21. bölüm / 26
AMBİVALASFASULYE
Bölümler 26Şu an: FASULYE
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bahçedeki o buz gibi rüzgâr yüzümüzü yalamıp geçerken, yerdeki un ufak olmuş tablonun ve parçalanmış kameranın önünde tek bir kelime bile etmeden dikiliyorduk.
Kendi öz annesi, evimizin en mahrem yerine kadar sızmış, attığımız her adımı, aldığımız her nefesi canlı canlı izlemişti.
Alaz tek bir kelime etmeden yere eğildi. Çimenlerin üzerine saçılmış olan o kırık mikro merceği, batarya parçalarını ve parçalanmış ana kartı bir hışımla topladı.
Duvarın kenarından kaptığı küçük siyah bir torbanın içine fırlattı. Gözlerini yavaşça bana çevirdiğinde, aramızda tek bir söze bile gerek kalmamıştı.
"Gidiyoruz," dedi, sesi adeta toprağın altından geliyormuş gibi boğuk ve tehlikeliydi.
Salona geri dönüp telefonumu aldım, belimdeki kılıfın sağlamlığını kontrol ettim. Evden çıkıp arabaya bindiğimizde, Alaz gaza öyle bir bastı ki motorun kükremesi sokağı inletti. Yol boyunca ikimizin de ağzını bıçak açmadı. Alaz'ın direksiyonu sıkan eklem yerleri bembeyaz kesilmişti; o yeni tıraşlı, sakalsız yüzü gün ışığında kaskatı bir maske gibi duruyordu.
Araba Varnalı konağının devasa demir kapılarından içeri fırtına gibi daldı. Yolda tekerleklerin çıkardığı o sert sesle birlikte Alaz kontağı kapattı. Torbadaki kırık kamera parçalarını eline aldı, arabadan indik. Ben de hemen onun yanındaki yerimi aldım, sırt sırta vermiş iki ortak olarak konağın ağır ahşap kapısına adımladık.
İçeri girdiğimizde evdeki o kasvetli, ağır hava yüzümüze çarptı. Salona doğru ilerlediğimizde, Fulya geniş berjer koltukta oturmuş, elindeki porselen fincandan kahvesini yudumluyordu. Bizim o hışımla içeri girdiğimizi, Alaz'ın gözlerindeki o katil bakışları görmesine rağmen istifini milim bozmadı. Fincanı tabağına yavaşça bıraktı.
Alaz tek bir adımda Fulya'nın tam karşısındaki sehpanın tepesine dikildi. Elindeki siyah torbayı, içindeki kırık kamera parçalarıyla birlikte Fulya'nın oturduğu berjerin önündeki sehpanın üzerine gürültüyle fırlattı. Plastik ve cam parçaları sehpanın üzerine saçıldı.
"Bu ne anne?" diye gürledi Alaz, sesi konağın yüksek tavanlarında yankılandı. "Bizim evimize, mutfağımıza kadar girip o leş kameraları yerleştirirken ne düşünüyordun sen? Bizim mahremimizi izleyecek kadar gözün mü döndü?"
Gözlerimi Fulya'nın üzerinden bir an bile ayırmıyordum.
Fulya sehpanın üzerindeki parçalanmış kameraya kısa bir göz attı. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık, en ufak bir suçluluk emaresi bile belirmedi. Aksine, o soğukkanlı, her şeyi kontrol altında tutmak isteyen tavrıyla oturduğu yerde hafifçe dikleşti. Bakışlarını önce Alaz'ın sakalsız yüzünde, ardından benim arkama örülmüş saçlarımda gezdirdi. Dudaklarında sinir bozucu, hafif bir tebessüm belirdi.
"Sesini yükseltme Alaz," dedi Fulya, son derece sakin ve otoriter bir tonla. "Benim yaptığım şey sadece bu ailenin ve senin güvenliğini sağlamaktı. Dışarıdaki düşmanlara karşı ne planladığınızı bilmek benim hakkım. O eve neyin girip neyin çıktığını kontrol etmek zorundayım."
"Sen bizim evliliğimizi, bizim mahremimizi izledin!" diye adım attı Alaz, öfkesinden damarları fırlamıştı. "Bunun bir açıklaması, bir savunması olamaz!"
Fulya, Alaz'ın bu devasa öfkesini tamamen yok sayarak derin bir nefes aldı. Oturduğu berjerden yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki şık elbiseyi düzelterek doğrudan ikimizin ortasına baktı ve bir anda konuyu tamamen kestirip atan o soğuk hamlesini yaptı.
"Yeter," dedi Fulya, elini havaya kaldırarak. "Bu saçma sapan bağrışmayı da, evdeki bu lüzumsuz gerginliği de burada kapatıyoruz. Madem evinizde bu kadar rahatsızsınız, madem birbirinize bu kadar bağlandınız... İkiniz de şimdi buradan çıkıyorsunuz. Şehir dışındaki o gözden uzak otellerden birine, balayına gidiyorsunuz. Birkaç hafta orada kafanızı dinleyin, birbirinizle ilgilenin. Holding işlerini de, dışarıdaki dertleri de ben hallederim. Konu kapanmıştır."
Fulya'nın bir anda mevzuyu balayına getirip, olayı sanki bizim iyiliğimizi düşünüyormuş gibi kapatmaya çalışması salondaki havayı bir anda dondurdu.
Alaz da ben de duyduğumuz bu pişkinlik karşısında kaskatı kesilmiştik. Ancak benim zihnimde çakan o asıl kıvılcım kırmızı bisiklet.
O bisiklet... Kuzey'den geriye kalan tek şey, bu hayattaki en hassas, en kanlı noktamdı. Fulya o bisikleti elinde bir koz gibi tutuyor, Kuzey'in hatırasını benim üzerimde bir baskı aracı olarak kullanmaya çalışıyordu. Ve şimdi, o gizli kameraların arkasına sığınarak bana hayat dersi vermeye kalkışıyordu.
Adımlarımı öne doğru attım. Alaz'ın yanını geçip doğrudan Fulya'nın tam karşısında, gözlerinin hizasında durdum.
Yüzümdeki o alaycı tebessüm bir anda yok oldu, yerini buz gibi bir kaskatılığa bıraktı."Balayı öyle mi Fulya Hanım?" dedim, sesimdeki her bir harf salondaki porselen tabağı bile çatlatacak kadar keskindi. "Bizden kurtulmak, bizi o holdingden uzaklaştırmak için kılıfın hazır. Ama asıl derdin bu değil, biliyorum."
Fulya oturduğu berjerin önünde hafifçe dikleşti. Bakışlarını Alaz'ın o öfkeli yüzünden çekip benim gözlerime sabitledi. Dudaklarında en ufak bir geri adım emaresi yoktu. Aksine, o hastalıklı, kontrolcü tavrıyla doğrudan en hassas noktama, Kuzey'e ve o kilitli kapıların arkasındaki hesaba atıfta bulunarak iğneleyici hamlesini yaptı. "Lüzumsuz duygusallığı bırak Akça," dedi Fulya, sesi pürüzsüz ama bir o kadar zehirliydi. "O kamera parçalarına bakıp bana ahlak dersi verme. O kırmızı bisiklet aşağıda, kilitli kapının arkasında duruyor. Kuzey'den sana kalan tek şey orada öylece bekliyor. Ben o bisikleti sana vermek için senden bir torun müjdesi istedim. Ama bakıyorum da ortada hiçbir şey yok. Henüz hamile bile değilsin. Madem o kadar takıntılısın o bisiklete, şehirden uzaklaşın, gidin o balayını yapın ve bana istediğimi getiren haberi verin."
Kuzey'in adını onun o hesapçı ağzından duymak, henüz hamile olmadığım gerçeğini bir koz gibi yüzüme vurması içimdeki o uyuyan fırtınayı kopardı. Kanımın beynime sıçradığını hissettim. Ancak ağlamadım, yıkılmadım; aksine çenemi daha da yukarı kaldırdım.
Alaz, annesinin Kuzey lafını ağzına almasıyla birlikte öne doğru devasa bir adım attı. "Ağzını topla anne!" diye gürledi, sesi konağın camlarını titretti. "Kuzey'in adını da, bizim evliliğimizi de o kirli diline dolama!"
