32. bölüm · İntikam Yemini
Bölüm 31
Telsizden süzülen o ses, Tolga Üsteğmen’in ciğerindeki bütün havayı tek bir saniyede söküp aldı.
"Komutanım... Ben Teğmen Derin. Sol koldan yaralandım..."
Tolga’nın duruşu o an buz kesti. Parmağı telsizin mandalına öyle bir kuvvetle bastı ki eklem kemikleri beyazladı. Yıllardır ilmek ilmek işlediği o kaskatı askeri disiplin, o soğukkanlı komutan zırhı tek bir cümleyle darmadağın oldu.
"Derin?! Derin ne demek yaralandım?! Murat nerede?!"
Cevap gelmedi. Cızırtılı frekansın diğer ucundan önce bir arbede sesi, ardından etin kemiğe vururken çıkardığı o uğursuz, tok darbe sesi yankılandı. Ve hemen peşinden... Korkunç bir sessizlik. Telsiz yere düşmüş, bağlantı kopmuştu.
Tolga’nın gözleri kontrolden çıkan devasa bir dehşetle büyüdü. Şakaklarında zonklayan levye darbeleri, sokağı kaplayan patlama gürültülerini bile bastırıyordu. Zihninde Derin’in babasını kaybettiği o felaket anı ve Yüksekova’daki dondurucu parkta söylediği "Ne ölün ölüme, ne ölüm ölün" lafı bir şimşek gibi çaktı. Sevdiği tek bir insanı daha bu topraklara vermeye tahammülü yoktu.
"DERİN! CEVAP VER! DERİN!"
Tolga’nın nidası gecenin zifiri karanlığında ve barut kokan Suriye sokaklarında yankılandı. Telsizden tık yoktu. O an Tolga’nın gözünde ne askeri protokol kaldı ne de rütbe. Gözünden sakındığı o kız, şimdi bir hücre evinde kan kaybediyordu.
"Üsteğmenim, sakin olun..." diye söze girmeye çalışan Aras’ın sesini duymadı bile.
Gözü tamamen dönmüş bir canavara dönüşmüştü. Kulaklıktaki genel frekansa geçip avazı çıktığı kadar kükredi:
"BÜTÜN TİM DİREKT İÇERİYE İNTİKAL EDİYORUZ! SERHAT, AYAZ, BARRİKATLARI YIKIN! TEĞMENİ BULMAMIZ LAZIM! ACİL! SESİ GİTTİ, ÇABUK! ACİL!"
"Komutanım içeride yoğun ateş var, çevre emniyetin—"
"KES SESİNİ SERHAT!" diye kükredi Tolga. Sesi öyle yırtıcı, öyle çıldırmış çıkıyordu ki Serhat Başçavuş ve Aras bir an donakaldı. "Çevre emniyeti falan yok! O kız orada kan kaybediyor! Murat’a ulaşın, içeri dalıyoruz! O binada tek bir canlı kalmayacak!"
HK416’nın emniyetini kapatıp kurma kolunu hışımla geriye çekti. Batuhan ve Ayaz arkada siper alırken Tolga için artık strateji bitmişti. Tek bir hedefi vardı: Derin’i o cehennemden sağ çıkarmak ya da o binayı teröristlerin tepesine yıkmak.
"Arkamdan gelin!" diye haykırdı ve gözü kara bir halde ateşe doğru ilk adımı fırlatarak attı.
Tolga, gözü tamamen dönmüş bir halde önündeki ahşap kapıyı postalıyla sertçe kırarak içeri daldı. Namlusunu karanlığa çevirip kurşun yağdırmaya başladı. Bütün tim—Serhat Başçavuş, Aras, Ayaz ve Batuhan—onun arkasında adeta bir kasırga gibi içeri fırtına gibi girdi. HK416’ların sağır edici sesleri dar koridorda yankılanıyor, boş kovanlar beton zemine yağmur gibi dökülüyordu.
