İntikam Yemini kitap kapağı

39. bölüm / 40

İntikam Yemini

Bölüm 38

Vaveyla Yazarı: Elara Ates

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: Bölüm 38
  1. 1 giriş78 kelime
  2. 2 1. bölüm734 kelime
  3. 3 2. bölüm1.176 kelime
  4. 4 Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i... Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...625 kelime
  5. 5 Bazı başlangıçlar vardır hiç istenmeyen bir sonla biter bazı başlangıçlar vardır hiç hatırlanmayan bir sonla biter618 kelime
  6. 6 5. bölüm2.762 kelime
  7. 7 6. bölüm1.465 kelime
  8. 8 7. bölüm2.021 kelime
  9. 9 8. bölüm991 kelime
  10. 10 9. bölüm1.293 kelime
  11. 11 10 bölüm877 kelime
  12. 12 11 bölüm586 kelime
  13. 13 12. bölüm1.557 kelime
  14. 14 13. bölüm448 kelime
  15. 15 14. bölüm1.337 kelime
  16. 16 15. bölüm1.599 kelime
  17. 17 Sen askersin KATİL DEĞİL!779 kelime
  18. 18 tolga'nın kayıbı1.230 kelime
  19. 19 “Ölüm, bir aynadır; herkes kendi yüzünü orada kaybeder.” Necip Fazıl Kısakürek1.155 kelime
  20. 20 “Bir yüz silindi hayatımdan, aynalar bile eksik artık. Gidenin ardından kalan şey, susmayı öğrenmiş bir varlık.” — Cahit Sıtkı Tarancı631 kelime
  21. 21 20. bölüm1.214 kelime
  22. 22 21. bölüm1.147 kelime
  23. 23 Canavarlarla savaşan dikkat etmelidir ki kendisi de bir canavara dönüşmesin.1.511 kelime
  24. 24 Bölüm 231.713 kelime
  25. 25 Bölüm 24293 kelime
  26. 26 Bölüm 25849 kelime
  27. 27 Bölüm 261.273 kelime
  28. 28 Yüzün bir sis bulutu, silinmiş hafızamdan,Lakin kokun vurur geçer, en derin yaramdan1.587 kelime
  29. 29 Bölüm 283.397 kelime
  30. 30 "Sana bir şiir okurdum, anlardın.Şimdi bir şehir uzaktasın,Bütün şehirler gibi.Sen artık bir anısın." Özdemir Asaf3.308 kelime
  31. 31 "Beni öyle bir yalansız sev ki ki,İçindeki bütün yalanlar bana gelsin.Bir gün ölüm düşerse akına,Senin yerine benim canım verilsin." Ümit Yaşar Oğuzcan6.240 kelime
  32. 32 Bölüm 313.007 kelime
  33. 33 Bölüm 324.937 kelime
  34. 34 "Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?Kal, dedi, daha vaktin var,Tamamlanacak çok davan var." Necip Fazıl Kısakürek5.189 kelime
  35. 35 Bölüm 344.755 kelime
  36. 36 Bölüm 354.135 kelime
  37. 37 Bölüm 366.525 kelime
  38. 38 Bölüm 372.489 kelime
  39. 39 Bölüm 384.632 kelime · Okuduğun bölüm
  40. 40 Bölüm 395.134 kelime

Saat dört sularında uyandım ufak bi esnemeyle karışık çarpılmadan sonra yataktan doğruldum bu gün mecburiyetten askeriyenin misafirhanesinde kalmıştım. Lavoboya girip soğuk suyu yüzüme çarptım.
Soğuk suyu yüzüme birkaç kez daha çarptım. Aynadaki yansımama baktığımda, ıslak saçlarımdan süzülen su damlaları yüzümdeki o henüz tam kapanmamış yara izinin üzerinden süzülüyordu. Aynadaki gözlerimin altı hafif morarmıştı başörtümü kafama dolayıp misafirhaneye geçtim tekrardan burada kıyafetlerim olmadığı için üniforma ile uyumuştum. Dün nöbetçiden istediğim Spor kıyafetlerini giyip, postallarımın iplerini sımsıkı bağladım.
Tolga’nın "Şafakla birlikte sahadasın" sözü zihnimde çınlıyordu. Onu iyi tanıyordum; şafak sökmeden sahada olmazsam o disiplin kırbacını sırtımda hissettirmekten bir an bile tereddüt etmezdi.
Misafirhaneden çıkıp doğrudan içtima alanına, spor sahasına doğru adımladım. Postallarımın sert zeminde çıkardığı tıkırtılar, sessiz karargâhta yankılanıyordu. Sahaya vardığımda nöbetçi ışıklarının altında tek bir karartı duruyordu.
Tolga Üsteğmen
Daha şafak sökmemişti ama o, elinde kronometresiyle, üzerinde siyah spor kamuflajıyla sahanın ortasında dikiliyordu. Ağzından çıkan buhar soğuk havaya karışıyordu. Beni gördüğünde bileğinde duran saate baktı, ardından gözleri yavaşça bana döndü.
Yürüyüşümü bozmadan karşısında durdum, sert bir selam verdim.
"Teğmen Derin Tekkurt, emrinizdeyim komutanım!"
Tolga elindeki kronometreyi parmaklarının arasında çevirirken gözlerini üzerimde gezdirdi. Yüzünde ne bir acıma ne de başka bir şey vardı; tamamen katı, profesyonel ve tavizsiz bir komutan duruyordu karşımda.
"Dört dakika geç kaldın Teğmen," dedi, sesi ayaz kadar soğuk ve keskindi.
"Komutanım, saat tam 04.30—"
"Senin saatin mi benim saatim mi esas teğmen"
"Haklısınız komutanım"
"Tamam şimdi bekle timi, bu gün Murat olmayacak timin başında sen varsın anlaşıldı mı"
"Anlaşıldı komutanım" diyerek hazır olda beklemeye başladım iki dakika sonra tim üyeleri koşar adım geldi. Arkama sıra olup sayılarını almama yardımcı oldular, sayılarının bildirip sıranın sağ en başına geçtim.
