33. bölüm / 40
İntikam YeminiBölüm 32
Bölümler 40Şu an: Bölüm 32
- 1 giriş78 kelime
- 2 1. bölüm734 kelime
- 3 2. bölüm1.176 kelime
- 4 Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i... Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...625 kelime
- 5 Bazı başlangıçlar vardır hiç istenmeyen bir sonla biter bazı başlangıçlar vardır hiç hatırlanmayan bir sonla biter618 kelime
- 6 5. bölüm2.762 kelime
- 7 6. bölüm1.465 kelime
- 8 7. bölüm2.021 kelime
- 9 8. bölüm991 kelime
- 10 9. bölüm1.293 kelime
- 11 10 bölüm877 kelime
- 12 11 bölüm586 kelime
- 13 12. bölüm1.557 kelime
- 14 13. bölüm448 kelime
- 15 14. bölüm1.337 kelime
- 16 15. bölüm1.599 kelime
- 17 Sen askersin KATİL DEĞİL!779 kelime
- 18 tolga'nın kayıbı1.230 kelime
- 19 “Ölüm, bir aynadır; herkes kendi yüzünü orada kaybeder.” Necip Fazıl Kısakürek1.155 kelime
- 20 “Bir yüz silindi hayatımdan, aynalar bile eksik artık. Gidenin ardından kalan şey, susmayı öğrenmiş bir varlık.” — Cahit Sıtkı Tarancı631 kelime
- 21 20. bölüm1.214 kelime
- 22 21. bölüm1.147 kelime
- 23 Canavarlarla savaşan dikkat etmelidir ki kendisi de bir canavara dönüşmesin.1.511 kelime
- 24 Bölüm 231.713 kelime
- 25 Bölüm 24293 kelime
- 26 Bölüm 25849 kelime
- 27 Bölüm 261.273 kelime
- 28 Yüzün bir sis bulutu, silinmiş hafızamdan,Lakin kokun vurur geçer, en derin yaramdan1.587 kelime
- 29 Bölüm 283.397 kelime
- 30 "Sana bir şiir okurdum, anlardın.Şimdi bir şehir uzaktasın,Bütün şehirler gibi.Sen artık bir anısın." Özdemir Asaf3.308 kelime
- 31 "Beni öyle bir yalansız sev ki ki,İçindeki bütün yalanlar bana gelsin.Bir gün ölüm düşerse akına,Senin yerine benim canım verilsin." Ümit Yaşar Oğuzcan6.240 kelime
- 32 Bölüm 313.007 kelime
- 33 Bölüm 324.937 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 "Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?Kal, dedi, daha vaktin var,Tamamlanacak çok davan var." Necip Fazıl Kısakürek5.189 kelime
- 35 Bölüm 344.755 kelime
- 36 Bölüm 354.135 kelime
- 37 Bölüm 366.525 kelime
- 38 Bölüm 372.489 kelime
- 39 Bölüm 384.632 kelime
- 40 Bölüm 395.134 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ameliyathane kapısının üzerindeki o dondurucu kırmızı ışık cızırdayarak yandı. Kapının kapanma sesi, koridorda buz gibi, yırtıcı bir yankı bıraktı.
Tolga, sırtını duvarın soğuk betonuna dayadı ve bacaklarındaki derman birden kesilmiş gibi yavaşça yere çöktü. Ellerini havaya kaldırdı... Titreyen avuçlarına, parmak boğumlarına baktı. Avuçlarında hâlâ Derin’in taze kanı duruyordu.
O an, zihninde zaman bir anda geri fırladı. Gözlerinin önündeki bu hastane koridoru silindi, yerini yıllar öncesinin o lanet olası gecesine bıraktı.
Annesinin ameliyathanesi... O gün de tam bu duvara sırtını dayamıştı. O gün de ellerinde annesinin kanı vardı ve çaresizce avuçlarına bakıyordu. Yanında tek bir Allah'ın kulu yoktu. Yapayalnızdı. O kimsesizlik ve çaresizlik hissi tepesine çöktüğünde, başını iki elinin arasına alıp dizlerini göğsüne çekmiş, o soğuk koridorda tek başına hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Annesini o kapının arkasında, tek başınayken kaybetmişti
Şimdi aynı sahne, aynı koku, aynı kanlı eller... Sanki kader Tolga ile alay ediyor, en sevdiği insanları aynı kırmızı ışığın arkasında elinden alıyordu.
Tolga daha fazla dayanamadı. Şakaklarına saplanan o ağır sancıyla başını ellerinin arasına aldı. Göğsü sarsıla sarsıla, yıllardır biriktirdiği o devasa acıyla sessizce ağlamaya başladı. İçindeki komutan, içindeki o kaskatı Üsteğmen o an tamamen yok olmuştu; geriye sadece sevdiği herkesi kaybetme korkusuyla kavrulan çaresiz bir adam kalmıştı.
Murat Üsteğmen, koridorun kenarında durmuş, Tolga’nın bu halini kahrolarak izliyordu. Ağır adımlarla yaklaştı, Tolga’nın yanına çöktü. Elini Tolga’nın titreyen omzuna sertçe koydu.
"Tamam oğlum... Sakin ol," dedi Murat, sesi boğuk bir tonla. "Sakin ol Tolga, toparlan biraz."
Tolga başını ellerinin arasından kaldırmadı. Sesi hıçkırıklarla yırtılarak, adeta çıldırmış gibi fısıldadı:
"Olmaz... Hayır, aynısı bir daha olmaz! Olmaz Murat, olmaz!"
Başını hışımla kaldırıp kan çanağına dönmüş gözlerini Murat’a dikti. Ellerindeki kanı Murat’a gösterirken çenesindeki damarlar fırlayacak gibiydi:
"Aynı sahneler lan! Aynı her şey, aynı! Bak ellerime! Annemde de böyleydi... Tek başımaydım ben bu koridorda, başımı ellerimin arasına alıp ağlıyordum! Aynı şekilde aynısı olamaz Murat! Birini daha o kapının arkasında bırakamam, anlıyor musun beni?! Aynı şeyin yaşanmasına dayanamam!"
Murat, Tolga’nın gözlerindeki o devasa yangını görünce ne diyeceğini bilemedi. Tolga’yı omzundan tutup kendine doğru çekti, göğsüne bastırarak sırtını pat pat vurdu.
"Olmayacak..." dedi Murat, kararlı ve gür bir sesle. "Aynısı olmayacak kardeşim. Derin o kadar kolay pes edecek kız değil. O kapı açılacak ve o kız oradan sağ çıkacak. Yemin ediyorum çıkacak."
