9. bölüm / 26
AMBİVALASKIZIL GECE SİYAH DENİZ
Bölümler 26Şu an: KIZIL GECE SİYAH DENİZ
- 1 PARTİ BAŞLASIN3.245 kelime
- 2 BORDO3.715 kelime
- 3 BİR RÜYA GÖRDÜM4.810 kelime
- 4 BÜYÜK KUMAR5.812 kelime
- 5 GİRDAP3.824 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK4.543 kelime
- 7 ATEŞİN İLK İLMİĞİ5.414 kelime
- 8 KIRMIZI BİSİKLET6.186 kelime
- 9 KIZIL GECE SİYAH DENİZ9.951 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 BEYAZ KAZAK7.340 kelime
- 11 MASKELERİN ARDINDA11.159 kelime
- 12 VİCDANIN BEDELİ11.465 kelime
- 13 YÜREK12.718 kelime
- 14 VARNALI HALKASI8.459 kelime
- 15 MEYDAN5.615 kelime
- 16 ATEŞ11.243 kelime
- 17 ☍15.513 kelime
- 18 BELKİ SENİ SEÇER6.678 kelime
- 19 KİMSEYE GÜVENME11.978 kelime
- 20 KAMERA12.610 kelime
- 21 FASULYE6.696 kelime
- 22 GÖLGEDEKİ SIZI6.654 kelime
- 23 CAMDAN BİR KAFES7.956 kelime
- 24 SES CİHAZI12.597 kelime
- 25 ÖLÜM MELEĞİ11.682 kelime
- 26 İSTANBUL15.972 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Teoman'ın karanlığın içinden bir gölge gibi sıyrılıp fısıldadığı o soru, deponun tozlu havasında asılı kaldı. "Sorun ne, yıldız güzeli?" İçimdeki o kabus yangınına anında buz gibi bir öfke üflenmişti.
Zayıf görünmemek, o rüyanın darmadağın ettiği ruhumu ondan gizlemek için çenemi dikleştirdim, yeşil gözlerimi onun o zifiri karanlık gözlerine diktim.
Ama Teoman, benim bir şey söylememe, ona burayı dar etmeme izin vermeden depoya doğru ağır bir adım attı. O devasa gövdesi içeri girdiğinde, arkasındaki demir kapıyı da yarım kapattı; içeri sızan sokağın soluk ışığı kesilmiş, depo tamamen loş bir karanlığa gömülmüştü.
Aramızdaki mesafe nefes kesici bir hızla kapanırken, Teoman'ın bakışları benim üzerimden kaydı ve deponun tam köşesinde, yılların tozuyla kaplanmış o parlak, kan kırmızısı bisiklete takıldı.
O an, yüzündeki o sinsi, alaycı Varnalı ifadesi bir anda buharlaştı. O dâhi zihni, keskin gözleri bu bisikletin sıradan bir çocukluk hurdası olmadığını saniyeler içinde çözmüştü. Bu bisiklet Kuzey'in benden sökülüp alındığı o lanetli gecenin tek şahidiydi.
Teoman, büyülenmiş gibi adımlarını bisiklete doğru yöneltti. O iri, damarlı elini bisikletin tozlu gidonuna doğru uzatacakken, içimdeki o vahşi koruma içgüdüsü uyandı. Kuzey'e ait olan hiçbir şeye bir Varnalı'nın dokunmasına izin veremezdim. Hızla önüne geçtim, gövdemi bisikletle onun arasına siper ettim ve sağ elimi sertçe Teoman'ın göğsüne, tam da o patlayan dikişlerinin, beyaz sargı bezinin üzerine bastırdım.
"Dokunma!" diye tısladım, sesim deponun duvarlarında yankılanırken. "Dokunma ona Varnalı!" Teoman, tam yarasının üzerine gelen elimin baskısıyla acıyla dişlerini sıktı, göğüs kasları kasıldı ama milim geri adım atmadı. Aksine, göğsündeki elimi o sıcak, iri avucunun içine alarak sıkıca kavradı. Aramızda nefes alacak tek bir santim bile kalmamıştı. Kokusu, hırkasından sızan o hafif tütün ve kan kokusu genzimi yaktı. Karanlıkta gözleri parıldıyordu.
"Gece yarısı kilitleri açıp bu hurdaya sarılacak kadar canını yakan şey ne Manal?" diye fısıldadı, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki, tenimi titretti. O zifiri gözleriyle doğrudan ruhumu soyuyordu sanki. "Bana düşmanını anlat, 11geçmişindeki o hayaleti anlat ki... seni nereden vuracağımı, seni nasıl diz çöktüreceğimi bileyim."
Göğsündeki elimi geri çekmeye çalıştım ama beni o kadar sıkı ve sahiplenici tutuyordu ki, nefesim boğazımda tıkandı.
İçimdeki o sıkışmışlık, rüyamda Kuzey'in bana "Yıldız güzeli" diye seslenişi ve tam karşımdaki adamın bana ısrarla "Yıldız güzeli" demesi zihnimin tellerini kopardı. Daha fazla dayanamadım. Kalbimin amansızca çarpmasına engel olamayarak, gözlerinin tam içine bakarak sordum: "Sen..." dedim, sesimdeki o titremeyi ve merakı gizleyemeden. "Sen neden bana her fırsatta o ismi söylüyorsun? Neden bana yıldız güzeli diyorsun?"
Teoman, sorumla birlikte duraksadı. Gözlerindeki o avcı parıltısı yerini tuhaf, derin ve adını koyamadığım bir yoğunluğa bıraktı. Kavradığı elimi yavaşça serbest bıraktı ama tamamen uzaklaşmadı. Parmaklarının tersini hafifçe, yüzümdeki o ağlamaktan kurumuş gözyaşı izinin üzerinde gezdirdi. Dokunuşu yaramı kanatmak ister gibi değil, aksine o yarayı ezberlemek ister gibiydi.
"Çünkü Manal," dedi, dudaklarının kenarında o tehlikeli, insanı esir alan sinsi tebessüm yeniden belirdi. Yüzü yüzüme biraz daha yaklaştı, nefesi dudaklarıma çarptı. "Şehrin tüm ışıkları söndüğünde bile... O gözlerindeki nefret ve kibir tıpkı gökyüzündeki o soğuk yıldızlar gibi parlıyor. Seni karanlığa ne kadar gömerlerse gömsünler, sen o karanlığın içinde parıldamayı seçiyorsun. Ama unuttuğun bir şey var güzellik... Yıldızlar ne kadar yüksekte olursa olsun, onları izleyen ve ne zaman düşeceklerini bekleyen tek kişi her zaman karanlığın ta kendisidir. Ve bu şehirde, senin karanlığın benden başkası olamaz."
Teoman'ın nefesi dudaklarıma bu kadar yakınken, gözlerimi bir an bile ondan kaçırmadım. Zifiri karanlık gözlerinin en derinlerine baka baka, dudaklarının kenarındaki o sinsi, insanı esir alan tebessüme kilitlendim. Göğüs kafesimi zorlayan kalbimin o çılgın ritmini gizlemek, içimde kopan fırtınayı ondan saklamak için sesimi olabildiğince alçak, tehlikeli ve cüretkar bir tona bürüdüm. Başımı hafifçe kaldırıp ona meydan okurcasına fısıldadım: "Karanlık olduğunu iddia ediyorsun Varnalı..." Gözlerindeki o avcı parıltısının içine doğru fısıldıyordum. "Ama unuttuğun çok büyük bir şey var. Yıldızlar karanlıkta yok olmaz, aksine karanlığı delip geçer. Beni düşürebileceğini, o bahsettiğin karanlığın içinde beni boğabileceğini sanıyorsan... Gökyüzüne bakarken boynunun kırılmasına hazır ol. Çünkü ben düşersem, senin o çok güvendiğin karanlığını da kendimle birlikte ateşe veririm." Teoman bu sözlerim üzerine hafifçe güldü. O boğuk, hırıltılı gülüşü göğsünden yukarı doğru yükselirken, kalbimin üzerine dayalı olan elinin altında kaslarının nasıl gerildiğini hissettim. Yüzünü milim daha yaklaştırdı; öyle ki, dudakları dudaklarıma değdi değecek mesafedeydi.
Bakışları bir anlığına dudaklarıma kaydı, ardından tekrar yeşillerime kenetlendi. Aramızdaki o düşmanca ama bir o kadar da karşı konulamaz çekim, deponun tozlu havasını adeta ateşe veriyordu. Tam o sırada, dışarıda aniden uğultulu, sert bir rüzgar koptu. Gecenin ayazı bahçedeki ağaçları inletirken, deponun yarım açık duran ağır demir kapısı rüzgarın şiddetiyle büyük bir gürültüyle savruldu ve "bam" diye kapanarak ardındaki sürgüyü oturttu.
Sokağın içeri sızan o soluk ışığı bir anda kesildi. Depo, saniyeler içinde zifiri, kapkara bir karanlığa gömüldü. Artık birbirimizin yüzünü bile göremiyorduk; sadece nefeslerimiz, birbirine karışan sıcak soluklarımız ve karanlığın içinde birbirini bulan gözlerimizin hayali kalmıştı. Teoman'ın beni tutan eli milim gevşemedi, aksine o karanlıkta kaybolmamı engellemek ister gibi bileğimi biraz daha sıkı kavradı.
Karanlığın içinde, burnumun dibinden onun o derin, boğuk fısıltısı yükseldi: "Kapı da kapandı Akça... Şimdi bu zifiri karanlıkta benden nasıl kaçacaksın?"
Bileğimi tutan eline inat, göğsündeki elimi milim oynatmadan buz gibi bir sesle fısıldadım. "Bana Akça demeyi kes, Varnalı." Teoman, karanlığın içinde derin bir nefes aldı. Göğsü elimin altında körük gibi indi kalktı. Sesindeki o alaycı, meydan okuyan tınıyı gizleme gereği duymadan, adeta kelimelerin üzerine basa basa sordu: "Neden, Akça?"
Geçmişimin en masum, en saf yanını bu kurtlar sofrasındaki bir canavarla paylaşmaya niyetim yoktu. Çenemi sıktım, sesimin titremesine izin vermeden lafı doğrudan yüzüne çarptım: "Hak etmiyorsun da ondan. Bu ismi ağzına alacak hiçbir şey yapmadın."
Deponun içinde birkaç saniyelik derin bir sessizlik oldu. Teoman'ın beni tutan iri eli yavaşça gevşedi, parmakları bileğimden aşağı doğru kaydı ama tamamen uzaklaşmadı. Karanlığın içinden gelen o boğuk, hırıltılı sesi bu kez dalga geçmekten çok uzaktı; adeta zihnimdeki o gizli odaların kilitlerini tek bir kelimeyle kırmak ister gibiydi. "Anladım..." dedi, sesi o kadar derinden ve fısıltıyla çıktı ki, deponun duvarlarında yankılandı. "Anladım galiba... O isimde, arkasında bu kırmızı bisikleti bırakacak kadar büyük yaşanmışlıklar var."
Teoman'ın geçmişime parmak basması içimdeki telleri titretmişti. Tam o karanlığın içinde duygusallaşacağımı, beni çözeceğini sandığım an, sesindeki o derinlik yerini aniden o bildiğim, sinir bozucu derecede buyurgan Varnalı tonuna bıraktı. Karanlıkta yüzünü göremesem de başını iki yana salladığını hissedebiliyordum.
"Korumasız mısın kızım sen?" dedi aniden, ses tonunu sertleştirerek. "Arasana korumalarını!" Kabusun, geçmişin ve aramızdaki o tehlikeli çekimin yarattığı o büyüleyici büyü, bu saçma ve patronluk taslayan soruyla bir anda tuzla buz oldu.
Karanlığın içinde gözlerimi devirdim. Az önceki o darmadağın Akça maskemi tamamen fırlatıp atarak, sesime en iğneleyici, en alaycı tonu yerleştirdim.
"Oha!" dedim, abartılı bir şaşkınlıkla nidalar çıkararak. "Sen ne kadar zekisin öyle Varnalı? Gerçekten dâhi bir Varnalı olduğunu şu an bir kez daha kanıtladın! Biliyoruz herhalde koruma çağırmayı ama izinliler hepsi. Ayrıca telefonum da yukarıda kaldı, farkındaysan."
