7. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım2.5
Bölümler 30Şu an: 2.5
- 1 2.512.644 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
29. BÖLÜM
“TÜM HAYALLERİN SIĞDIĞI BİR YER”
Tanıdık bir boşluğa düşmüştüm. Gözlerimi açtığımdan bu yana tanıdık, kireç gibi bir boşluğa düşmüştüm. Belki geçmişimin belli bir yerinde de o boşluğa düşmüştüm ve bu yüzden her şey bana tanıdık geliyordu. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Kılımı kıpırdatacak halde değildim.
Hastanede geçirdiğim bir haftanın sonunda boynumda bir boyunlukla hastaneden taburcu olmuştum. Annem ve babam vardı yanımda. Atlas’ı görmüyordum, hiç ziyaretime gelmemişti. Anneme de sormamıştım nerede, diye. Cihangir’le de son konuşmamızdan sonra görüşmemiştim. Zaten artık görüşeceğimi de sanmıyordum.
İçine düştüğüm boşluk o kadar sonsuzdu ki ben kimseyi hissedemiyordum artık. Açelya ve Meriç gelmişti sık sık. Bir de Beril, İkra, Eda, Ümit ve Ülkü gelmişti ama çok değil. Çetin de bir kere gelmişti ziyaretime. Neredeyse her gün birileri yanımdaydı, her gün birileri yemeğimi yediriyordu, her gün gelen her kimse sorun olmayacağını söylüyordu. Halbuki bizim hiç bitmeyecekmiş gibi duran sorunlarımız vardı ya da sadece benim sorunlarım vardı.
Birilerinin zayıflıklarımı bilmesi sorun değilmiş. Ne tuhaf bir cümleydi öyle. Nasıl sorun olmazdı bu? Ya o adam duyarsa bunların duyulduğunu? Ya Nil’i, Atlas’ı ve diğer sevdiğim arkadaşlarımı da öldürürse? Neva gibi, Aydın’ı yaktığı gibi… Ben yine birilerinin benim yüzümden canının yanmasına şahit olursam kim ödeyecekti bunun bedelini? Yine ben.
Yakalanmamıştı henüz. Yıllardır ondan bir şekilde kaçabilmiştik ama ya şimdi bulursa bizi? O adamın kulaklarımı çınlatan kalın sesiyle herkesi öldürürüm diye beni tehdit edişini hala hatırlıyorum. Yok, olmazdı… Ben bunların hiçbirini göze alamazdım. Eğer bu mesele kurcalanacak olursa önüne geçmeliydim. Polisler de zaten bana o ismi sormuşlardı. Peşimizde bize zarar vermeye kalkan o serseriler onun ele geçirdiği yeni çocuklar olabilirdi. En iyisi okul mu değiştirmekti acaba? Değiştirsem bir işe yarar mıydı? Annem yerinden pek kımıldayamazdı. Yakın çevrede de okul yoktu ki. Hem yeni bir yere gitmek de istemezdim. Ya Cihangir’e zarar verirse? Yok hayır, hayır… Cihangir’in yanında olacaktım ama o hissetmeden. Bir şekilde başaracaktım bunu.
“Kızım duymuyor musun beni? Hey!”
Meriç’in gözümün önünde elini sallamasıyla irkilerek kendime geldim ve bu henüz kaynamamış olan kaburgalarımda can yakıcı bir hisse sebep oldu. Dişlerimi sıkarak elimi göğsüme bastırdım. Meriç canımın acıdığını gördüğünde dişleri arasından tısladı.
“Hadi be… Dalmış mıydın o kadar? Kusura bakma ya. Eve geldik diyecektim ben,” dediğinde arabanın çoktan durduğunu, annemle babamınsa bagajdaki eşyaları aldığını gördüm. “Gel eve çıkaralım seni de uzan dinlen,” dedi Meriç kapıyı açıp önce kendisi çıkarken. Eve kısa bir an bakınca bile içim bunaldı. Eve giresim gelmiyordu ama dışarıda da kalamazdım.
Meriç benim olduğum tarafa gelip bana elini uzatınca ister istemez onun yerinde Cihangir’i düşünüp nefesimi verdim. Onu şimdiden çok özlüyordum. Bir haftadır görememiştim. Göremezdim de zaten. Niye bana görünsün ki artık? Demediğimi bırakmamıştım ama ne yaşadığımı da bilmiyordu ki. Aydın da bana güven vermişti, ben ona da her şeyimi anlatmıştım. Sonra ne olmuştu? Gitmişti. Onu en son hastanede derin yanık iziyle yaşam mücadelesi verirken görmüştüm. Sonra yoktu. Sonra ona bir daha ulaşamamıştım. Başına ne iş gelmişti bilmiyorum ama o beni bulmamıştı. Çekip gitmişti.
Meriç’in yardımıyla araçtan indiğimde babam, “Meriç sana zahmet Defne’ye yukarı kadar eşlik eder misin?” dedi. Meriç babamı hevesle onaylayıp belimden narince destek verdi. Apartmanın merdivenlerinden indik ve Meriç benim için demir kapıyı aralayınca içeri girdik. İçerisi buz gibi olduğundan durmadan titriyordum.
Sanki o eve hiç girmek nasip olmayacakmış gibi bir his kaplarken içimi asansör geldi ve kabine bindik. Meriç üçe bastığında boğazım düğümlendi. Tıpkı Cihangir gibi arkama geçmişti. Cihangir olsa eminim beni izlerdi. Saçlarımla oynar dururdu bir de. Hafif hafif de çekiştirip gıcık ederdi beni. Beni gıcık etmeyi seviyordu ama güldürüyordu da. Omzumdan dürterdi belki beni neşelendirmek için ama hissetmeyi beklediğim o neşeden ve mutluluktan öylesine uzaktım ki bu noktaya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Çok korkuyorum ben Cihangir, çok. Hiç cesur değilim Aydın, beni çok kötü kandırdın sen de. Böyle yaşanır mı hiç?
Meriç çıt ses çıkarmadan asansörden birlikte indik. Ufak adımlarla kapıya yöneldiğimizde düştüğüm yere bakmamaya çalışarak ilerledim. Midem bulanıyordu stresten. Eve girmek istemiyordum, odama kapanmak istemiyordum, hiçbir şey yapmak istemiyordum. O yazı kafamı allak bullak etmiş, korkudan delirmeye başlamıştım. Adamın sesi kafamı ele geçirmişti.
Sonra bir cesaret, “Ya-yazıyı kim yazmış?” diye sordum tereddütle. Meriç’in aradığını söylemişti Cihangir. Bulmuş muydu acaba?
Meriç kapıyı tıklatırken, “Bilmiyorum, araştırıyoruz hala. Sıkma canını Defokuş. Halledeceğiz. Üzülme. Okulda hem herkes kendi halinde,” dedi beni rahatlatmak ister gibi.
Benim derdim okul değildi ki Meriç. Dudaklarım titrerken bizim kapı açıldı ilk. Sonra arka kapının da açıldığını hissettiğimde bedenim gerildi. Sırtım boyunca bir gerginliğin akım misali yayıldığını hissettim. Çıkan kimdi bilmiyorum ama Cihangir olmamasını dileyerek telaşla hastane terliklerini çıkarıp kendimi Atlas’ın açtığı kapıdan içeriye attım. Yüreğim sıkışıyordu.
Atlas’ı kazadan sonra ilk kez görüyordum ve hastaneye gelmemesine karşılık tek kelime edemiyordum. Duvardan tutuna tutuna yüzüne dahi bakmadan önce onun odasında adımladım sonra da ince koridordan kendi dar odama girdim. Kalbim deli gibi çarparken annemin girip dip bucak temizlediği odama kısa bir bakış attım. Her şey temizlenmişti. En son nasıl bıraktığımı bile hatırlamıyordum gerçi.
Arkamdan odamın kapısını kapatıp yatağımdan tutundum. Usulca yatağa bıraktım kendimi. Altımda kalan elyaf yorganımı kaldırıp yatağıma girdiğimde kaburgalarım ciğerlerime dayanmış gibi canım yanıyordu. Yastığımı hafif yüksek tutmam gerektiğinden annem iki tane yastık koymuştu odama. Üzerimdeki şişme montu çıkarmaya çalıştım ama kaburgalarım canımı o kadar yaktı ki yapamadım. Patlayacak gibi hissettim kendimi. Tuttum yine de yaşlarımı, patlamadım. Sinirlerim bozulmuştu. Bir haftadır hissettiğim şeyler kafa karışıklığı, hüzün, pişmanlık, korku ve endişeden ibaretti. Hiç iyi hisse hayatımda yer kalmamış gibiydi. Üstüne üstlük montumu da tek başıma çıkaramıyordum. Ben neden son zamanlarda bu kadar insana bağlanmıştım? Tek tabanca olacaktım hani? Niye böyleydi her şey?
“Of çık ya çık!” diye bağırıp kendimi zorladığımda ciğerime batan bir şeyle kalakaldım. Nefes alamadım. Hareketlerim aniden durduğunda odama Meriç daldı. Normalde kapıyı çalmadan hayatta girmezdi ama çığlığımdan korkup girmiş olmalıydı.
Beni o halde iki büklüm gördüğünde mavi gözlerine yerleşen endişeyle omuzlarımdan kavradı.
“Kanka ne yapıyorsun Allah aşkına? Daha yeni hastaneden çıktın. Dur gözünü seveyim,” diyerek beni doğrultunca gözlerimden yaşlar boncuk boncuk süzülmeye başladı. Tutamadım daha fazla kendimi.
“Niye çıkmıyor bu?” dedim boğuk bir sesle, tek derdim kolumdan çıkmayan montummuş gibi.
Meriç ayağa kalkıp montumu çıkardı ve önümde diz çöktü. Kendimi büyümüş de küçülmüş gibi hissediyordum. Bomboş ağladığım içinse utanıyordum. Yüzümü saklama hissiyle çenemi neredeyse göğsüme bastıracakken Meriç engelledi bu hareketimi. Eliyle yüzümü kaldırıp gözlerimin içine baktı.
“Bana bak sen neyden bu kadar saklanıyorsun? Söverim ha! Delirtme beni,” diye konuştu sert sert. Başa çıkamadığı noktada böyle sert cümleler kurduğu oluyordu ama bana daha önce hiç kurmamıştı. Belki Reyhan meselesinde olabilirdi…
Sertçe yutkunarak gözlerimi kapatıp açtım. Kirpiklerim ıslanmıştı bile. Ağlamak iyi de hissettirmiyordu ki.
“Yok bir şey,” dedim. Çok şey vardı. O kadar şey vardı ki Meriç hiçbirinin üstesinden gelemiyordum.
Bir daha sevdiklerim ölür korkusu yaşıyordum. Sen bu korkunun ne demek olduğunu biliyor musun, hmm? Çok kötü bir şey. Nefes bile aldırmıyor insana. Yaşarken öldürüyor her gün. Sahip olmadığın bir güçle atağa geçiyorsun ama o kadar darbe alıyorsun ki sonra doğrulamıyorsun. Tıpkı sekiz yaşında beş kilometre kadar koşmuş olmak gibi. Tıpkı sekiz yaşındayken bir kepengi tüm gücünle kaldırmak gibi… Nasıl gücün yetsin ama işte olmayan bir şeyi harcıyorsun. Başka çaren mi var?
“Çok şey var,” dedi içimi okur gibi. “Yeter lan bu ruh halin. Tamam, kolay şeyler değil ama yeni şeyler de değil Defne. Dokuz yıl önceymiş. Siktir et ya. Tövbe estağfurullah!” diye sinirlendi tekrar küfrettiği için.
Sesini o kadar kısık tutuyordu ki sadece benim duyduğuma emindim.
“Küfrettirme bana sinir oluyorum. Bak bir derdin varsa ben buradayım. Her şeyi dök saç bana gıkım çıkmaz ama kendi kendini yeme.”
En kötüsünün kendini yemek olduğunu bilmezdim on yedi yaşındayken. En kötüsünün, sana en çok zarar verenin içine atmak olduğunu da bilmezdim. En iyi şey, en zararsız şey sanırdım içine atmanın, saklamanın, anlatmamanın ama beden unutmuyormuş. Bunun yirmi üç yaşındayken bir hastanede, uzman bir hekimden aldığım teşhisle çok geç de olsa farkında varmıştım. Bir daha eskisi gibi olamayacaktım.
Kendimi daha fazla tutamayıp sızlana sızlana ağlamaya başladım ve yatağıma baktım. Şuraya gömülüp hiç çıkmamak istiyordum.
“Canım acıyor Meriç,” dedim boğuk bir sesle. Kesik kesik nefesler alıp dikkatle yatağıma uzandım ve yorganımı çektim üzerime. Sağ kolumu gözlerime dayayarak sesimi umursamadan zırıl zırıl ağlamaya başladım.
“Neren acıyor?” dedi Meriç çaresizce ama ona gösteremedim hiç. Bir yeri yoktu, her yanım ağrılar içindeydi.
“Canım çok acıyor… Canım yanıyor. Ne-nefes aldıkça canım yanıyor. Nefes almak istemiyorum Meriç. Nefes almak hiç istemiyorum.”
“Saçmalama,” dedi uzanıp dudaklarını alnıma bastırarak. Saçlarımı okşadı ve doğruldu hemen. “Saçmalıyorsun Defne ama geçecek acısı tamam mı? Ağrı kesicini getirmesini iletirim annene ama sende başka bir şey var. Söylemiyorsun, zorlamayacağım ama buradayız. Atlas, ben, Cihangir… Buradayız. Yanındayız. Tutuyoruz kızım sizi. Tutuyoruz. Hiçbir şey tekrarlamayacak, korkma,” dedi ne dediğini bilmeden.
Her şey tekrar edecekti Meriç. Eğer o adam bulmuşsa beni her şey tekrar edecek sen bilmiyorsun.
Meriç odamdan çıktıktan sonra yanıma annem geldi. Önce biraz beni yokladı ama o kadar ağladım ki konuşamadı benimle. Sonra çıktı odamdan. Atlas yine gelmedi yanıma. Niye gelmedi bilmiyorum ama onun gelmemesi bile yüreğime taş gibi oturdu. Bir noktadan sonra ağlamak için gözyaşım kalmadı sanırım. Gözyaşlarım yanaklarımda kuruyunca annem de yemeğimi getirdi. Yedirmek için deli gibi ısrar etse de hiç istemedim onu. Yalnız kalmak, tabletimden dizi açıp izlemek istedim. Ben bir şeyler isteyince izin verdi bana ve odamdan çıktı. İlaçlarımı da bir tepsiyle yanıma bıraktı.
Odamda her zamanki gibi yalnız başıma kalınca sırf ilaç içmek için bir şeyler yedim. Karşımda açık olan Kore dizisinden hiçbir şey anlamadım. Zevk de almadım. Telefonuma gelen mesajlara da bakmadım hiç ve yemek yemem bitince yanımdaki tepsiden ilaçlarımı içtim tek tek. Sonra kucağımdaki tepsiyi bin bir çabayla kalkıp çalışma masama bıraktım. Evden gelen seslere aldırış etmeden ışığı kapatıp yatağıma uzandım.