Tolga Üsteğmen, karşımızda çelikten bir heykel gibi dikilmiş, elindeki kronometreyi çenesine doğru hafifçe kaldırarak timi gözleriyle süzdü. Sabahın o zifiri ayazında, hepimizin ağzından çıkan buharlar birbirine karışıyordu. Karşısında duran tim, Gölge Timi’ydi; haritada yeri yazmayan, adı anıldığında adamın kanını donduran cinsten adamlar.
"Gölge!" diye gürledi Tolga Üsteğmen’in sesi. Sesi karargâhın soğuk beton duvarlarında yankılandı. "Görüyorsunuz, Teğmeniniz yaralı haliyle bile sizden önce sahada! Ama siz hala uyuyun demi beyler ee tatlı mıydı uykunuz he!?"
Ayazı tutup sordu tekrardan "tatlı mıydı uykunuz he ayaz" sabah sabah ne yapacağını bilemeyen ayaz
Gür bı sesle bağırdı "hayır komutanım"
"Niye geç kaldınız lan o zaman yürek mi yediniz akşam?" Timin önünde bir ileri bir geri gitti neyin abartısını yapıyordu ki.
Gözleri bana kaydı Sadece sınayan, pes etmemi bekleyen katı bir komutan bakışıydı bu.
"Isınma koşusuyla başlıyoruz," dedi kronometrenin düğmesine basarak. "On kilometre! En arkada kalana, parkurun sonunda yüz şınav ceza. Teğmen Tekkurt, tempo sende! Marş marş!"
"Sağ ol!" diye bağırdı tim arkamda tek bir vücut gibi.
"Tempo marş!" diyerek sol ayağımla toprağa bastım ve koşuyu başlattım. İlk saniyeler tempo güzeldi sonrasında yüzümdeki yara güzel güzel sızlamaya başladı. Kolumda şimdilik bir şey yoktu. Yolun yarısına gelmemistik daha, karşımda dikilen Tolga ile duraksadım timde benimle beraber durdu yerimizde adımlıyorduk.
"Teğmen komando marşıyla devam edin. Sesi kısık çıkanın sesi titreyenin bir sonraki yeri anasının yani olur anlaşıldı mı!?"
Tüm tim aynı anda "emredersiniz komutanım" dedik sonrası da ben girdim söze
"Söyleyeceklerimi yüksek sesle tekrar et" ve başladım koşmaya.
"Bir kar yağar ince ince"
Tim yüksek sesle devam etti "bir kar yağar ince ince"
"Komandonun hali nice"
"Komandonun hali nice"
"Bir operasyon var bu gece"
"Bir operasyon var bu gece"
Koşmaya devam ettik ben söyledikçe onlar bağırdı onlar bağırdıkça ben söyledim.
Onuncu kilometrenin sonuna yaklaştığımızda ter sırtımdan aşağı buz gibi iniyordu. Göğsüm körük gibi inip kalkıyor ama adımlarımda en ufak bir aksama olmuyordu. Sahanın başlangıç noktasına, Tolga Üsteğmen'in durduğu yere doğru döndüğümüzde marşı kestim.
"Kıta, dur!" diye komut verdim tam hizasına geldiğimizde. Bütün tim "şırrak!" diye tek bir ses çıkararak aynı anda durdu.
Nefes nefeseydik. Bembeyaz buharlar çıkıyordu ağzımızdan. Tolga Üsteğmen, elleri arkasında, gözleri doğrudan benim üzerimde olacak şekilde karşımızda dikiliyordu. Yüzündeki o taş gibi ifade milim oynamamıştı. Beni sınamaktan zevk alıyor gibi bir hali vardı; içimdeki o kopan fırtınayı, tutmaya çalıştığım acıyı görebildiğini biliyordum.
Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Tam önümde, nefesini yüzümde hissedeceğim kadar yakın bir mesafede durdu.
"Sesi titreyenin anasının yanı demiştik," dedi alçak ama tehditkâr bir sesle. "Senin sesin titredi mi Teğmen?"
Gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadan, çenemi hafifçe kaldırarak aynı tonda cevap verdim "Gölgenin sesi titremez komutanım"
"Göreceğiz, göreceğiz" diye başını salladı "ısınma yeter boks ringine uzun zamandır kimse dövüşmüyor" dedi.
Beynimin ücra köşelerinden şu ses geldi kulağıma "biz kafes horozumuyuz anasını satayım ne dövüşü" ve zihnim gene haklıydı biz horoz muyuz tabiki de bu sorunun cevabı sadece bendeydi neyse gittik içeriye.
Hepimiz yerdeki tatamilerin etrafında rahatda bekliyorduk sonra kapıdan sallana sallana Tolga girdi.
"Eee beyler, bayanlar hazır mıyız?"
Kimseden çıt çıkmadı sonra tekrar sordu "soru soruyorum ln cevap versenize"
Bu sefer herkesden tek bir ses yükseldi "hazırız komutanım"
"Güzel," dedi ellerini birbirine vurarak. Çıkan tok ses kapalı salonda yankılandı. "Madem hazırsınız, o zaman kural yok. Nakavt olan elenir, pes eden bu salondan sürünerek çıkar."
Ringe doğru iki adım attı, ardından arkasını dönüp bana baktı.
"Teğmen Tekkurt," dedi buz gibi bir sesle. "Açılışı sen yapıyorsun. Karşısına kim geçmek ister?"
İçimden kendi kendime söylenmeye devam ediyordum; 'Zaten 10 kilometre koşmuşuz, yüzümüz yara bereli, kolumuz dikişli... Bir de milletin önüne yem diye atıyor adam bizi.' Ama çenemi sıktım, içimdeki o söylenmeleri bir kenara bıraktım. Bir teğmene yakışır şekilde adımlarımı sertçe atarak tataminin ortasına geçtim. Yara izimin olduğu yanağım hafifçe seğirdi ama duruşumu bozmadım.
Timdekiler birbirine baktı. Kimse hemen öne fırlamak istemiyordu. Sonuçta dikişli bir kadına yüklenmek onların da harcı değildi, ama komutanın emri emirdi.
