31. bölüm / 40
İntikam Yemini"Beni öyle bir yalansız sev ki ki,İçindeki bütün yalanlar bana gelsin.Bir gün ölüm düşerse akına,Senin yerine benim canım verilsin." Ümit Yaşar Oğuzcan
Bölümler 40Şu an: "Beni öyle bir yalansız sev ki ki,İçindeki bütün yalanlar bana gelsin.Bir gün ölüm düşerse akına,Senin yerine benim canım verilsin." Ümit Yaşar Oğuzcan
- 1 giriş78 kelime
- 2 1. bölüm734 kelime
- 3 2. bölüm1.176 kelime
- 4 Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i... Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...625 kelime
- 5 Bazı başlangıçlar vardır hiç istenmeyen bir sonla biter bazı başlangıçlar vardır hiç hatırlanmayan bir sonla biter618 kelime
- 6 5. bölüm2.762 kelime
- 7 6. bölüm1.465 kelime
- 8 7. bölüm2.021 kelime
- 9 8. bölüm991 kelime
- 10 9. bölüm1.293 kelime
- 11 10 bölüm877 kelime
- 12 11 bölüm586 kelime
- 13 12. bölüm1.557 kelime
- 14 13. bölüm448 kelime
- 15 14. bölüm1.337 kelime
- 16 15. bölüm1.599 kelime
- 17 Sen askersin KATİL DEĞİL!779 kelime
- 18 tolga'nın kayıbı1.230 kelime
- 19 “Ölüm, bir aynadır; herkes kendi yüzünü orada kaybeder.” Necip Fazıl Kısakürek1.155 kelime
- 20 “Bir yüz silindi hayatımdan, aynalar bile eksik artık. Gidenin ardından kalan şey, susmayı öğrenmiş bir varlık.” — Cahit Sıtkı Tarancı631 kelime
- 21 20. bölüm1.214 kelime
- 22 21. bölüm1.147 kelime
- 23 Canavarlarla savaşan dikkat etmelidir ki kendisi de bir canavara dönüşmesin.1.511 kelime
- 24 Bölüm 231.713 kelime
- 25 Bölüm 24293 kelime
- 26 Bölüm 25849 kelime
- 27 Bölüm 261.273 kelime
- 28 Yüzün bir sis bulutu, silinmiş hafızamdan,Lakin kokun vurur geçer, en derin yaramdan1.587 kelime
- 29 Bölüm 283.397 kelime
- 30 "Sana bir şiir okurdum, anlardın.Şimdi bir şehir uzaktasın,Bütün şehirler gibi.Sen artık bir anısın." Özdemir Asaf3.308 kelime
- 31 "Beni öyle bir yalansız sev ki ki,İçindeki bütün yalanlar bana gelsin.Bir gün ölüm düşerse akına,Senin yerine benim canım verilsin." Ümit Yaşar Oğuzcan6.240 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 Bölüm 313.007 kelime
- 33 Bölüm 324.937 kelime
- 34 "Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?Kal, dedi, daha vaktin var,Tamamlanacak çok davan var." Necip Fazıl Kısakürek5.189 kelime
- 35 Bölüm 344.755 kelime
- 36 Bölüm 354.135 kelime
- 37 Bölüm 366.525 kelime
- 38 Bölüm 372.489 kelime
- 39 Bölüm 384.632 kelime
- 40 Bölüm 395.134 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tolga, "ne ölüme ne ölüne" lafını duyduğu an yüzündeki o mahcup ifade yerini buz gibi bir dehşete bıraktı. Gözleri kontrolden çıkmış bir korkuyla büyüdü. Aniden ileri atıldı, aramızdaki son mesafeyi de kapatıp kollarımı yakalamak istedi.
"Derin... Derin ne diyorsun?!" diye bağırdı. Sesi ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar kontrolden çıkmış çıkıyordu. "Saçmalama! Saçmalama, Allah aşkına saçmalama! Lafını geri al... Lütfen lafını geri alır mısın?!"
Gözyaşlarım yüzümü ıslatmaya devam ederken, kaskatı kesilmiş bir halde durdum. Başımı yavaşça iki yana salladım. Hayır dercesine... Dudaklarımı bile kıpırdatmadan, o kelimenin ağırlığını aramızda bıraktım.
Tolga elleri havada, ne yapacağını bilemeyerek bana doğru bir adım daha attı. Bakışlarındaki o yalvaran ton, dağ gibi adamı bir anda unufak etmişti.
"Derin ölüm falan deme..." dedi, sesi pürüzlü ve hırıltılı bir fısıltıya dönüştü. "Derin yapma... Yapma gözünü seveyim yapma..."
Daha fazla dinlemedim. Tolga’nın tek bir kelime daha etmesine, o sessizliğin içinde kendimi daha fazla parçalamaya izin vermedim. Onu o soğuk parkın ortasında, tek bir laf bile etmeden, arkamı dönüp terk ettim. Arkamdan geliyordu hızlı bir şekilde arkamı dönüp son kozumu oynadım.
"Sakın arkamdan gelmeye kalkma yoksa çok ciddi bir şekilde söylüyorum sana yemin ederim ki çeker silahı vururum."
Hızlı ve kesik adımlarla Yüksekova ayazına doğru yürürken, arkamda sadece dondurucu bir sessizlik ve karların altında ezilen adımlarımın sesi kaldı.
Parkı arkamda bıraktığım an bacaklarım benden bağımsız hareket etmeye başladı. Yürümüyordum, adeta kaçıyordum. Yüksekova’nın o dondurucu ayazı yüzümü bir kırbaç gibi keserken, sokakları, insanları, ışıkları görmeden sadece koştum. Göğsüm tıkalıydı, nefesim yetmiyordu ama durmadım.
Lojmanların kapısına nasıl geldiğimi, merdivenleri kaçar kaçar çıktığımı bile hatırlamıyorum. Gözlerimdeki yaşlar görüşümü tamamen kapatmıştı. Titreyen ellerimle cebimden anahtarı çıkarıp kilide sokmaya çalıştım. Anahtar metale çarptıkça çıkan o tiz ses koridorda yankılandı. Zorlukla çevirdim anahtarı. İçeri girer girmez kapıyı arkamdan hızla kapatıp kilitledim.
İşte o an, dış dünyayla olan son bağım da koptuğunda, kapının soğuk ahşabına sırtımı yaslayıp karların üzerine kayar gibi yere süzüldüm.
Dizlerimi göğsüme çekip başımı kollarıma gömdüm ve bağıra bağıra, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
İhanete uğramış gibiydim. Kalbimin ortasına koca bir bıçak saplanmış gibi hissettiğim bir ihanetti bu. Ben bu cevabı beklemiyordum ki... Ben sadece duymak istediğim o basit şeyleri arıyordum. "Arayamadım Derin," deseydi kabulümdü. "Olmadı abim, başaramadım, şartlar elvermedi," deseydi boynum kıldan inceydi. "Ben sana zaten gitmeden önce söylemiştim," deyip beni geçiştirse bile razıydım! Tek bir mantıklı ya da mantıksız bahane... Küçük bir abi açıklaması bile içimdeki o altı yıllık sızıyı dindirmeye yeterdi.
Ama beklediğim, düşündüğüm, ihtimal verdiğim binbir tülü cevabın arasından en imkansızı vurmuştu yüzüme.
Zihnimdeki o güvenli liman, 'Tolga abim' figürü tek bir cümleyle darmadağın olmuştu. Kendi kendimi yiyip bitirdiğim o yıllar, peşinden bu dağlara kadar geldiğim o sadakat... Hepsine koca bir leke sürülmüş gibiydi. Ellerimle yüzümü kapatıp kapının arkasında, o buz gibi koridorda çaresizce, katıla katıla ağlamaya devam ettim.
Bir an içimdeki o kör öfke patlama noktasına geldi. Kapının dibinde büzülüp kalmayı kendime yediremeyerek bir hışımla ayağa fırladım. Görüşüm gözyaşlarımdan tamamen bulanıklaşmıştı. Ne bulduysam, elime ne geldiyse tutup yere savurmaya başladım.
