26. bölüm · İntikam Yemini
Bölüm 25
Adımın koridorda yankılanmasıyla göğsümdeki heyecan yerini çelik gibi bir kaskatlığa bıraktı. Üzerimdeki resmi gömleğin yakasını son bir kez düzeltip o ağır ahşap kapıyı yavaşça ittim ve içeri adım attım. Kapı arkamdan tok bir sesle kapandı.
Oda, dışarıdaki koridorun aksine buz gibiydi. Duvarlar, insanı daha da baskı altına almak ister gibi koyu askeri yeşile boyanmıştı. Sol duvarda devasa bir Atatürk portresi ve hemen yanında asılı duran şanlı Türk bayrağı odadaki tek sıcak sığınaktı. Tam karşımda, yarım ay şeklinde dizilmiş uzun bir masa duruyordu. Masanın arkasında jilet gibi ütülenmiş üniformalarıyla beş subay oturuyordu.
Gözlerim gayriihtiyari omuzlarına kaydı. Tam ortada oturan yaşlıca komutanın apoletlerinde, odadaki spot ışıklarının altında parıldayan bir sürü yıldız ve sırma vardı; muhtemelen bir generaldi. Onun hemen sağında ve solunda oturanların da kollarında ve omuzlarında kalın rütbe işaretleri, göğüslerinde ise kazandıkları o şerefli bröveler diziliydi. Hepsi birden, ellerindeki dosyayı bırakıp gözlerini bana diktiler. O beş çift gözün üzerimdeki baskısı, sanki sırtıma tonlarca yük bendirmiş gibiydi.
Nizami ve kendinden emin adımlarla masanın birkaç adım uzağındaki boş sandalyeye doğru ilerledim. Sandalyenin yanında, ellerimi iki yana kenetleyip esas duruşta beklemeye başladım. Kalbimin güm güm vuruşu kulaklarımda uğulduyordu ama dışarıya zerre renk vermiyordum. Gözlerimi tam karşıya, generalin göz hizasına sabitledim.
Masadakiler birkaç saniye boyunca beni baştan aşağı süzdüler; duruşuma, kıyafetime, bakışlarımdaki o kararlılığa baktılar. Sonunda ortada oturan o çok yıldızlı komutan, önündeki kalın dosyayı açıp sayfaları çevirdi. Başını kaldırmadan, o tok ve buyurgan sesiyle konuştu:
"Aday 2240, Derin Tekkurt. Ankara. Geç otur bakalım."
"Sağ olun komutanım," diyerek sandalyeye doğru bir adım attım ve askeri bir diklikle, sırtımı arkaya yaslamadan oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koyup omuzlarımı gerdim. General kafasını dosyadan kaldırdı, çakmak çakmak gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Odadaki o ölüm sessizliğini bozacak olan ilk soruyu sordu:
"Kendini tanıt bakalım aday."
Derin bir nefes alıp başladım:
"Komutanım, ben Derin Tekkurt. 18 yaşındayım, Ankara’da doğup büyüdüm. Bu yıl liseden mezun oldum. Üç kardeşiz; bir abim ve bir küçük kardeşim var. Annem ev hanımı. Babam... Uzman Çavuş Kemal Tekkurt. Kendisi 15 Temmuz darbe girişiminde nizamiye baskınında şehit oldu." Göğsüm sıkıştı, bir an duraksadım ama saniyeler içinde kendimi toparlayıp devam ettim: "Sporla ilgilenirim. B1 seviyesinde İngilizce ve Almanca biliyorum, kendimi geliştirerek A2 seviyesinde de Arapça öğrendim." diyerek sustum.
Generalin yüzündeki çizgiler derinleşti. "Başın sağ olsun, mekanı cennet olsun," dedi içten bir sesle. Hemen ardından sağındaki albay sertçe araya girdi: "Görevin esnasında üstünden mantıksız bir emir alırsan ne yaparsın?"
"Komutanım, askeri disiplinin temeli mutlak itaat ve emir-komuta zinciridir. TSK İç Hizmet Kanunu’na göre, alınan emir anayasaya ve kanunlara aykırı olmadığı yani 'suç teşkil etmediği' sürece, mantıklı olup olmaması sorgulanamaz. Sorgulamak bana kalmaz. Verilen emirlerin hepsinin mantıklı ve kanunlara göre verildiğini bilirim."
