40. bölüm / 40
İntikam YeminiBölüm 39
Bölümler 40Şu an: Bölüm 39
- 1 giriş78 kelime
- 2 1. bölüm734 kelime
- 3 2. bölüm1.176 kelime
- 4 Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i... Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...625 kelime
- 5 Bazı başlangıçlar vardır hiç istenmeyen bir sonla biter bazı başlangıçlar vardır hiç hatırlanmayan bir sonla biter618 kelime
- 6 5. bölüm2.762 kelime
- 7 6. bölüm1.465 kelime
- 8 7. bölüm2.021 kelime
- 9 8. bölüm991 kelime
- 10 9. bölüm1.293 kelime
- 11 10 bölüm877 kelime
- 12 11 bölüm586 kelime
- 13 12. bölüm1.557 kelime
- 14 13. bölüm448 kelime
- 15 14. bölüm1.337 kelime
- 16 15. bölüm1.599 kelime
- 17 Sen askersin KATİL DEĞİL!779 kelime
- 18 tolga'nın kayıbı1.230 kelime
- 19 “Ölüm, bir aynadır; herkes kendi yüzünü orada kaybeder.” Necip Fazıl Kısakürek1.155 kelime
- 20 “Bir yüz silindi hayatımdan, aynalar bile eksik artık. Gidenin ardından kalan şey, susmayı öğrenmiş bir varlık.” — Cahit Sıtkı Tarancı631 kelime
- 21 20. bölüm1.214 kelime
- 22 21. bölüm1.147 kelime
- 23 Canavarlarla savaşan dikkat etmelidir ki kendisi de bir canavara dönüşmesin.1.511 kelime
- 24 Bölüm 231.713 kelime
- 25 Bölüm 24293 kelime
- 26 Bölüm 25849 kelime
- 27 Bölüm 261.273 kelime
- 28 Yüzün bir sis bulutu, silinmiş hafızamdan,Lakin kokun vurur geçer, en derin yaramdan1.587 kelime
- 29 Bölüm 283.397 kelime
- 30 "Sana bir şiir okurdum, anlardın.Şimdi bir şehir uzaktasın,Bütün şehirler gibi.Sen artık bir anısın." Özdemir Asaf3.308 kelime
- 31 "Beni öyle bir yalansız sev ki ki,İçindeki bütün yalanlar bana gelsin.Bir gün ölüm düşerse akına,Senin yerine benim canım verilsin." Ümit Yaşar Oğuzcan6.240 kelime
- 32 Bölüm 313.007 kelime
- 33 Bölüm 324.937 kelime
- 34 "Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?Kal, dedi, daha vaktin var,Tamamlanacak çok davan var." Necip Fazıl Kısakürek5.189 kelime
- 35 Bölüm 344.755 kelime
- 36 Bölüm 354.135 kelime
- 37 Bölüm 366.525 kelime
- 38 Bölüm 372.489 kelime
- 39 Bölüm 384.632 kelime
- 40 Bölüm 395.134 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tolga Üsteğmen.
Gözleri doğrudan abimin üzerindeydi. Karargâhtaki o heybetli komutan, Ankara’nın göbeğinde, havalimanının ortasında dikiliyordu.
Abim, Tolga’yı gördüğü an kontrolünü tamamen kaybetti.
"Ulan şerefsiz!" diye kükreyerek Tolga’nın üzerine doğru fırladı...
Korumalardan birini abimgilin peşinden gönderdim. Diğerine ise "annemleri araca bindir"emrini verip koşar adım abime koştum.
Abim tolga'nın yakasından kavramıştı. Koruma ise tam yanlarında tolga'nın emriyle kenar da bekliyordu koşarak yaklaştığımda abimin elinin kalktığını gördüm ve daha hızlı koştum
"Hayır hayır hayır" derken abimle tolga'nın arasına girmiştim. Abimin eli benim sayemde havada kalırken tolgada arkamdaydı
"Abi saçmalama karşında komutan var yapma uzaklaş"
"Derin kes sesini saklanma lan sende arkasına çık karşıma ne dönüyorsa anlat" dediğin de beni kenara doğru ittirdi. Bense dengemi sağlayıp abim göğsünden tekrar geriye ittirdim işaret parmağımı kaldırıp konuştum
"Bana emir verdirmek zorunda bırakma abi insan gibi dur ve dinle yoksa yemin ederim ki emir veririm sakin ol karşında komutan var işleri zorlaştırma!" Derken kalbim ağrıyordu boğazımda yumru büyüyordu. Korumayı abime doğru ilerletip onun ileri atılmasını engelledim en azından. Sonra tolga'ya döndüm
" Komutanım ben geregini yapicam savunmamı masanıza bırakıcam isterseniz" yutkunup devam ettim "isterseniz abimi tutuklatahilirsiniz ama nolur burdan gidin komutanım"
"Ne tutuklaması lan he derin ne diyorsun sen bakma lan sende kardeşime" diye ileri atılırken koruma tuttu
"Uzak durun beyfendi"
" Ne uzak durması lan"
Bu sefer abime döndüm saçma sapan ikilemlerinin ortasında kalmıştım. Ve bunların hepsi benim bok yemem yüzündendi
"Abi yeter sakin ol artık burası hiç bir şeyin yeride değil zamanıda değil" gözüm tolga'ya deydi "adam seni ve aileni korumak için geldi yeter!"
"Ne koruması derin neyden bahsediyorsun sen hangi bokun ortasındayız biz?!" diye kükredi abim, gözlerindeki o damarlar adeta dışarı fırlamıştı. "İki gündür bir şeyler saklıyorsun, arkamızdan adamlar dolanıyor, bu herif karşımıza dikiliyor ve sen bana 'koruyor' mu diyorsun? Adam gibi anlat lan!"
Derin bir nefes aldım, boğazımdaki o demir yumru yutkunmama izin vermiyordu. Tolga ise benim hemen arkamda, dimdik ve sarsılmaz duruşunu koruyordu. En ufak bir sinir belirtisi yoktu yüzünde; sadece dikkatle durumu tartıyordu.
"Abicim, uzatma burada yalvarırım," dedim, sesimdeki o sert asker tonu yerini çaresiz ama kararlı bir fısıltıya bırakırken. "Seninle eve geçince her şeyi konuşacağız, ne istiyorsan soracaksın, söz veriyorum. Ama şimdi değil."
