdım; parmaklarımın arasına dolan o çamuru, kurumuş yaprak kırıntılarını ve sert taş zerrelerini hırsla avuçladım.
Teoman, üzerime doğru tekrar hamle yapmak için o devasa gövdesini öne doğru eğdiği an, avcumdaki o soğuk çamuru ve sert toprağı doğrudan onun o kömür karası zifiri gözlerine doğru fırlattım.
"Sana çekil dedim Varnalı!" diye kükredim, sesimdeki o yırtıcı tınıyı dağ evinin sessizliğine bırakarak.
Teoman, yüzüne çarpan nemli toprak ve yaprak kırıntılarıyla neye uğradığını şaşırdı. Refleksle iki elini yüzüne siper edip koca bir adım geriye doğru sendeledi. Gözlerini hırsla kırpıştırıp yüzündeki çamuru temizlemeye çalışırken, zifiri karanlık bakışlarına saf bir şok ve öfke yayıldı. O saliselik boşluk, benim için ölümcül bir fırsattı.
Eğildim. Yere fırlatılan o ağır baltayı ahşap sapından tek bir hamlede kavrayıp havaya kaldırdım. Baltanın o çelik, buz gibi keskin ucu öğlen sisinin loş aydınlığında parıldarken, Teoman gözlerini tam olarak açtığı an karşısında o çeliğin soğuk yüzünü buldu. Baltanın keskin ucunu, onun o çıplak, gergin göğsünün sadece birkaç santim uzağında sabitledim. Göğsündeki o sert kaslar, namlunun ucundaki bir av gibi hızla inip kalkıyordu.
Yüzümü, onun o şokla kasılmış çehresine doğru yaklaştırdım. "Bir daha beni o bedensel gücünle tehdit etmeye kalkarsan, bu baltayı nereye indireceğimi, senin o aşılmaz sandığın duvarlarını nasıl parça parça edeceğimi çok iyi biliyorsun."
Teoman kaskatı kesildi. Gözlerinin kenarında kalan toprak kalıntılarına rağmen, o zifiri gözlerindeki parlaklık saniyeler içinde ölümcül bir hayranlığa ve vahşi bir hırsa dönüştü. Çıplak göğsü, baltanın keskin ucuna milimetrik olarak değerken tek bir adım bile geri atmadı. Aksine, kirli sakallarının altından o boğuk, o serseri ve sırılsıklam erkeksi nefesini verdi.
"Delisin sen..." diye mırıldandı, sesi dağ ayazından daha sert ama bir o kadar da teslimiyetle çıkarken. Gözlerini baltanın ucundan çekip doğrudan göz bebeklerime dikti. "Kuralları tamamen yıkıyorsun Akça. Sırf o yutkunuşun intikamını almak için beni kendi bahçemde vuruyorsun."
"Kuralları sen başlattın Varnalı," dedim, baltayı göğsünden milim bile oynatmayarak, dudaklarımın kenarındaki o yenilmez, o hırçın tebessümle. "Ben sadece o yalanlarının arkasına saklandığın o tahtı senin başına yıkıyorum. Şimdi o gözlerindeki çamuru temizle ve bana doğru düzgün bir cevap ver."
Teoman derin, sıkıntılı bir nefes aldı. Bakışlarındaki o hırçınlık yavaşça geriledi, yerini çözemediğim derin bir sessizliğe bıraktı. Elini yavaşça kaldırıp baltanın sapını namlusundan uzaklaştıracak şekilde hafifçe yana itti.
"Tamam," dedi sesi boğuklaşırken. "Haklısın yavrum. Ama şu an bu sisin altında, bu sinirle birbirimizi yemekten başka bir şey yapmıyoruz. Ben en iyisi biraz dışarı çıkayım, dağ evinde eksikler var, markete gidip geleyim. İkimiz de biraz sakinleşelim, geldiğimde konuşuruz."
Arkasını dönüp bahçede bıraktığı siyah tişörtünü hırsla yerden aldı, üzerine geçirdi. Cebinden arabanın anahtarını çıkarırken zifiri gözlerini son bir kez bana dikti, ardından hızlı adımlarla o siyah arabasına doğru yürüdü.
Araba çalıştı, lastikler nemli toprakta ses çıkararak döndü ve gri sisin içinde, dağ yolunun virajlarında gözden kayboldu.
