2.4

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 2.4

28. BÖLÜM
"KALPTEKİ YER"

Benim ruhum rengârenk bir ruh değildi. Herkes kadar karaya çalınmış bir yanım vardı. Herkes kadar, herkes gibi... Belki de çoğu insandan tek farkımız başımıza gelenlerin çok ama çok küçük yaşımızdayken gelmesiydi. Altı yaşındayken enkaz altında kalmak kimsenin suçu değildi ama öz annemizi ve babamızı o enkaz altında kaybettikten sonra kaçırılmak birilerinin suçuydu.

O zamanlar İstanbul'da yer yerinden oynamış, taş üstünde taş kalmamıştı. Şehrin o yıkımını, koca koca betonların sokakları nasıl savaş meydanına çevirdiğini, o savaş meydanında iki kardeşimin elinden tutup onları nasıl bir karanlığa soktuğumu çok iyi hatırlıyordum. Bu benim ve kötü adamların suçuydu. Bu kimsenin değilse bile Nil'in dediği gibi, benim suçumdu. Utanmak da değildi hissettiğim. Çırılçıplak bir ruhla kalmaktı zar zor inşa ettiğim hayatımda.

Bu kadar görülmeyi veya böyle görünmeyi kimse istemezdi. O anın verdiği korkuyla da kime nasıl saldırdığını hesap edemezdi kimse. Hele ki on yedi yaşındaysanız, duygularınız bu kadar inişli çıkışlı ise, zaten insanlar tarafından zar zor anlaşılıyorsanız ve en beteri de anlaşılmak için bağırmak zorunda kalıyorsanız davranışlarınızı kontrol etmek zor olabiliyordu.

Ben sevmekten korkmuştum hep. Altı yaşından sonra birilerini sevmeye korkmuştum çünkü altı yaşından sonra benim sevdiğim herkes benim yüzümden hep üzülmüştü. Annem beni sevdiği için, ben annemi sevdiğim için onu enkaz altında anbean kaybetmiştim. Ben kardeşlerimi sevdiğim için, onları korumak istediğim için, onlar da beni korumak istediği için o karanlığa gitmiştik ve iki senemizi yakmıştık.

Aydın vardı bir de hiç unutmadığım.

O benim altı yaşından beri unutamadığım, o karanlıkta ne olursa olsun onca çocuğu koruyan ama kendisi de çocuk olan koca yürekli kahramanımızdı. Onu da sevmiştim, o da beni sevmişti. Ama benim yüzümden yanmıştı. Aydın, ah Aydın... Senin vebalini bile taşıyorum sekiz yaşından beri. Ben hiç unutmadım ki. Üzgünüm ama unutabilseydim unuturdum. Üzgünüm... Çok üzgünüm ve bu üzüntünün altından kalkamayacak kadar da güçsüzüm.

Matildadan arkama bakmadan çıktığımda giydiğim kısa topuklu ayakkabılar adeta canıma okuyordu. Gözyaşlarım gözlerimden fütursuzca akıyor ama ben yine de buz gibi havaya çıkmak için hesapsızca koşuyordum. Ne güzel bir gün olacaktı bugün. Dans etmiştik okulda. Cihangir'in kolları arasındayken ne kadar da mutluydum ben? Uzun zaman sonra kalbim böylesine bir mutlulukla rahatlamamış, birini bu kadar çok sevmemişti.

Kendimi hep soğukta donmak üzere olan ve o sıcak dükkâna alınmayan ciğerci kedisine benzetirdim. Kapıyı suratıma kapatan dükkân sahibi de benim için hep Nil olurdu. Ne zaman Cihangir gelmişti anca o zaman o sıcak dükkândan içeriye girip bir köşeye kıvrılabilmiştim. Ben kötü birisi değildim ama Nil için öyle de kötü biriydim. O yüzden beni merhametinden, eskiden sevdiği o kardeş sevgisinden uzak tutuyordu. Cihangir bana onu bile hissettirmişti. Nil'in benden sormadan çekip aldığı o sıcaklığı bana vermişti fakat anlam veremiyordum...

Ben Cihangir'e bu denli içimi açmışken anlamıyordum hala. Nasıl olurda ona anlattığım şeyler ertesi gün bir Twitter'da paylaşılırdı? Nasıl oluyordu bu? Ben şimdi ne yapacağım? Ben şimdi bir daha kime ne anlatabilirdim ki? Yaşadığım en büyük korkular, saklandığım onca gerçeğim bir bir karşıma çıkarken ben kime nasıl gidebilirdim ki?

Arkamda kim kalmıştı ne olmuştu hesap etmeden otelin güvenliğinden ağlayarak zar zor taksi istediğimde adam dahi ne olduğunu bilememiş ve paniğimle panikleyerek bana hemen bir taksi bulmuştu. Soğuktan titreyerek kendimi otelin ana girişine attığımda taksi de çok sürmeden gelmişti. Arka kapısını açıp oturdum hiçbir şey düşünmeden. Binemezdim normalde. Tanımadığım, bilmediğim yollara girerse benim için daha sıkıntı olurdu ama şu anda hiçbir şey normal değildi ki. Kaçıp gitmek istiyordum her şeyden ama ne malumdu bu adamın da beni kaçırıp öldürmeyeceği?

Taksi şoförüne evimin adresini konum olarak gösterdim konuşamadığımdan. Adam bu denli ağlamama aldırış etmeden beni hızla otelden alıp götürürken ağlayarak annemi aramaya koyuldum. Yanımda taksiye verecek kadar para yoktu ve eve geldiğimde taksinin parasını ödemem gerekiyordu. Annemden başka bunu kimseden rica edemezdim. Titreyen parmaklarımla son arananlardan annemi buldum ve ismine bastım. Kesik kesik nefes alıyordum ve annem sesimi duyduğunda çıldıracaktı ama yapacak bir şeyim yoktu. Çok kötüydüm. Telefon çalmaya başladı, sinyal sesini dinlerken göğsümdeki ağrı arttı.

Annemin en normal haliyle, "Efendim Defne?" deyişini işittiğimde haberi duymadığını fark ettim. Gözlerimi daha çok kapattım ve gözyaşlarım daha da arttı.

"An-anne... Ben... Be-ben eve geliyorum. Aşağıda... Aşağıda karşıla beni. Kırk. Kırk dakika sonra," dedim trafiği de hesaba katarak.

Annem sesimi duyar duymaz, "Ne diyorsun Defne? Ağlıyor musun sen? İyi misin kızım?" diye yükseldi. Sesine işlenen endişeyle paramparça oldum her an. İnsanları üzmekten başka yaradığım bir iş yoktu ama her yanım lime lime edilmişti sanki. Tiftiklenmiş tavuk gibiydim.

"Eve geliyorum anne. Lü-lütfen karşıla beni. Taksideyim."

"Tamam, tamam bebeğim," dedi annem de telaşla. "Taksi şoförüne verir misin telefonu bir tanem? Hadi. Korkuyorum Defne," diye ekledi rica dolu bir sesle. Islak kirpiklerimi birbirine bastırarak telefonu kulağımdan ayırdım ve öne uzattım titrekçe.

"Abi, annemle konuşur musun?" dediğimde adam dikiz aynasından anlamsız bakışlar attı ama yine de telefonu aldı benden. Kulağına dayadı dikkatini yoldan ayırmadan.

"Buyur abla. Evet abla. Evet abla. Tamam abla sorun yok. Trafik sakin abla yarım saat en fazla. Tamamdır abla sorun yok adresi aldım ben. Merak etme abla, iyi günler," diyerek telefonumu bana uzatınca titreyerek elinden aldım ve telefonu kalbime bastırdım deli dehşet bir korkuyla.

"Kızım," diye seslendi şoför. Otomatikman ağlayarak adama baktım. "Neye bu kadar panikledin ve ağlıyorsun bilmiyorum ama annen çok korkmuş. Gidene kadar toparlan biraz, hadi. Al bak su iç biraz, hadi," diyerek istifini bozmadan uzandığı yerden bana ufak kare şeklinde bir su paketi uzattı.

Adamın eline bakakaldım öylece. Zihnimde canlanan o ellerle yüzüm buruştu, midem çalkalandı hızla. Kolalı lolipopların damağımda bıraktığı o susuz tatla midem biraz daha kalktı ve elimi mideme bastırdım bu kez. Yüzüm buruştu hatırladıklarım yüzünden.

"Gerek yok abi..." dedim sancıyla. Yaşadıklarımı bilse bir yabancının elinden bir yudum su bile içemeyeceğimi anlardı. "İyi-iyiyim."

"İyi misin?" diye şaşırdı adam. "Ya bak yanlış anlama beni kızım ama senin yaşında çoluğum çocuğum var benim. Çok kötüsün bak. Olmaz böyle. Biraz toparlan hadi," dese de ben de tetiklediği şeylerden habersizdi. Gözlerimi sıkarak öfkemi bastırmak istedim ama o anda bunu hiçbir şekilde beceremedim.

"Abi beni sadece eve götür, lütfen ya! Bana bir şey verme! Beni umursama! Beni düşünme!" diye bağırdım avaz avaz. Adam olduğu gibi elini öne çektiğinde ellerimle yüzümü örtüp artık bağıra bağıra ağlamaya başladım. Adam önde sabır çekerek hızlanırken ben ağlamaya devam ettim.

Zihnimin bir köşesi travmalarımla savaşırken, annemin acılı iniltilerini bastırmaya çalışırken ve çocuk çığlıkları ile yankılanırken öte tarafta Cihangir'in Defne ben söylemedim diye ısrarla kendini aklama çabaları kendini gösteriyordu.

Biliyorum sevgilim, içten içe biliyorum senin söylemediğini fakat zihnim benim düşmanım işte. Düşünemiyorum ben panikten. Elim kolum dökülüyor. Zihnim seni işaret ediyor. Ne kadar mantıklı düşünürsem düşüneyim ben bir tek sana açabilmiştim içimi. Halı sahada... Güvenli bölgemizde senin kanatların altındayken ben bana bir şey olmaz, sen benim tüm zayıf yanlarımı görür de yıllardır akan kanı ve açık yaramı sararsın sanmıştım. Üzgünüm sevgilim. Seni de sevdim bak neler oldu görüyor musun? Sen de beni sevdin, bak ben bize ne yaptım gördün mü?

Taksi yarım saat kadar kısa bir sürede bizim apartmanın önünde durduğunda gözyaşlarım kendiliğinden durmuş fakat yanaklarım sırılsıklam kalmıştı. Sarı farlar annemi ve arkasındaki ufak kalabalığı aydınlattığında gördüklerimle bir anda tüylerim ürperdi.

Cihangir oradaydı. Nasıl benden önce eve gelmişti bilmiyorum ama Meriç de oradaydı. Nalan abla da annemin hemen yanında omuzlarını sıvazlarken elim kapı kolunda kalakalmıştı. Annem panikle Nalan ablanın kolları altından fırlayıp arka koltuğun kapısını açtığında nefesim kesildi. Annemden değildi, Cihangir'dendi. Onun yüzüne nasıl bakacaktım ben bir daha? Ben insanların yüzüne nasıl bakacaktım? Herkes her şeyi öğrenmişti.

Ellerim benden bağımsız delicesine titrerken annem ince bileklerimden tutup, "Gel bebeğim, gel güzel kızım..." diyerek beni araçtan indirdi. O esnada kalabalığın arasından sıyrılan Cihangir taksi şoförüne ücreti ödediğinde sersemlemiş halde annemin kollarından çıktım.

Kimsenin kanadı altına giremeden yapayalnız apartmana koşturdum. Adımlarım bir hayli dengesizdi. Her an ayağım burkulup düşebilirdim ama umurumda değildi. Cihangir'i görmek istemiyordum zira otelden eve dönene kadar pişmanlığım altında kaldığım o enkaz gibi üzerime çökmüştü.

Kafam karmakarışık bir halde merdivenleri tek seferde çıktığımda arkamdan annem sesleniyordu. Durmamı istiyor, konuşmak istiyordu ama ben durmuyordum. Buz gibi apartmanda üçüncü kata çıktığımda delicesine kapıyı çaldım. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu. Öte yandan ayak bileğime kenetlenen ince kemeri sökmek istiyordum ama olmuyordu. Kendimi odama kilitlemek, kapanmak istiyordum. Çok korkuyordum. Bu kez hiçbir şeyin altından kalkamamaktan çok korkuyordum.

"Açın şu kapıyı!" diye can havliyle bağırdığımda kapı suratıma çat diye açılmıştı. Açılmıştı açılmasına ama kapıyı açan Nil'di. Öfkeden deliye dönmüş halde beni gördüğünde benden zerre kadar farkı olmadığını anladım.

Beyazının hepsi kıpkırmızı olan ela gözlerini canımı almak isteyen bir cellat gibi gözlerime dikti ve önün alamadığı bir çığlıkla, "Nasıl yaptın ya bunu? Nasıl Defne?" dediğinde kalbime bir balyoz darbesi yedim.

Nil dokuz yıl sonra ilk kez adımla seslenmişti bana. O karanlık çukurdan kurtulduğumuz gün sekiz yaşındaydık. Polisler bizi alıp gerçekten sıcak birer battaniye altında hastaneye kaldırdığında Nil adımla seslenmemişti. Onun için hep bir o'dan, bu'dan, şu'dan ibarettim. Nil bana dokuz yıl sonra ilk kez adımla sesleniyor ama suçluyordu.

"Kardeşiz be biz! Lanet olsun ki kardeşiz!" diye haykırdı nerede olduğunu umursamadan. Ben de mekân kavramını yitirmiş, nerede olduğumu unutmuştum sanki. Nil'e bakakalmışken o ince askılı elbisemin açıkta bıraktığı omuzlarımı kavrayarak tırnaklarını geçirmişti tenime. Beni sarsarak, "Allah belanı versin! Nefret ediyorum senden! Senden de seninle olan kan bağımdan da nefret ediyorum duydun mu? Yazıklar olsun sana! Hayatımızı mahvettin, hayatımızı!" diye haykırırken sesi kısılmıştı artık ve ben daha fazla dayanamıyordum bunlara.

Her şey üstüme yığılıyordu bir bir. Koskoca İstanbul benim üzerime yığılıyordu bu gece. Kıtalar üzerime devriliyor, okyanusun dibini görüyordum. Gözlerimin önünü ağlamaktan göremiyorken onlarca çığlığın arasında hiçbir şeyi seçemiyordum. Ne duyabiliyor ne de görebiliyordum. Hissettiğim tek şey Nil'i hiçbir şeyin tutamadığıydı. Arkasından gelen babam mıydı yoksa Atlas mıydı emin değildim ama Nil'i çekmeye çalışsalar da Nil'in tırnakları tenime gömülmüştü. Hissettiğim tek şey o acıydı. Hırsla batırdığı tırnaklarının tenimi kanattığını hissedebiliyordum ve işin en kötü yanı hak ettiğimi de biliyordum.

