Hiçliğin ardında kitap kapağı

2. bölüm / 26

Hiçliğin ardında

2.bolum

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 2.bolum

HİÇLİĞİN ARDINDA

Bölüm 2 — Kralın Dünyası

Rowan, askerlerin arasında sarayın uzun koridorlarından ilerlerken buranın hiçliğin içinden yeni doğmuş bir dünya olduğuna hâlâ inanmakta zorlanıyordu. Duvarlarda eski savaşları anlatan büyük tablolar, altın işlemeli sütunlarda bilinmeyen bir hanedanın sembolleri ve tavandan aşağı sarkan ağır kristal avizeler vardı. Her şey fazlasıyla gerçekti; taş zeminin ayakkabılarının altında çıkardığı ses, uzaklardan gelen nöbetçi adımları, pencerelerden görünen şehrin ışıkları… Bunların hiçbiri bir rüyaya benzemiyordu. Oysa Rowan daha birkaç saat önce sonsuz bir karanlığın ortasında, zamanın bile anlamını kaybettiği hiçlikte tek başına yürüyordu. Şimdi ise karşısında yaşayan bir şehir, onu izleyen insanlar ve hakkında hiçbir şey bilmediği bir kral vardı.
Askerlerden biri büyük ahşap kapının önünde durdu ve kapıyı açtı. Rowan içeri girdiğinde geniş bir oda ile karşılaştı. Burası bir misafir odasından çok, birinin uzun süre sorgulanmak üzere tutulabileceği kadar düzenli ve soğuk görünüyordu. Pencerelerin önünde ağır perdeler vardı ve dışarıdan şehrin merkezindeki yüksek kuleler görünüyordu. Rowan pencereye yaklaşıp aşağı baktığında sokaklarda insanların yürüdüğünü, dükkânların açık olduğunu ve meydanın ortasında büyük bir çeşmenin bulunduğunu gördü. Bir an için içinden tuhaf bir rahatlama geçti. En azından bu dünya boş değildi. Burada insanlar yaşıyordu.
Arkasından kapının kapanma sesi geldiğinde Rowan başını çevirdi. Askerler çoktan gitmişti.
Odaya sessizlik çöktü.
Rowan birkaç saniye boyunca kapıya baktıktan sonra kendi kendine, “Demek burası benim yeni başlangıcım,” diye mırıldandı. Ancak söylediği sözler ağzından çıkar çıkmaz kendisi bile buna inanmadığını fark etti. Yeni başlangıç mıydı, yoksa başka bir hapishane mi? Bunu henüz bilmiyordu.
Pencerenin önündeki sandalyeye oturdu ve ellerini dizlerinin üzerine bıraktı. Aurelion'un yüzü yine aklına geldi. Ardından Vaelis'in yüzü. Bir an için gözlerini kapattı; ikisini aynı dünyada, birbirlerinin yanında düşündüğünde göğsünde tanımlayamadığı bir sıkışma hissetti. Onların hayatını düşündükçe içinde yalnızca özlem değil, öfke de büyüyordu. Rowan kendisine ait olması gerektiğine inandığı bir hayatı kaybetmişti. Fakat artık o dünyaya dönmenin mümkün olup olmadığını bile bilmiyordu.
Tam o sırada kapı yeniden açıldı.
Rowan ayağa kalktı.
İçeri bu kez iki askerle birlikte genç bir kadın girdi. Kadının elinde koyu renkli bir tepsi vardı. Tepsiyi masanın üzerine bıraktıktan sonra Rowan'a bakmadan konuştu.
“Majesteleri, sabah sizi tekrar görmek isteyecek.”
Rowan kaşlarını çattı.
“Sabah mı? Beni neden buraya getirdiğini bile bilmiyorum.”
Kadın kısa bir süre sustu. Sonra gözlerini Rowan'a kaldırdı.
“Bunu sormanız gereken kişi ben değilim.”
“Peki kral nasıl biri?”
Kadının yüzündeki ifade bir anda değişti. Sanki yanlış bir şey söylemekten korkmuştu.
“Majesteleri hakkında konuşmam.”
“Demek korkuyorsun.”
Kadın cevap vermedi.
Rowan onun yüzüne baktı ve bu sessizliğin cevaptan daha fazlasını söylediğini anladı. Lucien Valerian yalnızca otoritesi olan bir kral değildi. İnsanlar onun yanında kelimelerini bile dikkatle seçiyordu.
Kadın çıktıktan sonra Rowan masadaki yiyeceklere baktı fakat dokunmadı. Bunun yerine yatağın kenarına oturdu ve tavana baktı. Gözleri kapanırken zihninde tek bir soru dönüp duruyordu.
Bu dünya neden oluşmuştu?
Hiçliğin ortasında kendiliğinden bir dünya ortaya çıkması mantıklı değildi. Birileri bunu yaratmış olmalıydı. Bir güç, bir irade veya belki de hiçliğin kendisi…
Ama Rowan henüz bunun cevabını bilmiyordu.
Sabah olduğunda sarayın çanları bütün şehri uyandırdı.
Rowan, kapının açılmasıyla gözlerini araladı. İçeri giren asker, başını eğerek yalnızca tek bir cümle söyledi.