"Yok öyle eve geçince!" dedi, omuzlarını silkeleyip korumanın elinden hırsla kurtularak. "Şimdi söyleyeceksin! Sizin birbinizle ne alakanız var?"
Tam o sırada, arka taraftan gelen bir sesle hepimiz anlık olarak irkildik. Tolga Üsteğmen, ellerini deri ceketinin ceplerine sokup ağır adımlarla aramıza girdi. Gözlerini doğrudan abimin gözlerine dikti. Sesindeki o buz gibi otorite, havalimanının gürültüsünü tek bir cümleyle susturmaya yetti.
"Abi" dedi hiç beklemediğim bir şekilde oda yumuşatmak istiyordu. "Daha fazlasını sonra konuşalım o zaman her şeyi öğrenirsin ama burası daha fazlasının yeri değil ama şunu bil her şey sadece genel bir asker ve ailesinin güvenliği için"
Gözleri bir bana, bir Tolga’ya, sonra da bir sokak ötede bekleyen siyah araca kaydı. İçindeki hırs hâlâ sönmemişti ama Esenboğa’nın ortasında daha fazla rezillik çıkaramayacağını, Tolga’nın duruşundaki o sarsılmaz kararlılığı aşamayacağını anlamıştı.
"Eve geleceksin Derin," dedi sesini kısarak ama kelimeleri tek tek üzerime vurarak. "O evde her şeyi tek tek anlatacaksın."
Hırsla arkasını dönüp korumanın eşliğinde annemlerin bindiği araca doğru yürüdü. Arabaya binip kapıyı sertçe kapattığında, aracın camından annemin endişeli, Ece’nin ise ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerini gördüm. Araç yavaşça hareket edip Esenboğa’nın karanlığına karıştı.
Havalimanının çıkışında, ayazın tam ortasında Tolga ile baş başa kaldık.
Rüzgâr üzerimdeki ceketi savururken, boğazımdaki düğüm hâlâ çözülmemişti. Başımı çevirip Tolga’ya baktım. Siyah deri ceketinin içinde, elleri ceplerinde, bakışları uzaklaşan aracın kırmızı stop lambalarındaydı.
"Komutanım..." dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak "ben abim adına her şeyden özür dilerim savunmam en kısa sürede elinizde olucak isterseniz soruşturmada açabilirsiniz"
"Kes şunu Teğmen," dedi, sesi rüzgârın uğultusunu yırtacak kadar net ve soğuktu. "Savunmaymış, soruşturmaymış... Saçmalamayı kes."
Yüzümdeki gerginlikten ve duruşumdan bakışlarını bir an bile ayırmadan devam etti:
"Karşımda abisinin taşkınlığı yüzünden ezilip büzülen bir kız çocuğu değil, Gölge Timi'nin liderini görmek istiyorum. Abin görevini yaptı; kafası karışık, ailesini korumaya çalışan sivil bir adam gibi davrandı. Sen de bir subay gibi soğukkanlı kalmak zorundaydın ve kaldın. Konu kapandı."
Yutkundum. Boğazımdaki o yumru hafifçe gevşer gibi oldu ama içimdeki o mahcubiyet henüz silinmemişti.
"Emredersiniz komutanım, isterseniz akşama bize gelin annem olduğu için pek konuyu açmaz hem sizde dinlenmiş olursunuz"
"Yok derin benim gitmem gereken yerler var" dedi ve uzaklaştı.
.............................................................................
"Nasılsın görüşmeyeli ben pek iyi değilim ama senin yanındayım ya daha iyi gibiyim bilmiyorum. İçim acıyor boğuluyorum. Kendimle beraber yakıyorum sevdiğim insanları bazen fazla kabus görüyorum. Neden yapiyorsun bunu rahat bırak olmaz mı?" Dedi gözündeki yaşı silerken
"Bir isteğin mi var benden yoksa koruyamadın diye mi cezalandırıyorsun anne" dedi toprağını okşarken tek annesinin yanında küçük Tolga olabiliyordu onu bile çok görüp almışlardı tolgadan, sadece üsteğmen tolga'ydı artık başka hiç bir şey değildi.
Esenboğa’daki o tavizsiz Üsteğmen, silah arkadaşlarına siper olan o çelikten gövde, burada... Annesinin soğuk mermerine sarılmış halde bambaşka bir adama dönüşmüştü.
Toprağı okşayan parmakları titreyecek raddeye geldiğinde dişlerini sıktı. O kadar alışmıştı ki dik durmaya, acısını bile yalnız başına, bu sessiz taşların arasında çekmeye kurgulamıştı hayatını.
"Ben günah mı işledim de bu günahın yükü boynuma dolandı anne. Sevdiğim kızı koruyamadım yaralandı sevdiğimi söyledim yıkıldı şimdide Kaan o acıtıyor canını ben napicam anne ben onu korumak için uzaklaşmışken o benim dibimde bitti napicam b-ben hiç bir şey bilmiyorum be annem"
Tolga’nın fısıltıyla karışık çaresiz kelimeleri, mezarlığın kimsesiz sessizliğinde kaybolup gitti. Annesinin kabri üzerindeki mermer, bu ağır yükün altında ezilen Üsteğmen’in nemli gözyaşlarını ve titreyen ellerini saklayan tek şahitti. Yıllardır göğsüne zırh yaptığı o sert komutan çehresi, burada —o soğuk toprağın başında— darmadağın olmuştu.
"Hangi günahın bedeli bu anne..." diye mırıldandı tekrar, sesi ayazda çatlayarak. "Bana emanet edilen o kıza, o subaya bakarken kalbimin sıkışması mı? Ona zarar gelmesin diye canımı ortaya koyarken, asıl yarayı benim varlığımın açması mı?"
Derin’e duyduğu hisleri kendine bile itiraf etmekten kaçarken, Kaan’ın o ağır ithamları, Derin’in gözlerindeki mahcubiyet ve çaresizlik Tolga’nın göğsünü bir bıçak gibi kesmişti. Derin’i korumak için araya mesafe koymaya çalıştıkça, kader onları her operasyonda, her krizde birbirine daha sıkı bağlıyordu.
Tolga, nemli topraktan avucuna bir tutam aldı, parmaklarının arasında sıktı. "Ona benden zarar gelmesine izin veremem anne, senin gibi onunda göçmesine izin veremem biliyorum yaptığım şerefsizlikten başka bir şey değil ama oldu işte"
Annesinin kabri başında, Üsteğmen rütbesini ve o çelik zırhını bir kenara bırakmış; sadece acı çeken, hata yapmaktan ve birini daha kaybetmekten ölesiye korkan adam kalmıştı.
