37. bölüm / 40
İntikam YeminiBölüm 36
Bölümler 40Şu an: Bölüm 36
- 1 giriş78 kelime
- 2 1. bölüm734 kelime
- 3 2. bölüm1.176 kelime
- 4 Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i... Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...625 kelime
- 5 Bazı başlangıçlar vardır hiç istenmeyen bir sonla biter bazı başlangıçlar vardır hiç hatırlanmayan bir sonla biter618 kelime
- 6 5. bölüm2.762 kelime
- 7 6. bölüm1.465 kelime
- 8 7. bölüm2.021 kelime
- 9 8. bölüm991 kelime
- 10 9. bölüm1.293 kelime
- 11 10 bölüm877 kelime
- 12 11 bölüm586 kelime
- 13 12. bölüm1.557 kelime
- 14 13. bölüm448 kelime
- 15 14. bölüm1.337 kelime
- 16 15. bölüm1.599 kelime
- 17 Sen askersin KATİL DEĞİL!779 kelime
- 18 tolga'nın kayıbı1.230 kelime
- 19 “Ölüm, bir aynadır; herkes kendi yüzünü orada kaybeder.” Necip Fazıl Kısakürek1.155 kelime
- 20 “Bir yüz silindi hayatımdan, aynalar bile eksik artık. Gidenin ardından kalan şey, susmayı öğrenmiş bir varlık.” — Cahit Sıtkı Tarancı631 kelime
- 21 20. bölüm1.214 kelime
- 22 21. bölüm1.147 kelime
- 23 Canavarlarla savaşan dikkat etmelidir ki kendisi de bir canavara dönüşmesin.1.511 kelime
- 24 Bölüm 231.713 kelime
- 25 Bölüm 24293 kelime
- 26 Bölüm 25849 kelime
- 27 Bölüm 261.273 kelime
- 28 Yüzün bir sis bulutu, silinmiş hafızamdan,Lakin kokun vurur geçer, en derin yaramdan1.587 kelime
- 29 Bölüm 283.397 kelime
- 30 "Sana bir şiir okurdum, anlardın.Şimdi bir şehir uzaktasın,Bütün şehirler gibi.Sen artık bir anısın." Özdemir Asaf3.308 kelime
- 31 "Beni öyle bir yalansız sev ki ki,İçindeki bütün yalanlar bana gelsin.Bir gün ölüm düşerse akına,Senin yerine benim canım verilsin." Ümit Yaşar Oğuzcan6.240 kelime
- 32 Bölüm 313.007 kelime
- 33 Bölüm 324.937 kelime
- 34 "Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?Kal, dedi, daha vaktin var,Tamamlanacak çok davan var." Necip Fazıl Kısakürek5.189 kelime
- 35 Bölüm 344.755 kelime
- 36 Bölüm 354.135 kelime
- 37 Bölüm 366.525 kelime · Okuduğun bölüm
- 38 Bölüm 372.489 kelime
- 39 Bölüm 384.632 kelime
- 40 Bölüm 395.134 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Deli ya valla piskolojik sorunları var bune ya olmadı bide sargı yapılırken girseydin belki gerçekten sarmamıştır" diye söylenirken arada da arkama bakıyordum bı komutanın arkasından konuşmaktan disiplin kuruluna sevk edilebilirdim ve inat olsun diye yapardı bundanda emindim.
Ayakkabılarımı asfalt zemine vura vura lojman binasının önüne vardım. Merdivenleri hızlı adımlarla tırmanıp kapıyı açtım. İçeri girdiğim an evin o kalabalık, sıcak ve tanıdık havası yüzüme çarptı. Küçücük lojman evinde sığmaya çalışan canım ailem sayesinde kapıyı açar açmaz abimin koltuktan sarkmış ayaklarıyla göz göze gelmek banada sürpriz olmuştu onun yanında yere yatan Ece ise bambaşka bir alemdeydi. Annemde mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Gönlüm rahat etmediği için annemle beraber yapmıştık dün gece.
Mutfağa girip arkasından sarıldım "ooo napıyorsunuz bakalım"
"Kahvaltı hazırlıyorum da sen nere gittin sabahın köründe kızım"
"Ya anne yürüyüşe çıkayım dedim de asıl sen niye bu saatte kahvaltı hazırlıyordun" dedim sakatlıktan bir tane ağzıma atarken
"Saat dokuza geliyor daha ne olsun abinde dana gibi yatıyor zaten kalksın erkenden sen mi hastasın omu belli değil"
"Aman annen boşver uyusun şey ya bu gün biraz Hakkariyi gezelim mi göstereyim size"
"Yok kızım nereyi gezicez abinde para varsa alışverişe gidelim ne yemeklik var ne kahvaltılık biraz da detarjan alalım almışsın ufak ufak nereye yetecek onlar"
"Ay anne zaten bende her gün temizlik yapicam ya, ayda belki yılda bir bu ev otel gibi kullanılıyor yani"
"Belli yatağının altına bı bak nerdeyse bir karış toz"
"Anne abart geldiğimde dip bucak temizledim, zaten çokta olmadı bak geldim gene evdeyim bok var gibi dört duvar arasında tıkandım"
"Yapacak bişi var mı yavrum he söyle"
"Var aslında anne ama komutan izin vermiyor sordum bu gün yok dedi hatta karargahtaki revire gittim durumunu merak etmiş rapor gelecek önüme dedi sonrada bir ay duracaksın erken gelmek falan yok dedi" diye sitem ettim
Annem elindeki tahta kaşığı tepsi kenarına vurup kaşlarını kaldırdı. "İyi demiş valla! O komutanın ellerinden öperim ben. Yalan mı kızım? Adam canının derdinde, sen kışlaya kaçağım diye fırsat kolluyorsun. Bir de kalkmış komutana laf ediyorsun!"
Mutfak tezgahına yaslanıp sağlam elimle tabağın kenarından bir zeytin daha aşırdım. "Ya anne, ne alakası var! Adam resmen bahane arıyor beni eve kapatmak için. Güya tabip üsteğmene kontrol ettirdi, rapora baktı da öyle ikna oldu. Bir de fırça atıyor bana 'bir ay buradasın' diye."
O sırada koridordan esneyerek gelen ayak sesleri duyuldu. Abim, saç baş dağılmış, gözlerini oğuştura oğuştura mutfak kapısında belirdi. Kollarını iki yana açıp kapı eşiğine yaslandı. "Kimmiş o laf edilen? Sabahın dokuzunda yine kimin gıybeti dönüyor burada?"
Bakışları bana kaydığı anda çatık kaşları geri geldi. "Sen yine neye söyleniyorsun Derin? Sabahın köründe nereye gittin sen. Rahat durmayacak mısın sen kızım?"
"Al işte," diye mırıldandım anneme bakarak. "Biri kışlada diğeri evde, etrafımı çevirdiniz resmen. Durmiycam ya rahat falan Allah aşkına olmuyor yapamıyorum yemin ederim şimdi diyeceksiniz sanki kaç yıllık asker evet o kadar up uzun yıllar olmamış olabilir ama oraya bir hafta gitsen sivil hayat değişik geliyor insana yapamıyor insan. Ya Allah aşkına siz biliyorsunuz intibaktan sonra bir haftalığına geldimde nasıldım olmuyor işte"
Annem elindeki tepsiyi masanın ortasına bırakıp araya girdi, o da abimin yanındaki sandalyeye çöktü. "Anla artık kızım, biz senin askerliğine laf etmiyoruz ki! Ama bak, yaralandın. Bir dur, bir nefes al. O kışladaki adam da haksız değil. Sana garezi olduğundan mı 'dur' diyor sanıyorsun? Canını düşünüyor senin."
"Aman anne, siz de adamı meleğe çevirdiniz iyice!" diye söylenerek gözlerimi devirdim, sağlam elimle masadaki ekmekten bir parça koparırken. "Adamın derdi canım falan değil, sırf otorite kursun, sırf beni gözünün önünde hapsetsin diye yapıyor! Komutanım olmasa aynı çatı altında bile durmam ama başka çarem yok. Neyse aman sizde sakın anne olurda kapıdan çıkarken girerken karşılaşırsınız gözünü seveyim bişi deme sonra tekrar ben çekmeyim"
Annem tam konuşurken telefonum çaldı telefona baktığımda ise bilinmeyen numara yazıyordu açtım ve odama doğru ilerledim.