Tolga gözlerini ameliyathanenin o kırmızı ışığına dikti. Şakaklarından akan ter ve gözyaşı birbirine karışırken, zihninden tek bir dua geçiyordu: Aynısı olmasın... Allah’ım ne olur bu sefer olmasın.
Kırmızı ışığın dondurucu parıltısı koridordaki gri fayanslara vururken, Tolga başı ellerinin arasında, zamanın durduğu o amansız boşlukta çırpınmaya devam ediyordu. Murat’ın omzundaki elinin ağırlığı bile içindeki o devasa kimsesizlik hissini bastırmaya yetmiyordu.
Tam o sırada, koridorun başından asker postallarının beton zeminde yankılanan tok ve kararlı sesleri duyuldu. Adımlar alelacele ama her zamanki gibi mağrurdu.
Gelen, Tomris Albay’dı.
Üzerindeki askeri üniforması, çelik gibi duruşu ve o her daim sert bakan gözleriyle koridora adım attığında, duvara yaslanmış duran Aras, Ayaz, Serhat Başçavuş ve Batuhan anında toparlanıp hazır ola geçti. Murat da hızla ayağa kalkıp selam durdu. Ancak Tomris Albay’ın gözü ne rütbeleri görüyordu ne de protokolü. O an sadece yerde, duvarın dibinde kanlı elleriyle başını tutan o genci görüyordu.
Tomris Albay, adımlarını hızlandırıp doğrudan Tolga’nın başında durdu. O otoriter, çelikten sesi bu sefer annelik şefkatiyle harmanlanmış boğuk bir tonla döküldü dudaklarından:
"Tolga..."
O ses... Tolga’nın zihninde çınlayan bütün o felaket senaryolarını bir anda bıçak gibi kesti. Başını yavaşça ellerinin arasından kaldırdı. Kan çanağına dönmüş gözleriyle, karşısında dimdik duran komutanına baktı.
Tolga, bir asker gibi selam durmak veya rütbesinin gereğini yapmak yerine, bacaklarındaki son dermanla bir yay gibi yerinden fırladı. İçindeki o kaskatı Üsteğmen tamamen erimişti. Yıllardır sırtında taşıdığı o devasa yükün, çaresizliğin ve kaybetme korkusunun ağırlığıyla doğrudan Tomris Albay’a sarıldı.
Kollarını komutanının omuzlarına öyle bir kenetledi ki, sanki tutunacak başka hiçbir dalı kalmamıştı.
"Komutanım..." dedi Tolga. Sesi yırtılmış, hıçkırıklarla bölünmüş, çocuksu bir çaresizlikle çıkmıştı. "Komutanım..."
Tomris Albay, bu gözü pek Üsteğmenin, gözünü budaktan sakınmayan askerinin kollarının arasında bir çocuk gibi sarsılışını hissedince gözlerini yumdu. Göğsüne oturan o ağır taşı yutkundu. Elini kaldırıp Tolga’nın sırtına koydu. Onu bir ananın evladını sarıp sarmaladığı gibi sıkıca kucakladı. Diğer eliyle de Tolga’nın başını sıvazladı.
"Sakin ol..." dedi Tomris Albay, sesi titrese de metanetini korumaya çalışarak. "Sakin ol aslanım... Sakin ol oğlum."
"Komutanım gene gidiyor..." diye feryat etti Tolga. Yüzünü Albay’ın omzuna gömmüş, gözyaşlarını ve içindeki o yangını tutamıyordu. "Gene biri daha gidiyor komutanım! Ellerimde kanı var... Aynı sahneler, aynı koridor! Ben koruyamadım, koruyamadım! Gene biri daha ölüyor gözümün önünde... Ben nasıl dayanayım buna?! Nasıl dayanayım komutanım?!"
Tomris Albay’ın gözlerinden de bir damla yaş süzüldü ama hemen sildi. Tolga’yı omuzlarından tutup hafifçe geriye çekti. İki elini Tolga’nın kanlı ve gözyaşı içindeki yüzünün iki yanına koydu. Başını dik tutması için çenesinden hafifçe kavradı, gözlerinin tam içine baktı.
"Bana bak Tolga!" dedi Tomris Albay, sesi oda içindeki herkesin kemiklerini sızlatacak kadar gür ve inançlı çıkarak. "Bana bak evladım! Hiçbir yere gittiği yok! Derin daha buraya yeni geldi ama nasıl bir asker olduğunu, o hücre evinde tek başına ne destan yazdığını hepimiz gördük! O kız o dağda diz çökmedi, iki damla kan kaybına teslim olup seni de beni de burada yalnız bırakmaz! İşitiyor musun beni?!"
Tolga, nefes nefese, gözlerinden süzülen yaşlarla Albay’a bakıyordu. Çenesi titriyordu ama Albay’ın gözlerindeki o sarsılmaz inanç, Tolga’nın darmadağın olan ruhuna adeta bir tutamak oldu.
"O kız oradan çıkacak," diye devam etti Tomris Albay, elini Tolga’nın omzuna vurarak. "Daha yeni başladı, hemen öyle gitmek yok! Sen burada böyle darmadağın olursan, o uyandığında karşısında kimi bulacak ha?! Toparla kendini! Sen Tolga Üsteğmensin. O kızın sana, senin dimdik duruşuna ihtiyacı var. Pes etmek yok, duydun mu beni?!"
Tolga, komutanının elleri yüzündeyken derin, kesik bir nefes aldı. Ağzındaki o acı tadı yutkundu. Göğsü hâlâ sarsılıyordu ama başını yavaşça 'tamam' anlamında salladı.
"Duydum komutanım..." dedi Tolga, boğuk ve bitkin bir sesle. "Duydum..."
Tomris Albay onu omzundan son bir kez sertçe sıkıp bıraktı. Dönüp ameliyathanenin kapısındaki o kırmızı ışığa baktı. Bütün tim, başlarında komutanları ve Albay'ları ile birlikte o dondurucu ışığın önünde nöbete durdu.
Derin hâlâ ameliyattayken, ameliyathane kapısındaki o soğuk bekleyiş sürüyordu. Tomris Albay, koridordaki gergin havayı dağıtmak ve yapılması gereken resmi prosedürü başlatmak için Tolga’nın yanına adımladı.
"Tolga," dedi Albay, sesi ciddi ama sakindi. "Derin ameliyatta, prosedür gereği ailesine haber verilmesi lazım. Haberi sen vereceksin."