"Neyse sen onu boşver ben bir şekilde yüklenirim onu sen" soğuk ve ağlamasının etkisiyle burnunu çekti. "s-sen niye böyle yapıyorsun anne niye kabuslar görüyorum az geldiğim için mi yemin ederim elimde olsa burada yatarım yemin ederim yanında kıvrılırım" gözlerindeki yaşları akmasınlar diye elinden geleni yapıyordu "ama yok işte olmuyor yalvarırım ne olur daha fazla o günü gösterme bana tamam rahat bir uyku uyumayayım o günden sonra zaten rahat uyumadım ama bu kadar da yakma içimi ne olur"
Yıllardır zırh gibi giydiği o ketum, sert ve tavizsiz komutan duruşu; annesinin soğuk mermeri karşısında tamamen dağılmış, geriye sadece küçük, kimsesiz ve vicdan azabıyla kavrulan bir çocuk bırakmıştı. Gözyaşlarını engellemek için çenesini sıktıkça şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibi oluyordu.
Soğuk mermere bir kez daha alnını yasladı. Toprağın ve mermerin buz gibi hissi, zihninde dönüp duran o yangını bir an olsun söndürmeye yetmiyordu. Her gözünü kapattığında karşısına çıkan o meşum günün hatıraları, rüyalarını bir kabusa dönüştürmekten vazgeçmiyordu.
"Yalvarırım anne..." dedi sesi iyice pürüzlenip çatlayarak. "Biraz daha olur rüyalar da buluşalım ki ayakta kalabileyim. Ona siper olabileyim..."
Hırsla gözlerini sildi. Nemli toprağı parmaklarının arasından bıraktı. Ayağa kalkarken o titreyen dizlerine hırsla bastırdı. Komutan Üsteğmen Tolga zırhını yavaş yavaş yeniden kuşanmak zorundaydı; çünkü dışarıdaki dünya, zayıflık kabul etmeyecek kadar acımasız ve tehlikeliydi. Ceketini silkeledi, omuzlarını dikleştirdi. Annesinin kabrine son bir kez bakıp arkasını döndü.
Arabaya binerken telefonundan Murat'ın numarasına tıkladı. Bir kaç çalmadan sonra açmıştı Murat
"Emredin komutanım"
"Murat emri bırakta şimdi ne yaptınız sinyal tam nerden geliyor bu şerefsiz başımıza çok belalar açacak"
"Valla kardeşim bir bok bulamıyoruz herkes bi hata yapar elbet ama bu adam kusursuzu oynuyor orospu çocuğu. Sinyal bir anlığına Ankara Etimesgut civarında gözüktü 10 dakika içerisinde pöh baskın yaptı tabikide boş elimize bir iki tane belge, bilgisayar falan geçti emniyet inceleyip istihbarata yolladı ama şuan bomboş yüksek ihtimalle derini korkutmak istediler"
Hızlı hızlı soludu Tolga "ben onu korkutucam hiç merak etmesin en son ki mağara baskınında bunun neyi vardı da başımıza sardı bu piç"
"Şimdi iki dakika bekle belgeleri alıyım bi ölenler kimmiş bi bakalım"
Beklemeye başladı Tolga
"Tolga öldürdüğümüz şerefsizlerden biri bunun yeğenimiş bunun abisinide derin girdiği bir çatışmada yaralayip konuşturmaya çalışırken öldürmüş. Yani size iki taraflı kinli, hani şu fotoğraf derinle bulduğunuz onuda yüksek ihtimalle derin görsün diye yapay zekayla yapılmış. Zaten gerçek olması imkansızdı. Ama bişi var"
Tolga'nın kaşları bir anlığına çatıldı "ama ne, olum desene ne ama"
Derin bir nefes verdi Murat "ama hainlik dosyası soruşturmaya alındı ona göre bilgin olsun zaten siz gelince Tomris albay sizinle konuşacakmış"
Tolga ani fren yaptı duydukları yalan olmalıydı "ne diyon la sen, oğlum saçmalama böyle bir şey imkansız bak bizim babalarımız beraber okudular beraber görev yaptılar biri düşünce diğeri kaldırdı lan hepsini siktir et beraber şehit oldular lan sen, sen ne saçmalıyorsun"
"Sakin ol Tolga" dedi Murat, sesindeki ton zapt edilmeye çalışılan bir paniği ele veriyordu. "Dosya daha yeni açıldı, istihbaratın eline yeni düştü. Ben de şok oldum, duyduğumda kafayı yedim ama Tomris Albay eldeki verilerin incelendiğini, bu yüzden bizzat sizinle görüşmek istediğini söyledi. İftira mı, gerçeğin altından ne çıkar bilmiyorum ama... ortalık fena karışacak."
Tolga direksiyonu sıktığı parmaklarının eklemleri beyazlaşana kadar sıktı. Nefesi boğazına düğümlendi, göğsüne ağır bir taş oturmuş gibi hissetti. Babası... Derin’in babası... O şerefli, silahlarda namusuyla adı yazan adam... Hainlikle suçlanıyordu öyle mi?
"Kapat," dedi Tolga, sesini tanınmayacak kadar boğuk ve sert bir tonda tutarak. "Kapat sakın ama sakın derine duyurmayın gelince öğrensin iki gün izinli çünkü benimde bir işim var sen ben arayıncaya kadar biraz daha araştır timede duyurma komutanlarının babası" sert bir nefes verdi "hain diye bilmesinler"
"Merak etme bende başka kimse bilmeyecek sen işlerini hallet ama yarın akşam gibi dönün derinle iki gün uzun Tomris albay gelsinler dedi sen rahat ol ben bu bokluk olduğunu düşünüyorum görsem inanmam"
"Zaten var bir şeyler de öğrenincez sen dediğimi unutma hadi kapat" dediği gibi kapattı telefonu Tolga duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Bi an nefes alamadı arabayı kenara çekip dışarı çıktı sağ gitti olmadı sola gitti olmadı aracı tekmelemeye başladı. En son kapının önüne çöktü. Ellerini açtı dua etmeye başladı
"Rabbim ben nasıl bir çıkmazın içindeyim Allah'ım yalvarırım bi yol göster bir çıkış kapısı aç rabbim ona bide bu acıyı yaşatma rabbim nolur" diyebildi sadece sonrasında tekrar ayaklanıp arabasına bindi en azından bir konuyu bu gün halletmeliydi.
