59. bölüm · Kudzir {Alternatif Son}
Bölüm 41 | Çilek
12 Nisan – 19. Hafta
Sevgili Günlük,
Bugün içimdeki minik mucizemizin, bizim küçük papatyamızın on dokuzuncu haftasına girdik. İnsan bedeni gerçekten akıl almaz bir şeymiş. Yıllarca Konağımızın soğuk duvarları arasında, sırtımda koca bir ailenin yüküyle dimdik durmaya çalışırken, bir gün gecenin bir köründe, sırf bir meyve için uykularımın kaçıp da ağlamaklı olacağımı söyleseler, muhtemelen onlara deli muamelesi yapardım. Ama işte, hamilelik ve meşhur 'hormonlar' dedikleri şey, insana o çok güvendiği iradesini unutturuyormuş.
Dün gece, saat tam dördü gösteriyordu. Yatakta bir o yana bir bu yana dönüp duruyordum. Vezir, her zamanki gibi koca kollarını belime sımsıkı sarmış, beni geniş, güvenli göğsüne hapsetmiş bir şekilde derin bir uykudaydı. Onun o düzenli nefes alışverişlerini dinlemek normalde beni saniyeler içinde uyuturdu ama dün gece bir türlü olmuyordu. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk, midemde garip bir kazınma hissi vardı.
Veziri uyandırmamaya aşırı özen göstererek, kollarının arasından usulca sıyrıldım. Üzerime ince sabahlığımı geçirip parmak uçlarımda salona geçtim. Evin derin sessizliğinde, uykusuzluğuma bir nebze çözümü olması ümidiyle televizyonu açtım. Kanalları öylesine, hızlı hızlı geçiyordum. Gecenin geç saati olduğu için, ekranda eski bir film oynuyordu.
İzlemeye başladım. Filmin bir sahnesinde, kadın karakterin elinde kocaman, kıpkırmızı, üzeri hafif nemli ve parlak bir çilek vardı. Kadın o çileği yavaşça ısırdığında, ekranın ortasında o çileğin sulu, tatlı hali öyle bir belirdi ki..
Yemin ederim sevgili günlük, o an dünya durdu benim için.
Ağzım bir anda sulandı. Yutkundum. Mutfaktaki dolapları gözümün önüne getirdim, çileğimiz yoktu. Nisan ayının henüz başlarındaydık, taze ve tatlı bir çilek bulmak zaten zordu.
'Kudret, saçmalama!' dedim kendi kendime. 'Geçer şimdi, git bir bardak su iç.'
Kalktım, mutfağa gittim, soğuk bir bardak su içtim. Ama geçmedi. Aksine, o kırmızı çilek görüntüsü beynime kazınmıştı sanki. Gözlerimi kapattığımda bile o çileğin kokusunu alıyor gibiydim. İçimdeki bu amansız arzu o kadar büyüdü ki, kendime hakim olamayıp mutfak tezgahına yaslanarak ağlamaya başladım. Koskoca Kudret Karslı, gecenin dördünde bir çilek için gözyaşı döküyordu!
Daha fazla dayanamadım. Ayaklarımı sürüye sürüye, biraz da çekine çekine yatak odasına geri döndüm. Yatağın kenarına iliştim. Vezir, saçları yastığa dağılmış, huzurlu, en masum haliyle mışıl mışıl uyumaya devam ediyordu. Yüzüne vuran loş ışıkta ona bakarken içimdeki o devasa sevgi bir kez daha göğsüme vurdu. Uzanıp, ellerimi o ince telli, kırlaşmış saçlarının arasına daldırdım. Parmaklarımla saçlarını usulca okşamaya, alnına, şakaklarına, dudaklarına hafif öpücükler kondurmaya başladım.
'Vezir..' diye fısıldadım burnumu yanağına sürterek.
'Aşkım..'
Vezir uykusunda hafifçe kıpırdandı, kollarını bana doğru uzatıp belimi buldu ve beni kendine çekmeye çalıştı. Gözleri hala kapalıydı.