“Majesteleri sizi bekliyor.”
Rowan ayağa kalktı ve askerlerin peşinden yeniden sarayın koridorlarına çıktı. Bu kez yürürken çevresine daha dikkatli baktı. Bazı duvarlarda Lucien'in savaşlarını anlatan resimler vardı. Kralın farklı yaşlardaki portreleri, kazanılmış savaşlar, teslim olan krallar ve diz çökmüş askerler… Bütün bu görüntüler aynı şeyi anlatıyordu.
Lucien Valerian merhametli bir hükümdar değildi.
Taht salonunun kapıları açıldığında Rowan dün gördüğü kralı yeniden karşısında buldu.
Lucien tahtında oturuyordu. Üzerinde siyah, altın işlemelerle süslenmiş uzun bir kral kıyafeti vardı. Omuzlarında ağır bir pelerin duruyor, göğsündeki madalyalar loş ışığın altında parlıyordu. Yüzündeki sakin ifade ise dün olduğu gibi değişmiyordu.
Rowan birkaç adım ilerledi.
Lucien ona bakarak, “Yaklaş,” dedi.
Rowan yaklaştı fakat diz çökmedi.
Salondaki askerlerin bazıları birbirlerine baktı.
Lucien ise bundan rahatsız olmuş gibi görünmedi. Aksine, Rowan'ın davranışını incelercesine sessizce onu süzdü.
“Buraya geldiğin gece bana bu dünyanın sana yabancı olduğunu söylemiştim,” dedi. “Fakat asıl merak ettiğim şey, senin hangi dünyadan geldiğin.”
Rowan cevap vermedi.
Lucien devam etti: “Dışarıdan gelen biri neden benim dünyamın kapısında ortaya çıkar?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söyleme.”
Rowan'ın bakışları sertleşti.
“Gerçekten bilmiyorum.”
Lucien birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından tahtından kalkarak merdivenlerden aşağı indi ve Rowan'ın karşısında durdu.
“Güzel,” dedi. “O zaman birlikte öğreneceğiz.”
Rowan onun gözlerinin içine baktı.
“Beni öldürmeyecek misin?”
Salondaki hava bir anda ağırlaştı.
Lucien'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Henüz.”
Rowan'ın kaşları çatıldı.
“Henüz mü?”
“Senin gibi bir yabancıyı hemen öldürmek israf olur. Önce ne işe yaradığını anlamak gerekir.”
Bu sözler Rowan'ın hoşuna gitmemişti. Çünkü Lucien'in gözlerinde onu bir insan olarak değil, çözülmesi gereken bir problem gibi gördüğünü hissedebiliyordu.
“Ben kimsenin aracı değilim.”
Lucien arkasını döndü.
“Bunu zaman gösterecek.”
Bir süre yürüdükten sonra durdu ve başını hafifçe çevirerek Rowan'a baktı.
“Bu sarayda kalacaksın.”
Rowan şaşırdı.
“Ne?”
“Şehrimi tanıyacaksın. İnsanlarını göreceksin. Bu dünyanın nasıl çalıştığını öğreneceksin. Ben de senin kim olduğunu anlamaya çalışacağım.”
“Ya gitmek istersem?”
Lucien'in bakışları bir anda soğudu.
“Git.”
Rowan şaşkınlıkla ona baktı.
Lucien sakin bir sesle devam etti:
“Kapılarımı sana kapatmayacağım. Ama dışarıda ne olduğunu gördüğünde buraya geri dönmek isteyip istemeyeceğini merak ediyorum.”
Rowan bu sözlerin ardındaki anlamı anlayamadı.
Lucien ise yeniden tahtına oturdu.
“Şimdilik odana dön.”
Rowan dönmeden önce son kez krala baktı.
“Lucien.”
Kral başını kaldırdı.
“Bu dünya neden var?”
Lucien'in yüzündeki ifade ilk kez değişti.
Çok kısa bir andı.
Fakat Rowan bunu fark etmişti.
Lucien birkaç saniye boyunca cevap vermedi.
Sonra soğukkanlılığını yeniden kazandı.
“Bunu öğrendiğinde,” dedi, “belki de burada neden bulunduğunu da öğrenmiş olacaksın.”
Rowan salondan çıktı.
Koridor boyunca ilerlerken kralın verdiği cevabı düşündü.
Lucien bir şey biliyordu.
Hem de Rowan'ın henüz bilmediği çok önemli bir şeyi.
Fakat daha da garip olan başka bir şey vardı.
Rowan sarayın kapısından geçerken duvarın üzerinde daha önce görmediği küçük bir yazı fark etti.
Yaklaşıp baktı.
Taşın üzerine tek bir cümle kazınmıştı:
“Hiçlikten gelenler, her zaman bir bedel öder.”
Rowan'ın yüzündeki ifade değişti.
Elini yazının üzerinde gezdirdi.
Ve ilk kez, bu dünyanın onun için yalnızca yeni bir başlangıç olmadığını anladı.
Birileri onu bekliyordu.
Belki kral.
Belki bu dünya.
Belki de hiçliğin kendisi.
Rowan elini duvardan çekti ve koridorun sonuna doğru yürümeye devam etti.
Henüz bilmiyordu ama o gün, yeni dünyanın ilk sırrı açılmıştı.