En sonunda Aras öne doğru bir adım attı timin en küçüğü oydu. Yüzünde isteksiz bir ifade vardı. "Komutanım, Teğmenim yaralı, şimdi ben—"
"Kes ulan sesini!" diye bağırdı Tolga Üsteğmen, sesi salonun tavanında patladı. "Burası kreş mi lan?! Düşman sahadayken 'Aaa bunun kolunda dikiş var, hafif vurayım' mı diyecek?! Geç ringe!"
Aras yutkunarak tatamiye girdi. Karşı karşıya geldik. Elleri gard pozisyonuna kalktı ama gözlerindeki tereddüdü net bir şekilde görüyordum. Benden çekindiğinden değil, bana zarar vermekten korktuğundan bocalıyordu.
Gözlerimi Aras’ın gözlerine diktim, sesimi sadece onun duyabileceği bir tonda sertleştirdim: "Acırsan acınacak hale düşersin Aras. Kendinde ol, tam gücünle gel."
Gözlerimi ringin kenarında kollarını bağlamış, bir şahin gibi bizi izleyen Tolga’ya kaydırdım. O da tam olarak bunu istiyordu; zaafımı ortaya çıkarmak, beni pes ettirmek.
Gardımı aldım. Sağ ayağımı geriye basıp dengemi kurdum. Ve ilk olarak Aras'ın hamlesini bekledim.
Aras en sonunda sol eliyle bir yumruk savurdu kendimi biraz geriye çekip sağ elimle yumruğunu kol kısmından kavradım. Bu hamlemle öne doğru eğilen arasa acımasızca bir tekme attım ardından yüzüstü yere düşmesini sağlayıp sol kolunu kendime göre kıvırarak sol dizimle sırtına bastırdım.
Tatamiye sertçe kapaklanan Aras’ın ciğerlerinden hırıltılı bir nefes döküldü. Sol kolunu arkasına kıvırıp dizimle sırtının tam ortasına çöktüğümde, eklemindeki gerilimi ve direncinin anında kırıldığını hissettim.
"Aferin Aras," diye fısıldadım kulağına doğru, nefes nefese. "Az daha acısaydın oğlum bune böyle"
Kolunu biraz daha zorlayıp pes etmesini bekledim. Aras serbest kalan sağ eliyle tatamiye iki kez sertçe vurdu.
"Pes... Pes komutanım!"
Üzerinden kalkıp geri çekildim, gardımı bozmadan dikleştim. Aras yavaşça doğrulup kolunu ovuştururken bana saygıyla, biraz da şaşkınlıkla baktı. Timin geri kalanı sessizdi ama gözlerindeki o 'Aman teğmene bulaşmayalım' ifadesini okuyabiliyordum.
Tolga Üsteğmen kollarını göğsünde birleştirmiş, duvara yaslanmış bizi izliyordu. Yüzündeki o soğuk ifadeden bir zerre bile eksilmemişti ama göz kapakları hafifçe kısılmıştı. Yavaş adımlarla tataminin kenarına doğru yürüdü.
"Güzel bir yakın dövüş tekniği Teğmen," dedi alçak, tok bir sesle. "Fakat rakibin biraz fazla merhametliydi. Aras o ilk yumruğu seni gerçekten devirmek için atsaydı, o dikişli sol kolunu savunmada kullanamazdın."
Tam 'Öyle değildi komutanım' diyecek oldum ki elini kaldırıp beni susturdu.
"Mazeret istemiyorum," dedi ve üzerindeki siyah ceketi çıkarıp sandalyeye fırlattı. Saatini çıkarıp kenara bıraktı. Tatamiye attığı her adımda salondaki hava biraz daha ağırlaşıyor gibiydi.
Tim geri çekilip halkanı genişletti. Tolga doğrudan karşıma geçti. Boyu benden uzundu, cüssesi ve tecrübesi üzerimde aşılması imkânsız bir duvar gibi duruyordu.
"Şimdi sıra bende Teğmen Tekkurt," dedi, dudaklarının kenarında tehlikeli bir kıvrılmayla. "Bakalım Gölge Timi'nin geçici komutanı, gerçek bir baskı altındayken de o teknikleri sökebiliyor mu?"
Gardını aldı. Vücut dili Aras gibi tereddütlü değildi; tamamen bitirmeye, yıkmaya odaklı sert bir duruştu bu.
"Gel," dedi gözlerimin içine bakarak. "Bütün gücünle gel." Boku yemiştim ama başkada çarem yoktu.
Tolga’nın karşısında dururken içimden koca bir 'Geçmiş olsun Derin, buraya kadarmış' nidası koptu. Ama dışarıya milim fire vermedim. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kolumdaki dikişler sızım sızım sızlıyordu ama çenemi daha da sertleştirip gardımı iyice kapattım. Sol kolumu yaralı bölgeyi koruyacak şekilde gövdeme yapıştırdım, ağırlığımı sağ bacağıma verdim.
"Emredersiniz komutanım," dedim dişlerimin arasından.
Aramızdaki mesafe iki adımdı ama Tolga’nın heybeti o iki adımı sanki uçurum kılmaya yetiyordu. Beklemedim. Biliyordum ki Tolga gibi bir adama karşı savunmada kalırsam beni saniyeler içinde un ufak ederdi. Tek şansım hücum etmek, en azından hamle açısını bozmaktı.
Aniden öne fırladım. Sol tarafımdaki zaafı örtmek için sağ dirseğimle doğrudan çenesine doğru sert bir yanıltma hamlesi yaptıp hemen ardından karnına doğru alçak bir kroşe savurdum.
Tolga istifini bile bozmadı. Sağ elimle attığım ilk hamleyi tek bir bilek hareketiyle savuştururken, karnına giden yumruğumu sol avcuyla havada yakaladı. Beklediğim o insanüstü güç tam da buydu. Parmakları el bileğimi çelik bir kelepçe gibi sıktı. Ardından ttutgu bileği ters çevirerek yönümü bozup beni koluyla boğmaya başladı.