Masanın üzerindeki anahtarlığı, sehpadaki dergileri, vestiyerdeki eşyaları hırsla duvara fırlattım. Metalle ahşabın yere çarparken çıkardığı o sert sesler bile içimdeki o koca yangını bastırmaya yetmiyordu.
"Allah belanı versin!" diye bağırdım, sesim boş evde yankılanırken. "Allah belanı versin Tolga! Olmamalıydı ya... Olmamalıydı!"
Saçlarımı iki elimle kavrayıp kafa derimi acıtacak kadar sertçe çektim. Beynim durmuyordu. Zihnim tam da şu an, en olmadık anıları tek tek önüme sermeye başladı.
Yıllar öncesine gitti aklım... Bizim evin o geniş salonuna, ailece toplanıp yediğimiz o neşeli akşam yemeklerine... Masanın başında babamlar, yanımızda abim ve hemen karşımda Tolga. Gülüşmeler, tabak çanak sesleri...
Sonra Tolga’nın abime dönüp, yüzündeki o muzip gülümsemeyle beni gösterdiği o an geldi gözümün önüne:
"Abi bak bu kız yine rahat durmuyor," demişti Tolga gülerek. "Sokakta yürürken gidip millete sataşıyor, laf yetiştiriyor. Hiç söz dinlediği yok, al şununkini bir dizginle..."
ben de maşayı masaya pat diye bırakıp abime sığınmış, "Hayır abi yalan söylüyor!" diye cırlamıştım. "Yalan söylemesene abi ya! Kendi sataştı millete, suçu bana atıyor!"
O gülüşmeler, abimin Tolga’ya takılması, Tolga’nın bana 'küçük kardeş' muamelesi yapıp kafamı okşaması... O masadaki her bir detay, zihnime atılmış koca bir kazık gibi batmaya başladı.
"Yalan..." diye fısıldadım, öfkem daha da katlandı. "Hepsi yalanmış..."
Gözümün önüne gelen o anılar beni daha da çileden çıkardı. Salondaki koltuğa doğru yürüyüp üzerindeki bütün yastıkları hırsla söküp yere fırlattım, duvara çarptım. Hıncımı eşyalardan almaya çalışıyordum ama imkanı yoktu, o göğsümdeki daralma geçmiyordu.
Dizlerimin dermanı tamamen kesilince koltuğun önüne, buz gibi parkelerin üzerine çöktüm. Sırtımı koltuğun kenarına dayayıp bacaklarımı kendime doğru çektim.
Gözlerimi kapatıp başımı dizlerime gömdüm ve o geçmişin, o yok olan masumiyetin ardında yeniden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım
Koltuğun dibinde, gözyaşlarımın arasında ne kadar süre kaldığımı bilmiyorum. İçimdeki o koca yangın, yerini ağır ve halsiz bir karanlığa bıraktı. Zihnim ve bedenim pes etmişti. Sırtım buz gibi koltuğa dayalı, başım dizlerimin üzerinde öylece uyuya kalmışım.
Sabahın ilk ışıkları pencereden süzüldüğünde gözlerimi araladım. Her yerim tutulmuştu, göz kapaklarım ağlamaktan şişmiş ve ağırlaşmıştı. Ama o geceki kriz anı geçmiş, yerini dondurucu bir hissizliğe bırakmıştı. Yavaşça ayağa kalktım. Aynaya bile bakmadan üzerimi düzelttim, yüzüme buz gibi su çarptım. O çocuksu Derin, o hırçın kız dün gece o kapının arkasında ölmüştü.
Karargaha girdiğimde adımlarım her zamankinden daha dik ve sertti. Koridorda yürürken karşıdan Tolga’nın geldiğini gördüm. Eskiden olsa gözlerinin içine bakar, "Acaba beni tanıyor mu, niye böyle soğuk duruyor?" diye binbir şüpheyle kendimi yerdim. Şimdiyse bakışlarım tamamen boştu. Yüzüm bir katman buzla kaplanmıştı sanki.
Tam yanımdan geçerken duruşumu bozmadan, sesimdeki tek bir duygu kırıntısına bile izin vermeden başımla selam verdim.
"Sağ ol, komutanım," dedim. Buz gibi, pürüzsüz ve dürüst bir Askeri disiplinle.
Gözlerinin içine bakmadım. Yüzündeki o sarsılmış ifadeyi umursamadım bile. Yanından geçip gittim. Artık ne şüphe vardı içimde ne de bir beklenti. Sadece kaskatı bir kabulleniş.
Bugün karargahta herhangi bir operasyon veya devriye yoktu. Masama oturduğumda, duvarlara bakarken kafamda birden bir şey dank etti. Aynı havayı solumak, aynı koridorda yürümek, o adamın komutası altında emirlere uymak... Bu artık bir zırh değil, kendime verdiğim bir cezaydı. Birbirimizin gözüne baka baka bu mesleği yapamazdık.
Kararımı verdiğim an saniye bile düşünmedim. Masamdan kalkıp doğrudan tabur komutanının odasına doğru yürümeye başladım. Bu görevden, bu karargahtan geçici de olsa uzaklaştırılmam gerekiyordu. Başka türlü ayakta kalamazdım.
Tam tabur komutanının kapısına yaklaştığım sırada içeride bir hareketlilik sezdim. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim, yüzümdeki buz gibi ifadeyi koruyarak kapıyı iki kez sertçe çaldım.
İçeriden gür ve otoriter bir ses yükseldi:
"Gir!"
Kapıyı açıp içeri adımımı attığımda ilk anda masadaki Tomris Albay’ı gördüm. Fakat hemen yanında, haritanın başında duran silüeti fark etmem saniyemi almadı. Tolga buradaydı. Bir sonraki görevin detaylarını ve son durumu konuşmak için gelmişti belli ki. Yüzümdeki tek bir kası bile oynatmadan doğrudan esas duruşa geçtim.
"Teğmen Derin Tek kurt! Emredin komutanım!"
Sözlerim odada bir askeri disiplin yankısı bıraktı. Ardından duruşumu bir milim bile bozmadan önce Tomris Albay’a, sonra da yanındaki Tolga’ya buz gibi bir baş selamı verdim. Tolga’nın gözlerinin üzerimde olduğunu, bakışlarındaki o ağırlığı hissedebiliyordum ama o tarafa milim kadar bile odaklanmadım.
Tomris Albay gözlüklerinin üstünden bana bakıp elindeki evrakları masaya bıraktı.
"Ne oldu Teğmen? Niye geldin?"
Göğsüm hızla inip kalktı. Boğazımdaki o düğümü sertçe yutkunarak geriye attım. Sesimdeki soğukkanlılığı korumaya çalışarak konuşmaya başladım:
"Komutanım... Ben kendimi bu göreve artık layık görmüyorum. Başka bir görev yerine tayinimi isteme veya buradan gitme ihtimalim var mıdır? Çünkü burada ne sizi, ne de kendimi böyle bir yükün altında bırakmak istemiyorum."
Cümlem bittiği an odada öyle bir sessizlik oldu ki, duvardaki saatin tıkırtısı bile patlama gibi yankılandı.
Tomris Albay’ın yüzü bir anda kaskatı kesildi. Aniden sağ elini masaya vurarak ayağa fırladı. GÜM! Masadaki kalemlikler sarsıldı.
"Ne diyorsun sen Teğmen?!" diye kükredi Tomris Albay. Sesi odanın duvarlarında patladı. "Burası senin babanın hangarı değil! Kafana göre girip çıkabileceğin, dilekçe verip gidebileceğin bir yer hiç değil! Sen buraya özel bir birlikle, tırnaklarınla kazıyarak seçildin! Biz seni bu kadroya alana kadar neler çektik, ne süreçlerden geçtik haberin var mı senin?!"
Öfkeyle masanın etrafından dolanıp tam karşıma geçti. Gözlerinden adeta alev fışkırıyordu.
"Kendimi buraya layık görmüyorum ne demek kızım?! Burası vatan toprağı! Senin layık olduğun tek yer bu ülkenin her bir karış toprağıdır! Sen burada yer seçemezsin, görev beğenemezsin!"