&&&
Zaman yavaşça akmaya başladı. Bir saat geçti. Ardından iki, üç, dört... Öğlenin o puslu aydınlığı yerini ikindi vaktinin o çiğ, o karanlık gölgelerine bırakırken dağ evinin içindeki sessizlik adeta boğazıma sarılan bir el gibi ağırlaştı. Oturduğum deri koltukta parmağımdaki zifiri elmas yüzüğü ritmik bir inatla çevirip duruyordum.
Altüst olan bir şeyler vardı, hissediyordum. Bir market alışverişi bu dağ yollarında bu kadar uzun süremezdi; Varnalı, tek bir anını bile benden uzakta fuzuli harcamayacak kadar bu aşka sırılsıklam sığınmış bir adamdı.
Cebimdeki telefonu çıkardım. Ekrandaki ismine sertçe basıp telefonu kulağıma götürdüm.
Telefon uzun uzun çaldı ama o boğuk, o güven veren ses açılmadı. Kapatıp bir kez daha aradım. Yine aynı tekdüze, sinir bozucu ses. "Aç şu telefonu Varnalı," diye fısıldadım dişlerimi sıkarak. Telefonu koltuğun üzerine fırlattığım an, sessiz salonun ortasında cihaz aniden deli gibi titremeye ve hırçın bir melodiyle çalmaya başladı.
Ekrana baktığımda kalbim bir anlığına göğüs kafesimi delecek gibi vurdu. Arayan Teoman değildi.
Ekranda parlayan isim, o her zaman karşımda bir duvar gibi duran kadına ait editi: Fulya Varnalı. Teoman'ın annesi.
Yeşil oku hızla kaydırıp telefonu kulağıma yasladım. Sesimi en asil, en mesafeli tonuna çekerek, "Efendim?" dedim, içimdeki o deli gibi çarpan ritmi gizlemeye çalışarak.
Ancak telefonun diğer ucundan gelen ses, o her zaman duymaya alışık olduğum kibirli, soğuk kadına ait değildi. Fulya Varnalı'nın sesi tamamen çatallanmış, nefes nefese ve dehşet dolu bir panikle sarsılıyordu. "Akça!" dedi, adımı adeta bir feryat gibi soluyarak. "Teoman... Teoman yok! Kaçırıldı!"
Dudaklarımın kenarına istemsizce inançsız, buz gibi bir tebessüm yerleşti. Bu kadın yine oyunlarından birini oynuyor olmalıydı.
Karşımda bir çocuk yoktu ki böyle ucuz bir numarayla beni korkutabilsin. "Saçmalamayın Fulya Hanım," dedim, sesimi bilerek alaycı ve kural tanımaz bir tonda tutarak. Koltuktan ayağa kalktım, salonda volta atmaya başladım. "Koskoca Teoman Varnalı'dan bahsediyoruz farkındaysanız. Önüne çıkan her enkazı tek bir hamlesiyle yerle bir etmiş bir adamı... O koca Varnalı'yı öylece kaçırabilecek bir güç mü var? Kendinize gelin."
"Evet diye bağırıyorum sana Akça, evet!" diye kükredi Fulya Varnalı telefonun diğer ucundan. Sesi o kadar yüksek ve histerikti ki, dağ evinin boş duvarlarında yankılandı. "Pusu kurmuşlar! Dağ yolunun en tenha virajında, arabayla doğrudan onun üstüne sürmüşler. Takla attırmışlar, çarpmışlar arabaya! Teoman... Benim oğlum o darbenin şiddetiyle büyük ihtimalle direksiyon başında bayıldı, bilincini kaybetti. O haliyle de çok rahat, hiç zorlanmadan almışlardır onu! Eski düşmanların işi bu, biliyorum!"
O an zaman benim için saniyeler içinde buz tuttu. Fulya Varnalı'nın o çaresiz, o kontrolünü kaybetmiş çığlığı kulaklarımdan sızıp zihnime bir kor gibi düştü. Teoman... O koca cüssesiyle, o sarsılmaz inadıyla şu an bir yerlerde bilinci kapalı, kanlar içinde düşmanının elindeydi. Bahçedeki o yutkunuş, o sakladığı sırlar... Hepsi bu cehennemin habercisiydi ve ben o yalanın peşine düşerken sevgilimin bir pusuya doğru sürüşünü izlemiştim.
"Akça, beni dinle, hemen adamları-" Fulya Varnalı'nın cümlesini tamamlamasına izin vermeden, telefonu büyük bir hırsla ve sertçe suratına kapattım. Artık ne kurallar vardı, ne de o kadının planları.