.............................................................................
Annemin yemek hazırlaması sırasında ona yardım edip salatayı yapıyordum saat 9 olmuştu ama anca vakit bulabilmiştik abimse odasından hala çıkmamıştı. Çünkü ya o yada ben birbirimizi kırıcaktık komutanımın yanında böyle bir şey yapması asla kabul edemezdim başka bir komutan olsa şuan salata değilde yazacağım savunmayı düşünüyor olurdum.
"Oyyy annesinin kuzusu çok özlemişim böyle yemek yapmanı"
Gülümsedim bu dediğine salatalıkları da kaseye dökerken zil çaldı Ece uyuyordu bense anneme baktım
"Birini çağırmadık demi" derken şalımı bağladım üstüme sweatimi geçirdim annense mutfak kapısındaki eşarbını örttü bende kapıyı yavaşça açtım. Karşımda dikilen kişiyle bir an dona kaldım istemsizce kaşlarım çatılıdı. Annem, arkamdan uzanıp şaşkınlıkla ve sevecenlikle adamın koluna dokundu:
"Oyy kuzum sen mi geldin? Hangi rüzgâr attı seni buralara bu saatte? Hadi içeri geç, ayazda kalmışsın!"
Gelen... Tolga'ydı
Tolga, annemin o sıcak tavrı karşısında yutkundu. Bakışları annemden hızla bana, oradan da arkadaki koridora kaydı. Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi, ama yüzündeki o gergin hatlar yumuşamış hemen annemin eline uzanmıştı.
Elini öpüp sarıldı annemde sımsıkı sarıldı yanakların öptü gözleri dolmaya başladı
"Kuzum ben ben Kaan için ne diycemi bilmiyorum onun yerine ben özür dilesem olur mu tolgam" annem böyle diyince ben abime biraz daha sövdüm içimden onun yediği bok yüzünden kocaman kadın büyüttüğü çocuktan özür diliyordu.
Tolga'nın yüzü biraz gerilip gözleri doğrudan anneme baktı ellerini tekrar öptü "sakın Seda teyze s-sen benim annem sayılırsın lütfen bunu duymamış olayım o Kaan abiyle aramızda nolur bir daha bana böyle deme olur mu?" Dedi konuyu değiştirmek adına söze girdim
"Komutanım bir şey mi olmuştu"
"Yok derin Seda teyzeyi görmeye geldim bide Kaan abiye diyeceklerim var o yüzden sanada demem gereken önemli şeyler var" değinde başımı salladım
Annem hemen salona çekti "geç olum geç otur bizde yemek yiyecektik tam denk geldi kaynanan seviyormuş" dediği an boğazıma tükürüğüm kaçtı istemsizce öksürdüm sonra hemen mutfağa geçtim masaya yemekleri koymaya başladım.
Annemler baya yoğun konuşuyorlardı. Bende yemekleri hazırlayıp abimin odasına gittim kapıyı açıp içeri girdim.
"Misafir geldi yemek yiycez çık istersen ortalığı iki dakika karıştırma sonra zaten konuşucaz abi" dedim ve çıktım ardından annemlerin yanına geçtim
"Yemek hazır buyrun" dedim annem tolga'nın sırtına hafifçe vurup
"Hadi oğlum acıkmışsındırr sende" dediği sırada odanın kapısı gıcırtıyla açıldı. Kaan abim, yüzündeki o hala sönmemiş öfke ve gerginlikle odasından çıktı. Salona doğru yürürken gözleri ilk olarak masanın başındaki Tolga’ya takıldı. Adımları anlık olarak duraksadı; kaşları havaya kalktı, çenesi kasıldı.
"Ooo, komutanım da teşrif etmiş," dedi abim, sesindeki o iğneleyici ve meydan okuyan tonla. "Havalimanındaki şov yetmedi sanırım, evimize kadar onurlandırmışsınız."
"Kaan!" diye araya girdi annem, sesindeki sitemle. "Aşk olsun çocuğum! Ayıp ediyorsun, misafir o!"
Tolga başını bile çevirip abime öfkeli bir karşılık vermedi. Sadece masadaki sandalyelerden birini çekip sakin bir diksiyonla, "Buyurun Seda teyze," dedi, annemin oturmasına müsaade ederek. Ardından abime doğru çevirdi bakışlarını. Gözlerinde ne bir kin ne de bir nefret vardı; sadece ağır, ne yapacağını bilen bir olgunluk okunuyordu.
"Hoş bulduk abi," dedi Tolga, tok ve net bir sesle. "Haklısın, havalimanında bir arbede yaşandı ama bugün buraya kavga etmeye değil, yarım kalan bazı meseleleri konuşmaya ve Seda teyzemin elini öpmeye geldim."
Abim ters ters bakarak karşısındaki sandalyeye oturdu, kollarını göğsünde birleştirdi. Ece uykulu gözlerle masaya gelip yerine tünediğinde, sofra etrafındaki bu gerilim bıçakla kesilse kesilmezdi.
Yemek boyunca neredeyse kimse konuşmadı. Annemin Tolga’ya uzattığı yemek tabakları, Ece’nin sessizce çorbasını içmesi ve abimin Tolga’yı zihnen delercesine diktiği bakışlar... Ben ise salata kasesini masanın ortasına bırakıp yerime oturdum, ancak lokmalar boğazıma diziliyordu.
Yemek bittikten sonra annem çayları doldurmak için mutfağa yöneldi, Ece de ödevini bahane edip odasına kaçtı. Salonda sadece abim, ben ve Tolga kaldık.
"Abi bak sen şimdi ne öğrenmek istiyorsan sakince söyle çözelim bu günkü güvenlik hakkında bilgi veremem yapılması gereken bir prosedürdu sadece" Dedi Tolga abimse yutkunup hızla söze girdi
"Lan şerefsiz sen" dedi bı an derin bir nefes alıp devam etti "sen nasıl yan gözle bakarsın benim kardeşime lan he nasıl yaparsın bunu"
Bense sadece Rabbime sığınıyordum ancak onun yardımıyla bu savaştan çıkabilirdik tolgaysa sadece abime odaklandı derin bir nefes alıp söze girdi
"Haklısın abi ne yaparsan haklısın bende bu yüzden kaçtım gittim ama olmadı" dediğinde sinirlerim son ratteye gelmişti.
"Tamam!" Diye yükseldim "abi senin tek meselen bu mu?"