Teoman bu rahat ve dalga geçen tavrım karşısında adeta deliye döndü. Karanlıkta bile gözlerinin öfkeyle parladığını, soluğunun hızlandığını görebiliyordum. Üzerime doğru bir adım daha atarak aramıza milimlik bir mesafe bıraktı. Sesindeki o hırıltı, yerini gerçek bir tehlike uyarısına bırakmıştı.
"Kızım senin ölüm emrin verildi, sen farkında mısın?" diye kükredi resmen, sesini kısmaya çalışarak ama dişlerinin arasından tıslayarak. "Arzu Arel kapına kanlı kutu bırakıyor ve sen 'korumalara izin verdim' diyorsun! Bu ne demek lan? Sen neye güveniyorsun bu şehirde?"
"Bana sesini yükseltme Varnalı!" diyerek göğsünden sertçe ittim onu. "Ben kendi başımın çaresine bakabilirim. Bu zamana kadar arkamda bir koruma ordusuyla gelmedim bu noktaya. O kadının ne yapacağını da senden öğrenecek değilim!"
"İnat etme Manal, inat etme!" diyerek tekrar bileğimi kavradı. "Şu an dışarıda bir infaz timi olsa, ikimizi de bu depoda fare gibi avlarlar! O kibrini bir kenara bırak da gerçeklerin farkına var artık!"
Bileğimi hızla onun pençesinden kurtarmak için kendimi geriye doğru çektim. "Bana bak Varnalı!" diye tısladım, sesimi onun kulağının dibine kadar ulaştırarak. "Fare gibi avlanacak olan biri varsa o da sensin! Unuttun galiba, burası benim bölgem, benim evim! Sen ise dikişleri patlamış, kan kaybeden ve sığınacak yer arayıp kapıma köpek olan bir kaçaksın şu an!"
Teoman karanlığın içinde buz gibi, tehlikeli bir kahkaha attı. O hırıltılı ses deponun duvarlarına çarpıp göğsüme bir ok gibi saplandı.
"Köpek olmak mı?" diye tekrarladı, kelimenin üzerine basa basa. Üzerime öyle bir adım attı ki, sırtım deponun soğuk, nemli duvarına sertçe çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Teoman, iki elini de başımın iki yanından duvara yaslayarak beni kendi devasa gövdesiyle duvar arasına tamamen hapsetti. "Ben hiçbir kadının kapısında köpek olmam Manal. Hele ki gecenin bir yarısı kabuslarla uyanıp, çocukluk hurdalarının başında ağlayan bir kadının kapısında asla."
"Sınırını aşma Teoman!" diye bağırdım, nefesim göğsüne çarpıp geri dönüyordu. Karanlıkta yüzünü göremesem de gözlerindeki o vahşi, inatçı pırıltıyı ezbere biliyordum artık. "Seni buracıkta, o yarandan deşip öldürmediğime dua et sen!"
"Deşsene..." dedi fısıldayarak. Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, dudakları her kelimesinde tenime dokunuyordu sanki. "Elini tutan mı var? Deş hadi. Ama yapamazsın. Çünkü o kibirli maskenin arkasında, şu an dışarıdaki dünyadan ne kadar korktuğunu biliyorum. Koruyamadığın o geçmiş yüzünden, şimdiki zamanı da kaybetmekten ödün patlıyor."
"Ben kimseden korkmuyorum!" diye haykırdım, ellerimi göğsüne koyup onu var gücümle itmeye çalışarak. Ama o tam bir duvar gibiydi, milim kımıldamadı. "Hele senden asla! Sen benim için sadece o kolyenin şifresini çözecek bir piyon dâhisinden fazlası değilsin!"
"P
iyon öyle mi?" dedi, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü. Sağ elini duvardan çekip yavaşça çeneme doğru indirdi, parmaklarının tersiyle çenemi kavrayıp başımı yukarı kaldırdı. "Bir piyonun mat edebileceği tek kraliçe sensin Manal. Ve o korumaların bu gece burada yoksa... Seni o Arzu Arel'den de, kendi kabuslarından da koruyacak tek kişi, şu an canını okumak istediğin bu adam."
"Benim senin korumana ihtiyacım yok!" diye inatlaştım, çenemi elinin arasından kurtarmaya çalışarak. Dişlerimi sıktım, öfkem parmak uçlarıma kadar tırmanmıştı. "Ben kendi savaşımı tek başıma veririm!"
"Görüyoruz," dedi, alaycı nefesi dudaklarıma çarparken. "Gecenin üçünde depoda bitik halde inatlaşırken harika bir savaş veriyorsun gerçekten."
"Sen benim savaşıma laf uzatacak son insansın!" diyerek ellerimi tekrar göğsüne yerleştirdim, sargı beziyle kaplı yarasını acıtacağını bile bile onu tüm gücümle duvardan geriye doğru ittim. Teoman bu kez milim de olsa gerilemek zorunda kaldı ama duruşundaki o sarsılmaz kaya gibi ağırlık hiç bozulmadı. Karanlığın içinde, sırtımı yasladığım o soğuk duvardan sızan ürperti tüm bedenimi sararken, gözlerimi gözlerinin olduğu o karanlık noktadan ayırmıyordum.
Aramızdaki inatlaşma artık sadece kelimelerin değil, nefeslerimizin ve gururlarımızın savaşına dönmüştü.
"Benim ne halde olduğum seni zerre ilgilendirmez Varnalı," diye devam ettim, sesimi iyice bileyerek. "Burada, benim evimde, benim kurallarım geçerli. Sabaha kadar o odadan çıkmayacaktın. Söz dinlemeyi öğrenemediysen, bu şehir seni çok kolay harcar."
Teoman karanlıkta derin, hırslı bir nefes aldı. Adımlarının deponun beton zemininde çıkardığı o hafif sürtünme sesini duydum. Bana doğru tekrar yaklaştığını hissettiğimde kendimi dikleştirdim.
"Beni harcayacak adam daha anasının karnından doğmadı Manal," dedi, o boğuk ve meydan okuyan sesiyle. "Ayrıca kurallardan bahsedecek son kişi sensin. Korumasız, tek bir telefon bile almadan, gecenin köründe kendini bu tekinsiz depoya kilitliyorsun. Annenin adamları duvarı aşsa, seni burada o kırmızı bisikletinle birlikte gömerler. Ben sadece... o çok değer verdiğin intikamının yarım kalmasını engellemeye çalışıyorum. Annenden neyin intikamını alıyorsun onu da bilmiyorum ama..."
"Buna inanmamı mı bekliyorsun?" diyerek buz gibi bir kahkaha attım. "Sen beni değil, kendi piyonunu koruyorsun. Şifreyi tek başıma çözemeyeceğimi biliyorsun çünkü."
Teoman bir an duraksadı. Karanlığın içinde bana o kadar yaklaştı ki, hırkasının kumaşı montuma sürtündü. Başını hafifçe eğdiğini, nefesinin şakağıma vurduğunu hissettim. "Belki de haklısın," diye fısıldadı, sesi bu kez tehlikeli bir sakinlikle doluydu. "Belki de sadece oyunun bozulmasını istemiyorumdur. Ama şu an bu zifiri depoda, kapı da üzerimize kilitlenmişken... şifreler ya da Arzu Arel umurumda bile değil. Sadece senin o bitmek bilmeyen, canımı sıkan inadının ne zaman kırılacağını merak ediyorum."
"Çok beklersin Varnalı," dedim dişlerimin arasından, yüzümü ona doğru biraz daha yaklaştırarak. "Benim inadım kırılmaz. Seni de o şifreyi de bu eve gömer, yine de boyun eğmem."
"Göreceğiz yıldız güzeli," dedi, o sinsi ve iddialı tebessümünün sesine yansıdığını çok net duyabiliyordum. "Sabaha daha çok var. Bakalım bu depodaki soğuk mu önce pes edecek, yoksa senin o meşhur duvarların mı?"
"Benim duvarlarım sen doğmadan çok önce örüldü Varnalı," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi buzdan birer mızrak gibi onun o karanlık gövdesine fırlatarak. "Senin o her şeyi çözebileceğini sanan dâhi zihnin, bu duvarların tek bir taşını bile yerinden oynatmaya yetmez. Pes edecek olan biri varsa, o da sensin. Çünkü bu depoda soğuktan donarken, o patlak dikişlerin sana kimin kurallarıyla oynadığını çok güzel hatırlatacak."
Teoman karanlıkta hafifçe kıpırdandı. Hırkasının kumaşının çıkardığı o hışırtı, aramızdaki o sıfır mesafede adeta kulaklarımda patladı. Ansızın, onun o iri ve sıcak elinin ayasını sırtımın hemen yanındaki duvarda, tam kulağımın dibinde hissettim. Beni tekrar o devasa gövdesiyle duvar arasına sıkıştırmıştı ama bu kez duruşunda fırtına öncesi bir sessizlik vardı.
"Duvarlardan bahsediyorsun Manal..." dedi, sesi bu kez o kadar alçak, o kadar hırıltılı ve derinden çıkmıştı ki, deponun zeminindeki tozlar bile ürpermiş gibi hissettim. Nefesi doğrudan boynuma, tenime sızıyordu. "Ama o duvarların arkasında nasıl tir tir titrediğini görebiliyorum. Gecenin bu saatinde buraya o duvarları korumak için gelmedin sen. O duvarların altında ezilmekten korktuğun için, o kabustan kaçmak için geldin. Bana istediğin kadar piyon de, düşman de... Ama ikimiz de biliyoruz ki, şu an bu karanlıkta sana gerçeği söyleyen tek kişi benim."
"Sen benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun!" diye haykırdım anında. İçimdeki o Kuzey'li yaranın, o kırmızı bisikletin yarattığı sızının Teoman tarafından bu denli vahşice kaşınması beni deli ediyordu. Göğsündeki sargı bezinin üzerine elimi tekrar koydum ve bu kez canını yakmak pahasına parmaklarımı sertçe bastırdım. "Benim neyden kaçtığımı, ne hissettiğimi anlayamazsın! Sen sadece acımasız, bencil bir Varnalı'sın. Karşıma geçmiş bana psikolojik analizler yapma!"
Teoman, parmaklarımın yarasının üzerine yaptığı o amansız baskıyla derinden, hırıltılı bir nefes çekti içine. Canının yandığını göğüs kaslarının kasılmasından, dişlerini birbirine vurmasından çok net anladım ama o inadından milim ödün vermedi. Elimi göğsünden çekmek yerine, kendi büyük elini benim elimin üzerine kapattı. Parmakları, parmaklarımı yarasının üzerine daha da bastırdı; adeta acıyı kucaklar gibiydi. "Acımasız olduğumu söylüyorsun..." diye fısıldadı, yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki dudaklarımızın birbirine dokunmasına sadece nefesimiz engel oluyordu. "Evet, öyleyim. Bencil olduğumu söylüyorsun... Haklısın. Ama unuttuğun bir şey var yıldız güzeli. Ben senin o kaçtığın karanlığın ta kendisiyim demiştim ya hani... Karanlık acıyı gizler. Eğer canının bu kadar yanmasını istemiyorsan, o elini göğsümden çekeceksin. Ya da o kibirli gururunu bir kenara bırakıp, bu gece burada, bu depoda benimle birlikte yanmayı kabul edeceksin."
"Senden nefret ediyorum," diye fısıldadım, gözlerim karanlıkta onun gözlerini ararken. Sesim ilk defa bu kadar çaresiz ama bir o kadar da nefret doluydu. "Senden ve senin o sinsi oyunlarından nefret ediyorum Teoman." Teoman karanlığın içinde sinsi, tehlikeli ama bir o kadar da yakıcı o tebessümünü tekrar yüzüne taktı. Elimi yavaşça göğsünden ayırdı ama bırakmadı parmaklarımızı birbirine kenetleyerek elimi duvara, tam başımın yanına sabitledi.