"Alo"
"Teğmen derin Tekkurt" dedi karşı taraftaki ses kelimelerin hepsini tek tek söylerken bilinmeyen numara olduğu için biraz şüphelendim.
"Pardon siz kimsiniz"
"Söylersem hala konuşacak mısın?"
"Cümleleri çarpıştırmak yerine kim olduğunuzu söylerseniz sevinirim karıştırmış olabilirsiniz çünkü"
Telefonun diğer ucundan gülme sesleri geldi "valah karıştırmadım" dedi Kürt şiveli bir şekilde istemsizce kaşlarım çatıldı.
"Uzatmadan kimsin onu söyle bokunu çıkarma"
"Söyleyeyim tabii dün komutanının yaptığı mağara baskını desem yada dahada önemlisi baban desem napcan teğmen" dediği an beyninden vuruldum babam, benim babam nasıl adını ağzına alabilirdi.
"Sen kimsin lan orospu çocuğu nasıl adını ağzına alıyorsun nasıl, seni bulup o ağzını kendi ellerimle parçalaycam duydun mu lan duydun mu!"
"Aho sakin olasan daha bişi demedim bekle hele"
"Cevap ver lan kime diyorum!" diye haykırdım, odanın içinde bir sağa bir sola giderken. Göğsüm hırsla kalkıp iniyor, sağlam elimle telefonu adeta ezmek istercesine sıkıyordum.
Karşı taraftaki herif hiç istifini bozmadı. O sinir bozucu, yayvan gülüşü kulağımın dibinde yankılandı yine. "Sakin olasın dedim Teğmen... Babanın adını boşuna anmadık ya. Hakiki baban, hani şu yıllar önce bu dağlarda sana hiç bilmediğin miraslar bırakan adam... Tolga Üsteğmen'in de çok iyi tanıdığı baban."
"Bıçaklarım lan seni!" dedim sesim kısılarak, nefret dolu bir fısıltıyla. "O piç ağzına bir daha babamın adını alırsan, o dağları başına yıkarım senin! Ne istiyorsun lan, derdin ne senin?"
"Derdimiz yeni başlıyor Derin Teğmen," dedi herif, tonu bir anda ciddileşip buz gibi olarak. "Tolga Üsteğmen dün mağaramızı bastı, adamlarımızı indirip kahramanlık yaptı ya... Asıl yeni başlıyoruz Zafer sarhoşluğu uzun sürmez. Şimdi teğmen gidiyorsun o karargaha ve buluyorsun onu devamını o zaman öğreneceksin ama şunu bil sen şehit kızı değilsin be teğmen"
"Lan bekle! Kapatma lan pezevenk!" diye bağırdım ama hat çoktan kesilmişti. Telefonun ekranında "Çağrı Sonlandırıldı" yazısı belirdiğinde odayı derin bir sessizlik kapladı.
Ellerim tir tir titriyordu. Kulaklarımda uğuldayan tek şey o şerefsizin Kürt şiveli, alaycı sesi ve "Tolga Üsteğmen" ile "Baban" kelimelerini aynı cümlede kullanmasıydı. Babamın şehadeti... Tolga'nın babasıyla olan o ortak kader... Dün yapılan mağara operasyonu... Ve en son dediği cümle şehit kızı değilsin. Bütün bunlar nasıl oluyordu da şu an benim telefonuma kadar ulaşıyordu?
"Derin?"
Kapının aniden açılmasıyla sıçradım. Abim kapı eşiğinde durmuş, çehresi bembeyaz bir şekilde bana bakıyordu. Bağrışlarımı salondan duymuş olmalıydı.
"Ne oluyor orada? Kiminle bağırışıyordun sen, kime sövüyordun?" dedi abim, odanın içine doğru iki hızlı adım atarak. Arkasında annemin de endişeli gözlerle koridorda belirdiğini gördüm.
Telefonu tutan elimi arkama saklamaya çalışırken yutkundum. Beynim durmuş gibiydi. Bu aramayı abimlere asla söylemezdim. Ama Tolga... Tolga'nın bundan hemen haberi olmak zorundaydı.
"İ-işle ilgili abi," dedim sesimi toparlamaya çalışarak ama nefes nefeseydim. "Kışladan... bir arıza çıktı da ona sinirlendim."
Abim gözlerini kısıp yüzümdeki o çaresiz nefreti okumaya çalıştı. "Derin, bana yalan söyleme. Kışladaki kimseyle sen telefonda öyle sövüşmezsin. Kimdi o telefonun ucundaki?"
"Bir tane er abi en ufak şeyi eline yüzüne bulaştırmış o, oydu yani sorumluluğu da bende o yüzden benim gitmem gerek yoksa komutanlarla papaz olurum" derken kapıyı yüzlerine kapatmaya başladım en sonda minik bir gülümseme koydum suratıma ve kapattım kapıyı hemen kitleyip kapıya sırtımı verdim.
Kapının arkasından abimin sertçe kapıya vurmasıyla tekrar nefes aldım. "Derin! Saçmalama, aç şu kapıyı! Ne erinden bahsediyorsun sen, salak mı var karşında?" diye gürledi. Arkasından annemin o telaşlı, ağlamaklı sesi duyuldu: "Kızım ne oluyor, kiminle kavga ettin sabahın köründe?"
Derin bir nefes alıp sırtımı ahşap kapıya biraz daha bastırdım. Göğsüm sanki patlayacakmış gibi inip kalkıyordu. Kulaklarımda hâlâ o şerefsizin sinir bozucu sesi çınlıyordu: 'Sen şehit kızı değilsin be teğmen...'
Zihnimin içi cehennem gibiydi. Yıllardır babamın gururuyla, onun intikamıyla bu üniformaya sarılmıştım ben. Tolga’yla omuz omuza verdiğimiz o yeminin temeli babalarımızın bu dağlardaki kanıydı. Ne demekti şehit kızı değilsin? Ne demekti bu?
"Abi gidin lütfen, üstümü değiştireceğim!" diye bağırdım sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Yemin ederim bir şey yok, karargâha geçmem lazım sadece. Lütfen gidin salona!"
Kapının öbür tarafında bir süre sessizlik oldu. Abimin hırslı soluklarını duyabiliyordum. "O kapıdan çıktığın an hesabını vereceksin Derin, hiçbir yere gidemezsin bu halde!" dedi ve adımları yavaşça koridorda uzaklaştı.
Elim ayağım buz kesmişti. O herif açıkça Tolga’yı işaret etmişti. "Karargâha gidip buluyorsun onu" demişti. Bu bir tuzak bile olsa, o lafın altındaki gerçeği öğrenmeden nefes alamayacaktım.
Hızla gardıroba yöneldim. Sağlam elimle askıdaki kamuflajımı çekip aldım. Sol kolum umrumda bile değildi hızlıca giyindim. Başörtümü yapıp telefonu cebime attım.
Kapının kilidini sessizce açtım. Hemen postalarima yönelip bağlamaya başladım arkamdan abim gelip "ne bok karıştırıyorsun sen gene" dedi sinirlerim zaten hat safadayken yalanımı devam ettirdim.
"Elinin körünü yapıyorum abi oldumu bir kerede ilk dediğime inan ya inan sana diyorum ki Bir tane salak er yüzünden albayla karşı karşıya gelicem gidip düzeltmem gerek hala sorguya çekiyorsun ya yeter abi asıl sen bokunu çıkartmadan bir kere olsun inan kardeşine" derken arabanın anahtarını alıp kapıdan çıktım. Üçer beşer atladım merdivenleri apartmandan çıkar çıkmaz hemen Park yerine gidip arabamı açtım içine atlayıp kontağı çevirdim.
Sol elimle aşağıdan direksiyonu tutup sağ elimle vitesi değiştirip hızlı bir şekilde kapıya ilerledim kapının önündeki nöbetçi asker selam verirken arabanın penceresinden kafamı uzattım "aç, aç" dedim. Ve direkt karargaha doğru sürdüm arabayı.
Kışla yolunda gaza biraz daha yüklendiğimde, Hakkari’nin puslu sabahı arabanın camından bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Zihnimin içinde sadece o adamın kelimeleri yankılanıyordu: “Sen şehit kızı değilsin be teğmen...” Göğsüm nefret ve şüphenin ağırlığıyla daralırken gözlerimi yoldan bir an bile ayırmıyordum.