Sertçe yutkundum. Duruşumu bozmadım ama sesimin hafifçe kısıılmasına engel olamayarak başımı hafifçe eğip konuştum:
"Komutanım... Sizi ve birliği sıkıntıya sokmak istemediğim için..."
Tomris Albay bu lafımla daha da çileden çıktı. İki adım daha atıp tam tepeme dikildi.
"Ne sıkıntısından bahsediyorsun sen kızım?!" diye bağırdı, sesi karargahın koridorlarında çınlayacak kadar gürdü. "Ne olmasından bahsediyorsun?! Ne saçmalıyorsun sen karşımda?!"
Tomris Albay öfkeyle soluyarak başını aniden haritanın başında kaskatı duran Tolga’ya çevirdi. Gözleri adeta ateş saçıyordu. İki adımda Tolga’nın hizasına gelip parmağını sallayarak kükredi:
"Üsteğmen Tolga! Ne oluyor burada?! Bu kız ne saçmalıyor bana?! Daha ilk günden ne demek görevden uzaklaşmak, yer değiştirmek?! Nedir bunun aslı astarı?!"
Tolga’nın yüzündeki bütün mimikler çekilmiş, adeta taştan bir heykele dönüşmüştü. Duruşunu bir milim bile bozmadan, buz gibi bir sesle cevap verdi:
"Komutanım, açıkçası hiçbir fikrim yok. Bu konuda tarafıma herhangi bir bilgilendirme yapılmadı."
O an göğsüme koca bir ağırlık oturdu. Yalan söylerken bile sesindeki o askeri disiplin, o soğukkanlılık tek bir milim şaşmıyordu.
Tomris Albay duyduklarıyla adeta çileden çıktı. Hışımla tekrar bana döndü, üzerime doğru bir adım atarken sesi odanın duvarlarını patlatırcasına çınladı:
"Sen daha kendi tim komutanına bir şey söylemeden, onu atlayıp bana mı çıkıp geliyorsun Teğmen?! Bu ne hadsizlik?! Sen kendini ne sanıyorsun burada?!"
Ağır... Yediğim laflar öyle ağırdı ki, her bir kelime sırtıma inen bir kırbaç gibi canımı yakıyordu. Tabur komutanından, üstelik Tolga’nın gözü önünde böyle bir fırça yemek, gururumu yerle bir etmişti. Yutkundum, dudaklarımı kilitledim, sadece esas duruşta gözlerimi tek bir noktaya dikip durdum.
Tomris Albay’ın azarı bittiği an, Tolga aradaki o gerilimi kesmek ister gibi söze girdi:
"Komutanım, müsaade ederseniz ben halledeyim. Bir yanlış anlaşılma olmuştur mutlaka. Ben düzelteyim, konuşayım Teğmenle."
Tomris Albay elini sertçe havada sallayarak lafı kesti:
"Bir zahmet Üsteğmenim, bir zahmet!" dedi, sesi tehditkar bir tona bürünmüştü. "Ve bir daha buraya bu tarz konularla gelirseniz, ikinizi de ne bu birlikte tutarım ne de başka bir yerde! Bütün askerlik hayatınızı yakar, yıkarım sizin!"
Albay son bir kez gözlerini bana dikti. Bakışlarındaki o sertlik içimi titretse de duruşumu bozmadım.
"Sen de bir daha sakın Teğmen... Sakın kendi tim komutanına bilgi vermeden, o seni bana yönlendirmeden buraya çıkıp gelemezsin! Şimdi çıkın dışarı!"
Tolga göğsünü kabartıp esas duruşa geçti, sert bir baş selamı verdi. "Sağ ol, komutanım!"
Ben de duruşumu bozmadan aynı sertlikte selamımı verip arkamı döndüm. Odadan çıktığımızda koridordaki o dondurucu sessizlik ikimizin üzerine çöktü. Tolga önde, ben iki adım arkasında hızlı adımlarla yürümeye başladık. Koridor boyunca tek bir kelime bile etmedi. Karargah binasından çıkıp bahçeye adım attığımızda, adımlarını kışlanın kenarındaki çam ağaçlarının olduğu, kimsenin olmadığı o kuytu alana doğru kırdı.
Ağaçların gölgesine geldiğimizde aniden durdu, arkasını dönüp bana baktı. Bakışları buz gibi, çeliktendi.
"Ağaçların oraya geçelim dedim, geçtik. Bu konuyu burada konuşacağız Teğmen," dedi. Sesi o kadar pürüzsüz ve emrediciydi ki içimdeki o öfke yeniden şahlandı.
Sertçe yutkundum, gözlerinin en derinine bakarak konuştum:
"Komutanım, neden böyle bir şeye izin verdiniz?! Bıraksaydınız da gitseydim! Neden lafı çevirdiniz orada?!"
Tolga üzerime doğru bir adım attı. Yüzündeki o soğuk komutan maskesi bir milim bile esnemiyordu.
"Kendine gel artık Teğmen!" diye kükredi, sesi alçak ama tehditkardı. "Burası senin keyfine göre girip çıkabileceğin, canın sıkılınca tayin isteyebileceğin bir yer değil! Ben senin sırf bu saçmalık yüzünden askerliğini yakmana izin vermem!"
(Ulan yeter artık ya! Valla yeter, fırça atmaktan, kızı her fırsatta azarlamaktan bıkmadı adam!)
Gözlerimi ondan kaçırmadan çenemi dikleştirdim. Yüzümdeki o sert zırhı korumaya çalışıyordum ama boğazımdaki o koca düğüm yüzünden sesimin titremesine engel olamadım. Ağlamayacaktım, tek bir damla bile düşmeyecekti gözümden ama sesim darmadağındı.
"Komutanım..." dedim, sesimdeki o bariz titremeyle. "Ben bu şekilde bu time iyi gelebileceğimi düşünmüyorum. Ben bunu... hem tim arkadaşlarımın hem de sizin güvenliğiniz için yapıyorum."
Tolga 'sizin güvenliğiniz' lafını duyduğu an gözleri bir anlığına kasıldı. Derin bir nefes alıp başını çevirdi, etrafta bizi duyan ya da gören biri var mı diye hızla göz attı. Çam ağaçlarının arasındaki o ıssızlığı kontrol ettikten sonra tekrar bana döndü. Sesindeki o kaskatı askeri ton ilk defa hafifçe kırıldı ama sözleri bir tokat kadar sertti.
"Derin, kendine gel..." dedi. Sesi pürüzlüydü. "Kendine gel Teğmen. Sen bu yola benim yüzümden çıkmadın. Sen bu yola babanın intikamını almak için çıktın! Ve benim gibi bir pislik yüzünden bu yolu yarım bırakamazsın. Benim gibi biri yüzünden o üniformayı, o askerliği yakamazsın! Anladın mı beni?!"
Anlamıyorum ya anlamıyorum beni benden daha iyi bildiği halde burada kalamayacağımı bildiği halde bunun nasıl yapabiliyordu neden yapıyordu.
"Komutanım nasıl istersen öyle olsun" daha fazla hiçbir şey diyemezdim çünkü aramızdaki rütbe bizim geçmişimizle alakalı değildi aramızdaki rütbe buranın kuralları ve disipliniydi
Ben bu cümleyi kurduktan sonra bir kaşı havalandı "Zaten öyle olacak teğmenim başka bir secenek sunulamaz" diyerek karargaha doğru gitti bende ters yöne gittim arka kapıdan girip ortak alana ilerledim koridora girer girmez gülüşme sesleri geliyordu.