"Nefret et Manal," dedi, nefesi dudaklarımı eritmek ister gibi sıcak ve kesikti. "Bu hayatta nefretle aşk, düşmanlıkla tutku her zaman aynı madalyonun iki yüzüdür. Ve sen benimle o madalyonu çoktan çevirdin. Şimdi söyle bakalım... Bu zifiri depoda sabaha kadar benimle inatlaşmaya devam mı edeceksin, yoksa o duvarlarının yıkılışını benim kollarımda mı izleyeceksin?" Dudakları dudaklarıma o kadar yakındı ki, her nefes alıp verişinde tenimin cayır cayır yandığını hissediyordum.
Duvara sabitlediği elimi parmaklarının arasında ezercesine tutuyor, benden tam bir teslimiyet, bir yenilgi itirafı bekliyordu. Benim gibi bir kadının onun o tehlikeli cazibesine kapılıp, kollarının arasında eriyeceğini sanacak kadar büyüklük taslıyordu.
Karanlığın içinde, onun göremeyeceğini bildiğim halde gözlerimi gözlerinin olduğu o zifiri noktaya diktim. Kalbimin amansızca çarpan o ritmini bir zırh gibi kuşanıp, yüzüme tam bir ölüm meleğinin o sahte, büyüleyici tebessümünü takındım. Teslim oluyormuş gibi, aramızdaki o elektrikli çekime yenik düşmüş aciz bir kadın rolünü oynamaya başladım. Başımı hafifçe yana eğdim, nefesimi onun nefesine baka baka, adeta dudaklarına fısıldar gibi verdim. Sesimi bir fahişenin ninnisi kadar yumuşak, bir o kadar da hipnotize edici bir tona büründürerek konuştum:
"Benim duvarlarımı yıkacak güçte olduğunu mu sanıyorsun Alaz Miraç Varnalı?" dedim, sesimdeki o sahte yumuşaklık Teoman'ın avcı içgüdülerini beslerken, onun zafer kazandığını düşünmesini sağladım.
Teoman, bu sorumla birlikte tuzağıma düşerek bedenini milimlik bir hareketle bana doğru biraz daha eğdi. Dudakları dudaklarımın kenarına hafifçe sürtündüğünde, onun o kibirli ve muzaffer gülüşünün dudaklarında şekillendiğini hissettim. O, gardını tamamen indirmiş, o karanlıkta beni fethettiğini düşünürken içimdeki o vahşi, tavizsiz tetikçi uyandı.
"Daha çok beklersin!" diye tısladım aniden. Aynı salise içinde, duvara sabitlenmiş olan elimi ani, sert ve kıvrak bir manevrayla onun parmaklarının arasından tereyağından kıl çeker gibi kurtardım. Teoman daha ne olduğunu bile anlayamadan, sağ dizimi bütün gücümle kaldırıp onun o sağlam bacağının tam diz kapağının arkasına, refleks noktasını hedef alarak sertçe vurdum.
"Siktir!" diye boğuk bir küfür döküldü Teoman'ın dudaklarından.
Beklemediği bu ani darbenin şiddetiyle dengesi sarsıldı, o devasa gövdesi büyük bir gürültüyle benden geriye doğru savruldu. Karanlığın içinde sırtımı yasladığım o soğuk duvardan sıyrılıp, deponun zemininde kendime bir hareket alanı yarattım.
Teoman acıyla inleyerek bir adım geri kaçtığında, deponun o zifiri karanlığını benim sinsi, alaycı ve zafer dolu kahkaham doldurdu. "O kirli ellerini üzerimden çek demiştim sana Varnalı," dedim, sesim az önceki o sahte teslimiyetten tamamen arınmış, her bir kelimesi çelikten birer hançere dönüşmüştü. Karanlıkta ona doğru birkaç adım attım, onun acıyla soluklandığı o noktaya doğru fısıldadım. "Sen benim ancak tırnağım bile olamazsın. Şimdi o bozulan gururunla birlikte defol git odana. Yoksa sabaha kadar seni bu depodaki o kırmızı bisiklete zincirler, can çekişmeni zevkle izlerim."
Teoman'a fırlattığım o zehirli lafların ardından deponun zifiri karanlığında gurur dolu bir sessizlik yaratmıştım. Onun o bozulan Varnalı gururuyla, bacağını tutarak acı içinde soluklanışını karanlıkta sadece sesinden takip edebiliyordum. Kazandığım bu küçük zaferin tadını çıkarmak için göğsümü dikleştirmiş, derin bir nefes almıştım ki... Ansızın bahçeden gelen o ses, deponun dondurucu havasına adeta bir ölüm sessizliği gibi çöktü.
Bahçedeki çakıl taşlarının üzerinde yükselen o hafif, temkinli ayak sesleri, rüzgarın ağaç dallarını sallamasından çok farklıydı. Profesyonel bir tıkırtıydı bu. Birilerinin mülküme izinsiz, saklanarak ve avcı adımlarıyla sızdığının en net kanıtıydı.
Saniyeler önce birbirimizi boğmak isteyen o amansız nefretimiz, dışarıdan gelen bu somut tehlikeyle anında buz kesti. Teoman, az önce diz kapağına indirdiğim o şiddetli darbenin acısını sanki hiç yaşamamış gibi, inanılmaz bir refleksle karanlığın içinden fırladı. Beklemediğim bir hızla üzerime atıldığında çığlık atmama fırsat bile kalmadan iri, sıcak avucunu dudaklarımın üzerine bastırdı.
"Şşşt... Sesini kes," diye fısıldadı kulağımın dibinden. Sesi bu kez ne alaycıydı ne de cüretkar. Tamamen buz gibi, odaklanmış bir tetikçi sesiydi. "Dışarıda misafirlerimiz var." Dudaklarımdaki elini sertçe itmek yerine, durumun ciddiyetini bildiğim için sadece başımı salladım. Elini yavaşça çekti ama bedenini benden uzaklaştırmadı. Rüzgarın az önce üzerimize çarparak kilitlediği ağır demir kapıya gidemezdik; çünkü kapı arkasındaki o kalın sürgünün oturmasıyla tamamen kör bir noktada kalmıştı, dışarısı görünmüyordu.
Teoman, karanlıkta elimi kavradığı gibi beni deponun sol köşesine, tavanın hemen altında kalan o küçük, dar havalandırma penceresine doğru çekti. Pencere, yerden yaklaşık iki metre yükseklikte, demir parmaklıklarla çevrili, tozlu ve küçük bir camdan ibaretti. Altındaki eski ahşap kasanın üzerine ilk ben tırmandım, Teoman da hemen arkamdan kasaya bastı. Boy farkından dolayı o rahatça dışarıyı görebilirken, ben parmak uçlarımda yükselerek yüzümü deponun o kirli, küçük havalandırma camına yasladım.
Bahçeyi aydınlatan soluk sokak lambasının ışığı, deponun küçük camından içeriye bulanık bir hüzme halinde sızıyordu. Nefesimizi tutarak dışarıyı izlemeye başladık.
Çok geçmedi; malikanenin uzun bahçe duvarından bir gölge, bir kedi akıcılığıyla içeriye süzüldü. Adamın üzerinde tamamen siyah, askeri kıyafetler vardı. Yüzünü örten kar maskesinin arkasından sadece gözleri seçiliyordu ama en dikkat çekici şey, taktığı eldivenin beyaz olması. Sağ elinde tuttuğu o uzun namlulu, susturucu takılmış silahtı. Arzu Arel'in infaz timinden biriydi bu. Adam adımlarını doğrudan benim odamın olduğu üst kat pencerelerine doğru yöneltmişti.
Teoman'ın sıcak gövdesi arkamdan tamamen sırtıma yaslanmış durumdaydı.
O küçük camdan dışarıyı daha net görebilmek için başını hafifçe benim şakağıma doğru eğdi. Sıcak nefesi tenimi yalayıp geçerken, kalbimin az önceki öfkeli atışları yerini tamamen hayatta kalma içgüdüsünün getirdiği o vahşi adrenaline bırakmıştı.
"Bir kişi değillerdir," diye fısıldadı Teoman, dudakları kulağımın o kadar yakınındaydı ki, ses telleri tenimi titretti. "Bu sadece önden gönderdikleri gözcü. Diğerleri de arkasından duvara tırmanıyordur. Telefonun yukarıda, korumaların izinli... Ve biz bu depoda, üzerimize kilitlenmiş bir kapının arkasında, tamamen silahsızız yıldız güzeli."
Gözlerimi bahçedeki o karanlık gölgeden ayırmadan dişlerimi sıktım. Teoman haklıydı. Aramızdaki inatlaşma bizi kelimenin tam anlamıyla kapana kısmıştı. Ama içimdeki o Manal, bu durumdan korkmak yerine sadece kamçılanıyordu. "Silahsız olabiliriz Varnalı," diye fısıldadım, başımı hafifçe ona doğru çevirerek. Karanlıkta gözlerimiz saniyeler sonra ilk kez bu kadar yakın bir mesafeden buluştu. "Ama bu depoda bir Varnalı dâhisi ve geçmişi kabuslarla dolu bir Manal var. O adamlar bu kapıyı açtıkları an, burayı onlara mezar etmezsem bana da Manal demesinler." Teoman karanlıkta, o ölümcül tehlikenin tam ortasında hafifçe gülümsedi. O sinsi, tehlikeli parıltı gözlerine geri dönmüştü. "Güzel," dedi, arkamdan uzanıp havalandırma camının kenarındaki demire tutunarak beni tamamen kendi güvenli çemberine alırken. "İnatlaşmayı sabaha erteleyebiliriz o zaman. Şimdi söyle bakalım plan ne?"
Ona doğru bir adım daha yaklaştım ve o karanlıkta sadece dudaklarımın hareketini hissedebileceği bir mesafeden fısıldadım: "Bilerek ses çıkaracağız."
Teoman'ın karanlıkta kaşlarını çatışını, şaşkınlıkla nefesini tutuşunu hissettim. "Ne diyorsun sen kızım?" diye fısıldadı dişlerinin arasından, sesindeki o buyurgan ton yeniden nüksetmişti. "Adamlar zaten bizi avlamaya gelmiş, yerimizi kendi elimizle mi söyleyeceğiz? Silahımız yok diyorum sana, neyle savaşacaksın?"
"Kendi kurallarımla Varnalı," dedim, sesimdeki o sinsi alaycılıkla. "Onlar yukarıdaki odalara sızıp Bilge'yi ya da evi darmadağın etmeden önce tehlikeyi üzerimize çekeceğiz. Burası benim evim, bu depo benim bölgem. İçeri girdiklerinde kör noktada olacaklar. Biz ise karanlığın avantajını kullanacağız. Onları buraya çekeceğiz."
Teoman bir an duraksadı. Dâhi zihni, bu çılgınca ama kumarı yüksek planın mantığını saniyeler içinde tarttı. Dudaklarının kenarının o karanlıkta sinsice kıvrıldığını hisseder gibi oldum. "Delisin," diye mırıldandı, sesi bu kez takdir eder gibi boğuk çıkmıştı. "Ama bu delilik şu an elimizdeki tek şans."
"Güzel. O zaman başlayalım," dedim.
Hızla deponun köşesine doğru ilerledim. Yıllardır el değmemiş, tozlu ve ağır demir parçalarının olduğu o eski rafın önüne geldim. Gözüme kestirdiğim büyük, paslı bir İngiliz anahtarını ve kalın bir demir çubuğu elime aldım. Demir çubuğu Teoman'ın göğsüne doğru uzattığımda, o iri parmaklarıyla demiri kavrayıp sıkıca tuttu. Silahımız yoktu ama elimizdeki bu soğuk demirler, doğru zamanda doğru yere indiğinde bir silahtan çok daha ölümcül olabilirdi.
Planı devreye sokmak için deponun tam ortasındaki o kırmızı bisikletin yanına geçtim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama bu korkudan değil, avını bekleyen bir yırtıcının heyecanındandı.
Elimdeki ağır İngiliz anahtarını, deponun zeminindeki o boş metal varile doğru sertçe savurdum.
Metal varilden çıkan o devasa, yankılı ses deponun duvarlarında patladı, ardından da bahçenin sessizliğine bir bomba gibi düştü. Ses o kadar yüksekti ki, dışarıdaki rüzgarın uğultusunu bile saniyeler boyu bastırdı.