İçerideki ilk temas saniyeler içinde temizlendi. Tolga, odalardan birine daldı, namlusunu her köşeye savurdu. Duvarlar mermi delikleriyle dolmuş, içeride teröristlerden tek bir canlı bile kalmamıştı. Ancak içeride tek bir kişi de yoktu: Derin.
Tolga’nın gözleri odanın ortasındaki yere kaydı. Betonda, henüz kurumamış taze bir kan birikintisi vardı. Derin’in kanı... Telsizin düştüğü yerin hemen yanında, halat parçaları ve yere saçılmış birkaç boş kovan duruyordu. Ama Derin yoktu.
Gözleri yerdeki o kan gölüne kilitlenen Tolga’nın göğsü hırsla inip kalkmaya başladı. Şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibiydi. İçindeki o koca yangın, yerini kontrolden çıkan devasa bir öfkeye ve çaresizliğe bıraktı. Tam o sırada koridorun sonundaki dumanların arasından Murat Üsteğmen belirdi.
Tolga, Murat’ı gördüğü an bir kaplan gibi üzerine atıldı. Murat’ın hücum yeleğini iki eliyle kavrayıp sertçe duvara çarptı.
"SEN NEREDEYDİN?!" diye bağırdı Tolga, sesi odanın taş duvarlarını patlatırcasına. "SÖYLE! DERİN BURADA YARALANDIĞINDA SEN NEREDEYDİN?! NEREYE GİTTİ BU KIZ?!"
Murat Üsteğmen yediği darbeyle sarsılsa da Tolga’nın o gözü dönmüş halini ve içindeki felaketi anladığı için karşılık vermedi. Soluk soluğa, yüzü barut karası içinde cevap verdi:
"Üsteğmenim! Ben sol kanattaki hücreyi emniyete alıyordum! Derin sağ kanattaydı! 'Sağ kanat temas!' diye bağırdığında ben karşı ateş altındaydım, buraya yetişene kadar... Yemin ederim buraya ulaştığımda alan boşaltılmıştı!"
"BOŞALTILMIŞTI NE DEMEK?!" diye kükredi Tolga. Murat’ı hırsla sarsıp bıraktı. Ellerini saçlarının arasına geçirip kendi etrafında döndü. Yerdeki kan birikintisine tekrar baktı. "Kız burada vurulmuş! Kan kaybetmiş! Nerede ulan bu kız?! Yer mi yardı, gök mü yuttu bu kızı?!"
Serhat Başçavuş öne adım atıp sakinleştirmeye çalıştı:
"Komutanım, alt kata giden bir kaçış tüneli veya arka çıkış olabilir! Aras ve Ayaz alt katı tarıyor!"
Tolga duyduğu hiçbir şeyi algılayamıyordu. Kafasının içinde sadece Derin’in telsizdeki o çaresiz sesi ve Yüksekova ayazındaki o son sözleri yankılanıyordu: "Ne ölün ölüme, ne ölüm ölün..." "Hayır..." diye fısıldadı Tolga, sesi bir anlığına titreyerek. "Hayır, olamaz... Bir kez daha olmaz..."
Hiç vakit kaybetmeden elini telsizine ve uydu telefonuna attı. Titreyen, kanlı parmaklarıyla doğrudan karargahın gizli hattını tuşladı. Telefonun karşı tarafında hat birkaç kez çaldıktan sonra Tomris Albay’ın gür ve otoriter sesi duyuldu:
"Üsteğmen Tolga! Son durum nedir?!"
Tolga derin, hırıltılı bir nefes aldı. Boğazındaki o devasa düğümü yutkunarak geriye itmeye çalıştı ama sesindeki o yırtıcı çaresizliği gizleyemedi:
"Komutanım..." dedi, sesi adeta bir kaya gibi ağır. "Hedef bina temizlendi. Ancak... Teğmen Derin Tekkurt yok."