Tolga duyduğu lafla olduğu yerde donduruldu. Şakakları zonklamaya başladı. Zihninde bir anda çocuklukları, babalarının aynı üniforma altında aynı yerde şehit düştüğü o kara gün ve Derin’in annesinin o günkü feryadı canlandı. Kadını kendi öz annesi gibi tanıyordu; kocasının şehadetinden sonra şimdi bir de kızının yaralandığını duyarsa o kadının darmadağın olacağını çok iyi biliyordu.
Tolga ellerini hafifçe kaldırıp geriye doğru bir adım attı. Başını iki yana salladı, sesi titreyerek:
"Komutanım... Ben yapamam," dedi. "Yemin ederim yapamam. Ben o eve böyle bir haber veremem komutanım, biliyorsunuz geçmişimizi... Ben teyzemi arayamam, kadın yıkılır, kaldıramaz bunu. Siz verin haberi, lütfen..."
Tomris Albay sert ama babacan bir tavırla öne çıktı:
"Saçmalama oğlum! Sen vereceksin haberi! Sen bu kızın komutanısın, çocukluk arkadaşısın, askerisin! İyi günde yanında olup kötü günde arkaya saklanmak yok. Sen arayacaksın, durumu en doğru şekilde sen anlatacaksın ki aile rahat etsin!"
Tolga derin bir nefes alıp çaresizce başını eğdi. Kaçışı yoktu. Ceketinin cebinden telefonunu çıkardı. Annesini arayamazdı, kadının yüreği kaldırmazdı. Doğrudan Derin’in abisi Kaan’ı aramaya karar verdi.
Numarayı tuşladı. Telefon çalarken Tolga’nın kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu. Birkaç tondan sonra karşı taraf açtı:
"Alo?"
Tolga boğazındaki düğümü yutkunarak konuşmaya başladı, sesini olabildiğince dik tutmaya çalışarak:
"Kaan abi... Ben Tolga."
Hattın diğer ucunda saniyelik bir sessizlik oldu. Kaan bir an duraksadı. Yıllardır tanıdığı, çocukluğunu bildiği Tolga’nın sesiydi bu ama şu an Derin’in komutanı olarak arıyordu.
"Tolga? Sen misin aslanım?.." dedi Kaan, sesindeki şaşkınlığı ve bir anda çöken o sinsi korkuyu gizleyemeyerek. "Ne oldu? Derin’e bir şey mi oldu?!"
Tolga hemen lafa girip panik yapmasını engellemeye çalıştı:
"Kaan abi, sakin ol. Sizlere bilgi vermek için aradım. Teğmen Derin Tekkurt şu anda ameliyatta, sahra hastanesindeyiz. Operasyon sırasında yaralandı ama hayati tehlikesi yok, doktorlar durumu kontrol altına aldı. Teyzemi arayıp kadını perişan etmek istemedim, doğrudan seni aradım."
Kaan hattın diğer ucunda derin ve sarsıcı bir nefes bıraktı.
"Allah razı olsun kardeşim... Annem duysa mahvolurdu zaten," dedi Kaan, sesi titreyerek. "Durumu gerçekten iyi mi Tolga? Sana emanet kardeşimi bıraktım, doğruyu söyle."
"İyi Kaan abi, yemin ederim iyi," dedi Tolga, gözleri ameliyathanenin kırmızı ışığına kilitlenmiş halde. "Çıkacak ameliyattan. Ben başındayım, gözün arkada kalmasın. Gelişme olunca yine arayacağım."
Telefonu kapattıktan sonra Tolga derin bir nefes alarak sırtını duvara verdi ve ameliyathane kapısının önünde nöbetine devam etti.
Ameliyathanenin üzerindeki kırmızı ışık sönüp yeşile döndüğünde koridordaki ağır sessizlik bir anlığına dağıldı. Doktor dışarı çıkıp müjdemi verdi: Derin hayattaydı, ameliyat başarılı geçmişti.
Müşahade odasına alındıktan sonra kapıyı ilk aralayan Tomris Albay oldu.
Tomris Albay, yavaş adımlarla yatağın başucuna yanaştı. Yatakta, yüzü bembeyaz, sol kolu sargılar içinde yatan genç teğmenine baktı. Derin’in hafifçe yana kaymış yeşil başörtüsünü fark etti. O çelik gibi, otoriter albay duruşunun arkasındaki o ince düşünceli tavırla eğildi; Derin’in saçlarını kapatacak şekilde başörtüsünü nazikçe, incitmekten korkarak düzeltti. Kenarlarını hafifçe örtüp saçının tek bir telinin bile dışarıda kalmamasına özen gösterdi.
Tam o sırada Derin’in kirpikleri titredi. Narkozun ağır baskısını üzerinden atmaya çalışarak gözlerini araladı. Tavanın beyaz ışığı gözünü alırken, başucunda duran Tomris Albay’ın siluetini seçti.
"K-komutanım..." dedi Derin. Sesi pürüzlü, fısıltıdan halliceydi.
"Kımıldama," dedi Tomris Albay, sesindeki o alışılmadık yumuşak tonla. "Sakin ol Teğmen, hastanedesin."
Derin, bedenindeki o ağır acıyı hissederken bir an gözlerini kapattı. Yanağından süzülen tek damla gözyaşı yastığa aktı. Gözlerini tekrar açtığında bakışları acıdan değil, mahcubiyetten ve vicdan azabından buğulanmıştı.
"Ne oldu?" dedi Tomris Albay hemen, kaşlarını hafifçe çatarak. "Bir yerinde acı mı var? Ağrın mı çok?"
"Hayır... Hayır komutanım," dedi Derin, boğazındaki düğümü yutkunarak geriye itmeye çalıştı. Sesi ağlamaktan titriyordu. "Ben... ben özür dilerim komutanım. Gerçekten çok özür dilerim..."
Tomris Albay şaşkınlıkla baktı. "Ne özrü Teğmen? Ne diyorsun sen?"
"Gelir gelmez... böyle yapmam gerekiyordu," dedi Derin, gözyaşları tutamayarak şakaklarına doğru akarken. "Görevimi tam sağlam bir şekilde yerine getiremedim. Temas anında darmadağın oldum, timi riske attım... Sizi mahcup ettim komutanım, çok özür dilerim..."
Tomris Albay duyduğu cümlelerle bir an duraksadı. Karşısında sol kolundaki kemiğe kadar vurulmuş, karnı morluklar içinde, ölümün eşiğinden dönmüş gencecik bir kız vardı ve uyanır uyanmaz kendi canını değil, görevi aksattığını düşünerek özür diliyordu.