Nizamiyeden hızla geçip arabayı karargah binasının önüne sert bir frenle çektim. Kontağı kapatıp arabadan indiğimde, Hakkari’nin jilet gibi keskin soğuğu yüzüme tokat gibi çarptı. Sağlam elimle kapıyı sertçe kapatıp postallarımı beton zemine vura vura nöbetçi astsubayın şaşkın bakışlarını kenara bırakıp arabanın anahtarını ona doğru attım "sen çekersin arabayı" diyerek içeriye doğru koşmaya başladım.
Gözlerim Tolga'yı ararken kapısının önüne geldim kapıyı çalıp içeri girmek için kolu aşağı çektim ama açılmadı. Çünkü odasının kapısı kilitlidi. Etrafıma bakınıp ilerlerken önüme gelen ilk askeri çevirdim.
"Tolga üsteğmeni gördün mü nerde acil lazım" dedim
"Komutanım Tolga üsteğmen arka bahçede Spor sahasında" dediğini duyduğum gibi çıkışa koştum girdiğim kapıdan tekrar çıkarken merdivenlerde biraz durup sağıma ve soluma bakındım sonra merdivenlerden koşar adım inerek arkaya doğru koştum.
Arka bahçeye giden beton koridoru koşarak geçerken. Kulaklarımda tek bir cümle döngüye girmişti: “Şehit kızı değilsin be teğmen...”
Spor sahasına açılan demir kapıyı hırsla iterken gözlerim sahanın ortasını taradı. Oradaydı. Tolga, siyah askeri eşofman altı ve tek kat tişörtüyle, barfiks demirlerinin orada duruyordu. Koşarak yanına doğru ilerleyip yaklaşınca bana doğru dönsün diye bağırdım
"Tolga üsteğmenim" diyerek yanında nefes nefese durdum.Tolga bağırmamla birlikte ağır ağır arkasını döndü. Elindeki havluyla boynundaki teri silerken çatık kaşlarının altından bana baktı. Beni o halde—omzundaki sargıya rağmen zorla geçirilmiş kamuflajla, gözlerimden alev fışkırarak—karşısında gördüğünde bakışları bir anda buz kesti. Elindeki havluyu yanındaki banka attı ve üzerime doğru iri adımlarla yürümeye başladı.
"Teğmen Tekkurt?" dedi, sesi sahanın ayazında şaklayan bir kırbaç gibiydi. "Senin evde, yatakta olman gerekiyordu. Bu kılık ne? Emre itaatsizliğin sınırlarını zorlamıyorsun, direkt çiğniyorsun!"
Basınla onaylayıp "haklısınız komutanım ama bir şey arz etmemem gerekiyor çok önemli" dediğimde biraz daha yumuşadı.
"Ne acaba bu kadar önemli olan"
"Dün gece bastığınız o mağara..." dedim, sesim sahanın ayazında titreyecek gibi olsa da çenemi sıkarak dik durdum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, gözlerim doğrudan Tolga’nın gözlerinin içine kilitlenmişti. "Aksu Deresi mevkiindeki operasyon. Az önce bir telefon aldım komutanım. Bilinmeyen bir numara... Şiveli, yavşak bir ses."
Tolga’nın yüzündeki o ilk baştaki sinirli, otoriter ifade anında yok oldu. Çatılan kaşları iyice birleşti, bakışları ciddiyetle kısıldı. Aramızdaki mesafeyi tek bir iri adımla kapatıp sesini kimsenin duyamayacağı kadar alçalttı.
"Ne telefonu Derin? Ne saçmalıyorsun sen?"
"Saçmalamıyorum!" derken cebimden çıkardığım telefonu sağlam elimle onun göğsüne doğru uzattım. "Adam beni doğrudan aradı. 'Zafer sarhoşluğu uzun sürer sanmayın, Tolga Üsteğmen adamlarımızı indirdi ama asıl oyun yeni başlıyor' dedi. Dün geceki operasyondan, mağaradan bahsediyordu!"
Tolga telefonu elimden hırsla çekip aldı. Yüzündeki hatlar adeta taştan oyulmuş gibi sertleşti. Ekrandaki arama kaydına bakarken göz bebeklerinin tehlikeli bir şekilde küçüldüğünü gördüm. Soluk alıp verişi bile değişmişti.
"Sana başka ne dedi?" dedi Tolga, sesi artık kızgın değil, buz gibi ve tekinsiz bir sakinlikle çıkıyordu.
"Tolga üsteğmene git devamını o zaman öğreneceksin dedi bide" dedim nefes nefese derin bir nefes aldım.
"Eee başka"
"B-babam, babamdan bahsetti sen şehit kızı değilsin be teğmen dedi bir şeyler var komutanım ne olduğunu ne döndüğünü bilmiyorum belki bir oyun ama bir şeyler dönüyor dünkü mağara baskını elimize geçen neler var bı baksak belki bir ipucu buluruz"
Tolga’nın yüzü bir an içinde tamamen ifadesizleşti. O an, bağırmasından ya da öfkelenmesinden çok daha korkunçtu. Gözlerinde beliren o karanlık, sanki uzun zamandır saklanan bir sırrın kapağının aralanmasının getirdiği o tekinsiz sessizlikti.
"Komutanım o şerefsiz gene arayacak belki beni takip ediyor çünkü devamını o zaman öğreneceksin dedi. Demek ki bir haltlar karıştırıyor oradan çıkardığınız dokümanlara biraz göz gezdirirsek o pisliğe karşı ne şekilde yaklaşacağımızı biliriz"
Tolga, elinde tuttuğu telefonumu cebine atarken gözlerini bir milim bile benden ayırmadı. Şakaklarındaki damarlar zonkluyor, çenesi hırsla kenetleniyordu.
"Dokümanlara bakacağız Derin," dedi, sesi o kadar alçak ve sertti ki adeta toprağın altından geliyordu. "Ama önce sen gidip Murat'ı çağır ve Batuhanı da bul istihbaratdan bilgi verebilir sonrasında toplantı odasına gelirsiniz"
Emredersiniz komutanım," dedim, çenemi sıkıp selam çakarak. Tolga tek kelime etmeden arkasını dönüp istihbarat binasına doğru hırslı adımlarla ilerlerken ben de postallarımı beton zemine vura vura ana bina koridorlarına yöneldim.Zihnim tamamen o telefondaki sesin yankısıyla doluydu.
Önce Harekat Merkezinin bulunduğu üst kata tırmandım. Şansıma Murat üsteğmen koridorun başındaki panonun önünde nöbetçi subayla konuşuyordu. Beni sargılı kolumla, kan ter içinde karşısında görünce kaşlarını çatarak adımlarını bana doğru hızlandırdı.
"Derin? Teğmenim senin evde istirahat ediyor olman gerekmiyor muydu? Bu halin ne?"
"Komutanım, soruları sonraya bıraksak?" dedim nefes nefese, sesimdeki ciddiyeti korumaya çalışarak. "Tolga Üsteğmenim sizi toplantı odasında bekliyor. Aksu Deresi operasyonuyla ilgili çok acil bir durum gelişti. Sizi derhal oraya çağırmamı emretti."
Murat üsteğmen yüzümdeki o kurşun gibi ağır ifadeyi görünce sorgulamayı kesti. Yüz hatları bir anda sertleşti. "Tamam, ben geçiyorum. Sen neredesin?"
"Batuhan'ı alıp geliyorum komutanım."
Yanından ayrılıp hızla İstihbarat Kısım Amirliğine doğru koştum. Kapıyı vurmadan içeri girdiğimde Batuhan bilgisayar ekranına gömülmüş, telsiz dökümlerini inceliyordu. Kapının pat diye açılmasıyla irkilip başını kaldırdı. Sonrasında ayağa kalktı
"Emredin komutanım"
"Batu koş.Dün geceki mağara operasyonuyla ilgili kışlaya dışarıdan bir sızma veya istihbarat akışı var. Telefonuma gelen bir arama var. Dosyaları, sinyal takip dökümlerini ne varsa alıp hemen geliyorsun"
"Emredersiniz komutanım" dedi ve hemen arkamdan adımlamaya başladı.