"Başka ne meselem olabilir acaba"
"Tamam annem duymasın tamam mı oda acı çekmesin çayları için dışarda konuşalım en azından bunu düzgün yapın" dediğim sırada annem elinde çay tepsisi ile girdi
"Ney yapıcaklarmış bakıyım bunlar"
İkisine de bakıp ortamı yumuşatmak adına gülümsedim "ay anne ne olabilir küçüklük şeyleri işte neyse şu çayları içelim"
Biraz süre sonra Tolga ayaklandı "ben gidiyim Seda teyze müsaadenizle derini iki dakika aşağı alsam görev hakkında konuşmam gerekenler var" dediğinde annemin arkasındaki abimin kolunu tuttum sakin olması için sonra direkt cevapladım
"Tabiki komutanım estağfurullah"
Anneme sarılıp ayakkabılarını giydi ardindan bende bir ceket alıp ayakkabılarımı giydim tam merdivenlerden inerken abimse arkadan geliyordu annem bakınca "geçiricem anne" dedi ve merdivenlerden indik
İki sokak arkadaki parka gittik abim benim yanımda tolgaysa önümdeydi
"Konuş Tolga konuş" dedi abim bense bileğini tuttum her ne olursa olsun ona bir şey yapmasına izin veremezdim
"Dediğim gibi abi hepsi benim kalbime söz geçirmemem ondan gittim buralardan ama aradan yıllar geçmesine rağmen derin benim timime geldi ona bir şey yapmadım bu benim meselem değil vatan meselesiydi ama yemin ederim ne dokundum kardeşine nede yüzüne baktım sorabilirsin sonra derin sordu neden diye ben ne kadar zorlasamda en son oda öğrendi sonra da sadece komutanım dedi bana başka hiç bir şey olmadı bu yüzden de derine kızma abi olur mu? Çünkü o hiç bir şey yapmadı yapmıyorda sadece komutan asker ilişkimiz var ki derin istemediği sürece de böyle olucak"
" Ne diyorsun lan sen o senin kardeşin lan" diyerek tolga'ya vurdu
Tolga daha hamle yapmaya bile fırsat bulamadan, abim var gücüyle yumruğunu Tolga’nın yüzüne savurdu. Sert bir pat sesi parkın sessizliğini ve gecenin karanlığını yırtıp geçti. Tolga’nın başı darbenin şiddetiyle yana savruldu; dudağı patladı ve saniyeler içinde yanağına koyu bir kan sızdı. Abim yakasına yapışıp tekrar vurdu.
Hemen aralarına geçtim abimin göğsüne sarılıp onu geri ittim "abi nolur lütfen, lütfen yapma" Dediğimde tolgadan bir ses yükseldi
"Bırak derin bu senin arada kalacağın bir mesele değil"
Arkamı döndüp tolga'ya baktım "sus artık!" Şu an komutanım değildi sadece tolga'ydı
Tekrar abime döndüm gözlerim doldu "nolur abi yalvarırım dur yeter" dedim ama asla durmuyordu. Beni geçip hala vurmaya çalışıyordu.
"Çekil yolumdan Derin!" diye gürledi abim o an gözü dönmüş bir halde doğrudan Tolga’nın üzerine atıldı. Tolga kendini korumak adına ellerini siper etmeye çalışsa da, abimin peş peşe indirdiği öfke dolu yumruklar parkın soğuk zemininde yankılanıyordu. Tolga tek bir karşılık bile vermiyor, sadece abimin bu hıncını ve acısını üzerinden atmasına izin veriyordu.
"Yeter! Yeter dedim abi!" diye feryat ettim, sesimdeki o hıçkırık ve acı geceye yayıldı. Gözyaşlarım artık serbestçe yanaklarımdan süzülüyordu. "Öldüreceksin adamı! Yetmedi mi bu öfken, bu şiddetin?!"
Abim nefes nefese, göğsü inip kalkarak durdu. Yumruk sıkılı elleri havada asılı kaldı. Yüzündeki o deli öfke yavaş yavaş yerini büyük bir tükenmişliğe bırakırken, nefes nefese bana baktı.
Tolga ise arkamda, dudağından sızan kanı parmağının tersiyle silerken dimdik duruyordu. Gözlerinde ne bir kırgınlık ne de bir kızgınlık vardı; sadece benim bu hırpalanmış halime duyduğu o derin endişe okunuyordu.
"Derin..." dedi abim, sesindeki o sertlik kırılıp ufalırken. Elleriyle yüzümü avuçladı"Sen... Sen neden bu adam için benim karşıma dikiliyorsun böyle he güzelim?"
"Çünkü..." dedim, sesim titreyerek ama gözlerimi abimin gözlerinden bir an bile kaçırmadan. "Çünkü bende seviyorum abi" Allah belami verseydi keşke keşke şu an o şerefsiz gelip beni şu an vursaydı.
Abim yüzümü hala bırakmadı "abim güzelim bak korumak için yapma sen bana söylediğin de ne kadar sinirliydin ben gözlerinden gördüm yapma abim. Ben tolga'yı hiç bir zaman öldürmem ben o kadar kötü biri değilim, ben katil değilim abim bir insanı, geç bir insan olmasını bir Türk subayını öldürmem gülüm bunu en iyi senin bilmen lazım ama sen böyle bir şey dersen beni öldürürsün"
Gözlerimdeki yaşlar daha da arttı "a-abii" diyebildim sadece
Abim yutkundu, yutkunuşu boğazındaki çıkıntının hareketinden bile belli oluyordu. Gözlerinde öfke değil, kelimenin tam anlamıyla bir çaresizlik vardı.
"Yalan de..." dedi abim, sesi fısıltıdan ibaretti, yalvarır gibiydi. "Derin, güzelim... Yalan de, 'sinirden söyledim' de. Bir subay olarak, Timin lideri olarak... Karargâhtaki komutanınla... Yapma abim. Bize bunu yapma."
Zaten yalandı abi zaten gerçek değildi ama geri adım atamazdım bu daha da ateşi harlamak olurdu yutkunarak cevapladım ama nefes dahi anlamıyordum "değil abi" diyebildim sadece.
Abimse bu kelimeyle yıkıldı elleri yavaşça yüzümden kayıp düştü. Sanki bir anda bütün gücünü kaybetmiş gibi bir adım geriledi. Arkasında, parkın loş ışığında sessizce duran Tolga’ya çevirdi bakışlarını. Tolga’nın da o an yüzündeki bütün renk solmuştu. Az önce abimin indirdiği yumruklara sessizce göğüs geren o adam, şimdi duyduklarım karşısında adeta taşa dönmüştü.