Tomris Albay’ın gözleri bir anlığına doldu ama hemen toparlandı. Eğilip Derin’in sapasağlam duran sağ elini iki elinin arasına aldı ve sıkıca tuttu.
"Saçmalama Teğmen!" dedi Tomris Albay, sesi hem gururdan hem duygudan titreyerek. "Sen o hücre evinde tek başına kaldın, o şerefsizlerin elebaşını geberttin, yaralı halinle telsizden koordinat verip karargahı ayağa kaldırdın! Sen görevini fazlasıyla yaptın kızım. Şuradan bir çık, sana özür dilemek neymiş göstereceğim ben... Bizi gururlandırdın, duydun mu beni? Hiçbir şeyi riske atmadın."
Derin, Albay’ın bu sözleri üzerine derin bir nefes verdi. Göğsündeki o ağır taş biraz olsun hafiflemişti.
"Sağ olun komutanım..." diye fısıldadı Derin.
Tomris Albay onun elini son bir kez pat pat vurup bıraktı. Yüzünde hafif, gururlu bir tebessüm belirdi.
"Şimdi dinlen. Dışarıda senin için aklını kaçırmak üzere olan bir Üsteğmen ve koca bir tim bekliyor. Onları daha fazla ağaç etmeyelim," dedi ve kapıya doğru yöneldi
Tomris Albay kapıyı kapatıp çıktıktan sonra Tolga bir saniye bile beklemedi. İncitmekten, içerideki o fırtınayı bozmaktan korkar gibi adımlarını yavaşlatıp kapıyı sessizce araladı ve içeri girdi.
"Derin..." dedi sesi titreyerek.
Derin yatakta gözleri yarı açık, bitkin bir halde yatıyordu. Tolga ağır adımlarla yatağın başucuna yürüdü. İçindeki bütün komutan zırhı erimiş, yerini darmadağın olmuş bir adama bırakmıştı.
Eğildi, elleri Derin’in baş ucunda titriyordu. Kızın yüzündeki o bıçak çiziğine, gözündeki ve çenesindeki morluklara bakarken gözlerinden sıcak yaşlar boşaldı. Titreyen elleriyle Derin’in yüzüne, sargılarına dokunmaya çalıştı ama kıyamadı, parmakları havada asılı kaldı.
Derin, Tolga’nın gözlerinden akan o yaşları ve çaresizliğini görünce yutkundu. Boğazındaki düğümü zorla bastırarak fısıldadı:
"Komutanım..."
Tolga bunu duyunca başını iki yana salladı, gözlerinden akan yaşları durduramayarak ağlamaya devam etti.
"Yapma... Yapma gözünü seveyim. O cümleyi şimdi kurma Derin..."
Sussun istedi, o kaskatı duvarı aralarına örmesin istedi. Tolga iki elini yüzüne bastırıp bir an durdu, sonra çaresizce Derin’e baktı.
"Aklımı kaçırıyorum..." dedi Tolga, sesi hıçkırıklarla yırtılarak. "Ömrümden ömür gitti. Derin Allah aşkına... O telsiz sustuğu an, o kanı yerde gördüğüm an ben bittim! Yemin ederim bittim..."
Derin, Tolga’nın bu yıkılmış hali karşısında ne diyeceğini bilemedi. İçindeki o çaresizlikle gözlerini kapatıp açtı, fısıldadı:
"İyiyim komutanım..."
Tolga adeta yalvarır gibi başını salladı.
"Yapma... Yapma gözünü seveyim. Şu an değil. Kurban olayım, en azından şu an bunu bana reva görme..."
Derin hiçbir şey demedi. Dudakları mühürlendi, sadece Tolga’nın kan çanağına dönmüş gözlerine baktı.
Tolga, elinin tersiyle kendi gözyaşlarını sildi, yüzünü silkeledi. Eğilip Derin’in yüzündeki, kolundaki yaralara baktı yeniden.
"İyi misin? Söyle... Bir yerinde ağrı var mı? Gözünü seveyim bir şey de. Her yerin..." Cümlesini tamamlayamadı, boğazı tıkandı. Tekrar kendi gözyaşlarını sildi alelacele. "Her yerin ne hale gelmiş Derin..."
Derin derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü sıkıştı. Bedenindeki sızılara rağmen Tolga’nın gözlerinin içine baktı. Artık ne 'komutanım' dedi ne de başka bir şey. Sadece sorularına odaklandı.
"Ağrım var..." dedi Derin, sesi kısık ve pürüzlüydü. "Ama dayanılmayacak gibi değil. İyiyim."
Tolga hemen sandalyeyi çekip yatağın başucuna oturdu. Derin’in serum takılı olmayan sağ eline baktı, incitmekten korkarak parmak uçlarıyla hafifçe tuttu.
"Kolun..." dedi Tolga, gözleri Derin’in sargılı sol koluna kayarak. "Çok acıyor mu hâlâ?"
"Sızlıyor sadece," dedi Derin. "Bıçak çiziği ve morluklar da sızlıyor. Ağrı kesici verdiler zaten."
"Karnın peki?" dedi Tolga, sesi hâlâ titreyerek. "O darbeler... Düzgün nefes alabiliyor musun?"
"Nefes alırken biraz batıyor," dedi Derin dürüstçe. "Kemiklerde bir şey yok dediler. Sadece ezik ve yırtıklar var..."
Derin cümlesini bitirir bitirmez göğsü birden kesik kesik inip kalkmaya başladı. Nefesi boğazında tıkandı, ciğerlerine çekmeye çalıştığı hava adeta bir bıçak gibi karnına saplandı. Dudaklarının arasından hırıltılı, acı dolu bir inilti döküldü:
"A-ahhh..."
Tolga’nın tuttuğu serumlu sağ eli refleksle kıvrıldı ve doğrudan karnına, sopayla vurulan o morlukların ve dikişlerin olduğu yere gitti.
Tolga bunu gördüğü an panikle kımıldadı. Derin’in karnına doğru giden elini havada yakaladı, iki elinin arasına alıp nazikçe bastırmadan tuttu.
"Dur, dur, dur, dur! Yapma!" dedi Tolga, sesi korkudan dehşete düşerek. "Daha fazla acıtma, dokunma oraya! Bırak, çek elini..."
Derin zorlukla nefes alırken şakaklarından bir damla gözyaşı süzüldü. Yanağına doğru akan o yaş, çektiği o ağır fiziksel acının ilk somut kanıtıydı. Tolga’nın elini tutuşuna, o panik haline baktı. Bedenini yakan o acının dehşetiyle dudakları büzüldü ve yüzünde acı dolu, kırık bir tebessüm belirdi. Acının getirdiği o tuhaf şaşkınlıkla hafifçe güler gibi oldu.