Sağ ayağımı onun ayaklarının hizasına getirip sol ayağımı ise onun iki ayağının ortasına koydum bu dengemi yerine getirmisti. Sol elimle beni boğan elini tuttum sırtım göğsüne yaslı olduğu için hareketin kısıtlıydı. Hemen sonrasında dirseğimle karın boşluğuna vurup açılan elini aşağıya çekerek öne doğru düşürmeyi hedefledim
Aşağıya çektiğim koluyla birlikte kalçamı hafifçe sola kaydırıp gövdemi öne eğdim, ağırlık merkezimi iyice alçaltarak Tolga’yı sırtımın üzerinden öne doğru savurmaya çalıştım.
Tolga, tecrübesinin getirdiği refleksle tamamen yere kapaklanmadı ama dengesi ciddi şekilde bozuldu. İki adım öne doğru yalpalamak zorunda kaldı ve boğazımdaki kilidi tamamen sökmüş oldum.
Aramız açılır açılmaz hızla geri çekilip nefeslenmeye çalıştım. Öksürük krizini zor engelledim; boğazım hâlâ adeta yanıyordu. Sol kolumdaki sızı ise artık sızlama boyutunu geçmiş, zonklayan sıcak bir sancıya dönüşmüştü. Tişörtümün sol kolu dikişlerden sızan kanla hafifçe ıslanmaya başlamıştı bile.
Tolga doğruldu. Üstünü düzeltir gibi omuzlarını silkti, ardından yavaşça arkasına döndü. Gözleri önce kolumdaki koyulaşan lekeye, sonra doğrudan gözlerimin içine kaydı. Yüzündeki o katı ifade bu kez yerini çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar gururlu ama bir o kadar da tehlikeli bir tebessüme bıraktı.
"Kötü hamle değildi Teğmen," dedi, sesi salonda yankılanırken. "Dengemi bozup kıskaçtan çıkmayı başardın. Ama bir sorun var..."
Aniden adımlarını hızlandırıp yeniden üzerime kapandı.
"Düşmana sırtını dönecek kadar vakit kazanamazsın!"
Diyerek sol yumruk savurdu savurduğu yumruktan kaçarken yere doğru eğilip ellerimi tataminin üzerine koyup sol bacağımı ileri uzatarak etrafımda döndüm ama çarpıp yere düşmesi gerekirken üstünden atladı ayağımın
Hemen ardından sağ ayağıyla yerdeki bana doğru bir tekme savurdu sağ elimle siper etmeye çalışsam da ellerimin üzerinde hiç bir şey yapamayarak tatamiye bir seksen serildim.
"Kalk Teğmen!" diye gürledi Tolga'nın sesi. Üzerime doğru adımlıyordu, durmaya niyeti yoktu. "Saha seni yere düşüren darbeyi tebrik etmek için beklemez! Kalk!"
Gözlerimin önünde kırmızı benekler uçuşuyordu. Sol kolum adeta alev almıştı, tişörtümün kumaşı dikiş yerlerime yapışmıştı bile. Ama timin tam karşısında, Tolga’nın o tavizsiz bakışları altında o tatamide çakılı kalamazdım.
Sağ elimle yerden destek alıp hırsla doğruldum. Dizlerimin üzerindeki titremeyi milim dışarı vurmadan yeniden ayağa kalktım. Sol kolum yanımda hafifçe sarkıyordu ama sağ elimle yeniden gardımı kapattım. Sol yanağımdaki yara izi zonkluyor, gözlerimden adeta alev fışkırıyordu.
"Devam et komutanım," dedim, sesim boğazımdaki tahrişe rağmen tek bir an bile titremedi. "Henüz nakavt olmadım."
Tolga tam önümde durdu. Gözleri omzumdan süzülüp ttişörtümü ıslatan kan lekesine kaydı, ardından yeniden gözlerimin ortasına çakıldı. Yüzündeki o sert, kayadan hallice ifade ilk kez kırıldı; dudaklarının kenarına belli belirsiz, gururlu bir tebessüm yerleşti.
"Yeterli," dedi, tek bir kelimeyle dövüşü keserek.
Geriye doğru bir adım atıp saatini bıraktığı sandalyeye doğru yürüdü. Timdekiler tuttukları nefesi aynı anda dışarı bıraktı. Salonda sadece benim düzensiz, hırıltılı nefes alıp verişlerim yankılanıyordu.
Tolga tişörtünü düzeltip arkasını döndü. "Herkes gördü mü?" diye bağırdı. "Yaralı olsaniz bile dövüşebilirsiniz" sonra Aras'a baktı "yalandan bir yumrukla yıkılmadı yani bir daha seni öyle acıyarak göreyim kendini dışarda yeşillik sayarken bulursun dağılın şimdi"
Yavaşça yutkunan Aras"la beraber tim yavaşça dışarı çıktı arkalarından bende dışarı çıkıyordum ki.
"Yarana baktır derin" sesiyle durdum aklıma gelen başıma gelmişti bunu tahmin ettiğim için dudağımın kenarı hafif kıvrıldı. Sonra arkamı dönüp
"Emredersiniz komutanım" dedim sonra çıkarken tekrar seslendi arkama gelmişti ne ara olduğunu anlamamıştım.
"Derin..." Dediğinde dönmüştüm arkamı canımın acısı katlanılmaz hal aliyordu istemsizce kaşlarım çatılıydı.
"Emredin komutanım"
"Ropuru getir önüme merak etme eve göndermem sadece ona göre görev veririz"
"Emredersiniz komutanım" dedim ve çıktım. Karargâhın revirine giden o uzun, soğuk koridorda attığım her adımda postallarımı yere basmak daha da zorlaşıyordu. Koridorun beyaz fayanslarına vuran florasan ışıkları gözlerimi alıyor, sol kolumdaki zonklama adeta şakaklarımdaki ritmik bir ağrıya dönüşüyordu. Tişörtüme yapışan kan kurudukça kumaş geriliyor, her hareketimde dikişlerimi yeniden zorluyordu.