Allah bana öyle bir uyku versin istedim ki sonsuza dek sürsün. Ama olmadı. Uyku gözlerime girmedi bile. Gözlerim kapalı halde yatağımda uzanırken kaç saat geçti bilmem ama babam beni kontrole geldi. Uyuduğumu görünce sessiz olup etrafı topladı ve gitti. O gidince uykusuzluktan acıyan gözlerimi aralayarak komodinimdeki gece lambasını yaktım. Ortam loş bir ışıkla aydınlanınca uykum gelir ümidiyle çekmecemi açtım. 2012 basım Şeker Portakalı’nı çıkardım. Yıpranmış ilk sayfasını açtım ve altını çizdiğim ilk cümleyi okudum içimden.
“Altı yaşımdayken bana şefkatin anlamını öğreten Manuel Valadares’i de aynı şekilde hasretle anıyorum… Hepsi huzur içinde yatsın! Ayrıca bir de (Dodo, ne hüzün öldürür insanı ne de hasret!..)”
On yedi yaşımda şefkat koktuğumu söyleyen Yusufçuk Kuşu’m… Umarım on yıl sonra da hala beni öyle bulursun. Yirmi sekiz yaşındayken de şefkatli olacak mıydım acaba? Yoksa ben bizim masalımızdaki en zalim karakter miydim?
O gece sabaha kadar Şeker Portakalı’nı yirmi üçüncü kez baştan sona okuyup bitirmiştim ve bir kere daha benim Manuel Valadares’imin Cihangir olduğuna büyük bir hüzünle emin olmuştum. Zeze, Portuga’sına kavuşamamıştı ama. Bizim masalımızdaki Mangaratiba bendim. Zeze’nin masalındaysa Portuga’yı ondan alan Mangaratiba bir trendi sadece…
🌈🌈🌈
2 AY SONRA, 15 OCAK 2017, PAZAR
Çok sevdim hem çok sevildim
Meleklerin gönlü değdi bana
Yıllar sui biz deniz
Bebek kokun sindi ocağıma
Korkma ben varım artık hiç sakın ağlama
Yoktu. Neredeydi? Her şey benim yüzümden berbat olmuştu.
Fırtınalar kopsa da içimde yeniden yine doğarım
Yeniden doğmamış sanki mezara girmiştik. Biz Cihangir’le ayrılmıştık. Kalbim artık kırık ve paramparçaydı. Viraneydi kalbim, izbe bir yerdi. Terk edilmişti benim çocuk kalbim. Tam iki aydır bu haldeydim. Kaburgalarımdaki kırıklar iyileşmiş, boynumdaki sert boyunluk bir hafta sonra çıkmıştı. Aralık ayına girdiğimizde artık sağlıklı bir şekilde okula gidip gelebiliyordum ama her şey berbat haldeydi. Her şeyi korkularım ve endişelerim mahvetmişti. Sanki iskambil kağıtlarıyla bir kule inşa etmiştik biz Cihangir’le ve ben tek dokunuşumla her şeyi mahvetmiştim. Mahvetmekle kalmamış her şeyi diri diri gömmüştüm. Ben bizim masalımızın Mangaratiba’sıydım. Hüma Kuşu’nun Yusufçuk Kuşu’nu ben almıştım.
Kulaklarımda çalan şarkı beni neredeyse sağır edecek desibele sahipti ama ben rahatsız olmuyordum. Başa sarıp sarıp ya Sevdim parçasını dinliyordum ya da Gel Ya Da Git parçasını dinliyordum. Bu iki şarkıdan da kaçışım yoktu sanki. Kendimi bu iki parçaya mahkum etmiştim. Bir çeşit cezalandırma da diyebilirdim. Bu şarkıları dinleyerek Cihangir’e yaptığım haksızlığı, kendi güvensizliklerimin onu paramparça etmesinin cezasını ben kendime böyle çektiriyordum. Onun için iyi bir şey miydi bu bilmiyordum. Umursamıyordu beni. Sallamıyordu hiç. Ama çok uzak değildi. İki ay öncesine kadar okulda dans etmiştik ya… Çok güzeldi. O anlarımızı hiç unutmamak adına bizi sayısız kez çizim defterime resmetmiştim.
Son iki aydır ruhum paramparçaydı. Yüreğimde öyle bir sıkıntı yer edinmişti ki son iki aydır ben bu kasvetten kurtulamıyordum. Yüreğim sıkılıyor, göğsüm daralıyor, mutsuzluğumla ayrılmaz bir bütün oluyordum. Tek yaptığım Farah Zeynep’i dinlemek ve her yere tebeşirle boyama yapmaktı. Polisler yine peşimdeydi ama bu sefer beni kurtaracak birisi olmadığı için iyi kaçıyordum. Karakol köşelerine düşmemek için canımı dişime takıyor, kafamın içine giren o adamı ve eski anılarımı unutmak içinse her şeyle meşgul oluyordum. Olmayan bir güç taşıyordum bedenimde yani. O kepengi kaldırmak gibi…
Bilmediğim deliklere gitme konusunda da kendimi zorlar olmuştum. Yaşadığım hayal kırıklığından olsa gerek artık ne yapacağımı nereye saldıracağımı şaşırmıştım. Polisler yeniden tebeşirlerle sokağı boyadığımı anlayınca birkaç defa beni sokak sokak kovalamışlardı ama tabana kuvvet saçma sapan yerlere girip kurtulmuştum. Girdiğim yerlerden çıkmaksa travmalarımı ya iyileştirmiş ya da beni umursamaz bir insana dönüştürmüştü.
Ocak ayının ortasıydı. Sömestr tatiline bir hafta gibi bir süre kalmıştı. On dört günlük tatile on beş tatil deyip bize yutturma çabalarına hala bir anlam veremesem de artık eskisi kadar düşünmüyordum. İki ay… Ölü gibiydim. İyileşmiştim bedenen ama ölüden farksızdım. Ruhum katlettiği ruhların mezarı başındaydı aylardır. Ayrılamıyordu oradan.
Herkes hakkımızdaki gerçeği öğrendikten sonra Meriç’in anlattığı şeyler olmamıştı. Benim hastanede yattığım süre zarfında okulda ufak çaplı bir kıyamet kopmuştu. Annem bu süreçle ilgilense ve Meriç ve Açelya bir şekilde okulu araştırsa da bunun arkasından kimse çıkmamıştı. O gönderiyi kimin gönderdiği meçhuldü. Polisler bile araştırmış ama bir sonuç bulamayınca Serhat Müdür öğrencilerin gizli bilgilerini muhafaza edemediği için annemin davayı ilerletmesi sonucunda açığa alınmış, hakkında soruşturma açılmıştı. Şimdi yeni, saçma sapan, hiç tanımadığım, otorite sahibi olmayan bir müdür gelmişti okulumuza. Muhatap bile olmuyordum adamla. Kimseyle ilgilenmiyordum. Çetin’le, Beril’le, Ülkü’yle, İkra’yla, Eda’yla… Kimseyle. Atlas’la…
O günden sonra okula gitmek de her şeyden zor gelmişti. Atlas’la arama bir perde gerilmişti sanki. Sebebini bilmiyordum. Hastanede ziyaretime gelmediği gibi evde de ruh gibiydi. İyileşme sürecimde yanımda olmak ona bir ceza gibi geliyordu sanki. Atlas’la evde yalnız kaldığımda odamdan dışarı çıkmıyordum. Sanki beni iten Nil değil de kendim düşmüşüm gibi suçlu hissettiriyordu bana.
Belki de hastalık psikolojisiyle ve geçmişimde yaşadığım travmalardan ötürü Aydın’la Cihangir’i benzetip Cihangir’le ayrılma noktasına gelmeme kızıyordu. O konuda zerre kadar haklı olmadığımı zaman göstermişti bana. Cihangir’e haksızlık etmiştim. Aydın’la olan durumumdan çok farklıydı bir kere. Başta onu suçlamıştım ama o her şeye rağmen hastanede benimleyken ona güvenmediğimi söyleyemezdim. Ben ona güveniyordum. Fark etmem zaman almıştı.
Nil ile zaten konuşmuyorduk ama Atlas’la da iletişimim zarar görünce yıkılmaz sandığım kalbimin duvarları bir anda enkaza dönüşmüştü. Nil bu süreçte fazlasıyla sessiz, eski asabiyetini kaybetmiş vaziyetteydi. Ona yine de ilişmemeye çaba gösteriyordum. Hayalet gibiydim tabiri caizse.
Birkaç kez onu yakınımda görsem de tesadüf deyip geçmiştim. Saçma sapan düşünceler üretmeye bir son verecektim. Nil beni ittiği için üzgün veya pişman olamazdı. O elinden gelse beni öldürürdü. Ölmem için her gün dua ettiğine de neredeyse emindim. Beni oradan oraya savuran esas düşünce, korkularımın yegane sebebi Rakun’du. Resul Kabataş’tı…
Herkes ama herkes esas hayatımı öğrenmişti.
Herkes ama herkes ailemin öz olmadığını, küçükken depremde öz ailemizi kaybettiğimizi ve üstüne bir de kaçırılıp iki sene sokaklarda çalıştırıldığımızı öğrenmişti. Herkes kaçırıldığımızı biliyordu. Resul Kabataş da bu gerçeğin ortaya çıktığını biliyor muydu? Peşime düşmüş müydü? Düşmüşse eğer Nil’e, Atlas’a ya da diğer arkadaşlarıma bir şey yapar mıydı? İki aydır ses soluk çıkmıyordu kimseden. Her şey normalmiş gibi devam ediyordu. Hiçbir şey düşündüğüm gibi değil miydi yani?
Herkesten köşe bucak sakladığım en zayıf noktam artık herkes tarafından biliniyor ve alay malzemesi oluyordu. Artık okula gitmek bile istemiyordum. Anneme ne kadar yalvardıysam da okulumuzu değiştirmemişler, utanılacak bir şey yapmadığımızı söylemişlerdi ama durum onların sandığı kadar basit değildi işte. Utanılacak bir şey değildi bu, evet ama okuldakiler öyle düşünmüyordu. Herkesin küçümseyici, acıyan bakışlarına maruz kalmak on yedi yaşındaki ruhuma ağır geliyordu. Yani bana da ağır gelen şeyler vardı anlayacağınız.
Tekrara aldığım parça zihnimde en acı haliyle tekrar hayat bulunca yere çizdiğim kelebeğim bitmişti. Sabahtan beri sadece bir kelebek çiziyordum ve yoldan geçenler beni ya videoya alıyor ya da fotoğrafımı çekiyordu. Bunu çizdiğim yer çarşıydı. Turistlerin uğrak mekânlarından bir yerdi yani. Buraya normalde olsa asla tek başıma gelemezdim ama bugün pazardı ve herkes evdeydi. Herkes evdeyken evde kalmaya tahammül bile edemiyordum.
Tebeşirlerimi kalemliğimin içine doldurup yerden çantamı topladım. Üstüm başım toz toprak içinde kalmıştı hep. Birkaç turist bana bir şeyler söyleyip poz vermemi beklemeden öz çekim yapınca umursamadan çantamı tek omuzuma geçirdim. Sonra boş adımlarla yürümeye başladım sokaklarda. Kafamın içinde kuru bir gürültü vardı zaten.
Hep aynı şarkıyı dinlemek bana yalnızca Cihangir’i hatırlattığı için kulaklıklarımı çıkarıp çarşının yoğun gürültüsünü dinlemeye başladım. Öylece dükkânların önünden geçip giderken kalabalığın arasında gördüğüm zabıta abilerle bir anda adımlarım duruverdi. Güvenilirdi aslında onlar ama ben sokak çocuğuydum, polislerden kaçmam gerekirdi.
Etraflarına bakarak bir şey aradıkları belliydi. Beni aradıklarına dair şüphelerim olsa da orada bir süre bekledim. Onlar da etrafa bakınıp durdular ama çok geçmedi ki beni de gördüler. Kaşlarım çatıldı otomatikman. İki zabıta da bana doğru hızla yürümeye başlayınca bir adım geriledim.
Onlar daha da hızlanınca ben birkaç adım daha geriledim ve en sonunda aradıklarının ben olduğumu anlayınca depar atmaya başladım. Evimiz buraya yakındı ama mahalleye girmek istemiyordum. Evimi öğrensinler istemiyordum. Bir zamanlar polislere kaçan kız şimdi polislerden kaçıyordu. Ne tuhaf?
“Kaçma! Hey! Kızım dur!” diye bağırdı birisi arkamdan.
“Durayım da beni nezarete tıkın değil mi!?” diye söylendim koşmaya devam ederken.
Gücüm yettiğince koşup okulun arka bahçesine geldiğimde inşaat alanıyla burun buruna geldim. Aklıma gelen serserilerle birlikte bir an duraksadığımda çok yakın bir geçmişe gitmem zor olmamıştı. Cihangir’e saldıran serseriler hala yakalanmamıştı ama davanın devam ettiğini annemden biliyordum. Sadece dava hakkında hiçbir bilgi almak istemiyordum o kadar.
Arkamdan kovalayan zabıtaların seslerini daha net duymaya başlayınca başka çarem kalmamıştı. Koşarak inşaat alanına girip taşlı yollarda düşe kalka koşturdum. Tren vagonlarının oraya geldiğimde köşeye sıkışmış gibi hissediyordum kendimi. Kaçacak yerim yoktu. Sol tarafımda kalan yokuşu tırmanırsam o köprüye çıkacaktım. Zabıtaların ayak sesleri çok yakınımdan geliyordu. Sadece saklanmam gerekliydi ama nereye? Gergin bir nefes alıp kendimi tren vagonunun içine attım ve küflenmiş, paslanmış bir köşeye sindim. Elimi kalbime bastırırken aynı zamanda şiddetle aldığım nefeslerimi de düzenlemeye çalışıyordum. İki ay öncesine kadar nefes almak tam bir eziyetken şimdi hemen hemen eski formuma dönmüştüm ama yaşlanmış da gibiydim.
Yakalanma ihtimalime karşı cebimdeki telefonumu çıkarıp sessize alacaktım ama cebimdeki boşlukla yüzüm kaskatı kesildi. Cebim boştu. Sertçe yutkunup çantamı önüme aldım. O esnada zabıtaların etrafımda dört döndüğünü duyabiliyordum. Hemen vagonun dışındalardı. Sesimi kesip yavaşça çantamın içine el attım. Sadece kalemliğim vardı bir de su şişem. Başka hiçbir şey yoktu. Telefonumu düşürmüştüm, kim bilir nereye? Annem kesin beni öldürecekti bu kez. Telefonumu kaybetmem azımsanacak bir olay değildi.
“Yok burada,” dedi bir tanesi.
Öteki de üfleyerek, “Allah kahretsin ya! Yeter bu kızı kovalamaktan canımız çıktı!” diye isyanları oynadı.
Başımı kirli olduğunu bilsem de vagona dayadığımda tam karşımda kalan boşluğa çökmüş bir genç çocukla gözlerimiz kesişti. Bir anda sakinleşen nabzım korkuyla tekrar yükselince çocuk sakince işaret parmağını dudaklarına bastırıp sessiz olmam gerektiğini gösterdi. Kalp krizi geçirecektim anlık şoktan.
“Amirimize bildirelim bakalım. İşimiz iş vallahi…” diye hayıflanan ötekiyle birlikte zabıtalar vagondan uzaklaşınca durmak üzere olan kalbime montumun üzerinden tırnaklarımı geçirmiştim ama bir fayda vermiyordu. Buz gibi zeminin tenime diken gibi batması belki de şoktandı. Soğuğu hissetmezdim pek.