"İlk... ilk defa vuruldum..." dedi Derin, sesi titreyerek ve kesik kesik çıkarak.
Boğazı kuruduğu için yutkunmaya çalıştı ama boğazındaki o düğüm izin vermedi. Zorla bir nefes daha çekmeye çalıştı ciğerlerine, göğsü sarsıldı.
"Bu kadar... bu kadar acıyacağını hiç düşünmemiştim..." diye fısıldadı, kelimeler dudaklarından zorla dökülürken. Göğsü hızla inip kalkıyor, nefes almak için adeta savaş veriyordu.
Tolga onun bu halini görünce içi bir kez daha paramparça oldu. Derin’in serumlu elini kendi göğsüne doğru bastırdı, gözyaşları yeniden sicim gibi akmaya başladı.
"Tamam... Tamam güzelim, zorlama kendini. Nefes al yavaşça, ben buradayım. Geçti
Derin, Tolga’nın göğsüne bastırdığı elini çekmedi. Tolga’nın kalbinin o delicesine vuruşunu, elinin altındaki o tanıdık sıcaklığı hissettikçe içindeki o son dayanma barajı da birden çöktü. Bütün o asker dikliği, "bir şeyim yok" maskesi, güçlü durma çabası bir anda yerle bir oldu.
Tolga, onun dünyada en çok güvendiği, sığınabileceği tek limandı. Aralarında ne kadar kırgınlık, ne kadar resmiyet duvarı veya ne kadar öfke olursa olsun; en çaresiz anında sığınacağı yerin yine Tolga’nın avuçları olduğunu biliyordu.
Derin başını iki yana salladı yavaşça. Baş örtüsünün kenarları yastığa sürtündü.
"Geçmedi..." dedi Derin. Sesi fısıltıdan halliceydi, hıçkırıklar boğazına tıkandıkça kesik kesik dökülüyordu kelimeler dudaklarından. "Biliyorum... geçmeyecek de..."
Şakaklarından akan gözyaşları hızlandı, çenesine doğru sicim gibi süzülmeye başladı. Göğsü acıyla sarsıldıkça nefesi daha da daralıyor, ama kendini tutmayı artık beceremiyordu. Çocukluğundan beri bildiği o adama, Tolga’ya ilk defa bu kadar savunmasızca teslim oldu. İçindeki o gencecik kızın çaresizliği gözlerinden dökülüyordu.
"Tolga..." dedi, ilk defa o kadar açık, o kadar savunmasız bir feryatla. "Canım... çok acıyor..."
O iki kelime, Tolga’nın zihninde bombadan daha büyük bir patlama yarattı. Tolga eğildi, alnını Derin’in serum bağlı tuttuğu eline bastırdı. Derin’in gözyaşları tutamayarak sarsıla sarsıla ağlaması, odayı sadece cılız hıçkırık sesleriyle dolduruyordu.
"Canım çok acıyor..." diye tekrarladı Derin, hıçkırıklarının arasından zorla nefes almaya çalışarak. "Her yerim... her yerim çok acıyor Tolga"
Tolga, Derin’in dudaklarından dökülen o çaresiz "Canım çok acıyor" cümlesini duyduğunda içinden bir şeylerin kopup gittiğini hissetti. Kızın sicim gibi akan gözyaşları ve hıçkırıklarla sarsılan göğsü, bedenindeki bütün yaraları daha da tetikliyor, her nefesi bir işkenceye dönüştürüyordu.
Tolga, Derin’in sınırlarını ve canı yandıkça vereceği tepkileri ezbere biliyordu. Eğildi, Derin’in serumlu sağ elini incitmekten ölesiye korkarak yavaşça yatağın üzerine bıraktı. Elini kızın elinden çekti ama bakışlarını bir saniye bile ayırmadı.
"Ağlama..." dedi Tolga, sesi panik ve çaresizlik karışımı bir fısıltıyla çıkarak. "Ağlama bak... Gözünü seveyim ağlama. Zorlama kendini, daha da acıyacak bir yerin. Nefesin kesilecek, yapma..."
Derin, Tolga’nın elini yatağa bırakmasıyla dudaklarını birbirine bastırdı. Ama gözyaşları durmuyordu; şakaklarından aşağı süzülüp yastığı ıslatmaya devam ediyordu. Göğsü kesik kesik, sarsılarak inip kalkıyor, ciğerlerine çekmeye çalıştığı her hava molekülü karnındaki o darbe izlerine bir bıçak gibi saplanıyordu. Zorlukla, hırıltılı bir nefes daha aldı.
Tolga’nın kan çanağına dönmüş gözlerine baktı Derin. O gözlerdeki devasa aşkı, çaresizliği ve pişmanlığı görüyordu. Ama zihni, o yaraların acısıyla birlikte geçmişin seslerini de söküp getiriyordu önüne.
Derin, göz pınarlarında biriken taze yaşlarla zorlukla yutkundu.
"Gitsen... olur mu?" dedi Derin, sesi kısık, kesik ve bitkin çıkarak.
Tolga hiçbir şey söylemedi. Tek bir kelime bile etmedi, itiraz etmedi, hareket bile etmedi. Sadece baktı. Derin’in lafını bitirmesini, içindeki her şeyi dökmesini bekledi bildiği o sabırla.
Derin, göğsündeki o dondurucu baskıya rağmen derin, acılı bir nefes daha çekmeye çalıştı ciğerlerine. Bakışlarını Tolga’nın yüzünde gezdirdi.
"Bildiğin için... yanımda duruyorsun," dedi Derin, kelimeler dudaklarından zorla, nefes nefese dökülürken. "Şu an... tek sığınabileceğim, tek güvendiğim kişi sensin diye duruyorsun..."
Gözünden bir damla yaş daha süzüldü, şakaklarına doğru aktı.
"Ama..." dedi Derin, sesi hafifçe titreyerek. "...ama dediklerin aklıma geliyor. Söylediklerin geldikçe... daha da canım acıyor. Bedenimdeki yaralardan daha çok acıtıyor Tolga..."
Tolga, Derin’in bu sözleri karşısında sanki göğsüne kurşun yemiş gibi donakaldı. Sözlerin ağırlığı odayı kaplarken, Derin başını hafifçe yana çevirip gözlerini kapattı ve tutmaya çalıştığı nefesini acı dolu bir hırıltıyla dışarı bıraktı.