Elini yavaşça karnımın o hafifçe beliren şişkinliğine koydum.
'Aşkım..' dedim tekrardan, sesimi olabildiğince masum ve çaresiz tutarak.
'Kızımızın canı çok çilek çekti.'
Vezir uykunun o ağır sersemliğiyle, gözlerini bile açmadan hafifçe mırıldandı.
'Hıhı.. Ama aşkım, çileğimiz yok ki dolapta. Sabah alırız..'
Dudaklarımı büzdüm, sesimin titremesine engel olamayarak 'Biliyorum..' dedim.
'Biliyorum ama çok canım istedi. Uyuyamıyorum..'
Bu sözlerim üzerine Vezirin o derin uykusu saniyeler içinde bölünmüştü. Yemyeşil gözleri aralandı. Önce yüzüme, sonra karnımın üzerindeki eline baktı. Uyku sersemliği gitmiş, yerine o her krizi çözen, karısı için dünyayı yakmaya hazır adam gelmişti.
'Çok mu?' diye sordu, sesi boğuk ama babacandı.
Gözlerimden bir damla yaş süzülürken başımı salladım. 'Çook..'
Vezir hiç düşünmeden, tek bir kelime dahi etmeden yataktan fırladı. Üzerine alelacele bir kapüşonlu geçirdi.
'Sen salona geç, ayaklarını uzat. Keyfine bak güzelim. Ben geliyorum.' dedi ve alnımdan öperek hızla evden çıktı.
O gittikten sonra salondaki koltuğa gidip kıvrıldım. Beklerken zaman gerçekten, geçmek bilmedi. Nisan ayında, gecenin saat dördünde İstanbul sokaklarında tatlı çilek bulmak imkansız gibi bir şeydi. Kocamı boş yere yorduğum için de içten içe vicdan azabı çekiyor ama o çileği yeme arzuma da bir türlü engel olamıyordum.
Yaklaşık elli dakika sonra dış kapının kilidi şıngırtıyla açıldı. Vezir, nefes nefese, saçları dağılmış bir halde salondan içeri girdi. Yüzünde o meşhur, gururlu sırıtışı vardı ve kucağında..
Kucağında bir kasa, evet yanlış duymadın, kocaman bir kasa dolusu kıpkırmızı çilek taşıyordu! Ve bahçedeki hortumla hepsi yıkanmıştı!
'Vezirrr!' diye çığlık attım yerimden doğrulurken.
'İnanmıyorum.. Bulmuşsunn! Bunları nereden buldun!'
Vezir kasayı dizlerimin üzerine bıraktı. Üzerindekini çıkarıp fırlatırken, yanıma, koltuğa çöktü. Nefes nefese kalmıştı ama gözlerinin içi gülüyordu.
'Güzelim..' dedi gülerek.
'Sizin için, kocan İstanbulu birbirine katar, yine o çileği bulur. Ama bu seferki biraz farklı oldu.'
'Nasıl yani?' dedim, hemen kasadan en iri, en kırmızı çileği alıp büyük bir iştahla ısırırken. O an hissettiğim haz, dünyadaki hiçbir şeye benzemiyordu.
Vezir, ellerini başının arkasında birleştirip koltuğa yaslandı.
'Önce bildiğim bütün manavları gezdim. Üç-dört tane dükkanın kepenklerini yumrukladım, kapalıydı hepsi. Tam umudumu kesiyordum ki, köşedeki manavın yanındaki camiye sabah namazı için giden mahallenin imamıyla karşılaştım.'
Gülmemek için ağzımdaki çileği zor yuttum.
'İmamla mı?'
'Evet!' dedi Vezir kahkaha atarak.
'Adam beni o saatte, perişan bir halde kapalı manavın kepenklerine bakarken görünce 'Hayırdır evladım?' dedi.
Ben de çaresizlikle döndüm, 'Hocam..' dedim. 'Ben acaba sizinle gelip dua etsem şu an bir yerlerden çilek bulur muyum? Karım aşeriyor da, eli karnında dört gözle beni bekliyor şu an evde.'