Karşımdaki çocuk kafasını hafifçe kaldırıp arkamdaki boş pencereye baktı bir süre. Güneş batıyordu ve ben gökyüzünü kaplayan kasvetli bulutlardan karşımdaki çocuğun yüzünü seçemiyordum. Bacaklarım ellerim kilitlenmiş bir vaziyette ona bakarken aklımdan geçen tek şey onun da başıma bela olacağıydı. Burada hayırlı birisi olmazdı ki zaten. Ya o serserilerden biriyse bu da? Buradan kaçmam gerekiyordu. Buradan kaçıp yorganımın altına girmem gerekiyordu.
Çocuk kısık bir sesle, “Gittiler,” dediğinde hala donuk bir şekilde yüzüne bakıyordum. Çocuk çok normalmiş gibi ayağa kalkıp pencereden iyice etrafa baktı ve tekrar bana döndü. Günün pek de iç açıcı olmayan ışığıyla üzerini süzebilmiştim.
Üzerinde ince bir tişört ama onun da üstünde epey eski olduğu belli olan bir ceket vardı. Yine de ocak ayına göre çok inceydi üzerindekiler. Altında ise giyilmekten rengi değişmiş bir kot pantolon vardı. Ayağında yırtılmaya yüz tutmuş bir bot ve başka hiçbir şey yoktu. Elinde de bir paket vardı tabii ama o şeffaf pakette ne var bilmiyordum. Belki de uyuşturucu vardı. Belki de az önce kafayı buluyordu. Ama kafayı bulan birisine göre epey kendinde görünüyordu. Ama şöyle bir bakınca zayıftı da. Pek çelimsizdi hali ama gücü kuvveti yerinde gibiydi de. Bunlara nasıl karar verdiğimi ben de bilmiyordum.
Merakla gözlerinin altına baktığımda gördüğüm koyu halkalarla küçük dilimi yutacak gibi oldum. Gözlerinin altı hiç uyumamış gibi yorgun ve bitikti. Çene kaslarını seçebiliyordum ki zayıf bir bedeni de vardı. Üstelik sakallıydı bu. Çocuk değildi ki bu. Bildiğiniz adamdı!
“İyi misin? Çok korkmuş gibisin. Gitti zabıtalar,” dedi yere diz çökerek. Yüzüne aval aval bakmaktan öteye gitmedim. Ne saçmalıyordu bu? Bana iyi olup olmadığımı sormuyordu herhalde.
“Hey!” dedi elini gözlerimin önünde sallayarak. “İyi misin kız?” diyerek bileğime uzandığında onun dokunuşu ile yerimden sıçradım. Benim sıçramam onu da korkutunca o da geriye düşmüştü. “Manyak mısın be sen?” diye bağırınca üzerimi silkeleyerek ayağa kalktım ve korka korka geriye gittim.
“Bak… Ben sana hiçbir şey yapmadım. Dokunma bana. Evim hemen şurada, annem bekliyor. Gitmem gerek. Be-beni merak ederler hatta aramaya çıkmışlardır bile,” diye saçma sapan şeyler sıraladığımda adam da yerden üfleyerek kalkıp ters ters bana baktı.
“Bacım sana niye dokunayım ben?” dedi kabadayı gibi. Aslında söylediği iyi bir şeydi ama anlamakta güçlük çekiyordum, “Annen merak ediyorsa git. Ne güzel, gidecek bir evin varsa yat kalk şükret. Ne sandın sen?” diye homurdandı. Utandım bir an. Olduğu yerden kımıldamayıp dümdüz bana baktığında sertçe yutkunup geri geri gittim. Bu nasıl serseriydi böyle? Edepli serseriler de var mıydı?
“Bi-bir şey sanmadım…” dedim ama saçma sapan kekelemekten geri kalmıyordum. Buradan bir an önce kaçıp gitmeliydim.
“Yok sen…” diyerek şüpheyle gözlerini kısınca burnumdan derin bir nefes aldım. “Sen beni şey mi sandın?”
Parmağını kendi göğsüne bastırınca gözlerimi onun yüzü dışında her yerde gezdirdim. Yüzüm kasıldı. Evet şey sandım abi. Olamaz mı? Elinde paketle ne arıyorsun o zaman sen de burada? Allah Allah…
“Ben bir şey sanmadım seni ya!” dedim üste çıkma çabasıyla. Nefesimi bu berbat kokulu vagona verip yüzümü buruşturdum. “Gidiyorum. Görmedim hiçbir şey. Yemin ederim,” deyip bir anda kendimi dışarı bıraktığımda esen sert rüzgârla saçlarım bir güzel savrulmuştu. Yüzümü örten saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmaya çabaladığımda tanıdık bir gülüşme sesi işitmiştim.
“Pahalı da bir şeye benziyor abi…” diyordu uğultulardan birisi.
Kafamı tam seslerin geldiği yere çevirecektim ki vagonun içindeki adam bir anda kolumdan çekince kendimi onun üstünde bulmuştum. Baya üstünde. Yere düşmüştük ve üstündeydim. Onun kolu ise belimi sarıyordu. Kusacaktım stresten.
Adam kısık bir sesle, “Sessiz ol,” diye mırıldanıp gerisin geriye süründüğünde onun üstünden yana kaymıştım. Dışarıdan gelen uğultular gitgide artmıştı bu esnada. Az önce beni kısmen terk eden gerginliğim tekrar nüksederken tek duam buradan tek parça çıkıp eve gitmekti.
“Duydunuz mu sesi? Birisi mi var?”
Meraklı ses, hemen vagonun dışından gelirken olduğum yerde kalakaldım. Çenem titriyordu korkudan.
“Bizimkilerdir. Muhtemelen kafayı çekiyorlar. Siktir et. Biz satalım bunu iyi para eder bak.”
Bir başka ses ele geçirdikleri her neyse onun değerini biçmekle uğraşırken diğerlerini de kendi yanına çekebilmişti. Uğultular gitgide yok olmaya başlasa da deli gibi atan yüreğim yanımdaki adam bileğimi mengene gibi sardığı için sakinleşemiyordu. Bir şey oluyordu ama beynim durmadan hata veriyordu. Korkuyordum. Buradan bir an önce çıkmak istiyordum.
Adamın dibimden, “Nefes almak istersen serbest,” dediğini işittiğimde tuttuğum nefesimi ciğerlerimi yakarak vermiştim. “Çerçi’nin çetesi bunlar. Sen kimsin?”
Yanımda iki seksen vagona uzanan adam bana dönünce ben de gayriihtiyari onun suratına baktım. O an gözüme fazla zararsız gelmişti. Beni bu serserilerden korumuştu. Yanlış anlamadıysam tabii ama güvenemezdim yine de.
“De-Defne…” diye fısıldadığımda adamın yüzü saçma bir şekilde gülmüştü.
“Burada ne işin var Defne? Zabıta niye peşindeydi?”
Uzandığım yerden tuhaf bir hisle doğrulduğumda karşılaştığım üç tane ayakla bir anda kalakaldım.
“Vay anasını avradını! Kimler varmış burada?” diyen gevşek ses kulaklarımı tırmalayınca bir anda şoklanarak kafamı kaldırdım ve bana bakan üç tanıdık yüzle burun buruna geldim.
İşte tam da bu anda nefes almayı bırakmıştım. Az önce gitti sandığımız kişiler tam da karşımızda iğrenç bir şekilde sırıtıyordu ve işin garip yanı bunlar aylar önce Cihangir’le bana saldıran serserilerdi. Belki de onu bıçaklayanlar da bunlardan birisiydi… Bu düşünceyle bedenim kasıldı. Kemiklerimde sevimsiz bir ağrı hissettim.
“Birol abi bu bizim kız,” dedi arkadaki küçük şey.
Birol dedikleri ve en önde duran çocuk elinde benim telefonumla keyif içinde sırıtıyordu. Korkmam gerekirdi muhtemelen zira yolun sonuydu benim için. Buradan kaçamazdım çünkü çoktan bacaklarım pelte kıvamına gelmişti. Aldığım nefesler ağırlaşıyordu. Bedenim kilitleniyordu istemsizce.
“Görüyorum onu Tunç,” dedi yere çömelerek. Bakışlarımız aynı hizaya geldiğinde hızla nefes alıyordum. “Hoş geldin küçük kız. Aylar oldu hiç uğramıyorsun. Bu da sanırım sana ait,” dedi telefonumu elinde sallayarak.
Almak için bir hamle yaptığımda benden daha çevik bir hareketle telefonumu kaçırıp kirli parmaklarıyla çenemi sertçe kavradı. Tüm bedenim tir tir titriyordu artık. Beni ya götürürse? Ya kaçırırsa? Ya direnemezsem? Bedenim ya tamamen kilitlenir de hiçbir şey yapamazsam? Ya daha kötüsü olursa?
“Ağzımıza sıçtınız lan bizim!” diye suratıma doğru kükrediğinde nefesinden kokan iğrençlikle midem şaha kalkmıştı. Safra tadı ta dilime kadar geldiğinde neyse ki Birol denen elebaşı da çenemi sıkmaya bir son vermişti. Kusacaktım sanırım. Midem çalkalanıyordu, karnım ağrıyordu.
“Uzatma Birol…” diye bir hırıltı duydum arkamdan.
Adını bilmediğim adam ayağa kalkıp beni de kolumdan çekiştire çekiştire ayağa kaldırmıştı. Ne olduğunu anlayamazken beni arkasına alıp üçlünün karşısına dikildiğinde kalbim durmak üzereydi sanki. Ben yine bu tren vagonlarına nereden düşmüştüm? Ve bu adam iyi miydi yoksa kötü müydü tam olarak?
“Sana ne lan? Sen ne karışıyorsun Kesik?” diye kükredi Birol denen. Korkuyla birkaç adım geriye sendelediğimde adının tuhaf bir şekilde Kesik olduğunu öğrendiğim adam arkasına dönüp bileğimden yakalamıştı. Düşmekten son anda kurtulunca vagonun demirlerinden tutunmuştum. Buradan çıkmak istiyordum.
Kesik’in tuttuğu bileğimi zorla çekiştirirken dikkatimi çeken şeyle kaşlarım çatıldı o an. Kesik denen adamın köprücük kemiği üzerindeki belirgin yanık izi ve buna bağlı olarak oluşan büzüşmeyi fark ettiğimde başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Gözlerim kısıldı gördüklerimden emin olamayarak. Aklıma o kara delikteki Aydın gelmişti. Benden beş yaş büyük olan Aydın. Beni kaçmaya teşvik edip kurtuluşumuz için yanan Aydın. Bu… Bu iz tıpkı onun iziyle aynıydı.
Gayriihtiyari dudaklarımdan, “Aydın?” nidası döküldüğünde Kesik de, “Hı?” diyerek bana baktı.
Sersemlemiş ifadesiyle göz göze geldiğimde beynimde şimşekler çakmaya başladı. Aydın… Adı aydınlık olan çocuk… Benim yüzümden köprücük kemiğinin dağlanmasına göğüs geren, on üç yaşındaki çocuk… Bu o olabilir miydi gerçekten? Ona Aydın dediğimde bana dönmüştü. Sanki adı Aydın’mış gibi bana cevap vermişti. Aydın gibi miydi kara gözleri yoksa ben mi uyduruyordum? Aydın mıydı o? Köprücük kemiği yanan, hastanede uyurken gördüğüm o zayıf bedenli çelimsiz çocuk o muydu? Beni koruyan, bizi kurtaran…
İçime çektiğim nefes tüm hücrelerime zehrolunca gözlerimin içine bakan Kesik’ten gözlerimi kaçırdım. Hayır. Bu o çocuk olamazdı. Onun hala sokaklarda yaşadığına ölsem de inanmazdım. Bizi kaçıran, bizi zorla çalıştırıp dayak atan o herifin mabedinden kurtulduğumuzda artık bizim babamız da annemiz de devletti. Öyle demişlerdi. Onun da annesi babası devletti. Değil miydi? Bu halde olamazdı. Ben son zamanlarda yaşadıklarımdan ötürü saçmalıyordum kesin.
Aydın da güzel bir hayat yaşıyor olmalıydı. O cehennemde tıpkı Atlas gibi bana kol kanat geren Aydın bu Aydın olamazdı. Hayır. Onca yıl sonra geldiği nokta bu olamazdı.
“Köpeklerini de topla siktir git Birol. Uzak dur benden.”
Kesik, sert bir biçimde Birol’u göğsünden ittirdiğinde bir arbede yaşandı. Hatta arbede de denmezdi buna. Çeşitli ağza alınmayacak küfürlerin havada uçuştuğu, eski vagonu bile yerinden oynatan bir kavga yaşanırken henüz çok uzaklaşmamış olan zabıtların seslerini yeniden işittim.
Bir bağırış çağırış oluyordu. Birileri gür sesiyle bağırıyordu ama ben duymama rağmen hiçbir şey anlamıyordum. Gözlerimin önü kararmıştı. Tek düşünebildiğim Kesik denen adamın köprücük kemiğinde sırıtan yanık iziydi çünkü o yanık izini unutmam mümkün değildi. O günden sonra, Aydın’ın köprücük kemiği hastanede gördüğüm kadarıyla kor bir demirle dağlanmıştı ve onun attığı canhıraş çığlıklar sırasında ben kaçmıştım o cehennemden. Ölecek olsam bile o gece kaçmam ve herkesi kurtarmam gerektiğini düşünmüştüm. Nasıl unuturdum ki?
“Ne oluyor burada?” dediğini duydum birinin. Yıldırım gibi düşmüştü bu ses fakat çıkaramıyordum, tanıdık değildi.
Sonra kaçışan insanların uğultusu doldu kulaklarıma ama ben hiçbir şey yapamadım. Damarlarımda akan kan bile donup kalmıştı sanki. Tüm vücudum krizin habercisi olarak kasılmıştı. Çok geçmeden birinin kolumdan tutup bir şeylerden geçirmesiyle kendime gelebilmiştim. Yüzüme bile bakmayan ama sırtında koskocaman zabıta yazan iki adam vagondaki kavgayı ayırmış ve herkese kelepçe takmıştı. Ben de dâhildim buna. İki aydır karakol yüzü görmeyen ben yeniden bir karakola düşmüştüm ve bu kez beni kurtaracak kimse yoktu.
🌈🌈🌈
Dünya mı küçüktü yoksa hayatlarımız mı birbirine bağlıydı bilmiyorum. Muhtemelen hayatlarımız birbirine sıkı sıkıya düğümlenmişti zira koskoca İstanbul’da yıllarca hiçbir yerde karşılaşmadığım ve sekiz yaşındayken o acıyı yaşamama engel olan, bana bir hayat bahşeden çocuğun bir anda terk edilmiş tren vagonlarında karşıma çıkması, üstüne bir de beni yine koruması işten bile değildi. Yaşadığım hiçbir şeye inanasım gelmiyordu artık.