Hemen ardından Teoman'la birlikte deponun en karanlık, o kapının açıldığı an kör nokta olarak kalacak olan köşelerine çekildik. Ben sırtımı nemli duvara yaslamış, elimdeki demiri sıkıca kavramış bekliyordum. Teoman ise kapının hemen ardındaki o zifiri gölgenin içinde bir heykel gibi kaybolmuştu.
Çok geçmedi. Dışarıdaki o temkinli çakıl taşı sesleri anında kesildi. Bahçedeki gölgelerin yön değiştirdiğini, adımların hızlanarak deponun ağır demir kapısına doğru yöneldiğini hissettim.
Susturuculu silahların namluları muhtemelen kapıya çevrilmişti. Dışarıdan, kapının üzerindeki o sıkışmış sürgünün sertçe kurcalanma sesi deponun içine kadar ulaştı. Adamlar avın yukarıda değil, bu deponun içinde kilitli olduğunu düşünerek tuzağımıza doğru yürüyordu.
Teoman'la karanlığın içinde göz göze bile gelemiyorduk ama ikimizin de nefesini tuttuğunu, o kapının açılacağı anı beklediğini biliyordum.
Dışarıdaki adam, deponun kapısındaki sürgüyü büyük bir gürültüyle yerinden söktü. Ağır metal kapı, inleyerek yana doğru açıldı. Bahçenin soluk, cılız ışığı deponun içine bir kılıç gibi girdi. Adamın kar maskeli silüeti, kapının eşiğinde belirdiği an Teoman gölge gibi harekete geçti.
Saniyeler önce kilitli bir odada, bir kadının kaprislerine maruz kalan o yaralı adam gitmiş; yerine acımasız bir savaş makinesi gelmişti.
Teoman, kapıdan içeri adım atan adamı tek bir hamlede, adeta görünmez bir pençeyle yakalayıp içeri çekti. Adamın şaşkınlıkla tetiğe basmasına fırsat bile tanımadı. Boğuk bir küt sesi duyuldu; Teoman'ın parmakları, adamın boynunu bir kuru dal gibi çıtlatmıştı. Adam, yere cansız bir torba gibi yığılırken Teoman, adamın elinden o soğuk, metalik silahı sanki kendi parçasıymış gibi kaptı.
Karanlık deponun içine tekrar o ağır, ölümcül sessizlik çöktü.
Teoman, elindeki silahın emniyetini seri bir hareketle açtı ve deponun eşiğinde, ay ışığının vurduğu gölgesiyle bir anlığına durdu. Elini, az önce varile vurduğum yere, benim olduğum köşeye doğru uzattı. Uzatılan bu el, bir yardımdan ziyade, adeta bir teslimiyet ya da bir "oyun devam ediyor" davetiydi.
Ben, elimdeki ağır İngiliz anahtarını yere bıraktım. Gözlerimi onun bana uzattığı o iri, kemikli ve biraz da kanlı eline diktim. Uzun bir süre eline baktım, sonra hafifçe kafamı kaldırıp gözlerinin içine baktım. O ana kadar yaşadığımız gerilim, ölüm korkusu ve ortak düşmana duyduğumuz nefret birbirine karışmıştı. Yüzümde o sinsi, alaycı tebessümümle elini havada bıraktım ve buz gibi bir tonla fısıldadım:
"Arada düşman olduğumuzu unutuyor gibisin, Varnalı."
Teoman'ın çenesi kasıldı. Karanlığın içinde gözlerinde o vahşi, tehlikeli parıltı daha da yoğunlaştı. Uzattığı elini çekmek yerine, beklemediğim bir hızla benim elimi kavradı. Parmakları tenimi sardığında, o sert ve otoriter kavrayışıyla beni adeta kendine doğru çekti. Aramızdaki mesafe tekrar kapandı.
Sesi, az önce boynunu kırdığı adamın ölüm sessizliğini bölecek kadar sert ve bir o kadar da yakıcıydı: "Unutmadım," dedi, nefesi tenime çarparken. "Sadece can düşmanımın ölümünü başkasına kaptırmam. O infazın, o son nefesin bizzat benim elimden olması lazım, Manal. Başkasına değil."
Teoman'ın elimi sıkıca tutan parmaklarının sıcaklığı henüz tenimden çekilmemişken, yerdeki cesedin amansız sessizliği deponun içine bir kabus gibi çökmüştü. Onun o tehlikeli, canımı doğrudan kendi elleriyle alma niyetini kus kusan o fısıltısına karşı tam dişlerimi sıkıp meydan okuyacak bir cevap verecektim ki, zifiri karanlığı yırtan o uğursuz, cızırtılı ses her şeyi bir anda yerle bir etti.
-Gözcü, durum ne? Ses ver.
Ses, yerdeki cesedin taktik yeleğine iliştirilmiş olan telsizden geliyordu. Teoman'la aynı salise içinde buz kesildik. Nefesimi bile dışarı üfleyemeden, gözlerimi yerdeki telsizin o yeşil, yanıp sönen küçük ışığına diktim. Telsizdeki ses, buz gibi bir profesyonellikle ve ölümcül bir rahatlıkla konuşmaya devam etti.
-Arka taraftan sızdık. Yan taraftaki küçük eve girdik. Üst kat pencerelerinden birindeyiz. İçeride odasında uyuyan bir adam var, erkek... Bilge dedikleri herif bu mu? Onay ver, indirelim.
O an... Tam o saniyede, damarlarımdaki bütün kanın çekildiğini, kalbimin göğüs kafesimi parçalayacak kadar büyük bir korku ve öfkeyle kasıldığını hissettim. Bilge. Benim bu hayattaki tek sığınağım, korumak için dünyayı ateşe vereceğim o adam.
Beynimdeki bütün şalterler tek bir saniyede attı. İçimdeki Manal, yerini vahşi bir anne kurdun içgüdülerine bıraktı. "Hayır..." diye fısıldadım, sesim deponun içinde bir feryat gibi ama bir o kadar da boğuk çıktı.
Teoman'ın elimi tutan parmaklarını o kadar büyük bir nefret ve güçle ittim ki, onun bile şaşırdığını karanlıkta gerileyen gövdesinden anladım. Yerdeki cesedin üzerinden bir kaplan gibi atladım. Akıl sağlığımı, stratejimi, dâhi planlarımı, her şeyi o deponun zemininde bıraktım. Şu an zihnimde sadece Bilge'nin o masum yüzü ve onun odasına yönelmiş o susturuculu namlular vardı.
"Akça, dur! Delirdin mi lan, çıkma dışarı!" diye kükredi Teoman arkamdan.Onu duymuyordum bile. Ağır demir kapıyı var gücümle ittirip kendimi gecenin o dondurucu ayazının, rüzgarın uğultusunun ortasına fırlattım. Bahçedeki çakıl taşları botlarımın altında çılgınca ezilirken, açık hedef olduğumu, bahçede başka keskin nişancıların ya da gözcülerin olabileceğini zerre umursamıyordum. Tek amacım, malikanenin arka kapısına ulaşıp o merdivenleri üçer beşer tırmanmak ve Bilge'nin odasına o adamlardan önce varmaktı.
"Bilge!" diye bağırmamak için dişlerimi birbirine geçirdim, hırsımdan ve korkumdan gözlerimden bir damla yaş süzüldü ama rüzgar onu anında yok etti.
Tam bahçenin ortasındaki soluk sokak lambasının altından geçerken, malikanenin çatısından doğru keskin, fısıltılı bir ses yükseldi. Susturuculu bir mermi, tam ayaklarımın birkaç santim önüne, çakıl taşlarını havaya uçurarak saplandı. Beni fark etmişlerdi. Yukarıdaki çatıda bir tetikçi daha vardı ve beni indirmek için tetiğe basmıştı. İkinci merminin göğsüme ya da kafama saplanması an meselesiyken, arkamdan gelen o devasa, karanlık gölge beni tam belimden yakaladı. Teoman, bir fırtına gibi arkamdan yetişmiş, devasa gövdesiyle beni havada yakaladığı gibi çakıl taşlarının üzerine doğru savurmuştu. İkimiz birlikte bahçedeki büyük çam ağacının gövdesine doğru yuvarlandık. Teoman sırtını ağaca yaslarken, beni de kendi bedeninin altına alarak tamamen siper etti.
İki mermi daha başımızın hemen üzerindeki ağaç gövdesini parçalayıp kabukları yüzümüze fırlattı.
"Bırak beni! Bırak diyorum sana Varnalı!" diye çılgınlar gibi çırpındım onun kollarının arasında. Ellerimle göğsüne vuruyor, yarasını acıtmak umrumda bile olmadan onu itmeye çalışıyordum. "Bilge yukarıda! Anlamıyor musun, ilaç içiyor ölü gibi uyuyordur duyamaz onları, Onu öldürecekler!"
"Kes sesini!" diye kükredi Teoman, yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, gözlerindeki o deli öfke rüzgarı bile bastırdı. İri elleriyle omuzlarımı ağacın köklerine doğru bastırdı, beni milim kımıldatmadı. "Böyle körü körüne koşarsan seni o merdivenlere ulaşmadan kevgire çevirirler! Bilgeyi kurtarmak istiyorsan benimle gelmek zorundasın!" Cebinden az önce öldürdüğü adamdan aldığı o siyah, susturuculu silahı çıkardı ve namlusunu malikanenin çatısına doğru çevirdi. O dâhi gözleri, karanlıkta çatının kenarındaki tetikçinin yerini milimetrik bir hesapla çoktan tespit etmişti.
"Şimdi..." dedi Teoman, nefes nefese, gözlerini benden ayırmadan silahın emniyetini tekrar kontrol ederken. "Ben o çatıdakini indirip sana koruma ateşi açacağım. Sen de o lanet olası kıçını yerden kaldırıp arka kapıya koşacaksın. Bilge'yi tek başına kurtaramazsın Manal. Can düşmanın olabilirim... Ama o adamın kanının o Arzu Arel'in eline bulaşmasına izin vermeyecek kadar da Varnalıyım. Güveniyor musun bana?"
Gözlerimdeki o deli öfke, onun gözlerindeki o sarsılmaz kararlılıkla çarpıştı. Silahı yoktu, ama artık vardı. Ve şu an Bilge'yi kurtarmak için bu can düşmanımın açacağı o kanlı yola girmekten başka hiçbir çarem kalmamıştı.
"İndir onu," diye tısladım dişlerimin arasından. "İndir ki o eve girip o şerefsizleri kendi ellerimle boğayım."
O benim sadece çocukluk arkadaşım, geçmişimin en kırılgan ve en temiz parçası değildi; o bu hayatta güvendiğim tek limandı. Geceleri kabuslarından sığınmak için içtiği o ağır uyku ilaçları yüzünden şu an odasında adeta ölü bir uykudaydı. Bahçe kapısı patlasa, odasına katiller girse kolay kolay uyanamazdı. Onu uykusunda, savunmasızca avlayacaklardı.
"Bırak beni artık!" diye hırslı bir feryat kopardım, tırnaklarımı onun hırkasının kumaşına geçirerek. "Anlamıyorsun! Bilge uyku ilacı içti, uyanamaz! Odasına girseler ruhu duymaz, uykusunda öldürecekler onu!"
Bir mermi daha saklandığımız ağacın gövdesini sıyırıp çakıl taşlarını yüzümüze savurduğunda, Teoman beni gövdesiyle daha da sıkı bastırdı. "Uyanamazsa biz uyandıracağız!" diye kükredi Teoman, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. O dâhi zihni çoktan rota oluşturmuştu. "O zaman plan değişti yıldız güzeli. Ben yukarıdaki çatıdakini avladığım an, zaman kaybetmeden arka kapıdan dalıyoruz. Sen doğrudan yukarı, o ilacın etkisindeki arkadaşını sarsıp uyandırmaya gidiyorsun. Ben de merdiven başında o şerefsizleri karşılıyorum!"
"Sana güvenmekten başka çarem yok," diye tısladım dişlerimin arasından, gözlerimdeki o deli korku ve öfkeyle ona bakarken. "Eğer ona bir şey olursa, Arzu Arel'den önce seni bitiriririm Teoman!"
"Biliyorum," dedi sinsi ve karanlık bir tebessümle. "O yüzden o uykucu arkadaşının ölmesine izin vermeyeceğim. Şimdi... Sıkı dur!"