"Be-ben yapmadım..." diye sayıklarken sesim o kadar zayıftı ki kimse duymuyordu.

Hangi araydı bilmiyorum ama kimsenin gücü Nil'e yetmezken ve Nil üzerime üzerime gelirken apartman boşluğuna kadar omuzlarıma kâh vurarak kâh iterek gelmiştik. Topuk ayağıma batıyordu ve dik duramıyordum.

Nil acı içinde, "Annem de senin yüzünden öldü babam da!" dediğinde öksürerek ağladım.

Annemin soluğu yüzümde son kez hayata tutunmuştu. Kanın kokusunu hissedebiliyordum. Metalikti. Bir ara sanki dudaklarıma damlamıştı annemin kanı, istemsizce yuttuğumu ve bomboş mideyle asidi kustuğumu hatırlıyordum.

"Defne senden nefret ediyorum!" diye haykırdı Nil canı yana yana.

"Senin yüzünden saçlarımı çekiyordu o adam, senin yüzünden! Senin yüzünden öldü çocuklar! Sen kaçtıkça ve her seferinde yakalandıkça! Şimdi de senin yüzünden öğrendiler!"

Babamın, "Nil kes sesini!" diye yükseldiğini duydum onca sesin içinden.

Zihnim karmakarışıktı. Cihangir'in ve Meriç'in benim omuzlarımdan tutup Nil'den beni kurtarmaya çalıştıklarını hayal meyal hatırlıyor, Nil'in baskısından kaçmak içinse hiçbir çaba sarf etmiyordum. Ben yavaş yavaş bırakıyordum kendimi. Her şeyi, içimden gele gele yaptığım her şeyi bırakıyordum. Öylece bakıyor, öylece ağlıyordum.

"Bırak!" diyordu Nil avaz avaz. "Hepsi onun yüzünden! Hepsi! Dünyamızı başımıza yıkıyor! Nefret ediyorum senden! Nefret ediyorum!"

Bunca şeye dayanamayan bedenimin bir noktadan sonra dermanını yitirdiğini hissettim. Nil ne ara olduysa bileklerime yapışmıştı. Beni o şekilde ileri geri sarsarken Meriç'in belimden tutup beni Nil'den koparırcasına çekmeye çalıştığını gördüm. Babam da Nil'i çekerken Cihangir'i fark ettim. Eliyle tüm yüzünü sıvazlayıp tekrar araya girmeye çalıştığında Nil onu da deli kuvvetiyle kenara ittirdi. Onun da sendelediğini gördüğümde bir an herkesten kopmuşum savrulmak üzereymişim gibi bir his vuku buldu kalbimde. Paniğim arttı. Bu kez kemiklerimi kalbim dövdü, benden bilmem kaç kat cüsseli birisi değil.

Nil nefes nefese, "Hayatı-" diye başladığı cümle benim bir adım geriye gidip de ayağımın boşluğa düşmesiyle çığlığa evrildi.

Tüm bedenim bir boşluğa düştüğünde tutunacak birini aradı kollarım savunmasız bir şekilde ama Meriç'in bile tutamadığı bir şekilde düştüm. Dairesel bir şekilde uzanan, her gün korumalıklarına oturup kayarak aşağı indiğim mermer merdivenlerden hızla yuvarlanırken aldığım darbelerden kemiklerimin kırıldığını anlamıştım. O kırığın verdiği yakıcı hissi hafızama bir kere daha kazımıştım.

Kafamı demire çarpıp bir çınlama hissiyle baş başa kalırken son basamaktan da savruldum. Sık sık aldığım nefesi tıslarcasına verdim. Gözlerim sımsıkı kapalıydı ve tüm bedenimde bir elektrik akımı vardı. Her yanımda bir acı bir yakarış vardı.

Annemin, "Defne!" diye haykırdığını hatırlıyordum zar zor.

Kalabalık adım sesleri dibimde biterken yüzüstü buz gibi mermer zeminde yattığımı anladım. Gözlerimi kısık bir şekilde açtım. Üzerimde müthiş bir ağırlık, kemiklerimde dayanılmaz bir acı vardı. Tahta sopayla dövüldüğüm günler geldi aklıma ansızın. Eğer mendilleri satamazsak, beceremezsek, o akşam para getiremezsek yemek vermezdi Resul. Vermediği gibi de delirir ve üzerimizde sopa kırılana kadar bizi döverdi. Şanslıysak ona yardım ve yataklık eden Rahmi durdururdu. Şanssızsam Aydın atlardı, benim dayağımın kalanını o yerdi. İkimiz de bir hafta kımıldayamazdık betondan.

Şimdi çıplak kalan omuzlarımdan, kollarımdan, incecik siyah elbisemden tüm bedenime sirayet eden soğuk çok tanıdıktı. Başıma saplanan tiz bir ağrı ve koyu kanımın krem rengi mermere yayıldığı an da bir o kadar tanıdıktı. Tek fark bu mermer parlaktı. Benim kanım zamanında karanlık betonlara çok akmıştı.

Cihangir'in, "Defne! Defne bana bak!" dediğini bulanık bir şekilde hatırlıyordum. Saçlarım yüzümden çekildiğinde kafamdan aldığım darbenin açık bir yara oluşturduğunu ve o yarayı örten saçlarımın canımı yaktığını da hatırlıyordum.

Dudaklarımdan acı dolu bir inilti firar ettiğinde annemin bağırtısını en net haliyle duydum.

"Okan! Okan bir şey yap! Ambulansı arayın ne olur! Defne... Defne kızım... Anneciğim bana bak ne olursun?" diyor ve yamacımda diz çöküyordu.

Babamın bir ara hayal meyal, "Dokunmayın sakın. Hareket ettirmeyin yerinden," dediğini işittim. Göğsüme dolan nefesi dişlerimin arasından verirken güç bela parmaklarımı oynattım. Annem gözyaşları içinde elime dokundu ama babamın emir gibi sarf ettiği sözlerinden dolayı elimi bile kavrayamadı. Fakat ben annemin ince zayıf parmaklarının sıcaklığını hissettim.

"Anneciğim duyuyor musun beni? Bebeğim bana bak. İyi misin Defne? Duyabiliyor musun beni?" dediğinde dudaklarımı araladım. Konuşmak istedim ama acı o kadar bedenime hükmetti ki dudaklarımı aralamak bile binlerce kırığa sebep oldu.

"Defne iyi olacaksın," dedi Cihangir ama onu göremiyordum. Onun sesini duydukça kalbim de kırılıyordu. "Defne anneni görüyorsan işaret parmağını hafifçe havaya kaldır," dedi. Yine kriz anını çok iyi yönetiyordu fakat ben suyun altından duyuyordum onu. Kemiklerim ağrıyordu, başım çatlıyordu, soğuk tenime tenime işliyordu. Beni buradan ne zaman alacaklardı?

Annemin acı içinde, "Defne..." diye inlediğini duyduğumda binlerce kemiğimin kırılma hissine rağmen kirpiklerimi araladım.

Bulanık görüyordum annemi ama ağladığını seçebiliyordum. Cihangir'in dediği gibi işaret parmağımı hafifçe kaldırdığımda başımda rahat bir nefes aldı ve ellerini varla yok arası bugün özenerek yaptığım saçlarımda hissettim. Rüya gibi bir gündü gerçekten.

Gözümden sıcak sıcak yaşlar aktı, zemine akan koyu kanıma bulaştı. Kan çok berbat kokuyordu. Midem bulanıyordu. Hem neden kafamdaki kanı durdurmuyordu kimse? Yoksa hayal mi görüyordum? Ne oluyordu şu anda? Hiçbir şey anlamıyordum ama acım hafifliyordu sanki.

Tepemde bağıran herkesin sesi çok tuhaf bir şekilde birbirine karıştığında kendimi daha fazla ayık tutmam imkânsızdı. Her yerim ağrıyordu. Resul bizi dövdüğünde de aynısı olurdu zaten. Dayak bittiğinde öyle bir bırakırdım ki kendimi kimse tutamazdı kaybolan bilincimi. Bu kez de öyle olmuştu. Kendimi bırakmıştım, Cihangir bile tutamamıştı bilincimi.

🌈🌈🌈

ATLAS SUNGUR

Gözlerimin en çok görmekten korktuğu şeyi görüyordum. Karşımda bir kâbus vardı bense o kâbusun kapısını aralamıştım yalnızca. O kadar ağırdı ki her şey. O kadar buruktu ki yaşadıklarımız biz çok zor büyümüştük. Biz öyle dikenli yollardan yürüyerek, düşerek, sürünerek ve emekleyerek kan içinde geçmiştik ki sanki kaderimiz şimdiki yolun düzlüğünden nem kapmış gibiydi.

Başımıza gelen bunca şeyden hiçbir anlam çıkaramıyordum. Kaderimiz kötüydü bizim. Güzel bir kaderimiz yoktu. Annemizle babamızı depremde kaybettikten sonra geçirdiğimiz iki yıl bizi büyütmemişti. Biz altı yaşından sekiz yaşına kadar bir havanın içinde ezilmiş, bir kuyuya düşüp karanlıkta yıllarca medet ummuştuk. Sonra o karanlık kuyunun aydınlık kapağı açıldığında bizi zindandan kurtaran Defne olmuştu. Biz küçükken o da küçüktü. Biz parçalanırken o da parçalanıyordu. Bizim canımız yanıyorken onun da canı yanıyordu. Bizim anlamadığımız nokta neydi peki?

Herkesten sakladığımız en zayıf noktamız birkaç cümleyle bir sayfada özetlendiğinde Defne'nin de benim de ve Nil'in de en büyük korkusu gerçekleşmişti. Meriç, Beril, Ümit, Erdem, Kerim, Atilla, Cihangir, Çınar, Nalan abla, okuldaki hocalarımız, Açelya... Herkes. Tanıyıp tanımadığımız herkesin üzerinde artık damgalanmıştık.

Sokak çocuğuyduk biz bir zamanlar. Mendil satardık, bazen de gül. Bir şekilde bir şeyler satardık. Bazen hırsızlık yapmaya zorlanırdık. Yakalanınca esnaf döverdi bizi. Bilirdik suç olduğunu, ahlaksızlık olduğunu ama eğer çalmazsak da dövülürdük. Hem de ağzımızdan burnumuzdan kan getirir, üzerimizde bir şeyleri mutlaka kırardı. Nil'in en çok saçlarını çekerdi, beni en çok döverdi, Defne'yi en çok soğukta bırakır her türlü şeyi yapardı. Defne hep atlardı ama. Öne atlardı bir şekilde. Biz dövüleceksek önce dayağı o yerdi. Birbirimizi korumak için attığımız canhıraş feryatlar kulağımda çınlarken kilitlenen bedenimi sarsan Defne'nin apartman boşluğunda yankılanan çığlığı oldu.

Meriç ve Cihangir aynı anda Defne'yi tutmaya çalıştığında olmadı. Kaderimiz bize yine güldü öyle uzaktan. Defne bir kat aşağıya yuvarlanırken herkes kilitlendi ve izlemekten başka çaremiz kalmadı. Nil öylece merdivenin başında babamın kolları arasında elleri tir tir titreyerek kalakaldı. Annem feryadı kopardı canı gitmiş gibi. Defne'nin adını sayıklayarak bir kat aşağıya koştuğunda Çınar demirlere dayanarak korkuyla aşağıya baktı. Nalan abla ağlamamak için kendin sıkar gibiydi. Hiçbir şey anlamıyordum. Ne olduğunu da. Bir şeyler oluyordu gözümün önünde ama zerre anlamıyordum.

"Çı-Çınar kardeşinin yanından ayrılma. İçeriye!" dedi Nalan abla otoriter bir sesle ama Çınar dinlemedi.

"Anne-" diye itiraz ediyordu ki Nalan abla nadiren gördüğüm bir sertlikte Çınar'a evi işaret etti.

"Gir eve bağırttırma beni! Kardeşinin başından ayrılma," diyerek Cihangir'in arkasından merdivenleri indi.

Annem aşağıda Defne'nin başında feryat ederken ben bakmaya korkuyordum. Kan görmek istemiyordum. Kardeşimi diğer kardeşim ittirmiş, onu böyle yaralamış olduğunu görmek istemiyordum. Korkuyordum. Hayatımda bizi kaçırıp iki yıl işkence eden o adamdan korkmadığım kadar korkuyordum. Defne'yi kaybetmekten korkuyordum, Nil'i kaybetmekten korkuyordum, zar zor kurduğumuz bu hayatın yine tepetaklak olmasından korkuyordum ama en çok da kardeşlerimi koruyamamaktan korkuyordum.

Babam aşağıda büyük bir soğukkanlılıkla Defne'ye müdahale ederken ben kıpırdatabildiğim adımlarımla Nil'in yanına gittim. Merdivenlere bomboş bakışlar atıyordu. Transa girmiş gibiydi ama ilk kez, dokuz yıldır ilk kez tüm olgunluğum, tüm tampon bölge olma yönümü yitirmiştim. Tüm sağduyum, tüm anlayışım yok olmuştu. Her şeyimi tek bir saniyede kaybetmiştim.

Kısık bir sesle, "Ne yaptın sen?" dediğimde Nil'i benim kurduğum üç kelimelik cümle titreterek kendine getirdi.

Sonuna kadar açtığı ela gözleriyle bana bakarken ben içinde öyle bir korku gördüm ki gözlerim kısıldı. Bu zamana kadar hayata da kadere de isyan etmek istememiştim. Elimden geldiği kadar bir şeyleri toparlayıp durumu idare etmek istemiştim ama edilmiyordu sanırım. Her şeyin bir sınırı vardı galiba. Ben sonsuza dek iki kardeşimi de idare ederim sanıyordum ama her şey buraya kadarmış sanırım. Ben birbirlerini öldürüşlerini izlemek istemiyordum. Yeterince kayıp vermemiş miydik biz?

"Ka-kardeşimsiniz lan siz be-benim," dedim elimi kaldırıp göğsüme bastırırken.

Dokuz yıldan beri, o delikten kurtulduğumuzdan beri ilk kez Nil'in tavırlarını anlamak yerine öfkeleniyordum ve kendimi tutmak istemiyordum. Aşağıya bakamıyordum çünkü. Annem kan diyordu, babama bir şey yapması için haykırıyordu, Defne'nin sesini duymuyordum, Cihangir ve Meriç telaşla insanları uzaklaştırmaya çalışıyordu ve ben Nil'i anlamak istemiyordum.