İstihbarat binasının soğuk koridorlarını geride bırakıp toplantı odasının önüne vardığımızda Batuhan’ın adımları arkamda yankılanıyordu. Kapının kolunu indirip içeri girdiğimizde odadaki kasvet adeta yüzümüze çarptı.
Tolga ve Murat Üsteğmen masanın etrafında ayakta duruyordu. Masanın üzerinde yesterdayki Aksu Deresi operasyonundan kalan haritalar, delil poşetleri ve en ortada duran o kırmızı kapaklı klasör vardı. Benim cep telefonum da doğrudan dosyanın üzerine koyulmuştu.
Tolga, arkamızdan kapının kapandığını görünce tek bir kelime etmeden kilit milini sürdü. Odanın içindeki ses yalıtımı dış dünyayla tüm bağımızı keserken gözleri doğrudan Batuhan’a kaydı.
"Batuhan, derhal bilgisayarı aç," dedi Tolga, sesi bir emirden çok daha fazlası, tekinsiz bir otorite taşıyordu. "Derin’i arayan numaranın son sinyal kulesini, bacak bağlarını ve bölgedeki aktarıcılarını dök. Aramanın nereden yapıldığını saniyesi saniyesine istiyorum."
Batuhan vakit kaybetmeden yanındaki dizüstü bilgisayarı masaya açtı, bağlantı kablosunu telefonuma takarak ekrandaki komut satırlarını hızla çalıştırmaya başladı. Klavyeden yükselen seri tuş sesleri, odadaki gergin sessizliği bozan tek şeydi.
Murat Üsteğmen bana doğru bir adım atıp yaralı omzuma, ardından gözlerimdeki hırslı ateşe baktı. "Derin, tam olarak ne dedi o şerefsiz? Tek bir kelimesini bile atlamadan anlat."
Çenemi sıktım. "Aksu Deresi'ndeki mağara baskınından haberdardı komutanım. Tolga Üsteğmenin adını verdi. 'Zafer sarhoşluğu uzun sürmez' dedi. Ve..." Boğazıma oturan o yumruyu yutkunarak geride bırakmaya çalıştım. "Babamdan bahsetti. Benim şehit kızı olmadığımı, gerçeği o tekrar aradığında öğreneceğiz"elimi haritanın üzerine gezdirip mağara baskının olduğu yeri gösterdim sonra Batuhan söze girdi zaten.
"Komutanım tam derin teğmenin gösterdiği yerin 16km ilerisi Kuzey doğusunda ama nette değil" elimi dediği yere kaydırdım tam kato dağının üstünde durdum.
"Burası ama sizcede bunu düşünmüş olamaz mı? Çok kolay bulduk"
"Evet komutanım derin teğmen haklı" dedi Murat üsteğmen o sırada benim telefonum çaldı. Aynı bilinmeyen numara
"Arıyor komutanım, açtığınız anda konumunu bulabilirim" dedi Batuhan benim bakışlarım ise tolga'ya gitti başıyla onaylayınca uzandım telefona ve açtım
Hoparlörü açıp telefonu masanın tam ortasına bıraktım. Batuhan parmaklarını klavyede ışık hızıyla oynatmaya başlarken, Tolga ve Murat Üsteğmen masaya doğru eğilip nefeslerini tuttu.
"Alo teğmen," dedi aynı yayvan, gıcık ses. Kulağa o kadar yakın geliyordu ki sanki odanın içinde bir yerlerden fısıldıyordu. "Topladın mı ekibi? Tolga Üsteğmen de yanında mı?"
Sesimi olabildiğince soğukkanlı tutmaya çalışarak konuştum: "Uzatma. Ne istiyorsun?"
"Ben bir şey istemiyorum teğmen, siz istiyorsunuz," dedi herif, araya giren hafif bir telsiz parazitinin ardından. "Yıllardır gururla göğsünde taşıdığın o şehit kızı ünvanının arkasındaki yalanı istiyorsun. Sana şunu söyleyeyim baban ölmedi teğmen" kalbime bir ağrı saplandı elim göğsüme gitti "evet baban bir 15 Temmuz şehidi değil ha Tolga duyuyorsun demi lan seninki o anda öldü ama derin seninki o zaman ölmedi ama var ya ikiside sevgili gibi el ele tutulmuşlar zor ayırdık ellerini" sesli bir nefes bıraktım o an içim acıdı kalbim sıkıştı düşecek gibi oldum neydi bu şimdi nasıl oluyordu.
"Düzgün konuş lan düzgün konuş" diye bağırdım telefona
"Ne yav Allah Allah sende ne güzel baban ölmedi dedik sevinsene ama ölmüşte olabilir, olmayadabilir bilemem valah bilemem hadi tahmin tutalım öldü mü ölmedi mi?"
"Laan senin o ağzını kendi ellerimle sökücem duydun mu beni seni bulup bu laflarını sana yediricem anladın mı lan bekle beni"
"Eeeh tamam bekliyoruz ama bide şu var teğmen annenler burada demi?" Gülüş sesleri geldi. Kulağımdaki o iğrenç kahkaha sesiyle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Dizlerimin bağı çözüldü, düşmemek için masanın kenarına hırsla tutundum. Sadece birkaç saat önce mutfakta arkasından sarıldığım annem, salonda uzanan abim ve Ece...
"Sakın, sakın onlara dokunmaya kalkma senin derini yüzerim duydun mu, duydun mu beni sakın her saniye ölmek için yalvarırsın ama öldürmem"
"Bırak bu işleri teğmen annen, abin ve kardeşin tam karşımdaki markette alışveriş yapıyorlar. Napayım sence, hadi bunu sen sec"
"Eğlenme lan benle sakın onlara dokunma al beni al ama onlara dokunma,
"Bekle ama şimdi o önümüzdeki dosyaları veriyor musunuz yoksa üç kurşunla onları öldü-"
"Ahh" diye bağırdım O an içimdeki bütün nefes tek bir çığlıkla kesildi, gırtlağıma bir yangın oturdu sanki. Aklım durdu, kalbim göğüs kafesimi patlatırcasına vurmaya başladı. Sağlam elimle masaya öyle bir asıldım ki tırnaklarım ahşaba gömüldü.
"Derin!" Tolga Üsteğmen tek bir hareketle aramızdaki mesafeyi kapatıp beni belimden yakaladı, düşmeme izin vermedi. Gözlerindeki o karanlık ayaz bir anda alev aldı. Sesi, kışlanın soğuk duvarlarını sarsacak bir şiddetle gürledi: "Bana bak Teğmen! Kendinde kal!"
"Komutanım!" dedi Batuhan telsiz kulaklığını kulağına bastırarak. "Numara lojman bölgesindeki ana caddenin bazından sinyal veriyor! Kamera sistemlerine sızdım... Marketin önündeki güvenlik kamerası... Komutanım, caddenin karşısında koyu renk bir araç var, camı aralık!"
Murat Üsteğmen masadaki kılıfından tabancasını çekip kurdu. "Tolga, çıkıyoruz! Nöbetçi timi lojman girişini tutsun, çemberi daraltalım!"
"Aksini yapanı vururum!" diye kükredi telefondaki o iğrenç ses. Parazitli kahkahası tekrar yükseldi. "Dedim ya Teğmen, tek bir motor sesi, tek bir zırhlı araç duyarsam o tetiği basarlar. Annene mi, abine mi, yoksa o küçük kardeşine mi öncelik vereyim? Seçimi sen yap!"
"Bana bak ulan kalleş köpek!" diye bağırdım, Tolga'nın kolları arasında çırpınarak. Sesim kısıldı, boğazımdan kan tadı geldi. "O dosyaları da alacaksın, beni de alacaksın! Onların kılına zarar gelirse seni bu dağlarda diri diri gömerim! Elleme onları!"
Tolga bir eliyle beni zapt ederken, sağlam koluyla masadaki cep telefonunu hırsla yakaladı ve kulağına götürdü. Yüzündeki hatlar taştan bir heykel kadar sertleşmişti. Sesi o kadar alçak, o kadar ölümcül çıktı ki odadaki ayaz bile dondu.