Elimi hafifçe kaldırıp Alaz'ın göğsüne koydum, onu durdurdum. Bu kadınla yüzleşmek benim borcumdu. Fulya'ya bir adım daha yaklaştım, gözlerinin içine milim kırpmadan baktım.
"Beni dinle Fulya," dedim, fısıltı gibi çıkan ama salonun her köşesinde yankılanan bir tonda. "Biz o çocuk kararını dün gece zaten verdik. Kendi irademizle, kendi sevgimizle... Ama senin o hastalıklı kameraların yüzünden değil! Senin o kilitli kapıların arkasında sakladığın o kırmızı bisiklet üzerinden bize şart koşman yüzünden hiç değil!"
Fulya'nın kaşları hafifçe çatıldı, yüzündeki o sarsılmaz maskede küçük bir çatlak belirdi.
"O bisiklet Kuzey'den geriye kalan tek şey olabilir," diye devam ettim, gözlerimde çakan o yeminli kıvılcımla. "Ama sen o hatırayı bana karşı bir şantaj malzemesi yapamayacaksın. Ben o çocukla buraya geleceğim, o bebeği kucağıma alacağım ama senin rızan için değil; Alaz'la kurduğumuz o geleceğin zaferi olarak! Ve o gün geldiğinde, Kuzey'in bisikletini o depodan kendi ellerimle alacağım. Şimdi o kameralarınla baş başa kal ve bizi izlemeye devam et. Çünkü ne o holdingi, ne bu evi sana bırakmayacağız."
Sözlerim bittiğinde salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Fulya tek bir kelime bile edemedi. Alaz elini belimden çekip omzuma sımsıkı kenetledi. İkimiz de arkamızı dönüp, parçalanmış kamera kalıntılarını Fulya'nın ayaklarının dibinde bırakarak konağın ağır kapısına doğru adımladık.
Arabaya bindiğimizde Alaz gaza öyle bir hırsla basıtı ki motorun kükremesi, içimdeki o fırtınanın yanında cılız bir gürültüden ibaret kalıyordu. "Henüz hamile bile değilsin" demişti... O kırmızı bisikleti, Kuzey'den geriye kalan tek masum hatırayı, o kilitli kapıların arkasında tutarken yüzümüze bu lafı vurmuştu.
Çenemi sıktım, bakışlarımı arabanın kararan camından dışarıya diktim. Kanımın beynimde uğuldadığını hissediyordum. Ama o uğultunun arkasında, kaç gündür zihnimin gerisine itmeye çalıştığım bambaşka bir sızı, hafif bir bulantı çalkalanıyordu.
Gözlerim kararmaya başladığında başımı geriye, koltuğa yasladım.
"Akça?" Alaz'ın sesi direksiyonun başından sert ama bir o kadar da endişeli geldi. "İyi misin?"
"İyiyim," dedim fısıltı gibi. Ama sesim bile bana ait değilmiş gibi yabancı çıkmıştı.
Midemden boğazıma doğru yükselen o ani ekşime ve baş dönmesi, bir anda nefesimi kesti. Elimi refleksle göğsüme götürdüm. Şakaklarımdan soğuk bir ter boşaldı.
"Alaz..." diyebildim sadece. "Çek sağa."
Alaz tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Lastiklerin yeri kazıyan sert sesiyle birlikte arabayı yol kenarındaki tenha, ağaçlık alana doğru kırdı. Araç daha tam durmadan emniyet kemerimi söküp kapıyı hışımla açtım. Kendimi arabadan dışarı attığım gibi dizlerimin üzerine çöktüm ve yol kenarına doğru şiddetle istifra etmeye başladım.
"Akça!"
Alaz araçtan fırlayıp yanıma koştu. Bir dizini toprağa koyup hemen arkama geçti. Sert, nasırlı elleriyle saçlarımı geriye topladı, diğer eliyle de sırtımı ritmik hareketlerle sıvazlamaya başladı. Yüzündeki o katı, öfkeli ifade yerini katıksız bir telaşa bırakmıştı.
"Tamam, tamam buradayım..." dedi, sesi ilk defa bu kadar pürüzlü ve korku doluydu. "Nefes al, geçti..."
Mide bulantımın şiddeti azalıp göğsümün kalkıp inmesi biraz olsun yavaşladığında, toprağa dayadığım hands titriyordu.
Alaz cebinden çıkardığı mendille önce dudaklarımı, sonra alnımdaki soğuk terleri nazikçe sildi. Beni kolumdan tutarak yavaşça ayağa kaldırdı. Bakışları yüzümdeki her bir çizgiyi tek tek tarıyordu.
"Neyin var senin?" dedi, gözlerinin içi endişeyle yanıyordu. "Annemin o lafları yüzünden mi oldu? O kadar mı stres yaptın?"
Sırtımı arabanın kapısına yasladım. Rüzgâr yüzüme vurdukça kendime gelmeye çalışıyordum. "Stres değil Alaz..." dedim, sesimdeki o hafif titremeyi engelleyemeyerek.
"Ne o zaman? Dünden beri bir hal var sende. Doğru düzgün bir şey de yemiyorsun zaten."
Elimi yavaşça karnımın üzerine koydum. Son yaşadığım o ani halsizlikler, koku hassasiyetleri ve işte şimdi bu kontrolsüz mide bulantısı... Hepsi zihnimde tek bir noktada birleşti.
"Alaz," dedim, gözlerinin içine milim kırpmadan bakarak. "Biz eve gitmiyoruz."
Kaşları çatıldı. "Ne demek gitmiyoruz? Bu halde nereye gideceğiz Yıldız güzeli?"
"Açık bir eczaneye," dedim. Sesimdeki titreme gitmiş, yerini derin bir sarsıntıya bırakmıştı. "Annenin o 'yok' dediği şey... Belki de çoktan başladı. Bunu bu gece öğreneceğiz."
&&&
Arabayı en yakın nöbetçi eczanenin önüne kadar nasıl sürdüğümüzü, kırmızı ışıkların, şeritlerin zihnimde nasıl birer çizgi gibi uzayıp gittiğini hatırlamıyordum. Alaz tek kelime etmeden araçtan fırlayıp eczaneye girmiş, birkaç dakika sonra elinde küçük bir poşetle geri dönmüştü. Gözlerindeki o katı, pürüzsüz ifadenin arkasında ilk defa böylesine derin bir sabırsızlık ve adını koyamadığı bir panik seziliyordum. Poşeti kucağıma bıraktığında da konuşmadı; gaza yüklenip bizi doğrudan kendi evimize getirdi.
Evin kapısından içeri girdiğimiz an sessizlik bir çığlık gibi üzerimize çöktü.
Alaz anahtarı ve ceketini antredeki sehpaya fırlatırken, ben elimdeki o küçük poşeti parmaklarımın arasında ezerek doğrudan üst kattaki banyoya adımladım. İçimdeki o uğultu öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, kendi nefes alıp verişim bile kulağımda devasa bir gürültü yaratıyordu.
Banyonun ağır ahşap kapısını kapatıp arkasından kilitledim. Mermer tezgâha tutunup aynadaki halime baktım. Yüzüm kireç gibi beyazlamıştı. Fulya'nın o salonda, porselen gibi soğuk yüzüyle savurduğu "Henüz hamile bile değilsin..." lafı kulaklarımda çınladı. O kadın, Kuzey'den geriye kalan o tek hatırayı, o kırmızı bisikleti kilitli kapıların arkasında tutarken beni bu yoklukla vurmaya çalışmıştı. Şimdi ise o kapının arkasında, kaderin bize hazırladığı o büyük cevabın eşiğindeydik.
Ellerim titreyerek paketi açtım. Plastik çubuğu talimatlara göre hazırlayıp tezgâhın üzerine bıraktığımda, duvar saatinin tık tıkları okyanus ortasındaki bir dalga gibi beynimde yankılanmaya başladı. Beş dakika... Sadece beş dakika beklemem gerekiyordu.
Sırtımı soğuk fayans kaplı duvara dayayıp yere, tezgâhın hizasına çöktüm. Dizlerimi göğsüme doğru çekip kollarımı etrafıma sardım.