Karakola getirildiğimiz gibi nezarethaneye atılmıştık ve burası bana basıyordu. Beyaz ışık aydınlatmaya yetmiyordu ve yalnız olmak yeterince canımı sıkıyordu. Ne olacağını hiç bilmiyordum. Muhtemelen anneme ulaşmışlardı ama bu umurumda bile değildi. Burada üç saate yakındır boş boş bekliyordum, büyük ihtimalle hava da çoktan kararmıştı ama benim düşündüğüm tek şey Aydın’dı. O köprücük kemiğindeki yanık izini aklımdan bir an olsun çıkaramıyordum. O çevresi kararmış gözleri Resul Kabataş’ın gözleri gibi değildi ama ona benziyordu. Neden kararmıştı gözleri bir rakun gibi? Yoksa biz kurtulmuştuk da Aydın kurtulamamış mıydı? Allah’ım yalvarırım böyle bir şey yaşanmamış olsun, yalvarırım.
İki ay öncesine kadar ne kadar endişem varsa şimdi tepe tepe tekrar üzerime binmişti. Resul Kabataş biliyor muydu?
Burada tıkılı kalıp daha fazla düşünmeye kafa yormamak için ayağa kalktım ve demirlere vurdum.
“Kimse yok mu ya?” diye bağırdığımda bir süre kimse beni tınlamadı ama biliyorum ki dışarıda illa ki bir memur vardı.
“Kime diyorum ben? Kimse yok mu? Tek mi bıraktınız beni burada! Hey!” diye avaz avaz bağırdığımda bu kez dışarıdan bir kapı açılmış ve karşıma kadın bir memur dikilmişti. Boş gözlerle bana bakıp kollarını birbirine bağlamıştı bir de.
“Ne istiyorsun kızım sen?” dedi ters ters. Sinirlerim yeterince gerilmişti, birinin daha bana ters ters konuşması umurumda değildi.
“Benimle birlikte tutuklanan birisi var. Aydın adı. Kesik de olabilir gerçi…” diye mırıldanarak tekrar memur kadına döndüm. “Onu görmek istiyorum. Benim bir suçum yok hem! Neden buraya attınız beni?” diyerek ciyakladığımda kadın yüzünü buruşturup geriye çıktı.
“Bağırma akşam akşam be! Üstlerimden emir gelirse çıkarırım zaten. Keyiften tutmuyorum ya,” derken telsizden bir ses geldi.
“Nezarethanedeki kız, Defne Hüma Sungur’u yukarı çıkar,” demişti telsizdeki ses. Yüzümü alan sırıtmayla memur kadına baktım. İyi insan lafın üstüne diyecektim bu işe.
“Üstlerinden emir geldi sanırım,” dediğimde kadın gözlerini devirerek arka cebinde taşıdığı anahtarla nezarethanenin kapısını açtı. Demir parmaklıklardan çıktığımda bir süre kadının yönlendirdiği gibi ilerledim. Sonunda üst kata çıktığımızda kaşla göz arası Aydın’ın tutulduğu yeri de görmüştüm. Diğerler ile bitişik bir yerdeydi ama tekti neyse ki.
Derin bir nefes aldığımda memur beni koridorda bekleyen annemin yanına getirmişti. Annem kollarını önünde bağlamış dik dik bana bakarken arkasında kimse yoktu. Atlas yoktu, Cihangir de yoktu. Zaten neden olacaklardı ki? Bendeki de saçmalıktı. Her şeyi yakıp yıkan ben değilmişim gibi…
“Serbestsin,” dedi memur ve beni anneme bırakıp gitti. Ne diyeceğimi bilmiyordum.
Annem bana sonsuza dek sürecekmiş gibi uzun uzun çatık kaşlarının altındaki feri sönmüş gözleriyle bakarken karşısında ezilmekten başka bir hale bürünemedim.
Nihayet, “Yürü,” dediğinde sesi buz gibiydi. Gözlerimi kapatıp ciğerlerim delinse de birazcık soluklandım. Savcı annem gelmişti demek ki. Ona itiraz etmedim ama öylece de emrine uymadım.
“Anne Aydın,” dedim yalnızca. Nasıl söyleyeceğimi, ne diyeceğimi bilmiyordum. Annem karşımda annem değil de gerçekten cumhuriyet savcısı gibi durduğundan hareket dahi edemiyordum. Beni dinlemeyecekmiş gibi bir his doğuyordu içime ama ondan başka da bana yardım edecek kimse yoktu ki.
Tam da tahmin ettiğim gibi annem tekdüze, tavizsiz bir sesle, “Yürü Defne, evde konuşacağız,” diyerek önden gitmeye başladığında kafamı kaldırıp arkasından baktım.
Hayır, ben öylece gitmeyecektim. O çocuk Aydın’dı. Başka birisi olamazdı. Nezarethanede üç saattir boşuna düşünmüyordum ben. Deli de değildim. O Aydın’dı ve ben onu görmeden gitmeyecektim. En azından soracaktım. Ona Aydın dediğimde neden cevap verdiğini soracaktım.
“Anne Aydın!” diye bağırdım koridor boyu.
Herkes susup bize bakınca annem de durdu ama ben susmadım.
“Aydın burada anne! Onu bırakamam! Aydın’ı tanımıyorsun ama ben tanıyorum! Onu yine yüzüstü bırakıp kaçamam! O beni koru-“
Cümlemi tamamlayamadan annemin sert adımlarla dibimde durmasıyla kalakaldım. Öyle soğuk, öyle mesafeli bakıyordu ki ölseydim de böyle baktığına şahit olmasaydım diye geçirdim içimden. Sabrı kalmamıştı annemin bana karşı.
“Ya ben senin neyini eksik ettim söyler misin kızım?” dedi elini kaldırarak. Bana vuracağından değil de sabrı kalmadığından bu hale gelmişti. “Bir dediğini iki etmedik, her istediğini yaptık ama sen burnunun dikine gidip yüreğimizi ağzımıza getirmekten zevk alıyorsun! Bugün saatlerce dışarıda seni aradım ben! Öldün mü kaldın mı? Saatlerce haber alamadım senden! En sonunda polis arayınca neredeyse kalbim duracaktı kızım!” dedi dişlerini sıka sıka. Gözlerimi kırpıştırdım. Benim her zamanki halimdi, ben her zaman uzun saatler boyunca dışarıda takılırdım bu yeni bir şey değildi ki.
“Anne, Aydın…” dedim son gücümle. Neden beni bir kere olsun dinlemiyordu?
Karakolda oluşumuzu umursamadan savcılık makamındaymış gibi, “Başlatma Aydın’ına ya!” diye kükrediğinde bazı memurlar müdahalede bulunacaktı ki son anda geriye gidip nezarethaneye koştum.
Arkamdan bağıranları aldırmadan karşıma çıkan memurların arasından sıyrılıp erkeklerin tutulduğu yere daldığımda Kesik’in şaşkın bakışları beni buldu. Kesik miydi ya da? Emin değildim. Çok değişmişti sadece. Çok zayıftı on üç yaşındayken olduğu gibi ama boy atmıştı tabii. Sakalları onu çok değiştirmişti sanırım.
“Be-benim!” diye kekeledim ona bakarken. Ne demem gerektiğini bilmiyordum. Tahminlerimde yanılıyor da olabilirdim ama içimdeki sesi ve hissi susturamıyordum.
Tam o sırada koluma iki kişi yapıştı ve bağrışmalar arttı ama umurumda bile değildi. Sadece o da beni hatırlasın istiyordum.
“Aydın benim! Defne!”
Kesik, anlamayarak gözlerini kıstığında demirlere daha sıkı yapıştım.
“Köprücük kemiğindeki yanık izinin sebebi benim! Kurtulduğumuz gün… O! Şey… Aydın. Benim! Defne!” diye bağırdığımda kollarımdaki güç neredeyse aşamayacağım bir hale gelmişti. Hatırlaması için her şeyi yapardım ama bakışları öyle bocalıyordu ki çözemiyordum.
Kesik sersemlemiş bir halde, “Defne mi?” deyince hızla başımı salladım. Hatırlamış mıydı yoksa? Niye ona Kesik demişlerdi peki?
“Defne Hüma! Evet! Hatırladın mı? Sekiz yaşındaydım, sen benim için…” deyip yutkundum, devam edemedim.
Kesik o an yaşadığı ani bir farkındalıkla gözlerini sonuna kadar açıp parmaklıklara abandı.
“Defne!” diye yükseldiğinde aynı anda memurlar da kollarımı demir parmaklıklardan ayırmıştı.
Bir çırpıda, “Yükseliş Anadolu Lisesi’nde okuyorum!” diye bağırdığımda sesimi duymuş olmasına güvenerek memurların beni oradan çıkarmasına izin vermiştim.
İki erkek memurun beni sürüklemesi karakolun bahçesinde son bulduğunda annem devralmıştı beni ve arabanın arka tarafına kadar sürükleyip zorla araca bindirmişti. Aslında pek zorla da olmamıştı çünkü binmekten başka çarem yoktu. Annemin asla çıtını çıkarmadığı bir yolculuğun sonunda apartmanın bahçesindeydik. Arabadan inip kapıyı kapattığımda annem yine kolumdan tutuyordu. Kolumu kendime çekip annemden uzaklaştım huzursuz bir şekilde. Bu kadar mahkum gibi davranılsın istemiyordum.
Asi bir tavırla, “Evden kaçacak değilim ya,” deyip apartmandan içeriye girdim ve üçüncü kata kadar merdivenleri tırmandım.
Aslında üzülmüş olmam filan gerekirdi değil mi ama ben üzgün olmaktan çok biraz sevinçliydim. Yıllar sonra o cehennemde edindiğim bir arkadaşımı bulmak içimde bir fırtına koparmıştı. Bu Aydın’la son görüşmemiz olmamalıydı. Onu bir kere bulmuştum ve ona olan can borcumu ödemeden asla peşini bırakmazdım. Hem yaşıyordu. Ama neden o kadar kir içindeydi? Kurtulamamış mıydı yoksa? Neden? Biz kurtulmuştuk. Ben herkesi kurtarmıştım. Neva ve birkaç ölen çocuk haricinde ben hemen hemen herkesi kurtarmıştı. Peki ya o neden hastaneden bir anda kaybolmuştu? Yoksa yine mi kaçırılmıştı? Yoksa Resul onu bırakmamış mıydı?
Vücudumu saran amansız bir titreme ile evimizin önünde durduğumda arkamdaki kapı da aynı anda açıldı. Gayriihtiyari arkama döndüğümde gördüğüm gözlerle iki aydır olduğu gibi yerimde kalakaldım. İçimde acı bir his peyda oldu. Cihangir, çöpü kovaya koyup yüzüme bakmadan kapıyı kapattığında suratıma çarpılan bilmem kaçıncı kapı olduğunu saymayı kesmiştim. Kalbimin kapıları da bir kere çarpılmış, bir kere daha canım yanmıştı. Sanki artık sadece canımı yakabilen oymuş gibi geliyordu. Annem bile beni o kadar etkilemezken asansörün kapıları açılmış ve annemin topuk sesleri yankılanmıştı. Boynumu bükerek sırtımı duvara verdiğimde annemin ters bakışlarının kurbanı olmuştum.
“Filiz…”
Karşı kapı tekrar aralandığında ve Nalan ablanın narin sesini duyduğumda kafamı o tarafa çevirdim. Annem de baktı tabii.
“Bulduk Nalan, bulduk. Karakoldan topladım küçük hanımı,” dedi annem hayıflanarak. Anahtarı yuvasına soktuğunda kafamı eğmiş suçlu suçlu ayaklarıma bakıyordum. Kötü bir şey yapmamıştım ki.
“Sizin bizde tabağınız vardı Filiz ya. Defne gelsin de onları vereyim aylardır bekliyor ben de. Hımm?” dediğinde aslında Defne bu gece bizde kalsın siz de biraz sakinleyin demek istediğini biliyordum. Anneme ayıp olur diye doğrudan söyleyemiyordu ama annem de biliyordu bunu.
“Tabakları al gel Defne,” dediğini duydum annemin soğuk mesafeli bir sesle. Neyse ki Nalan ablada kalmama bir şey demiyordu.
Dudaklarımı birbirine bastırıp kurbanlık koyun gibi ayaklarımı sürüye sürüye Nalan ablaların evine girdiğimde içim rahattı zira ben bu eve geldiğimde Cihangir odasından artık asla çıkmıyordu. Yine geldiğimi görürse es kaza da olsa çıkmazdı odasından. Zaten ben de çok rahatsızlık vermezdim. Varlığımı bile hissetsin istemezdim.
Nalan ablaların evine tamamen girdiğimde mutfaktan çıkan Cihangir yengesine buzdan hallice bir sesle, “Odamdayım,” deyip yok olmuştu. Arkasından bakmaya bile yüzüm olmadığından kafamı kaldırıp Nalan ablaya baktım ve alt dudağımı abartıyla sarkıttım.
“Ben bir şey yapmadım, kavganın arasında sepetlendim sadece,” dediğimde Nalan abla iç çekerek kapıyı kapattı ve elini sırtıma koydu.
“Kızım öğlenden beri seni arıyoruz biz. Geç bakalım mutfağa,” deyip beni yönlendirince sabahtan beri inşaatta taş taşımışım gibi bir yorgunlukla kendimi yere bıraktım. Nalan abla bu hallerime alışık olduğundan zerre umursamıyordu beni. Halının üstünde bir kedi misali gerinip duruyordum.
“Annen ne kadar korktu sen biliyor musun? Telefonun kapalı, Atlas seni dünden beri görmemiş, ortalarda yoksun, ulaşamıyoruz… Nil en son evden çıktığını görmüş çantayla annen de delirdi tabii. Baban da nöbette olunca kadın ne yapacağını şaşırdı güzelim. Annene kızmıyorsun değil mi?” diyerek elinde bir bardak suyla bana döndü. Suyu kana kana içtikten sonra boş bardağı uzanıp tezgâha bıraktım ve sırtımı mutfak dolaplarına dayadım. Karşımda oturan kadına baktım içli içli.
Ben iki aydır boşlukta süzülüyorum Nalan abla, kimseye kızmıyorum. Eski Defne olmaya çalışıyorum. Taş kalpli, arsız, sevimsiz, millete kök söktüren, kalbi kırılmayan hatta kalpsiz. Gerçi Cihangir’in gözünde kalpsizin önde gideniyim ben biliyor musun? Özbeöz yeğenini yüzüstü bırakıp hasta yatağımda güvenmediğimi söyledim. Hiçbir açıklamam da yok. Ben bizim masalımızın Mangaratiba’sıyım. Portuga’yı Zeze’den alan o tren benim. Kötüyüm yani.
“Bana bir tek sırtını dönmeyen sensin Nalan abla. Söylesene neden küsmedin bana?” diye sordum dürüstçe. Çenesini avucuna yerleştiren Nalan abla tatlı tatlı gülüp durdu.
“Böyle konuşma güzelim benim. Kimse sana sırt çevirmedi. Annen sadece korktu,” diye üstüne bastı ama bahsettiğim mevzu bu değildi. Bana herkes sırt çevirmişti ki ben boşluktaydım. Bunun başka açıklaması olamazdı.
“Onu demiyorum…” dedim kafamı iki yana sallayarak. İçim nasıl yanıyordu ah bir anlasa şaşırırdı muhtemelen. “Atlas bile konuşmuyor benimle. Cihangir sonuna kadar haklı zaten. İyi ki de yüzüme bakmıyor yoksa vicdan azabından ölürdüm herhalde. Nil’e alışkınım ben sadece ama sanki başa dönmüş gibiyim. Nil bana her şey senin yüzünden oldu deyince en son sekiz yaşındayken kalbim kırılmıştı. Sonra da taşlaşmıştım ama şimdi sanki yine sekiz yaşına dönmüş gibiyim. Kalbim çok kırık ama bu kez taşlaşamıyorum,” diyebildiğimde nasıl oluyorsa duygulanıp salya sümük ağlamıyordum ama kalbim acıyordu işte. Görünmüyordu o da muhtemelen.