Hattın diğer ucunda saniyelik, dondurucu bir sessizlik oldu. Tomris Albay’ın nefes alışı bile değişmişti.
"Ne demek yok Üsteğmen?! Açık konuş!"
"Komutanım, Teğmenim temas sırasında sol kolundan yaralanmış," dedi Tolga, kelimeler ağzından zorla dökülürken. "İçeri daldığımızda sadece yerdeki kan izlerini bulduk. İçerideki unsurlar ve bölge elebaşı tarafından... Teğmen Derin kaçırıldı komutanım. Yüksek ihtimalle alt kaçış yollarını kullanarak kızı yanlarında götürdüler!"
Tomris Albay’ın hışımla masaya vurduğu ses telefondan çınladı.
"Üsteğmen! Sen ne dediğinin farkında mısın?! Bordo Bereli bir teğmeni teröristlerin eline mi bıraktınız?!"
"Bırakmadım komutanım! Bırakmayacağım da!" diye kükredi Tolga, rütbeyi ve protokolü o an tamamen unutarak. Gözlerinden bir damla öfke yaşı süzüldü. "Gerekirse bütün Suriye sınırını altüst edeceğim, o dağları taş taş sökeceğim ama o kızı getireceğim! Şu andan itibaren takibe başlıyoruz! O elebaşını da, o hücre evini de tepelerine yıkacağım!"
Tolga telefonu kapatıp hışımla beline taktı. Bakışları Serhat, Murat, Aras, Ayaz ve Batuhan’ın üzerinde gezindi. Timdeki herkes komutanlarının bu gözü karalığı karşısında kenetlendi.
"İz takibi yapıyoruz," dedi Tolga, buz gibi ve ölümcül bir tonla. "O kızın tek bir damla kanının hesabını sormadan bu dağlardan tek bir adım bile geri atmayacağız. Düşün önüme!"
Tolga, hışımla binanın alt katına inen o karanlık merdivenlere doğru koştu. Aras ve Ayaz tünelin girişini tarıyordu ama içerisi zifiri karanlık ve bomboş bir sessizlikten ibaretti. Ne bir iz, ne bir ayak sesi... Kaçış tüneli tıkalıydı, kayalıkların arasına açılan o gizli geçit Derin’i de alıp çoktan yutmuştu.
Gördüğü bu boşlukla Tolga’nın kafasındaki son şalter de attı. Artık ne komutanlığı kalmıştı ne de o çelik gibi asker duruşu. Kendini binadan dışarı, Suriye sınırının o dondurucu ve barut kokan gecesine fırlattı.
Sokağın ortasında durdu. Gökyüzüne, o simsiyah ayaza doğru başını kaldırıp ciğerleri sökülürcesine bağırdı:
"VAAAAGHH!"
Sesi, dağlarda ve boş sokaklarda yankılanıp bir feryat gibi patladı. Elleriyle HK416’nın gövdesine sertçe vuruyor, kendi etrafında çaresizce dönüyordu. Gözlerinden akan o öfke ve çaresizlik yaşları yüzündeki barut karasına karışıyordu.
Murat Üsteğmen, dışarıdan gelen bu kükremeyle hızla binadan çıkıp yanına koştu. Tolga’nın bu halini, hayatı boyunca ilk defa böyle darmadağın olduğunu görüyordu. Yaklaşıp Tolga’yı omuzlarından tuttu, sarsmaya çalıştı:
"Tolga! Tolga ne oluyor kendine gel! Hiçbir fikrimiz yok henüz ama sakin ol! O da bizim bir askerimiz, çakı gibi kız, direnir! Bulacağız onu, sakin ol gözünü seveyim!"
"Asker değil oğlum!" diye haykırdı Tolga, Murat’ın ellerini hışımla geriye iterek. Sesi yırtılmış, boğazı kanar gibi çıkıyordu. Murat’ın yakasına yapıştı, gözlerinin içine baka baka yalvarır gibi bağırdı: "Asker değil oğlum! Daha ötesi... Daha ötesi lan! Anlamıyorsun, bulmamız lazım! Gözünü seveyim Murat... Allah aşkına, Allah aşkına o kızı bulalım! Eğer ona bir şey olursa ben yaşayamam Murat, bulalım o kızı!"