"Seni dinliyorum," dedi Tolga, telefona doğru. "Sert oynamak istiyorsun demek. O masadaki kırmızı klasörü de, içindeki delil poşetini de ben getireceğim sana. Derin değil, ben geleceğim. Ama o kadına, o çocuklara tek bir bakış bile atarsan, Kato’da sakladığın o diğer piçleri tek tek avlarım. Beni çok iyi tanırsın."
Karşı taraftaki ses bir an duraksadı, o yayvan alaycılığı yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı. "Ooo... Tolga Üsteğmen. Kahramanımız sahneye çıkıyor. Tamam ulan. On dakika. Lojmanın arkasındaki eski su deposunun oraya yalnız geleceksin. Dosyalarla beraber. Derin Teğmen de yanında olacak. Poligon havası alalım biraz."
Cihaz cızırtıyla kapandı. Telefon ekranı karardığında odadaki herkesin bakışları birbirine kilitlendi.
Tolga telefonu cebine atıp beni bıraktı, omuzlarımdan tutup gözlerimin içine baktı. "Sakin ol. Ailen güvende olacak. Batuhan, Murat'la birlikte sivil araçla arka yoldan su deposunun etrafını sarıyorsunuz. Hiçbiriniz atış alanına girmeyeceksiniz. O itler babalarımızın adını ağzına almanın bedelini bugün ödeyecek."
"K-komutanım ben kaldıramam yapamam" diyerek başımı salladım "benim için geldikleri bu şehirden onları cenaze aracıyla göndermem komutanım ben, ben biterim yok olmaz bi-bişi yapalım nolur hadi komutanım hadi durmayalım burda"
Tolga, omuzlarımdaki kavrayışını daha da sertleştirdi, parmakları sargımın hemen kenarındaki kumaşı ezercesine sıktı. Söylediklerim, gözümden süzülen o bir damla yaş ve dudaklarımdaki titreme onun çelik gibi duruşunu bir milim bile sarsmadı. Aksine, bakışlarındaki karanlık daha da koyulaştı.
"Kendi iradene sahip çık, Teğmen!" dedi Tolga, sesi bir emir kadar net, bir dağ kadar sarsılmazdı. "Hiç kimse bu şehirden tabutla çıkmayacak! Kimsenin canı yanmayacak! Bana bak Derin, gözlerimin içine bak!"
Başımı zorla onun hizasına kaldırdım. Zihnimdeki o dehşet senaryoları, marketin önündeki o karanlık araba, annemin elindeki poşetler, abim Ece'nin gülüşü... Hepsini bir çırpıda silmek istercesine sertçe yutkundum.
"Komutanım biz gidene kadar geç olabilir neyine güveneceğiz ya yalansa ya yalansa yada dosyaları alınca vurursa komutanım b-ben napıcam" dediğim anda kolarimdaki baskıyı artırıp beni sarsmasi bir oldu
"Yeter derin, böyle davranacaksan gelmiyorsun hiç bir yere annenlerin yanına markete 3 sivil çıkartıp onları koruyacağız oldu mu? Şimdi kendine gel görevde başı kopmuş tavuk gibi mi dolanacaksın yoksa bir asker gibi mi duracaksın?"
O sarsıntı beni kendime getirmeye yetti. Tolga’nın omzumu sıkan parmaklarındaki baskı, gözlerindeki o tavizsiz kararlılıkla birleştiğinde göğsümdeki o panik dalgası yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı.
"Asker gibi durucam komutanım," dedim, sesimdeki titremeyi söküp atarak. Çenemi dikleştirdim, gözlerimi bir milim bile kaçırmadan doğrudan onun gözlerine kilitledim.
Tolga bir saniye bile beklemeden hızla emirleri yağdırmaya başladı:
"Murat, derhal lojman bölgesindeki Market civarına en yakın 3 sivil giyimli personeli yönlendir! Derin'in ailesini çaktırmadan güvenceye alsınlar, marketten çıkışlarını kollayıp eve kadar eşlik etsinler. Tek bir it bile yaklaşamayacak o insanlara! Sonra da Batuhan'la birlikte su deposunun hakim tepelerine sızın. Sadece benim talimatımla hareket edeceksiniz, açık vermeyin!"
Murat Üsteğmen "Emredersiniz komutanım!" diyerek hırsla telsizine sarıldı ve Batuhan’la birlikte odadan fırladı.
Tolga masadaki kırmızı klasörü ve delil poşetini alıp zırhlı yeleğinin cebine yerleştirdi. Belindeki tabancayı kontrol edip doldur-boşalt yaptıktan sonra kılıfına kilitledi. Bakışları tekrar bana döndü, bu sefer gözlerinde en ufak bir şüphe ya da acıma yoktu; tamamen bir komutanın bir askerine duyduğu güven vardı.
"Tek bir kural var Derin," dedi alçak ama kurşun gibi ağır bir sesle. "Oraya vardığımızda kontrol tamamen bende. Ne söylersem onu yapacaksın. Babalarımızın adını kirletmeye çalışan o soysuzlara bu dağları dar edeceğiz. Hazır mısın?"
"Hazırım komutanım," dedim kararlı bir sesle. Sağlam elimle belimdeki silahın kılıfını sıkılaştırdım. Kolumun katlı durmasını sağlayan siyah sargıyı da çıkartıp masaya koydum. Sol elim artık hareket halindeydi. Omzumu falan oynatarak yokladım gayet iyiydi.
Tolga çıkışa doğru adım atarken bana baktı, çene kasları seğiriyordu. "Araca," dedi kısa ve net.
Binadan çıktığımızda akşam olmaya başlıyordu. Karargahın bahçesindeki sivil, siyah arabaya yöneldik. Tolga sürücü koltuğuna geçerken ben de sağ ön koltuğa oturdum. Kapıyı kapatır kapatmaz motor gürlemeyle çalıştı ve çakılları savurarak nizamiye kapısından fırladık.
Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Telsizden Murat Üsteğmen'in cızırtılı sesi yükseldi:
"Komutanım, sivil unsurlar market bölgesinde. Aile emniyette, güvenlikleri sağlandı. Etrafta şüpheli bir hareketlilik yok. Eve kadar eşlik edecekler"
Tolga direksiyonu sıkan parmaklarını gevşetmeden, "Anlaşıldı Murat. Siz tepeye sızın, görüş açısı alınca bildirin," yanıtını verdi.
Lojman bölgesini geride bırakıp kentin yukarısına, eski su deposuna giden sarplıklara doğru tırmanmaya başladık. Farlar karanlığı yırtarken, aynadan arkamıza baktım. Her şey hazırdı. Artık panik yoktu, korku yoktu. Tolga'nın yanındaki duruşum bir teğmenin duruşuydu; babasının adını ve ailesini korumak için ant içmiş bir askerin duruşu.
"Teğmen bak son kez söylüyorum bana uy bi sakatlık çıkmasın"
Başımı çevirmeden göz ucuyla baktım "emredersiniz komutanım" dedim ama o orospu çocuğunu dişlerimle sökmek istiyiysrdum bütün kemiklerini kırmak aileme uzattığı o dilini kendi ellerimle koparmak istiyordum.
"Komutanım silah varmı araçta sadece tabancayla mi gitcez"
Tolga, bakışlarını bir saniye bile virajlı yoldan ayırmadan elini vitesin arkasındaki gizli bölmeye uzattı. Torpido gözünün altındaki çelik mandalı çekince tıkırtıyla açılan zırhlı kapağın içinden iki adet MP5 ve bantlanmış yedek şarjörler çıktı.
"Tabancan belinde kalsın. Arabadan inmeden önce silahı kursan yeter."
Gözlerimi açılan bölmedeki silahlara diktim. Sol elimle uzanıp MP5’in kabzasını kavradım. Metalin soğuk ağırlığı parmaklarıma yayıldığı an, içimdeki panikten eser kalmadı. Şarjörü sert bir hareketle yuvaya oturtup mekanizmayı geriye çektim; merminin yatağa sürülüş sesi arabanın içini doldurdu.
"Tek bir açık versinler yeter," diye mırıldandım dişlerimin arasından. "O dili koparmadan, babamın adını o pis ağzına aldığına pişman etmeden bırakmayacağım onu."
Tolga göz ucuyla bana baktı. Çene kasları sıkılaşmıştı ama bakışlarında en ufak bir tereddüt yoktu. "Öfkeni kontrol et Teğmen. Deponun önündeki düzlüğe girdiğimizde ilk ben çıkacağım, sen sağ çaprazı tutacaksın. Murat tepeye kurulmadan atış yok."