Tolga, Derin’in dudaklarından dökülen o son cümleyle sanki diri diri toprağa gömülmüş gibi hissetti. “Söylediklerin geldikçe... daha da canım acıyor.” o gün, belki de bir anlık öfkeyle veya onu korumak adına savurduğu o ağır sözlerin, Derin’in ruhunda nasıl derin bir yara açtığını ve bugün bile bir bıçak gibi canını yaktığını anlamak, Tolga’yı darmadağın etmeye yetti.
Sustu. Ne bir savunma yapabildi ne de kendini aklamaya çalıştı. Haklıydı Derin. Kendisi şu an kızın sığınacağı tek limandı ama aynı zamanda o limandaki en büyük fırtınanın da sebebiydi.
Tolga oturduğu sandalyede öne doğru eğildi. Derin’in yana kaymış başını, kapalı gözlerini ve acıyla büzülen dudaklarını izledi bir süre. Yüzündeki o kan çanağı gözleri, elinin tersiyle son kez sildi.
"Tamam..." dedi Tolga, sesi bir fısıltıdan bile daha alçak, tamamen kırılmış ve kabullenmiş bir tonla. "Tamam güzelim."
Yavaşça oturduğu demir sandalyeden ayağa kalktı. Bacakları hâlâ titriyordu ama Derin’i daha fazla zorlamamak, onun nefsini ve canını daha çok acıtmamak için bir adım geri çekildi.
Derin’in yatakta duran eline son bir kez baktı. Parmak uçları kızı incitmekten korkarak havada hafifçe kımıldadı ama dokunmadı.
"Ben dışarıdayım..." dedi Tolga, kapıya doğru adımlarken. Adımları ağır, sırtı büküktü. "Tam kapının önündeyim. Gitmiyorum bir yere, buradayım. Bir şey olursa... tek bir kelimen yeter."
Derin gözlerini açmadı ama Tolga’nın uzaklaşan adım seslerini, kapı kulpunun yavaşça aşağı inişini ve ahşap kapının hafif bir gıcırtıyla kapanışını duydu. Odada yeniden sadece serum cihazının 'biip' sesleri ve Derin’in kesik, acılı nefesleri kaldı.
Tolga kapıyı dışarıdan kapattığı an, sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı. Başını geriye atıp tavandaki florasan ışığına baktı. Göğsü öyle bir daralıyordu ki, az önce içerideki kıza "ağlama, nefesin kesilecek" derken şimdi kendisi nefessiz kalmıştı. Eli refleks olarak göğsüne gitti, üniformasının yakasını çekiştirdi
Tolga kapının dışına adımını atıp arkasından yavaşça kapattığı an, oda bir anda dondurucu bir sessizliğe gömüldü.
Derin yatakta yalnız kalmıştı ama bedenindeki o fiziki cehennem yalnız kaldığı an üzerine çöktü. Tolga içerideyken tuttuğu, sırf ona göstermemek için direndiği o nefes boğazında düğümlendi. Göğsü birden sarsıldı.
"A-ah... hııh!"
Nefes alamıyordu. Sol kolundaki o M72 yırtığının sızısı, karnına inen sopaların bıraktığı o kemik ezilmeleri ve dikişlerin çekilme hissi aynı anda patladı. Bedeninin kontrolünü kaybediyordu. İlk defa böyle bir acıyla karşı karşıyaydı; ne harp okulunda gördüğü eğitim, ne yediği darbeler, ne de psikolojik baskı bu somut, et kesen fiziki acıya benziyordu.
Vurulmak... insanın içindeki bütün savunma mekanizmalarını sıfırlayan, insan olduğunu en acı yoldan hatırlatan bir şeydi.
Serum bağlı sağ elinin parmakları yatak çarşafını hışımla kavradı. Çarşafı öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. Yüzünü yanağındaki o bıçak kesiğini acıtma pahasına yastığa gömdü. Şakaklarından akan ter ve gözyaşı birbirine karışıyor, sargılarına süzülüyordu.
"Tamam... Tamam Derin, nefes al..." diye fısıldadı kendi kendine. Dudakları titriyor, dişleri birbirine vuruyordu. "Nefes al..."
Ama ciğerlerine çektiği her minik hava dalgası, göğüs kafesinde bir patlama yaratıyordu. Acı o kadar çıplak ve o kadar gerçekti ki, Derin’in dudaklarından kontrolsüz, acı dolu bir inilti daha koptu. Ağlamamak için, feryat etmemek için alt dudağını kanatacak kadar ısırdı.
İşte tam o an, fiziki acının tam ortasında zihni Tolga’ya kaydı. Kapının hemen arkasında, duvarın dibinde durduğunu bildiği o adama... İçindeki acı o kadar büyüktü ki, bir yanı kapının açılıp Tolga’nın içeri koşmasını, onu o yangının ortasından çekip almasını istiyordu. Ama diğer yanı, aralarındaki o ağır geçmişin ve vurulan ağır sözlerin yüküyle kıvranıyordu. Hem sığınmak istediği tek yerdi Tolga, hem de canını en çok yakan yer.
Derin gözlerini tavandaki soğuk beyaz ışığa dikti. Göğsü kesik kesik inip kalkarken, bedenindeki o kavurucu acıyla baş etmeye çalıştı. Çarşafı sıkan elini yavaşça gevşetti.
Vurulmuştu. İlk defa bu kadar yakından hissetmişti ölümü. Ama ne olursa olsun, kapının arkasında bekleyen o adamın ve göğsündeki bu yakan acının içinde ayakta kalacaktı.
Göz kapakları acının ve ağır ilaçların etkisiyle yavaşça aşağı çekilirken, son duyduğu şey kapının dışındaki o tanıdık, ağır adım sesleri oldu. Tolga hâlâ oradaydı. Nöbetteydi.
Oda dondurucu bir sessizliğe bürünmüş, sadece kapının ardındaki hafif adım sesleri Derin’in zihninde yankılanmaya devam ediyordu.
Göz kapakları saniyeler geçtikçe daha da ağırlaştı. İlaçların ve narkozun o uyuşturucu etkisi, bedenindeki o kavurucu acının üzerine kara bir perde gibi çekiliyordu. Çarşafı sıkan sağ eli yavaşça gevşedi, parmakları yatağın üzerine tamamen serildi. Dudakları hafifçe aralık, göğsü sığ ve kesik nefeslerle inip kalkarken derin bir uykuya teslim oldu.
Kapının hemen dışında ise zaman adeta durmuştu.