Murat Üsteğmen duyduğu laflarla adeta duvara çarpmışa döndü. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Asker değil, daha da ötesi..." ne demekti? Şaşkınlıktan ve durumun şokundan kendi kendine içinden "Ne alaka anasını satayım, ne oluyor burada?" diye geçirmeden edemedi. Tolga’nın Derin’e karşı o kaskatı, mesafeli ve sert tavrının arkasında meğer böyle devasa, gözü dönmüş bir yangın yatıyordu.
Murat şaşkınlığını hemen bastırıp Tolga’nın omzuna sertçe vurdu. "Tamam! Tamam kardeşim, bulacağız! Toplan, düşüyoruz peşlerine!"
Saniyeler içinde bütün tim toplandı. Serhat Başçavuş yerdeki kan izlerini ve tünelin çıkışındaki ayak izlerini takip etmeye başladı. Batuhan gece görüşüyle çevreyi tarıyor, Aras ve Ayaz tünel çıkışındaki patlayıcı riskini temizliyordu.
İz gruptan ayrılan küçük bir birliğin dağın eteklerindeki kayalık bölgeye, eski bir sığınak mağarasına doğru gittiğini gösteriyordu. Tolga önlerine düşmüş bir fırtına gibi koşuyordu. Bacaklarındaki dermanın kesilmesine, ciğerlerinin yanmasına aldırmadan, kayaları tırmana tırmana ilerlediler.
Mağaranın ağzına geldiklerinde Tolga tek bir saniye bile beklemedi. İçeride tuzak mı var, kaç kişi var umurunda değildi. Fenerini yakıp silahının emniyetini açarak doğrudan mağaranın karanlığına daldı.
"Derin!" diye yankılandı sesi mağaranın derinliklerinde. "Derin buradayız!"
Sığınak mağarasının her bir köşesini taradılar. Tahta sandıkları devirdiler, barınak alanlarını altüst ettiler. Kayalıkların arasındaki her bir kovuğa girdiler, her bir kapıyı yıktılar. Tolga elleri parçalanana kadar kayaları kenara fırlattı, her deliğe baktı.
Ve en sonunda, mağaranın en altındaki o döküntü mühimmat odasının kapısını kırıp içeri girdiklerinde...
Telsizin sesi karanlığın içinden hafifçe cızırdadı. Tolga elindeki fenerin ışığını odanın köşesine, soğuk duvara dayalı duran o karaltıya doğru çevirdi.
Mağaranın altındaki mühimmat odası da boş çıkınca Tolga’nın dünyası bir kez daha başına yıkıldı. Duvarlarda, yerlerde Derin’den tek bir iz yoktu. İçerideki dondurucu sessizlik, Tolga’nın göğsünü bir zırh gibi sıkıştırıyordu.
Hışımla mağaradan dışarı fırladı. Zifiri karanlığın ve Yüksekova’yı bile aratmayan Suriye ayazının ortasında durdu. Bacakları titriyor, ciğerleri parçalanırcasına derin, kesik nefesler almaya çalışıyordu. Ellerini dizlerine dayadı, başını öne eğdi.
"Nerede olabilirler? Nereye gidebilirler?!" Kafasının içinde fırtınalar kopuyordu. Bölgenin haritasını, terör örgütünün kaçış rotalarını, sınırın hemen ötesindeki hücre evlerini zihninde bir bir canlandırmaya, bir koreografi oluşturmaya çalışıyordu. Eski bir kışla mı? Sınırın iki kilometre ilerisindeki o depolar mı? Yoksa dağın güneybatısına kaçan tünel çıkışları mı? Beyni çıldırma noktasına gelmişti. Derin’e bir şey olursa bu dünyada nefest almanın bile bir anlamı kalmayayacaktı. O kadar çok seviyordu ki onu... Yıllardır kalbinin en derinine gömdüğü, kışlada komutan zırhının arkasına saklamaya çalıştığı o devasa aşk, şimdi çaresiz bir yangın olup bütün benliğini kavuruyordu.