Adamcağız halime o kadar acıdı ki, gülümsedi. 'Tabi olur evladım, dua her kapıyı açar da.. Bence sen şu üst apartmanın üçüncü katına çıkarken dua edersen çileği daha iyi bulursun. Manavcı orada oturuyor.' dedi.'
'İnanmıyorum sana Vezir!' diyerek kahkahayı patlattım.
'Gidip adamın evine mi dayandın?'
'Mecbur!' dedi Vezir, sanki çok normal bir şey yapmış gibi omuz silkerek.
'Çıktım üçüncü kata, adamı yatağından yalvar yakar uyandırdım. Adam pijamalarıyla aşağı indi, dükkanı açtı. Kasayı kucaklarken adama döndüm. 'Benim bir kızım olacak, ama ben bu iyiliğini hayatta unutmam denk geldiğim ilk erkek bebeğe senin adını vereceğim!' dedim. Adam arkamdan 'Abi ismim Kazım, zaten kız çocuğuna Kazım koyma bir zahmet!' diye gülerek seslendi ama ben çoktan arabaya binip gaza basmıştım bile.'
Vezirin bu anlattıkları karşısında gülmekten gözlerimden yaşlar geldi. Bir yandan gülüyor, bir yandan da o muazzam çilekleri arka arkaya mideme indiriyordum.
Vezir, yüzündeki sonsuz şefkatle bana doğru kaydı. Kollarını belime doladı, başını yavaşça göğsüme, karnımın hemen üzerine yasladı. Yorgunluktan göz kapakları kapanmaya yüz tutmuştu ama yüzündeki o huzurlu ifade her şeye bedeldi.
'Teşekkür ederim aşkım..' diye fısıldadım, eğilip onun saçlarının arasına minik, minnet dolu bir öpücük kondurarak. 'Gerçekten.. Çok teşekkür ederim.'
Vezir, gözleri kapalı bir şekilde gülümsedi.
'Ne demek aşkım..' diye mırıldandı uykulu, boğuk bir sesle.
'Bebişimiz de teşekkür ediyor..' dedim, ellerimi onun saçlarında dolaştırmaya devam ederken.
Vezir yavaşça başını kaldırdı, dudaklarını tam karnımın üzerine bastırdı. Oradan, ince kumaşın üzerinden içindeki kızımıza sıcacık, uzun bir öpücük verdi.
'Afiyet olsun babacım..' diye fısıldadı karnıma doğru.
Sonra elini tam öptüğü yere, benim elimin üzerine koydu ve başını tekrar göğsüme yaslayarak saniyeler içinde o huzurlu, yorgun uykusuna daldı. Ben de kollarımda uyuyan bu koca yürekli adamı ve içimde büyüyen kızımızı düşünerek, çilek kokulu o gecenin sabahının ilk ışıkları eve girmeye hazırlanırken, dünyanın en şanslı kadını olduğuma bir kez daha emin oldum.
/ / / / /
24 Mayıs – 25. Hafta
Sevgili Günlük,
Zaman, ne kadar hızlı geçiyor değil mi? Mutlu olduğum için böyle oluyor galiba. Vezirle o kadar mutluyuz ki, kızımız da bu mutluluğu binlere katlar oldu (tahtaya vurdum!)
Bugün yirmi beşinci haftamıza girdik. Karnım artık dışarıdan da belli olacak şekilde tatlı, yuvarlak bir tepeciğe dönüştü. Aynaya her baktığımda, o eski sert kadının yerinde, gözlerinin içi huzurla parıldayan bir eş ve anne görüyorum.
Kızımızın adını çoktan belirledik bile: Deniz.
Tıpkı babasının gözleri gibi derin, tıpkı bizim yıllar önce söğüt ağacının altında, sırf ben çok seviyorum diye bu ismi seçen babasıyla sözleştiğimiz gibi.