Etraftan duyduğuma göre 5 yıldır beraberlermiş ve bu timi hiç dağıtmamışlar. Ben karışık bir tim kurulacağını düşünerek gelmiştim buraya ancak oluşan, zaten var olan bi time ben gelmiş oldum. Timle ilgili bir bilgim de yoktu kim neydi görevleri memleketleri hiç bilmiyordum. Odaya adımımı atar atmaz bütün sesler kesildi ve ayağa kalktılar
Elimle oturmalarını isarett ederek "oturabilirsiniz arkadaşlar" dedim timin hepsi buradaydı ve şuan en yüksek rütbeli bendim aralarında bende koltuğun boş kısmına oturdum
"Ee napıyorsunuz" dedim çünkü biraz tanımak istiyordum
İlk sözü timin en kıdemlisi olan Kıdemli Başçavuş Serhat aldı. Oturduğu sandalyede dikliğini bozmadan, tam bir askeri ciddiyetle konuştu:
"Tazeleme yapıyorduk komutanım. Müsaade ederseniz size de bir çay dolduralım?"
"Gerek yok, sağ ol Başçavuşum," dedim buz gibi bir tonla.
Serhat Başçavuş başıyla onaylayıp duruşunu bozmadan söze devam etti:
"Kıdemli Başçavuş Serhat ben, komutanım. 29 yaşındayım. Timin keskin nişancısıyım."
Hemen yanındaki Astsubay öne bir adım atıp hazır ola yakın bir duruşla kendini tanıttı. Yüzünde en ufak bir gevşeklik yoktu:
"Astsubay Kıdemli Çavuş Aras, komutanım. 24 yaşındayım. Timin patlayıcı uzmanıyım. Mühimmat ve EPY imhası bende."
Onun yanındaki genç Astsubay da bakışlarını bana sabitleyip ciddiyetle söze girdi:
"Astsubay Kıdemli Çavuş Ayaz, komutanım. 23 yaşındayım. Drone, sistem sızmaları ve muhabere sorumlusuyum."
En arkada, duvara yakın duran en gençleri duruşunu bir milim bile bozmadan dikleşti:
"Astsubay Çavuş Batuhan, komutanım. 21 yaşındayım. Timin istihbaratından sorumluyum her kılığa girebilirim."
Hepsi karşımda çakı gibi, amirlerine karşı göstermeleri gereken o mesafeli saygıyla duruyorlardı. Yüzümdeki dondurucu ifadeden mi yoksa odaya yaydığım o ağır havadan mı bilmem, kimse gereksiz tek bir kelime bile etmiyordu.
Serhat Başçavuş tekrar söze girdi:
"Beş yıldır bu kadroyla sahadayız komutanım. Tolga Üsteğmenim ve Murat Üsteğmenim komutasında görev yapıyoruz. Sizin timimize katıldığınızı öğrendik ama uzmanlık alanınızı henüz bilmiyoruz komutanım."
'Tolga Üsteğmenim' lafı geçtiği an boğazıma yine o dondurucu düğüm oturdu. İçimde bir yerler darmadağın oluyordu ama dışarıdan bakıldığında taştan bir heykelden farksızdım. Çenemi dikleştirdim, bakışlarımı dördünün üzerinde gezdirdim.
"Teğmen Derin Tekkurt," dedim, sesimdeki tek bir titremeye bile izin vermeyerek. "Yakın dövüş, pusu... Gerektiğinde, çok büyük olmadığı sürece bomba imhası. Birbirine bağlı 2-3 C4’ü hem patlatabilir hem de imhasını yapabilirim. Gerektiğinde sağlık; bir insandan mermiyi çıkartıp o yarayı dikebilirim. Gibi gibi şeyler arkadaşlar... İlerleyen zamanlarda tanırsınız zaten."
Sözlerim bittiğinde odada kısa bir sessizlik oldu. Sahadaki donanımımı bu kadar net ve duygusuz bir tonla sıralamam karşısında hepsi duruşunu daha da dikleştirdi.
"Sağ ol, komutanım!" sesi odada tek bir ağızdan yankılandı.
"Aranızda evli falan var mı? " Dedim
Serhat başçavuş girdi söze "ben varım komutanım iki yıllık bir evliliğim var güzeller güzeli birde karım 6 aylık hamile kendisi"
Güldüm biraz başımı onaylarcasına salladım "oh oh Allah bağışlasın sağlıkla kucaginiza almayı nasip etsin" dedim adam cidden aşıktı karısına bahsederken gözleri parlıyordu
"Amin komutanım" dedi
O sırada kapı iki kez sertçe çalındı. İçeriye giren kişi Murat Üsteğmen’di. Elindeki dosyaları masaya bırakırken bakışları doğrudan bana kaydı.
"Teğmenim," dedi başıyla hafif bir selam vererek. "İyi gördüm seni. Karargahtaki o kargaşaya rağmen ayaktasın."
"Görevimin başındayım komutanım," dedim ayağa fırlayarak.
Murat Üsteğmen eliyle 'oturun' işareti yaptı. "Aksini beklemezdim zaten. Ama dinlenmeniz için çok zamanınız olmayacak. Albay az önce emri onayladı. Bordo Bereliler ve Kara Kuvvetleri unsurlarıyla koordineli ortak bir sınır dışı operasyonuna gidiyoruz."
Odadaki bütün astsubaylar bir anda hazır ola geçti. Birkaç dakika önceki çay sohbeti, yerini saniyeler içinde çelik gibi bir askeri disipline bıraktı.
"Detaylar nedir komutanım?" diye sordu Aras, bakışları ciddileşerek.
"Meskun mahal baskını," dedi Murat Üsteğmen haritayı masaya açarken. "Suriye sınırının hemen ötesinde, istihbaratın tespit ettiği kritik bir hücre evi var. Batuhan’ın getirdiği veriler net. İçeride üst düzey bir lojistik sorumlusu var ve canlı alınması emredildi."
Tam o anda odanın kapısı tekrar açıldı.
Tolga içeri girdi. Yüzünde dünkü o yalvaran, çaresiz adamdan tek bir iz yoktu. Karşımda duran adam; bakışları soğuk, çenesi kenetlenmiş, üniformasının hakkını sonuna kadar veren kaskatı bir komutandı. Bakışları bir anlığına bana kaysa da gözlerimin içine bakmadan doğrudan haritaya yöneldi.
Hazırlıklar ne durumda Murat?" diye sordu Tolga. Sesi buz gibi ve pürüzsüzdü.
"Tim hazır Üsteğmenim. Emrinizi bekliyoruz," diye yanıtladı Murat.
Tolga gözlerini haritadan kaldırıp time baktı. Sonra bakışları en son bana geldi. Gözlerindeki o görünmez duvar, aramızdaki rütbe çizgisini bir kez daha kalınca çiziyordu.
"Teğmen Tekkurt," dedi, adımdaki 'Tekkurt' vurgusunu buz gibi bir resmiyetle yaparak. "Giriş unsurlarında Murat’ın hemen arkasında yer alacaksın. Çevre emniyeti ve yakın temas senden sorumlu. Hücre evine ilk giren gruptasın. Bir pürüz istemiyorum."
"Emredersiniz komutanım!" dedim, duruşumu bir milim bile bozmadan. Sesimdeki soğukkanlılık odadaki havayı daha da keskinleştirdi.
"Herkes mühimmatını tazelesin. On dakika sonra araçların başındayız. Çıkabilirsiniz," dedi Tolga.
Tim hızla odadan çıkarken ben de arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüm. Tam eşikten geçecekken Tolga’nın alçak ve sadece benim duyabileceğim bir tonla konuştuğunu hissettim:
"Dikkatsizlik istemiyorum Teğmen. Gözün açık olsun."
Arkamı dönmedim. Duraksamadım bile.
"Gözüm her zaman açık komutanım," dedim ve koridorun soğuk karanlığına doğru adımlarımı hızlandırdım.
Saatler sonra, Suriye sınırının ötesindeki o karanlık ve döküntü sokaklardaydık. Gece, zifiri karanlığı ve barut kokusunu üzerine örtmüştü. Meskun mahal operasyonları dağdakine benzemezdi; her pencere bir namlu, her kapı bir tuzak demekti.
Gözlerimi binanın ikinci katındaki kırık pencereye dikmiştim. Gece görüş gözlüğünün yeşil ışığı altında sokaktaki her hareket bir tehditti. Murat Üsteğmen sol tarafımda, duvar dibinde ilerliyordu. Tolga ise geride, timin komutasını ve çevre emniyetini yönetiyordu.