Tam o anda, kulaklığındaki telsiz cızırtıyla patladı. Karargahın hat sorumlusu, panik ve heyecan dolu bir sesle kanala girdi:
"Mavi-1! Mavi-1! Karargaha bilinmeyen bir hattan, acil kodlu bir telsiz çağrısı düşüyor! Teğmen Derin olduğunu değerlendiriyoruz, frekansı doğrudan size bağlıyorum!"
Tolga’nın kalbi duracak gibi oldu. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi açıldı, parmağı titreyerek kulaklığın düğmesine bastı.
Ve o ses yükseldi... Halsiz, kesik kesik ama o tanıdık, dik başlı ses:
"Mavi-1, burası Teğmen Derin! Mavi-1, sesim geliyor mu?!"
Tolga’nın boğazından bir hıçkırık kopacak gibi oldu. Ciğerlerindeki bütün nefes bir anda boşaldı. Dünyada Tolga için zaman o saniyede durdu. Bütün tim—Murat, Serhat, Aras, Ayaz ve Batuhan—suskunlaşmış, komutanlarının ağzından çıkacak lafa kilitlenmişti.
"Derin?!" diye bağırdı Tolga, sesi çaresizlikten ve mutluluktan yırtılarak. "Derin sen misin?! Neredesin, iyi misin?!"
Cızırtının arkasından Derin’in zorlukla aldığı nefes sesi geldi:
"Komutanım... Ağır derecede yaralıyım. Sol koldan mırıltı var, vücutta darbe ve kan kaybı yüksek. Hücre evinin alt katındaki depolar bölgesindeyim. Mevki: Sınırın 2 kilometre güneybatısı, 42-18 koordinatları... Hücre evi lideri etkisiz hale getirildi. Destek... destek istiyorum..."
Tolga’nın gözlerinden o an durduramadığı yaşlar süzüldü. Kız tek başına, o yaralı haliyle koca cells evini alt etmiş, liderlerini devirmiş ve bir köşeye saklanıp yolunu gözlüyordu. İçindeki o gurur ve fırtına gibi kopan aşk duygusu Tolga’yı adeta büktü.
"DAYAN DERİN!" diye haykırdı Tolga, sesi dağları inletti. "SAKIN KAPATMA! SAKIN KAPATMA! GELİYORUZ, GELİYORUZ KIZIM DAYAN!"
Bağlantı koptu. Tolga bir saniye bile beklemedi. Arkasını dönüp time baktı, gözlerinden adeta alev fışkırıyordu.
"ZIRHLIYA! ÇABUK!"
Bütün tim fırtına gibi zırhlı Kobra aracına doğru koştu. Kapılar sertçe kapandı, motorun kükremesi geceyi yardı. Aracın sürücü koltuğunun yanındaki Tolga, gaza basılması için bağırıyordu. Zırhlı araç patır patır, taşları ve kayaları ezerek, son sürat 42-18 koordinatlarına doğru fırladı.
Tolga elindeki HK416’yı sımsıkı kavramış, camdan dışarıdaki karanlığa bakıyordu. İçinden geçen tek bir cümle vardı: "Dayan güzelim... Dayan ne olur. Bir daha seni asla yalnız bırakmayacağım, bu can bu bedenden çıkana kadar seninleyim, yeter ki dayan..."
Zırhlı araç 42-18 koordinatlarına adeta bir kasırga gibi daldı. Motorun gürültüsü ve çamurları savuran tekerleklerin sesi gecenin karanlığını yardı. Araç daha tam durmadan Tolga kapıyı hışımla açıp kendini dışarı fırlattı.