"Eğer," dedim ürkütücü bir sessizlikle. Nil ne gördüyse gözlerimde bir adım geri çıktı. Elleri daha çok titremeye başladı. "Eğer Defne'ye bir şey olursa... Nil, eğer kardeşimize senin yüzünden bir şey olursa seni ömür boyu affetmem. Seni silerim." Silmek istemiyorum Nil. Yeter artık ben kimseyi kaybetmek istemiyorum artık.

Son cümlemden sonra Nil'in yüzü daha çok beyazladığında acı içinde yutkundum. Ambulansın sesi doldurdu bahçeyi. Boğuk bir şekilde duyduk siren seslerini. Gözlerimi sımsıkı yumduğumda gözlerimden sıcak bir iki damla yaş düştü. Elim kolum titredi, ellerimi yumruk yaptım ayakta kalabilmek için.

Boğazımı yakan bir sesle, "Bizim hayatımız Defne yüzünden böyle olmadı Nil," dedim. Gözlerimi yaşlarla aralarken, "O soğukta donarken bizi kolları arasına alan Defne'ydi. Biz altı yaşındayken o da altı yaşındaydı. Annem..." dedim sonra devam edemedim.

Kelimeler boğazıma bıçak gibi saplanırken Nil'in kuru bir şekilde hıçkırdığını sonrasında ise gözlerinden yaşlar aktığına şahit oldum ama bu da öfkemi dindirmedi. Öfke ne tehlikeli bir duyguydu böyle? Kendimi frenleyemiyordum, aklı başında Atlas'ın etmeyeceği laflar ediyordum.

"Annemiz onun üzerine kapanmışken öldü. De-Defne Allah bilir kaç gece..."

Sesim titredi ama durmadım. Kafamı iki yana salladım korkarak.

"Ka-kaç gece annemizin cesediyle sarmaş dolaş yattı ki-kim bilir? Kan içindeydi. Enkazdan çıktığında hi-hiç unutmuyorum kan içinde çıkmıştı Defne. An-annemizin kanıydı Nil. Deprem Defne'nin suçu değildi, şekerle kandırılıp karanlık bir yerde iki sene sokak çocuğu olmamız ve yeni bir yuva kurana dek geçen üç yıl da Defne'nin suçu değildi. Sekiz yaşındaydık kurtulduğumuzda. Defne de sekiz yaşındaydı. Se-senin saçların..."

Durup burnumdan derin ve zorla bir nefes çektim. Çenemi kaldırdım Nil'in gözlerine bakarak. Artık gözleri saf yeşilden ve kırmızıdan oluşuyordu sanki ama diyorum ya, içimi öyle bir kıyamet kaplamıştı ki frenleyemiyordum kendimi.

"Saçlarını yoluyordu herif tek tek, Defne ve ben adamın paçasına yapışıp bizi dövsün istiyorduk. Sen bazen elinde mendille dönüyordun ben kazancımı veriyordum sa-sana, mendili alıyordum. Se-senin saçların yolunmasın diye ba-bazen... Defne... De-Defne'nin üzerinde kalın kalın tahtalar... Pa-parçalıyorlardı. Be-ben durduramıyordum bile. Def-Defne bir gün kaçtı... Ku-kurtulduğumuz günü hatırlıyor musun?" dememle Nil'in hıçkırıkları sesli bir hal almaya başladı. Neyeydi bu isyanı bilmesem de hüngür hüngür ağlarken kafasını durmadan iki yana sallıyordu. Benim de ondan kalır yanım yoktu hiç. Gözümün önünü seçemiyordum yaşlardan.

"Sus!" diye ilk kez çığlık attı Nil. Elleriyle kulaklarını kapattığında bileğinden tutup sertçe kendime çektim ve duysun istedim.

"Neva'nın ölümü gelmişti Nil! Defne yüzünden ölmedi kimse! Defne de Aydın da bizi kurtardı. Onlar olmasaydı biz hala... Belki de hala..."

Sözlerime devam edemediğimde yukarı çıkan Meriç'ti bizi susturan.

Nefes nefese kalmış halde, "Defne'yi hastaneye kaldırıyorlar. Hadi hadi!" diyerek beni kolumdan sarstığında Nil fırsatını bulmuş halde onu sıkıştırdığım köşeden eve koşmuştu. Bu kez peşinden koşmamıştım.

Kalbimdeki acıyla birlikte Meriç'in sürüklediği yere gittiğimde aşağısı izdiham yeriydi adeta. Cihangir ve ben, Meriç'in bizi getirdiği araca atlayıp ambulansın peşine takıldığımızda nadiren titreyen elimi kalbime bastırdım.

"Du-durumu neydi?" diye sorduğumda Meriç direksiyonu sıktı.

"Kafasından darbe almış, kanıyordu. Bir ton şey taktılar bedenine götürüyorlar. Kırık... olabilirmiş," dediğinde elimle tüm yüzümü sıvazladım durdum. Kalbim göğüs kafesimde sıkışıyordu. Zayıftı zaten benim kardeşim. 45 kilo bir şeydi, kilo da alamıyordu. Üzeri de incecikti. Kemikleri kırılırdı tabii.

"Kötü müydü?" dedim nefesimi vererek.

Duymak istemediğim şeyleri soruyordum ama sormak zorundaydım. Yoksa bu çıkmazdan kurtulamazdım. Aklıma gelen sadece Defne'nin yediği dayaklardan sonra cezalandırılıp soğuk bir köşede günlerce kendi kendine iyileşmeyi beklediği görüntüsüydü. Bir haftada iyileşemiyorsa ancak o zaman doktor olup olmadığını bilmediğimiz bir adam gelir iyileştirirdi ama yine de konfordan uzak olurdu. Zor iyileşirdi.

Cihangir arka taraftan, "İyi olacak iyi olacak, iyi olmak zorunda," diye fısıldayınca gözlerimi yumdum.

Meriç sabrı kalmamış halde, "O siktiğimiz yazısını kim yazdıysa elime geçirdiğim gibi anasından emdiği sütü burnundan getireceğim! Ahtım olsun yapacağım," diyerek kısa bir an bana baktı. "Ulan var ya engel olanın yedi ceddi-"

"Meriç, önce Defne," diye böldü Cihangir, Meriç'in sansürsüz küfrünü. Ben göz ucuyla Meriç'e baktığımda ona baktığımı hissederek bana döndü. Gözlerimi kapatıp açtım kahrolarak. Bu ona yardım edeceğimin bir işaretiydi. O yazıyı yazan her kimse hayatı dar edecektim ona ama önce kardeşim vardı.

Meriç bu hareketimle sessizleşirken önüne döndü ve altındaki son model araçta hız limitini trafiğe rağmen zorladı. On dakikanın sonunda ambulansın peşinden acil girişine geldiğimizde aracı ambulanstan uzakta bir yere rastgele bıraktı. O panikle araçtan indim. Annem ve babam ambulansın arkasından inerken Defne'yi ilk o zaman gördüm.

Boğazında ona büyük gelen ama boynunu sabit tutan bir boyunluk vardı. Zaman ağırlaştı sanki kardeşimin yüzünü gördüğümde. Yedi yaşındaki Defne geldi gitti gözümün önüne. Kartonun üzerinde yaralar içinde yatardı günlerce. Kendi payımdan kuru ekmeklerle beslerdim onu. Acı kalbime saplandı tekrardan. Açlığın verdiği kıvrandırıcı hissi unutmamıştım hala. Defne iyileşsin diye yemez yedirirdim ama onu böyle görmektense ölmek isterdim.

Defne'nin sol alnının köşesinde kırmızıya boyanan beyaz bezleri gördüğümde kanım çekildi. Nefes alamadım. Cihangir ve Meriç içeriye koşarken ben arkalarında kala kaldım. Hiçbir güç beni yerimden kıpırdatamadı. Tükenmiş halde dizlerime tutundum ve hafifçe yere eğildim. Asfalt zemine baktım. Başım dönüyordu sanırım ama Defne'nin görüntüsü zihnimden bir an olsun silinmiyordu. Kulaklarımda çınlıyordu zayıf çıkan çocuksu sesiyle abi diye yalvarışları. Defne bana hiçbir zaman abi demezdi ama dayak yiyip şuurunu kaybettiğinde abisi olurdum onun. Sonra bir de o zalim adamın odasında yediğimiz dayaklarda her çocuk gibi bağırırdı.

"Yapma! Abi yapma! Yapma acıyor! Acıyor!"

Elimle kulaklarıma baskı yaptım. Başım dönüyor, asfalt zemin bir ileri bir geri sallanıyordu. Defne'nin ve Nil'in kan içindeki yüzlerini hatırlamak istemesem de zihnimde en canlı halleriyle canlanırken içim yanıyordu. Yıllar önce söndürdüğüm yangınım körüklenirken midemden bir asidin yükseldiğini hissediyordum.

Kulaklarıma kapattığım elimi ani bir öğürme isteğiyle ağzıma bastırdığımda hiç faydalı olmamıştı. Koku hafızam kan ve küften oluşurken ses hafızamda var olan bir tek kardeşlerimin çığlıklarıydı. Gözlerimi kapatıp açsam da hiçbir şey değişmedi. Şiddetli bir baş dönmesiyle birlikte kendimi hemen bahçede bir yere atmak istedim ama bir iki adım atmam öğürme isteğimi perçinledi. Gün içinde yediğim ne varsa yere diz çökerek çıkardım. Boğazım yanıyordu her öğürmemde. Tutamıyordum artık hiçbir şeyi.

Her seferinde kasılan mideme baskı uygularken tanımadığım bir kadının, "İyi misin? Hey! Birisi kusuyor tekerlekli sandalye getirin!" dediğini işittim.

Elimi asfalta geçirdim öfkeyle. Ben nasıl bir kardeştim? Nasıl bu kadar güçsüzdüm ben? Defne'yi kaybedemezdim. Defne benim canımdı. Ben nasıl koruyamazdım kardeşlerimi? Babam ölmeden önce hep derdi. Erkek erkeğe balığa giderdik bazen. Derdi bana hep. Eğer bir gün bana bir şey olursa annen de kardeşlerin de sana emanet. Derdi hep. Ben nasıl emanete sahip çıkıyordum? Baba... Görüyor musun bizi o gittiğin yerden bilmiyorum ama yapamıyorum. Yapamıyorum baba. Defne'ye de Nil'e de iyi bir abi olamıyorum ben. Defne çok kötü baba. Nil de öyle. İkisi de düşmanlar birbirine. Ne yapacağım baba, ne? Yardım et bana ne olur. Baba yardım et...

Birisi beni kolumdan tutup tekerlekli sandalyeye otururken sık sık aldığım nefesler beni mahvediyordu. Birisi yüzümü tamamen siyah bir poşete yaklaştırmıştı. Zaten midemde ne varsa asfalta çıkarmıştım ama öğürmelerim ve kalp sıkışmam geçmek bilmiyordu. Boğazımı yakan bir şey kusuyordum durmadan.

"Ufuk hocaya haber verin," diyen kadın sesi bu kez omzuma vurdu pat pat. "Genç adam kendinde misin? Beni duyuyor musun?"

Başımı varla yok arası salladıktan sonra poşeti yumdum ve derin nefesler eşliğinde getirildiğim parlak alana baktım. Her yer gözümü alacak derecede beyazdı ve benim Defne'yi görmem lazımdı. Kardeşimin yanında olmalıydım.

"Kardeşim..." diye mırıldansam da hemşire beni o yoğun seste duymuyordu.

Hemşirenin elinden tutup bir kere daha kardeşimi isteyecektim ki midemden yükselen asitle siyah torbayı açtığım gibi mide öz suyumu çıkardım. Ekşimsi asidik bir tat boğazımdan yukarısını yakıp geçtiğinde midem ve kalbim ağrılar içindeydi. Ben beni oturttukları sedyede yatmamak için direnirken gözlerim kapandı. Neden bu hale düştüğümü anlayamadım. Bana dokunan yabancı elleri üzerimden çekmeye çalışırken tanıdık bir ses işittim o an.

"Atlas!" dedi korkuyla. Açelya'nın mı sesini duyuyordum yoksa bana mı öyle geliyordu? Kafayı yemiştim muhtemelen. Açelya burada değildi ki.

Açelya'ya benzeyen ses telaşla daha yakınımdan geldi.

"Atlas iyi misin? Meriç ne oluyor? Atlas!" diye bağırdı ince bir sesle.

Gözlerimi açmaya zorladığımda benimle ilgilenen doktorun sert bir sesle, "Hasta yakınlarını uzaklaştırın," dediğini sonra da anlamadığım bir şeyler söylemeye başladığını işittim.

Koluma iğnenin girişini hissettim bir süre sonra. Bilincim yerindeydi ama kalbim patlamak üzereydi. Az önceki doktor gözlerimi açıp içine ışık tuttuğunda bir kere daha kusacak gibi oldum ama midemde sıvı bile kalmadığından yapamadım. Doğrulamadım. Elimde kolumda güç kalmadı.

Doktor, "Bana adını söyler misin genç adam?" diyerek feneri çektiğinde işittiğim tek ses perdenin arkasında Açelya'nın ağlayışlarıydı. Onun ne işi vardı burada? Sahiden burada mıydı?

"Atlas," diye mırıldandım kendime yabancı bir sesle. Sonra hemen ekledim. "Kardeşim... Defne," dediğimde hemşire duyamayacağımı sanıp üzgün bir şekilde mırıldandı.

"Ufuk hocam, merdivenlerden düşen ağır yaralı bir hastanın erkek kardeşi sanırım. Kızı tomografiye aldılar acilen," deyince gözlerimi sertçe kapatıp açtım. Ne işim vardı burada? Kalkmam lazımdı ama az önce ne kadar hızlıysa kalbim şimdi bir o kadar sakin atıyordu. Ne vermişlerdi bana?

"Kardeşimi görmem lazım," dedim zayıf bir sesle. "İyi mi o?" diye direttiğimde bulanık gördüğüm doktor bana yaklaştı.

"Kardeşinle de ilgileneceğiz Atlas ama ciddi bir panik atak geçirdin ve hala etkileri sürüyor. Sakin olmaya ve nefes almaya odaklan aslanım. Sana bazı sakinleştiriciler verdik o sebeple istesen de kalkamazsın. Dinlenmen lazım," diyerek hemşireye döndü ve birkaç şey sıraladı. Hemşire başıyla onayladıktan sonra perde açıldı. Ben yataktan kalkmaya çabalarken doktorun dediği gibi kanıma her ne verdilerse kıpırdayamıyordum bile. Elimde kolumda güç kalmamıştı. Berbat hissediyordum.