İçerideki bu ölümcül sessizliğe karşılık, kapının hemen ardında Alaz'ın adım sesleri yükseliyordu. Ağır, ritmik ve kontrolsüz adımlar... Bir sağa bir sola yürüyor, arada bir durup kapının önünde bekliyor, sonra sabırsızca hırlayarak volta atmaya devam ediyordu.
"Bebeğim?" Sesi kapının ahşabını delip geçti. Sert, pürüzlü ama altındaki o devasa korkuyu saklayamayan bir tondaydı. "İçeride misin? İyi misin?"
"Buradayım..." dedim, sesim boğazıma kaçmış gibi cılız çıktı. "Bekliyorum."
"Kaç dakika oldu?"
Gözlerimi duvardaki saate diktim. Yelkovan adeta olduğu yere çakılmıştı. "Daha iki dakika oldu Alaz. Dur biraz..."
Kapının dışından derin, ciğerlerini sökerecesine aldığı bir nefes sesi geldi. Ardından avucunu sertçe kapının ahşabına dayadığını duydum. "Aç şu kapıyı," dedi, sesi fısıltıyla gürleme arasında gidip geliyordu. "Aç da yanında bekleyeyim. Dışarıda kafayı yiyeceğim Akça."
"Hayırsızlık etme Varnalı," dedim, titreyen sesime rağmen hafif, buruk bir tebessümle. "Zaman geçmiyor işte... Dur."
Zaman gerçekten geçmiyordu.
Eğer şu tezgâhın üzerindeki çubukta o ikinci çizgi belirirse... Fulya'nın yüzümüze çarptığı o tek koz, onun en büyük yenilgisi olacaktı.
Saniyeler ağır ağır eridi. Dört dakika... Ve nihayet beşinci dakika. Derin bir nefes alarak yerden destek alıp ayağa kalktım. Bacaklarım peltelenmiş gibiydi. Tezgâha yaklaştım. Kalbim sanki kaburgalarımı delip dışarı fırlayacakmış gibi öfkeyle çarpmaya başladı. Elimi uzattım, gözlerimi bir anlığına kapatıp yeniden açtım ve plastik çubuğa baktım.
Yan yana duran, net, kıpkırmızı iki kalın çizgi vardı.
Göğsümden kontrolsüz bir soluk döküldü. Ağzımı elimle kapattım. İçimdeki o fırtına bir anda yerini devasa, yakıcı bir sıcaklığa bıraktı. Gözlerimden süzülen o tek damla yaşın yanağımdan süzülüp çeneme ulaştığını hissettim.
Hamileydim. Fulya'nın "yok" dediği, yok saydığı, pazarlık malzemesi yaptığı o mucize, şu an tam da karnımın altında, sessizce filizlenmeye başlamıştı.
"Akça!" Kapı bu kez daha sert vuruldu. Alaz'ın sabrı tamamen tükenmişti. "Sövdürme şimdi beş dakikasına da testine de! Aç şu kapıyı!"
Anahtarı çevirip kilit mekanizmasını açtım. Kapıyı hafifçe geriye doğru çektiğim an Alaz içeri adeta daldı.
Gözleri ilk olarak yüzümdeki o ıslaklığa, ardından titreyen dudaklarıma kaydı. Yüzündeki tüm renk bir anda çekildi. Annesinin o lafları yüzünden yıkıldığımı, sonucun negatif çıktığını sandı. Adımını öne atıp devasa cüssesiyle üzerime doğru eğildi, nasırlı elleriyle yüzümü kavradı. "Tamam..." dedi, sesi adeta parçalanıyordu. "Tamam güzelim, yoksa yok... Sikerim testi de, sırıı da! Biz o kararı dün verdik zaten, duydun mu beni? O kadın için değil, kendimiz için verdik! Ağlama, kurban olayım ağlama..."
Sözlerini bitirmesine izin vermedim. Elimi kaldırıp tezgâhın üzerindeki o küçük plastik çubuğu onun görüş açısına soktum.
Alaz'ın cümleleri boğazına tıkandı. Bakışları elimdeki test çubuğuna, üzerindeki o iki kırmızı çizgiye kilitlendi. Zaman o an ikimiz için de tamamen durdu. Göğsünün hızla kalkıp indiğini, gözlerindeki o hırslı, sert perdenin adım adım dağıldığını ve yerini daha önce ondan hiç görmediğim devasa bir şaşkınlığa bıraktığını gördüm. "Akça..." dedi, sesi bir fısıltıdan bile daha cılız çıktı. Elleri yüzümde titremeye başladı. "Bu... bu ne demek?"
"Bu demek oluyor ki Varnalı..." dedim, gözlerimdeki yaşların arasından yüzümde beliren o en mağrur, en zafer dolu gülümsemeyle. "Annenin 'yok' dediği şey burada. Ben hamileyim."
Alaz'ın dudakları aralandı ama tek bir kelime bile çıkaramadı. Gözleri elimdeki test ile karnımın arasında gidip geldi. Birkaç saniyelik o devasa sessizliğin ardından, içindeki o sert, ulaşılmaz adam tamamen yıkıldı. Belimden tuttuğu gibi beni havaya kaldırdı, başını boynumun girintisine gömüp beni göğsüne öyle bir bastırdı ki kemiklerimin çatırdadığını hissettim.
Sıcak nefesi boynumu yakarken, vücudundaki o devasa sarsıntıyı hissettim. Alaz Miraç Varnalı... Ağlamıyordu ama içindeki o yılların birikmiş öfkesi, kimsesizliği ve zaferi o tek sarılışta dışarı vuruyordu.
"Benim çocuğum..." diye fısıldadı boynuma doğru, sesi pürüzlü ve gurur doluydu. "Bizim çocuğumuz..."
Beni yavaşça yere indirdi ama ellerini belimden tek bir milim bile gevşetmedi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, alnını alnıma dayadı. Gözlerinin içi alev alev yanıyordu; bu artık sadece bir bebeğin müjdesi değil, Fulya Varnalı'ya karşı kazanılmış en büyük, en kanlı zaferin ilanıydı.
"O kadının karşısına gideceğiz," dedi Alaz, her bir kelimenin üzerine basarak, "O torun haberini yüzüne bir tokat gibi çarpacağız. Ve Kuzey'in o bisikletini o kilitli depodan kendi ellerimle çıkarıp senin önüne koyacağım. Hiç kimse... hiç kimse senin canını bir daha yakamayacak Akça."
Beni yere indirdiğinde bacaklarımın titrediğini fark etti. Tek bir saniye bile tereddüt etmeden, nasırlı ve devasa ellerini belime dolayarak beni mermer tezgâhın üzerine oturtup bacaklarımın arasına girdi. Yüzü tam yüzümün hizasındaydı. Gözlerinin içindeki o her zamanki sert, hırslı Alaz ifadesi tamamen erimiş; yerini daha önce ondan hiç görmediğim katıksız bir hayranlığa, sarsıcı bir tutkuya bırakmıştı. "Akça..." dedi, sesi pürüzlü ve boğuktu.
Geniş avuçlarıyla yüzümü sımsıkı kavradı. İki elinin başparmağıyla yanaklarımdaki ıslaklığı, gözyaşlarımı sildi. Ardından alnını alnıma dayadı. İkimizin de nefesi birbirine karışıyor, göğsümüz aynı ritimle hızla kalkıp iniyordu. Dudakları alnıma indi; oraya uzun, derin ve sanki bir ant içer gibi ağır bir öpücük kondurdu.
"Sana yemin ederim..." diye fısıldadı tam dudaklarımın üzerinde. "Sana da, karnındaki bu cana da kimsenin dokunmasına izin vermeyeceğim." Gözlerimi kapatıp ellerimi onun boynuna sardım. Parmaklarımı ensesindeki o sert saçlara doladım.
Alaz dudaklarını dudaklarıma bastırdığında, bu sıradan bir öpücük değildi. Bu; dışarıdaki tüm o kasetlere, gizli kameralara, şantajlara ve kilitli kapıların arkasındaki hesaplara verilmiş en sert, en tutkulu cevaptı.
Dudakları dudaklarımdan süzülüp çeneme, oradan da boynumun o hassas girintisine kaydı. Sıcak ve kesik kesik nefesi tenimi yakıp geçerken, dudaklarını boynuma gömdü. Her bir öpücüğünde, yıllardır o soğuk Varnalı ailesinin içinde sevgisiz büyümüş bir adamın, şimdi kendi ailesini kuruyor olmasının getirdiği o devasa rahatlamayı hissettim. Elleri belimden sırtıma doğru tırmandı; tişörtümün kumaşı üzerinden sırtımı kasarcasına sıktı. Beni kendine öyle bir çekti ki, iki beden arasında tek bir milim bile boşluk kalmadı.