Telsizden Murat Üsteğmen’in cızırtılı sesi yükseldi: "Komutanım, tepeye ulaştık. Görüş sağlandı. Su deposunun etrafında koyu renk iki araç var. Dışarıda üç, yapının içinde en az iki hareketlilik tespit ettik. Eli silahlılar."
Tolga telsizin düğmesine bastı: "Anlaşıldı Murat. Ben talimat vermeden kimse tetiğe dokunmayacak. Giriş yapıyoruz."
Araba eski beton su deposunun yıkıntılarına yaklaşırken Tolga uzun farları kapattı. Sadece sis lambalarının cılız ışığı çakıllı yolu aydınlatıyordu. Silahı kucağımda sıkıca kavradım, başparmağımı emniyet mandalına dayadım. Farların menziline giren o gölgeler artık sadece birer hedefti.
"Emniyetler açık," dedi Tolga, sesi bir fısıltıdan farksız ama kurşun gibi ağırdı. "Kapıyı açtığın an gövdeni aracın arkasına siper ediyorsun. İlk temas ben olacağım. Sakın panikleyip öne atılma."
"Emredersiniz komutanım," dedim dişlerimin arasından. MP5’in kabzasını sıkan parmaklarım soğuktan değil, içimde patlamayı bekleyen öfkeden titriyordu.
Araçtan aynı anda çıktık. Kapının tıkırtısı karanlıkta yankılandığı an, depodan iki el feneri ışığı üzerimize dikildi. Gözlerimi hafifçe kısıp ışığın arkasındaki gölgeleri taradım. Sağ taraftaki koyu renk aracın kaputuna yaslanmış, eli kalaşnikoflu bir herif bize bakıyordu.
Deponun kırık dökük kapısından geniş omuzlu, kirli sakallı bir herif çıktı. Telefonda dinlediğim o sinir bozucu, yayvan kahkahanın sahibi tam karşımızdaydı. Yüzünde, bu dağlarda ecelini beklediğinden habersiz bir piç piç gülümseme vardı.
"Ooo... Tolga Üsteğmen," dedi herif, sesi kayalıkların arasında yankılanarak. "Sözünün eri adamsın valla. Teğmenini de kapıp gelmişsin. Ama bakıyorum da elin boş değil, eliniz silah dolmuş. Hani yalnız gelecektiniz?"
Tolga adımlarını ağır ağır atarak arabanın ön tarafına geçti. Gövdesiyle beni hafifçe kapatırken sol eliyle belindeki klasörü çıkardı. "Klasör burada," dedi, sesi o kadar soğuktu ki rüzgar bile dondu sanki. "Delil poşeti de bende. İstediğini getirdim. Şimdi o ağzını aç ve ne biliyorsan dök ortaya. Babalarımızın adını o lağım kokan ağzına almanın bedelini ödemeden önce tek bir şansın var."
Herif elindeki sigarayı yere atıp botunun ucuyla ezdi. Bakışları Tolga’dan kayıp doğrudan benim üzerimde kilitlendi. Yüzündeki sırıtış daha da derinleşti, gözlerinde tekinsiz bir zevk belirdi.
"Teğmen..." dedi bana bakarak. "Yüzündeki o öfke çok tatlı la. Baban da böyle bakardı biliyor musun? O gece... Karakol baskınında... O çok güvendiğin tolga'nın babasıda.Tolga'nın babası olan o büyük askerde da aynı böyle çaresiz bakıyordu. Ama sana bir sır vereyim mi?"
Göğsüm hırsla kalkıp indi. MP5'in gezini tam herifin göğsüne oturtmuştum. "Tek bir kelime daha et," diye fısıldadım, "o dilini boğazından söküp alacağım."
"Söyle söyle," dedi herif, elini alayla sallayarak. "Söyle ki gerçekleri öğrensin kızımız! Tolga Üsteğmen sana anlatmadı mı? Baban o gece şehit olmadı teğmenim! Baban o gece... sizin devletinizin 'vatan haini' dediği dosyaların tam ortasındaydı. Tolga'nın babasını kim vurdu sanıyorsun sen? O kurşun kimin silahından çıktı sanıyorsun?"
Beynimden vurulmuşa döndüm. Kulaklarımda devasa bir uğultu koptu. Zihnimdeki dünya bir an için ekseninden kaydı. Tolga’ya baktım başını onaylamazcasına salladı. Böyle bi şey olamazdı benim babam böyle biri değildi benim vatan sevgimi bile o koydu içime, beni bu toprakları savunmam için yetiştirdi bu bir yalandı.
"Sesini kes sakin bir dahada ne babama nede Tolga üsteğmenin babasına laf atma onlar senin gibi pic kurularının içimize sızdığı 15 Temmuz darbesinde haince kalleşçe şehit oldular" Tolga üsteğmenin yanına gelmiştim kulaklarım daha fazla duymak istemiyordu.
"Lan zaten o hain senin baba-" dediği anda bütün sinir sistemim boşaldı öne atıldım adama doğru koştum
"Senin belanı sikerim lan duydun mu beni benim babam hain değil bir daha ağzını açtığını ve babama laf attığını şuan bir göreyim" yakasına yapışmıştım sol elim yakasından tutarken sağ elim başına tabancayı dayadı " beynini patlatirim duydun mu lan beni!" Diye bağırdım etrafındaki iki kişinin silahları bana doğruldu Tolga üsteğmen çelik yeleğin kenarından bı eliyle tuttu diğer eli silahındaydı.
"Derin, çekil geri! Sakın tetiğe basma!"
Tolga'nın sesi bir emirden fazlasıydı; beni uçurumun kenarından söküp alan tek şeydi. Ama parmağım hala tetikteydi, herif gözlerimin içine bakarak fısıldadı:
"Ateş etsen de etmesen de gerçek değişmeyecek Teğmen... Babanın o gece kimi vurduğunu öğrenmek istiyorsan, cebindeki dosyaya bakacaksın. O kurşun—"
"Ağzını kapat lan!" Tolga, kelimesini bitirmesine izin vermeden sol ayağıyla herifin diz kapağına buz gibi bir darbe indirdi. Kemik çatıtısıyla birlikte herif acıyla böğürerek yere kapaklandı.
O an, üzerimize doğrultulan iki kalaşnikofun emniyet mekanizmalarının tıkırtısı karanlıkta yankılandı.
"Silahları indirin lan!" diye bağırdı teröristlerden biri.
Telsizden Murat Üsteğmen’in çelik gibi keskin sesi patladı:
"Komutanım! Kırmızı nokta hedefte. Sağdakini indiriyorum!"
Gecenin sessizliği, tepeden gelen susturuculu kesin nişancı tüfeğinin o boğuk puf sesiyle bölündü. Sağımda duran kalaşnikoflu adam, ne olduğunu anlamadan başı geriye fırlayarak yere yığıldı.
Diğer terörist paniğe kapılıp silahını çevirmeye çalışırken, Tolga bir salise bile duraksamadı. İki el seri atışla adamı göğsünden vurdu. Adam çakılların üzerine kapaklandı.
Saniyeler içinde ortalık yatışmış, sadece yerdeki adamın acı içinde hırıldayan nefesi kalmıştı. Tolga beni omzumdan tutup sertçe arkasına doğru fırlatır gibi çekti. Yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar karanlık ve ağır bir ifade vardı.
"Kendine gel Teğmen!" dedi dişlerinin arasından fısıldayarak. "Sana ne dedim ben? Kontrol bende dedim! Adamın tuzağına düşüyorsun, seni kışkırtıp tetiği çektirmeye çalışıyor!"
Nefes nefeseydim. Göğsüm hızla kalkıp iniyor, elimdeki tabanca sallanıyordu. Yerde dizlerinin üzerinde bacağını tutan herife baktım, sonra Tolga’ya.
"Yalan söylüyor komutanım..." dedim sesimdeki çaresiz yırtılmayla. "Yalan söylüyor değil mi? Babam... Babam öyle bir şey yapmaz..."
Tolga cevap vermedi. Bakışlarını benden kaçırıp yerdeki adama yaklaştı. Herifin saçlarından tutup başını geriye doğru kaldırdı.