Kısa bir süre sonra perde tekrar açıldığında Açelya'nın ağlamaklı bir sesle, "Atlas iyi misin?" dediğini duydum.

O an kaşlarımı çatarak zor da olsa gözlerimi araladım. Meriç, Açelya'nın arkasından içeriye girdiğinde seçebildiğim yıkılmış görüntüsü ile nabzım yükseldi adeta.

"Defne..." diye sayıkladım panikle ama paniğim bile zayıftı. "Defne iyi mi? Neyi var? Nerede? Meriç..."

Kalkmaya yeltendiğimde Meriç elini omzuma bastırıp beni tekrar yatağa sabitledi. Açelya'ya döndüm bu kez. Yüzü net değildi ama mavi gözlerinin yer yer kızardığını seçebiliyordum. Saçları tıpkı bugünkü gibi yapılıydı. Defne de onun kadar güzeldi ama son gördüğümde başı kanıyordu. Başı çok kanıyordu kardeşimin.

"Müdahale ediyorlar Atlas. Merak etme Defne iyi olacak," dese de nedense inanmadım Meriç'e.

"Defne'yi görmem lazım," diyerek inat edince Meriç uzun uzun ofladı ve omuzlarıma bu kez daha sert bastırdı.

"Ulan canımız burnumuzda zaten! Yat lan, gözlerin kayıyor hala kalkacağım diyor. Herkesi korkuttun. Annen perişan, baban perişan. Yeter lan, yeter!" diye söylenerek perdeyi hışımla aralayıp Açelya'yla beni yalnız bıraktı.

Kurumuş bir boğazla yutkunarak diğer yanımda dikilen Açelya'ya baktım. İçim sızladı ona baktıkça. Niye bilmiyorum ama bu kadar ağlaması canımı sıktı. Ne işi vardı ki burada hem? Saat çok geçti.

"Nereden çıktın sen?" dedim zayıf bir sesle. Sesimi ben bile zor duyarken Açelya'nın duyduğundan emin değildim. Gözlerimi ilacın etkisiyle zar zor açıp kapatırken Açelya burnunu çekti ve eliyle yüzünü sildi.

"Meriç'in ayarladığı şoförle arkanızdan geldik. Ambulansı görünce ambulansı takip ettik biz de. Beril ve Ümit de buradalar. Ülkü delirdi. Erdem ve Kerim de koridorda bekliyor. Nasıl oldu Atlas? Nasıl düştü Defne? Nil nerede? Sen neden bu haldesin ki? Niye iyi değilsin ki?" deyip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığında gözlerim kapandı.

Açelya'nın hıçkırıklarını duysam da tepki veremiyordum artık. Tüm sistemim kontrolden çıkmış, korkunç bir uyuşukluğun içine düşmüştüm. Elim kolum tutmuyordu. O karanlıkta da tutmazdı zaten. Ben nasıl abiydim böyle? Baba ben emanetlerine sahip çıkamıyorum... Al beni de yanına baba. Allah kahretsin, yapamıyorum.

🌈🌈🌈

YUSUF CİHANGİR FAYAS

Kıyametin koptuğunda yerle gök birleşecek sanırız. Gerçekten kıyamet nasıl kopardı bilmem ama kıyamet kafamızda öyle bir şekil alırdı ki yerle gök birleşecek, güneş hiç doğmayacak zannederdik. İlk kalp ağrısı anlattıkları kafamızda tasvir ettiğimiz kıyamet gibiymiş meğerse. Defne benim ilk kalp ağrımdı. Bu hayatta beni koşulsuz şartsız seven iki insanı Defne'nin yaşında toprağa verince kontrolden çıkmıştım ben. Defne ise benim kontrol edemediğim acıyla henüz altı yaşındayken, Eymen'den bile küçükken yüzleşmişti.

Defne benim kalbime gıdım gıdım sirayet eden, güldüğünde güldüren, ağlattığında ağlatan, gözlerine bakıp ilk kez kaybolduğum, kimsesizliğimi bastıran, öfkemi hafifleten yanımdı. Yokluğuyla da varlığıyla da kalbimde öyle bir ağrı oluşturuyordu ki içimdeki yer ve gök en son annemle babamı toprağa verdiğimde birleşmişti. Zar zor toparladığım ruhum şimdi Defne'yle bir çıkmaza girmişti.

Gün itibariyle 29 Ekim'e girdiğimizde henüz kimseden haber yoktu. Acilin önünde perişan halde bekliyorduk. Dirseklerim dizlerime yaslıydı ve başımı doğrultamayacak kadar bitiktim. Şakaklarımdan bedenimi ele geçiren bir ağrı vardı. Uykusuzluktan, bitkinlikten, düşünmektendi sanırım. Kalbim ağrıyordu bir de. Defne merdivenlerden yuvarlanıp kontrolsüz bir şekilde kafasından kan kaybederken tek hissettiğim nefes alamıyor olmaktı. Saatlerdir acil kapısında öylece beklerken de nefes alamadığımı hissediyordum. Biz Defne'nin peşinden girdiğimizde Atlas da arkamızdan panik atak geçirmişti ve o da şimdi gözetim altındaydı. Okan amca yalnızca normal odaya alınan Atlas'ın başında durabiliyordu. Defne'dense son üç saattir haber alamıyorduk. Okan amca bile bilgi alamıyordu. Acilde inanılmaz bir kaos vardı çünkü.

Yengem ve Filiz abla bir köşede içli içli ağlarken Meriç de ortalarda görünmüyordu. Nerede olduğunu bilmiyordum. Benim yanımda bir tek Beril ve Ümit vardı. Açelya da buralardaydı ama bilmiyordum şimdi nerede olduğunu. Ülkü öfkesini etrafa kusarken onu sakinleştiren Ümit ve Beril olmuştu. Sonra o da bir öfke krizinden sonra hastaneden atılmamak için kendini zapt etmeye başlamıştı. Bense kalp ağrımdan nefes alamıyordum. Kalbim çok ağrıyordu. Defne'den bir haber gelmedikçe perişanlığımız artıyordu. Ellerimi birbirine ovuştururken bilmem kaçıncı kez açılan acilin kapısından bir doktor çıktı. Kafamı kaldırmadım. Çıkan herkese Defne'yi sormaktan azar yiyecektik.

"Defne Hüma Sungur'un yakınları kim?" denildiği vakit herkes irkilmişti. Tekrar nefes alabilme umuduyla bize seslenen doktorun başına üşüştüğümüzde adam birkaç adım geriledi hızla. "Birinci dereceden akrabası kim?" diye düzeltti doktor bu kez. Filiz abla gözyaşları içinde öne çıktı.

"Be-benim. Annesiyim ben Doktor Bey. Kızım iyi mi? Üç saat oldu hala bir haber alamadık. Lütfen iyi bir şey söyleyin," dedi kuru kuru hıçkırarak. Doktor, Filiz ablanın halini süzdükten sonra üzgün bakışlarını hepimiz üzerinde gezdirdi.

"Hanımefendi üzgünüm fakat kızınızı yoğun bakıma almak zorunda kaldık," dediğinde kalbimdeki ağırlık arttı. Adam tedirginlik içinde nefesini verdi. Korkudan titriyordum bir kez daha. İlk kez korkudan titremenin ne demek olduğunu annemle babamı kaybettiğimi öğrendiğimde yaşamıştım. İkinci kez de şimdi yaşıyordum.

Filiz abla titreyerek, "Ne... Ne demek o? Neden yoğun bakım? Kö-kötü bir şey mi var kızımda, he?" diye sayıkladı.

"Beyin tomogrofisi temiz çıktı, kafasında bir hasar yok. Aldığı yarayı temizledik, üç dikiş attık alnına fakat sert düşmüş merdivenlerden ve kızınız olması gereken kilonun maalesef çok altında. Doğal olarak bedeni bu tür sert darbelere karşı ekstra savunmasız. Merdivenlerden düşmesine bağlı olarak da akciğerlerinde bir kontüzyon başlangıcı görüyoruz," dediğinde Filiz abla kesik kesik nefes aldı. Yengemdi onu ayakta tutan ama o bile doktorun açıklamalarından baygınlık geçirecek gibiydi.

"Kontü ne?" dedi Filiz abla anlamayarak. "Daha açık olun Doktor Bey! Kızım iyi mi? Neden yoğun bakıma alıyorsunuz daha düz açıklayın!" diye çıkışınca Doktor hızla kafasını salladı.

"Kızınızın akciğerinde bazı ezilmeler var hanımefendi. Dördüncü ve beşinci kaburgalarında ise kırıklar mevcut. Nefes aldıkça acı duymasına sebep olacak kırıklar bunlar. Bu kırıklar sebebiyle pnömotoraks riski taşıyor. Yani kırılan kaburgalar akciğere sürtünerek içeriye az miktarda hava kaçırma olasılığı taşıyor. Eğer bu hava artarsa akciğeri sönebilir. Bu sebeple yoğun bakımda sıkı takibini yapmamız gerek. Kırıklarından ötürü iç kanama riski var. Üzgünüm ama hemen normal odaya alamıyoruz. Yarın erkenden tekrar akciğer grafisi çekip durumunu tekrar değerlendireceğiz. Neyse ki korktuğumuz gibi köprücük kemiğinde veya boyun bölgesinde ciddi bir hasar yok. Sormak istediğiniz başka bir şey var mı?" dedi ilgiyle. Filiz abla daha çok ağlayıp kendini tutamazken ben bir adım öne çıktım. Kafayı yemek üzereydim.

"Kısacık da olsa göremez miyiz peki?" dediğimde doktor umutsuz bir şekilde başını iki yana salladı. Gözlerim kısıldı içimdeki ezilmeyle.

"Maalesef. Hastamızı yoğun bakımda göremezsiniz. Yarın belli başlı görüş saatleri olacak. Ancak o zaman. Geçmiş olsun tekrardan," dediğinde adama yol verdik. Kimse de bir şey sormadı ama herkesin üzerinden bir kasırga geçti.

Ülkü çıldırmaya tekrar başlamıştı. Eliyle saçlarını dağıtarak, "Nasıl ya, nasıl?" diye sayıklıyordu.

Beril bir köşede hıçkıra hıçkıra ağlarken Ümit onu teselli ediyordu. Yengem, Filiz ablayı güç bela bir köşeye oturtmuştu. Bense yerimde duramamıştım daha fazla. Duvarlar üstüme üstüme gelirken kendimi acilden dışarı attım. Kapkaranlık geceye çıktığımda göğe baktım ama o kadar kasvetliydi ki ve o kadar soğuktu ki tenime değen rüzgâr Defne'nin nefes aldıkça canının yanması ciğerlerimi yaktı. Kıyamazdım ki ben ona. Nasıl kıyayım? Defne'nin benim için ne kadar önemli olduğunu, kalbimde nasıl büyük bir yer kapladığını ilk kez bu gece hastane bahçesinde nefes alamazken anlamıştım. Yıllar sonra canımın daha çok yanacağından, uzun yıllar boyunca nefes almadan hayatta kalmayı keşfedeceğimden habersizken.

Gücüm tükenmiş bir halde bankın birine oturduğumda nefes nefeseydim. Kilometreler boyunca koşmuştum sanki. Nefesim düzene girmiyordu ama bir kriz anında olmadığıma emindim. Defne'nin sözleri, sarf ettiği cümleler kalbimi ayrı yerden kanatırken düştüğü an ayrı bir acı veriyordu. Konuşamayacak kadar acımıştı canı ve elimden hiçbir şey gelmiyordu. Tıpkı Eymen'in astımının tuttuğu bir zamanda gibiydim.

Nefesimi kendime yetiremezken Allah'tan tek dileğim bu gecenin kazasız belasız sabaha çıkmasıydı. Gözlerimi yumdum, nefes alıp verdim, unutmak istedim o anı ama gözlerimi ne zaman kapatsam Defne'nin alnından akan o kanı görüyor kendime gelemiyordum. Kollarım karıncalanıyor, içim bulanıyordu. Çıldıracaktım ama çıldıramıyordum sanki. Hiçbir şey yapamıyordum. İçimde kıyamet öncesi bir sükût vardı.

Yumruklarımı oturduğum bankın kenarlarına geçirdiğimde hiç acı hissedemedim fakat bunu ikinci kez yapacağım sırada Meriç'in yüzü girdi hizama. Mavi gözleri koyulaşmış, benden daha kıvırcık olan koyu saçları darmaduman olmuştu. Haberi almıştı demek ki.

Tuhaf bir inançla, "İyi olacak," dediğinde ben de kafamı salladım ama boğazım düğümleniyordu.

Meriç gibi inançla iyi olacak diyemiyordum hâlbuki ilk an Defne'nin iyi olacağını söyleyen bendim. Kaburgalarında kırıklar vardı kırıklar. Nefes aldıkça canı acıyacaktı, nefes almazsa da yaşayamayacaktı. Bu nasıl işti böyle? Bu nasıl bir düğümdü? Meriç yanıma oturdu sessizce ve içimizde yalnız o ayakta kalmış halde eliyle omzuma vurdu, teselli edercesine sıktı ama beni teselli edecek hiçbir şey yoktu. İçim paramparçaydı benim. Savrulmuştuk. Tek bir an yetmişti dört bir yana savrulmamıza.

"Okan amca herkesin eve gitmesini istiyor," dedi genizden gelen bozuk sesiyle. O an kafamı küfür yemiş gibi Meriç'e çevirdim.

"Ne evi lan?" diye tersledim sanki bunu Meriç istemiş gibi. Dudaklarını büzdü ağlarken. Onu hiç ağlarken görmemiştim ama ağlıyordu şimdi. Hem de hiç kasmadan, ağladığının farkında bile değildi belki de.

Boğuk bir sesle, "Defne için yapa-yapabileceğimiz hiçbir şey yokmuş. Atlas uyuyor odada. Filiz ablayı da almamızı istedi. Yengen çıkacak birazdan. Ben hepinizi..." Meriç ilk kez ağlamaktan konuşamadığında durup parmaklarını gözlerine bastırdı ve birkaç saniye soluklandı. Sonra kafasını kaldırıp soğuk havada bir nefes çekti kendine. "Ben bırakacağım herkesi. Okan amca haklı. Burada beklememiz Defne'yi iyileştirmeyecek Cihangir," deyince kafamı iki yana sallayıp önümdeki boş alana baktım. Ambulansların sirenlerinden bahçe alacalı bir renge bürünüyordu her seferinde.