"Bana bak," dedi Alaz, başını kaldırıp gözlerimi bulduğunda. Sesi titriyordu ama bakışları alev alevdi. "O kadın bizim yokluğumuzla, çocuksuzluğumuzla pazarlık yapacağını sandı değil mi? O kırmızı bisikleti şantaj yapacağını sanıyordu..."
Yüzümdeki o mağrur, zafer dolu gülümseme yeniden belirdi. Elimi göğsüne, o deli gibi çarpan kalbinin tam üzerine koydum. "Artık hiçbir şeyi koz yapamaz sevgilim," dedim. "O ne derse desin, o evde ne kurguladıysa kurgulasın... Biz kazandık."
Alaz başını geriye atıp pürüzlü, derin bir kahkaha attı. Yıllardır göğsüne oturan o kayanın bir anda yuvarlanıp gittiğini hissettiren, katıksız bir zafer kahkahasıydı bu. Yüzümü tekrar ellerinin arasına alıp dudaklarımı, şakaklarımı, burnumun ucunu defalarca öptü. Her öpücükte içimizdeki o intikam ateşi, yerini bambaşka bir kenetlenmeye bırakıyordu.
Daha sonra bir eliyle sırtımı desteklerken diğer elini yavaşça aşağıya indirdi. Parmakları tişörtümün eteğinden içeri süzüldü; çıplak, sıcak avucu karnımın üzerine, o henüz düz olan ama içinde mucizeyi barındıran noktaya yerleşti. Avucunu karnıma bastırdığı an Alaz'ın bedeninin hafifçe sarsıldığını hissettim. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
"Burada..." diye fısıldadı, kendi kendine konuşur gibi. "Bizim parçamız burada."
"Burada Varnalı," dedim, elimi onun karnımdaki elinin üzerine koyarak. "Seninle benim zaferimiz burada."
Alaz başını öne eğip yüzünü doğrudan karnıma, tişörtümün üzerinden o noktaya yasladı. Geniş omuzları düştü, o kaskatı duruşu tamamen çözüldü. Banyonun o soğuk mermerleri üzerinde, tezgâhta oturmuş ben ve önümde dizlerinin üzerine çökmüş gibi duran Alaz... Dışarıdaki dünya ne kadar kirlenirse kirlensin, içerideki bu küçük alanda kendi krallığımızı ilan etmiştik. Yüzü karnıma yaslıyken elleri kalçamı sımsıkı tutuyor, beni kendinden bir an bile ayırmak istemiyordu.
Bir anda beni mermer tezgâhtan yavaşça indirdi. İndirirken bile sanki camdan bir bibloyu tutuyormuş gibi parmaklarının ucunu kullanıyor, yüzüme kilitlenmiş gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu.
"Tamam," dedi Alaz, sesi birdenbire garip bir emir kipine, aşırı ciddi bir tona bürünmüştü. "Yürümüyorsun."
Kaşlarımı çattım. "Ne demek yürümüyorsun?"
Cevap vermedi. Tek bir hamlede uzanıp bir kolunu dizlerimin altından, diğerini sırtımdan geçirdi ve beni banyodan kucağına alarak çıkardı.
Düşmemek için kollarımı refleksle boynuna doladım ama yüzündeki o aşırı ciddiyet içimdeki o zafer duygusunu bir anda tatlı bir şaşkınlığa bıraktı.
"Ne yapıyorsun Allah aşkına?" dedim, hafifçe gülerek. "Bacaklarım var benim, yürüyebilirim."
"Sessiz ol Akça," dedi, yatak odasına doğru adımlarken adeta bir komutan edasıyla. "Geç oldu saat. Yolda istifra ettin, betin benzin attı. Zaten kaç gündür doğru düzgün bir şey yemiyorsun. Ben bu eve geldğimden beri seni izliyorum, sürekli bir koşturmaca, bir stres... Bitti. O dönem kapandı."
Beni yatağın tam ortasına, sanki dünyanın en narin hediyesiymişim gibi pürüzsüzce bıraktı. Ardından yorganı çekip göğsüme kadar örttü. Kendisi de hemen yatağın kenarına ilişip elimi sımsıkı avucunun içine aldı.
"Sıcak bir şeyler yaptıracağım," dedi, telefona uzanmaya çalışırken. "Ya da dur, ben inip mutfaktan bir ıhlamur, çorba bir şey bakayım. Mideni bulandırmayacak ne var?"
Yataktan doğrulmaya çalıştım. "Alaz, saçmalama. Saat gecenin yarısı. Ben hasta değilim, hamileyim!"
"Kımıldama dedim sana Varnalı!" diye gürledi ama bu gürleme öfkeden değil, tamamen paniğin ve sahiplenmenin getirdiği o bocalama halindendi. Elini omuzuma koyup beni yavaşça geriye, yastığa bastırdı. "Doktor gelene kadar, o 'her şey yolunda' diyene kadar bu yataktan gereksiz yere kalkmak yok. Duvarı bile tekmelesen ben halledeceğim."
Sırtımı yastığa yaslayıp ona baktım. Yüzündeki o katı, tavizsiz ifadeye rağmen gözlerinin içi tir tir titriyordu.
"Kocacığım." dedim, sesimi yumuşatarak. Elimizi birleştirdiğimiz noktaya baktım. "Ben iyiyim. Gerçekten iyiyim. Hatta hayatımda hiç olmadığım kadar güçlüyüm şu an."
Gözleri yüzümde gezindi. Ağır ağır yatağa, yanıma uzandı. Bir kolunu başımın altından geçirip beni göğsüne çekti, diğer elini ise yorganın üzerinden, tam karnımın üstüne yerleştirdi. Beni öyle bir sarmaladı ki, dışarıdaki tüm o dünya, Fulya'nın kötülükleri, kasetler ve hırslar bu yatak odasının dışında, uzağında kaldı.
"Güçlü olacaksın tabii," diye fısıldadı kulağıma doğru. Dudaklarını şakama bastırdı. "Sen bu evde de, o konakta da en dik duran insansın. Ama bundan sonra yalnız değilsin Akça. Sadece benim karım değilsin, çocuğumun annesisin. O yüzden... Bırak biraz da ben senin etrafında dolanayım. Bırak da o 'duvar' dediğin adam gerçekten sizin duvarınız olsun."
Gözlerimi kapatıp başımı onun geniş göğsüne, o ritmik ve güçlü kalbinin üzerine koydum. Teoman'ın bu aşırı sahiplenici, fanus gibi korumacı tavrı beni ilk dakikalarda içimi ısıtsa da, birkaç saniye içinde bir Akça inadı damarlarımdaki kanı yeniden sıçratmaya yetti. Göğsüne koyduğum başımı hışımla kaldırdım. Üzerimdeki yorganı tek bir hamlede kenara itip yataktan doğrulmaya kalkıştım.
Alaz'ın kaşları anında çatıldı. Şahin gibi üzerime devrildi, elimden tutup beni tekrar yatağa sabitlemeye çalıştı. "Akça! Sana ne dedim ben az önce? Yat şuraya, zorlama şansını!"
"Bana bak Teoman Varnalı!" dedim, işaret parmağımı tam göğsüne saplayarak. "Bana komutancılık oynamayı kes! Ben burada esir değilim, hasta da değilim. Hamileyim diyorum sana, hamile! Hayatım boyunca kendi işimi kendim gördüm ben, şimdi sen hamile kaldım diye beni bu yatağa çivileyemezsin!"
"Ulan fırtına kılıklı kadın!" Alaz hırsla derin bir nefes alıp yataktan doğruldu. İki elini saçlarının arasından geçirip hırsla çekeledi. Yüzü öfkeden ve panikten kızarmıştı. "Sana 'kımıldama' diyorsam senin iyiliğin için diyorum! Yolda az önce kusan eden, yüzü kireç gibi olan ben miydim? Eczane kapısında düşüp bayılacaksın diye aklı çıkan ben miydim? Biraz söz dinle, ölür müsün?"