Teoman, sırtını dayadığı ağaç gövdesinden milimetrik bir açıyla sıyrıldı. Elindeki susturuculu silahın namlusunu malikanenin çatısına, o soluk sokak lambasının vurduğu kör noktaya doğrulttu. Gözünü bile kırpmadan, sanki bir laboratuvarda deney yapıyormuş gibi bir soğukkanlılıkla tetiğe bastı.
Yukarıdan boğuk bir inleme ve ardından çatının kiremitlerine çarpan ağır bir beden sesi yükseldi. Tetikçi aşağı, bahçenin karanlık çimlerine doğru çuvallarken Teoman beni kolumdan tuttuğu gibi ayağa fırlattı.
"Koş Manal! Şimdi!"
Çakıl taşlarını arkamızda bırakarak malikanenin arka kapısına doğru ölümüne bir koşuya başladık.
Arka kapının ahşap pervazına kendimi adeta bir enkaz gibi fırlattığımda, Teoman hemen arkamdan gelip sırtıyla kapıyı kapattı ve sertçe sürgüyü çekti. Evin içi zifiri karanlıktı ama ben bu koridorları, bu odaları gözüm kapalı ezbere bilirdim. Kalbim göğüs kafesimi öyle bir dövüyordu ki, kulaklarımdaki uğultudan evin içindeki o ölümcül sessizliği duymakta zorlanıyordum.
Yukarıda, koridorun sonunda Bilge vardı. Her gece baş ucuna bıraktığı o ağır uyku ilaçlarından birini daha içmiş, geçmişin yükünü birkaç saatliğine unutturan o derin, uyanılması imkansız uykunun kollarına kendini bırakmıştı. Şu an ev basılsa, odasının kapısı kırılsaydı bile o ilacın yarattığı o ağır uyuşukluk yüzünden gözlerini açamazdı. Arzu Arel'in adamları onun bu zaafını biliyor muydu, yoksa sadece karşılarına çıkan ilk nefesi kesmek için mi yukarı sızmışlardı bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey vardı: Zamanım daralıyordu. "Merdivenlere yönel," diye fısıldadı Teoman karanlıkta. Sesi o kadar derinden ve pürüzsüz çıkmıştı ki, az önce bahçede mermilerin arasında kalan adam o değilmiş gibiydi. Elindeki susturuculu silahı koridorun yukarısına, merdiven boşluğuna doğru sabitlemişti. "Ben senin arkandayım. Yukarı çıktığın an sağa dön, Bilge'yi ne yapıyorsan yap uyandır. Ben merdiven başını tutacağım."
"Ona dokunmalarına izin verme Teoman," dedim sesimdeki tüm o gardları, düşmanlıkları bir kenara bırakarak. Bu bir yalvarış değildi, bu Manal'ın bir Varnalı'ya verdiği en büyük restti. "Eğer o adamlardan biri Bilge'nin odasının eşiğinden içeri adımını atarsa, bu evden ikimizin de ölüsü çıkar." Teoman karanlıkta bana doğru hafifçe döndü. Gözlerindeki o sinsi ama bir o kadar da korumacı parıltı, koridorun penceresinden sızan soluk ay ışığında anlık olarak parıldadı. "Ben buradayken o eşikten sadece mermiler geçer yıldız güzeli," dedi, sesi tehlikeli bir güvenle doluydu. "Şimdi yürü."
Merdivenlerin ahşap basamaklarını çıplak ayaklarımın altında neredeyse hiç ses çıkarmadan, bir kedi çevikliğiyle tırmanmaya başladım. Yukarı katın koridoruna adım attığımız an, üst kat pencerelerinden birinin açık olduğunu ve rüzgarın içeriye dondurucu bir hava üflediğini fark ettim. Adamlar çoktan içeri sızmıştı. Koridorun parkelerinden gelen hafif bir gıcırtı, yalnız olmadığımızın en net kanıtıydı.
Teoman anında önüme geçip beni duvara doğru hafifçe itti ve silahının namlusunu koridorun karanlığına doğrulttu. Tam o sırada, Bilge'nin odasının iki kapı ötesindeki banyo bölmesinden siyah giyinimli bir gölge fırladı. Adam elindeki susturuculu silahı bize doğrultmaya çalışırken, Teoman milimetrik zekasını ve o kusursuz reflekslerini bir kez daha konuşturdu.
Teoman'ın silahından çıkan tek bir mermi, adamın alnının tam ortasına saplandı. Adam tek bir ses bile çıkaramadan, dizlerinin üzerine çöküp koridorun halısına yığıldı.
"Git!" diye fısıldadı Teoman, beni Bilge'nin odasına doğru yönlendirirken. "Diğerleri de burada bir yerde, acele et!"
Teoman'ın uyarısıyla birlikte koridorda ileri atıldım ve Bilge'nin odasının kapısını hızla açıp içeri daldım. Oda tamamen karanlıktı ve havada o ağır ilaç kokusu vardı. Yatağa doğru koştum. Bilge, yatağın içinde, dünyadaki tüm bu kıyametten habersiz bir şekilde derin bir uykunun içindeydi. Yanına çöktüm, omuzlarından yakalayıp çılgınlar gibi sarsmaya başladım.
"Bilge! Bilge uyan!" diye fısıldayarak bağırdım, sesimin dışarıya kaçmamasına çalışarak. "Bilge aç gözlerini, evdeler! Kalkman lazım, hadi!" Bilge, ilacın etkisiyle sadece hafifçe inledi ve başını diğer tarafa çevirdi. Göz kapakları tonlarca ağırlıktaki demirler gibi kapalıydı. Onu sarsmaya devam ettim, yüzüne hafifçe vurdum. "Yalvarırım uyan, yalvarırım bırakma beni bu karanlıkta tek başıma..."
Tam o sırada, odanın kapısının hemen dışından, koridordan büyük bir gürültü yükseldi. Teoman'ın bir başkasıyla boğuştuğunu ve bedenin duvara çarpma sesini duydum. Teoman dışarıda mermisi bittiği için ya da yakın dövüşe girmek zorunda kaldığı için amansız bir savaş veriyordu.
"Bilge, aç gözlerini! Yalvarırım aç!" diye son bir çaresizlikle haykırdım, tırnaklarımı onun kollarına geçirerek. Ve nihayet, o tonlarca ağırlıktaki uyku ilacının yarattığı o uyuşuk zincir kırıldı. Bilge, sanki derin bir kabustan uyanır gibi ani ve derin bir nefes çekerek gözlerini araladı. Bakışları ilk başta tamamen bulanıktı, odanın tavanına boş boş baktı. Ama benim nefes nefese kalmış, gözü dönmüş halimi ve koridordan gelen o boğuşma seslerini işittiği an, yılların getirdiği o tehlike refleksleri ilacın uyuşukluğunu saniyeler içinde yırttı.
"Akça... Ne oluyor?" diye mırıldandı, sesi pürüzlü ve kısıktı.
Ona cevap vererek zaman kaybedemezdim. Bilge'nin gözlerini açtığını gördüğüm o salise, zihnim doğrudan tek bir hedefe kilitlendi. Bilge'nin her zaman ne olur ne olmaz diye yatağının hemen uç kısmındaki o gizli komodinin çekmecesine sakladığı, emniyeti her an açık duran şahsi silahını biliyordum. Yatağın üzerinden bir yılan gibi kayarak uç kısma ulaştım, elimi hızla o ahşap çekmeceye daldırdım ve parmaklarım o tanıdık, soğuk metal gövdeyi kavradı.
Silahı kaptığım gibi arkama bile bakmadan, odanın açık kapısına doğru gerisin geri döndüm. Adımlarım yeri döverken, gözlerim koridordaki o amansız manzarayı çoktan taramıştı.
Teoman, mermisi bittiği için silahı
bir kenara fırlatmış, Arzu Arel'in o devasa iri yarı tetikçilerinden biriyle tamamen boğaz boğaza gelmişti. Teoman'ın bahçede dikişleri patlayan yarası yüzünden göğsünden sızan kanlar hırkasını sırılsıklam etmişti; acıdan ve halsizlikten dolayı adamın altında zorlanıyordu. Tetikçi, Teoman'ı halının üzerine sabitlemiş, iki eliyle onun boğazını sıkarak nefesini kesmeye çalışıyordu. Teoman ise bütün gücüyle adamın bileklerini tutmuş, o dâhi zihniyle son bir hamle yapmaya çalışır gibi gözlerini kan bürümüş şekilde adama direniyordu.
Zaman tamamen durdu. Ne nefes alan Teoman, ne de onun boğazına çöken o katil benim koridorun ortasında, elimde namluyla belirdiğimi fark etmedi.
Silahı iki elimle birden sıkıca kavradım. Kollarımdaki tüm o korkuyu, Bilge'yi kaybetme ihtimalinin verdiği o amansız öfkeyi namlunun ucuna doğru biledim. Hedefimi milimetrik bir açıyla aldım. Teoman'ın yüzünün hemen birkaç santim yukarısında duran o kar maskeli kafaya nişan aldım.
Hiç tereddüt etmedim. Kalbim tek bir ritim bile sektirmedi.
Susturucusuz, çıplak silahın o devasa patlama sesi bütün malikanenin duvarlarında yankılandı, camları titretti. Mermi, namludan çıktığı an koridorun karanlığını bir anlığına kor bir ateşle aydınlattı ve tam hedefi buldu. Tetikçinin tam kafasının arkasından giren kurşun, adamın o kibirli ve ölümcül iradesini salisesinde yok etti.
Adamın bedeni anında bütün gücünü kaybetti. Kafasından sızan o sıcak, koyu kan Teoman'ın yüzüne ve göğsüne doğru fışkırırken, devasa gövdesi ağır bir çuval gibi Teoman'ın üzerine, yana doğru devrildi.
Koridora tekrar o sağır edici, barut kokulu sessizlik hakim oldu. Elimdeki silahın namlusundan ince bir duman süzülürken, gözlerimi kırpmadan yerde nefes nefese yatan o Varnalı'ya baktım. Teoman, üzerindeki cesedi tek bir hamleyle kenara itip derin, hırıltılı bir nefesi ciğerlerine çekti. Yüzündeki kanları elinin tersiyle silerken, gözlerini yerden kaldırıp koridorun ortasında, elinde tüten silahla bir ölüm meleği gibi duran bana dikti. Gözlerinde ilk kez, bir kadının hamlesine karşı duyulan o katıksız şaşkınlık ve tehlikeli bir hayranlık vardı.
Teoman, yerdeki cesedin üzerinden atlayıp yavaşça ayağa kalktığında, göğsündeki sargı bezinden sızan taze kan hırkasını tamamen boyamıştı. Ağır ağır nefes alıyor, yüzüne sıçrayan o karanlık lekelere rağmen dik duruşundan zerre ödün vermiyordu. Bakışları hâlâ elimde tüten silahtaydı. Arkamda, odasının kapısında dikilen ve ilacın sersemliğini tamamen üzerinden atıp tetikte bekleyen Bilge'nin varlığını hissetsem de, gözlerimi Teoman'ın o sarsılmaz gözlerinden ayırmadım.
Aramızdaki o amansız sessizliği bozan ilk ben oldum.
Silahı indirdim, namlusunu yere
doğrultarak koridorun loş ışığında yürümeye başladım. Teoman'ın yanından bir hayalet gibi geçip merdivenlere yöneldim. O ve Bilge arkamdan gelirken, merdivenlerin ahşap basamaklarını sessizce indik ve evin dış kapısının önüne geldik.
Kilidi açıp kapıyı ardına kadar açıtım. Gecenin o dondurucu ve taze ayazı yüzümüze vurdu, koridordaki barut ve kan kokusunu bir nebze olsun dağıttı.
Kapının eşiğinde durdum. Elimle kapının kulpunu sıkıca kavrarken, başımı hafifçe kaldırıp dışarıdaki karanlık yolu kaşımla işaret ettim. Yüzümdeki o tavizsiz, sert Manal maskesi yeniden yerini almıştı. Gözlerimi Teoman'ın o dâhi, her şeyi hesaplayan gözlerine diktim ve buz gibi ama kelimelerin üzerine basarak konuştum: "Bu gece için teşekkür ederim, Varnalı. Bu iyiliğini unutmayacağım..." dedim, sesimdeki o minnet kırıntısı hemen ardından gelen amansız bir sınır çizgisiyle kesildi. "Ama şimdi gitmelisin."