Hiç bir şey demeden arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı
"Abi lütfen gitme. ABİ!" derken artık ne gözyaşlarımı tutabiliyordum. Nede bunu kaldırabiliyordum arkamı dönüp tolga'ya koştum. Gözlerimde hırstan başka bir şey yoktu. Şuan onu öldürmemek için elimde hiç bir tutunacak dalda yoktu. Yakasından tuttuğum gibi arkasındaki ağaca yasladım sırtını. Var gücümle ağaca vurdum sırtını
"Allah belanı versin, Allah... Senin... Belanı versin" bütün kelimeleri tek tek söylemiştim. "Senin sevgine sıçıyım sen, bu mu ya he güya seviyorsun ya ikinci kez canını yakıyorsun ikinci kez" yakasını asla bırakmıyordum. Yumruğunu olabildiğince sert bir şekilde sıktım ama vurmadım.
Yakasını bıraktım geriye çekildim biraz, kalbimdeki acının hattı hesabı yoktu. Sevmediğim biri yüzünden abimden olmuştum.
"Sen, seni hiç bir zaman affetmiycem tamam mı!" derken hala ağlıyordum "sen benim tek dalımı da kırdın sen benim çocukluğumu yıktın!" yaklaşıyordu belindeki silahı çekip bütün kinimle namlusunu göğsüne dayadım "sen, öldürmek istiyorum seni" derken sesim titredi ellerim titriyordu. Dayandigim bütün dağlar kırılıyordu.
Vur..." dedi Tolga, sesi rüzgârda yankılanan kırık bir fısıltıdan ibaretti. Gözlerini bir saniye bile kırpmadan, doğrudan yaşlarla dolup taşan gözlerimin içine baktı. "Vur gitsin Derin. Haklısın... Her şeyde haklısın. Senin o dağ gibi abini yıkan, senin o güzel gözlerinden bu yaşları akıtan ben olduktan sonra... Yaşamanın da bir anlamı yok zaten."
"Kes sesini!" diye hıçkırdım, elim zangır zangır titriyordu. Tetik parmağım buz kesmişti ama namluyu indiremiyordum. İçimdeki o nefret, o hırs ve çaresizlik parmaklarımı kasıyordu. "Sen ne biliyorsun ha?! Sen ne anlarsın can yanmasından?! Sırf senin o 'koruma' yalanlarının, o bastıramadığın duygularının yüzünden abim beni sildi! Ben yalan söyledim! Duydun mu?! Sevmiyorum seni! Hiçbir zaman da sevmiycem!"
Güçlerimin çekildiğini hissediyordum önünde yıkılmak yapacağım en büyük zayıflık olacaktı. Silahı tolgaya verdim. Silahı aldığı anda söze girdim
"Önüme çıkma tamam mı? Allah gerçekten belanı versin ya, abime ne diycem nasıl bakıcam suratına" dedikten sonra uzaklaştım biraz gittikten sonra arkamı döndüm tolga'yı artık görmüyordum bı ağacın kavuğuna yaslandım elim göğsümdeydi nefes alamıyordum.
Ağacın soğuk kabuğuna yaslandığımda, göğsümün üzerindeki o ezici ağırlık nefes almamı tamamen imkânsız hale getiriyordu. Dizlerimin bağı çözüldü, yavaşça o karanlık toprağın üzerine kayıp çöktüm. Ellerimle yüzümü kapattığımda, boğazımdan kopan hıçkırıklar geceye karışıyordu.
Sevmediğini biliyorum... demişti Tolga. Ama o an, o acının ve öfkenin içinde ona söylediğim o kelime —Hiçbir zaman da sevmiycem!— kendi içimde de bir şeyleri kökünden koparıp atmıştı. Sevmiyor muydum gerçekten? Belki de kalbimin en derininde bir yerlerde hissettiğim o bağ, şimdi ellerimi kana bulayan, abimi benden koparan bir lanete dönüşmüştü. Ve ben bu lanetin altında boğuluyordum.
Ne kadar süre o ağacınr dibinde, o buz gibi ayazda öylece kaldığımı bilmiyorum. Zaman, akan gözyaşlarımın arasında eriyip gitmişti.
Ağır adımlarla, sanki üzerimde tonlarca yük taşıyormuş gibi eve doğru yürümeye başladım. Apartmanın kapısından içeri girip merdivenleri tırmandığım her an, abimin o yıkılmış yüzü gözümün önüne geliyordu. Anahtarı kapıya sessizce sokup içeri süzüldüm. Evde derin bir sessizlik hâkimdi; herkes odalarına çekilmişti.
Kendi odama geçip kapıyı kapattığımda, yatağın kenarına çöktüm.
Sabahın ilk ışıkları pencerenin kenarından sızmaya başlarken, gözlerimi bir an bile kırpmamıştım.
Yatağımda otururken telefonuma bir bildirim düştü.
Tolga üsteğmen
"Tomris albay bu gün bizi bekliyor uçak saat ikide haberin olsun"
Niye çağırıyordu ki büyük bir şey olmadığı sürece pek izin günlerini yemezdi. Tolga'ya bişi yazmam gerekiyordu. Şu an komutanımdı ve dün gece olanlarin hepsi sivil hayattı.
"Anlaşıldı komutanım bilet işini nasıl hallediyim"
Yazdım ve gönderdim on on beş saniye sonra cevapladı.
"Her şey ayarlı sen sadece 1.30da havalimanında ol silah teslim noktasında bekle"
"Emredersiniz komutanım"
Dün geceden beri kimseyle konuşmamıştim abime bakacak yüzüm yoktu ama bu olayı da böyle bırakarak gidemezdim de. Belki uyanmistir diye odasına gittim kapıyı yavaşça açıp. İçeriye baktım.
Abim yatakta uzanmış tavanı seyrediyordu
"Abi..." dediğim anda gözlerim tekrar doldu sesim titredi
"Abi nolur bi dinle yalvarırım bak bu gün gidicem böyle gitmek istemiyorum" yatağın yanındaki komodine oturmuştum
"Dinliyecek hiç bir şey yok derin ben annemlere söylerim nişanı yaparsınız eğer istersende yaza düğünü yaparsınız"
Abimin o buz gibi, tek bir duygu barındırmayan sözleri başımdan aşağı kaynar su gibi döküldü. Kelimeler o kadar ağırdı ki, nefes alışım göğsümün ortasına bir taş gibi oturdu.