Nefret ediyordum sevdiklerimle sınanmaktan. Nefret ediyordum şu hastanelerden, kırmızı mavi siren renklerinin gözümü almasından ve siren seslerinden. Hastane köşelerinde dua etmekten nefret ediyordum, affet Allah'ım. On dokuz yaşında bu kadarı fazla değil miydi? Benim sevdiklerim neden hep kaybolup gidiyordu, neden canları yanıyordu?

"Ben gitmem," desem de Meriç oralı olmadı pek. Derin derin nefes aldı, derin derin nefes verdi. Onun için daha zordu. Defne kız kardeşi gibi gördüğü can dostu, Nil gönlünü verdiği kız...

"Cihangir-" diye başladığı cümle, Meriç'le gözlerimiz kesişince bölündü.

"Tutamadık Meriç," dedim güçsüz bir sesle. Sesim titriyordu. "Nasıl tutamadık?" diye sorduğumda Meriç'in de benim de gözlerimize aynı acı oturdu. O kız kardeşi gibi sevdiği kızı tutamadığına yandı ben de canım gibi ailem gibi sevdiğim kızı tutamadığıma yandım. Daha bir ay olmamıştı apandisit ameliyatı geçireli.

Defne'nin ellerimiz arasından kayışı, çığlıklar eşliğinde merdivenlerden yuvarlanışı, bedeninin yüzüstü apartman boşluğuna yığılışı, başından akan oluk oluk koyu kırmızı kanı, acıdan kıpırdayamaması ve doktorun söyledikleri bir bir tekerrür ediyordu zihnimde. Nasıl tutamamıştım ben onu? Biz nasıl bu noktaya gelmiştik? Meriç de bilmiyordu. Bana verdiği tek tepki kıpkırmızı olmuş koyu mavi gözlerinden akan damla damla yaşlardı.

Dişlerinin arasından, "Ben böyle işin evveliyatını sikeyim," diyerek kalktı banktan ve hızla uzaklaştı.

Ben acilin girişinde bankta öylece kalakaldım. Üzerimde tuhaf bir takım elbise vardı. Bundan birkaç saat öncesini hatırlamaktan başka kendimi avutacak hiçbir şeyim yoktu. Matildanın terasında Defne kollarımın arasındayken sevimli sevimli benimle ettiği sohbeti, ela gözlerinin içinin nasıl güldüğünü hatırlamaktan başka tesellim yoktu.

Zaman orada öyle buz gibi geçmişti. Ne yengem yanıma gelmiş eve çağırmıştı ne de ben Atlas'ın odasına gittiğimde Okan amca benim gitmediğimi gördüğünde beni eve göndermişti. Gitmediğimi fark ettiğinde berjerden kalkıp usulca ikili koltuğun büyük yastıklarını kaldırmıştı. Ne yaptığını anladığımda gözlerim şaşırsa da Okan amca dolaptan aldığı beyaz çarşafı serdi, beyaz yastığı koydu ve elyaf yorganı katlı halde koltuğun ucuna bıraktı. Bana döndüğünde gördü şaşkınlık içinde bakan gözlerimi.

"Gerçek bir baba değilim ama çocukların yorulmasından nefret ederim oğlum. Uzan şuraya, sabaha üç saat kaldı. Dinlen," diyerek tekrar berjere oturduğunda boğazıma ağır bir yumru oturdu.

Nefret ediyordum üç saatlerden. Neydi bu üç saat laneti? Defne'yi de üç saat boyunca beklemiştik, akciğer grafisi de üç saat sonra çekilecekti, sabah da üç saat sonra olacaktı? Neydi be bu böyle?

"Atlas nasıl Okan amca?" dedim kupkuru bir sesle. İkili koltuğa yığılırcasına oturduğumda Okan amca ruhsuz bir sesle Atlas'a bakıp gözlerini bana çevirdi. Perişan haldeydi.

"Şiddetli bir panik atak geçirmiş. Defne'yi o halde görünce..." Burun kemiğini sıktı. Muhtemelen benim gibi onun da başı çatlıyordu. "Uykuya dalana kadar Defne'yi sayıkladı ama iyi. Sakinleştirici ve bazı sıvı takviyeleri yapılıyor. Sabah kadar dinlenmiş olur. Sen de dinlen şimdi," diyerek çenesiyle uzanmamı isteyince dolan gözlerimi beyaz yastığa çevirdim.

Defne olsa nefret kusardı bu beyaz renge. Çabuk kirlendiğinden ve Defne de bir çocuk kadar pasaklı olduğundan beyaz renk olan her şeyden nefret ederdi.

Okan amcaya hiçbir şey demeden hiç istemesem de uzandım koltuğa. Sığmadım ama kıvrıldım bir şekilde. Elyafı üzerime aldım. Gözlerim yorgunluktan kapanana kadar koyun saydım içimden. Defne'yi görmeyeyim diye karanlığa hapsolmak istemedim ama bir süre sonra içim geçti. Ne zaman bilincimi kaybettiğimi hatırlamıyordum bile.

🌈🌈🌈

"Yusufçuk Kuşu!"

Defne?

"Hey! Buradayım! Kendine gel Cihako! Niye o tarafa bakıyorsun? Bak buradayım! Yusufçuk Kuşu'mmm!"

Büyük bir özlemle zihnimin karanlığında sese döndüğümde Defne'nin kan içindeki halini görünce sıçrayarak uyandım. Deli bir kuvvetle kıvrıldığım yerden kalktığımda odada kimse yoktu. Aldığım şiddetli nefeslerle göğsüm inip kalkarken ilk hissettiğim terlediğimdi. Odanın içi cehennem gibiydi ve Defne'nin kafasından akan o kanın yüzünü çevirdiği hali unutamıyordum. Sersemlemiş halde yüzümü sıvazlayarak ayaklarımı koltuktan sarkıttım.

"Tövbe estağfurullah, tövbe estağfurullah..." diye sayıkladım bir süre.

Kâbustu sadece. Gerçek bir şey görmemiştim. Defne iyi miydi peki? Saat kaçtı? Anın farkındalığıyla ellerimi yüzümden çekip hızla ayaklandım ama o an beni şaşkına uğratan başka bir şey oldu. Atlas'ın yatağı derli topluydu. Sanki hiç kimse yatmamış gibi bembeyaz örtülerle örtülüydü. Atlas neredeydi? Defne'ye bir şey mi olmuştu yoksa?

Ayakkabılarımı hızlıca giydikten sonra hızımı alamayıp kendimi odadan dışarı attım. Duvardaki yön tabelalarına bakarak yoğun bakım ünitelerine gidecektim ki henüz koridordan çıkmadan Atlas'ı gördüğümde derin bir nefes aldım. Veremedim.

"Atlas!" diye seslendiğimde o da beni bu halde koridoru yararken bulmayı beklemiyor olacak ki kaşları çatıldı ve adımları hızlandı. Halsiz olduğu ötelerden belliydi.

"Ne zaman uyandın sen?" dedi yanıma geldiğinde. Ne zaman uyandığımın ne önemi vardı ki?

"Defne iyi mi?" dedim tek solukta. Atlas sorduğum soruyla beyazladı iyice. Alnını ovdu sıkıntıyla.

"Hala yoğun bakımda. Akciğer grafisi çekildi. Her ihtimale karşı bir süre daha yoğun bakımda tutacaklarmış."

Tüm yüzümü sıvazladım sıkıntıyla. "İyi bir şey yok mu? İyi herhangi bir şey? Aynı mı yani?" dediğimde Atlas ruh gibi kafasını sallayarak onayladı.

"Değişen bir durum yok. İç kanaması olmadığına şükredin diyor babam. Kafasında da hasar yokmuş. Bekleyeceğiz. Sen neden eve gitmedin dün? Babam gönderememiş seni," deyince gözlerimi devirdim.

"Atlas, ne evi kardeşim? Ne evi ya?" diye yakındım elimde olmadan. Atlas daha fazla sorgulamadı sitemimi. Hak verdi bana ve elini omzuma koydu.

"Tamam, demedim bir şey ama eve gidip en azından üstünü değiştirip bir duş alıp gelseydin. Perişansın," dediğinde gözlerimi kapatıp açtım usulca. İçim içime sığmıyordu sıkıntıdan. Hiçbir şey umurumda değildi ki.

"Göremiyor muyuz hiç? Camın arkasından bile mi?"

Atlas bu ufak isteğime ne cevap vereceğini bilememişti. Gözlerini benden çekip arkasına baktı ve tekrar bana döndü.

"Babama sorarım. Belki izin verirler. Gel," deyip geldiği yöne ilerlemeye başladığında peşine takıldım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu yine. Karnım stresten ağrıyordu sadece.

O an aklıma gelen şeyle yüzümü Atlas'a çevirdim. Benden iki santim kadar uzundu küçüklüğünden beri basketbol oynadığı için ama yine de aynı boyda gibi hissediyordum kendimi.

"Sen nasılsın dünden beri? Daha iyi misin? Baban panik atak geçirdiğini söyledi. Sık sık oluyor mu bu size?" dediğimde Atlas'ın adımları anlık durdu ama bana dönmedi.

"Bize derken?" dedi kısık bir sesle. Onun gibi ben de önüme döndüm. Size... Defne'nin panik atakları vardı bilmiyor muydu? Son zamanlarda baş dönmesi de eklenmişti. Deprem sarsıntısı bir şekilde tetikleniyordu. Ben cevap veremeyince Atlas'ın bana baktığını hissettim. "Defne'nin de mi?" diye sordu sadece. Tek kelime edemedim. Sesi boğuklaşmıştı bunu sorarken.

Başımı öne eğdim. Anlamıştı anlayacağını.

"Defne'yi görmek istiyorum sadece," diyerek yönünü bilmediğim yoğun bakıma doğru ilerlerken Atlas çok da arkamda kalmadı, hemen hizama geldi.

Sancılı bir sesle, "Cihangir..." dediğinde bir sürü anlam çıkardım ses tonundan. Gözlerimi kapatıp açtım. Atlas bir cevap alamazsa kafayı yerdi, anlardım onu. Üzgünüm sevgilim, ben berbat bir sevgiliyim. Sen de ben de berbat sevgilileriz bence.

"Bir iki kere denk geldim. Bir kere şiddetli oldu ödev yaparken. Son zamanlarda da baş dönmesi vardı. Anlık gelip gidiyordu ama biraz şiddetli oluyordu. Deprem oluyor sanıyordu, deprem olmadığına ikna ediyordum onu," dedim kısık bir sesle. Atlas'ın nefes alış şekli bile değiştiğinde söylediklerime pişman oldum bile.

"Ca-canı... Canı çok yanıyor muydu Cihangir?" diye sorunca yutkunamadım. Boğazıma dikenli teller sarıldı, ruhum acı içinde savurdu kendini bir derman bulmak için. Defne'nin o halleri gözümün önüne geldiğinde kendimi kesip kanımı akıtmak geldi aklıma ama faydasızdı.

Buna da cevap vermek istemedim ama Atlas ben cevap vermediğimde duruyordu. Onu yanıtsız bırakmak delirmesine sebep olmaktı. Anlatmak da delirmesine sebep olmaktı. Her türlü Atlas kendini yiyip bitirecekti.

"Dün nasıl hissettiysen muhtemelen... Öyle hissediyordu. Nefes alamadığını söylüyordu hep. Ben ama teknik biliyordum, onu öğrettim. 4-7-8 tekniği. Arada yakalıyordum, ona öğ-öğrettiğim tekniği uyguluyor rahatlıyordu."

Daha fazla bu konuda konuşmak istemediğimden nefes alamıyormuş gibi Atlas'a döndüm.

"Defne'yi görmem lazım Atlas," dedim büyük bir ihtiyaçla.

Atlas daha fazla zorlamadı beni. Anlatmak, hatırlamak istemiyordum. Beni aldı yoğun bakım ünitelerine götürdü. Filiz abla, Meriç, yengem ve Okan amca buradaydılar. Okan amca biriyle konuşuyordu ama. Ters bir şey olma ihtimaline karşılık Atlas'la aynı anda adımlarımız hızlandı ve soluğu yengemlerin yanında aldık. Filiz ablanın dermanı hiç kalmamıştı. O kadar perişandı ki sanki tüm gün sabahlamıştı evde olsa da. Dik durmakta zorlanıyordu ve genelde yengeme yaslı duruyordu.

"Filiz," diye seslendi Okan amca. Ben daha soru soramadan yanımıza geldi adam. "Defne'yi camın arkasından görebilirmişiz. İzin verdiler ama az kişi," deyince Filiz abla cansız bir halde ayaklandı.

Atlas, "Baba benim yerime Cihangir girsin," dediğinde tüylerim ürperdi. Kafamı ona çevirdim.

"Önce sen gör," dedim hiç istemeyerek. Defne'yi görmek için ölüyordum ama Atlas kardeşiydi. "Kardeşin o. Önce siz görün sonra görürüm ben," desem de Atlas ruhsuz bir şekilde kafasını iki yana salladı. Bir şeyden çekiniyor hatta ürküyor gibi bakışları donuktu.

"Yok, sen gir Cihangir. İyi mi değil mi kontrol et. Ben... giremem."

Dostane bir şekilde omzumu sıkıp çenesiyle elinde mavi kıyafetlerle bize yaklaşan hemşireyi gösterdiğinde kafam karıştı. Atlas'ın gözlerinde geçen binlerce acıyı okudum ve bu saniyelerimi aldı. Filiz abla çok üzerinde durmadı bunun. Hemşireyle yoğun bakımdan içeriye girdiğinde Okan amca sessizce, "Gel Cihangir," dedi ve o da ilerledi. Atlas'a baktım son kez. Defne'yi görmek için bir an bile kımıldamıyordu.

"Git," dedi teşvik edercesine. "Bana iyi bir haber getir Cihangir. Kardeşimden tek iyi bir haber getir."

Başımı sallayarak zor da olsa yerimden kalkıp yoğun bakımdan içeri girdim. Tuhaf bir havası vardı. Acayip sessizdi bir kere. Morgu hatırlatıyordu soğukluğu ama morgu düşünmemeye çalışıyordum. Oradaki ölülerin sessizliğini hatırlamamaya çalışarak yürüyordum.