Telsizden Tolga’nın cızırtılı sesi geldi:
"Baskın unsurları, hedef binaya yaklaşın. İçeride hareketlilik var, dikkatli olun."
"Anlaşıldı komutanım," diye fısıldadı Murat. Bana baktı ve eliyle 'gir' işareti yaptı.
Sessizce kapıyı açıp içeri daldık. İçerideki koku ağır bir rutubet ve barut karışımıydı. Koridorda ilk temas sağlandı. Aniden patlayan silah sesleri dar alanda kulakları sağır edecek bir yankı bıraktı.
"Temas! Sağ kanat!" diye bağırdım, tüfeğimi doğrultup tetiğe basarken.
Karşı taraftan gelen yoğun ateş altında koridorun sonuna doğru ilerledik. Her şey saniyeler içinde gelişiyordu. Tam köşeyi dönerken karanlığın içinden çıkan bir gölgeye doğru hamle yaptım. Adam tetiğe bastı.
Sol kolumda devasa bir yanma hissettim. Kurşun sıyırmamış, doğrudan etimi delip geçmişti. Sırtım duvara çarptı, sol kolum anında boşa çıktı ve tüfeği tek elimle zapt etmek zorunda kaldım.
Acı şok gibi beynime sıçradı ama çığlık atmadım. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çene kemiklerim sızladı. Sağ elimle telsizin mandalına bastım. Sesimdeki titremeyi bastırmak için bütün irademi zorladım.
"Komutanım... Ben Teğmen Derin," dedim, nefes nefese. "Sol koldan yaralandım. Kan kaybı var ama ayaktayım. Tek destek ekip istiyorum, koridorun sonundaki odayı emniyete almam lazım..."
Sözlerimi henüz bitirmiştim ki telsizin diğer ucundan Tolga’nın çıldırmış gibi gelen sesini duydum:
"Derin?! Derin ne demek yaralandım?! Murat nerede?!"
Cevap vermek için ağzımı açtım.
Ama veremedim.
Tam arkamdaki dolabın gölgesinden çıkan bir silüet, tüfeğin dipçiğini bütün gücüyle enseme geçirdi.
Görüşüm bir anda kapkara oldu. Bakır tadı ağzıma doldu. Telsiz elimden kayıp yere düşerken, kulağımda sadece Tolga’nın telsizden gelen, çaresizlikten patlamak üzere olan o gür çığlığı yankılandı:
"DERİN! CEVAP VER! DERİN!"
Bedenim buz gibi betona yığılırken, beni sürüklemeye çalışan elleri hissettim. Ve zihnim tamamen karanlığa gömülmeden önceki son anımda, artık ne bir hırs ne de bir öfke vardı.
Sadece simsiyah bir boşluk.
Enseme inen o ağır darbenin yarattığı zifiri karanlık, kafamın içinde zonklayan devasa bir ağrıyla dağılmaya başladı.
Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi yavaşça aralandı. Görüşüm bulanıktı. Burnuma dolan ilk şey; rutubet, pas ve keskin bir kan kokusu oldu. Oturtulduğum tahta sandalyede ilk refleks olarak kollarımı hareket ettirmek istedim ama olmadı. Bileklerim arkadan sert bir halatla, eti kesecek kadar sıkı bir şekilde bağlanmıştı.
Darbe yüzünden zihnim hâlâ uyuşuktu. Bedenimi kontrol etmeye çalışırken sol kolumdaki o sızıyı başta tam algılayamadım. Ancak hafifçe kımıldadığım an, M72'nin eti yarıp geçen izi beynime alev gibi sıçradı. Sol kolumdan süzülen sıcak kan, parmak uçlarımdan aşağı, buz gibi betona tıp tıp damlıyordu.
"Ooo, günaydın güzellik," dedi karanlığın içinden yükselen, genizden gelen iğrenç bir ses.
Tavanın ortasından sarkan çıplak ampulün sarımsı ışığında, karşımdaki silüet netleşti. Üzerinde kirli bir hücum yeleği olan, yüzü gözü pislik içindeki adam sırıtarak bana doğru bir adım attı. Kirli parmaklarıyla çenemi tutmak için hamle yaptı.
Başımı hırsla geriye çekip yüzümü buruşturdum.
"Iyy, iğrençsin ya..." dedim, sesimdeki tiksintiyi hiç gizlemeden. "Ağzının kokusu buraya kadar geliyor, uzak dur benden."
Adamın yüzündeki o pişkince sırıtış bir anda kayboldu. Sinirle öne eğilip gözlerini dikti.
"Kes sesini!" diye bağırdı, Türkçe sözleri yuvarlayarak. "Nerede olduğunu, kimin elinde olduğunu unuttun galiba Teğmen! Burada kuralları biz koyarız."
Çenemi dikleştirdim. Sol kolumdaki o cayır cayır yanan acıya rağmen, bakışlarımı adamın gözlerine bir ok gibi sapladım. Sesimdeki soğukkanlılık odanın buz gibi havasında bir kırbaç gibi şakladı:
"Benimle düzgün konuş. Ben senin bu dağda gezdiğin çakallara benzemem! Türk askeri var senin karşında!"
Adamın gözlerinde bir anlık duraksama belirdi. Beklediği korkuyu, yalvarışı göremediği için bocalamıştı. Hırsla belindeki bıçağı çıkarıp plastik sapını sertçe yanağıma vurdu. Yüzüm yana kaydı ama dudaklarımı birbirine kenetleyip tek bir inilti bile çıkarmadım.
"Göreceğiz o askeri..." dedi hırlayarak. "Bakalım o kabadayı komutanın seni bu odadan çıkarabilecek mi?"
O an kafamın içinde bir şimşek çaktı. Tolga... Telsizde son duyduğum o feryadı geldi aklıma.
"Benim komutanım buraya geldiğinde," dedim, yüzüme yayılan o dondurucu ve kendinden emin tebessümle. "Sana konuşacak bir çene bile bırakmayacak. O yüzden tadını çıkar bu dakikaların."
Adam öfkeyle bıçağın sapını yüzüme doğru savurdu. Bıçak yanağımı sıyırıp geçerken keskin bir sızı yayıldı ama başımı milim eğmedim. Yüzüme süzülen ince kan şeritine aldırmadan, gözlerinin en derinine bakmaya devam ettim.
"Çok konuşuyorsun Teğmen," dedi hırlayarak. Bıçağın sivri ucunu doğrudan sol kolumdaki açık mermi yarasına bastırdı.
Dehşet bir acı beynime sıçradı. Görüşüm bir anlığına tamamen beyazladı. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çenemin kırılacağını sandım. Gözlerimden istemsizce tek bir damla yaş süzüldü ama dudaklarımdan tek bir inilti, tek bir ah sesi bile çıkmadı. Sandalyenin tahta bacakları bastırdığım güçten gıcırdadı.
"Söyle bakalım," dedi adam, bıçağın ucunu yaranın içinde hafifçe çevirerek. "Kaç kişisiniz? Diğerleri nerede
Sol kolumdaki acı beynimi zonklatıyordu ama dik duruşumdan bir milim bile ödün vermedim. Dudaklarımı hafifçe kıvırıp alaycı bir ifadeyle adama baktım.
"Şimdi söylemek gerekirse..." dedim, gayet rahat ve umursamaz bir tonla. "Ben ve cinlerim var. Üç kişiyiz biz. Geri kalanlarını bilmiyorum yani, beni çok ilgilendirmiyor."
Adamın gözleri öfkeyle açıldı. Beklediği cevabı alamamanın ve karşısındaki askerin onunla dalga geçmesinin getirdiği çıldırmışlıkla sağ yumruğunu gerip bütün gücüyle suratıma geçirdi.
GÜM!
Darbenin şiddetiyle kafam sertçe yana düştü. Görüşüm bir anlığına karardı, kulaklarım çınladı. Patlayan dudağımdan süzülen sıcak kan çeneme doğru akmaya başladı. Başıma giren o ağır ağrıya rağmen, ağır ağır başımı doğrulttum.
Dudağımdan süzülen kanı dilimle yavaşça yaladım. Ağzımdaki o paslı bakır tadını hissederken adamın gözlerinin içine baktım ve aniden kahkahayı bastım.