"Söz dinlemek mi?" Yatakta ayağa dikilip dizlerimin üzerinde durdum, boyum onun boyuna yetişsin diye. Gözlerimi gözlerine diktim. "Sen kim oluyorsun da bana söz dinletiyorsun? Ben çocuk değilim! Bir bardak su almak için senden izin mi alacağım bundan sonra? O ananın karşısında nasıl dik durduysam, senin bu lüzumsuz paniklerinin karşısında da öyle dururum!"
Alaz'ın çenesi seğirdi. Gözlerindeki Teoman ateşi yeniden parladı ama bu sefer nefretle değil, tamamen bana söz geçirememenin verdiği o çıldırtıcı tutkuyla doluydu. Yataktaki bu halime, dizlerimin üzerinde ona meydan okumama baktı. Tek bir adımla yatağın üzerine tırmandı, üzerime doğru yürüdü. "Uslanmazsın sen..." dedi, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü. "Cidden uslanmazsın. Karşıma geçmiş hâlâ meydan okuyorsun bana."
"Okurum!" dedim, geri adım atmadan göğsümü öne çıkararak. "Beni böyle bir odaya kilitleyip üzerine titreme rollerine gireceksen hiç çekilmezsin sen Varnalı! Ben hareket edeceğim, yürüyeceğim, gerekirse o konağı da o ananın başına geçireceğim. Sen de paşa paşa izleyeceksin!"
Alaz aniden belimden tuttuğu gibi beni kendine çekti. İki güçlü kolunun arasında sıkışıp kaldım. Yüzü yüzüme milimler kadar yakındı. Nefesi dudaklarıma çarpıyordu. "Konağı anacığımın başına geçireceksen, yine birlikte geçireceğiz," dedi, sesi hem sert hem de sarsıcı derecede yakındı. "Ama ben 'dur' dediğim yerde duracaksın Akça. Çünkü sana bir şey olursa... İçindeki bu cana bir şey olursa, ben bu dünyayı yakarım. Anladın mı beni? O yüzden şimdi o inadını bir kenara bırakacaksın."
"Bırakmıyorum," dedim, dudaklarımı onun dudaklarına birkaç milim kala sabitleyerek. Sesimdeki hırs yerini flörtöz bir inada bıraktı. "N'apacaksın? Beni bu yatağa mı bağlayacaksın?"
Alaz'ın gözleri koyulaştı. Belimdeki parmakları baskısını artırdı. "Beni zorlama Akça... Dediğimi yaptırana kadar buradan çıkmana izin vermem. Çok ciddiyim."
"Dene de gör Varnalı," dedim, meydan okuyan bir gülüşle. "Gör bakalım kim kimi dize getiriyor."
Alaz'ın bakışlarındaki o hırslı ateşi, meydan okumam karşısında iyice alevlendi. Belimdeki elleri öyle bir kavradı ki, aramızdaki o birkaç milimlik mesafeyi de sıfırlayıp beni tamamen kendi göğsüne yapıştırdı. Yataktaki bu tehlikeli duruşumuz, banyonun o mermer soğukluğundan sonra odayı bir anda kor gibi yakmaya yetti.
"Demek dene de gör ha?" dedi Alaz, sesi pürüzlü, derin ve kelimenin tam anlamıyla tehditkâr bir fısıltı gibi çıktı.
Yüzüme doğru eğildi, sıcak nefesi dudaklarımı yakıp geçti. "Sen beni gerçekten hiç tanımamışsın karıcığım. Ben bu dünyada istediğim şeyi söküp almasını iyi bilirim. Şimdi o inadını kendi ellerimle kıracağım."
"Dene bakalım Varnalı!" dedim, çenemi mağrur bir tavırla yukarı kaldırarak. "Sen etrafındaki adamlara emir vermeye benzetiyorsun bu işi herhalde. Ben senin o laf geçirebildiğin insanlardan değilim. Beni bu yatakta tutabileceğini sanıyorsan çok büyük yanılıyorsun." Alaz gözlerini milim kırpmadan yüzüme baktı. Ardından aniden, tek bir hamlede beni belimden tutup geriye doğru savurur gibi yatağın yumuşak yastıklarına yatırdı. Daha ben ne olduğunu anlamadan devasa cüssesiyle üzerime doğru eğildi, iki kolunu başımın iki yanına sabitleyerek beni yatakla kendi arasında tamamen hapsetti. Bakışları tam gözlerimin içine çakılmıştı.
"Şimdi kalk bakalım," dedi, dudaklarında o kendine güvenen, çıldırtıcı derecede seksi ve sert tebessümü belirdi. "Kalkabiliyorsan kalk Akça Varnalı. Bir adım at da göreyim."
"Teoman!" diye bağırdım, ellerimi onun geniş, kaskatı göğsüne koyup itmeye çalışarak. Ama adam yerinden bile kıpırdamadı; sanki karşımda bir insan değil, koca bir dağ duruyordu. "Çekil üzerimden! Çekil diyorum sana, hile yapıyorsun!"
"Hile yok, kural yok," dedi Alaz, üzerime biraz daha ağırlaşarak. Elleri yavaşça bileklerimi buldu, ikisini de başımın üzerinde birleştirip tek eliyle sabitledi. Diğer elinin parmak uçlarıyla çenemi tutup yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Sen benimle inatlaşmaya karar verdiğin an kural falan kalmadı. Bana bak... Hamilesin. Karnında benim parçamı taşıyorsun. Ve ben doktor 'tamam' diyene kadar senin tek bir gereksiz adım atmana, kendini yormana izin vermeyeceğim. Anladın mı beni?"
"Anlamadım!" dedim, bileklerimi onun devasa avucundan kurtarmaya çalışarak. Gözlerim hırstan alev alev yanıyordu. "Sen benim üzerimde böyle tahakküm kuramazsın Teoman! Ben senin o itaatkâr kadınlarından değilim. Bana bak, eğer şu an beni bırakmazsan..."
"Ne yaparsın?" diye böldü sözümü. Gözleri dudaklarıma kaydı. "Isırır mısın? Tırmalar mısın? Yap... İstediğini yap. Ama bu yataktan tek başına çıkamayacaksın."
İçimdeki o tutkulu öfke, onun bu tavizsiz, gözü kara korumacılığı karşısında bambaşka bir boyuta evrildi. Bileklerimi tutan eline doğru hamle yapacak gibi oldum ama Alaz hamlemi öngörüp başını eğdi ve dudaklarını hırsla benimkilere bastırdı.
Bu öpücük, aramızdaki o büyük inatlaşmanın, tutkunun ve zaferin patlamasıydı.
Dudakları dudaklarımda yırtıcı bir hırsla gezinirken, birleşmiş bileklerimi serbest bıraktı. Ellerim anında özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz onun ensesindeki sert saçlara dolandı. Onu itmek yerine kendime daha da çektim. Alaz'ın göğsünden derin, gür bir hırlama koptu. İnatlaşmamız tek bir saniyede yakıcı bir yakınlığa dönüştü.
Dudaklarını dudaklarımdan çekip çeneme, oradan da boynuma indirdiğinde ikimizin de nefesi kesilmişti. "Bana bak..." dedi boynuma sıcak nefesini üfleyerek, "Bana böyle meydan okumaya devam edersen bu yataktan hiç çıkamayız, haberin olsun."
"Sen öyle san Varnalı..." dedim, nefes nefese ama gözlerimin içindeki o zafer dolu tebessümle. Parmaklarımı ensesinde sıkılaştırdım. "Görünüşe göre beni kilitlediğin bu odada esir olan ben değilim... Sensin."
Alaz başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözlerindeki o katı, sert ifade yerini derin bir kabullenişe ve tutkuya bıraktı. Yüzümdeki o dik başlı duruşu, geri adım atmayan hallerimi izledi.
"Haklısın..." diye fısıldadı, elimi tutup yavaşça kendi kalbinin üzerine koyarken. "Ben senin esirin olalı çok oldu zaten. Ama ne olursa olsun, yarın o doktora gidene kadar bu yatakta benim dediğim olacak."
"Görürüz," dedim, dudaklarımı onun çenesine bastırarak. "Sabah olsun da görürüz kimin dediği oluyormuş."