Teoman, kapının eşiğinde durup dışarıdaki o zifiri karanlığa, ardından da benim o hiçbir duygu kırıntısı barındırmayan yüzüme baktı. Gitmemi istemediğini, bu oyunun burada bitmeyeceğini söyleyen o sinsi tebessümü dudaklarının kenarında belirdi. Göğsündeki acıya rağmen omuzlarını dikleştirdi.
"Benimle olan hesabını bu kadar çabuk kapatabileceğini mi sanıyorsun yıldız güzeli?" diye fısıldadı, sesi gecenin rüzgarına karışırken bile o kadar net ve cüretkardı ki. "Bu gece o kapıyı arkamdan kapatabilirsin. Ama ikimiz de biliyoruz ki, o duvarların tamamen yıkılana kadar karşına çıkmaya devam edeceğim."
Bana doğru derin, anlamlı bir bakış attı; o bakışta hem bir meydan okuma hem de kelimeler dökülmeyen tehlikeli bir hayranlık vardı. Arkasını döndü ve gecenin o karanlık, sisli patika yolunda, yarasına rağmen bir gölge gibi yürüyerek gözden kayboldu.
Kapıyı sertçe kapattım. Sırtımı kapıya yasladığımda, içimde bir yerlerin bu gece o Varnalı tarafından tamamen darmadağın edildiğini çok iyi biliyordum.
Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, Bilge'nin merdivenlerin basamağında dikilmiş, suçluluk duygusuyla omuzları çökmüş bir halde bana baktığını gördüm.
Gözlerindeki o pişmanlık ifadesi, çocukluğumdan beri çok iyi bildiğim, canımı acıtan o saf duyguydu.
"Akça..." dedi Bilge, sesi koridorun o ağır sessizliğinde pürüzlü ve kısık bir tonda yankılandı. Adımlarını yavaşça merdivenlerden aşağı indirdi, yanıma kadar gelip durdu. Gözlerini yerdeki lekelere dikti. "Özür dilerim... Gerçekten çok özür dilerim. O lanet olası ilaç yüzünden... Evin içine kadar girmişler, o adam yatağımın ucuna kadar sızmış ve ben hiçbir şey duymadım. Seni bu cehennemin ortasında tek başına bıraktım."
Sırtımı yaslandığım kapıdan çektim ve yüzümdeki o sert tetikçi maskesini sadece onun görebileceği bir yumuşaklıkla aşağı indirdim. Elimdeki silahı belime yerleştirirken hafifçe gülümsedim ve elimi onun omzuna koyup hafifçe sıktım.
"Saçmalama Bilge, senlik bir şey yok," dedim, sesimdeki o net ve sarsılmaz tonla onun içindeki o suçluluk duygusunu tek kalemde silmek ister gibi. "O ilacı geceleri uyuyabilmek için içtiğini biliyorum."
Bilge derin bir nefes alıp başını salladı ama gözleri hâlâ koridorun yukarısındaki o kanlı manzaradaydı. Ev şu an kelimenin tam anlamıyla bir savaş alanından farksızdı. Yerdeki cesetler, duvarlara sıçrayan kanlar ve havada asılı kalan o ölüm kokusu... "Hadi gel, bana geçelim," dedim, başımla dışarıyı, bahçenin diğer tarafında kalan o ikiz villayı işaret ederek. "Burası yeterince battı. Bu gece bu pisliğin içinde kalamayız. Hem Annem bu saatten sonra adam falan göndermez. İki timi birden buraya gömeceğimizi hesaplayamadı, şu an yenilgisini hazmetmekle ve yeni bir plan yapmakla meşguldür. Sabaha kadar güvendeyiz."
Bilge ceketinin fermuarını çekerken, "Haklısın," dedi, gözlerinde yavaş yavaş o eski, tetikteki korumacı dost kimliği canlanıyordu. "Hemen gidelim."
Malikanenin o kan kokan kasvetli
havasını arkamızda bırakarak kapıyı dışarıdan kilitledik. Gecenin dondurucu ayazında, çakıl taşlarının üzerinde yan yana yürüyerek bahçenin diğer tarafındaki, Benim yaşadığım o sıcak ve güvenli yan villaya doğru geçtik. Arkamızda iki ceset, patlamış dikişleriyle karanlığa karışan bir Varnalı ve zihnimde açılan yepyeni, tehlikeli bir savaşın ilk perdesini bırakmıştık.
&&&
Gecenin o kanlı, nefes kesen yorgunluğu ve sabaha karşı ancak sığınabildiğimiz o ağır uyku, bedenimi yatağa adeta bir kurşun gibi mühürlemişti. Gözlerimi araladığımda, odanın kalın perdelerinin arasından sızan güneş ışığı doğrudan yüzüme vuruyordu. Baş ucumdaki komodinin üzerinde duran telefona uzandım, ekrana baktığımda saatin öğlen dört olduğunu gördüm. Sabaha karşı yattığımız için neredeyse yarım gün boyunca deliksiz uyumuştum. İçimdeki Manal, uzun zamandır ilk kez bu kadar ağır bir uyuşukluğun esiri olmuştu.
Yataktan kalkıp üzerime salaş bir hırka geçirdim ve adımlarımı ağır ağır aşağı kata doğru yönelttim. Salona adım attığımda, Bilge'yi büyük çalışma masasının önünde, bilgisayar ekranının o mavi ışığı yüzüne vururken buldum. Parmakları klavyenin üzerinde seri bir şekilde hareket ediyor, yine bir şeyler kurcalıyordu. Benim geldiğimi fark edince başını ekrandan kaldırıp hafifçe gülümsedi. "Günaydın uykucu," dedi, sesindeki o bildik, rahat tınıyla.
"Günaydın," dedim, sesimdeki o uykulu pürüzü silmeye çalışarak mutfak tezgahına doğru ilerlerken.
Bilge arkasına yaslanıp gözlerini bana dikti. "Yan taraftakileri hallettim, ceset falan kalmadı. Bizim çocuklara temizlettim her yeri. Şimdilik hiçbir sıkıntı yok, ortalık tertemiz."
Tam derin bir nefes alıp rahatlayacaktım ki, mutfaktan çıkan hizmetçi kadın bizi görüp yanımıza yaklaştı. "Günaydın Akça Hanım, bir şeyler yemek ister misiniz?" diye sordu nezaketle.
"Hafif bir şeyler hazırlarsan iyi olur, çok iştahım yok," dedim.
Daha kelimelerim ağzımdan yeni çıkmıştı ki, villanın o büyük dış kapısı sert ve otoriter bir şekilde çalındı. Hizmetçi panikle kapıya doğru giderken, "Ben bakarım..." dememe kalmadan, diğer taraftaki koridordan gelen başka bir hizmetçi kapıyı çoktan açmıştı.
Ve o an, salona adeta dondurucu bir kış sızdı.
Topuklu ayakkabılarının parkede çıkardığı o kibirli, sert sesler salonda yankılanırken, içeriye o soğuk, asil ve acımasız silüetiyle annem girdi. Gözleri doğrudan beni bulduğunda, bakışlarındaki o nefret ve tiksinti dalgası odadaki havayı anında kuruttu. Beni hiçbir zaman bir evlat gibi sevmemiş, her zaman sadece emrindeki bir tetikçi, bir piyon gibi görmüştü. Adımlarını tam ortamızda durdurup kollarını göğsünde birleştirdi.
"Bakıyorum da sana verdiğim görevin iyice içine etmişsin, Manal," diye tısladı, sesindeki o küçümseyici ton her bir hücreme iğne gibi battı. Salonun ortasında durup bana doğru bir adım attı, yüzündeki o iğrenç tiksintiyle devam etti: "Sana Varnalılar bizim düşmanımız demiştim. Ama sen o dâhi beyninle ne yapacağını şaşırmış, kuralları unutmuşsun galiba! Evine kadar o herifin sızmasına, seninle oyun oynamasına izin veriyorsun. Sen benim yüz karamsın. Sana verdiğim tek bir işi bile eline yüzüne bulaştırmadan bitiremeyecek kadar aciz misin?" Annemin o nefret dolu kelimeleri salonda yankılanırken, aramızdaki o kanlı bağın aslında ne kadar büyük bir düşmanlıktan ibaret olduğu bir kez daha yüzüme çarpıyordu.
Attığı her adımda beni biraz daha ezmek, onurumdan geriye kalan son parçayı da çiğnemek ister gibi gözlerini kıstı.
"Karşıma geçmiş bir de zavallı gibi bakıyorsun," diye devam etti, sesindeki küçümseme katlanarak artıyordu. "Seni bu cemiyete, bu isme layık bir kraliçe olarak yetiştirmek için kaç yılımı verdim ben? Ama sen ne yaptın? İlk rüzgarda yelkenleri suya indirdin. O Varnalı bozuntusu evinin içine kadar giriyor, seninle kedi fare oyunu oynuyor ve sen onu elinden kaçırıyorsun! Eğer o adama diz çöktüremiyorsan, benim kızım olmayı da hak etmiyorsun demektir. Gurursuz aciz."
Bu hayatta her şeye, her kurşuna, her acıya göğüs gerebilirdim. Ama çocukluğumdan beri tek bir sıcak sarılışını, tek bir güzel sözünü duymadığım bu kadının beni böyle acımasızca, hiçbir suçum yokken bir hiç yerine koyması içimde bir yerleri kopardı. Göğsüm hırsla ve kırgınlıkla inip kalkarken, kendime ne kadar engel olmak istersem isteyeyim, gözlerimin arkasındaki o sıcaklık bütün bendimi sardı. Gözlerim aniden doldu, bakışlarım bulanıklaştı. Gözümden tek bir damlanın bile akmaması için dişlerimi birbirine öyle sert geçirdim ki çenem kasıldı.
Annem, gözlerimde biriken o yaşları fark ettiği an yüzünü iğrenç bir tiksintiyle buruşturdu. Alaycı, buz gibi bir kahkaha attı.
"Senin anca gözlerin dolsun zaten! Başka bir işe yarama!" diye gürledi, yüzüme doğru tükürürcesine. "Ağlamak piyonların işidir Manal. Kendine gel."
Salondaki hava öylesine ağırdı ki, Bilge'nin arkada öfkeden yumruklarını sıktığını, neredeyse araya girmek için hamle yapacağını görebiliyordum ama bakışlarımla onu durdurdum. Annem, çantasını sertçe omzuna taktı ve o dondurucu bakışlarıyla bana son bir kez baktı.
"Bu geceki pisliğini temizlemen için sana son bir şans veriyorum," dedi, sesi tekrar o profesyonel, soğuk emir kipine dönerken. "Bundan tam iki saat sonra Varnalıların gemisinde bir organizasyon var. Büyük oynuyorlar. Orada olacaksın ve o Varnalı bozuntusunun işini bu sefer tamamen bitireceksin. Sana konumu birazdan adamlarımla atarım."
Topuklu ayakkabılarının parkede çıkardığı o kibirli tıkırtılar eşliğinde arkasını döndü. Geldiği gibi, arkasında darmadağın bir enkaz ve barut kokusundan daha ağır bir nefret bırakarak kapıdan çıkıp gitti.
Annemin arkasında bıraktığı o zehirli sessizlik, salonun ortasına dondurucu bir sis gibi çökmüştü. Yanaklarımdan süzülen o birkaç damla yaşı, Bilge'ye arkamı dönerek elimin tersiyle hızla sildim. İçimdeki Manal, annemin sözleriyle derin bir yara almıştı ve şu an nefes almak bile bana ağır geliyordu.
Bilge, aramızdaki bu dayanılmaz ve ağır sessizliği dağıtmak, beni o karanlık düşüncelerin içinden çekip çıkarmak için yavaşça oturduğu sandalyeden kalktı. Yanıma doğru birkaç adım attı, ses tonundaki o yumuşak ve teselli eden dost tınısıyla konuştu: "Akça... Gel hadi, kahvaltı edelim. Sabahtan beri hiçbir şey yemedin, hem biraz toparlanırsın."