Bu sabah, burnuma dolan o tanıdık ve iştah açıcı kokularla araladım gözlerimi. Yatağın diğer tarafı boştu. Vezir kesin erkenden kalkmış, mutfakta yine o kendi icadı olan, bol domatesli ve yumurtalı kahvaltısını hazırlıyordu. Yüzümde aptal bir gülümsemeyle yataktan doğrulup, aynanın karşısına geçtim.
Saçlarım birbirine karışmış, yüzümde uykunun o mahmur, dağılmış izleri vardı ama umurumda bile değildi. Vezir beni bu darmadağınık hallerimle bile dünyanın en güzel kadınıymışım gibi hissettirmeyi başarıyordu. Aramızda kalsın bazen sırf onun o tatlı tepkisini görmek için, saçımı başımı dağıtıp gidiyorum yanına.
Üzerimdeki rahat pijama ve tişörtümle, o tatlı kokuların peşinden mutfağa doğru yürüdüm.
Mutfak kapısında durduğumda gördüğüm manzara, kalbimi bir kez daha fethetti. Vezir, kahvaltı masasını kusursuzca donatmıştı. Ama masanın tam ortasında, benim için alınmış kocaman, bir papatya buketi duruyordu.
Papatyaların hemen yanında ise, upuzun kulakları olan, yumuşacık, açık mavi minik bir peluş tavşancık masum masum bize bakıyordu.
Benim o dağınık, uykulu halimle mutfak kapısında durduğumu gören Vezir, elindeki bıçağı bırakıp anında bana doğru yürüdü. Gözlerinde yine o her zamanki hayranlık, kocaman tatlı aşkı vardı.
'Günaydın benim güzel karım, günaydın hayatımın anlamı..' diye fısıldadı, aramızdaki mesafeyi kapatıp beni kollarının arasına alırken. Dudaklarıma sıcacık, uzun bir öpücük kondurdu.
Geri çekildiğinde, masadaki papatyaları alıp bana uzattı.
'Bunlar sana.. Dünyanın en güzel çiçeğine. Ona asla güzellikte yaklaşamayacak olsa da güzel bir buket.'
Papatyaları koklayıp mutlu bir kıkırtıyla boynuna sarıldım.
'Beni son zamanlarda fazla mı şımartıyorsun ne. Hep isterim bak!' diyip kıkırdadım Vezir de tereddütsüz bir şekilde emredersiniz işareti yaptı.
'Peki ya şu tatlı şey?' diyerek masadaki peluş tavşanı işaret ettim.
Vezirin o karizmatik yüzüne, çocuksu, muzip bir gurur yerleşti. Gidip peluş tavşanı eline aldı. Yanıma geldi ve dizlerinin üzerine çökerek benimle, daha doğrusu karnımla göz hizasına geldi. Tişörtü yukarıya aralayıp kızıyla arasındaki tüm kumaşlardan kurtuldu. Tavşanın o yumuşacık, uzun kollarını karnımın üzerinde usulca, narin hareketlerle gezdirmeye başladı.
'Bu da.. Benim minik papatyam, Denizim için..' diye fısıldadı karnıma doğru. Sesi o kadar yumuşak, o kadar şefkatliydi ki tüylerim diken diken oldu.
'Günaydın babacığım.. Bak, sana arkadaş getirdim. Artık içeride tek başına sıkılma diye. Beğendin mi bakalım?'
Tavşanın kolları karnımın yüzeyinde usulca gezinirken, bir anda..
Aylardır içimde sadece minik kanat çırpışları gibi hissettiğim o hareketlilik, birdenbire sert, net ve inanılmaz güçlü bir dürtüye dönüştü.
Deniz, sanki babasının o sesini ve tavşanın dokunuşunu hissetmiş gibi, ona teşekkür edercesine karnıma içeriden öyle bir tekme attı ki, hafifçe irkilip 'Ah!' diye bir nida kopardım.
Vezir anında panikle başını kaldırdı, tavşanı elinden düşürdü.
'Kudret? Ne oldu güzelim, canın mı yandı?'
'Vezir..' dedim, gözlerim şaşkınlık ve mutluluktan kocaman açılırken.