&&&
Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından süzülüp yatak odasını aydınlatmaya başladığında, elim refleksle yanıma uzandı. Ama çarşaf soğuktu.
Gözlerimi araladım. Alaz yanımda yoktu.
Dün gecenin yorgunluğu ve o tutkulu inatlaşmanın izleri hâlâ üzerimdeydi. Yorganı üzerimden atıp yataktan doğrulmaya çalıştım. Bacaklarımı yataktan aşağıya sallandırıp tam ayağa kalkıyordum ki, yatak odasının kapısı ardına kadar açıldı.
Karşımda gördüğüm manzarayla olduğum yere çakıldım. Alaz Miraç Varnalı; elinde devasa bir ahşap tepsiyle kapıda duruyordu. Üzerinde sadece siyah t-shirt'ü ve altındaki rahat altı vardı.
Tepside yok yoktu: Sıcak süt, taze sıkılmış portakal suyu, irili ufaklı kâselere konulmuş zeytinler, peynirler, hatta biraz yanmış ama özenle dilimlenmiş tost ekmekleri...
Gözlerim bir tepsideki o hafif eğreti duran kâselere, bir de holding yöneten bu devasa adamın mutfakta geçirdiği o acemi dakikaların izlerine kaydı. "Sen..." dedim, kendimi tutamayarak bıyık altından gülerken. "N'aptın Alaz?"
"Kımıldama!" Alaz ayağının ucuyla kapıyı arkasından kapatıp hızlı adımlarla yatağa doğru yürüdü. Tepsideki süt hafifçe çalkalanınca kaşları çatıldı, daha da dikkatli bir şekilde yatağın kenarına yanaştı. "Sana dün gece ne dedim ben Akça? Bu yataktan tek bir adım atmak yok demedim mi? O bacakları niye sallandırıyorsun aşağıya?"
"Alaz saçmalama," dedim, gözlerimi devirerek. "Tuvalete gitmek için de mi senden izin alacağım? Ne bu hal?"
"Lafla laf yetiştirme bana," dedi, tepsiyi yatağın ortasına, ikimizin arasına dikkatle yerleştirirken. Kendisi de yatağın diğer tarafına geçip bağdaş kurdu. Yüzündeki o 'her şeyi kontrol altında tutan patron' edası öyle komik ve bir o kadar da seksi duruyordu ki, gülmemek için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım.
"Bunları sen mi hazırladın gerçekten?" dedim, tepsideki hafif kararmış tost ekmeğini parmağımın ucuyla göstererek. "Varnalıların veliahtı mutfağa girip ekmek mi yaktı benim için?"
Alaz'ın çenesi seğirdi. Gözlerini kaçırıp tepsiyi düzenlemeye çalıştı. "Ekmek yanmadı, sadece biraz fazla çıtır oldu. Ayrıca konuyu değiştirme. Doktora gidene kadar protein alacaksın, kalsiyum alacaksın. Hepsini araştırdım ben gece."
"Neyi araştırdın gece?" diye sordum, şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırarak.
"Görselleri, makaleleri..." dedi, gayet ciddi bir ses tonuyla. cebinden çıkardığı telefonunu gösterdi. "Hamileliğin ilk haftalarında ne yenir, ne içilir, mide bulantısına ne iyi gelir... Hepsini okudum. O yüzden şimdi o sütü bitireceksin. Mideni bulandırırsa portakal suyuna geçeceksin. Tosttan da en az iki dilim yiyeceksin."
Sırtımı yatak başlığına yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Yüzümdeki o mağrur, inatçı ifadeyi yeniden takındım. "Ya yemek istemiyorsam? Ya canım başka bir şey çekiyorsa? Sen böyle emir verince benim iştahım kaçıyor Varnalı."
Alaz elindeki süt bardağıyla havada asılı kaldı. Bakışları alev alev bana döndü. "Akça... Beni sabah sabah çıldırtma. Ye şunları işte. Çocuğumu aç mı bırakacaksın?"
"Çocuğunu değil, beni aç bırakıyorsun şu an baskınla!" dedim, gülümsedim ama çaktırmamaya çalıştım. "Ayrıca ben bebeği değil, senin bu abartılı halini protesto ediyorum. Ben hasta değilim diyorum sana! Birazdan kalkacağım, güzelce duşumu alacağım, üstümü giyineceğim. Sen de beni kucağında taşımadan, paşa paşa yanımda yürüyeceksin." Alaz bardağı tepsiye geri bıraktı. Üzerime doğru hafifçe eğildi. "Bak sen..." dedi, sesi tehlikeli bir şekilde alçalırken. "Demek protesto ediyorsun? Demek paşa paşa yürüyeceğim?"
"Evet," dedim, milim geri adım atmadan. "Aynen öyle yapacağız."
Alaz aniden uzanıp tepsiyi yatağın boş tarafına doğru kaydırdı. İki eliyle yorganın üzerinden belimi kavrayıp beni kendine doğru çekti. Yüzlerimiz arasında yine sadece bir parmak mesafe kalmıştı. Yüzündeki o sert, geçilmez koruma kalkanının arkasından beliren o tutkulu adam yine iş başındaydı.
"Gideceğimiz doktora ben karar veririm," dedi, her kelimenin üzerine basarak. "Arabanın kapısını ben açarım. Seni duşa ben sokarım, duştan ben çıkarırım. Anladın mı beni? Sen sadece nefes alacaksın, karnındaki o cana bakacaksın. Gerisini bana bırakacaksın."
"Çok beklersin," dedim, dudaklarımı onun dudaklarına doğru uzatıp tam değecekken durarak. "Benim üzerimde böyle krallık kuramazsın sevgilim. Ama..."
"Ama ne?" dedi, gözleri dudaklarıma kilitlenmişken.
Elimi uzatıp tepsiden o hafif yanmış tost ekmeğini aldım, bir ısırık alıp ona doğru uzattım. "Ama tost fena olmamış. Mutfağa girme becerine 10 üzerinden 6 veriyorum."
Alaz gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Başını geriye atıp pürüzlü, gülmekle kızmak arasında giden o muazzam kahkahasını attı. Yatağın içinde üzerime doğru biraz daha devrilip alnını alnıma dayadı.
"Seni bu dünyada benden başka kimse çekmez Akça Varnalı," dedi, sesi şefkat ve katıksız bir sevgiyle doluydu. "İnatçısın, dik kafalısın, fırtına gibisin..."
"Ve hamileyim," dedim, elimi karnımın üzerine koyup gözlerinin içine bakarak. "Senin çocuğuna hamileyim."
Alaz'ın bakışlarındaki o hırs bir anda eridi. Elini karnımdaki elimin üzerine koydu. Yatak odasının ortasında, o acemi kahvaltı tepsisinin yanında, birbirimizin gözlerinin içinde geleceğimizi, zaferimizi ve kuracağımız o sarsılmaz aileyi mühürledik. "Sütünü bitir," dedi bu sefer emretmeden, gözlerimin içine bakıp fısıldayarak. "Sonra doktora gidiyoruz."
Tostumdan bir ısırık daha alırken Alaz gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmıyordu. O sert, geçilmez Varnalı duruşunun ardındaki adam, şimdi taptaze bir heyecanla tabağıma bir parça peynir, iki tane zeytin daha koyuyordu.
"Yavaş ye," dedi, sesi az önceki gürlemelerinden arınmış, son derece yumuşak bir tona bürünmüştü. Süt bardağını elime tutuşturdu. "Mideni bulandırmasın."
"Midemi bulandıran şey yemekler değil, senin bu aşırı kontrollü hallerin," dedim, gülümsedim ama gözlerimin içindeki o inatçı pırıltıyı da saklamadım. "Ama itiraf etmeliyim, bu tepsi hayatımda yediğim en garip ama en güzel kahvaltı olabilir."
Alaz'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı. Başını hafifçe sallayarak sütümün bitmesini bekledi. Kahvaltıyı yatakta, acele etmeden, dışarıdaki dünyanın tüm o kirli kasetlerini, kameralarını ve Fulya'nın gölgesini kapının dışında bırakarak tamamladık. Tepsiyi kenara kaldırdığında, üzerimdeki yorganı sıyırıp ayağa kalktım. Bu kez beni durdurmaya çalışmadı ama gözleriyle her hareketimi adeta milim milim takip etti.