Biraz basık ve loştu ortam. Etrafımı pek incelemeden hemşirenin bizi götürdüğü odaya girdim. Üzerime bedenimi kapatacak, bilekleri lastikli bir önlük giydirdi. Kafama bone, yüzüme maske, ellerime eldiven takıldı. Hiçbirini çıkarmamam gerektiğini aksi halde enfeksiyon tehlikesi olacağını belirterek bize rehberlik etti. Filiz abla, Okan amca ve ben sessizce basık tavanlı koridorda yürüdük. Bir insanın her adımı nasıl kalbine saplanan bir bıçak olurdu ki? Defne'nin sesi kulaklarımda çınlaya çınlaya hemşirenin bizi getirdiği kocaman bir camın önünde durduk. İçeriye o girdi ama biz giremedik.

Gözlerimi kırpıştırdım onu ilk gördüğümde. Kafasında ona büyük gelen bir sargı vardı ve hafif kanlıydı. Filiz abla hemen yanımda sızlanarak ağlıyordu artık. Onu Okan amca teselli ediyordu. Benim tek tesellimse karşımda kablolara bağlı yatıyordu. Hastane elbisesi o kadar büyük geliyordu ki bedenine kolları incecik kalmıştı. Kolunda tansiyon aleti vardı, göğsündeyse bir sürü renkli kablo sırıtıyordu. Yatakta küçücüktü. Atlas'ın görmemesi gereken bir görüntüydü bu ama keşke ben de görmeseydim.

Filiz abla o an aklımı okumuş gibi, "Okan çok zayıf, çok... Nasıl çıkacak buradan? Nefes alabiliyor mu ki?" diye sordu yakına yakına.

Okan amca boğuk bir sesle, "Bak kabloları var canım," diyerek kabloları gösterdi. "Kalp atışları anlık takip ediliyor. Oksijen desteği de veriyorlar. Nefes almasında bir sıkıntı yok. İyileşiyor kızımız Filiz. Yıpratma kendini yalvarırım. Allah'ın izniyle odasına çıktığında seni perişan görmesin. Kızar bak," dediğinde dudaklarımda görünmez zayıf bir gülücük oluştu.

"Şuradan çıksın hiçbir şey umurumda değil Okan, hiçbir şey. Kızımız çıksın ne olur..."

Gözlerime dayanan yaşları silemedim korkumdan. Bakabildiğim kadar baktım yatakta hafif doğrulmuş pozisyonuna. Ne yap ne et iyileş Hüma Kuşu. Ne yap ne et kalk şuradan. Daha beni neden bu denli ağır bir şeyle itham ettiğini, bana neden güvenmediğinin hesabını soracağım ama sen böyleyken kolum kanadım kırılıyor. Nasıl hesap soracağım sana? Seni bu hale getirenden bile hesap soramıyorken ben ne yapacağım söylesene? Kalk şuradan, canın yanmadan nefes al. Yine koş, hopla, zıpla, boya her yeri, azar işit ama kalk. Gözümün önünde sağlıklı ol. Küseceğim sana daha. Barışmak için benimle onlarca vişneli kek alman gerekecek ama ben sevmem vişneli kek. Olsun, sen yine de bana sevdiğin keklerden al. Sen ne seversen ben de onu severim. Dans edeceğiz hem daha. Seninle dans etmek ömrüme ömür katıyor. Hem sana hiç söylemedim ama... Motor sürmeyi öğreteceğim sana. Ben öğretmek istiyorum. Ehliyetini aldığını ve seninle gazladığımı düşlüyorum ben. Sana hiç söyleyemedim ama hayallerim vardı benim. Annem ve babam öldüğünden beri hayal kuramayan zihnim artık hayal kuruyor. Kalk şuradan, kalk... Daha yapacak çok şeyimiz var bizim, kalk. Daha kendini affettirmen lazım bana, kalk!

"Ziyaret saati bitti," diyen hemşirenin sesiyle zihnim parçalara bölündü.

Filiz abla, "Bir kere göreyim kızımı, izin verin lütfen," dediğinde hemşire ifadesiz bir şekilde başını iki yana salladı. Okan amca eşine sarılarak onu çıkışa çevirdi.

"Canımın içi yapma. Mikrop kapmasın diye her şey. Gel," diyerek önden ilerlerken ben ellerimi ovuşturarak hemşireye baktım. Sormak istediklerim vardı ve kadın bunu anlamış gibi bakışlarını bana yoğunlaştırmıştı.

"Buyurun?" dediğinde dudaklarımı ıslattım.

"Şey... Kemiklerin iyileşmesi için vitamin filan şart. Defne çok zayıf ama... Kilo almaya çalışıyordu son zamanlarda ama alamıyordu. Stres kaynaklıdır belki de. Kemikleri için... Yani kaburgalarında... Kırık varmış ya hani... Nefes almasına dedi doktor, acıtırmış ya?"

Kelimelerim birbirine dolanıp gözlerim buğulanmaya başladığında yutkundum. Kadının beni anlamadığına emindim. Ellerimi ovuşturdum panikle. Kafamı iki yana sallayıp kendimi toparlayarak tekrar sormak istediğimde hemşire Defne'ye bakıp bana döndü.

"Hasta normal kilonun altında, haklısınız. Kemiklerin kaynaşması için D vitamini ve kalsiyum çok önemli. Merak etmeyin gerekli vitamin destekleri serum aracılığı ile sağlanıyor. Bir an önce kaburgalarındaki kırıkların kaynaşması için çabalıyoruz biz de. Dünden bu yana iç kanaması olmadı ya da akciğerlerinde herhangi bir probleme rastlamadık. Hocamız ne zaman uygun görürse o zaman oksijen desteğini kesip normal odaya alacağız ama muhtemelen bu süre uzayacak. Bedeni zayıf, bağışıklığı düşük."

Anladığımı belli edercesine kafamı salladım.

"Peki," dedim kadına hemen. "Açlık... Acıkıyor mu orada?" dediğimde kadının gözleri kısıldı. Güldüğünü fark ettim ama bilmiyordum ki ben. Annemle babamı hastane köşesinde beklememiştim. Eymen'in tedavisinde de Amerika'ya gidememiştim. Bu sebeple kadına mahcup oldum. "Bilmiyorum Hemşire Hanım," dedim tüm samimiyetimle. "Gerçekten bilmiyorum ben. Kafam hiçbir şey almıyor. Size saçma sapan sorular soruyorum biliyorum ama merak ediyorum. Acıkır mı ya da serum ona iyi gelir mi?"

Kafamı öylece sallarken kadın başını salladı. Bakışları anlayış doluydu aslında. Yargılamıyordu sorumu ama ben yine de mahcubiyet hissediyordum.

"Sorularınız asla saçma sapan değil, korkmayın. Beni gülümseten kız arkadaşınıza olan düşkünlüğünüz. Hayran kaldım açıkçası. O henüz on yedi yaşında, siz de pek büyük durmuyorsunuz. Tıpta yeri yok belki ama sevgi daima iyileştirir. Ona sevginizi hissettirmekten geri durmayın. Ayrıca hastamız aç kalmaz. İhtiyacı olan su takviyesini de besin takviyesini de serumlarla karşılıyor. Vitamin değerleri de şimdilik iyi. İyileşiyor yani. Sabırla beklemeniz ve dua etmeniz lazım. Ben gün içerisinde hocamla konuşup yanına girebilmeniz için izin koparmaya çalışacağım. Bu ona da iyi gelecektir ama şimdilik..." diyerek çıkışı gösterdiğinde kafamı salladım hızla. Bu bile yangımı söndürmeye yeterdi.

"Tamam, tamam sağ olun. Ben çıkıyorum," diyerek maskemi ve bonemi çıkardım hızla. Yoğun bakımdan çıktığımda üzerimdekileri çöp kovasına gönderdim hemen. Yengem beni gördüğünde ayaklandı. Okan amcayla Filiz abla nereye gitmişti bilmiyorum ama yoklardı.

"Defne iyi mi oğlum?" diye sordu yengem hemen. Atlas bir köşede put gibi oturuyor sanki benden kötü şeyler duymaktan korkuyor gibiydi ama kulağının bende olduğuna emindim.

Onun içini bir nebze olsun rahatlatmak ümidiyle, "İyi. Durumu iyi. İç kanama olmamış, ciğerleri de iyileşiyormuş. Kemikleri de kaynasın diye hatta bir sürü vitamin takviyesi yapıyorlarmış. Ben sordum. Aç mı diye sordum hemşire güldü bile. Aç olamazmış orada. Açlığı ve susuzluğu gideriliyormuş," dedim yutkuna yutkuna. Atlas ilk o an kafasını kaldırıp Defne'ye benzeyen gözlerini bana kaldırdığında ağlamak üzere olduğunu fark ettim.

Defne'nin iyi olduğuna ikna etmek maksadıyla kafamı vakur bir tavırla salladığımda Atlas minnetle dudaklarını birbirine bastırdı ve yerinden kalktı. Hiçbir şey demeden koridorun çıkışına yürürken geriye bir tek Meriç kalmıştı. O da yanıma gelip omzuma vurduktan sonra sıktı ve Atlas'ın gittiği yöne doğru ilerledi. Herkes paramparçaydı. O an fark ettiğim tek şey Defne hepimizin kalbinde bir yere sahipti. Bir tek Nil'in kalbinde yer bulamamıştı...

🌈🌈🌈

MERİÇ CANDAR

İnsan hayatından birileri çıkıp gittiğinde kıymetini daha iyi anlıyordu. Ben annemle babamın kıymetini onlar hayatımdan henüz çıkmamışken anlamıştım. Yokluklarına bile gerek kalmamıştı çünkü onlar varken de yoklardı benim hayatımda. Onlara dair hatırladığım en diplerdeki anım yanlarında olmama rağmen bana aldırmadan ettikleri şirket kavgalarıydı. Annem beni büyütürken bile o tırnaklarıyla kazıdığı prestijinden vazgeçmemişti. Vazgeçmesini istememiştim zaten ama annem olsun istemiştim. Bir annemle babam olsun, bir ailem olsun istemiştim.

Pazarlamacıydı annem. İşinde o kadar iyiydi ki onun kadar iyisini bulamazdı koca İstanbul sanki. İşine âşıktı, mesleğini benden ve babamdan daha çok severdi. Babam anlatırdı bana. Doğacağım güne kadar iş yerindeymiş. Sancısı ofisinde tutmuş ve neyse ki hastaneye yetişebilmiş. Beni emzirirken mesela sürekli telefondan işlerini kontrol edermiş. Babam bunları bana anlatırdı ama kendisi de annemden farksızdı. Babaannemle işlere gömülür, kaç gece beni koskoca evlerde tek bırakırlardı.

Ben anneler günü geldiğinde anneme hediye almazdım. Babaanneme alırdım. Ondan önce de bana bakan dadılara alırdım. Annem ve babam bana bu zalimliği yaparken hiç gocunmamışlardı. Ben de sevgiyi hep dışarıda aramıştım. Babaannemden sonra bana o koşulsuz sevgiyi veren kızın üç gündür yoğun bakımda yatması annemle babamın zalimliğinden daha ağır basıyordu. Defne'yi yokluğunda daha çok arıyordum.

Okulun tadı tuzu yoktu. Zaten okula da Filiz abla sayesinde soruşturma açılmıştı. Twetter'da yayılan bu haber Defnelerin özel bir bilgisiymiş. O değil de... Defne bunu bana neden anlatmamıştı acaba? Üvey olduğunu, sokakta kaldığını bir dönem, istismar edildiğini... Ben neden bilmiyordum. Anlatılmazdı gerçi. Öylece anlatılacak şeyler değildi. Defne benim babaannemle yaşadığımı ben söylemeden tesadüfen öğrenmişti. Ben de ona anlatmamıştım annemle babamın beni arkalarında bırakıp yurt dışına kaçtıklarını. Anlatılmıyordu çünkü.

Okula gelmenin tam bir eziyet olduğu zamanlardı ama okula gelmek zorundaydım. Bu mesajı atan hangi şerefsizse onu bulup anasından emdiği sütü burnundan getirmem şarttı. Bunun yanı sıra Nil de vardı... Üç gün boyunca hastaneye gelmemişti, Atlas'a sormaya da çekiniyordum çünkü Atlas da hastanede yatıp kalkıyordu. Filiz abla ara sıra eve gitse de Nil'den haber alamıyordum. Açelya'ya sorsam onun da haberi yoktu. O da ulaşamıyordu yaban çiçeğine.

Gözlerimi yumup kafamdaki görüntüyü silmeye çalıştım. Nil'in kendini kaybedip Defne'yi ittirdiği o anı hatırlamamak için her şeyimi verirdim ama akıl bu, lanet gibi unutmuyordu. Kalp de lanet gibi kesmiyordu sevmeyi. Lanetti her şey, koskoca bir lanet. Nil'e karşı içimde oluşan bu sevgiyi kazımak istiyordum ama nasıl yapacaktım? Onun hakkında bilmemem gereken özel şeyleri bilirken ben nasıl kazıyacaktım onun adını? Saçlarını çekiyorlarmış, dövüyorlarmış onları... Defne ve Atlas hep Nil'i korumak istemiş. Neyin içine düşmüştük biz tam olarak? Kime kızacak kime sitem edecektim Defne'nin hali yüzünden? Ben kız kardeşimin intikamını kimden alacaktım?

Günlerden salıydı. Nil bugün de okula gelmemişti. Dün de yoktu okulda. Onu aramıştım ama hiçbir derse gelmemişti. Açelya ve İlayda endişe etseler de eve gitmeye çekiniyorlardı sanırım. Neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı çünkü. Nil'in öfkesi kimsenin karşılaşmak istemeyeceği cinstendi. Son ders zili çalınca erkekler tuvaletine girip bir süre bekledim. Nöbetçi hocalar herkesi sınıfa tıktıktan sonra ortamda bariz bir sessizlik oluştu. Kameraları umursamadan sessizce çıktım tuvaletten. Kızlar tuvaletinin kapısına vurduğumda Açelya da kapıyı aralayıp tozpembe sırt çantasıyla çıktı. Bu kızın da olayını çözemiyordum. Hiç yanıma yakışmıyordu. Zerre kadar serserilik yoktu tipinde. Üzülüyordum ona.

"Açelya derse gir gözünü seveyim kızım ya," diye söylendim elimde olmadan. Açelya sırt çantasının askısına asılıp montunun kapüşonunu çok gizli bir görevdeymişiz gibi sarı saçlarına örttü. Kameralara yakalanmak istemiyordu gerçekten de. Allah'ım sabır...

Ters ters bana baktı mavileriyle. Hiç onluk hareketler değildi.