Yine de başımı dik tuttum. Ne koridordan geçen erlerin ne de revir kapısındaki askeri hekimin karşısında milim taviz vermeye niyetim vardı.
Revir kapısını çalmadan açıp içeri girdiğimde, askeri doktor Zeynep dosyalardan başını kapıya kaldırdı. Beni ve kolumu görünce hemen ayaklanıp çekmeceden eldivenlerini çıkartarak bana doğru yürüdü
"Off teğmenim ya gene mi?"
Zor nefes alarak konuştum "abartma istersen ya geçen kontroldu ama şuan dikiş atman gerekecek gibi antrenmanda iyi zorladım da" derken sedyeye doğru ilerleyip oturdum zeynepse dolaptan malzemelerini alıp yanıma geldi
Eşyalarını masaya bırakıp önüme oturdu bir eline makas alıp tişörtun kolunu keserken "teğmenim sen ne yaptın buraya acaba baya kan akmış umarım derini yırtmamışsındır"
"Umarım yoksa Evci izni verirler bir ay karargah yüzü göremem. Gözünü seveyim bir şeyler yap da düzelsin bide raporu üsteğmene götürücem ona göre bir şeyler yazsan doku zedelenmesi falan gibisinden"
Ben böyle derken pür dikkat yaraya bakıyordu. Kaşlarını çatıp bana döndü "ben nasıl doku zedelenmesi yazayım eğer azcik daha devam etseydin ameliyatlıktı bu, dikişler patlamış hatta bazı yerlerini asıltmışsın" dedi etimdeki dikişleri cımbızla alırken kolumdaki kanlar aşağıya doğru akıyordu bile
Elime bir pamuk alıp aşağıdan tuttum alan kanlar oraya damlasin diye. Zeynep cımbızla her bir dikişi alırken istemsizce kasılıyordu kolum
"Bak işte, hâlâ numara peşindesin Teğmen!" dedi Zeynep kızgın bir sesle, baticonlu pamuğu doğrudan acıyan etime bastırırken. "Sana üç hafta kolunu zorlama dedik. Üsteğmen seni boks ringine soktu diye intihar etmek zorunda mıydın?"
"Bana emir verildi Zeynep," dedim dişlerimin arasından, tavan ışığına odaklanarak. "Ayrıca kimseye zaafımı gösterip bayrak teslim edecek değilim. Sen sadece şu rapora 'ağır antrenmana bağlı doku hassasiyeti' yaz. Tolga Üsteğmen evci izni kakalamaya bahane arıyor zaten. Beni bu karargâhtan uzaklaştırmasına izin veremem."
"Tolga Üsteğmen’in bahane aramasına gerek yok Teğmen Tekkurt. Gerçekler masada duruyor zaten."
Biraz sonra yarayı kapatıp raporu yazdı ve elime tutuşturdu.
"Ceketini alsam olur mu malum kolum yırtıkta?" Dedim kapının arkasındaki askılığa yönelirken
"Al tabi al" dedi Zeynep. Aldım üstüme geçirdim ve üniformamı giymeye gittim vakit kaybetmeden giyip tolga'nın odasına ilerledim elimdeki raporla her zaman olduğu gibi aynadan kendime baktım yamulan başörtümün kenarını düzeltip kapıyı çaldım ve girdim içeri
Selamımı verdim ve benden önce söze Tolga girdi. Raporu masanın sağ köşesine bıraktığımda eline bile almadı, sadece üzerindeki yazılara göz gezdirdi. Zeynep’in yazdıklarını okuduğu an dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi
"Hekim hanım mesleki onurunu senin 'evci izni çıkmasın' dertlerine kurban etmemiş bakıyorum da Teğmen," dedi.
"Böyle bir talebin olmadığını belirmek isterim komutanım hekim hipokrat yeminini gerçekleştirmiş doğruları yazmış"
"Hipokrat yemini öyle mi?" dedi, sesi odanın soğuk duvarlarında yankılanırken. Oturduğu koltukta geriye yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi. "Zeynep'in yazdığı 'ameliyat eşiğinden dönülmüş, ciddi doku yırtılması' ibaresi olmasa ben de senin bu edebiyatına inanacaktım Teğmen."
"İnanabilirsiniz komutanım ne yazdıysa doğrudur bende bir şey istemedim tedavimi oldum raporu size getirdim"
"Otur şuraya teğmen" dedi koltuğu gösterirken bir adım daha atip oturdum
"Senin tatamide sert durman ne benim nede sana güvenen beş altı tane erkeğin işine yaramaz taviz vermeden dövüşmen sadece o anı kurtarır sen askersin o durumda kolunu koruyarak taktikleri kullanman gerek ölümüne dövüşmen değil"
Tolga Üsteğmen gözlerini benden ayırmadan masanın arkasından kalktı. Kollarını göğsünde birleştirip tam önüme geldikten sonra sırtını masanın kenarına yasladı. Sesi bağırıp çağırmıyordu ama her bir kelimesi odanın içindeki soğuk havada bir balyoz gibi çınlıyordu.
"Kolunu korumak bir zayıflık değildir Derin," dedi, ilk defa resmiyet sınırını o sert ama babacan tonuyla aşarak. "Gerçek bir asker elindeki bütün imkânları ve sınırları bilerek savaşır. Düşman karşısına çıktığında 'ben canımı hiçe sayarım' demek kahramanlık değil; dikkatsizliktir. Sen Gölge Timi'nin liderliğini alacaksın. Sen düşersen arkandaki adamlar ne yapacak sanıyorsun?"
Bakışlarımı bir an bile kaçırmadan dinledim. Kolumdaki zonklama sargının altından kendini hissettirmeye devam ediyordu ama duruşumu bozmadım.
"Haklısınız komutanım," dedim, sesimi olabildiğince dengede tutmaya çalışarak. "Amacım körü körüne bir inat değildi. Sadece... arkamdaki timin güvenini yaralıyım diye kaybetmek istemedim."
Tolga Üsteğmen hafifçe başını salladı. Dudaklarının kenarında anlık bir anlayış ifadesi belirdi ama hemen ardından o alışık olduğum katı komutan çehresine geri büründü. Masadaki raporu alıp çekmeceye attı ve kilitledi.