Ellerim titreyerek karnımın üzerine gitti. 'Tekme attı! Vezir, Deniz az önce tekme attı! Hem de çok güçlüydü!'
Vezirin gözleri fal taşı gibi açıldı. Nefes almayı unutmuş gibiydi. Titreyen ellerini yavaşça uzatıp, avuç içlerini karnımın tam üzerine, az önce tekmeyi hissettiğim yere koydu.
'Gerçekten mi?!' diye fısıldadı inanamayarak.
İkimiz de nefesimizi tutup bekledik. Zaman saniyeler için durdu adeta.
Ve sonra..
Deniz babasının sıcak, güvenli ellerini hissetmiş gibi, tam onun avucunun içine doğru ikinci ve çok daha net bir tekme daha savurdu!
Vezirin elleri karnımın üzerinde titredi. Başını yavaşça kaldırdığında, gözlerinin yaşlarla dolduğunu gördüm. Alt dudağı titriyor, yüzünde hayatında tattığı en büyük mucizenin şaşkınlığı okunuyordu.
Gözyaşları yanaklarından süzülürken eğilip karnıma, tam kızının tekme attığı yere dudaklarını bastırdı. Uzun uzun, koklayarak öptü.
'Ne demek aşkım kızım..' diye fısıldadı hıçkırığını zor bastırarak.
'Ne demek minik papatyam benim.. Sen yeter ki böyle sağlıkla tekme at babana. Baban yakında o güzel odanı da yapacak zaten, minik beşiğini de kendi elleriyle kuracak. Yeter ki sen sağlıkla gel..'
Onun bu sırılsıklam aşık, merhamet dolu halleri beni de ağlatmıştı. Gözyaşları içinde eğilip yüzünü ellerimin arasına aldım, ıslak yanaklarından öptüm.
'O da seni çok seviyor Vezir.. Şimdiden sana aşık bir kızımız var.'
Vezir yavaşça ayağa kalktı. Bir süre sonra toparlanmıştı.
Yüzündeki o duygusal, ağlamaklı ifade, yerini saniyeler içinde hınzır sırıtışına bırakmıştı. Gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü.
'Kızımız beni seviyor, orası kesin' dedi fısıltıyla, bana doğru bir adım daha atarak.
'Peki ya annesi? Annesi de beni kızım kadar seviyor mu acaba?'
Ne yapacağını anladığım an kıkırdayarak geri çekilmeye çalıştım ama Vezir çok hızlıydı. Ellerini belime doladığı gibi beni tek bir hamleyle havaya kaldırdı ve ada tezgahının üzerine, mermerin üzerine oturttu. Bacaklarımın arasına girip, ellerini tezgahın iki yanına dayayarak beni kendi bedeniyle mermer arasına hapsetti.
'Vezir..' dedim gülerek, ellerimi onun geniş omuzlarına yerleştirirken.
'Kahvaltı soğuyor, hem daha yeni ağlamıyor muydun sen!'
'Kahvaltı bekleyebilir Kudret Hanım.' dedi Vezir, dudaklarını boynuma doğru usulca sürterek.
Nefesi tenimi yakıyordu.
'Şu an dünyadaki hiçbir şey, o muazzam tekmenin şerefine, karımı şöyle güzelce öpmemden daha önemli olamaz.'
'Vezirrr! Yani kutlama diyince aklına ilk beni öpmek mi geliyor!' diye omzuna vurdum ama onu o noktada asla durduramayacağımı biliyordum. Belli belirsiz hımlayıp bir şey demedi.
Dudakları boynumdan çeneme, oradan da dudaklarıma doğru kayarken, ben de kollarımı onun boynuna sımsıkı doladım.
Mayıs sabahının o güneşli, taze ışığı mutfağımıza dolarken; biz tezgahın üzerinde, içimizde büyüyen minik Denizimizin varlığı ve o bitmek bilmeyen, alev alev yanan tutkumuzla birbirimize bir kez daha, sonsuza kadar mühürlendik.