"Vursana lan bir daha!" diye bağırdım, gözlerimdeki o deli ve dondurucu ışıkla. "Vursana oğlum bir daha! Elin bu kadar mı basıyor senin?!"
Adam, karşısındaki kızın pes etmek yerine daha da gözünün dönmesi karşısında bocaladı, bir adım geri çekilip gözlerindeki o saklayamadığı dehşetle bana baktı
Adam öfkesinden köpürmüş bir halde hırıldayarak üzerime çullandı. Sağ elindeki o paslı, kirli bıçağın sapıyla bu sefer çeneme, kıkırdak kemiğimin hemen altına sert bir darbe indirdi.
Kafam geriye doğru sarsıldı. Soluk boruma oturan o ağır baskıyla ciğerlerim havasız kaldı, gözlerimden bir anlığına pırıltılar geçti.
"Ah...!"
Ağzımdan istemsizce kaçan o acı dolu nida, odanın rutubetli duvarlarında yankılandı. Dişlerimi hemen ardından birbirine öyle bir kenetledim ki çene kemiklerim sızladı. Isırdığım alt dudağımdan taze kan süzülmeye başladı. Ama o tahta sandalyedeki dik duruşumu bozmadım. Omurgamı bir milim bile eğmedim.
Zihnimin bir köşesi cayır cayır yanıyordu. Sol kolumdaki mermi yarası, o patlayan dudağımın sızısı, enseme inen dipçiğin zonklaması... Ama diğer köşesi inanılmaz bir soğukkanlılıkla doluydu. "Ağlamayacaksın," diyordum kendi kendime. "Tek bir damla gözyaşı dahi düşmeyecek bu şerefsizlerin önüne. Derin Tekkurt’sun sen. Babanın adını, o üzerindeki al bayrağın şerefini, başındaki örtünün ve taşıdığın üniformanın gururunu bu pisliklerin ayakları altına sermeyeceksin."
Adam birkaç adım geri çekildi. Yüzündeki o sırılsıklam ter ve kir tabakasını elinin tersiyle sildi. Bana bakarken gözlerinde sadece öfke değil, o beklediği biati, o emre amade duruşu görememenin getirdiği hastalıklı bir çaresizlik vardı.
"Sen ne sanıyorsun kendini ha?!" diye kükredi adam, odadaki paslı duvarları çınlatacak bir sesle. Odada volta atmaya başladı. Postalları çamurlu betona her çarptığında o iğrenç ses yankılanıyordu.
"Buraya gelip, o süslü üniformaları giyip, elimizden her şeyi alabileceğinizi mi sanıyorsunuz?! Sizin gibi iki tane çocuk gelip bu dağlarda, bu sokaklarda bizden hesap mı soracak?! Bak neredesin şimdi! Bak ne haldesin! O güvendiğin rütbelerin, o arkanı yasladığın komutanların nerede ha?! Hiçbiri yok! Bu odanın kapısı kapandığı an, senin o devletin de, komutanın da bu dört duvarın dışında kalır! Burada sadece ben varım. Senin canın, senin tek bir nefesin benim iki dudağımın arasında!"
Adamın konuşurken ağzından saçılan tükürükler sarımsı ampulün ışığında parıldıyordu. Sözleri bittiğinde göğsü öfkeyle inip kalkıyordu. Karşımda durdu, öne eğilip kirli nefesini tam yüzüme üfledi.
"Şimdi..." dedi, sesini alçaltıp o iğrenç tehditkar tona bürünerek. "Bana o giren birliklerin sayısını, haritadaki güvenli noktalarınızı tek tek anlatacaksın. Yoksa yemin ediyorum sana, bu odadan sadece ölüne basarak çıkarlar."
İçimdeki o yangın, adam konuştukça daha da alevlendi. Ama bu sadece öfke değil; çelikleşmiş bir gururun ateşiydi. Adamın 'komutanların nerede' deyişiyle zihnimde anlık bir fırtına koptu. Tolga’nın o dondurucu parktaki çaresiz yüzü, Tunceli'den beri peşinden koştuğum o altı yıllık sızı, kışladaki o sert bakışları... Hepsini bir kenara ittim. Şu an ne Tolga Üsteğmen vardı zihnimde, ne de kişisel kırgınlıklarım. Şu an sadece bir Vatan vardı.
Ağzımdaki kanı yavaşça yutkundum. Yüzüme, o adamın ömrü boyunca unutamayacağı kadar dondurucu, acımasız ve kendinden emin bir tebessüm yerleştirdim.
"Bitti mi?" diye sordum. Sesim kısık çıkmıştı ama kelimelerim bir ustura kadar keskindi.
"Ne?" dedi adam, şaşkınlıkla kaşlarını çatarak.
"Söylevin bitti mi diyorum?" dedim, başımı hafifçe yana yatırarak. "Çünkü çok boş konuştun. Bayağı uzun, bayağı masalsı anlatıyorsun da... Unuttuğun bir şey var çakal."
Adam sertçe çenemi kavradı, parmaklarını etime geçirdi. "Ne varmış unuttughum?!"
Gözlerimi onun gözlerinin tam ortasına çiviledim. Bakışlarımdaki o korkusuzluk karşısında parmaklarının hafifçe titrediğini hissettim.
"Unuttuğun şey şu," dedim, tane tane ve her bir kelimenin üzerine basarak. "Siz bu dağlarda, bu sokaklarda sadece saklanırsınız. Avlanırsınız. Biz ise buraya ölmeye değil, sizleri toprağa gömmeye geliriz. Dedin ya iki genç gelip diye ya türk devleti her zaman genç ve dinamiktir Benim komutanlarım, benim devletim o kapının arkasında değil... Ben neresindeysem, vatan orasıdır. Şimdi o elini çenenden çek ve o paslı maşalarınla elinden geleni ardına koyma. Çünkü ben bu sandalyeden bir Teğmen olarak kalkacağım, ama sen bu odadan sadece leş olarak çıkacaksın. Çünkü benim ölümüm senin elinde değil rabbim ne zaman uygun görürse o zaman kendini de böyle yücelterek mi ayakta duruyorsun?"
Adamın gözlerindeki o saniyelik irkilme, öfkesini en üst seviyeye çıkardı.
"Seni geberteceğim!" diye haykırdı.
Aniden arkasını dönüp kenardaki masanın üstünden ahşap, ağır bir sopayı kaptı. Hışımla üzerime yürüyüp sopayı doğrudan zaten yaralı olan sol omzuma doğru savurdu.
GÜM!
"Aah!"
Oğlum, o an sanki omuz kemiğim bin parçaya bölündü. Göğsümden sökülen o yırtıcı ah sesi odada çınladı. Bütün vücudum bir yay gibi gerildi. Görüşüm saniyelerliğine tamamen kapkara oldu. Beynimin içinde binlerce çan aynı anda çalmaya başladı.
Sopa omzuma vurdukça açılan yara yeniden fışkırır gibi kanamaya başladı. Sıcak kan, tüy gibi hafifleyen sol kolumdan aşağı süzülüyor, üniformamı ve oturduğum sandalyeyi sırılsıklam ediyordu.
Adam durmadı. Gözü dönmüştü. Sopayı bu sefer karın boşluğuma doğru savurdu.
"Söyle!" diye bağırdı her darbede. "Söyle ulan!"
GÜM!
"Ağhh...!"
Nefesim kesildi. Karın boşluğuma yediğim darbeyle akciğerlerim büzüştü, havayı içeri çekemedim. Ağzımdan dökülen o hırıltılı acı feryatla başım öne düştü. Islanan, kan ve toz içinde kalan siyah iğne oyası vual örtüm hafifçe öne kaymıştı ama duruşum yıkılmadı. Görüşüm bulanıklaşmış, tavanın ortasındaki ampul devasa bir ışık topuna dönüşmüştü.
İçimdeki o ses hafifçe fısıldadı: "Dayan Derin... Dayan kızım. Az kaldı."