Telefonu cebime sıkıştırıp salondan fırladım. Hızla yukarıdaki yatak odasına çıktım. Artık o narin kıyafetlerin zamanı çoktan geçmişti; av zamanı başlıyorudu. Gardırobun kapaklarını hırsla iki yana açtım. İçinden rahat hareket edebileceğim, gecenin o puslu karanlığına uyum sağlayacak siyah bir eşofman altı kapıp üzerime geçirdim. Üzerime ise fermuarlı, kalın ve kapüşonlu siyah bir hırka giydim. Aynadaki yansımama bakmadım bile; gözlerimdeki o zifiri hırs, Teoman'ın gözlerindeki o yangından farksızdı.
Komodinin üzerinde, o loş ışıkta parıldayan soğuk çelik silahımı elime aldım. Şarjörünü tok bir sesle yerine oturttum, emniyetini kontrol edip silahımı belimin arkasına, o siyah hırkanın altına güvenli ve sert bir hareketle yerleştirdim.
Telefonumu da hırkanın cebine atıp daha fazla tek bir salise bile oyalanmadan, adeta bir gölge gibi odadan süzüldüm. Merdivenleri ikişer üçer inip ahşap kapıyı ardına kadar açtım. Dağ havasının o bıçak gibi keskin ayazı yüzüme çarparken, kapüşonumu başıma geçirip bahçedeki diğer arabaya doğru koştum.
Kapıyı açıp kendimi sürücü koltuğuna bıraktım. Motoru çalıştırdığımda çıkan o kükreme sesi, içimdeki o yırtıcı kadının intikam çığlığı gibiydi. Gaza sonuna kadar bastım. Lastikler nemli toprakta çığlık atarak dönerken, o puslu dağ yoluna, Teoman'ın kanının aktığı o cehennem virajına doğru sırılsıklam bir öfkeyle yola koyuldum. Varnalı'yı benden almaya çalışan her kimse, yeraltının asıl celladıyla yüzleşmek zorundaydı.
Sis, dağ yolunun yukarısına doğru çıktıkça daha da koyulaşıyor, farların beyaz ışığı gri pusta adeta kör bir duvara çarpıp geri dönüyordu. Direksiyonu sıkan parmaklarım kaskatı kesilmişti; parmağımdaki zifiri elmas yüzük, avcumun içine batarak bana kim olduğumu, ne için savaştığımı fısıldıyordu.
Tam en tenha, etrafı uçurumlar ve devasa çam ağaçlarıyla çevrili o kör viraja girdiğim an, sisin içinden iki tane devasa, soluk ışık patladı.
Farları tamamen söndürülmüş siyah bir kamyonet, virajın tam ortasında çaprazlamasına durarak yolu tamamen kapattı. Lastiklerimin asfaltta çığlık atarak çıkardığı ses, dağ evinin dağlarında yankılandı. Arabayı kamyonetin burnuna milimetreler kala durdurabildim. Göğsüm hırsla inip kalkarken, bakışlarımı karşıya diktim.
Kamyonetin kapıları tok bir sesle açıldı. İçinden, üzerlerinde simsiyah montlar olan, elleri tetikte iki adam indi. Yüzlerindeki o soğukkanlı, o buraların hakimiymiş gibi rahat tavırları, arkada bıraktıkları kaza izlerini temizlemeye ya da yolda kalan son pürüzü ortadan kaldırmaya geldiklerini açıkça ilan ediyordu. Karşılarında ne olduğunu bilmedikleri narin, korkudan titreyen bir kadın bulacaklarını sanıyorlardı.
"İn arabadan!" diye kükredi adamlardan iri yarı olanı, elindeki silahı doğrudan benim ön camıma doğru doğrultarak. "Zorluk çıkarma!"
Dudaklarımın kenarına buz gibi, vahşi bir tebessüm yerleşti. Sol elimle hırkamın altındaki o buz gibi çeliği, o soğuk silahı kavradım. Emniyetini klik sesiyle sessizce açıp silahı sağ bacağımın üzerine yerleştirdim. Araba kapısını sertçe açıp dışarı çıktım. Dağ havasının o dondurucu, o bıçak gibi keskin ayazı yüzüme çarparken kapüşonumu başımdan geriye doğru savurdum. Gözlerimdeki o zifiri yangın, karşımdaki adamların adımlarını saliseler içinde duraksattı. "Kimin yolunu kestiğinizi sanıyorsunuz siz?" dedim, sesim dağ ayazından daha keskin, daha pürüzsüz çıkarken.