"Güven böyle kazanılmaz Teğmen. Güven, ayakta kalıp akıllıca karar verdiğinde kazanılır, iki gün değil operasyona çıkmak silaha bile dokunman yasak lojmana git eğer o orospu çocuğundan mesaj gelirse gelir getirirsin, bide son söyleyişim hiç bir şey babalarımızın şehit olduğunu değiştirmez sen bir şehit kızısın derin kimsenin aklını bulundurmasına izin verme tamam mı?"
Yutkunup cevap verdim "emredersiniz komutanım teşekkürler"ardından odadan çıktım misafirhaneden eşyalarımı alıp karargahın bahçesine oturdum biraz. Çok yorgun hissediyordum ama bedenen değil ruhen niye bilmiyorum ama bi sıkıntı vardı içimde son zamanlarda daha da boğuyor daha da dibe çekiyordu. Derin bir nefes aldım en son evden çıkarken değişik çıkmıştım ama olmasi gereken de oydu tolgadan izin alıp bir günlüğüne Ankara'ya gitmek istediğimi söylemeliydim hem annemlerde bu bahaneyle dönerler diye düşündüm.
Yavaşça oturduğum yerden doğrulup üzerimdeki ceketi düzelttim. İçimdeki sıkıntıyı dağıtmanın tek yolu adımı atmaktı. Vakit kaybetmeden yeniden karargâh binasına, Tolga Üsteğmen’in odasına doğru yöneldim.
İçeri girdim ve selam verdim.
"Hayırdır teğmen bir şey mi unuttun?"
"Hayır komutanım size bir şey arz etmek için geldim"
Onaylarcasına başını salladı
"Komutanım biliyorsunuz ki annemler burda benimde iki gün iznim var onlarında açıkçası pek gitme istekleri yok ama işleri Ece'nin okulu falan orda buluyorsunuz ki ben bu gün annemlerin toparlanmasını sağlayıp iki gün şehir dışına çıkma izni alabilir miyim?"dedim Tolga ağzını bile açmadı
Çekmeceden izin formunu çıkarıp önüne koydu. Hızlı ve sert hareketlerle bir şeyler yazıp altına imzasını bastı. İmzayı atarken çıkan kalemin cızırtısı odada yankılandı. Kâğıdı bana doğru uzattı.
"Mazeretli izin kâğıdın. İki gün, Teğmen Tekkurt. O koluna iyi bakacaksın, geldiğinde eski teğmeni görmek istiyorum bir sıkıntı olursa ararsın iyi yolculuklar"dedi
"Emredersiniz komutanım sağolun" diyerek kapıya yöneldim tam kapıyı açacaken
"Seda teyzeye selam söyle" dedi başımı çevirip minik bir gülümseme sundum "emredersiniz komutanım"
Eve varıp anahtarı kilide çevirdiğimde içeriden taze yapılmış çay ve poğaça kokusu yükseldi. Kapının açılma sesiyle birlikte annem koridora fırladı.
"Annem sen mi geldin"diyerek bana doğru adımladı ve sımsıkı sarıldı yanaklarımdan anlımdan falan öpmeye başladı beni.
Ağzım yüzüm yamulurken cevapladım "evat anno"
Hemen beni koltuğa doğru çektire çektire götürdü oturdum kokunun geldiği poğaçalardan getirdi hemen.
"Dün niye gelmedin eve kızım niye askeriyede uyudun bak yeter artık şu küslük kızım ya"
"Anne sen şimdi dün nerde kaldığımı falan boşver de iki gün iznim var komutandan da izin aldım Ankara'ya gidiyoruz yani ben sizi yolcu ediyorum artık" dediğim an annemin gözleri açıldı
"Nereye yolcu ediyon bizi sen iyileştin mi ki biz gidelim?"
"Annem bak anlıyorum ama burası Ankara değil burası sınır bu gün kolum yaralı olur yarın 5 aylık göreve giderim hiç belli olmaz ve ben sizi burada daha fazla tutamam artık bide abimi boşver Ece'nin okulu ne olacak anne kız 3 haftadır okula gitmiyor yazık günah"
Annem ilk başta etrafa bakındı sonra biraz bana eğilip "doğru söyle bir şeyler mi var?"
"Var anne çok şey var siz artık daha fazla durmayın burda hem ben iyiyim hem zaten benide görmüyorsunuz ki ne olur hazırlanın akşama bilet aldım çıkalım hiç olmazsa bende iki gün Ankara havası alırım"
O sırada koridordan Ece gözüktü gozlerini ovuşturarak "nereye gidiyoruz ya gene" dedi.
"Nereye olcak lan eve"
"Ya bencede gidelim ya abla senin şu koltugunda yatmaktan omurgam yamuldu"
"Allah allah sonra özleme bu koltuğu ama"
"Ya aynen ne zaman gidiyoruz biz şimdi" derken bardaktan suyunu yudumluyordu
"Bu gün" dediğimde Ece'nin bakışları büyüdü
hoh devesinin ne ara hazırlanıcaz hem ben seninle vakit bile geçirmedim daha ya"
"Tamam burada değil Ankara'da vakit geçiririz olmaz mı?"
"Ya abla ya off Ankara da nerde vakit geçircez ben burayı merak etmiştim neyse artık"
"Bir sonraki gelişinizde artık, hadi ben açım ya kahvaltı yapalım bak annem poğaça yapmış" dediğimde zaten annem ayaklanip mutfağa yönelmişti. Eceyse yanında telefonuna bakıyordu abim ortalıkta görünmüyordu sanırım uyuyordu gene.
Yanımda oturan Eceyi dürtüp sadece ikimizin duyabileceği bir sesle sordum "abim nerde?"