"Abi, sen ne diyorsun?!" diye feryat ettim, sesimdeki acı odayı doldurdu. "Ne nişanı, ne düğünü?! Sen beni dinlemiyorsun bile! Ben, bak nolur bu dinle ne nişanı gözünü seveyim"
"Dinliyecek hiç bir şey yok ben anneme anlatırım bir gün ayarlarınız geliriz hakkari'ye takarız nişanı merak etme. Ben seni ele günede muhtaç etmem ama o söylediğim hala geçerli sen beni öldürdün derin"
Kollarına sarıldım göz yaşlarım kollarından akarken bir kez daha yalvardım "abii nolur lütfen bak yalvarırım dinle yapma böyle"
Kolunu çekti ve yatakta doğruldu "dinliyecek hiç bir bok yok derin siz yapacağınızı yapmışsınız şimdi göreve mi gidiyorsun karagaha mı dönüyorsun ne yaparsan yap"
Dediği gibi kalkıp gitti odadan bense yatağının kenarında kalakaldım
Abimin odasından çıkıp gitmesiyle birlikte odada kalan o buz gibi boşluk, üzerime binen on tonluk bir kaya gibi ezdi geçti beni. Az önce söylediği o “nişanı yaparsınız, yaza düğünü yaparsınız” sözleri kulaklarımda uğuldayıp duruyordu. Beni kendi elleriyle, ömrümün en büyük cezası olan o yabancılaşmanın orta yerine bırakıp gitmişti.
Yatağın kenarında, dizlerimin üzerine çökmüş bir halde bir süre öylece kaldım. Ne ağlayacak gücüm kalmıştı ne de nefes alacak mecalim.
Esenboğa Havalimanı’na vardığımda saat tam 1.30’du. Silah teslim noktasının önünde, kalabalığın arasında siyah montuyla bekleyen Tolga’yı gördüm. Yüzündeki o solgunluk ve dünkü yumruğun izleri hâlâ duruyordu. Yanına adımlarken üzerimdeki o ölü toprağını silkelemeye, subay kimliğimi yeniden kuşanmaya çalıştım.
Yanına vardığımda başımı dik tutarak kısa bir selam verdim:
"Komutanım."
Tolga beni baştan aşağı süzdü; gözlerimin altındaki morlukları, o bitkin halimi gördüğü an çenesindeki kaslar gerildi. Ama dün geceki o sivil adam gitti, yerine yine subay Tolga geldi.
"Biletler ve geçişler hazır Teğmen," dedi, sesi net ve kararlıydı. "Doğrudan biniş kapısına geçiyoruz. Uçakta bu konuyu... ya da karargâha indiğimizde Tomris Albay’ın odasına girmeden önce konuşmamız gerekenler var."
"Konuşacak hiçbir şeyimiz yok komutanım," dedim, sesimdeki o buz gibi mesafe rüzgâr gibi çarptı yüzüne. "Dün gece sivil hayatta ne yaşandıysa orada kaldı. Siz komutansınız, ben teğmen. Karargâhta sadece işimizi yapacağız. Başka bir şey değil."
Tolga’nın göz bebekleri anlık olarak büyüdü. Ona karşı ördüğüm bu demir duvarın ne kadar keskin olduğunu anladığı o saniyede, yüzündeki o suçluluk duygusu daha da derinleşti ama bir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe sallayıp önden yürümeye başladı.
Uçağa bindiğimizde yan yana oturduk. Yolculuk boyunca ikimiz de bir birimize bakmadık. Benim sadece kafamda abimin dedikleri dönüyordu aklıma geldikçe istemsizce gözlerim yaşarıyordu.
Hakkari'ye iner inmez bizi Murat üsteğmen karşıladı. Onunla beraber karargaha gittik hızla üstümü değiştirdim ve Tomris albay kapısının önünde bekledim. Tolga gelir gelmez odaya girdik
Tomris Albay’ın makam odasının ağır ahşap kapısı arkamızdan kapandığı an, içerideki o buz gibi hava omuzlarıma bir demir levha gibi bindi. Masanın arkasında dimdik oturan Tomris Albay, ellerini masada birleştirmiş, gözlerini doğrudan bize dikmişti. Önünde duran o kalın, siyah dosya ise odadaki tek gerçekti. Ve ben ne olduğunu bile bilmiyordum
"Oturun çocuklar" dediğinde oturduk ama benim dikkatimi çeken tek bir şey vardı Tolga biraz daha rahattı sanki bir şeyler biliyormuş gibi ve gözleri sadece Tomris albayla benim aramda gidip geliyordu.
"Derin" dedi albay ilk defa sakince
"Emredin komutanım"
"Sizi çağırmamın sebebi seni rahatsız eden aramalar ve" durdu nasıl söyleyeceğini bilmiyor gibiydi
Ne diyeceğimi bilemedim sadece sorgular bakışlarla albaya bakmaya devam ettim.Tomris Albay masanın üzerindeki o kalın dosyadan gözlerini kaldırıp yavaşça Tolga’ya baktı. Tolga’nın yüzündeki o hafif rahatlık, şimdi yerini buz gibi ve keskin bir odaklanmaya bırakmıştı. Sanki albayın ne söyleyeceğini kelimesi kelimesine biliyordu.
"Evet komutanım sizi dinliyorum"
"Babanla ilgili derin daha doğrusu... Babanın ölümüyle ilgili"
Duyduklarımı sindiremedim sadece beynimde yeni sekmeler açılıyordu. "Nasıl yani komutanım"
"Böyle bir şeyi bizde asla düşünmüyorduk ama"
Yutkunuyordum babamla ilgili onun ölümüyle ilgili ne olabilirdi ki. Gözlerim Tomris Albay’ın yüzünde takılı kaldı. O an, o odadaki hava tamamen çekilmiş gibi nefessiz kaldım. Babam... Şehit düşen, bu vatanın topraklarına adını kanıyla kazıyan o adam... Ölümü hakkında bilmediğimiz, daha doğrusu bilmemiz bile istenmeyen ne olabilirdi ki?