"Sana in dedik, uzatma-"
Adam cümlesini tamamlayamadı. Çünkü benim kurallarımda artık konuşmak, pazarlık yapmak yoktu.
Sağ elimdeki silahı saliseler içinde havaya kaldırdım. Namluyu doğrudan bana doğru yürüyen o iri yarı adamın bacağına kilitledim ve tetiği hiç düşünmeden, gözümü bile kırpmadan büyük bir hırsla çektim.
Sessiz dağ yolunda patlayan kurşun sesi, sis perdesini parça parça etti. Kurşun, adamın sağ diz kapağının hemen üzerine tam isabetle saplandı. Adam acı dolu, yırtıcı bir çığlık atarak nemli asfalta doğru yığıldı, elindeki silahı çamurlu toprağa fırladı. İki eliyle bacağını sarmış yerde kıvranırken, yanındaki diğer adam neye uğradığını şaşırarak silahını bana doğrultmaya çalıştı.
Ama ben ondan çok daha hızlıydım.
İkinci adam daha tetiğe parmağını bile götüremeden, adeta bir gölge gibi üzerine atıldım. Sol elimle onun silah tutan bileğini hırsla kavrayıp ters yöne doğru kemikleri çatırdayacak kadar sertçe büktüm. Adam acıyla inlerken, sağ elimdeki o buz gibi namlunun ucunu doğrudan onun şakağına dayadım. Silahın sıcak demiri adamın tenine gömülürken, onu kamyonetin kaportasına doğru sertçe itip sabitledim.
"Tek bir hareketinde beynini bu asfalta akıtırım," diye tısladım, yüzümü onun o korkuyla açılmış gözlerine yaklaştırarak. Dişlerimin arasından sızan nefesim adeta ölümün nefesiydi. "Şimdi bana doğru düzgün bir cevap vereceksin. Teoman'ı... O adamı nereye götürdünüz? Kim kurdu o pusuyu?"
Şakağına dayalı silahın soğukluğuyla kaskatı kesilen adamın yutkunuşu, az önce Teoman'ın bahçede kaçırdığı o yutkunuştan çok farklıydı; bu saf bir ölüm korkusuydu.
"B-bilmiyorum..." diye kekeledi adam, gözleri bacağı kanayan arkadaşına kayarken. "Biz sadece arkadan gelen izleri temizlemek için gönderildik... Yemin ederim yerini bilmiyoruz! Sadece dağ yolunun altındaki o eski kereste fabrikasına götüreceklerini duyduk..."
Kereste fabrikası... Teoman o karanlık, o köhne deponun içinde bir yerlerdeydi belki de. Şakağına silah dayadığım adamın gözlerindeki o çaresiz teslimiyeti gördüğümde, içimdeki o canavarın ilk kanı akıtmış olmanın verdiği o hırçın tatminle güldüğünü hissettim.
Silahın kabzasıyla adamın suratına sert bir darbe indirip onu da yere devirdim. Arkama bile bakmadan, yerdeki kan izlerini ve kıvranan adamları sisin ortasında bırakarak hırsla kendi arabama doğru yürüdüm. Sürücü koltuğuna atlayıp motoru yeniden o yırtıcı çığlıkla ateşledim. Direksiyonu o eski fabrikaya doğru kırarken, belimdeki silahın sıcaklığı ve kalbimdeki o sırılsıklam öfke beni o cehenneme doğru son sürat sürüklüyordu.
&&&
Gaza bastığım her saniye, eski kereste fabrikasının o çürümüş ahşap kokusunu ciğerlerime daha çok dolduruyordu. Arabayı loş gölgelerin arasına savurup durdurduğum gibi kapıyı açtım. Elimde sıkıca kavradığım çelik silahımla, o kırık dökük kapıdan içeriye bir gölge gibi süzüldüm. İçerideki nemli ve rutubetli hava, dışarıdaki dağ ayazından bile daha keskin bir ölüm kokuyordu.
Beklediğim şey, çaresiz bir esir ya da tuzaklarla dolu bir cehennemdi. Ama karşılaştığım manzara, zihnimdeki bütün dengeleri altüst etmeye yetti.