Gözünü telefonundan kaldırmadan cevapladı "odanda sigara içiyor"
"Sen anneme yardım et kalk bende bi abime bakıyım hadi"
"Ya tamam abla birazdan kalkarım"
Dediği anda telefonunu elinden aldım "kalk yardım et sofrayı hazırla sonra"
"Napiyosun ya versene telefonu"
"Bağırma bana kalk" dediğim de oflayarak ayaklandı. Bende ayağa kalktım Ece'nin telefonunu cebime atıp odama geçtim. Kapıyı yavaşça açtım ve içeriye girdim. Allah var abimle pek muhabbet etmek istemiyordun ama bencillikte yapmıyacaktım.
Dolaptan bir kaç parça kıyafet alırken cümleye girdim "abi akşama Ankara'ya dönüyorsunuz"
Sigarasından bir nefes daha çekip dumanı üfledi "sen mi karar verdin?"
"Hayır abi şartlar karar verdi" uzatıcağına adım kadar eminimdim ama durup da sizi biri takip etti ne bileyim tehdit ettiler diyemeyeceğime göre bir şekilde susturacaktım.
Bana döndüğünü hissettim "hangi şartlar ya biraz bizede bahsetsene"
Sinirle yutkunup ona doğru döndüm kucağımda kıyafetlerle "Hakkari şartları abi, senin işin mesela yada bilmiyorum ama farkında mısın 3 haftadır okula gitmeyen Ece'nin şartları hangisini tercih edersen"
Abim elindeki sigarayı kül tablasına bastırıp yavaşça ayağa kalktı. Boyu benden uzun olduğu için tepemden bana bakarken yüzündeki o sinir bozucu, her şeyi biliyormuş gibi duran alaycı ifade gene yerindeydi.
"Sen bana Hakkari edebiyatı yapma Derin," dedi, sesini alçak tutarak ama üstüme doğru bir adım atarak. "Ben senin bu karargâhta ne dolaplar çevirdiğini, o komutanla arandaki o ince çizgiyi görmüyor muyum sanıyorsun? Bizi buradan apar topar göndermenin derdi başka, biliyorum."
Biraz ittirdim abimi sinirle "Ne diyorsun abi sen hangi dolaplar neden bahsediyorsun sen ya hi burada oturup seninle bir saat saçma sapan senin o düşüncelerinin saçma olduğunu anlatmakla uğraşmayacağım ben sana 50 kere söyledim beni eğer ufacık tanıyor olsaydın böyle bir şeyi dile getirmeyi boş ver Fikri bile aklından geçirmezdin ve şunu çok iyi bil ben senin o aklındakileri yapıyor olsam şu an senin bundan haberin bile olmazdı ama ben insan gibi gelip sana söyledim yanlış anlaşılma olmasın diye ki çok da büyük bir saçmalık yapmışım keşke söylemeseydim" dedim sinirle çünkü bahsettiği şey hiç akla mantığa yatacak bir şey değildi.
Abim tam bir şey söylemek için yeltenecekti ki mutfaktan gelen annemin sesi araya girdi:
"Derin! Kaan! Kahvaltı hazır, hadi gelin!"
Abim bana doğru tehlikeli bir bakış attıktan sonra yanımdan geçip kapıya yöneldi. "Bu konu burada kapanmadı derin" diye mırıldandı geçerken.
Üstümü değiştirip mutfağa geçtiğimde herkes sofradaki yerini almıştı. Annem taze çay doldururken Ece telefonunu benden geri almak için elini uzatıyordu. "Abla telefonumu versene ya!"
"Yemekten sonra" dedim yerime otururken.
Kahvaltı boyunca neredeyse kimse konuşmadı. Abimin üzerimdeki dik bakışları, annemin endişeli halleri ve Ece'nin telefonsuz kalmanın verdiği huzursuzluk masadaki havayı ağırlaştırıyordu.
Kahvalti sofrasını topladıktan sonra anneme yardım ettim eşyaları hazırlaması için kendime de ufak bir sırt çantası yaptım.
Saat 5 suları gibi valizler kapının önüne koyduk ve son kontrolleri tamamladık. Annem mutfağı son bir kez kontrol ederken ben de ceketimi giyiyordum. Telefonum masanın üzerindeyken ekrânı aydınlandı. Hızla elime aldım.
Yine aynı numaradan gelmişti:
"Yolculuk mu Teğmen? Ailenin yanındayken dikkatli ol. Kaza kurşunu kime geleceği belli olmaz."
Kanımın çekildiğini hissettim. Gözlerim istemsizce kapının önünde ayakkabılarını giyen Ece'ye ve anneme kaydı. İçimdeki o korku, öfkeyle yer değiştirdi. Dişlerimi öyle bir sıktım ki çenem ağrıdı.
Annemleri kapıdan içeriye aldım "içeri girin iki dakika ben bi tuvalete giricem" dedim. Abimle Ece oflayarak annemse sitem ederek içeri girdiler lavaboya girip kapıyı kilitledim soğuk kanlılıkla mesajı kopyalayıp tolga'ya gönderdim.
"Komutanım yine mesaj geldi lojmandan çıkış yapmak üzereyiz sizden ricam bir iki tane koruma yollayabilir misiniz birde sinyal en son ne zaman nerden gelmiş bakabilir misiniz?"
Lavabodan çıkıp kapıyı açtığımda annem koridorda kollarını kavuşturmuş bekliyordu. "Kızım uçağı kaçıracağız, ne tuvalet sevdasıymış bu," diye sitem etti.
"Geldim anne, tamam çıkıyoruz," dedim sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.
Kapıdan dışarı adımımızı attığımız an cebimdeki telefon ritmik bir şekilde titredi. Hızla cebimden çıkardım; ekranda Tolga Üsteğmen’in adı yazıyordu. Bekletmeden açıp kulağıma götürdüm.
"Teğmen Tekkurt," dedi Tolga, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürpertici ve sakindi. "Mesajı aldım."
"Emredersiniz komutanım," dedim, ailemin duymayacağı bir tonda, arkamı onlara hafifçe dönerek.
"Kaan, Ece ve Seda teyzeyi binanın önünde bekleme yapmadan hemen araca bindir. Kapıda sivil plakalı siyah bir Transporter var, içindekiler bizim bebeler. Havaalanına kadar arkanızdan konvoy yapacaklar sonrada bir şeyler ayarliycam ben."