Adam nefes nefese kalıp sopayı yere attı. Ahşabın betonda çıkardığı o sert ses odada yankılandı. Çenemden sertçe kavrayıp başımı geriye doğru kaldırdı. Yüzü yüzüme birkaç santim uzaklıktaydı. Yüzümdeki ve çenemdeki kanlar onun eline bulaşmıştı.
"Son şansın Teğmen..." dedi, ciğerleri sökülürcesine soluyarak. "Bir daha sorduğumda o dili konuşmazsa, o kolunu buradan kökünden koparırım."
Göz kapaklarım o kadar ağırlaşmıştı ki, açık tutmak için devasa bir savaş veriyordum. Ama bilincimin kaybolmasına izin vermedim. O karanlık uçuruma yuvarlanmayacaktım.
Ağzımdaki birikmiş kanı gırtlağımdan yukarı topladım. Başımı hafifçe öne sallıyormuş gibi yaptım. Adam cevabı alacağını sanıp kulağını ağzıma doğru yaklaştırdı.
"Söylüyorum..." dedim, cılız ve fısıltılı bir sesle.
"Ne? Ne diyorsun?" dedi sabırsızlıkla.
Yüzümü aniden ona döndüm ve ağzımdaki kanı tam gözünün, yüzünün ortasına püskürttüm.
Adam çığlık atarak geri çekildi, elleriyle yüzünü silmeye çalıştı. O an odadaki diğer iki adam silahlarına sarıldı.
Ben ise başımı arkadaki Tahta sandalyenin arkalığına dayadım. Yüzüme yayılan o kanlı, meydan okuyan, gözü pek tebessümle adamın yüzünü silişini izledim.
"Sana dedim..." dedim, nefesim kesik kesik çıkarken. "Sizin gücünüz bir Türk kadın askeri diz çöktürmeye yetmez. Vuracaksan adam gibi vur, uzatma."
Adam yüzündeki kanı hırsla silip gözü dönmüş bir halde yeniden üzerime yürüdü. Sol omzumu kavrayıp yarama bastırırken, diğer elindeki ahşap sopayı tekrar havaya kaldırdı.
Acı, bütün bedenimi bir elektrik akımı gibi sardı. Ama bu sefer çığlık atmadım. Ağzımdan çıkan o acı feryatları bastırmak için gözlerimi tavandaki o cılız sarı ışığa diktim. Gözlerimden akan kanlı gözyaşlarına rağmen sesimdeki o titremeyi sildim ve bağıra bağıra okumaya başladım:
"Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak!"
GÜM!
Sopa karnıma indi. Vücudum sarsıldı ama durmadım.
"Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!"
Adam çılgına döndü. Okuduğum her kıtada, o dizeler odanın rutubetli duvarlarında çınladıkça üzerime daha sert vurmaya başladı. Amacı beni susturmaktı ama her darbede sesim daha da gür çıktı:
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı."
Adam nefes nefese kalıp sopayı savurmayı kesti. Odadaki diğer teröristler bile o dondurucu korşusuzluk karşısında donup kalmıştı.
Dudağımdan akan kanı yere tükürdüm. Bakışlarımı adama dikip çenemi kaldırdı. Yüzümdeki o kanlı tebessümle kükredim:
"Yeter lan! Vuracaksan adam gibi vur amına koyduğumun çocuğu! Bu ne böyle, ben daha yeni ısınmaya başladım! Sağlam vur lan!"
Adam öfkeyle haykırıp sopayı bir kenara fırlattı ve bütün gövdesiyle üzerime atılıp sandalyeyi sertçe devirdi.
Sandalyeyle birlikte yanlamasına buz gibi, ıslak betona kapaklandım. Şakağım yere çarptı, görüşüm saniyelerliğine karardı. Bütün kemiklerim sızlarken başımı çamurlu zemine koydum.
Tam o an... Sağ parmaklarımın hemen ucunda, betondaki çamurun arasına batmış sivri ve keskin bir cam parçası hissettim.
Acıyı ve nefesimin kesilmesini çaktırmadan parmaklarımı avcumun içine doğru büktüm. Cam parçasını avcumun içine sıkıştırıp etime batmasına aldırmadan gizledim.
"Kaldırın şunu!" diye bağırdı adam yukarıdan.
İki kişi kollarımdan tutup hışımla beni havaya dikti, devrilen sandalyeyi doğrultup tekrar üzerime oturttular. Bileklerim arkadan hâlâ halatla bağlıydı ama artık avcumun içinde en büyük silahım vardı.
Adam tam karşıma geçip elini tekrar kaldırdığı an, ben arkada ellerimi hiç belli etmeden hareket ettirmeye başladım. Camın keskin ucunu bileklerimi sıkan o kalın ipe bastırdım.
Adam suratıma doğru bir yumruk daha savururken, ben arkada ipin liflerinin teker teker kopmaya başladığını hissediyordum
Arka tarafta cam parçasını bileklerimi sıkan halatın liflerine sertçe sürtmeye devam ettim. Cam avcumun içini kesiyor, taze kan parmaklarımdan süzülüyordu ama umurumda bile değildi. İpin son lifi de gürültüsüzce koptu. Bileklerim serbestti; ama bunu tek bir hareketimle bile belli etmedim. Elleri arkamda birleşik tutmaya devam ettim.
Liderleri öfkeyle kapıya doğru yürüyüp odadan çıktı. "Şununla biraz daha eğlenin," diye emretti dışarı çıkarken. "Ağzı açılsın biraz!"
Yan tarafta duran iki terörist iğrenç sırıtışlarıyla üzerime doğru adımladı. Biri sağımda, diğeri solumda durdu. Soldaki tam suratıma bir yumruk savurmak için kolunu gerdiği an...
Aniden ayağa fırladım!
GÜM!
Geriye savurduğum sağ botumla tam çenesinin altına devasa bir tekme indirdim. Adamın başı geriye sarsıldı, neye uğradığını anlamadan yere kapaklandı. Sağ taraftaki adam panikle belindeki silaha hamle yapacağı sırada aradaki mesafeyi bir sıçramayla kapattım. Sol elimle ensesindeki kafa derisini hırsla kavradım, başını geriye çektim ve avcumdaki keskin cam parçasını tereddütsüz boynuna saplayıp yana doğru çektim!
Sıcak kan yüzüme ve üzerimdeki üniformaya fışkırdı. Adam hırıldayarak yere yığıldı.
Kapının ağzında duran diğer ikisi silahlarını bana doğrultamadan, yerdeki adamın tüfeğini kaptığım gibi şarjörü üzerlerine boşalttım. İkisi de duvarın dibine kanlar içinde serildi. Odanın içi bir anda mermi kovanları ve barut dumanıyla doldu.
Ağır adımlarla, kanlar içindeki elimle tüfeği sıkıca kavrayıp odadan dışarı, koridora doğru koşmaya başladım. Sol kolumdaki mermi yarası felaket zonkluyor, karnımdaki darbelerin acısı her adımda ciğerimi söküyordu. Ama durmadım.
Koridorun sonuna doğru koşarken aniden köşeden o büyük rütbeli adam çıktı!
Göz göze geldiğimiz an hamle yapmama fırsat kalmadan göğsüme doğru atıldı ve ayağıyla zaten parçalanmış olan karnıma devasa bir tekme indirdi!
GÜM!
"Ağhh...!"
Karnıma yediğim o kaçıncı darbeydi, sayısını unutmuştum. Görüşüm tamamen karardı. Bacaklarımın dermanı kesildi ve döküntü betonun üzerine Kapaklandım. Ağzımdan kanlı bir salya döküldü. Havayı içeri çekemiyordum, ciğerlerim kilitlenmişti.
Yerde acı içinde kıvranırken adam üzerime doğru adımladı. Yerdeki tüfeği ayağıyla uzağa fırlattı. Yüzümde, yerdeki toz ve kan karışımının ortasında doğrulmaya çalıştım. Sağ bacağımla ona doğru bir tekme savurmaya çalıştım ama adam hiç zorlanmadan bacağımı savuşturdu.
Öfkeyle üzerime eğilip postalıyla bir kez daha, tam yaralı karnımın üzerine bastırdı.