Fabrikanın ortasında, devasa kolonların gölgesinde yankılanan boğuk sesler ve metalin tınısı aradığım gerçeği yüzüme çarptı. Teoman... O koca cüssesiyle, o zifiri gözlerindeki serseri inatla yardıma muhtaç bir av gibi değil, o fabrikayı başına yıkmaya yemin etmiş bir cellat gibi ortadaydı. Bedenini saran kalın zincirlerden birini çoktan söküp atmış, saliseler önce gardiyanlardan birinin elindeki silahı kapmış ve adamları yere sermişti.
Kapının gıcırtısıyla birlikte Teoman hızla başını çevirdi. Zifiri karanlık gözleri, kapı eşiğinde eli silahlı, nefes nefese dikilen bana kilitlendi. Bir an için ne o hareket etti ne de ben. Aralarımızdaki o mesafe, kereste tozlarının havada uçuştuğu o loş ışıkta saniyeler boyunca gerildi.
Teoman yüzündeki kan lekesini elinin tersiyle silerken, o tanıdık, serseri ve kibirli tebessümü dudaklarının kenarında belirdi. Namluyu hafifçe aşağı indirip bana doğru bir adım attı.
"Geç kaldın güzelim," dedi, sesi o devasa depoda yankılanırken. "Piyasa alışverişi biraz uzun sürdü, görebileceğin üzere ortalık biraz kanlı bitti."
Tam o an, o sarkastik cümlenin son sesleri deponun tavanında yankılanırken, fabrikanın dışındaki paslı ana kapı koca bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
İçeriye düşen soğuk ve parlak dış ışığın ortasında, o kibirli ve tanıdık siluet belirdi: Fulya Varnalı.
Kadın, oğlunun o kanlar içinde ama ayakta olduğunu gördüğü an, gözlerindeki o sahte ve kontrolcü zırhı bir anda paramparça oldu. "Teoman!" diye feryat ederek, o yüksek topukluların beton zeminde çıkardığı yankılı seslerle doğrudan oğluna doğru koşmaya başladı. Hızla Teoman'ın boynuna sarıldı, elleri onun o yaralı göğsünde, o kanlı omuzlarında titriyordu. "Oğlum... İyi misin? Sana kıydılar mı?" diye fısıldıyordu, sesindeki o anne paniği o soğuk fabrikanın havasını delip geçiyordu.
Ben ise o an, elimde silahımla birkaç adım geride, bu tablonun ortasında kalakalmıştım. Zihnimdeki o sırılsıklam öfke, yerini ani ve zehirli bir şüpheye bırakmıştı. Gözlerimi Fulya Varnalı'nın sırtına, o sarılışındaki o yapmacık ya da fazla gerçek paniğe diktim. Bir şeyler yanlıştı. Bu kaçırılma hikayesi, bu ani telefon, bu kaza... Her şey çok pürüzsüz, çok planlı akıyordu.
Dayanamadım. Boğazımdaki o yanma hissiyle, silahı tutan kolumu biraz daha öne uzatıp sert bir sesle araya girdim: "Hop hop, yavaş ol. Geri çekil."
Fulya Varnalı, oğluna sarıldığı yerden aniden irkilerek ayrıldı. Başını omzunun üzerinden bana doğru çevirdiğinde, yüzünde saf bir şaşkınlık ve ardından gelen o hor gören kibir vardı. Kaşlarını çatarak bana baktı, tepeden tırnağa süzdü.
"Ne diyorsun sen?" dedi, sesi buz gibi bir öfkeyle titreyerek. "Oğlum ölüyordu benim, farkında mısın? E, tabii... Sen de haklısın. Benim hissettiğim o anne şefkatini, ya da ben Teoman'a sarıldığımda onun hissettiği o sıcaklığı sen nereden bileceksin? Ne de olsa anne diye bir kavramı hayatın boyunca hiç yaşamadın..."
O zehirli, o aşağılayıcı cümle kulaklarımda çınladığı an, damarlarımda akan kanın buz kestiğini hissettim. Bütün o çocukluğumun kimsesizliği, o sırılsıklam yalnızlığım ve bu kadının bana her fırsatta çarptığı o duvarlar aynı anda beynimde patladı. Gözlerimi bir an bile kırpmadan, sağ elimdeki silahı kaldırdım ve namluyu doğrudan Fulya Varnalı'nın tam alnına, o kırışıklıklarla dolu kibirli yüzüne kilitledim. "Düzgün konuş," diye tısladım dişlerimin arasından. Sesimdeki o ölümcül tını depodaki bütün sesleri susturdu. "Yoksa bu kurşunu tam o beyninin ortasına sıkarım."