"Girmeyeceğim derse dedim Meriç. Anlamıyor musun sen ya?" diye atar yapıyordu bir de bana. Sabır. "Yürü hadi. Ne yapıyoruz?" dedi gizemli kısık bir sesle. Bu kız beni öldürecekti.

"Öncelikle," dedim ellerimi havaya kaldırıp. "Gizli bir görevde değiliz. Asker hiç değiliz. Sadece dersi asacağız o kadar. Zamanımız kısıtlı, müdür yardımcısını oyalayacağım ben. Sen de 12. sınıfların telefon kutularını sakin sakin kurcalayacaksın. Al şunu," deyip cebimden telefonların şifresini kırmak için ayarladığım flaş belleği verdim.

Açelya parmakları titrese de aldı. Gerçekten hiç bu işlerin insanı değildi ama tutturmuştu illa yardım edeceğim diye. Ülkülerden yardım istesem daha kolay mı olurdu ne? Bilemedim.

"Tamam, peki bunu şarj giriş yerlerine yerleştireceğim sonra şifre kırılınca sosyal medya hesaplarını kurcalayacağım. Başka bir şey var mı?" diye sordu tedirgin bir tınıyla. Birlikte idarenin katına iniyorduk ama içimde huzursuzluk vardı.

"Yok, merak etme. Müdür yardımcısını oyalamak bende. Stres olma bak sakın. Önceliğimiz Android telefonlar. Apple biraz zorlar onu en sona bırakacaksın anlaştık mı?"

Açelya dudaklarını birbirine bastırarak flaş belleği avucunda sıktı ve başını salladı.

"Anlaştık. Umarım halledebilirim. Peki, anlamazlar değil mi şifrelerini kırıp telefonlarını kurcaladığımı?" dedi anlık bir duraksamayla. Başımı iki yana sallarken Açelya'yı kolundan çekiştirip ikinci katın koridorunda ilerledik.

"Yok be ne anlayacak bu salaklar? Hiçbir bok anlamazlar," dediğimde Açelya omzuma vurdu hafifçe.

"Düzgün konuş ya!" diye cırlayınca tek derdimiz bu mu dercesine ona bir bakış attım. Ona göre dertlerimiz arasında sayılırdı ağzımdan çıkanlar.

"Yürü hadi yürü, yarım saatimiz ancak var."

Açelya'yı çekiştirdiğim esnada idare katına gelmiştik. Müdürün odasını es geçerek telefonların kutulandığı müdür yardımcımız, yani Özlem'in amcası olan hocamızın odasının önüne konuşlandım. Açelya kolonun arkasında benim bile duyacağım sıklıkta nefes alırken gözlerimi devirmeden edemedim. Gözlerimi yumdum ve açtım. Allah'ım sen yardım et... Kapıya vurup hocanın gir demesini beklemeden girdiğimde bilgisayarla uğraşan Haydar hocayla gözlerimiz kesişti. Kendisi pek de sevilesi bir adam değildi ama katlanıyorduk.

"Oğlum ders saatinde ne arıyorsun burada?" dediğinde derin bir nefes aldım ve çok önemli bir mevzu varmış gibi yanına ilerledim hocanın. Masasının önüne geçtim.

"Hocam, ben size bir şey söyleyeceğim ama benden duymadınız. Yani ben size gelmedim," diye tembihledim önden. Haydar hocanın kaşları çatıldı sanki hiç çatık değilmiş gibi.

"Hayırdır Meriç? Çıkar ağzındaki baklayı," diye söylendi. İçimden besmele çekip Defne için döşedim yalanı.

"Hocam bizim sınıfta bir arama yapabilir misiniz rica etsem? Ben dersten çıktım geldim ama ne yapacağımı yemin ederim bilemedim. Dersimiz de Nurten hocamıza. Ben bazı öğrencilerin kendi aralarında konuşurken duydum..." Sıkıntıyla oflamayı da ihmal etmedim. Elimi enseme attım. "Bir uyuşturucu lafı dolanıyordu... Okul çıkışı yok edeceğimli laflar ediyorlardı. Tam olarak kimde bilmiyorum ama sınıfta sanırım birinde uyuşturucu var. Ben-"

Haydar hoca cümlemi bitirmemi beklemeden dehşetle ayağa kalkmıştı.

"Meriç ne diyorsun oğlum sen? Ne uyuşturucusu evladım? Emin misin?"

Başımı salladım hızla.

"Sadece duydum hocam. Kesin mi bilmem ama ufak bir arama yapsanız şimdi? Belki arama esnasında birinden çıkar. Son olan olaylardan sonra hocam, biraz şüphelendim açıkçası..." diye mırıldandım zorda kalmış hatta korkmuş gibi. "Gerildim ben de sınıfta böyle bir duyum alınca."

Haydar hoca sözlerimden sonra ne yapacağını şaşırmış vaziyette elini alnına bastırdı ve gözlerini odada gezdirdi.

"Sabır ver Allah'ım, sabır ver! Oğlum derdiniz ne anlamıyorum ki sizin! Gel benimle," diyerek önden fırladığında elbette onu takibe başladım.

Haydar hocayla odasından çıktığımızda kolonun arkasından bana bakan Açelya'ya göz kırptım ve başımla işaret verdim. Açelya mesajı alarak bizden sonra odaya girmeye hareketlendiğinde ben Haydar hocanın peşinden ilerliyordum. Bizim sınıfın önüne geldiğimizde adımları durdu ve bana döndü.

"Sen gir eşyalarını al çık sınıftan," diye komut verdi.

"Hocam dikkatleri çekmez miyim?" dedim bundan çekinerek. Haydar hoca gözlerini devirerek estağfurullah çekti.

"Meriç gir içeri evladım, al eşyalarını ve çık," dedikten sonra kapıya vurdu ve benden önce içeriye girdi.

Haydar hocanın gelmesiyle tüm sınıf ayaklanırken Nurten hoca bile afallamıştı. Haydar hoca Nurten hocayı dışarı kadar çağırdığında ben eşyalarımı toparladım usulca. Sınıftan birkaç kişi bana ne olduğunu sorsa da telefonlar için arama varmış deyip durumu geçiştirdim. Nasıl olsa sınıftan bir şey çıkmayacaktı. Bunların gerginliği de zerre umurumda değildi.

Haydar hocayla Nurten hocaya da şüphelerimden bahsettiğimde Haydar hoca odasında beklememi istedi yalnızca. Bu ekmeğime yağ sürmekten başka bir şey değildi. Teklifini uysal bir kedi gibi kabullenerek sırt çantamla müdür yardımcımızın odasına ilerlediğimde kolona yaslanmış halde Nil'i görmeyi beklemiyordum. Ben koridorun sağından geliyordum ama Nil sol tarafına bakıyordu. Bugün okula gelmemişti. Şu anda da sivildi zaten. Saçları ensesinde toplu olurdu genelde ama bugün açık bırakmıştı. Yüzünü hemen hemen örten koyu kahverengi saçlarından yalnızca burnunun ucunu görebiliyordum ama yine de oydu. Yaban çiçeğimdi...

Sırt çantamı tek kolumda sağlamlaştırıp yanına adımladığımda ayak seslerimi duyarak benden yana döndü ve beni gördüğünde yaslandığı kolondan ayrılarak yüzünü çevirdi. Gözlerime bir an bile bakmadı. Bir adım geri atmasıyla durdum olduğum yerde. Defne yoğun bakıma kaldırıldığından beri görmemiştim onu. Şimdi neden sivil bir halde buradaydı?

Merakıma direnemeyip, "Bir şey mi oldu?" diye sordum fakat sesimden kilometreler seziliyordu.

Gerçi bir şey olsa buraya neden gelecekti ki? Gelmezdi. Ama Nil ilk kez okulu iki gün asmıştı. Hasta olsa da okula gelen kız, dersleriyle kafayı yiyen kız ilk kez iki gün üst üste okula gelmemişti.

Nil benden yana bakmadan başını iki yana salladı ve boynuna çapraz astığı ufak çantasının kemerine sıkı sıkıya tutundu. Dilimle dudağımı ıslattım.

"İyi o zaman. Müdür yok, Haydar hoca da meşgul. Boşuna bekleme kimseyi," diyerek Açelya'ya yardıma gidecektim ki Nil'in cılız sesini işittim.

"Meriç," diye seslendi bana.

Pürüzlü sesi üç gündür konuşmuyormuş gibiydi. Arkamı dönmüşken adımı duyunca gözlerimi kapatıp açtım. Gitmek istiyordum, duran şu adımımı ileri doğru atmak ve gitmek istiyordum ama Nil bana seslendiğinde her şey bitiyordu sanki. Kalbimde adını bilmediğim bir yer Nil'in sesiyle ritim değiştiriyor, kanım kaynıyordu. Ne olursa olsun arkamı dönüp gidemiyordum bu kıza. Ne vardı ki Nil'de bu kadar? Bir şey yoktu aslında. Zalimdi, nefret doluydu. Beni sevemeyecek kadar nefret dolu bir kıza gereğinden fazla sevgi besliyordum. Nil, sevgiden anlar mıydı ki?

Adımlarımı Açelya'ya doğru ilerlettim ve odaya süzüldüm. Tek bir flaş bellek olduğundan ikimiz de aynı işi yapamazdık. Açelya beni gördüğünde korkudan üç buçuk atarak kalçası üzerine düştü.

"Sakin ol, sakin..." diye söylenerek onu koltuk altından tutup kaldırdım. Açelya yaprak gibi titriyordu. "Nil dışarıda. O budalayı da al okul bahçesinde beni bekleyin. Ne olursa olsun bir yere gitmesine izin verme Açelya," dedim kesin bir tavırla. Açelya'nın elindeki telefonu da alıp ona verdiğim görevi ben devraldım. "Hadi git. Nil'i bırakma yoksa bir daha ölsem de muhatap olmam. Ne yap ne et onu okul çıkışına kadar bahçede tut. Anladın mı?" diye sorduğumda Açelya tedirginlik içinde kafasını salladı ve hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.

12/A sınıfının telefonlarını bitirmiş olmalıydı ki 12/B sınıfına geçmişti. Henüz iki tane telefonu elden çıkardığını varsayarak yere çömeldim ve seri halde telefonların şifresini kırıp pek memnun olmasam da Twetter hesaplarına girdim. Milletin pek Twitter hesabı yoktu. Bu haber de Twitter'da yazılmış ama esas yayılma alanı WhatsApp grupları ve Instagram olmuştu.

Bir süre sonra telefonumun alarmının çalmasıyla son dersin bitmesine son beş dakika kaldığını anladım ve 12/B'nin telefon kutusunu kapatıp siyah koltuğa oturdum. Terlediğimi hissediyordum. Sanki hiçbir iş karıştırmamış gibi flaş belleği cebime atarken telefonumu aldım elime. Açelya'nın numarasını bulup mesaj attım hızlıca.

"Ne durumdasınız?"

"Gitmedi değil mi bir yere?"

Açelya anında çevrimiçi olup yazmaya başladı.

Açelya: Bahçede oturuyoruz.

Açelya: Gitmedi ama çok durgun.

Açelya: Sen bir şey bulabildin mi?

Açelya: Zilin çalmasına çok az kaldı.

"Hayır, bulamadım. 12/B temiz. Şimdilik."

"Sen? 12/A'dan bir şey çıktı mı?"

Açelya: Hayır, 12/A da temiz. Sayısalcıların işi değil belli ki.

Açelya: Yarın devam ederiz.

Açelya: Müdür yardımcısına ne diyeceksin peki?

"Önce bir yarın olsun da Açelya."

"Sen de bu kadar korkacaksan bak hiç bulaşma."

"Ben tek başıma da halledebilirim."

Açelya: Kendi rızamla sana yardım etmek istiyorum.

Açelya: Etik açıdan iyi bir şey değil ama Defne için bir şey yapmak istiyorum.

Açelya: Hem biraz ürkek görünebilirim ama sen gelene kadar halledebiliyordum.

Açelya: Lütfen beni saf dışı bırakma Meriç. Kabul et. İşine yarıyorum.

"Peki, tamam."

"Ama kendini mecbur hissetme."

"Defne uyandığında bu iyiliğin karşısında saatlerce ağlayacak."

"Hazırlan derim."

Açelya: Uyansın da ağlasa da olur Meriç.

Açelya: Ne zaman geleceksin sen?

Açelya: Nil beni geriyor.

Açelya: Hiç konuşmuyor, daha önce hiç böyle olmamıştı.

"Tut sen onu, ortak."

"Tut ben yapacağımı biliyorum."

Açelya: Ne demek o?

Açelya: Ne yapacaksın ki?

"Hastaneye gideceğiz birlikte. Korkma."

Mesajı attığımda zilin çalmasıyla telefonumu kapatıp gergin bir şekilde nefesimi verdim. Birkaç saniye sonra da odayı sınıf başkanları doldururken beni gören şoka uğruyordu. Sınıf başkanları gelip telefonları aldıkça ben Haydar hocayı görmeyi umuyordum ama adam gelmiyordu. Saatin de geçtiğini düşünerek yerimden kalktım. Benim öğrencilik mesaim de bir yere kadardı. Daha fazla burada durmak istemeyip öğrenci kalabalığı arasında bahçeye indim. Gözlerim etrafta dolandı. Nil'i ve Açelya'yı basketbol sahasının oradaki banklarda gördüğümde hızlı adımlarımı onlara yönelttim. Açelya beni görür görmez farkındalıkla dikeldi. Nil de onun sayesinde beni fark etti ama yüzünde en ufak bir mimik dahi oynamadı. Başını başka yöne çevirip bomboş gözlerle dağılan öğrencileri izlerken ben saniyeler sonra dibinde durdum.

Açelya'ya bakıp, "Eyvallah ortak," dediğimde Açelya ona ortak dememe utangaç bir tebessümle karşılık vermişti.

"Ne demek ortak," dedi gülüşü yüzüne yayılırken. "Yarın görüşürüz," diyerek yanımızdan ayrıldığında Nil'in bileğinden kavradım ve onun nazlanmasını, öfkelenmesini umursamadan kalabalığın arasına daldırdım.

Tek kelime etmedi. Ben nereye sürüklersem adımlarıma koşar adım yetişmeye çalıştı ama yine de arkamda kalıyordu, ben onu çekiştiriyordum. Bu uysallığının ve sakinliğinin sebebini düşünsem de aklıma bir şey gelmiyordu. Suçluluk psikolojisi desem değildi. Nil hiç suçluluk psikolojisine girecek gibi değildi bu yüzden bu ihtimali eledim ama elimde hiçbir şey kalmadı. Bilemedim sakinliğinin sebebini. Sadece onunla konuşacaktım ve direkt soracaktım. Hak etmişti çoktan bunu.