"Giyineceğim. Sen de üstünü değiştir."
Yatak odasının bitişiğindeki giyinme odasına geçtiğimde aynadaki aksime baktım. Yüzüme hafif bir renk gelmişti. Gardıroptan hamileliğin bu çok erken aşamasında bile beni rahat ettirecek, yumuşak dokulu, krem rengi triko bir elbise çıkardım. Vücudumu sarmalayan ama sıkmayan bir elbiseydi. Saçlarımı açık bıraktım, hafif dalgaları omuzlarıma döküldü. Yüzüme sadece hafif bir nemlendirici sürdüm. Aynada kendime bakarken elim istemsizce karnıma gitti. Düzdü, henüz hiçbir şey belli olmuyordu ama içinde dünyadaki en büyük mucizeyi barındırıyordu.
Giyinme odasından çıktığımda Alaz'ı yatağın kenarında beni beklerken buldum. O da üstünü değiştirmişti. Füme rengi, vücuduna tam oturan bir boğazlı kazak ve koyu renk bir pantolon giymişti. Kolundaki pahalı saati düzeltirken kafasını kaldırdı ve beni gördüğü an hareketleri durdu. Bakışları baştan aşağı üzerimde gezindi. Gözlerindeki o katıksız hayranlık, tenimi yakıp geçmeye yetti.
Yanına yaklaştım. "Nasıl olmuşum?"
Alaz cevap vermek yerine ayağa kalktı. Devasa gövdesiyle önümde durup elini belime uzattı, beni hafifçe kendine çekti. Eğilip burnunu boynumun girintisine gömdü, derin bir nefes aldı. "Mükemmelsin..." diye fısıldadı. "Her zamanki gibi baş belası kadar güzel."
"Gidelim mi artık Varnalı?" dedim, parmaklarımı kazağının yakasında gezdirerek. "Doktor bizi bekliyor."
Evden çıkarken Alaz yine o korumacı kimliğine büründü. Kapıyı açtı, çantamı elimden aldı, merdivenlerden inerken arkamda bir gölge gibi durup düşmemden korkar gibi her adımıma rehberlik etti.
Bahçeye çıktığımızda sabahın serin havası yüzümüze çarptı. Kapının önünde duran siyah, zırhlı aracına doğru yürüdük. Alaz benden önce koşar adımlarla gidip yolcu koltuğunun kapısını açtı. İçeri geçmemi bekledi, emniyet kemerimi kendi elleriyle çekip taktı. "Alaz, kemerimi de takabiliyorum," dedim takılarak.
"Sessiz ol Akça," dedi, kapıyı kapatmadan hemen önce yüzüme yaklaşıp alnıma bir öpücük kondurarak. "Benim görevim bu."
Sürücü koltuğuna geçtiğinde motorun gür sesi bahçeyi doldurdu. Araba garaj yolundan çıkıp ana yola koyulduğunda, arabadaki hava garip bir şekilde hem dingin hem de yüksek bir beklentiyle doluydu. Alaz bir eliyle direksiyonu tutarken, diğer elini vitesin üzerinden uzatıp benim elimin üzerine koydu. Parmaklarımızı birbirine kenetledi. Bakışları sık sık yoldan kayıp yan koltukta oturan bana, ardından da kucağımda duran birleşmiş ellerimize kayıyordu.
"Hızlı gitmiyorsun değil mi?" diye sordum.
"50 ile gidiyorum Akça," dedi, hafif bir gülüşle. "Arka arkaya dizilmiş araçlar korna çalıyor arkamızda, farkında mısın?"
Dikiz aynasına baktım, gerçekten de arkamızda küçük bir konvoy oluşmuştu. Alaz Miraç Varnalı, hayatında ilk defa arabayı bu kadar yavaş ve dikkatli sürüyordu. Bu halini izlemek içimde tarif edilemez bir güven duygusu yarattı. Başımı koltuğa yaslayıp onun profilini izledim; keskin çene hattı, odaklanmış gözleri ve elimi sımsıkı tutan o nasırlı parmakları...
Yaklaşık yirmi dakikalık sakin bir yolculuğun ardından özel kliniğin bahçesine giriş yaptık. Alaz arabayı park eder etmez yine fırlayıp kapımı açtı. Birlikte kliniğin döner kapısından içeri adım attık. İçerisi steril, sessiz ve son derece lüks bir ortama sahipti. Danışmadaki görevli kadın bizi güler yüzle karşıladı ve randevumuzun hazır olduğunu söyleyerek üst kattaki kadın doğum bölümüne yönlendirdi.
Asansörle yukarı çıktık. Koridor son derece sakindi; birkaç çift ve bekleyen hastalar vardı. Alaz, doktorun kapısının hemen karşısındaki deri koltuklara yöneldi. Oturmam için önce beni yerleştirdi, ardından yanıma oturup kolunu arkamdaki koltuk başlığına uzattı. Beni adeta kendi gövdesiyle dış dünyadan izole etmişti.
"Heyecanlı mısın?" diye fısıldadı kulağıma.
"Biraz..." dedim, elini tutarak. "Yani o test iki çizgiydi ama... Doktorun ağzından duymak, ekranda görmek bambaşka olacak." Alaz elimi dudaklarına götürüp sırtını öptü. Tam o sırada, koridorun diğer ucundan topuklu ayakkabı sesleri yükseldi.
Başımı o tarafa çevirdiğimde, şık giyimli, oldukça bakımlı, uzun sarı saçlı ve oldukça iddialı bir kadının bize doğru adımladığını gördüm. Kadının elinde birkaç dosya vardı, büyük ihtimalle o da bir muayene için buradaydı. Ancak kadının adımları bizim oturduğumuz koltuğun önünde yavaşladı. Bakışları doğrudan benim yanımda, kaskatı ve karizmatik duruşuyla oturan Alaz'a kilitlendi.
Kadın hafifçe duraksadı. Yüzüne oldukça yapay, süzgün bir tebessüm yerleştirerek doğrudan Alaz'a baktı. "Afedersiniz..." dedi, sesi lüzumsuz derecede yumuşak ve ilgi çekmeye çalışan bir tondaydı. "Acaba Profesör Mehmet Bey'in odası bu tarafta mıydı? Kat planına baktım ama biraz kafam karıştı da..."
Normalde bir insanın adres sormasında hiçbir şey yoktu. Ama kadının o soruyu sorarken gözlerini Alaz'ın geniş omuzlarında gezdirmesi, sesindeki o hafif işveli ton ve beni tamamen yok sayan tavrı... İçimde aniden, daha önce varlığından bile haberdar olmadığım devasa bir fırtına koptu. Damarlarımdaki kanın bir anda kaynadığını hissettim.
Alaz kadına dönüp tek bir kelime etmeye yeltenmeden önce, ben oturduğum koltukta dikleştim. Elimi Alaz'ın kazağının koluna, pazusunu sımsıkı kavrayacak şekilde yerleştirdim. Bakışlarımı kadına kilitledim. Gözlerimden adeta şimşekler çakıyordu. "İleride, soldan ikinci kapı," dedim. Sesim öyle buz gibi, öyle mesafeli ve öyle net çıktı ki, koridordaki hafif uğultu bile kesildi sanki. "Ama üzerinde tabelası yazıyor zaten. Dikkatli bakarsanız görürsünüz."
Kadın benim bu sert ve hakimiyet dolu çıkışımla bir an neye uğradığını şaşırdı. Gözleri benim tuttuğum Alaz'ın koluna, ardından da yüzümdeki o 'seni buraya gömerim' ifadesine kaydı. Boğazını temizledi. "Anladım... Teşekkürler," diyerek hızla adımlarını o tarafa doğru yöneltti.
Kadın uzaklaştığı an, yanımda duran devasa gövdenin hafifçe sarsıldığını hissettim.
Alaz'a döndüm. Çenemi yukarı kaldırmış, hâlâ kolunu sımsıkı tutuyordum. Alaz ise başını hafifçe bana doğru eğmiş, dudaklarının kenarındaki o çıldırtıcı, imalı tebessümle doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.
"Ne bakıyorsun Varnalı?" dedim, sesimdeki o kıskançlık kırıntılarını gizlemeye çalışarak ama başarısız olarak. "Kadın adres soruyor, gözünün içine giriyor, sen de öyle bakıyorsun!"