Karşımdaki denizci yarbay öne doğru eğildi bu kez: "Diyelim ki subay oldu ve timinin başındasın. En sevdiğin, en başarılı askerinin operasyon esnasında çok ciddi bir disiplinsizlik yaptığını, emre itaatsizlik ettiğini gördün. Onu cezalandırırsan timin morali bozulacak, operasyon riske gelecektir. Cezalandırmazsan disiplin delinecek. Ne yaparsın aday?"
"Komutanım, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ruhu ve temeli mutlak disiplindir. Disiplinin olmadığı yerde ordu değil, kalabalıklar olur. En başarılı askerim dahi olsa, yaptığı itaatsizliği görmezden gelmek, time adalet duygusunun kaybolduğu mesajını verir. Esneklik kim için olursa olsun vatana ihanettir. Onu kesinlikle cezalandırırım."
Masanın diğer ucundaki binbaşı araya girdi: "Aday, bugün Türkiye sadece sınırları içinde değil, sınır ötesinde de yoğun bir terörle mücadele yürütüyor. Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğümüz o büyük sınır ötesi harekatların isimlerini say bakalım. Neden oradayız?"
"Komutanım; sınır güvenliğimizi korumak ve terör koridorunu parçalamak için yürütülen Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı, Bahar Kalkanı ve Irak'ın kuzeyinde hala kararlılıkla devam eden Pençe-Kilit harekatlarımız mevcuttur. Amaç, terörü orada boğarak sınırlarımız dışında güçlü bir savunma hattı oluşturmaktır."
En son, ortadaki general ellerini masada birleştirip o can alıcı soruyu vurdu: "Kadın halinle subaylık gibi zor bir mesleği neden seçiyorsun? Masa başı bir iş bulamaz mıydın?"
Son soru olmasını umarak tüm inancımla cevapladım:
"Komutanım, bizim dinimizde de tarihimizde de vatan savunması konusunda cinsiyet ayrımı yoktur. Her Türk gencinin bu vatanı koruma görevi vardır; ben de bu görevi en önden, cepheden gerçekleştirmek istedim."
Tamamdır aday, mülakatın bitti," dedi tok bir sesle.
Ortadaki generalin bu sözüyle birlikte askeri bir refleksle anında ayağa kalktım. Topuklarımı birbirine vurup jilet gibi bir esas duruşa geçtim.
Sol tarafta oturan albay elindeki kalemi masaya bırakırken ekledi:
"Çıkabilirsin. Sonucunu ve sonraki aşama bilgilendirmelerini hemen dışarıdaki koridorun sonundaki gişeden öğreneceksin."
"Sağ olun komutanım!" diyerek gür bir sesle bağırdım.
Kapıya doğru yürürken bacaklarımın titrediğini yeni yeni fark ediyordum ama adımlarım yere her zamankinden çok daha sağlam basıyordu. O ağır ahşap kapıyı açıp kendimi dışarıdaki koridorun serinliğine attığımda, kapı arkamdan aynı toklukla kapandı. Ciğerlerime derin bir nefes çektim. Göğsümün üzerindeki o tonlarca yük kalkmış, yerini tarifsiz bir hafifliğe bırakmıştı.
Vakit kaybetmeden albayın söylediği yöne, koridorun sonundaki gişe benzeri camlı bölmeye doğru yürümeye başladım. Kalbim ritmini fena halde arttırmıştı; dünkü koşudan daha hızlı atıyordu şimdi. Gişedeki görevli askere yaklaştım, masanın üzerindeki barkod okuyucuya aday numarasını söyledim. Asker bilgisayar ekranına birkaç saniye baktıktan sonra kafasını kaldırıp yüzüme baktı ve elindeki kağıdı bana doğru uzatıp gülümsedi:
"Tebrikler aday. Sözlü mülakatı başarıyla geçtiniz. Yarın sabah sağlık raporu işlemleri için hastane sevk belgeniz budur."
Aldım belgeyi teşekkür edip yürümeye başladım başarmıştım babamdan miras kalan o bayrağı o üniformayı giymeme çok az kalmıştı