Derin bir nefes aldım, göğsümdeki o daralma bir nebze olsun gevşedi. "Anlaşıldı komutanım. Sinyal takibi ne durumda?"
"Sinyal lojmanların iki sokak arkasındaki bir ankesörlü telefondan çakmış. Sürekli yer değiştiriyor şerefsiz. Karargâhtaki istihbarat ekibi numarayı ve bölgeyi ablukaya aldı," dedi Tolga. Duraksadı, sesindeki o sert komutan tonunun altına sızan gizli bir dikkatle devam etti: "Sen sadece ailene odaklan Derin. Gözünü dört aç ama sivil gibi davran. Ankara’ya varır varmaz bana haber veriyorsun. Sakın kafana göre iş açma."
"Emredersiniz komutanım, sağ olun."
Telefonu kapatıp cebime koyduğumda abim kapının eşiğinden bana bakıyordu. Gözlerindeki o şüpheci ve gergin ifade yerli yerindeydi ama şu an onunla hesaplaşacak ne vaktim ne de sabrım vardı.
"Kiminle konuşuyorsun sen yine fısıldayarak?" dedi
"Abartma abi taksi" bir tane valizi alıp kapıyı kilitledim. Abim valizlerle önden inerken bizde annemlerle indik dış kapıyı açıp dışarıya çıktık. Taksi lojmanın içine giremeyeceği için Demir kapıya kadar ilerledik taksi kapının önündeydi tam karşıda da siyah Transporteri gördüm. İçeride ki sivil asker başıyla selam verdi onaylayıp önüme döndüm. Annemler arka tarafa geçmişti abimde valizleri koyuyordu bende öne bindim.
Havaalanına yaklaşırken gözüm hala dikiz aynasındaydı arada abimle göz göze gelsekte bizimkiler aracı takip ediyordu.
Havalimanınından içeri girdiğimizde taksi yanaştı. Transporter da hemen uzağımıza, göze batmayacak bir noktaya park etti. Araçtan inip valizleri alırken sivil ekipten bir çocukla göz göze geldik; hafifçe başını eğip "Güvendesiniz komutanım" der gibi bir işaret verdi.
Hızlı adımlarla içeri geçtik. Bilet ve bagaj işlemlerini hallederken Kaan abim hemen arkamda dikiliyordu. Yanıma kadar sokulup alçak, tehditkâr bir fısıltıyla konuştu:
"O takip eden siyah araçtakiler kim Derin? Taksi dedin, yedik sanma. Karargâhtaki komutanın adamları mı?"
Yüzüne bakmadan, valizleri banda koyarken sesimi buz gibi tuttum:
"Aileni koruyan adamlar abi. Çok merak ediyorsan git sor, ama şu an sıramızı meşgul etme. Sen dur şimdi şurda lütfen de benim polislerle işim var bunuda yanlış anlama diye söylüyorum silah teslimi yapmam lazım tamam"
Çenesini sıktı, bir şey diyecek oldu ama annem araya girince susmak zorunda kaldı. Güvenlik kontrolünden geçip bekleme salonuna geçtiler. Kolumdaki dikişler stresten zonklamaya başlamıştı ama yürüyüşümü milim bozmadım. Bende doğrudan silah teslim noktasına gittim. Subay kartımı gösterdim bir kaç tane imza ve arama yapıldı. Silahın şarjörleri boşaltılıp alındı. Bende annemlerin yanına geçtim.
Uçağa biniş saati geldiğinde kapıya doğru ilerledik. Körükten geçip uçağa adım attığımız an üzerimdeki o devasa baskı bir nebze olsun hafifledi. Ece cam kenarına kurulup kulaklığını taktı. Annem yanıma oturdu, abim ise bir sıra arka çaprazımızdaydı.
Uçak pistte hızlanıp havalandığı an, telefonumu uçak moduna almadan hemen önce bir bildirim düştü. Tolga Üsteğmen’den:
"Pistten kalktınız. Ankara Esenboğa’ya indiğiniz an ekip sizi karşılayacak. Sakın havalimanından yalnız çıkmayın, ben de ilk fırsatta duruma bakacağım. Gözünü dört aç Teğmen."
Ekranı kapatıp cebime koydum. Başımı koltuğa yasladığımda, zihnimde her şey birbirine karışıyordu.
Ankara’ya indiğimizde hava kararmıştı. Esenboğa’nın o tanıdık, ayazlı havası yüzüme çarptığında yüzümde istemsizce bir tebessüm oluştu uzun zaman sonra bu ayaz bile beni mutlu etmişti, derin bir nefes aldım. Valizleri beklerlerken bende silahımı almaya gittim.
Valizleri alıp çıkışa doğru yürüdüğümüzde, kalabalığın arasında siyah montlu, kulağında kulaklık olan iki sivil adam doğrudan bana doğru adımladı. Ekip buradaydı.
Adamlar yanımıza gelip "Derin Hanım, aracımız dışarıda hazır, sizi biz götüreceğiz" dediklerinde Kaan abim aniden öne fırladı. Adamlardan birinin göğsüne doğru bir adım atıp bağırdı:
"Siz kimsiniz lan?! Kim yolladı sizi, ne hakla peşimizdesiniz?!"
Havalimanının ortasında dikkat çekmeye başlamıştık. Annem korkuyla geri çekildi, Ece ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Abi kes sesini!" diye araya girdim, abimin kolunu tutup geriye çektim. Arkadaşlara da geride durmalarını söyledim
"Kesmiyorum lan!" diye gürledi abim, gözleri öfkeyle dönmüştü. "Bana bak kızım, sen bizi neyin içine sokuyorsun?! O Tolga denen adam mı yolladı bunları?!"
"Abi sus ya adamlar sizin canınızı korumak için geldi bağırıp durma insanlar var!"
Tam o sırada, kalabalığın arasından, siyah deri ceketi ve yüzündeki o katı, tavizsiz ifadeyle biri belirdi. Sert adımlarla dosdoğru bize doğru yürüyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18