"Temizleyin! Her köşeyi tarayın!" diye kükredi.
Serhat Başçavuş, Aras ve Ayaz önden dalarak depolar bölgesinin girişindeki son iki teröristi saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. HK416’ların sağır edici sesleri dar koridorlarda yankılandı ve içerisi bir anda mermi kovanları ile barut kokusuyla doldu.
Bütün tim dağılarak hücre evinin altındaki depoları, karanlık odaları taramaya başladı. Tolga gözü dönmüş bir halde kapıları teker teker tekmeliyor, tahta sandıkları deviriyor, duvarlara çarpa çarpa koridorda koşturuyordu.
Tam o sırada koridorun sonundaki karanlık mühimmat odasından Murat Üsteğmen’in yırtıcı sesi yükseldi:
"TEĞMEN DERİN BURADA! BURADA, ÇABUK!"
Tolga o sesi duyduğu an zihnindeki bütün şalterler attı. Koridordaki duvarlara çarpa çarpa, engelleri devirerek o odaya doğru fırtına gibi koştu. Kapının eşiğinden içeri adeta fırlayarak girdi.
Boş ahşap sandıkların arkasında, soğuk beton duvara yaslanmış, hareketsiz yatan o küçük bedeni gördü.
"Derin!"
Tolga dizlerinin üstüne çökerek Derin’in yanına kapaklandı. Titreyen ellerini hemen Derin’in boynuna koydu, parmaklarını şah damarına bastırdı. Bütün vücudu o saniyelik belirsizlikte buz kesti. Ve parmaklarının ucunda o zayıf, kesik ama atan nabzı hissettiğinde boğazından devasa bir hıçkırık koptu.
"Geldim... Geldim yanındayım! Yanındayım Allah aşkına aç gözünü! Ne olur aç gözünü!"
Tolga’nın elleri zangır zangır titriyordu. Fenerin cılız ışığında Derin’in bedenini tararken gözlerinden süzülen yaşlar barut karası yüzüne aktı. Görünce içi parçalandı, ciğerine koca bir kor oturdu.
Derin’in çenesindeki o derin bıçak çiziği, morarmış gözü ve çenesinin altındaki çürükler... Ahşap sopayla defalarca vurulduğu için üniformasının altındaki karnında oluşan minik yırtılmalardan sızan taze kanlar... Ve sol kolunda, eti yarıp geçen o M72 mermisinin dehşet verici yarası. Bütün o işkence izleri, Tolga’nın kalbini parçalara ayırdı. Yıllardır Komutan zırhının arkasında sakladığı, canından çok sevdiği kız gözlerinin önünde kan revan içindeydi.
"Ne yaptılar sana..." diye fısıldadı Tolga, gözyaşları Derin’in kanlı yüzüne damlarken. Ağlaması boğazını düğüm düğüm ediyordu.
Daha fazla dayanamadı. Eğilip yumuşak ama son derece dikkatli bir hamleyle Derin’i kucakladı. Bir elini Derin’in başının ve boynunun altına, diğer elini ise bacaklarının altına koyup onu göğsüne doğru bastırarak yavaşça havaya kaldırdı.
"İyi olacaksın... Allah aşkına dayan güzelim, dayan ne olur!"
O an, Tolga’nın sıcaklığıyla ve göğsünün sarsıntısıyla Derin’in göz kapakları titredi. Kirpikleri zorlukla aralandı. Görüşü bulanıktı ama burnuna dolan o tanıdık barut ve kışla kokusunu, başının altındaki o güçlü kolu hissetti.
"A-ahhh..."
Derin’in dudaklarından zoraki, acı dolu bir inilti döküldü. Bilinci gidip gelirken, karşısındaki o çaresizce ağlayan yüze baktı. Kanlı dudaklarını zar zor kıpırdatarak pürüzlü, fısıltılı bir sesle konuştu:
"A... abi..."