Nalan abla büyük bir iç çekişle yerinden kalkıp karşıma bağdaş kurdu ve iki yana süzülmüş kirli ellerime aldırmadan ellerimi tuttu. Avuçlarımı başparmağı ile biraz ovalarken bu muhteşem hissettirdi ve omuzlarımdaki gerginliği çekip aldı. Tebeşirle kaldırım boyamaktan ellerim hep yara olmuştu ve Nalan ablanın sıcak elleri yaralarımı dağlamıştı sanki. Kuruyan dudaklarımı yaladım vereceği cevaba kendimi hazırlayarak. Bana mantıklı bir sebep verirse ona tutunacaktım.
“İki ay oldu Defne’m. Kimseyle konuşmuyorsun. Hastaneden çıktın çıkalı sen ruhen hiç iyileşmedin güzel yavrum benim. Atlas da yaşananlardan en az senin kadar etkilendi. Pekâlâ,” dedi anlayışla başını sallayarak. “Elbette hiç hoş değil bunun duyulması. Bu senin mahremiyetindi. O an saçma sapan şeyler düşünmen de normal ama sen hiç konuşmak istedin mi Cihangir’le ya da Atlas’la?” diye bir fikir sundu bana.
Ama Atlas benimle hiç konuşmamış, hata bendeymiş gibi benden kaçmıştı. Cihangir’le de konuşsam batırıyordum. Onu suçluyordum. Ona güveniyor muydum güvenmiyor muydum hiçbir şey bilmiyordum ki ben. Tek bildiğim onu özlediğimdi.
Gözlerimi kapatıp o korkunç senaryoyu yuttum.
“Benden nefret ediyorlar,” diye sessizce mırıldandığımda Nalan ablanın yüzünün aldığı ifadeden bihaberdim. Gözlerimi açacak cesaretim de yoktu üstelik. “Benden nefret ediyorlar Nalan abla. Nasıl yüzsüz gibi konuşurum onlarla?”
Nalan abla anında, “Senden nefret ettiklerini de nereden çıkardın?” diye sorunca ancak gözlerimi açabildim. Mutfağın beyaz ışığı altında alık alık Nalan ablanın yüzüne bakarken Nalan abla yalandan üfledi durdu. “Siz gençler kafanızdan senaryo uydurma konusunda öyle uzmansınız ki… İki aydır oturdum çekirdek çitleyerek senin şu bizim deli oğlanla konuşmanı bekliyorum ama ne sende ne de onda çıt ses yok. Kızım siz bu kafayla nasıl üniversite okuyacaksınız söylesene?” diye bir de azar çekince tüylerim ürperdi.
İnanın bilmiyorum. Ama benim zaten üniversite okumak gibi bir hedefim yok .
Kafamı omzuma eğerek Nalan ablaya tuhaf bakışlar gönderdim.
“Abla odasına gidersem kovar beni. Haklı da. Sen ne dediğini biliyorsun değil mi kusura bakma da hani…” dediğimde Nalan abla gözlerini sonuna kadar açtı.
“Hele öyle bir şey yapsın-“
“Haklı!” diye bastırdım huysuz huysuz. Bir de yeğenine mi kızacaktı benim yüzümden? Cihangir’e demediğimi bırakmamış, kalbinin üstünden geçmiştim. Cihangir yüzünü çevirmeyecek de kim çevirecekti? “Haksız diyemezsin Nalan abla. Yapma. Güvenmediğimi söyledim ben ona. O küsse de haklı, sövse de haklı. Kızma sakın.”
Nalan abla kafasını hızla iki yana sallayarak ellerimi birleştirdi ve sıvazladı.
“Kuzum bak, hatasızsın demiyorum ben sana. Ya da Cihangir’e kızmıyorum tepkisinden ötürü. Güvenmediğini bodoslama söylemen hoş değil ama hatalı olduğunu biliyorsun değil mi?” deyince çattığım kaşlarımın altından gözlerimi mahcubiyetle Nalan ablaya diktim. Uslu bir kedi gibi kafamı salladığımda Nalan abla memnun oldu bu durumdan. “Hatalı olduğun için benim içerideki deli dananın gönlünü almanı bekliyorum senden. Siz küstünüz, birbirinizi fütursuzca kırdınız diye ipler koptu mu sence?”
Çenemi kaldırıp saf gibi, “Kopmadı mı?” dediğimde Nalan abla sabır dilenerek gözlerini devirdi.
“Defneciğim çok gençsiniz, bir tanem. Cihangir de sen de çok fazla şey yaşadınız. Elimden geldiğince size ılıman yaklaşmaya çalışıyorum ama siz…” deyip durdu ve dişlerini birbirine sürterken fısıldadı. “İnceldiği yerden kopsun diyorsunuz kızım. Aptal mısınız afedersin de? Yani değilsiniz halbuki. Delirtmeyin beni ya. İki aydır ne yaşıyorsunuz kızım siz? O odasında depresyonda, sen sokakta avel avel… Aaa! Yeter canım,” diyerek yaka silktiğinde suratımı astım yine. Resmen Nalan abla ilk kez bana hakaret ediyordu. Hak ediyordum gerçi ama yine de açık açık duymak hoş değildi ki.
“Ama ben bence onu hak etmiyorum,” diye mırıldandığımda Nalan abla çenemden tutup kaldırdı ve gözlerimin içine baktı.
“Onu hak etmek için çabalamak da mı istemiyorsun Defne? Kırıp döktüğünü toplamayacak kadar sorumsuz musun, ha güzelim?” deyince daha kötü hissederek yüzümü eğdim.
Kolaya kaçma diyordu sözün özü. Ben pişmandım ve aylardır kolaya kaçmaktan başka bir şey yapmıyordum. Ama yüzüm de yoktu ki benim Cihangir’e. Kimin olurdu ki? Onca söylenmiş söz nasıl geri alınırdı? Alınamazdı.
Nalan ablaya masum masum bakışlar atmayı kestim ve kurduğum bağdaşı bozup mutfaktan çıktım. Sessizce salona girip yere oturdum tekrar ve dizlerimi karnıma kadar çektim. Pis ellerimi tiksinmeden saçlarımın arasına geçirip birkaç dakika belki de bir saat boyunca kafamı dinledim. Kafamın içi savaş meydanı gibiydi. Hani derler ya, boşa koysam taşıyor doluya koysam yer yok. Yani böyle bir söz işte… Vardı, hatırlıyorum. O hesap. Korkularımı açamıyorum, anlatamıyorum, riske giremiyorum. Halbuki benim tek derdim sevdiklerimi kaybetmekle sınanmamak. O adamdan ölene dek kaçmaktı planım. Bu planı uzun zamandır başarıyla yerine getirirken şimdi tekrar karşıma çıkmıştı. Adı geçiyordu belki sadece ama o adam yine bir şekilde beni sevdiklerimden ayırıyordu.
🌈🌈🌈
Kalbime ne zaman yerleştiğini hesap etmediğim, daha öncesinde de düşünmediğim bu hislerin aşk gibi, sevgi gibi isimleri yoktu. Seviyordum elbette ama Cihangir’e karşı duyduğum bu yoğun hislerin adı sadece sevgi değildi. Sevginin de dâhil olduğu başka bir şeydi ve ben ikimizin arasında büyümeye başlayan o büyüleyici şeyi bir anlık öfkeyle ve yanılmayla mahvetmiştim.
İtten pişmandım…
Lakin pişman olmak her zaman yetmiyordu. Kumdan bir kaleyi tek dalgayla yıkan bendim. Hatamın farkındaydım. İçimde kelimelere dökemediğim yoğun korkular vardı. Bilmiyordu kimse ama hastaneden çıktığımdan beri geceleri kabussuz geçirdiğim bir gün bile yoktu. O karanlıktan kurtulduktan sonra bir süre boyunca konuşamamıştım. Buna ne deniyor henüz bilmiyordum ama travma kaynaklı beynim konuşma yetisini kilitlemişti ve benim tekrar eskisi gibi konuşabilmem bir yılımı almıştı.
Dokuz yaşındayken, şimdiki annemle babam bizi evlat edinirken azar azar içime kaçan bir sesle konuşuyor ayrıca terapiler alıyorduk. Üçümüz birden. O terapiler bizi bir yere kadar iyileştirmişti. Bir yere kadar iyileşmiştik ama kritik bir noktada durmuştuk. Nil beni affetmemişti, Atlas üstünü örtmüştü her şeyin, bense eskiden konuşamazken duygu durumum 180 derece değişmiş ve dışa dönük birisi olmuştum. Bazen zihnimin bu değişimlerine ayak uydurmak beni yoruyordu. Şimdi yine içine kapanık birine dönüşmüştüm ve Cihangir’le yüzleşmek her şeyden zor geliyordu.
Ona elimi uzatsam kolum kırılacakmış gibi bir his vardı içimde. Bizim dediğimiz gökyüzünde aylardır tek başımaydım. Kendime çok kızıyordum. Onun anne ve babası hiç yoktu. Belki benim artık vardı. Öz de olmasa dokuz yaşından beri vardı birileri başımızda. Hayatımız bir şekilde rayına oturmuştu ama o daha iki sene önce kaybettiği anne ve babasının acısında gömülüyordu. Belki de tek nefes aldığı yer benimle olduğu zamanlardı ama ben Cihangir’in elinden bunu da almıştım. Ne kadar kötü biriydim ben böyle. Onu hiç hak etmiyordum. O benim elimden böyle sorgusuz sualsiz tutarken, sorunlarımla ilgilenirken ben onu zerre kadar hak etmiyordum bence.
“Çınar çocuklarla futbola gitti. Benim de biraz işlerim var,” diyerek salondan içeriye kafasını uzatan Nalan abla beni yerde bırakıp gidince ne yapacağımı bilmiyordum.
Sanırım Cihangir’le konuşmamı istiyordu ve beni buna karşı cesaretlendiriyordu da. Daha fazla kaçarsam bana çok kızacağını da biliyordum. Nalan ablanın da bana kızmasını, küsmesini istemiyordum. Bu yüzden kaç dakikadır tıkıldığım salondan çıkıp mutfağın girişine abandım. Yanağımı dayadım kapı pervazına ve Nalan ablaya baktım.
“Büyük tepkiler vermeni anlayabilirim. Okulun tüm özelini öğrenmesi berbat bir duygudur. Bazen çocuklar birbirine karşı acımasız da olabiliyorlar ama biliyorum ben seni Defne. Sen her şeyi bir yere kadar umursarsın,” dedi Nalan abla, içimi bilir gibi. Beni gerçekten herkesten daha iyi tanıyordu ve bu bazen tuhaf hissettiriyordu.
Yaslandığım yerde dikleşirken bana fazlalık gibi gelen ve nereye koyacağımı bilmediğim ellerimi pantolonuma sürttüm bir süre.
“Neden bana karşı bu kadar anlayışlısın Nalan abla?” diye sordum çekinerek. Nalan abla kaşlarını çatarak bana dönünce kendimi hemen açıklama ihtiyacı hissetmiştim. “Yani o senin özbeöz yeğenin. Ben sadece karşı komşunun evlat edindiği biriyim ama sen yeğeninden çok bana destek çıkıyorsun. Yoksa gizli akrabam filan mısın?” deyip alayla gözlerimi kıstığımda Nalan abla son cümleme sessizce gülümsedi. Gözlerinde hiç silmediği bir şefkatle yüzümü irdeledi.
“Hayal gücüne hayranım Defneciğim ama yeğenime destek olmadığımı nereden biliyorsun? İkiniz de benim canımsınız, evladımsınız. Anneler bir tek kendi evlatlarına anne değillerdir. Sen benim kızımsın, Cihangir de oğlum. Ona doğru bir adım at sadece. Güven bana, hadi,” deyip başıyla içeriyi işaret edince üfleyerek ellerimi havada savurdum.
“Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum Nalan abla,” diyerek sıkıntıyla nefesimi verdim. “Yani onun özel alanına tecavüz edemem bir de zaten eve geldiğimi gördü ve odasına tıkıldı. Ben rahatsızlık vermek istemiyorum. Eğer görüşmek isteseydi okulda illa denk gelirdik ama biz artık hiç denk gelmiyoruz. Aynı sınıfta olsak bile.”
Nalan abla omuzlarını yılgınlıkla düşürüp bana baktı ve işi gücü bıraktı. Sözlerim bana bile bıçak gibi batarken ağlamadan, takılmadan, tekdüze bir sesle bunları dile getirebiliyor olmak güçlü de hissettirmiyordu.
“Kızım sözlerimden ne anlıyorsun sen? Sen gideceksin, sen adım atacaksın diyorum sana. İki ay amma sündürdünüz bu küslüğü. Sen adım atmazsan Cihangir yerinde saymaya devam eder çünkü sen itham etmişsin,” diyerek hayali bir şekilde kelimenin altını çizdi.
Yüzüme yüzüme öyle sen itham etmişsin deyince boğazıma acı bir şeyler oturdu ve yutkundum. Geçmedi o acı tat. Haklıydı. Hatta Nalan ablanın böyle söylemesi iyi de geliyordu. En azından kaçmıyordu, küsmüyordu bana. O konuştukça kendime geliyordum sanki.
Ayağımla yerde sekiz çizerek başımı salladım.
“Anladım…” Anlamış mıydım gerçekten? Anlatabilir miydim kendimi?
“E anladıysan hadi sana kolay gelsin,” dedi Nalan abla omzumu sıvazlayarak. “Odasını biliyorsun. En azından dene, adım at, kalbini yumuşat. Hiçbir şey bir anda öyle hop diye olmaz. Başı zor olacak ama devamı çorap söküğü gibi gelecek. Hadi kızım, hadi. Benimki de can çünkü iki ergenin küslüğüyle boğulamam daha fazla,” deyip işine geri dönünce arkasından sızlana sızlana gülerek ilerledim. Kendimi nedense savaşa giden yeniçeri gibi hissediyordum. Ama kılıçsızdım. Bu hiç adil değildi.
Titrek adımlarla antreye çıktığımda Cihangir’in odası çaprazımdaydı ama oraya gitmek sırat köprüsünde yürümekle aynı şeydi sanki. Elim kolum boşalıyordu. Birazcık da heyecan basıyordu yüreğimi ama o heyecanı hissetmeye hakkım yokmuş gibi geliyordu. Çok kırmıştım çünkü. Nasıl toplayacaktım? Süpürge yetmezdi ki. Baştan döşemeleri değiştirmem gerekiyormuş gibi geliyordu artık.
Cihangir’le konuşursam boynumdan beni vuracakmış gibi bir his doğuyordu içime ama biliyorum ki Cihangir onu yapmazdı. Zaten o bana ödül olurdu. Ben hastaneden taburcu olduktan sonra aklım başıma geldiğinde yaptığım şeyden delicesine pişmanlık duymuştum ama benim için iş işten geçmişti. Tekrar günler sonra okula döndüğümde Cihangir, Nisanur’la oturmaya başlamış biz de üç kardeş okulun maskarası olmuştuk. Bunun altından hala kalkamıyordum zaten. İnsanları susturmak, hakkımızdaki gerçekleri silmek neredeyse imkansızdı. Bununla yaşamaya alışmaya alışıyorduk.