Fulya Varnalı kılını bile kıpırdatmadı. Korkmak yerine, dudaklarının kenarında o acımasız, o her şeyi bilen sinsi gülümseme yayıldı. Hiçbir şey söylemeden, sadece yanındaki oğluna, Teoman'a baktı.
O an Teoman hızla araya girdi.
"İndir o silahı Akça." diye seslendi, sesi bu kez sert ve buyurgandı.
Gözlerim doldu.
Silahı indirmek bir yana, ellerimin titremesine engel olamayarak namluyu Fulya Varnalı'nın yüzüne daha da yaklaştırdım. Metalin soğuk ucu kadının cildine neredeyse değecekti.
"Seni öldürürüm..." dedim, sesim çıkardığım her harfle birlikte titriyor, gözümden süzülen ilk damla hırsla yanağıma düşüyordu. "Yemin ederim seni bu deliğe gömerim..."
"Akça, yeter!" diye kükredi Teoman, koca cüssesiyle aramıza doğru bir adım atarak. O gür ses karşısında istemsizce irkildim. Gözlerimdeki o tuttuğum yaşlar serbest kalırken, başımı çevirip zifiri karanlık gözleriyle bana bakan Teoman'a baktım.
Teoman, üzerime doğru bir adım daha atıp sesini biraz daha yumuşattı ama o otoriter tondan ödün vermedi: "Karşında düşmanın yok Akça... Silah doğrulttuğun kişi benim annem. Kendine gel."
Benim annem...
O üç kelime, o an kulaklarımda bir çekiç gibi patladı. Annesini bitirmek için benimle evlenen adam... bana karşı annesini koruyordu. Sol gözümden süzülen o tek damla yaş, çenemden aşağı damlarken Teoman'ın yüzüne baktım. Ama bu kez bakışlarımda arzu ya da öfke değil, midemi bulandıran saf bir iğrenme vardı.
Dudaklarım titredi, nefesim boğazımda düğümlendi.
"Ne güzel..." diye fısıldadım, sesimdeki o kırık ama yıkıcı ton deponun duvarlarında yankılanırken. "Ne güzel harcıyorsun beni."
Cümlem bittiği an, daha bir kelime bile duymasına izin vermeden arkamı döndüm. Fabrikanım kırık kapısına doğru koşar adımlarla yürüdüm. Arkamdan Teoman'ın "Akça, dur!" diye bağıran o gür sesi yükseldi ama geriye dönmedim.
Soğuk dağ ayazına kendimi attığım gibi, loş ışıkta parlayan arabama koştum. Kapıyı hırsla açıp sürücü koltuğuna atladım. Motoru çalıştırdığımda çıkan o çığlık sesine ellerimin titremesi karıştı. Gaza sonuna kadar basıp o cehennemden hızla uzaklaşırken, aynadan arkada kalan o iki silüete son bir kez bile bakmadım.
&&&
Arabayı lüks Varnalı malikanesinin o devasa, o görkemli demir kapısının biraz uzağına bıraktım. Bahçedeki korumalara, o holding havasındaki çalışanlara görünmeden, bir gölge gibi arka kapıdan süzüldüm içeri. Attığım her adımda, o çürümüş kereste fabrikasında Teoman'ın attığı o kükreme kulaklarımda çınlıyordu: "Silah doğrulttuğun kişi benim annem!"
Merdivenlerin o soğuk mermer basamaklarını teker teker çıkarken iç sesim bir canavar gibi göğsümü tırmalıyordu. Ne güzel harcamıştı beni... Ne kolay silip atmıştı aramızdaki o her şeyi. Aklımdaki tek şey yukarı çıkıp, o lüks odadaki kıyafetlerimi hırsla bavula tıkamak ve bu lanetli mazi oyununu tamamen arkamda bırakmaktı. Ama asıl canımı yakan, o tutarsızlığın sırılsıklam zehriydi. Bu adam daha birkaç gün önce annesine karşı gelmiyor muydu? Benimle birlik olup, o kadının sakladığı sırları öğrenmeye çalışmıyor muydu? Birlikte Fulya Varnalı'yı bitirecektik... Planımız buydu. Sözleri buydu. Ama o kadın bana hayatım boyunca sızısını çektiğim o yetimliğimi, o annesizliğimi bir kırbaç gibi yüzüme çarptığında, ben namluyu öfkeyle o kadına doğrulttuğumda... Teoman bir anda aslan kesilip annesini korumuştu. Biz o kadını bitirecektik, o nasıl olacaksa artık! Demek ki hepsi yalanmış.