Tolga bu sözü duyunca başını Derin’in örtülü alnına dayadı, gözlerinden akan yaşlar Derin’in yanağına süzüldü.
"Geldim güzelim, geldim... Buradayım, yanındayım. Dayan ne olur, sakın bırakma kendini!"
Derin başını Tolga’nın göğsüne doğru biraz daha düşürürken, dudaklarından cılız bir fısıltı daha döküldü:
"K-kolum... C-çok acıyor..."
"Geçecek..." dedi Tolga, sesi hıçkırıklarla bölünerek. Onu göğsüne daha da sıkı ama canını yakmaktan korkarak bastırdı. "Geçecek söz veriyorum, hepsinin hesabını soracağım. Şimdi kapat gözlerini, ben buradayım..."
Tolga, kucağında Derin ile birlikte ayağa kalktı ve dışarıda bekleyen zırhlı araca doğru devasa adımlarla koşmaya başladı.
Tolga, kucağındaki o sarp yükle depodan dışarı fırladığında, geceye hakim olan barut kokusu yerini Kobra’nın çalışan motor gürültüsüne bıraktı. Adımlarını betona o kadar sert atıyordu ki, sanki yer sarsılıyordu. Kucağındaki canı incitmekten ölesiye korkuyor, ama bir saniyelik gecikmenin bile her şeyi bitireceğini çok iyi biliyordu.
"SERHAT! KAPILARI AÇ!" diye kükredi Tolga. Sesi yırtılmıştı, gözyaşları yüzündeki barut karasına karışmış, çenesinden aşağı süzülüyordu.
Serhat Başçavuş zırhlı aracın arka kapısını hışımla ardına kadar açtı. İçerideki alanı hazırlarken Murat Üsteğmen öne atıldı:
"Tolga, dikkat et! Sol kolu boşa çıkmış, yük bindirme!"
"Biliyorum!" dedi Tolga, sesi titreyerek. Derin’i bir kuş gibi hassasça, yavaşça zırhlının içine bıraktı. Bir eli hâlâ Derin’in başının arkasındaydı, bırakmak istemiyordu. Parmakları Derin’in kan ve toz içindeki yeşil eşarbının kenarına dolanmıştı.
Derin, araca dokunduğu an bedenindeki bütün yaraların acısıyla sarsıldı.
"Ağhh...!"
Göğsü hızla inip kalkıyor, kuruyan dudakları aralanıyordu. Sol kolundaki M72 yarası, kımıldadığı an taze kanı zırhlının zeminine akıtmaya başladı. Karnındaki o darbe izlerinden sızan acı, nefes almasını bile bir işkenceye dönüştürüyordu.
"Sıhhiye çantasını verin!" diye bağırdı Tolga, dizlerinin üzerine çöküp Derin’in başucuna yerleşirken. Aras hemen çantayı Tolga’nın önüne fırlattı. Araç gaza bastığı an, Kobra büyük bir gürültüyle ileri fırladı. Araç sarsıldıkça Tolga bir eliyle Derin’in başını sabit tutuyor, diğer eliyle gazlı bezleri açmaya çalışıyordu.
"A-abi..." dedi Derin, gözleri yarı açık, tavandaki cılız sarı ışığa bakarak. Görüşü gitgel yapıyordu. "B-ben... görev... elebaşı..."
"Konuşma güzelim, yorma kendini," dedi Tolga. Sesi hayatında hiç olmadığı kadar yumuşak ama bir o kadar da paramparçaydı. Titreyen elleriyle gazlı bezi Derin’in sol kolundaki o derin M72 yarasına bastırdı. "Gördüm... Hepsini halletmişsin. Sen görevini yaptın, şimdi sıra bende. Dayan ne olur."
Derin, yaranın üzerine basılan bezin acısıyla dişlerini kenetledi. Başını Tolga’nın dizine doğru itti.
"A-ahhh! T-Tolga..."