"Yeter bu kadar kabadayılık Teğmen..." dedi hırlayarak.
Sertçe yüzümü betona yapıştırdı. Cebinden çıkardığı kalın bir enjektörün kapağını dişleriyle söküp attı. Berrak, yoğun sıvıyı doğrudan boynumdaki damara sapladı.
İğnenin soğuk ucu etime girdiğinde içimden devasa bir uyuşukluk dalgası yayıldı. Beynimin içindeki sesler yavaş yavaş uzaklaştı. Tavan, koridor ve adamın iğrenç yüzü bir sis perdesinin arkasında kayboldu. Bedenim tamamen pelteye döndü, göz kapaklarım kapandı.
Zihnimdeki o koyu karanlık, bileklerimdeki devasa bir çekilme ve omuzlarıma binen dayanılmaz bir ağırlık hissiyle yarıldı.
Gözlerimi çok zorlukla araladım. Ayaklarımı yere basamıyordum.
İki bileğimden sert ve kalın halatlarla tavandaki demir kancaya bağlanmış, duvara asılı bir şekilde duruyordum. Bedenimin bütün yükü incinmiş omuzlarıma ve bileklerime binmişti. Parmak uçlarım betona hafifçe değiyor ama dengemi sağlayamıyordu.
Başım öne düşmüş, kan ve ter içindeki örtüm omuzlarıma doğru sarkmıştı. Yüzümdeki kesikten akan kanlar çenemden süzülüp göğsüme damlıyordu.
Işık yine o sarımsı, cılız ampuldü. Ve karşımda, kollarını göğsünde birleştirmiş, bu halimi doymak bilmez bir nefretle izleyen o adam duruyordu.
Adam, tavandan sarkan demir kancaya asılı haldeki bedenime bakıp pişkince sırıttı. Adımlarını ağır ağır üzerime doğru attı. Yüzümdeki ve göğsümdeki kan izlerini süzerek belinden o ağır, deri kaplı copu çıkardı.
"Hâlâ o dik kafan eğilmedi değil mi Teğmen?" dedi hırıldayarak.
Cobu bütün gücüyle zaten ezilmiş, morarmış karın boşluğuma savurdu.
GÜM!
"Ağhh...!"
Bütün bedenim tavan askısında bir salıncak gibi sallandı. Ciğerlerimdeki son hava kırıntısı da dışarı fırladı. Görüşüm saniyelerliğine tamamen kapkara oldu, ağzımdan taze bir kan damlası süzülüp çenemden aşağı aktı.
Adam durmadı. İkinci darbeyi sol kaburgama doğru indirdi.
GÜM!
"Ağh...!"
Bileklerimi sıkan o sert ip etimi kesiyor, omuz kemiklerim yerinden çıkacakmış gibi sızlıyordu. Ama o kaskatı uyuşukluğun ve acının ortasında, içimdeki o son can havli şahlandı. Ağzımdaki bakır tadını yutkundum. Başımı yavaşça kaldırdım, kan bürümüş gözlerimi adama diktim.
Adam başardığını sanıyordu. Yıkıldığımı, bittiğimi zannedip o iğrenç, kendinden emin gülüşüyle bana doğru bir adım daha yaklaştı. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp çenemi tutmak için elini kaldırdı.
İşte o an!
Bileklerimi yukarıdan tutan kalın halata bütün irademle, o kaskatı kesilmiş iki elimle sımsıkı sarıldım! Vücudumun bütün gücünü kollarımda toplayıp kendimi yukarı doğru çektim ve bacaklarımı bir kırbaç gibi havaya fırlattım!
Bacaklarımı bir makas gibi adamın boynuna geçirdim! İki bacağımla boynunu kilit gibi sıktım, ayaklarımı arkadan birbirine kenetledim.
Adam neye uğradığını şaşırdı! Gözleri yuvalarından fırladı, elleri panikle bacaklarıma yapıştı. Beni aşağı çekmeye, o ölümcül kilidi kırmaya çalıştı ama imkanı yoktu. Halata tutunan kollarımın gücüyle kendimi yukarıda sabitledim, bacaklarımdaki bütün baskıyı adamın gırtlağına bindirdim.
"Hgh... hgggh!..."
Adamın nefesi kesildi. Yüzü saniyeler içinde morarmaya, gözleri kanlanmaya başladı. Elleri bacaklarımı çaresizce tırmalıyor ama kilit milim gevşemiyordu. Bedenimin, acımın ve içimdeki o devasa öfkenin bütün yükünü o kilide yükledim.
Kulağına doğru eğildim. Soluk soluğa, buz gibi bir fısıltıyla konuştum:
"Sana söylemiştim... Türk askeri diz çökmez."
Ve tek bir seri hamle!
Gövdemi havada sertçe sola doğru burkup bacaklarımla adamın başını zıt tarafa hırsla çevirdim!
ÇIRT!
Kuru bir kemik kırılma sesi odanın dondurucu sessizliğinde çınladı.
Adamın elleri anında bacaklarımdan boşa çıktı gözleri sabitlendi. Bacaklarımı gevşettiğim an, teröristlerin o rütbeli lideri cansız bir çuval gibi betona kapaklandı.
Tavandaki halata asılı halde, göğsüm hızla inip kalkarken yerdeki leşe baktım. Yüzümdeki kanların arasından, o dondurucu ve zafer dolu tebessüm yeniden belirdi.
Asılı olduğum demir kancaya doğru kendimi son bir can havliyle yukarı çektim. Omuzlarım patlayacak gibi sızlıyordu ama kollarımın bütün gücünü kullanarak halatın düğümünü kancadan yukarı kaydırdım ve kendimi serbest bıraktım.
İki ayağımın üstüne sertçe betona düştüm. Dizlerim acıdan kırılacak gibi oldu ama yıkılmadım. Bileklerimdeki halat gevşemişti, ellerimi birkaç sert hamleyle ipten tamamen kurtardım.
Yerde yatan adamın leşine doğru eğildim. Belindeki Glock marka tabancayı ve göğsündeki telsizi saniyeler içinde söküp aldım. Odadan fırlayıp koridorun karanlığına doğru koşmaya başladım. Bedenimdeki her bir yara, yediğim her bir darbe alev alev yanıyordu ama durmak ölüm demekti.
Koridorun sonundaki döküntü, karanlık bir mühimmat odasına girdim. Boş ahşap sandıkların arkasına sinip yere çöktüm. Sırtımı soğuk duvara dayayıp derin derin nefes aldım. Görüşüm açılıp kapanıyordu, kan kaybı yüzünden bilincim gitgel yapıyordu.
Ellerim titreyerek telsizi kaldırdım. Frekans ayarını ezberimdeki karargah koduna getirdim. Mandalını sıkıca kavrayıp parmağımı bastım. Sesimdeki o acıyı ve halsizliği bastırmak için bütün irademi topladım:
"Mavi-1, burası Teğmen Derin! Mavi-1, sesim geliyor mu?!"
Telsizin diğer ucundan bir anlık cızırtının ardından panik dolu, gür bir ses yükseldi. Tolga’nın sesiydi bu... Çıldırmış gibi, nefes nefese bir ses:
"DERİN?! Derin sen misin?! Neredesin, iyi misin?!"
"Komutanım..." dedim, nefesim kesik kesik çıkarken. "Ağır derecede yaralıyım... Sol koldan mırıltı var, vücutta darbe ve kan kaybı yüksek. Hücre evinin alt katındaki depolar bölgesindeyim. Mevki: Sınırın iki kilometre güneybatısı, 42-18 koordinatları... Hücre evi lideri etkisiz hale getirildi. Destek... destek istiyorum..."
Telsizden Tolga’nın bağırtısı çınladı:
"DAYAN DERİN! SAKIN KAPATMA! GELİYORUZ, GELİYORUZ KIZIM DAYAN!"
Telsiz elimden kayıp betona düştü. Başım duvara yaslanırken, karanlığın beni yeniden yutmasına izin verdim. Ama bu sefer yüzümde zaferin tebessümü vardı.
Bölüm etkileşimi