"Ben tek bir kelime bile etmedim Akça," dedi, sesi boğuk ve son derece keyifli çıkıyordu. Kolunu belime biraz daha dolayıp beni kendine iyice çekti. Yüzü yüzüme yaklaştı. "Ayrıca... Sen az önce beni mi kıskandın?"
"Ne kıskanması saçmalama!" dedim, gözlerimi devirerek kolunu bırakmaya çalışarak. "Kadının tavrı sinirimi bozdu sadece. Hamileyim ben, hormonlarım hassas!"
"Hormonlar tabii..." dedi Alaz, pürüzlü bir fısıltıyla. Yüzümdeki o öfkeli ama bir o kadar da tutkulu ifadeyi izlerken gözlerinin içi gülüyordu. Eğilip yanağıma sert, derin bir öpücük kondurdu. "Hoşuma gitti ama. O parmakların koluma öyle bir yapıştı ki, bir an kadını oraya serip üzerime basacaksın sandım."
"Aptal olma sevgilim," dedim, dudaklarımı bükerken ama içimdeki o öfke onun bu halini görünce eriyip gitmişti. "Sen benim kocamsın. Karnımda da senin çocuğunu taşıyorum. Bir başkası sana öyle bakamaz."
Alaz'ın bakışlarındaki o eğlenceli ifade bir anda derin bir hürmete ve aşka dönüştü. Elimi alıp kendi kalbinin üzerine koydu. "Kimse bakamaz zaten Akça," dedi, her bir kelimenin üzerine basarak. "Bu adamın gözü de, aklı da, kalbi de tek bir kadında mühürlü. Başka kimseyi görmez."
Tam o sırada doktorun odasının kapısı açıldı. Hemşire dışarı çıkıp elindeki dosyaya baktı.
"Akça Varnalı?"
Alaz'la göz göze geldik. Az önceki kıskançlık fırtınası ve tatlı atışma bir anda yerini o devasa, mucizevi heyecana bıraktı. Alaz ayağa kalkıp elimden tuttu, beni doğrulttu. İkimiz de derin bir nefes alarak, geleceğimize atacağımız o büyük adım için doktorun kapısından içeri adımladık.
Odaya adım attığımız an, doktor bizi masasında karşıladı. "Hoş geldiniz Akça Hanım, Alaz Bey. Buyurun, şöyle oturun."
Masaya yan yana oturduğumuzda Alaz elimi bir an bile serbest bırakmadı. Dizlerimizi birbirine yaslamış, heyecanla doktorun önündeki kâğıtlara bakışını izliyorduk.
"Eczaneden aldığımız test iki çizgi çıktı," dedi Alaz, sesi o kadar sert ve sabırsız çıkmıştı ki, hemen ardından boğazını temizlemek zorunda kaldı. "Yani... Kesinleşmesini istiyoruz."
Doktor tebessüm ederek gözlüğünü çıkardı. "Anlıyorum Alaz Bey, bu heyecan çok normal. Kanda beta-hCG değerinize bakacağız ama gebelik henüz çok yeni olduğu için ultrason ekranında sadece keseyi görebiliriz. Bebek henüz çok küçük, kalp atışlarını dinlemek için birkaç hafta daha beklememiz gerekecek. Şimdilik kesenin rahim içindeki konumuna bakacağız. Akça Hanım, sizi şöyle sedyeye alalım." Ayağa kalktığımda Alaz da fırladı. Beni sedyeye doğru adım adım takip etti. Sedyenin kenarına uzandığımda, doktor üzerimi hafifçe düzeltip karnıma o soğuk ultrason jelini sürdü. Jelin soğukluğuyla hafifçe irkildiğimde Alaz anında elimi kavradı, üzerime doğru eğilip gözlerimin içine baktı. "İyi misin?" diye fısıldadı. "İyiyim..." dedim, parmaklarımı onun nasırlı parmaklarına kenetleyerek. "Sadece jel soğukmuş."
Doktor ultrason probunu karnımın üzerinde gezdirmeye başladığında, odadaki loş ışığın içinde yanımızdaki siyah beyaz ekran aydınlandı. Ekranda karmaşık, gri ve siyah dalgalar belirdi. Alaz başını ekrana öyle bir dikmişti ki, sanki hayatının en büyük ihale dosyasını inceliyordu. Kaşları çatılmış, nefesini tamamen tutmuştu.
"Evet..." dedi doktor, probu hafifçe milimetrik hareketlerle kaydırırken. "İşte burada. Kese mükemmel bir şekilde yerleşmiş."
Ekranda, o koyu alanda küçücük, toplu iğne başı gibi pürüzsüz bir nokta belirdi. Doktora kilitlendim. "Orada mı?"
"Evet Akça Hanım," dedi doktor, yüzündeki o sıcak tebessümle. "Gebelikte henüz ilk zamanlardayız. Bebek şu an el kadar bir hücre topluluğu, bu yüzden sesini duymak için henüz erken ama kesenin yapısı ve yeri gayet sağlıklı. Her şey yolunda."
Doktor ekrandaki o ilk ultrason görüntüsünü dondurup siyah kâğıda basarak bize uzattı.
Ekranda görünen o küçücük noktaya baktığım an göğsümden kontrolsüz bir hıçkırık döküldü. Gözlerimden yaşlar süzülürken başımı Alaz'a çevirdim. Alaz olduğu yere çakılmıştı. Bakışları ekrandan ayrılmıyordu ama elindeki baskının hafifçe titrediğini hissettim. O minicik noktayı görünce nasıl sarsıldığına şahit oldum. Yüzünü bana doğru eğdi, alnını alnıma dayadı. Boynuma doğru derin, sarsıcı bir nefes bıraktı.
"Gördün mü Akça?" diye fısıldadı, sesi paramparça, pürüzlü ve gurur doluydu. "Bizim parçamız... Orada duruyor."
"Gördüm Varnalı..." dedim, elimi
onun ensesine atıp kendime çekerken. "Bizim çocuğumuz."
Doktor peçeteyle karnımı silmeme yardımcı oldu. "Şimdi kan tahlilini verelim, değerlerin takibine başlayacağız. Birkaç hafta sonra da gelip o beklediğiniz kalp atışlarını dinleyeceğiz. Tebrik ederim ikinizi de."
Alaz o küçük siyah kâğıdı eline aldığında, sanki dünyadaki en değerli mücevheri tutuyormuş gibi parmaklarının ucuyla kavradı. Üzerindeki o minik noktaya baktı, sonra bana döndü. Beni sedyeden kaldırırken yine o korumacı, tavizsiz tavrına büründü ama bu sefer gözlerinin içindeki o yaşlı gurur her şeyi özetliyordu.
Klinikten çıkıp arabaya bindiğimizde hava sanki daha parlak, daha aydınlıktı. Alaz o ultrason fotoğrafını arabanın torpidosunun üzerine, gözümüzün tam önüne yerleştirdi. Sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdı ama arabayı hemen yola sürmedi. Direksiyonu iki eliyle sıkıca kavrayıp bir süre o fotoğrafa, sonra da yan koltukta oturan bana baktı. Gülümsedikten sonra tek kelime etmedi ve gaza basıp ana yola çıktığında, arabanın içindeki o sarsılmaz sakinlik geri geldi. Torpidonun üzerinde duran o siyah beyaz küçük fotoğrafa bakıp gülümsedim.
Ne ev, ne dışarıdaki o kasetler, ne de başkalarının planları... Şu an o zırhlı aracın içinde sadece ikimiz ve o fotoğraftaki minicik nokta vardık.
Alaz sağ elini vitesin üzerinden çekip yine benim elimin üzerine koydu. Parmaklarını parmaklarıma kenetlerken bakışları kısa bir an bana kaydı."Eve mi dönüyoruz?" diye sordum, sesimdeki o huzurlu tonla.
"Eve dönüyoruz Akça," dedi Alaz, sesi pürüzlü ama sıcacıktı. Elimi kaldırıp dudaklarına götürdü, kemikli parmaklarımın üzerine uzun bir öpücük kondurdu. "Dünyayı dışarıda bırakıp kendi evimize gidiyoruz. Bugün başka hiçbir şeyle, hiç kimseyle işimiz yok."
Bölüm etkileşimi