Korka korka Cihangir’in odasının önünde durduğumda ona Aydın’dan bahsetmek gelmişti aklıma ama dinlemeyeceğini düşünüyordum. Belki de serserilerin yakalandığını söylesem ilgisini çekerdi he? Bence çekerdi. Evet, buradan yürümeliydim kesinlikle.
Ciğerlerime bana üç dört saat yetecek kadar nefes hapsedip gözlerimi yumdum ve kapısına zorla vurdum. Sanki ölüm çağırısı yapıyordum ama bu ölüm çağırısı benim ölümümden ibaretti. Ne tepki vereceğini bilmiyordum ama ne tepki verirse versin hakkıydı. Onu sorgusuz sualsiz yargılamamalıydım. Resmen ona güvenmediğimi açıkça ortaya dökmüştüm ve buna ben bile inanamamıştım. Tüm sorun benimle ilgiliydi. Belki de ona korkularımın hepsini anlatmalıydım. Evet evet… Kendimi bunun için hazırlamalıydım. Eğer korkularımı ve yaşadıklarımı bilirse affederdi belki. Affeder miydi?
Cihangir’in boğuk bir sesle, “Gel yenge,” dediğini duyduğumda sıkı sıkıya mühürlediğim gözlerimi açıp alt dudağımı ısırdım. Yenge diyordu. Ben olduğumu bilse kesin kellemi vururdu. Keşke kellemi vursaydı.
Başka şansımın olmayacağını düşünerek kıstığım gözlerimle Cihangir’in kapısını açtım ve sadece bir adım atıp içeriye girebildim. Cihangir armut koltuğa yayılmış elindeki dergiden bir şeyler okuyordu ve beni görmüyordu. Baksa da görmezdi ki beni. Cihangir gözlerini bana kapatmıştı. Hak etmiştim. Küslüğü çok ağır geliyordu artık.
Cihangir kafasını kaldırmadan dalgın bir sesle, “Yemek yemeyeceğim yenge,” deyince tuttuğum nefesimi kademe kademe verdim. Geldiğimi anlamamıştı. Hala yengesi sanıyordu beni.
Tek nefeste, “Serseriler var ya hani, onlar yakalandı,” dediğimde dergiyi tutan eli bir anda sertleşti. Kaşlarımı çatıp bir adım geriye gittim ne olur ne olmaz diye. Öfkelenmişti belki de odasına girmem yüzünden. Ben olsam ben de öfkelenir o öfkeyle de Cihangir’i yaka paça dışarı sürüklerdim. O da bana yapar mıydı? Ben kendim çıkardım aslında.
Cihangir ölüm gibi hissettiren sessizliğini koruyunca dudaklarımı araladım. Cesaretimi gitgide kaybediyordum. Bunun kötü bir fikir olduğunu söylemiştim.
“Okul çıkışı bizi sıkıştıranın adı Birol’muş,” dedim kısık bir sesle. O hala konuşmuyor, dergiyi de yüzünden bir an olsun indirmiyordu. “Se-seni bıçaklayan hangisiydi hatırlamıyorum ama üç kişiyi yakaladı polis bugün. Devamı da gelir mu-muhtemelen. Hatta Çerçi diye bi-bir-“
Cihangir’in dergiyi bir anda yüzünden indirmesiyle sözlerim yarıda kesilmiş kapıdan tutunarak kalakalmıştım. Şimdi ağzımı bıçak bile açmazdı sanırım. Kalbim korku içinde göğüs kafesime vuruyor, nabzım hızlanıyordu onun el kol hareketlerinden. Ağır ağır kafasını kaldırıp eskiden şefkatle ama en çok da sevgiyle bakan yeşil gözleri yüzüme şimdi ifadesizce bakıyordu. Kırgınlık bile yoktu. Bana dair hiçbir şey yoktu sanki gözlerinde. Tek kelime laf etmiyordu. Bu o kadar ağır geldi ki taşıyamayacağımı anladım. Hareket kabiliyetini yitirmiş, karşısında putlaşmıştım. Bir an geriye mi gitsem diye düşünmüştüm ama hareket edemiyordum ki. O bana böyle Allah’ın cezasıymışım gibi bakarken ben nasıl hareket edecektim ki?
“Polis bilgilendirdi,” dedi en sonunda katı bir sesle.
Bu aralar sık sık tuttuğum nefesimi kademe kademe verdikten sonra kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım. Ela gözlerimi kaçırıp değişmeyen odasına göz attım kısaca. Ona bakmak beni ağlamaya sürüklüyordu. Korkularımdan ona bahsetsem de dinlemezse eğer yıkılırdım. O an vazgeçtim bahsetmekten. Zaten dinlemezdi.
“İy-iyi…” Sürekli kekelemekten ikrah gelmişti artık. Düzgün konuşmayı unutmuştum sanırım. “Her-halde bitti.” Kafamı salladım daha fazla Cihangir’e bakmaya yüzüm kalmayınca. “Yakalandılarsa bitmiştir.” Bitmiş olmasını umuyordum tıpkı altı yaşındaki Defne gibi. Çocuk gibi…
Daha fazla saçmalamamak adına odasından çıkıp, kaçarak eve gidip üstüne de yorganıma kapanıp kendime sövecekken Cihangir’in konuşmasıyla kapıda saçma sapan bir pozisyonda kalakaldım.
“Senin orada ne işin vardı?”
Gözlerimi kapısında ve yarım gördüğüm odasında gezdirdim bir tur. Bunu gerçekten sormuş muydu yoksa ben mi uydurmuştum? Uydurduysam bile nasıl anlayacaktım? Bilmiyorum. O an Cihangir’e cevap veremedim. Kelimelerim tükendi tıpkı rıhtımı polislere anlatmaya çabalayıp da ağzımdan tek kelime çıkaramadığım zamanki gibi.
Cihangir efendi efendi, “Uslu dur, annenler bugün perişan oldu,” dediğinde gerçekten soru sorduğunu bu sayede anlamıştım. Odaya girmeye çekiniyordum ama onu cevapsız da bırakamazdım. Bu yüzden kapıyı yine hafifçe aralayıp odasına girmeden kapı ağzında dikildim.
“Usluyum aslında. Yani sadece biraz yasaklı yerleri boyadığım için sanırım… O yüzden yine polisin radarına girdim son zamanlarda ama usluyum. Usluyum…” diye tekrarladım. Yemin ederim uslu durmaya çalışıyorum. Sadece içimi artık sana bile dökemiyorum Cihangir. Hak etmiyorum çünkü. O yüzden elimde kalan bir tek resim çizmek. Dans etmek bile tehlikeli artık bana. Eskisi gibi değilim, biliyorsun.
Saçma sapan sayıklamayı kesip toparlamaya çalıştım artık.
“Cihangir-“
“Haber verdiğin için sağ ol. Söyleyeceklerin bittiyse eğer…” deyip nazikçe kapıyı gösterdiğinde ve defol git dercesine dergiyi okumaya devam edince kaşlarım kavislendi. Kalbim bir kez daha kırılıp geçti.
Tek kelime etmeden kapısını örttüm ve adımlarımı yerde sürükleye sürükleye antreye çıktım. Nalan ablaya da bir şey demeden kapıyı açtım ve yerdeki converselerimi alıp çoraplarımla karşı tarafa geçtim. Kapıyı çaldığımda bana kapıyı açan Atlas oldu. O da yüzüme bakmadığı için onun tarafından da kalbim kırılmasın diye sürüne sürüne duşa girdim. Leş gibiydim ve duşa girsem de temizlenmiyordum.
🌈🌈🌈
Son günlerde yaptığım tek şey saat beş buçuk olmadan önce alarmla uyanmak ve okul saatine kadar pencereden dışarıyı izlemekti. Eskiden olsa dans ederdim yarım saat kadar ama yapamıyordum. Kaburgalarım kırılıp kaynadıktan sonra eskisi kadar esnek değildim. Korkuyordum çatlar filan diye. Babam da bu konuda beni ciddi ciddi uyarınca dans etmeyi bırakmıştım. Özlüyordum ama. Çok özlüyordum deliler gibi dans etmeyi. Elimden her şey tek tek alınıyordu sanki. Önce gizliliğim sonra güvenim ve sonra sevdiğim çocuk… Ben hayata sevdiklerimi kaybetmeye gelmişim sanki.
Bugün de bir önceki günlerden farklı değildi. Depresyonda da değildim ama eski neşemi kaybetmiş gibiydim. Artık eskisi kadar dans etmesem de K-Pop hala dinliyordum. Beril de ben dans etmeyince dansı bırakmış gibiydi. Daha çok Ümit’le vakit geçirmeye başlamıştı. Bugün son haftaydı. Karne haftası. Okula gitmezdim, gitmeyecektim de ama dün geceden beri rüyalarıma kadar giren Aydın’a sadece okulumun adresini verebilmiştim. Eğer çıkabilirse o nezarethaneden okuluma illa gelirdi çünkü o da beni hatırlamıştı. Unutması mümkün değildi ki. Ona sormak istediğim trilyonlarca soru vardı kafamda. Ona neden Kesik diyorlardı mesela? Niye sokaklardaydı? Bizim gibi yetimhaneye niye gitmemişti ki?
Düşüncelerime gömülmüş halde kafamı iki yana salladığımda içeriden gelen patır kütür seslerle kendime geldim. Babam nöbetten dönmüş olmalıydı. Yerimden kalkıp okul çantamı aldım ve telefonumla birlikte koridora çıktım. Tahmin ettiğim gibi babam gelmişti.
“Günaydın baba,” deyip vestiyerdeki montumu giydim ve fermuarı boğazıma kadar çektim. Atlas da bu hafta okula gitmiyordu ama Nil elbette okula gidiyordu.
Annem sabah sabah kahvaltı hazırlamıştı ama yine de yiyecek iştahım yoktu. Zaten annemle aramız da olanlardan dolayı limoniydi. İştahsızlığım arşa vurmuştu neredeyse.
“Günaydın kızım.”
Babamın cevabına karşılık kapıyı açtığımda annemin sesini duydum.
“Defne, kahvaltı!” diyordu uyarı dolu bir sesle ama iştahım yoktu.
Diyetisyene de gitmiyordum artık. Yemek yemek içimden gelmiyordu. Günde tek öğün yetiyordu bana. Daha fazlasını yersem midem bulanıyor, sindiremiyordum sanki ama annem bunu da anlamıyordu. Ağzıma tıkıp duruyordu bir şeyler. Annemin bu ağzıma tıkmaları yüzünden okulda kustuğum birkaç zaman olmuştu. Kimsenin haberi bile yoktu.
Bıkkın bir şekilde nefesimi bıraktım.
“Okulda yerim,” deyip dışarı çıktım ve converselerimi yarım yamalak giyip hazır burada olan asansöre koşturdum.
Cihangir’le karşılaşmamak adına artık okula saatler öncesinden gidiyordum. İşe de yarıyordu. Cihangir’le yüz göz olmadan okula geliyor ve tüm gün sarayımın köşesinde yalnız ve arsız bir prenses olarak uyukluyordum. Yazılı haftası sadece ders çalışmakla geçiyordu ömrüm ki bu da normaldi. Ders çalıştığım tek hafta yazılı haftalarıydı zaten.
Asansör zemin katta durana kadar bağcıklarımı bağlamıştım. Diz çöktüğüm yerden kalkıp hava yeni yeni aydınlanırken kulağıma kulaklıklarımı taktım. Yine aynı şarkıyı açtım. Gel Ya Da Git. Bazen değil artık sadece Ayperi olmak, hayallerim uğruna kaçıp gitmek istiyordum ama kaçacağım bir yer yoktu. Bu mahallede bir apartmanın üçüncü katındaki evin küçücük iki metrekarelik odasına sığdırmıştım on yedi yıllık yaşamımı. Daha geniş yerlere gidemezdim sanırım.
Farah Zeynep’e kısık bir sesle eşlik ederek on beş dakika sonra neredeyse bomboş olan okula giriş yaptım. Son hafta olduğunda kimsecikler yoktu. Sahada sadece Atilla ve basketbol takımından birkaç kişi top sektiriyordu. Banklara yayılan birkaç öğrenciyi de umursamadan sınıfa doğru gittiğimde bizim sınıfta sadece çalışkan üç kişinin ve Nisanur’un olduğunu görmüştüm. Sanırım iki ay süren bu alaya alma işlemi bitmişti çünkü son yazılılardan beri kimse bana pek bulaşmıyordu. Bu sevindirici bir haberdi tabii.
Sırama geçip çantamı öteki yanıma attım. Kafamı sıraya gömdüm ve zamanın su gibi akıp geçmesini bekledim ama sandığım gibi olmadı. Yanımda Cihangir oturmadığı için boşluğa alışmıştım ama birkaç dakika sonra yanımda hissettiğim hareketlilikle kaşlarım çatılmış ve yere bakarken gördüğüm kalın botlarla duraksamıştım.
Cihangir olabilir miydi?
Sersem sersem kafamı kaldırdığımda yanımda gördüğüm kişi Atilla’ydı. Şaşkınlıktan kaşlarımı daha çok çatıp alakasız bir şekilde ona baktım.
“Bir gömmediğin kaldı,” dedi alayla. Daha bir tiksinerek ayağa kalktım. Bu salağın benim yanımda ne işi vardı Allah aşkına?
En huysuz ve çekilmez sesimle, “Ne işin var burada? Defol git,” dediğimde Atilla sahte bir hüzünle kucağındaki topu masaya bıraktı ve omuzlarını düşürdü.
Ondan kelimenin tam anlamıyla tiksiniyordum ve bunu destekleyecek hiçbir şeyim yoktu. Keşke bana bir kötülüğü dokunmuş olsaydı da bir sebebim olsaydı ama ben Atilla’dan Atilla olduğu için nefret ediyor gibiydim.
“Yapma Defne, sana destek olmak istiyorum. Kafanı sıraya gömme, eskisi gibi neşeli ol,” dedi ve bu söylediklerinde fazla ciddiydi. Ama ciddi olması bile saçmaydı. Onu dövmek geliyordu içimden ama hiçbir zaman şiddet yanlısı olamamıştım. En fazla saçlarını yolardım.
“Oğlum bas git, öfkemi senden çıkarmayayım!” diye söylendim dişlerimi sıkarken. Atilla yine de umursamadı ve sesli bir şekilde soludu.
“Benden neden bu kadar nefret ediyorsun kızım? Sana destek olmak istiyorum lafından ne anlıyorsun?” dedi tane tane itici bir tınıyla. Allak bullak bir ifadeyle Atilla’ya bakıp öfkeyle soludum. Gitmiyordu ve sınırlarımı zorluyordu. Sonra da neden arıza çıkaran bu kızdı değil mi? Arıza sebebim ayağıma kadar gelmişti daha ne olsundu?
“Yalnız kalmak istiyorum işte, gitsene ya! Sen ne anlıyorsun sana git dememden? Git işte!” diye bağırdım son raddeye dayanarak.
Sesim hemen hemen boş olan sınıfta yankı bulunca herkes yine bana dönmüştü. Odak noktası olmaktan bıkarak yerime sindim ama Atilla pis pis gülerek hala yanımda oturuyordu. O jölelediği saçlarını kökünden kesme isteğimi bastıramıyordum.