Başımı hafifçe iki yana salladım. Şu an boğazımdan tek bir lokmanın bile geçmesi imkansızdı. Bakışlarımı Bilge'nin endişeli gözlerine çevirdim ve sahte bir güç gösterisiyle sesimi dik tutmaya çalışarak, "Sana afiyet olsun," dedim.
Arkamı dönüp salondan çıktım ve adımlarımı hızla üst kattaki odama doğru yönelttim. Odama girer girmez kapıyı arkamdan kapattım. Tam o sırada yatağın üzerine fırlattığım telefonum acı bir titremeyle sarsıldı. Ekrana baktığımda annemin adamlarından gelen o mesajı gördüm. Konum atmıştı.
"Of..." diye derin bir nefes verdim, telefonun ekranını kapatıp yatağa fırlatırken. Zaman daralıyordu ve benim toparlanmaktan başka çarem yoktu.
Zihnimdeki o karmaşayı ve üzerimdeki o ağır uyuşukluğu atmak için kendimi banyoya kilitledim. Sıcak suyun altına girdiğimde, dünden kalan barut kokusunun, bahçenin çakıl taşlarının tozunun ve en önemlisi de annemin o gururumu kıran sözlerinin tenimden akıp gitmesini istedim. Suyun altında ne kadar kaldığımı bilmeden, zihnimi tamamen o gemide yapacağım hamleye odakladım.
Banyodan çıktığımda vücudum hafiflemiş ama zihnim bir o kadar bilenmişti. Aynanın karşısına geçip saç kurutma makinesini çalıştırdım. Saçlarımı tamamen kuruttuktan sonra, yüz hatlarımı ve o tavizsiz bakışlarımı tamamen ortaya çıkaracak şekilde, saçlarımı arkada sıkı ve pürüzsüz bir at kuyruğu yaptım. Bu saç modeli benim için bir nevi savaşa hazırlık nişanesiydi.
Gardırobun kapağını açtım. Siyah, vücudumu bir kalkan gibi saran, hatlarımı keskinleştiren harika bir korse seçtim. Altıma ise esnek ama asil duran siyah kumaş pantolonumu geçirdim. Korsenin iplerini sıkıca çektiğimde, aynadaki yansımama baktım. Az önce annesinin laflarıyla gözleri dolan o kırılgan kız gitmiş; yerine elindeki silahla Varnalıların kabusu olmaya yemin etmiş o tehlikeli Manal geri gelmişti. Hazırdım.
Odamın kapısını açıp aşağı indiğimde Bilge salonda endişeyle beni bekliyordu. Üzerimdeki korsenin ve sıkı at kuyruğumun bizzat ölüm koktuğunu anladığı için bana engel olmaya çalışmadı. Sadece gözleriyle "Dikkatli ol" dedi, ben de başımla onu onaylayıp villadan dışarı çıktım.
Bahçede beni bekleyen siyah lüks aracıma bindim. Arka koltuğa yerleştiğimde, şoförüm dikiz aynasından bana bakıp, "Hazır mısınız Manal Hanım?" diye sordu. Başımı hafifçe salladım. Şoför, annemin adamlarının attığı koordinatları navigasyona girip arabayı limana doğru sürmeye başladı. Yol boyunca tek bir kelime bile etmedim; sadece camdan dışarıyı seyrederek, o dâhi Varnalı'yı kendi çöplüğünde nasıl alt edeceğimin planlarını kurdum.
Araba, devasa ışıklarla aydınlatılmış limana, Varnalıların o görkemli lüks gemisinin yanına yanaştı. Kapım açıldığında arabadan indim. Denizden esen sert ve tuzlu rüzgâr hırçınca yüzüme çarparken gözlerim gemideki kalabalığı taradı. Ve tabii ki onu görmem uzun sürmedi. Annem, kendi koruma ordusuyla birlikte çoktan gelmiş, asil ve kibirli duruşuyla iş ortaklarıyla konuşuyordu. Göz göze geldiğimizde bana attığı o küçümseyici bakış, içimdeki intikam ateşini daha da körükledi.
Gemiye biniş rampasına doğru
adımladım. Tam geminin gövdesine uzanan o hafif sallantılı rampaya ayak basacakken, önümde beliren bir gölgeyle duraksadım. Tam karşımda, siyah, şık takımı içinde kusursuz görünen bir el bana doğru uzandı. Uzatılan elin sahibine bakmak için başımı ağır ağır yukarı kaldırdığımda, o dâhi ve tehlikeli gözlerle karşılaştım. Teoman. Yüzündeki kan lekelerinden eser kalmamıştı, göğsündeki yaranın acısını ise o sinsi, alaycı gülüşünün arkasına saklamayı çok iyi beceriyordu.
Dudaklarımın kenarı alayla kıvrıldı. Gözlerinin içine bakarak, "Bakıyorum da yaralarını çabuk sarmışsın. Ama hâlâ buralarda böyle korumasızca el uzatacak kadar cesur olmana şaşırdım," diyerek lafımı çarptım.
Teoman'ın gözlerindeki o karanlık parıltı daha da yoğunlaştı. "Bir kadının hayatımı kurtardığı geceyi unutacak kadar nankör değilim yıldız güzeli," diye fısıldadı, sesi rüzgarı delip doğrudan zihnime ulaştı. "Ayrıca burası benim çöplüğüm. Burada sana benden başka kimse zarar veremez."
Onun bu cüretkar sözlerine karşı gözlerimi devirdim ama rüzgarın ve topuklarımın azizliğiyle sallanan rampada dengemi korumak adına, havada duran o iri, sıcak elini kavradım. Parmakları tenimi sardığında, dün geceden kalan o tanıdık ve tuhaf çekim dalgası yeniden ikimizin arasından geçti. Teoman'ın elinden, o güçlü cüssesinden destek alarak rampayı tırmandım ve geminin güvertesine ayak bastım.
Elimi ondan kurtardıktan sonra geminin devasa ve gösterişli salonuna doğru yürümeye başladık. Tabii ki yürürken de didişmekten geri kalmıyorduk. "Annem de burada," dedim, sesimi sadece onun duyabileceği bir tonda tutarak. "Beni buraya seni tamamen bitirmem için gönderdi, biliyorsun değil mi?"
Teoman hafifçe bana doğru eğildi, nefesi kulağımı sıyırdı. "Annenin ne istediği umrumda değil Manal. Önemli olan senin ne yapacağın. Beni gerçekten bitirmek istiyor musun, yoksa bu gece de birbirimizin hayatını kurtaracağımız yeni bir oyun mu oynayacağız?"
"Fazla özgüvenlisin Varnalı," dedim alayla. "Unutma, dün gece kafasından vurduğum adamın yerinde sen de olabilirdin."
"Ama değildim," dedi sinsi bir gülüşle. "Çünkü sen benim yaşamamı istiyorsun." Biz böyle fısıldaşarak, birbirimize tehlikeli kelimeler fırlatarak koridoru geçtik ve nihayet herkesin, cemiyetin tüm o ağır toplarının ve en önemlisi de annemin toplandığı o devasa, ışıltılı salona adım attık. Kapıdaki görevliler adlarımızı anons ederken, salondaki tüm gözler anında bize döndü.
İçerideki o boğucu havaya daha fazla katlanamayacağımı hissettim.
"İçerisi fazla gürültülü," dedim, sesimdeki o mesafeli tonu yeniden kuşanarak. "Deniz havası almak istiyorum."
Teoman beni ikiletmedi. O sinsi, her şeyi önceden tahmin etmiş gibi duran gülüşüyle peşimden geldi. Geminin o ihtişamlı salonundan geçip baş taraftaki geniş, açık güverteye çıktık. Rüzgâr burada çok daha sert, dalgaların sesi çok daha hırçındı. Korkuluklara doğru ilerleyip ellerimi soğuk demirlere yasladım. Teoman da hemen yanımda durdu, o dâhi gözleriyle denizin karanlığını süzüyordu.
Tam o sırada, devasa motorların homurtusu yankılandı ve gemi yavaşça hareket etmeye başladı.
Limanın ışıkları bizden uzaklaşırken, gemi karanlık suların ortasına doğru süzülüyordu. Dalgalar geminin burnuna çarpıp köpürürken, aramızdaki o gerilimli sessizlik de giderek büyüyordu.
Biz dışarıda dururken, içerideki salondan bir anda mikrofondan yükselen o keskin ses dışarıya kadar ulaştı. Herkesin dikkati o yöne kaymıştı. Camdan içeriye baktığımda, sahneye Teoman'ın annesinin çıktığını gördüm. Kadın, tüm o asaleti ve kibriyle mikrofonun başında durmuş, salondaki tüm ağır topların dikkatini saniyeler içinde üzerine çekmişti.
"Değerli dostlarım," diye başladı kadın, sesi geminin hoparlörlerinden güverteye kadar pürüzsüzce yayıldı. "Bu gece burada sadece bir ortaklığı kutlamıyoruz. Aynı zamanda benim için çok uzun zamandır kayıp olan, ailemizin şerefi ve gücü sayılan bir parçanın geri dönüşünü kutluyoruz."
Merakla camdan içeri bakmaya devam ederken, Teoman'ın annesi bir anda elini cebine attı. Ve o an... Spot ışıklarının altında, o yıllardır herkesin peşinde olduğu, uğruna kan dökülen o çok değerli kolyeyi çıkardı. Kolye, salonun ışıltılı avizelerinin altında adeta bir zehir gibi parıldıyordu.
Kadın kolyeyi havaya kaldırarak, "Sonunda... Sonunda kolyeme kavuştum," dedi. Gözleri salondaki kalabalığı aşıp doğrudan dışarıda, güvertede duran oğluna kilitlendi. Yüzünde gururlu bir gülümsemeyle, "Teşekkür ederim canım oğlum. Bu ailenin gerçek liderinin kim olduğunu herkese gösterdin," diye ekledi.
Duyduğum kelimeler zihnimde bir bomba gibi patladı. Kolye... Teoman'ın annesinin elindeydi. Ve bunu ona veren, bizzat yanımda duran adamdı.
Şok içinde hızla kafamı Teoman'a doğru çevirdim. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, içimde bir şeylerin devrildiğini hissettim. "Sen..." diye fısıldayabildim sadece. "Sen o kolyeyi..." Teoman, gözlerini salondaki annesinden ayırmadan dudaklarının kenarıyla sinsice sırıttı. Yüzünde o dâhi, her hamleyi beş adım önceden hesaplayan adamın o can yakan tatmini vardı. Benim o şok olmuş, halime bakıp hiçbir açıklama yapmadı; sadece o sinsi gülüşüyle tekrar önüne, denizin karanlığına doğru döndü. Nefesim kesilmişti. Olan bitene hiçbir anlam veremiyordum. Teoman bu kolyeyi ne ara, nasıl ele geçirmişti? Ve en önemlisi, benim bundan nasıl haberim olmamıştı? Başımı çaresizce ve öfkeyle salona doğru çevirdiğimde, gözlerim kalabalığın arasında duran annemi buldu.
Annemin yüzü öfkeden ve nefretten kaskatı kesilmişti. Gözlerini dikmiş, doğrudan bana, beceriksiz kızı Manal'a bakıyordu. O an anladım ki, Teoman sadece annesini mutlu etmemiş; annemin bana verdiği o son şansı da daha oyun başlamadan elimden söküp almıştı.
ALAZ MİRAÇ VARNALI
DÜN GECE
Manal, o kendine has inatçı ve
mağrur duruşuyla beni depoda bırakıp merdivenlere yöneldiğinde, gözlerindeki o saf koruma içgüdüsünü görmüştüm. Kardeşi bellediği o adam için dünyayı yakmaya hazırdı. Yukarı katın koridoruna ulaştığımızda, beni koridorun başında nöbette bırakıp hızla Bilge'nin odasına daldı. Kapının arkasından onun o çaresiz, fısıltılı yalvarışlarını duyabiliyordum. Gitmemi, Bilge'yi uyandırana kadar orada bir duvar gibi dikilmemi bekliyordu.
İşte tam o an, benim için kusursuz zamanlamaydı.