O kelime... İlk defa dudaklarından 'Komutanım' ya da 'Üsteğmenim' değil, doğrudan adı çıkmıştı. Tolga’nın kalbine bir bıçak saplandı sanki. Eğildi, yüzünü Derin’in yüzüne birkaç santim yaklaştırdı.
"Buradayım..." dedi fısıltıyla. "Tolga burada. Bırakmam seni. Yemin ederim bırakmam."
Aracın kenarında duran Murat Üsteğmen, bir elini tolga'nın omzuna koydu. Bakışlarındaki şaşkınlık yerini derin bir saygı ve endişeye bırakmıştı. Tolga’nın gözlerindeki o devasa yangını, Tunceli'den beri taşıdığı o saklı sızıyı şimdi tam karşısında görüyordu.
"Kan kaybı çok fazla," dedi Murat, ciddiyetle. "Sınır hattındaki sahra hastanesine on dakikamız var. Serhat, gaza bas!"
Sürücü koltuğundaki Serhat Başçavuş, aracın sirenlerini yakıp pedala sonuna kadar bastı. Zırhlı araç, Suriye’nin tarlalarını ve engebeli yollarını ezerek, patır patır seslerle merkeze doğru adeta uçuyordu.
Tolga, Derin’in sağ elini kavradı. Derin’in parmakları buz gibiydi. O kadar soğuktu ki Tolga kendi ellerinin sıcaklığıyla onu ısıtmaya çalıştı. Derin’in yüzündeki, çenesindeki o morluklara, bıçak çiziğine baktıkça içindeki nefret ve öfke katlanıyordu.
"Derin, bana bak," dedi Tolga, boğuk bir sesle. "Gözlerini kapatma. Benimle kal. Söz vermiştin, hatırlıyor musun? Kapatma gözlerini!"
Derin’in kirpikleri ağır ağır aşağı düşüyordu. Kan kaybı ve yorgunluk bedenini tamamen teslim almak üzereydi. Tolga’nın parmaklarını zayıfça sıktı.
"Ç-çok... uykum var..." diye fısıldadı Derin.
"Hayır, hayır!" dedi Tolga, panikle Derin’in yanağını okşayarak. "Uyumak yok! Sahra hastanesine az kaldı. Beni dinle, sesimi duy!"
Derin’in başı hafifçe yana kaydı, göz kapakları tamamen kapandı. Parmaklarındaki o zayıf baskı boşaldı.
"DERİN!"
Tolga’nın nidası zırhlı aracın içinde çınladı. Parmağını anında kızın şah damarına attı. Nabız hâlâ atıyordu ama son derece zayıftı.
"Serhat daha hızlı!" diye bağırdı Tolga, gözlerinden süzülen yaşları silmeye bile gerek duymadan. "Nefesi yavaşlıyor, hızlı ol!"
Araç sahra hastanesinin bahçesine fren sesleriyle daldığında, dışarıda hazır bekleyen doktorlar ve sedyeli askerler kapıya koştu. Kapı açıldığı an Tolga, Derin’i kucağına aldığı gibi doktorların getirdiği sedyeye bıraktı.
Doktorlar anında müdahaleye başladı: "Açık yara var! Kan grubu ne?! Müdahale odasına alıyoruz!"
Sedye hızla hastanenin sarı ışıklı koridorlarında ilerlerken Tolga da yanlarında koşuyordu. Derin’in elini bir an bile bırakmadı. Tam ameliyathane kapısına geldiklerinde doktorlar Tolga’yı durdurdu:
"Komutanım içeri giremezsiniz, lütfen dışarıda bekleyin!"
Doktorlar sedyeyi içeri çekip kapıları kapattığında, Tolga ameliyathane kapısının önündeki soğuk duvara sırtını dayadı ve yavaşça yere çöktü. Ellerine baktı... Ellerinde Derin’in taze kanı vardı. Başını ellerinin arasına aldı ve yıllardır kimseye göstermediği o çaresizlikle sarsıla sarsıla ağlamaya başladı