Tolga, sırtını soğuk duvara dayamış, gözlerini kapının ahşap yüzeyine kilitlemişti. İçeriden gelen o küçük, hırıltılı nefes sesleri bıçak gibi kesilip yerini muntazam bir sessizliğe bırakınca, derin bir nefes verdi. Derin uymuştu. Nihayet o acı çeken bedeni dinlenmeye çekilmişti.
Murat Üsteğmen yavaşça Tolga’nın yanına yanaştı. Tolga’nın bir enkazdan farksız görünen yüzüne, gözlerindeki o devasa pişmanlığa baktı. Elini dostça Tolga’nın omzuna koydu.
"Sana bir kahve getireyim mi?" diye sordu Murat, sesi alçak ve sakindi. "Veya bir git, elini yüzünü yıka Tolga. Üstün başın... hala onun kanı var ellerinde."
Tolga ellerine baktı. Kurumuş, koyulaşmış kan izleri hâlâ parmak boğumlarındaydı. Başını iki yana salladı.
"Gitmem," dedi Tolga, sesi pürüzlü ve kaskatı çıkarak. "Yıkayamam da... Buradayım ben. Kapının dibindeyim."
"Oğlum kız içeride uyuyor," dedi Murat, onu ikna etmeye çalışarak. "Doktorlar tehlikeyi atlattı dedi. İki dakika git, kendine gel. Bu halde karşısına bir daha çıkarsan kızı daha çok darmadağın edeceksin."
"Anlamıyorsun Murat," dedi Tolga, gözlerini kapıdan bir an bile ayırmadan. "Ben o kapının önünden bir adım atarsam, yine o lanet geceye dönerim. Yine aynı kapının ardında birini kaybetmiş gibi hissederim. Bırak... Bırak burada, bu duvarın dibinde geberip gideyim ama bir adım atmam."
Murat üsteğmen derin bir iç çekti. Tolga’nın içindeki o çocukluk travmasının, annesini kaybettiği o koridorun tam ortasında yeniden dikildiğini biliyordu. Araya girmenin, mantık yürütmenin anlamı yoktu.
"Tamam..." dedi Murat, omzunu hafifçe sıkarak. "Tamam, biz de buradayız. Bütün tim kapıda."
Koridorun sonundaki banklarda Aras, Ayaz, Serhat Başçavuş ve Batuhan yan yana dizilmişti. Hiçbiri üniformalarını çıkarmamış, hiçbiri silahlarını bırakmamıştı. Bir teğmenleri içeride yaşam mücadelesi verirken, komutanları kapının önünde ruhunu teslim ederken gitmek hiçbirine yakışmazdı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Tomris Albay koridordan geçerken Tolga’ya baktı. Tolga, yere çökmüş, sırtını duvara dayamış, gözlerini tek bir noktaya dikmişti.
"Üsteğmen," dedi Tomris Albay, duraksayarak.
Tolga anında ayağa kalkmaya yeltendi ama bacakları tutmadı, hafifçe sendeledi. Murat onu kolundan yakaladı.
"Rahat," dedi Albay, eliyle dur işareti yaparak. "Sabaha karşı merkeze nakil aracı gelecek. Derin Teğmen’i ana karargah hastanesine sevk edeceğiz. Ailesi de oraya geçecek. Sen de timinle birlikte toparlanıp birliğe döneceksin."
Tolga duraksadı. "Komutanım, ben de ambulansla geleyim. Yanında durayım..."
"Hayır," dedi Tomris Albay kesin bir dille. "Sen komutansın Tolga. Yarın o hücre evinin hesabı sorulacak, raporlar yazılacak, operasyonun analizi çıkarılacak. Görevinin başına döneceksin. Teğmen emin ellerde olacak."
Tolga’nın boğazına bir düğüm daha oturdu ama Albay’ın emrine karşı gelemezdi.
"Emredersiniz komutanım..." dedi başını öne eğerek.
Güneş ilk ışıklarını sahra hastanesinin gri pencerelerinden içeri sızdırırken, koridorda sedye sesleri duyuldu. Görevliler Derin’in odasına girip onu ambulansa taşımak için hazırlıklara başladı.
Tolga, kapının kenarından içeriye kaydırdı bakışlarını. Derin hâlâ uykudaydı, yüzü hafifçe sargıların arasına gizlenmişti. Onu sedyeyle dışarı çıkarırlarken Tolga bir adım geri çekilip koridorun duvarına sırtını verdi. Kızın yanından geçişini, üzerindeki battaniyenin hafifçe sallanışını izledi.
Sedye ambulansa bindirilirken Derin hiç uyanmadı; doktorların yaptığı ağır ağrı kesiciler ve narkozun etkisiyle hâlâ derin bir uykunun koynundaydı. Ağrılarının uyanınca bedenine hücum edeceğini bilen sağlık ekibi, onu sarsmadan, uykusunu bölmeden dikkatle araca yerleştirdi. Ambulans sireni çalmadan, sessizce sahra hastanesinin bahçesinden ayrılıp askeri ana karargah hastanesine doğru yola çıktı.
Askeri hastanenin mermer kaplı geniş koridorlarında panik dolu adımların yankısı çınlıyordu.
İçeriye ilk giren, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş olan Kaan oldu. Arkasından annesi ve kardeşi, nefes nefese, ayakları birbirine dolanarak koridorda koşturuyorlardı. Kaan’ın üzerindeki ceket dağılmış, saçları darmadağın olmuştu. Kardeşinin yaralandığı haberini aldığı andan beri durup dinlenmeden buraya koşmuştu.
Hastane binasının hemen dışındaki merdivenlerde, buz gibi havanın ortasında dimdik duran Tolga’yı gördüklerinde Kaan adımlarını daha da hızlandırdı. Tolga, üniformasının içinde çelik gibi kaskatı duruyordu ama göz altlarındaki morluklar ve yorgunluk her şeyi anlatıyordu.
Kaan, Tolga’nın yanına nefes nefese vardı. Gözleri kıpkırmızıydı, elleri titriyordu. Tolga’nın omuzlarından tutacakmış gibi yaptı ama son anda durdu.
"Tolga! Nerede... nerede kardeşim?!" dedi Kaan, sesi yırtılarak, çaresizlik içinde. "İyi mi? Ameliyattan çıktı dedin ama nerede şimdi? Durumu nasıl, söylesene?!"
Annesi arkadan feryat ederek, kardeşinin elini tutmuş halde yaklaştı: "Derin’im nerede... Kurban olayım söyle oğlum, kızım nasıl?!"