Arzu Arel'in adamlarının her an koridorda belireceğini biliyordum ama bu risk, elimdeki o dâhi planın yanında hiçbir şeydi. Çalışma odasının kapısını arkasından kapattığım saniyede, ayaklarım benden bağımsız bir hızla malikanenin ana yatak odasına doğru yöneldi. Zamanım saniyelerle ölçülüyordu. "Nereye saklarsın Manal..." diye geçirdim içimden, koridorun loş ışığında hızla ilerlerken. "Bir kraliçe, tahtının en değerli parçasını nerede tutar?"
Gözlerim bir tarayıcı gibi karanlığı talan etti. Çalışma masası, komodinler, çekmeceler... Hayır, o o kadar amatör bir kadın değildi. Bu kadar göz önünde olan bir yere, annemin uğruna dünyayı ateşe vereceği o kolyeyi asla bırakmazdı.
Kulaklarım koridordaki en ufak tıkırtıdayken, gözüm çalışma masasının hemen baş ucundaki o duvara gömülü eski ahşap oyma tabloya takıldı. Tablo hafifçe yamuk duruyordu. Zaman kavramını yitirmiş gibi bir hızla tabloya doğru adımladım. Elimi arkasına uzattığımda, parmaklarım soğuk metal bir yüzeye, duvara gizlenmiş küçük bir çelik kasaya çarptı.
Şifreliydi. Dudaklarım sinsi bir tebessümle kıvrıldı. Bir dâhiyi alt etmek istiyorsan, onun takıntılarını bilmen gerekirdi. Maalesef bilmiyordum ve klasikleşmiş ama Manalın yapmayacağı şifreyi denedim. Parmaklarım kasanın dijital tuşlarında seri bir şekilde hareket etti.
1111
Ve o rahatlatıcı klik sesi. Kasanın kapağı aralandı. İçeriye uzandığımda, avucumun içine o ağır, zincirli ve dondurucu metal parça düştü. Annemin kolyeydi. Gecenin karanlığında bile zehirli bir yılan gibi parıldayan o parça, artık benim ellerimdeydi.
Kolyeyi hızla ceketimin iç cebine, kalbimin hemen üzerine yerleştirdim. Kasayı kapatıp tabloyu eski haline getirdiğim an, koridorun sonundan ilk ayak sesleri geldi. Arzu'nun adamları içeri sızmıştı. Silahımın emniyetini açıp koridora fırlarken, yüzümde vahşi bir tatmin vardı. Ben o eve sadece bir kadını kurtarmaya gelmemiştim. Ben o eve, Varnalıların tacını geri almaya gelmiştim.
GÜNÜMÜZ
Geminin baş tarafında esen o sert rüzgar yüzüme çarparken, yanımdaki Manal'ın öfkeden soluyan nefesini duyabiliyordum. O kolyeyi bizzat kendi elleriyle sakladığı o gizli kasadan nasıl aldığımı çözmeye çalıştığını biliyordum. Bakışlarımı denizden ayırmadan, içimden ona doğru mırıldandım: Beni hafife aldın yıldız güzeli. Bir Varnalı'yı evine alıyorsan, senden çalacağı ilk şeyin kalbin değil, zaferlerin olacağını bilmeliydin.
MANAL AREL
Geminin salonundan yükselen o sert topuk sesleri rüzgarın uğultusunu bıçak gibi kesti. Annem, gözlerinden kelimenin tam anlamıyla alevler fışkırarak, koruma ordusunu arkasında bırakıp hırsla yanıma doğru yürüdü. Hemen arkasından da, elinde o parıldayan uğursuz kolyeyle Teoman'ın annesi, zafer kazanmış bir kraliçe edasıyla güverteye adım attı.
Annem tam önümde durduğunda, öfkesinden yüzü kaskatı kesilmişti. Aramızdaki o amansız nefret bu defa tüm sınırları yıktı. Salondaki herkesin bizi görebileceği o açık güvertede, avazı çıktığı kadar bağırarak üzerime yürüdü:
"Keşke karnımdayken düşürebilseydim de hiç doğurmasaydım seni!" diye kükredi, sesi denizin dalgalarını bastırdı. "Bir hiçsin sen! Bir asalak!"
"Sus..." diye fısıldadım, sesim boğazımda düğümlendi, gözlerimdeki o yaşlar gururum yüzünden dondu. "Sus artık anne, herkesin içinde yapma."
"Ne sus be! Ne sus!" diyerek daha da delirdi. Otoriter ve acımasız elini kaldırdı, işaret parmağını sertçe alnıma, kafama bastırarak beni geriye doğru ittirdi. "Susmayacağım! Hak ettiğin yer tam olarak burası!"
Onun o sert hamlesiyle dengemi kaybedip geriye doğru sendeledim, sırtım geminin soğuk demir korkuluklarına çarptı. Düşmemek için demirleri ellerimle sımsıkı kavradım.
Tam o sırada Teoman, yavaş adımlarla annemin ittirdiği yerin hemen çaprazına, kendi annesinin yanına doğru geçti. Ellerini şık takım elbisesinin ceplerine soktu. Yüzündeki o sinsi, alaycı sırıtmaya hiçbir şey olmamış gibi devam ederek, karşısındaki bu yıkımı harika bir sinema filmi izliyormuş gibi keyifle seyretmeye başladı.
Annem durmadı, nefretini kusmaya devam etti: "Gebersen keşke Manal, duydun mu? Bir gram bile sevilmezsin sen bu hayatta! Kimse seni sevmedi, sevmeyecek de! Yarın bir gün cesedin önüme düşse, yemin ederim arkandan tek bir gözyaşı dökmem, hiç düşünmeden o aciz cesedinin üstüne tükürür geçerim!"
Annemin o son nefret dolu cümlesi, ruhumu tamamen karanlığa gömerken, tam o esnada hiç beklenmedik bir şey oldu.
Teoman'ın annesi, elinde tuttuğu o yıllardır paylaşılamayan, uğruna ailelerin birbirini katlettiği, Teoman'ın dün gece benim odamdan çaldığı o çok değerli kolyeyi iki elinin arasına aldı. Kadının yüzünde delice, amansız bir intikam ifadesi belirdi ve herkesin gözü önünde, büyük bir güçle kolyeyi asılarak bir anda paramparça etti.
Kolyenin o değerli taşları, incileri ve kopan zincir halkaları güvertenin zeminine, çakıl taşları gibi saçılarak Teoman'ın şık ayakkabılarının önüne doğru dağıldı. Gemi hareket etmeye devam ederken, o uğursuz sırrın parçaları karanlık denizin sularına doğru savruldu.
Annem kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir aslan gibi kükreyerek elini beline attı.
Göz açıp kapayıncaya kadar, o her zaman temiz tuttuğu, soğuk namlulu şahsi silahını çekti. Ama namluyu bana doğrultmadı. Ağır adımlarla Teoman'a doğru yürüdü ve kabzasını hırsla Teoman'ın avucunun içine, ellerini cebinden çıkarmak zorunda bırakarak adeta zorla tutuşturdu. "Al!" diye bağırdı annem, sesi geminin tüm güvertesinde yankılanırken. "Al vur şu acizi! Siz de kurtulun, ben de kurtulayım bu yüz karasından! Zaten hiçbir işe yaradığı yok!"
Teoman, avucuna tutuşturulan silahın soğuk metalini hissettiğinde yüzündeki o alaycı, film izleyen sırıtan ifade anlık olarak dondu. Gözleri salisesinde ciddileşti. Silahı parmaklarının arasında kavradı ve o dâhi, buz gibi gözlerini doğrudan bana çevirdi. Adımlarını milimetrik bir yavaşlıkla bana doğru attı. Elindeki silahı namlusu tam göğsümü görecek şekilde, yavaşça yukarı doğru kaldırdı. Siyah deli namlu, tam kalbimin üzerine kilitlendi.
Annem ise arkasında durmuş, Teoman'ın beni vurması için adeta bir şeytan gibi arkadan fısıldıyor, nefretini kusmaya devam ediyordu. Bu sefer sözleri sadece ağır değil, bir insanın ruhunu diri diri toprağa gömecek kadar vahşi ve ağırdı.
"Vur şu uğursuzu Teoman!" diye haykırdı annem, yüzünü bana doğru yaklaştırarak. Gözlerindeki o saf iğrençlikle yüzüme tükürür gibi devam etti: "Bu dünyadaki en büyük pişmanlığım, o hastane odasında seni kucağıma aldığım andı. Doğduğun gün benim için ölüm gününden farksızdı. Bir lağım faresinden bile daha değersizsin gözümde. Hayatım boyunca seni her gördüğümde midem bulandı, senden iğrendim! Sırf benim kanımı taşıyorsun diye her gün lanet ettim kendime! Sen sevilmeye, değer görülmeye layık bir mahluk değilsin Manal. Hiçbir erkeğin gerçek anlamda dönüp bakmayacağı, kimsenin yatağına bile yakıştırmayacağı, sadece kullanılmaya mahkum bir fahişe ruhlusun sen! Bir pisliksin!"
Nefesim kesildi. Sözleri ruhuma saplanan zehirli mızraklar gibiydi; ciğerlerim parçalanıyordu ama gözlerimi kırpmadım. Demir korkulukları sıkan parmaklarımın beyazladığını, tırnaklarımın etime battığını hissettim.
Annem durmadı, hırsından dudakları titreyerek konuştu. "Daha ne bekliyorsun Varnalı? Öldür artık şunu! Bak ortada kolye falan da kalmadı, hiçbir şey kalmadı! İntikamını bu asalağın canını alarak taçlandır! Sık kafasına da bu dünyadan bir çöplük daha eksilsin, geberip gitsin şu lanet olası pislik!"
Teoman'ın namlusu tam kalbimin üzerinde sabit dururken, rüzgar sıkı at kuyruğu yaptığım saçlarımı yüzüme doğru savuruyordu. Annemin o korkunç, insanlık dışı hakaretleri güvertede çınlarken, ben sadece Teoman'ın o derin, ne düşündüğünü asla ele vermeyen dâhi gözlerinin içine baktım. Parmağı tetiğin üzerindeydi. Bu gece, bu gemide, kendi annemin tezahüratları eşliğinde can düşmanımın namlusunun ucunda ölümü bekliyordum.
Teoman'ın o dâhi, ne düşündüğünü asla ele vermeyen gözlerinde saniyeliğine karanlık bir şimşek çaktı. Annemin arkadan yükselen o zehirli, kan donduran çığlıkları güverteyi inletirken, Teoman parmağını tetiğe iyice yasladı. Bakışlarımız o ölümcül saniyede birbirine öyle bir kenetlendi ki, zaman tamamen durdu.
Ama o, namluyu kalbimde tutmadı.
Milimetrik, ani bir bilek hareketiyle silahın ucunu tam kalbimin üzerinden aşağıya doğru kaydırdı ve doğrudan karnıma hedef aldı. Ne bir tereddüt, ne bir acıma kırıntısı...
Çıplak silahın o sağır edici patlama sesi gecenin karanlığını yırttı. Karnımda hissettiğim o dondurucu, yakıcı acıyla birlikte nefesim boğazımda kesildi. Kurşunun o devasa darbe gücü, sırtımı dayadığım o soğuk demir korkulukları aşmama yetti. Dengemi tamamen kaybettim.
Saniyeler içinde, geminin güvertesinden geriye doğru, karanlık gökyüzünün altında boşluğa yuvarlandım.
Vücudum dondurucu denizin hırçın sularıyla buluştuğunda, suyun o amansız soğuğu karnımdaki o kor ateşi saniyeliğine söndürür gibi oldu. Akıntının beni hızla derinlere, geminin motor dalgalarına doğru çektiğini hissederken, bilincim yavaş yavaş benden uzaklaşıyordu.
Yaralarımdan sızan o sıcak, koyu kırmızı kan, dondurucu karanlık suların içinde hızla yayıldı. Yukarıdan sızan soluk ay ışığının altında, etrafımı saran deniz suları saniyeler içinde tam bir kan gölüne dönüştü. Suyun altından yukarıya, geminin ışıklarına doğru bakarken, zihnim tamamen karanlığa gömülmeden önceki son gördüğüm şey; kendi kanımın o geceyi boyayan kızıllığı oldu.
Bölüm etkileşimi