"Şimdi," dedi Tolga, sesi bir ölünün soğukluğu kadar hissizdi. "Bize anlatacağın her şeyi tek tek, eksiksiz anlatacaksın. Yoksa seni bu teğmenin elinden ben bile alamam."
Dediği anda postallarımın dibine bir mermi çakıllara gömüldü. Silah sesleriyle tekrar aracın yanına koştuk tuzaktı benim yüzümden tuzağa düşmüştük
Hemen sırtımızı arabanın kapılarına verdik Tolga hissetmiş gibi arabayı adamlara karşı yan Park ettiği için bütün araba siperimiz olmuştu.
Pusu ateşi geceyi yırtarken mermiler aracın zırhlı gövdesinde sağır edici metalik seslerle patlamaya başladı. Kıvılcımlar karanlığı aydınlatıyor, kaportadan seken mermi çekirdekleri etraftaki çakılları savuruyordu. Sırtım aracın zırhlı kapısına yapışmış halde, nefes nefese Tolga’ya baktım. Yüzümdeki o anlık şok yerini saf bir çatışma refleksine bırakmıştı.
"Kendi hatamdı..." diye bağırdım silah seslerinin ve rüzgarın uğultusunun arasında. "Kışkırtmasına geldim, komutanım!"
Tolga, elindeki MP5’in emniyetini kapatıp arabanın kaputunun üstünden görüş açısı almaya çalışırken gürledi:
"Şimdi sırası değil Teğmen! Öfkeni sonra kusacaksın, şunları baskı altına alıyoruz!"
Telsizden Murat Üsteğmen'in bağırışı yükseldi:
"Komutanım! Su deposunun arkasındaki kayalıklardan vuruyorlar! En az dört kişi daha var, çapraz ateşe tutuyorlar sizi!"
"Murat, baskı atışı yap! Batuhan'la sağ kanadı temizleyin!" diye talimat verdi Tolga.
Gözlerimi kısıp karanlıktaki namlu alevlerini hedef aldım. MP5'i omzuma sımsıkı dayayıp tetiğe bastım. Üçerli kısa darbelerle kayalıkların arkasını taramaya başladım. Mermi kovanları çıngırak gibi ayağımın dibine dökülürken sol kolumdaki sargısız omzum ağrıyı tamamen unutmuş, sadece göreve odaklanmıştı.
Yerde acıyla kıvranan herif, çatışmanın ortasında kayalıklara doğru sürünmeye çalışıyordu.
"Şerefsiz kaçıyor!" diye bağırdım ve siperden bir adım öne fırlamaya yeltendim.
Tolga anında yeleğimden tutup beni geriye, arabanın güvenli alanına çekti. Mermilerden biri tam da durduğum yerdeki çakılları toz etti.
"Derin, dur dediysem duracaksın!" diye bağırdı Tolga, gözlerinin içine çakan şimşeklerle. "O adama ulaşıp o dosyayı da, hakikati de söke söke alacağız! Ama önce bu iti de, arkasındakileri de geberteceğiz!"
Tam o sırada tepeden Murat’ın keskin nişancı tüfeğinin art arda gelen iki boğuk patlaması duyuldu. Kayalıklardaki namlu alevlerinden ikisi anında söndü.
"Sağ kanat temiz komutanım! İlerleyin!"
Tolga bana baktı, çene kasları çelik gibi kenetlenmişti. "Benimle birlikte... Sol çapraz, hücum!"
"Anlaşıldı komutanım!" diye haykırdım, göğsümdeki o yakıcı ateşi ve öfkeyi tek bir noktaya kenetleyerek.
MP5’i omzuma sımsıkı bastırıp Tolga’nın hemen bir adım gerisinde, sol çaprazında siperden çıktım. Postallarımızın çakılları döven tok sesleri, geceyi yırtan mermi ıslıklarıyla birbirine karışıyordu. Su deposunun harabesine doğru ilerlerken, sol kolda karanlığın içinden beliren namlu alevine kilitlendim. Tek bir an bile tereddüt etmeden tetiğe bastım; üçerli kısa darbelerle kayalığı taradım. Namlu alevi bir anda söndü, gölge yere yığıldı.
"Temiz!" diye bağırdım, sesim artık titrmiyor, dağları yankılatıyordu.
Tolga önümde bir fırtına gibi ilerliyordu. Sol kanattaki son terörist panikle doğrulttuğu kalaşnikofu ateşlemeye fırsat bulamadan Tolga’nın iki el seri atışıyla yere kapaklandı. Ortama ani ve ağır bir sessizlik çöktü. Sadece kovanların soğuyan betona düşerken çıkardığı cılız tıkırtılar ve gece rüzgarının uğultusu vardı.
Telsizden Murat Üsteğmen’in sesi yükseldi:
"Komutanım, çevre emniyeti sağlandı. Tepe temiz, dışarıda başka hareketlilik yok. Yapı içini kontrol edin."
"Anlaşıldı Murat, gözünüzü dört açın," dedi Tolga nefes nefese. Bana baktı ve içeriye gireceğimizi eliyle işaret etti. Sonrasında kapıya vurduğu tekmeyle içeri girdik o deponun sol tarafını alırken bende sağ tarafını aldım içeri girdiğim her odada sessiz ve aradım hiç bir şey yoktu harabe bir kaç tane su tankları vardı hepsi herşey boştu. Tekrar dikkatli bir şekilde ayrıldığımız yere gelirken tolgada geldi
"Temiz"
"Malesef, temiz" dedi kapıya yönelirken telsizden Murat üsteğmene seslendi. "Her yeri arayın Murat adam yok kaçmış"
"Anlaşıldı komutanım! Batuhan’la güney yamaçtaki patikaları kesiyoruz, uzaklaşmış olamaz!"
MP5’in namlusunu yere indirip sırtımı soğuk beton duvara yasladım. Akciğerlerim körük gibi yanıyor, şakaklarım zonkluyordu. Su deposunun içindeki o zifiri karanlık ve küf kokusu, zihnimdeki o uğultuyu bastırmaya yetmiyordu. Kaçmıştı. O şerefsiz, babamın adına leke süren o kelimeleri zehirli bir yılan gibi ortaya bırakıp karanlığın içinde kaybolmuştu.
"Derin, dışarı," dedi Tolga, sesi emir tonundan çıkıp sarsılmaz bir dayanağa dönüşmüştü.
Depodan çıktığımızda dağ rüzgarı yüzüme sertçe çarptı. Mermi kovanlarının saçıldığı çakıllı yolda, zırhlı aracın yanına kadar yürüdük. Tolga yeleğinin cebindeki kırmızı klasörü çıkarıp arabanın kaputuna sertçe koydu. Ay ışığı, klasörün üzerindeki o soğuk yazıları aydınlatıyordu.
Yanına yaklaştım. Ellerim titriyordu ama bu sefer korkudan değil, hakikati söküp alma hırsındandı. MP5’i emniyete alıp askısını omzuma astım. Gözlerimi Tolga’nın karanlık bakışlarına kilitledim.
"Bana doğruyu söyle komutanım," dedim, sesim dağın ayazından daha keskin çıkıyordu. "O şerefsizin dedikleri... Bu klasördeki otopsi raporu... Babanın şehit olduğu o geceyle ilgili ne var bu dosyada?"
Tolga derin bir nefes aldı. Çene kasları kenetlendi, eli klasörün kapağına gitti ama açmadı. Doğrudan gözlerimin içine baktı; o gözlerde ilk defa bir şüphe değil, iki yetimin ve iki askerin ortak kaderi vardı.
"O kalleşlerin istediği tam olarak buydu Derin," dedi Tolga, alçak ama kurşun gibi net bir sesle. "Seni, beni, babalarımızın hatırasını birbirimize düşürmek. Bu dosya kurgulanmış bir pusu belgesi. İçinde ne yazarsa yazsın, o gece babalarımızın birbirine nasıl siper olduğunu ben biliyorum. Şimdi o iti bulacağız. Konuşacak. Ama önce bu karargâha dönüp bu kumpası kuranların tepesine çökeceğiz."
Klasörü sertçe kapatıp yeleğine geri soktu. Bana doğru bir adım atıp sağlam omzumu sıktı.
"Şimdi toparlan Teğmen. Savaş daha yeni başlıyor."