“Ben sana bakınca daha çok ne görüyorum Defne biliyor musun?” diye sordu gizemli bir sesle. İfadesizce ona baktım.
“Ne görüyorsun kör topal,” dedim alay ederek. Atilla alayımı umursamadan gözlerini devirdi.
“Her şeyden pişmanım, çok üzgünüm, yaşadıklarımı kaldıramıyorum bu yüzden de öfkeme sığınıyorum diyen bir kız çocuğu görüyorum,” diye uzun uzun açıkladığında sesli bir şekilde sabır çektim.
“Bak Allah yarattı demem…”
“Tamam, sanırım bugünlük bu kadar yeter,” diyerek ellerini havaya kaldırdı teslim olurcasına ve sıcakkanlı bir tavırla gülümsedi ama ona hiç yakışmıyordu. “Bunu arkadaşlığımızın ilk adımı sayıyorum hırçın kız. Düşmandan dostluğa evrilsin bence ne dersin? Öğle arasında kantinde yemek yiyelim. Tek yemekten sıkılmış olabilirsin,” deyip topunu aldı ve beni daha fazla söyletmeden yanımdan kalktı.
Gözlerimin içinde barınan öfkeyle Atilla’nın bu saçma sapanak hallerine tepki gösterirken o geri geri giderek yüzündeki gevşek gülüşle bana el sallıyordu. Sınıfın kapısına vardığı an arkasında dikilen Cihangir’le çarpışınca sendeleyerek arkasına döndü. Dudağımın kenarıyla sırıttım ama yüzüm uzaktan bakacak biri için hala ifadesizdi. Beyinsiz çocuk.
Atilla, Cihangir’e de iğrenç bir neşeyle güldü. “Pardon, görmedim. İyi dersler!” deyip sınıftan tamamen çıktığında gözlerim kısılmıştı sadece. Burnumu kırıştırıp önüme dönecektim ki Cihangir’in tam hedefi olduğum bakışları beni ablukaya alınca bir süre yine hareket edemedim.
O bana bakınca donup kalıyordum ama neden?
Çok uzun sürmedi ve bendeki yeşil bakışlarını alıp Nisanur’un yanına oturdu. Zaten buna da ayrı ayar oluyordum. Neden Nisanur’un yanına oturuyordu ki? Matematik derslerini hala bu ikisi anlatıyordu. Bir de teneffüs aralarında ders çalışmaları yok mu? Cihangir sanki böyle intikam alıyordu benden ama ben ona hiçbir zaman böyle bir şey yapmamıştım. Yapmayı da düşünmüyordum. Onu böyle bir şeyle sınayacağıma ölürdüm daha iyi ama hak ediyordum ben. Cihangir’in tüm öfkesini hak ediyordum. Her şeyi sana güvenmiyorum derken düşünecektin Defne. Şimdi yıktığın güzel şeyin enkazında çabala dur. Çıkabilecek misin bu kez?
Kafamı sıraya gömdüm tekrar. Bomboş geçecek bir günde saatlerce uyumak istiyordum. Ve umarım çıkışta olursun Aydın. Umarım… Yanılmamışımdır…
🌈🌈🌈
Gerçek anlamda sürüm sürüm süründüğüm bir günün sonunda son ders zilinin çalmasıyla binlerce kez şükredip yerimden kalktım. Muhtemelen sıranın izi yüzüme çıkmıştı ama umurumda değildi. Montumu giyip çantama sakladığım telefonumu çıkardım. Koruyucu camı dünden ötürü parçalanmıştı bu yüzden bugün gidip değiştirsem iyi olacaktı.
Önce cama tırnağımı geçirdim hafifçe ve kırılan camı kolay bir şekilde çıkardım. İçi hemen hemen boş olan çantamı sırtıma alıp telefonumun camını pantolonuma sile sile ilerledim. Koruyucu camı çöpe atıp merdivenlerden kös kös inmeye başladığımda önümde Nisanur’la Cihangir’in matematiksel sohbetine denk gelmiştim. İkisi de anlamadığım dilde sohbet ediyorlardı ve bu dilin matematikçe olduğundan emindim. Gözümün önünde gidişlerini izledikten sonra bir anda yanımda beliren Açelya ile dikkatim dağıldı.
“Naber Defne?” dediğinde somurtmayı kesip gülümsedim.
“İyidir Açelya, senden naber? Nil yok mu?” dedim çünkü eğer buralardaysa ve Açelya’yla sohbet ettiğimi görürse bir de onu çekemezdim. Zaten aylardır ölüm sessizliğindeydi. O günkü nefret kusmasından sonra bir posta daha kusar sanıyordum ama onu her ne susturuyorsa iyi susturuyordu. Çözemiyordum.
“Nil etüde kalıyor. Ben eve gidiyorum ama sen sanki öfkelisin biraz,” dedi karşımdaki iki salağı kastederek. Umursamaz görünmeye çalışarak gözlerimi devirdim. Öfkem ancak beni yakıyordu. Öfkeli değildim. Mutsuzdum ve kendime kızgındım.
“Boş ver, gelip geçer bunlar. Ben de eve gidiyorum. Her gün aynı. Sıkıcı.”
Açelya buna gerçekten üzülüyormuş gibi dudaklarını birbirine bastırdı ve omuz silkti.
“Sınava çok az bir süre kaldı, gerçekten girmeyecek misin?” diye sorunca omuzlarımı düşürdüm.
Bahçeye çıkmıştık ve Nisanur’la Cihangir hala önümden yürüyordu. Bu kadar kalabalık öğrencinin arasından arkalarında Açelya ve benim olduğumu duymuyorlardı ama ben seçilmiş kişi gibi Cihangir’in sesini, Nisanur’un gülüşünü işitebiliyordum.
“Mecburen gireceğim ama bir sonuç beklemiyorum,” dedim onlara bakarak. “Sen nereyi istiyorsun? Tıp mı?”
“Evet, tıp. Klasik işte. Doktor olmamı istiyor evdekiler ben de çabalıyorum,” diye yanıtladı Açelya. Bundan pek haz etmediği sesinden belliydi ama onun ve Nil’in aynı üniversiteyi kazanacağını düşünüyordum nedense.
“Kendi isteklerini de düşün,” dedim gözlerimi okulun ana girişine dikerek. “Kendi isteklerin daha önemli,” diye ekledim. Ben bunun için savaşıyordum adeta.
Açelya sözlerime tatlı bir kıkırtıyla karşılık verdi.
“Bu dediklerini düşüneceğim. Kendine iyi bak, servisim beni bekliyor!” deyince ona bakmadan el sallayarak ana çıkışa doğru koşturmaya başladım.
Aydın umarım çıkmıştır diye diye üç beş öğrenciyi de arkamda bırakıp okulun dışına fırladım. Büyük bir merakla sağa sola baktığımda öğrenciden başka kimse yoktu. Sol tarafa sapıp okulun Bizans surlarının etrafına ilerlediğimde görebilmiştim onu. Gözlerim aydınlanmıştı bir anda. İçimde tarifsiz bir burukluk oluşmuştu.
Dünkü kıyafetleriyle sırtını duvara vermiş, elinde tespih çevirerek bekliyordu. Gerçekten de Aydın’dı. Gözlerimi açık kalan köprücük kemiğinde gezdirdim. Ne kadar uzakta da olsa o yanık iziyle kalbim yanıyordu adeta. Gerçekten de Aydın’dı. Beni ele geçiren şaşkınlığımı arkada bırakıp sersem sersem ona doğru gittim. Gözlerim doluyordu onu izlerken. Yıllar geçmişti. Zaman onu çok büyümüştü. Gözleri çok değişmişti mesela ama o yanık izi olmasa onu tanıyamazdım.
İncecik bir sesle, “Aydın?” diye seslendiğimde kafasını kaldırıp anında bana baktı ve gözlerimiz kesişti.
Gerçekten çok değişmişti ama artık onu tanıyordum, o hayatımızı kurtaran çocuktu. O, karanlığa ilk düştüğümüzde elimizden tutan, hepimizin abisi olan on üç yaşındaki Aydın’dı. Şimdi yirmi iki yaşında olmalıydı. Benden beş yaş büyüktü.
Aydın da tıpkı onu süzdüğüm gibi beni süzerken, “Gerçekten sen misin Defne?” dedi şüpheci bir tavırla. Yarım yamalak gülerek yaklaştım. Yıllar sonra onunla karşılaşmak öyle garipti ki. Hala karşımdaki varlığına inanmakta güçlük çekiyordum.
“Eğer sen köprücük kemiğindeki yanık izine bir depo dolusu çocuğu kurtarmak için katlandıysan ve sekiz yaşındaki bir kıza kaç diye bağırdığını hatırlıyorsan evet, gerçekten benim. Çünkü ben o Aydın’ı hiç unutmadım. O Aydın kurtardı bizi,” dedim sıcacık bir gülüşle.
Aydın’ın yüzünü de tıpkı benim yüzümü saran sıcak bir gülümseme sardığında artık karşı karşıya duruyorduk. Beni şöyle baştan aşağıya süzüp en son gözlerimde durdu. Ben biraz daha durursak ağlayacaktım. Geçmişimden ilk kez biriyle yüz yüze geliyordum. Acaba Atlas görse hatırlar mıydı? Hatırlardı kesin. Aydın ona da taktikler veriyordu ama hafızası en iyi olan, o deponun her kolunu kafasına kazıyan ve çelimsizliğiyle her delikten geçebilen bir bendim.
“İlk gördüğümde anlamıştım aslında ama konduramamıştım. İhtimal dahi vermemiştim ama sahiden de senmişsin. Çok güzel bir genç kız olmuşsun lan,” dedi imrenerek ve büyük bir coşkuyla.
Boğazım acıdı sözleriyle. Çok mu güzeldim sahiden? Nil’le beni ilk gördüğünde de üzülerek söylemişti bunu. Çok güzelsiniz, yazık oldu demişti. Atlas da ona kızmıştı ama kötü bir niyetle söylememişti. Aydın o yaşına rağmen kaderimiz için dua ederdi. Gözlerimiz kadar güzel kaderiniz olsun derdi bize. Bu yaşlı duayı da on üç yaşındayken kimden duyup öğrendiyse…
“Sen de toparlamışsın baya,” dedim boğuk bir sesle. Konuşmak çok zordu şu sıralar. “Gerçi hala aynı kir pas içindesin ama severdin çamurlu suları.”
Bundan gurur duyarcasına kollarını açıp halini gösterdi. Aslında acınacak haldeydi ama Aydın bu durumdan memnun gibiydi. Kendisini böyle tanımlıyordu belki de.
“Vaktin var mı?” deyince kafamı salladım hemen.
“Anneme haber verdikten sonra evet,” dedim burnumu çekerek. Aydın sözlerime imayla güldü ve kafasını göğe kaldırdı. Bir süre nefeslenip bana indirdi gözlerini.
“E ver bakalım. Günbatımını seversin sen, yine seveceğin bir yer biliyorum yakınlarda,” deyip göz kırpınca gülerek arkama döndüm ve telefonuma uzandım.
Annemi arayıp telefonu kulağıma dayadığımda bakışlarım da otomatikman Cihangir’i görmüştü. Hesap edemeyeceğim bir mesafeden bana bakıyordu ama yüzünü bu kadar uzaklıktan seçemiyordum. Gitmemiş miydi henüz eve? Niye orada durmuş bana bakıyordu ki? Nisanur neredeydi?
“Efendim kızım?”
Annemin sesini duyunca silkelenerek kendime geldim.
“Anne, ben okuldan çıktım Ülkü’yle biraz dolaşacağız çevrede haberin olsun.”
Annem hoşnut olmayan bir sesle, “Saat 17.00’de evde ol. Telefonunu da açık tut. Seni karakoldan toplamak istemiyorum Defne,” diye uyarınca aldırmadan bir şeyler mırıldanıp kafamı salladım.
Cihangir hala bana bakıyordu. Neden bana baktığını düşünürken Aydın’ın koluma dokunmasıyla varlığını hatırladım.
“Annen bir şey dedi mi?” diye sordu merakla. Başımı iki yana salladım.
“Yok, hayır,” diyerek ona döndüm tamamen. Birlikte yürümeye başladık ama Cihangir aklımın bir köşesinde öylece kalakaldı. “Nereye gidiyoruz?” diye sorduğumda gittiğimiz yerin tren vagonlarına çıktığını biliyordum.
Bu yoldan haz etmiyordum işte. Aydın bundan zerre rahatsızlık duymuyormuş gibiydi. Rahat rahat yürüyordu. Bana dönüp elindeki tespihi çevirerek sırıttı. Gülüşü aynıydı. Çocuksu ifadesi artık sadece yerine oturmuştu. Bir adam gibiydi. Aramızdaki yaş farkını artık daha iyi hissediyordum.
“Muhteşem bir yere. Daha önce buraya geldin mi sen?” deyip ileriyi gösterdiğinde önümde birleştirdiğim ellerimi rahatsız bir şekilde birbirine sürttüm.
Ona bahsetmemde bir sakınca yoktu muhtemelen çünkü dün tutuklanan serserilerin zaten beni tanıdığına tanık olmuştu. Üstelik biz yıllardır çok önemli bir sırrı paylaşıyorduk. O kaçtığımız günden bu yana Aydın hiç konuşmuş muydu bilmiyordum ama ben bir yıl hiç konuşamamıştım. O adamı ele vermemek için ben dokuz yıldır susuyordum çünkü kaybedecek çok şeyim vardı.
“Okulda okurken resim yapmaya gelirdim arkadaşımla. Eylül aylarındayken de bu serseriler üzerime yürümüştü, hatta okulun önünde bir… Arkadaşımı bıçaklamışlardı. Hedef bendim gerçi ama işte…” Kafamı sağa sola yatırıp sustum hemen. Aklıma geldikçe parçalanıyordum sanki. Değişikti canımın yanması. Cihangir’i sanki hiçbir zaman arkamda bırakamayacakmış gibi hissediyordum mesela. Sevgili olduğumuz günün yıldönümünü kutlamayı hayal etmiştim ben, yaşayamayacaktık ama.
“Hadi ya… Kötü olmuş bu. Ama sağlam arkadaşmış herhalde, seni koruduysa…”
Aydın kendisine atıf yaparak konuşunca ben de bu duygusal düşüncelerimden kurtulup ona bakarak güldüm.
“Tıpkı senin gibiydi. Hiç düşünmedi biliyor musun? Tabii… O sahne berbattı. Hatırlamak istemiyorum ama unutamıyorum da,” dedim iç çekerek.
Aydın beklemediğim bir anda eliyle sırtıma birkaç kez vurunca tüylerim ürpermiş, bu dokunuşundan nedense huylanmıştım ama kısa sürmüştü. Yine tespih çevirmeye ve ağır abi moduna bürünmüştü. Ona sormak istediğim milyonlarca soru yine kafama üşüşmüştü fakat içimde tuhaf bir çekimserlik vardı. Nasıl konuya gireceğimi, neyden bahsedeceğimi bile tartamıyordum kafamda.
“Beni unutmamışsın kızım sen, o çocuğu da unutmazsın. Tabii erkek değil mi? Öyle bir bahsediyorsun ki…” dedi imayla dolu bir sesle. Utançla gülümsedim. Çok açmak istemedim Cihangir’i.