"Komutanım..." dedim, sesim odanın içinde incecik bir cam kırığı gibi yankılandı. Ellerim dizlerimin üzerinde sıkıca yumruk olmuştu. "Babamın ölümü... Babam Tolga üsteğmenin babasıyla beraber şehit oldu 15 Temmuzda bunu sizlerde biliyorsunuz görüntüler var"
"İşte tam olarak öyle değil bu dosyada" eli dosyanın üzerine gitti "bambaşka bir gerçek var derin ama önden söyleyeyim bu soruşturma sana dokunabilir. Derin baban ölmeden önce telefonundan fetö unsurlarına bilgi sızdırmış"
O cümle odanın içinde bir bıçak gibi saplanıp kaldı. Beynimde çınlayan ses, sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi uzaktan uzağa geliyordu. Fetö unsurlarına bilgi sızdırmış...
Gözlerim sımsıkı kapalı, tırnaklarım avuç içlerime batarken nefes almayı unuttum. Babam... O şerefli üniformayla büyüdüğüm, adını her an gururla andığım, bu vatan uğruna canını verdiğini bildiğim babam... Bir hain gibi mi anılacaktı?
"Yalan..." diye fısıldadım, sesim nefessizlikten boğulur gibi çıkmıştı. Gözlerimi açıp doğrudan Tomris Albay’a diktim. Gözlerindeki o acı ama tavizsiz ifade, kelimelerin gerçeğini yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. "Yalan komutanım! Siz ne diyorsunuz?! Babam o darbe gecesinde, o şerefsizlere karşı göğsünü siper eden adamdı! Bilgi sızdırmak mı? Asla! Asla böyle bir şeyi yapmaz o!"
Tomris Albay masanın üzerindeki o sararmış belgelere, dijital dökümlere baktı.
"Derin, sakin ol ve dinle," dedi Albay, sesi bu kez daha katı ve mesafeliydi. "Bu belgeyi ilk gördüğümde ben de senin gibi inanamadım. Ama o geceye ait silinen hard diskler, IP adresleri ve o dönem babanın komutasındaki birlikten çekilen şifreli mesajlar... Her biri o adı işaret ediyor. Fakat işin aslı çok daha karanlık."
Gözlerim karşımdaki tolga'ya döndü "Sen..." dedim, sesim titreyerek ama içimdeki o zehirli öfkeyle dolup taşarak. "Siz bu yüzden mi böyle davranıyordunuz? Siz babamın... O şerefsizlerin kurbanı olduğunu mu biliyordunuz?"
Tolga yavaşça başını salladı. "Biliyordum Derin," dedi, sesi pürüzlü ve o kadar acı dolu çıkıyordu ki. "Babası bu vatan için o gece can veren bir subay olarak, bu gerçeği ilk öğrendiğimde dünyam başıma yıkıldı. Baban o bilgileri sızdırmadı... O alçaklar, babanı susturmak için o hesapları onun üzerine kurguladılar. O gece gerçekleri deşifre etmek üzereydi, bu yüzden onu harcadılar."
Başımı tekrar Tomris albaya çevirdim "komutanım inanmıyorsunuz demi? Sizde inceleye bilirsiniz yalan demi bir kumpas var demi?"
"Maalesef derin araştırmam lazım bu yüzden açıldı dosya eğer bu gerçekse..." Sözünü kestim
"Eğer gerçekse ben istifamı verir bir daha da değil buranın bir karakolun önünden bile geçmem ve beni tutuklarsınız"
"Sen yapmadan bile zaten öyle olacaktır ama soruşturma daha yeni açıldı. Sen böyle bir şeyden şüpheleniyor musun?"
"Asla komutanım ben bu yola babamın kanı yerde kalmasın diye çıktım babam o gün giderken kardeşim daha hatırlamaz bile başka hiç bir çocuk o duruma düşmesin diye çıktım bu yola"
"Tamam ama şimdilik en azından bu soruşturma sonucuna bağlanıncağa kadar malesef seni meslekten uzaklaştırmam lazım"
Gözlerim doldu başıma daha ne gelebilir derken beterin beteri geliyordu her gün başka bir şeyle sınanıyordum
Kelime odada yankılandığı an, sanki yer yerinden oynamış gibi başım döndü. Meslekten uzaklaştırma... Üzerimdeki bu üniforma, omuzlarıktaki rütbem, babamın adını onurla taşıdığım o tek sığınak... Her şey avuçlarımın arasından kayıp gidiyordu.
"Uzaklaştırma mı...?" dedim, sesim fısıltıdan ibaretti. Gözlerimden süzülen yaşları durduramıyordum artık. "Komutanım, siz ne diyorsunuz? Ben bu timin teğmeniyim! Babamın adını temize çıkarmak, o hainlerden hesap sormak için buradayım! Beni meslekten uzaklaştırmak... O şerefsizlerin ellerine koz vermekten başka ne anlama geliyor?!"
Tomris Albay masanın arkasında derin bir nefes aldı; yüzündeki o sert çizgilerin gerisinde bir teğmene değil, evladına acı bir haber veren bir komutanın ağırlığı vardı.
"Prosedür böyle Teğmen," dedi Albay, sesi acımasız bir kural gibi çarptı yüzüme. "Adı geçen subayın birinci dereceden yakını ve doğrudan hedefi olan bir personelin bu operasyonda aktif görev alması yönetmeliğe aykırıdır. Soruşturma sonuçlanana kadar açığa alınmak zorundasın."
Dünyam başıma yıkılmıştı. Abimin beni silmesi, evdeki o fırtına yetmiyormuş gibi şimdi de en güvendiğim, nefes aldığım o yerden, üniformamdan koparılıyordum. Beynim her abi sırasıyla koyuyordu.
Sağlık mülakatı sonucu, kuleli, harp okulundaki ilk günüm, hakkari'ye gelişim, ilk lojmana girişim hepsi bir balyoz gibi iniyordu beynime
Ayağa kalktım yaşlar aktı akacak sekilde duruyordu. "Siz nasıl isterseniz komutanım ç-çikabilir miyim?"
"Çık derin ama bu süreçte sadece lojmanda kalabilirsin bu gün ve yarın gitme sorgular olucak şehir dışına çıkamazsın gibi gibi şeyler geriye kalan bilgileri Tolga verir şimdi çık"
Yavaşça yutkundum ardından son kez albaya ardından da tolga'ya selam verip çıktım. Kapıyı kapattığım an uçurumdan atılmış gibi hissediyordum gözlerimi kapatıp yumruğu tutmaya çalıştım. Nereye gideceğimi bilmiyordum bir kitapta yazıyordu
"Koca şehre sığmadım" diyordu düşünmüştüm o an nasıl sığamaz ki koca şehre, SIĞMADIM
Bölüm etkileşimi