Arabaya bindiğimiz de geri dönerken beynimde binlerce soru vardı neden yıllar sonra böyle bir olay ortaya çıkıyor. Asker olduğumda kendi ellerimle baktığım bu feto kumpası bu hain darbe babamların şehit oldukları o anın kamera görüntüleri hepsi bir birine girmişti.
Gözlerimi yan camdan dışarıya, karanlığa gömülmüş çam ağaçlarına diktim. Sol elimle MP5'in soğuk namlusuna dokundum. Metalin o katı, hissiz soğukluğu beni gerçeklikte tutan tek şeydi.
15 Temmuz gecesi... O kabus gibi gece. Daha ne olduğunu bile anlamdan babama gelen telefonla gitmişti. Sorduğum soruya bile yalan yanlış cevap verip inşallah kızım demişti. Ardından bize gelen tolgalar F16'ların sesi silah sesleri postal sesleri halkın direnişi.
Kendi ellerimle arşivlerden çıkardığım, defalarca incelediğim o kamera kayıtları, karargah koridorlarındaki o kargaşa, silah sesleri... Hepsi zihnimde çakışıyordu. Babam ve Tolga’nın babası... İki kadim dost, iki silah arkadaşı. O gece yan yana, omuz omuza şehit düşmüşlerdi.
Peki o zaman bu pusu neyin nesiydi? Neden yıllar sonra, tam da ben bu dağlarda teğmen olarak göreve başlamışken bu zehirli yılan başını kaldırmıştı?
"Düşünmeyi kes Teğmen," dedi Tolga. Sesi karanlığı bölen bir bıçak gibiydi. Bakışlarını yoldan ayırmıyordu ama çenesindeki o kasılmış hat, onun da en az benim kadar zihnindeki fırtınayla boğuştuğunu gösteriyordu. "Düşündükçe onların kurduğu tuzağın içine çekilirsin. Soru sorma, sadece hedefe odaklan."
"Emredersiniz komutanım" ama beynimi kemiren soruyu yöneltmem lazımdı.
"Komutanım bir soru sorabilir miyim?"
"Sor"
"Komutanım ben asker olduktan nerdeyse hemen sonra bu arşivleri karıştırdım her saniyesini zihnime kazıdım ancak bu darbe fetö yüzündendi bu şerefsiz ne alaka ve neden şimdi her şeyi karıştırmak istiyor"
"Şimdi neden mi geldiler? Çünkü sen o arşivleri karıştırıp babanın adını gururla o üniformaya kazıdın. Ben bu rütbeyi omzuma taktım. Babalarımızın hesabını kapatamadıklarını anladılar. Seni kışkırtıp yanlış bir adım attırmak, beni de senin üzerinden vurmak istiyorlar. O kırmızı klasör... İçindeki o sahte otopsi raporu da, o kalleşin söylediği tek bir kelime de senin zihnini zehirlemek için hazırlanmış bir kumpas."
Dediğinde önümüze çıkan inekle ani fren yaptık burada inek olması çok saçma bir durumdu. Tolga bana baktı sonra etrafa göz gezdirdi bende tabancamı hazırlayıp göz gezdirdim ama bir şey yoktu. Tolga dışarı çıktı bende arkasından çıkıp silahla etrafa bakmaya başladım ama temiz olduğu için tolga'nın yanına geçtim.
"Bune lan" derken ineğin ayağındaki ipi çözdü ve elindeki kağıda baktı inek ipten kurtulunca uzaklaşmaya başladı ben bu kağıda bide etrafa baktım.
Tolga yavaşça kağıdı açtı ve bir fotoğraf çıktı ben tam bakacakken katlayıp cebine attı.
"Orospu çocukları" diyerek arabaya yöneldi bende sorgularcasına arabaya bindim hiç bir şey görememiştim ne gördü de sövdü bilmiyordum.
Sürücü koltuğuna oturduğunda elleri direksiyonu o kadar sert sıktı ki, eklem yerlerinin beyazladığını karanlıkta bile görebiliyordum. Çene kasları bir yay gibi gerilmiş, bakışları tamamen yola kilitlenmişti.
Gözlerimi bir an olsun onun profillerinden ayırmıyordum. Cebine attığı o küçük kağıt parçası... O fotoğrafta ne vardı da Tolga gibi buzdan bir adamın dengesini tek bir saniyede altüst etmeyi başarmıştı?
"Komutanım," dedim, sesimdeki merakı ve sorgulayan tonu gizlemeye gerek duymadan. "Ne vardı o kağıtta? Ne gördünüz?"
Tolga cevap vermedi. Arabayı virajlı dağ yolunda tehlikeli bir hızla sürmeye devam etti. Farların ışığı çam ağaçlarının gövdelerini yalayıp geçerken aradaki sessizlik adeta patlamaya hazır bir bomba gibi büyüyordu.
Bana bakmadan "sakın bir kelime daha etme derin senlik bir durum değil başka operasyonlarla alakalı" dedi. Ağzımı açamadım başkada bir şey demedim.
Ardından karagaha geldik ben toplanma odasına geçip oturdum biraz. Aklımda sadece dönen şeyler bir teröristin bana gelip konu her kim olursa olsun pazarlık yapma isteğiydi ben bu yola benim gibi babasını bu toprağa koyup bayrağa onun rengiyle bakmaya başlayan daha yaşına girmeyen bebekler, çocuklar ve eşler, daha bir annenin feryadını katmadım, bir babanın yıkıldığını göstermemek için gözlerinde görünen çaresizliği, bir kardeşin acısını, yarım kalmışlık duygusunu anlatmadım bile. Bu vatanın her bir karışı için ödenen bedeller zihnime kazınmışken, babamın adını o kirlenmiş ağızlara malzeme ettirmemeliydim.
Karargâhın toplanma odasındaki ahşap masaya ellerimi dayayıp boşluğa doğru baktım. Odadaki soğuk flüoresan ışığı, duvarda asılı Türk bayrağının üzerine vuruyordu. Gözlerim o al renge takılıp kaldı.
Hayatımda babam hariç hiç bir askerin şehit törenine katılmamıştım dilerim ki Rabbimden de bu hep böyle kalsın ta ki kendi törenime kadar. Kendi kendime dilimden bir seyler döküldü elim cebime gitti telefonumu çıkardım çok eskiden kalma o resme baktım ben ve abim önde annem yanımızda babam arkada kollarıyla hepimizi dolamış Ece ise annemin karnında
Gelecektin, gelmez oldun
Hâlimi hiç sormaz oldun
Yaralarımı sarmaz oldun
Yokluğundan soldu gönlüm
Sesim biraz daha kısıldı belkide içimdeki derindi bu babası gelicem diyip hiç bir zaman gelemeyen hep bir yerlerde babasını bekleyen derindi.
Gözlerimde kanlı yaşlar
Hasretin bağrımda kışlar
Başa geldi olmaz işler
Binbir dertle doldu gönlüm
Boğazım düğümlendi gözümden bir damla ekrana tam ailenin ortasındaki bana düştü son sözlerinide okuyacakken arkamda birini hissettim. Yaşlarımı silip hemen döndüm ama kimse yoktu kapıdan gözüken koridorda boştu daha fazla devam da etmedim. İnternetimi açıp telefona baktım.
Tahmin ettiğim gibi üst üste WhatsApptan mesajlar düştü hepside annemdendi art arda düşen mesajlara baktım.
"Kızım abin öyle demek istemedi bakma sen ona"
"Sen nerdesin kızım görev mi çıktı bu halde sana müsait olduğunda yaz"
"Kızım geç oluyor nerdesin sen hala hem bak marketten patlıcan aldım sana karnıyarık yaptım çabuk eve gel"
"Kızım yaz artık"
"Korkutma beni"
Gibi bir sürü mesaj vardı birilerinin seni bekliyor olması mutlu ediyordu insanı küçüklükten beri yanımda anahtar taşınmazdım annem kapıyı açsında "hoş geldin kızım" desin diye bazen bazı huylar devam edebiliyordu işte. Mesajlara hiç bir şey yazmadım ayaklanıp tolga'nın odasına gittim. Belki odasındaydı odasının yanındaki aynadan üstüme başıma baktıktan sonra derin bir nefes alıp kapıyı çaldım
Bölüm etkileşimi