Tolga, karşısında gördüğü bu aile manzarasıyla içindeki o devasa yangını bir kez daha bastırmak zorunda kaldı. Yıllardır 'Kaan abi' dediği, çocukluğunu bildiği adama resmiyetin ve üniformanın getirdiği o soğuk mesafe ile bakmak zorundaydı. Şu an burada bir çocukluk arkadaşı olarak değil, askeri yetkili olarak duruyordu.
Boğazındaki o ağır düğümü güçlükle yutkundu. Sesi titremesin diye kendini sonuna kadar sıkarak konuştu:
"İyi... İyi Kaan Bey," dedi Tolga, 'abi' diyememenin verdiği o ince sızıyla. "Derin Teğmen ameliyattan çıktı. Hayati tehlikesi yok, doktorlar durumunu kontrol altında tutuyor. Ağrıları uyanınca başlamasın diye şu an ilaçlarla uyutuyorlar."
Annesi derin bir "Oh" çekip gözyaşlarına boğulurken, Kaan gözlerini Tolga’ya dikti. Aralarındaki o resmi hitap Kaan’ın dikkatinden kaçmamıştı ama şu an tek düşündüğü kardeşini görmekti
Tolga eliyle hastanenin otomatik cam kapılarını işaret etti:
"İçerideki hemşireler ve görevli personel size yardımcı olacak," dedi Tolga, sesi kaskatı ama bir o kadar da saygılı bir tonla. "Müşahade odasına aldılar. Şöyle buyurun..."
Kaan, Tolga’nın gözlerinin içine son bir kez, minnet ve endişe dolu bir bakış attı. "Sağ ol..." diye fısıldadı ve annesini kolundan tutarak hızla içeriye, hemşire bankosuna doğru yönlendirdi.
Tolga ise hastane kapısının dışında, o buz gibi rüzgarın ortasında tek başına durmaya devam etti. Derin içerideydi, ailesi yanındaydı... Ve kendisi, o cam kapının dışında kalmak zorundaydı.
Kaan, annesinin koluna girip feryatlar ve gözyaşları içinde otomatik kapılardan hastanenin içine doğru koştu. Koridorun ortasında tek başına kalan Tolga ise arkalarından bakakaldı.
Rüzgar sertleşmiş, askeri hastanenin bahçesindeki çam ağaçlarını sallıyordu. Tolga, merdivenlerin başında dururken ellerini cebine soktu. Parmak uçları hâlâ kurumuş kanla sertleşmişti. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı, gözlerini yumdu. Zihninde sadece Derin’in o fısıltısı dönüp duruyordu: “Söylediklerin geldikçe... daha da canım acıyor.”
İçeride, mermer kaplı koridorlarda Kaan bankoya ulaşmıştı.
"Teğmen Derin..." dedi Kaan, sesi titreyerek, nefes nefese. "Derin Teğmen hangi odada? Ailesiyiz biz."
Görevli hemşire hemen bilgisayardan kayıtlara baktı. "304 numaralı yoğun bakım müşahade odasında efendim. Üçüncü kat. Ama şu an uyanmadı, içeriye sadece tek kişi girebilir, o da doktor izin verirse."
Kaan başını salladı. Annesini ve kardeşini asansörün yanındaki bekleme salonundaki koltuklara oturttu. Annesi elindeki tülbenti sıkıp dualar okuyor, gözyaşlarını siliyordu.
"Siz burada bekleyin," dedi Kaan, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Ben gidip bir bakayım. Doktorla konuşayım."
Kaan merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp üçüncü kata çıktı. Koridorun sonundaki 304 numaralı odanın önünde durdu. Kapının üzerindeki küçük cam bölmeden içeriye baktı.
Derin, beyaz çarşafların arasında öylece yatıyordu. Yüzü solgundu, yanağındaki bıçak izinin üzeri steril bir sargıyla kapatılmıştı. Sol kolu bütünüyle sargıdaydı, sağ kolundan ise serum damla damla akıyordu. Göğsü, ilacın etkisiyle son derece yavaş ve sığ bir ritimle inip kalkıyordu.
Kaan kapının camına alnını dayadı. Kardeşini, o her zaman dik duran, güçlü asker teğmeni böyle çaresiz yatarken görmek içini dağladı. Gözünden bir damla yaş aktı.
O sırada koridorun başından bir doktor göründü. Kaan hemen doktora doğru adımladı.
"Hocam... Ben Derin Teğmen’in ağabeyiyim," dedi Kaan, boğuk bir sesle. "Durumu nasıl? Ne zaman uyanacak?"
Doktor, elindeki dosyayı inceleyerek Kaan’a baktı. "Geçmiş olsun. Ameliyatı çok başarılı geçti. Bıçak darbesi ve darbelere bağlı ezikler var ama şanslıyız ki iç organlarında hayati bir hasar yok. Bedenini dinlendirmek için ilaçla uyutuyoruz. Birkaç saate ilacın etkisi azalır, uyanmaya başlar. Uyanınca ağrıları olacaktır tabii ama ağrı kesicilerle kontrol altına alacağız."
Kaan derin bir nefes verdi, göğsündeki o ağır kaya bir nebze olsun hafifledi. "Görebilir miyim? Sadece bir dakika..."
Doktor hafifçe gülümsedi. "Steril önlük giyip sadece bir dakika bakabilirsiniz. Fazla yormayın."
Kaan hızla hemşirenin uzattığı mavi önlüğü giydi, galoşları ayağına geçirdi ve 304 numaralı odanın kapısını yavaşça araladı. İçerideki o medikal koku ve monoton serum cihazı sesi odayı kaplamıştı.
Kaan yatağın başucuna yaklaştı. Titreyen elini Derin’in sargısız olan eline doğru uzattı. İncitmekten korkarak, tıpkı Tolga’nın az önce yaptığı gibi, parmak uçlarıyla kardeşinin elini tuttu.
"Güzelim..." diye fısıldadı Kaan, sesi çatlayarak. "Biz geldik. Buradayız... Geçti abim, geçti."
Derin hiçbir tepki vermedi. Ağır uykusunun koynunda, ağrısız ve sessizce yatmaya devam ediyordu.
Dışarıda ise Tolga, cebinden çıkardığı sigara paketinden bir dal çekip yaktı. Dumanı soğuk havaya üflerken gözleri 304 numaralı odanın dışarıya bakan penceresindeydi. Nöbeti bitmemişti. İçeri giremiyordu ama o pencerenin altından da bir adım öteye gitmeyecekti.
Bölüm etkileşimi