“Erkek,” deyip konuyu kapatmak için hızlıca bir şeyler düşündüm. “Sen o Birol’u filan tanıyor muydun? Yani sen onlar gibi misin Aydın? Ne işin var burada?” dedim durgun bir sesle.
Tren vagonlarının üzerindeki köprüyü geçtikten sonra daha önce gelmediğim bir inşaatın önündeydik. Girmeye tereddüt etsem de Aydın tereddüt etmeden tespihini sallaya sallaya giriyordu içeriye. Sanki mekanın sahibi oydu ama emin de değildim. Mecburen onu takip etmeye başlamıştım ama gerginliğim her saniye nabız gibi atıyordu.
“Benim evim sokaklar kızım, ezelden beri de değişmedi bu. Ama merak etme o itler gibi değilim. Sadece birkaç defa bulaştık işte ama o kadar. Buralarda da birkaç yıldır bulunuyoruz bizimkilerle. Buraya yakın değil aslında ama benim bölgem sayılır,” diye yanıtladı soğukkanlı bir şekilde. Bahsettiği şeye anlam veremedim. Benim bölgem de ne demekti? Aydın ne iş yapıyordu Allah aşkına?
Merdiven çıkmaya başladığımızda üçüncü kattan sonra nefesim tükenmişti. Aydın bunu anlamış olacak ki durup bana döndü ve elini uzattı. Kir pas içindeki eline sadece birkaç saniye bakıp yorgun bir şekilde küçük, temiz ellerimi onun ellerine bıraktım. Bir zamanlar biz de onun gibiydik ama Aydın, bizim kadar şanslı değildi. Ya da o şansı kendi arzusuyla elinin tersiyle itelemişti. Niye kurtarıldığımızın ertesi günü hastaneden kaçmıştı ki? Kaçırılmış mıydı ya da? Sormak istediğim gerçekten milyonlarca soru vardı.
İnşaat halindeki ama daha çok terk edilmiş gibi duran binanın en tepesine çıktığımızda nefessizlikten ölecek gibiydim. Manzaraya değeceğinden habersizdim elbette. Aydın’ın oturduğu beton zemine çekine çekine gidip ayaklarımı sarkıtarak oturduğumda sırtımdaki çantayı da yanıma bırakıp nefeslendim. Hava keskin bir soğukluğa ev sahipliği yapıyordu ama güneş karşımızda her şeye rağmen tüm güzelliğiyle batıyordu. Tıpkı Cihangir’le terasta olduğum gün gibiydi güneş. Ne zaman günbatımı görsem aklıma sadece o son anımız geliyordu. Gerçekten son olduğunu bilseydim sımsıkı sarılırdım ona. Bu hale geleceğimi bilsem Yusufçuk Kuşu’m seni hiç bırakmazdım, o anda kalırdım ben. Yemin ederim. Her şey benim berbat duygu durumumla ilgili. Özür dilerim, hiçbir şeyin bir anlamı yok biliyorum. Hiçbir şeyi de hak etmiyorum.
“Senin bölgen ne demek?” dedim nefesimi toparladığımda. Benim hayatımda anlatılacak öğrenilecek bir şey yoktu o yüzden ben sadece Aydın’ı dinlemek istiyordum.
“Son altı aydır buradaki çöplerden geri dönüşüm malzemeleri topluyoruz. Kağıt toplayıcılığı yapıyoruz daha doğrusu. Burası da benim bölgem oluyor,” deyince yüzüne nasıl baktıysam Aydın dudağının kenarıyla alayla güldü. “Kirli bir işte değilim kızım, bakma öyle. Beni ilk gördüğünde gözlerinde gördüğüm korku bana her şeyi anlattı. Sokak çocuğuyum hala ama namuslu olanından,” deyip arsız bir şekilde gülünce içimi esir alan rahatlık daha da yayılmıştı.
Kağıt toplamaktan memnunsa ve başı dertte değilse, yatacak yeri varsa, keyfi yerindeyse ben başka hiçbir şey istemezdim ama neden kaçmıştı ki? Daha düzgün bir iş yapabilirdi. Kim bilir belki bizim ailemiz olduğu gibi onun da bir ailesi olabilirdi.
“Her şeye rağmen iyi kalabilmen beni o kadar mutlu etti ki Aydın,” derken sesim gereğinden fazla hisse ev sahipliği yapıyordu. Soğuk havayı tekrar ciğerlerime hapsettim. “Ama keşke yine de sokak çocuğu olmasaydın. Ben seni aklımdan hiç çıkarmadım. O yanık izini de hiç unutmadım. Keşke her şey daha güzel olsaydı Aydın,” dedim mırıldanarak. Yönümü güneşe çevirdim ve bir gün olsun bizim için doğsun istedim bu güneşin.
Aydın bir süre yanındaki irili ufaklı taşları denize fırlatır gibi apartmandan aşağıya fırlattı ve sözlerime ihtirasla güldü. Kaderin bir cilvesiydi bizim yaşadığımız hayatlar. Bir noktadan sonra karşı gelemiyorduk, bunu çok iyi biliyordum. Bu en iyi halimizdi. Şükretmekten başka çaremiz yoktu. O kara delik, rıhtım, bizi buna itiyordu.
“Eğer biz tek olsaydık Defne, ben de istemezdim böyle olmayı ama bizim gibi Türkiye’de binlerce çocuk var. Eğer şanslıysa bize denk geliyor ama eğer şanssızsa o şerefsiz gibilerin eline düşüyor ve bok yolunda öldürülüyorlar. İyi ya da kötü onlara bakmak beni mutlu ediyor. O kadar seviyorlar ki beni, onların sevgisini hiçbir şeyi değişmem,” dedi Aydın, büyük bir inançla. İçim ılıdı o an. Sıcacık bir battaniye örttüler üşüyen kalbime.
Güneşe dalıp giden bakışlarımı büyük bir şaşkınlıkla ve peşi sıra gözlerimi süsleyen hayranlıkla Aydın’a çevirdim. Yaptığı şeyi söyleme taraftarı değildi sanki ama sırf ben olduğum için anlatıyordu. Ya da ben öyle düşünmek istiyordum sadece. İnsanların içini bilmemiz imkânsızdır.
“Harika bir şey bu Aydın. Eğer yardımcı oluyorsan…” Tekrar önüme dönüp şaşkın şaşkın güldüm. Güneş hiç ısıtmıyordu, buz gibiydi ama içim bir anda Aydın’ın sözleriyle sıcacık olmuştu. “Çok iyi bir şey yapıyorsun sen. Hiç bırakma o zaman. Hatta benim de yapabileceğim bir şeyler olursa ara mutlaka. Sen de telefonum yok değil mi? Telefon numaramı vereyim sana. Bundan sona hep iletişim halinde olalım,” diyerek telefonumu çıkardığımda Aydın birkaç saniye telefonuma şaşırdı ama bu uzun sürmedi. O da cebinden tuşlu bir telefon çıkarıp bana baktı beklentiyle. Aramızdaki uçurumları fark ettiğimde sertçe yutkundum ama tepki vermedim.
“Davul bile dengi dengine derler ama…” diye fısıldadığında ima ettiği şeye kızdım içten içe.
“Saçmalama,” deyip telefonunu elime aldım ve numaramı girip çaldırdım. Benim telefonum da çalınca ona telefonunu geri verdim ve numarasını rehberime kaydettim. “Ara boş vakitlerinde, tamam mı? Ben de eğer müsaitsem görüşürüz belki. Eskisi gibi olmasa bile ben seni kaybetmem. Sana bir can borcum var. Aslında herkesin sana bir can borcu var,” dedim büyük bir inanç ve kederle.
Aydın mahcubiyetle dudaklarını birbirine bastırdı ve düşünceli bir şekilde kafasını iki yana salladı. Yüzündeki tebessüm dalgalanarak yok olmuştu.
“Can borcu filan yok Defne. Esas bizim sana can borcumuz var. Polisleri getiren sendin. Her şeye rağmen bunu yapabilen sendin. O kepenkten tek başına çıkman imkansızdı ama sen küçücük ellerini kesmek uğruna yaptın. Kepenkler sen gittikten sonra aklıma gelmişti,” diyerek elini köprücük kemiğindeki yanığa götürdü. “Ben bu izi gururla taşıyorum ve herkese de hikâyesini anlatıyorum.” Kafasını oyunbaz bir edayla omuzuna yatırıp güldü. “Çocuklar aslında seni ismen tanıyorlar ama hala yüzünü görmediler. Bir gün tanışırsın onlarla da. Şimdi söylersem seni bulduğumu sabahı sabah etmezler.”
Ağzımdan neşeli bir kahkaha çıkınca bundan birazcık da utanmıştım aslında.
“İlk fırsatta tanışacağız o zaman. Ben de onlara bir poşet dolusu çikolata getiririm sayılarını söylersin önceden.”
Aydın başını vakur bir tavırla salladığında onayladığını anlamıştım. Ayaklarımı boşlukta boş boş sallayıp ellerimi dizlerime vururken bu kez benim meraktan kıvrandığım konuyu Aydın açıverdi.
“Buralara tek başına gelme tamam mı Defne? Dün olanlardan sonra öğrendim ben de. Birol ve tayfası sizin peşinizdeymiş. Polis buralara daha kapsamlı bakacak. Kesin elebaşını da bulurlar. Buraya tek gelme sakın,” dedi üstüne basa basa. Bu konudaki huzursuzluğunu gözlerinden görebiliyordum. Elimi bu sabah kıvırcık yaptığım saçlarıma götürüp diplerini tırnağımla kaşıdım.
“Zaten gelemem. Korkarım yani.”
Telefonumdan saati kontrol ettim bu arada. Saat beş olmadan önce evde olmam gerektiği için artık kalkmam gerektiğini de anlamış oldum. Aydın’a dönüp omuzlarımı silkeledim.
“Gitme vaktim geldi benim. Annem beşten önce evde ol demişti ve bu aralar annemle limoniyiz. Emirlerinden dışarı çıkamam,” dediğimde Aydın lafımı ikiletmeden hemen ayağa kalkıp pantolonuna sürttüğü elini uzattı. Elinden tutup dikkatli bir şekilde doğruldum hemen.
“Anne kelimesine o kadar yabancıyım ki… Üvey annen değil mi? Sizi evlatlık aldılar sanırım,” diye sordu çünkü annemle babamızın öldüğünü biliyordu. Anlattığım ilk kişiydi.
“Evet, öz değil bizi evlat edindiler o olaydan sonra. Annem ama. Öz annem gibi annem yani. Bir farkı yok. Tek fark onun bizi doğurmaması. Annem yani,” deyip kendi kendime sırıttığımda Aydın havalı bir şekilde ıslık çalmıştı.
“Şanslı kızsın lan Defne. Tek fark onun sizi doğurmaması demek… Yani bu iyi bir anne olduğu anlamına geliyor değil mi?” diye sorunca usulca kafamı salladım. Eskiden hoplaya zıplaya inerdim merdivenlerden ama düştüğüm günden beri dikkatli inmeye başlamıştım. Her an ayağım boşluğa düşecekmiş gibi duvarlardan tutunuyordum.
“Evet. Biraz sert birisi. O da savcı olmasından kaynaklıdır belki.”
“Oooo!” derken kahkaha atmıştı Aydın. Kafamı ona çevirip inşaattan çıktım. “Savcı anne bir de! Bak bak bak… Kızım iyi yere kapak atmışsın sen. Baba ne iş yapıyor?” dedi serseri serseri.
Kapak atmışsın lafından hoşnut olmasam da onun böyle bir ağzı olduğunu düşünüp alınmadım. Sokakta büyümüştü Aydın. Pek anne baba terbiyesi almamıştı. Almaya fırsatı olmamıştı daha doğrusu.
“Genel cerrah. Özel bir hastanede çalışıyor.”
Dudaklarını büzüp tatminkar bir şekilde kafasını salladı.
“Baya iyi. Elde var bir savcı bir doktor desene sen şuna. Ballısın kızım sen. Çok mutlu oldum adına. Allah bozmasın birliğinizi. Yürü hadi, eve bırakırım ben. Çakal dolu buralar,” deyince omuz silkip kabul ettim ve eve kadar biraz daha sohbet ettik.
Ona neden Kesik dendiğini de sorduğumda karıştığı kavgaları yanında taşıdığı çakıyla kesik atarak kazandığından ötürü ona böyle bir lakap taktıklarından bahsetti. O an tüylerim ürperse de Aydın buna mecbur olduğunu bana inandırdı çünkü sokaklar asla tekin yerler değildi. Bunu iki senede anlamıştım. Aydın yanında kesici alet taşımaya mecburdu. Hayatta kalabilmek içindi her şey. Anladığım kadarıyla da halinden epey memnun ve mutluydu. Onunsa en çok şaşırdığı şey annemle babamın meslekleri ve yaşadığım hayat olmuştu. Şaşırmasını anlıyordum zira o cehennemden kurtulduğumuzda sonumuzun geldiğini düşünmüştüm ama bize yepyeni masalımsı bir kapı açılmıştı. Ufak tefek pürüzleri de olsa bir masaldı bu. Benim kötü olduğum…
Aydın beni apartmanın önünde bıraktığında yumruğunu gösterdi. Bu hareketi hep Meriç’le yaptığımız için garip gelmemişti ve Aydın’la da yapmak istemiştim. Yumruklarımızı tokuşturduğumuzda Aydın elini kolunu sallayarak evin önünden ayrılmış bense apartmana hava kararmak üzereyken girmiştim.
İçimde tuhaf hisler yeşerirken asansöre bindim ve üç yazan tuşa basıp bekledim. Birkaç saniye sonra asansörden indiğimde beni otomatik algılayan lambanın sarı ışığı altında evin önünde durdum. Çantamdan anahtarımı çıkarırken bizim çöpteki kabarıklık dikkatimi çekti bir an. Otomatik ışığın aydınlanması için karşı tarafa kadar yürüyüp geldiğimde mavi çöpün içindeki renkli şeylere yaklaştım iyice. Tüylerim ürperdi o renkli şeylerin ait olmadıkları bir yerde görünce. Sonra poşeti anahtarla deşip gördüğüm şeye baktım. Ellerim titremeye başladı. Sinirlerim boşaldı bir anda. Kalbim büyük bir hüzün ve hezeyanla atmaya başladı.
Bütün boyalarım, bütün tebeşirlerim çöpteydi. Resim defterlerim bile. Her şeyim mavi bir çöp poşetine tıkılmıştı. Tüm hayallerim bir çöp poşetinde kapı önündeydi.
♥︎♥︎♥︎
Helllöööö ben geldim gençler!! Böyle de eğlencelikli biriyimdir. :(( Hiç de öyle değilim. Dünyanın en gergin insanıyımdır.
Bölümle ilgili düşüncelerinizi baya ellerimi birbirine sürten para manyakları gibi bekliyorum bak. Yazın bir şeyler de sevdiniz mi sevmediniz mi bir anlayalım. ^_^
Oy vermeyi de unutmayınnnn! Bir gün raflarda oluruz belki kim bilir?
Instagram: kahverengi.ajanda
Tiktok: kahverengiajanda
Wp kanalıma her yerden çok kolay ulaşabilirsiniz. Seviyorum sizi. Sağlıcakla. Hadi.
Bölüm etkileşimi