Demek ki Varnalı kanı, o sinsi bağ, benim o yırtıcı aşkımdan her zaman daha üstünmüş.
Üçüncü basamak... Beşinci
basamak... Onuncu basamak...
Tam üst kata çıkan o geniş koridorun dönücünde aniden duraksadım. Ayaklarım mermere çakıldı, nefesim boğazımda asılı kaldı. Tam sağ tarafımda, kapısı hafifçe aralık kalmış olan Fulya Varnalı'nın yatak odasına gözüm çarptı. Koridorun o loş, o çiğ ışığı aralıktan içeriye sızıyordu. İçimdeki o hırçın huzursuzluk aniden yön değiştirdi. Gitmeden önce... O kadının canını acıtacak, o kibrini yerle bir edecek bir şey bulmalıydım.
Başımı yavaşça sağa sola çevirip etrafı, koridoru kontrol ettim. Ev ölüm sessizliğine gömülmüştü; ne bir ayak sesi vardı ne de bir nefes.
Parmak uçlarımda, adeta avının kokusunu almış vahşi bir kedi gibi sessizce ilerledim. Kapının aralığına elimi koyup milimetrik bir hareketle içeri doğru ittim ve o şatafatlı yatak odasına adımımı attım. Oda, Fulya'nın o ağır, o insanı boğan kokulu parfümüyle doluydu. Ama gözlerim etraftaki o lüks mobilyalarda değil, doğrudan yatağın üzerine kilitlendi.
Yatağın o devasa, ipek örtüsünün üzerinde bir sürü dosya vardı. Hepsi aceleyle açılmış, sayfaları etrafa saçılmış, darmadağınık bırakılmıştı. Belli ki Fulya dağ evindeki o pusu haberini almadan hemen önce burada bir şeyler karıştırıyordu.
Kalbimin o ritmik, o hırçın atışı odanın sessizliğinde yankılanırken yavaş yavaş, adeta nefesimi bile dışarı vermeyerek yatağa doğru yaklaştım. Dosyalara dokunmadım. Elimi bile sürmeden, bedenimi yatağın üzerine doğru hafifçe eğdim ve gözlerimi o açık sayfalarda gezdirdim. Tam ortada duran, kenarları hafifçe sararmış o kalın dosya doğrudan göz bebeklerime çakıldı.
Gördüğüm şeyle birlikte göğüs kafesim buz tuttu.
Dosyanın ilk sayfasının tam başında, siyah mürekkeple basılmış koskocaman, o uğursuz sembol duruyordu... Dağ evinde, o puslu öğlen vaktinde kapımıza dayanan o adamın avazı çıktığı kadar bağırarak duvara çizdiği, o lanetli sembol... Tam karşımdaydı. Fulya Varnalı'nın yatak odasında, en gizli dosyalarının baş köşesindeydi.
Demek ki her şey buradaydı.
Hiç düşünmedim. İçimdeki o kırgın kadının yerini saliseler içinde o intikamla sırılsıklam olmuş yırtıcı aldı. Hızla uzanıp o dosyayı yatağın üzerinden kaptım. Sayfaların ses çıkarmasına izin vermeden, dosyayı hırkamın altından belime, o siyah eşofmanımın lastiğine sıkıştırıp sertçe sabitledim. Gövdemi tamamen kapatıp kumaşı üzerine çektim.
Nefes nefese kalmıştım. Tam yatağın üzerindeki diğer dosyalara da el atacakken, arkamdaki açık kapının eşiğinden gelen o boğuk, o dağ ayazından daha sert ses odanın içinde bir yıldırım gibi patladı: "Akça..."
Teoman...
Sesi tam arkamdaydı. Gelmişti. Yavaşça, belimdeki o çalıntı sırrın ağırlığıyla ve gözlerimde o dumanı tüten iğrenmeyle arkama döndüm. Kapının ortasında o devasa cüssesiyle, yüzündeki o kurumuş kan lekeleriyle duruyordu. Gözleri doğrudan benim gözlerime dikilmişti.
Bölüm etkileşimi