Bugün okula motorla gelmiştim. Hocaların arabalarını koyduğu ufak otoparktaydı Ninja. Bazıları da havalar güzelleşince bisikletle geldiğinden öğrenciler için de yer yapılmıştı. Ninja'nın yanına geldiğimde bileğini bırakmadan önce önüme getirdim onu. Motorla kendi aramda sıkıştırdım ama çok yaklaşmadım. Defne için her zaman sakladığım kaskı çıkarıp Nil'e sormadan kafasından geçirdim. Elleri itiraz etmek için kalkacak gibi oldu ama bileğinden tutup indirdim ve tek kelime etmeden kaskı sıkıca bağladım. Sonra kendi kaskımı takıp koltuk altlarından tuttuğum gibi zayıf bedenini motorun arkasına oturttum.

Nil boğuk bir sesle, "Meriç bir-" diyecekti ki motora bindim ve arkamda kalan kollarını emrivaki bir şekilde belime sardım.

"Tutun, düşersen hiç karışmam," dedim ve motoru çalıştırıp okuldan ayrıldım.

Kalabalıktan sıyrıldığımızda gazı biraz daha verip anayola çıktım. Nil varla yok arası belimden tutunuyordu ama Defne gibi yaslanmıyordu. Defne olsaydı daha da hızlanmamı isterdi fakat Nil tepkisizdi. Hızdan korkacağını düşünerek Defne'yle olduğu gibi gazlamadım hiç. Ara sıra aynalardan kontrol ediyordum ama başı dikti. Çevresine bakınıyordu muhtemelen. Kalbim ne adi organdı böyle. Nil arkamda oturuyor, benimle itiraz etmeden geliyor diye seviniyordum ama Defne'yi ittirişi aklıma geldikçe birisi bıçak saplıyordu göğsüme. Nefes alamıyordum resmen.

Yol boyu böyle geçti. Defne'yle gizli kapaklı resimler çizdiğimiz birçok izbe, tehlikeli olmayan yerler vardı. Önce ben gider kolaçan ederdim. Eğer güvenliyse Defne'yi de kapıp getirirdim mutlaka. İstanbul'da sahilin sesini duyduğumuz ama sahilden uzakta sayılabilecek terk edilmiş bir bölge vardı. Pek kimse gelmezdi buraya. Ben de motoru oraya çekip indim. Nil'i nasıl bindirdiysem düşmesin diye yine kucakladım ve ağzını açmasına izin vermeden yere indirdim.

Defne ilk zamanlarında epey kısaydı. Binerken motorun öteki tarafından kafası üstü düşüyordu ve gülmesi geçene kadar da binemiyordu motora. Sonra boyu biraz daha uzadığında kendi kendine motora binme yöntemleri buldu. Önce ben binerdim o da omuzlarımdan tutunup yıldız gibi yükselir ve arkamdaki yerini alırdı. Ama Nil daha önce motora binmemişti. Bocalayacağına ve Ninja'nın ona fazlaca büyük geleceğine emindim. Yol boyu dimdik durmasından belliydi zaten acemisi olduğu.

Kaskımı çıkarıp motorun bagajından yanımda hep taşıdığım sprey boyalarımı alırken Nil'in omzuma dokunmasıyla bagajı kapattım. Yönümü ona çevirdiğimde eliyle çenesinin altındaki kemerle oynuyordu.

Boğuk bir sesle, "Çıkaramıyorum bunu," deyince ifadesiz bir şekilde çenesini kaldırıp kemeri pratik bir şekilde çözdüm.

Nil nefes alamıyormuş gibi kaskı bir anda çıkarınca düz saçları da elektriklendi ve havada uçuştu. Defne'nin de sırf ona benzememek için dalgalandırdığı saçları elektriklenince alışkanlıkla ben indirirdim. Öyle bir şey yaptım yine. Öğrenilmiş davranış gibi bir şeydi bu sanırım. Nil'in saçlarını elimle yatıştırdığımda ela gözleriyle gözlerim kesişti ama Nil bir saniyeden daha fazla bakmadı bana ve bakışlarını göğsüme indirdi anında. Göz devirip saçmalamamaya çalıştım. Kalbim ve aklımla öyle çetin bir sınava girmiştim ki can sıkıntısıyla ağzı büzgülü torbamı alıp duvarıma ilerledim. Her yerde benim ve Defne'nin resimleri vardı. Nil ilk kez görecekti sanırım.

Midemdeki heyecanlı kasılmaların yanını kalbimdeki acı alırken spreylerimi yere bırakıp çantadan boşalttım. Elime aldım bir tanesini. Kafamda hiçbir şey yoktu. Ne eserse saçma sapan çizecektim. Defne'yle böyle ilerliyorduk daha çok. Kafamıza ne eserse, nasıl duygulara sahipsek o an öyle çizer dururduk. Bazen beceremezdik bazense sanat eseri çıkarırdık. Defne'nin beceremediği hiçbir şey olmamıştı ama.

"Burası neresi?" dedi Nil kısık bir sesle. "Neden getirdin beni buraya?"

Ona aldırmadan spreyle boyalı duvara yeni desenler çizmeye çalıştım. Cevap vermedim. Birazcık cevap alamamanın ne demek olduğunu bilsin istedim. Herkes Nil'e bir şey diyordu ama o zerre kadar anlamıyordu, cevap vermiyordu sorulara.

Çok dayanamadı. Sesi biraz daha yakınımdan geliyordu artık.

"Meriç! Niye getirdin beni buraya?" diye diretti sorusunu ama ben uzanabildiğim yere kadar uzanıp spreyle grafiti yapmaya devam ettim. Sürdü biraz. Nil başka soru sormadı. Ben de o sessizleşince sprey kutularından çıkan tok sesle grafitime devam ettim.

Elim ağrıyordu ilk kez. Defne'yle bir şeyler çizip boyarken sonsuza dek sürecekmiş gibi olurdu. Yorulduğum tek günü hatırlamıyordum ama onun şu anda kaburgasında iki kırıkla, kafasında kocaman bir bandajla yoğun bakımda nefes almaya çalışması yoruyordu beni. Aldığım nefes beni tüketiyordu. Bunu üç yıldır sevdiğim kızın yapması canımı daha çok yakıyordu. Nefes aldıkça yoruluyordum. En sonunda grafiti yapmak eziyete dönüşünce kolumu indirip nefretle spreyi yere fırlattım. Arkama döndüğümde Nil'i yerde bağdaş kurup otururken bulmayı beklemiyordum. Sprey kutusunun metalik yankısıyla irkilerek kafasını kaldırdığında görmeyi beklediğim son şeyi gördüm. Gözyaşı... Defne'nin resmi başında gözyaşı mı döküyordu bir de utanmadan?

Ona doğru yürüdüm biraz. Defne'nin çizdiği resme baktım. Sık sık deniz ve balık çizerdi. Yine öyle bir şey çizmişti. Bu çizdiği resmi de çekip sosyal medya hesabımda paylaşmıştım. O günü anımsadığımda boğazımda yakıcı bir taş oluştu. Meteor gibiydi. Yakıyordu, konuşturmuyordu, konuşsam ağlatırdı beni.

"Nil sen neye bu kadar öfkelisin?" diye sordum pat diye.

Sesim titremedi bile. Dümdüz sordum, dayanamadım. Nil kafasını kaldırıp bana baktı ve ilk kez uzun sürdü bakışı. Ela gözleriyle, burnunun şekliyle, tenindeki ufak tefek sivilcelerle bile Defne'nin kopyası gibiydi ama onu ayırt edebiliyordum. Gözlerinden geçen o duygu, etrafına yaydığı o soğuk havasıyla, saçlarının güzel kokusuyla, ses tonuyla ben onu ayırt edebiliyordum. Tıpkı Cihangir gibi. O da Defne'yi ayırt edebiliyordu, saçlarından muhtemelen.

Gözlerimi kapatıp açtım içimdeki kırgınlık harlanırken.

"Zerre kadar umurumda değil biliyor musun? Depremmiş, sokak çocuğu filanmış, yoklukmuş, varlıkmış, geçmiş bilmem ne... Zerre kadar da umurumda değil! Siker atarım hepsini ama sen neden bu kadar öfkelisin? Defne'yi neden suçluyorsun? Ne istiyorsun, ne?" diye bağırdım son noktaya dayanırken.

İnsan buraya bir kere geldi mi bir daha inemiyormuş. Karşımdakinin benim sevdiğim, hoşlandığım yaban çiçeğim olduğunu biliyordum ama kırgınlığımı ve kızgınlığımı geçirmiyordu bu. Ağlaması bile.

"Benim de annem babam yok ulan! Varken yok hem de. Yanıma gelmezler, sormazlar, kaç yaşındayım onu bile bilmezler lan! İkisi de siktir oldu gitti cehennemin dibine! Acırız size diye mi korktun, ne oldu? Defne'yi neden bu kadar suçladın Nil? Kardeşin lan o senin, çıldıracağım artık!" Sertçe yüzümü sıvazladım. İçim sıkışıyordu. "Düşündükçe, hatırladıkça kafayı yedirtiyorsun bana! Defne kanından canından kardeşin senin. Yaptıysa bir hata o da küçüktü lan, o da küçüktü! Bilerek mi yaptı sanki?"

"Yaşamadığın tek bir saniyesi için bile sakın bana öfkeni kusma Meriç, nefretim ağır gelir sana," dedi Nil ağlasa da mesafeli bir sesle. Bu beni daha çok çıldırtırken yere diz çöküp kollarından tuttum ve bedenini sarstım.

"Defne kollarımın arasından kaydı, kafasını çarpa çarpa yere düştü, kan içinde kaldı, kaburgaları kırık ve nefes aldıkça canı yanıyor. Yanmasın diye de üç gündür yoğun bakımda. Benim sana kustuğum öfke değil. Kırgınım lan ben sana. Umurunda değil ama kırgınım sana Nil. Defne benim kız kardeşim çünkü. Sevdiğim kızın kalkıp da benim kardeşime... Bunu yapması... Sığamıyorum lan hiçbir yere neyini anlamıyorsun? Ha? Acıysa acı, geçmişse geçmiş. Arkanda bıraksana hepimiz gibi. Arkanda bırakmazsan yaşanır mı lan hayat? Yaşanmaz!" diye üstüne basa basa konuştum.

Nil titreyerek kafasını iki yana salladı. Ağlamamak için kendini sıkıyor, parmaklarını dizine bastırıyordu ama akıyordu gözyaşları sicim sicim.

"Sen beni sevmiyorsun Meriç. Sen seni sevmeyen tek insan olduğum için takıntılısın bana. Sana karşılık verirsem eğer huyun da suyun da değişir, beni elde etmi-"

"Ağzından çıkanı kulağın duysun," dedim ağır ağır yutkunduktan sonra. Gözlerimi kapatıp sabırla araladım. Kollarından tutuyordum hala sımsıkı. Gözlerime bakmayan kız gözlerime bakıyordu. "Benim kalbimin yüzüne dönüp bir kere bile bakmadın. Yüzüne bakmadığın hislerim hakkında çok şey biliyormuş gibi konuşma, kalbini kırarım Nil. Kendimi nasıl frenlediğimden haberin bile yok. Üç gündür Defne yoğun bakımda ama ben seni de düşünüyorum. Okula neden gelmedi bu kız diye düşünüyorum. Malım ya ben, salağım!"

Hangi cümleme takıldıysa Nil'in yüzü buruştu birdenbire. Mesafeli yanı ilk kez silinir gibi oldu ve gözlerinden geçen birkaç duyguyu görebildim. Burnunu çekerek kafasını sağa çevirdi ve bir boşluğa bakıp birkaç saniye soluklandı.

Kollarını bıraktığımda Nil benden yana dönmeden, "Hepsi benim yüzümden," dedi. Burnunu çekti sonra ve omuzları çöktü. "Defne cevap bile vermedi adama. Be-ben donmak üzereydim. Uy-uykum gelmişti Meriç. Ölü-ölümün ne demek olduğunu bile bil-bilmiyordum ben. Annem... Annemler gelecek sanıyordum. Ölümün ne demek olduğunu bilen bir tek Defne'ydi. O biliyordu bir tek annemlerin artık gelmeyeceğini."

Dudaklarından dökülen parça parça sızlanmalarla gözlerinden yaşlar döküldüğünde yere çöktüm. Boğazımdaki yangını yuttum ama fayda etmedi. Nil bana ilk kez bir şeyini anlatıyordu. İlk kez... Ne oluyordu? Onu sımsıkı tutan kollarım gevşedi ama tutmayı bırakmadım. Bıraksam yüksekten düşecek gibiydi.

"Sıcak bir yatak demişti, çok açtım... Şe-şeker uzattı. Bi-bir daha tatlı şeyleri yiyemedim. Arabayı hatırlıyorum. Sıcacıktı biliyor musun? Ka-kâbusumuz başlamadan önceki o son sıcaklığı... Sıcaklığı hatırlıyorum. O karanlığa gittiğimizde o ölümcül so-soğuk tekrar buldu bizi. Be-ben de adama yatak dediğimde... İlk... İlk..."

"Tamam," dedim ansızın nefes alamıyormuş gibi olunca.

Kafamda durmadan canlanan milyonlarca sahnenin içinden koşarak çıkmak umuduyla Nil'i kendime çekip sarıldım. Ne düşünür ne yapar bilemedim. Beni itse de hiçbir şey diyemezdim. Sadece sarıldım ona. Kalbim dörtnala koşuyordu düşündükçe. Keşke birisi kafamı gövdemden ayırsaydı da duymasaydım, bilmeseydim.

"Anlatma, yalvarırım..." desem de Nil'in hıçkırıkları arttı. Anlatma ben düşünmek istemiyorum bunları. Çok ağır bunlar, kıyamıyorum lan hiçbirinize.

"İlk dayağı ben yedim. Bu-burnum kırıldı sandım ama kanat-kanatmıştı. Sonra... Sonra..."

"Nil, sus!" diye inledim birisi benim kemiklerimi kırmış gibi acı içinde. "Sus! Yalvarırım anlatma! Sus dayanamıyorum!"

"Neva... Neva vardı. Küçüğümüzdü. En... En küçüğümüzdü. Dör-dört yaşındaydı Meriç. İki yaşındayken... Ge-geldi o da o karanlığa. Defne'nin kaçtığı gün o adam öldürdü onu!"

Nil'in hıçkırıkları dayanılmaz bir boyut alırken her seferinde kollarım arasında kaybolan bedenini daha sıkı sarıyordum. Kafayı yiyecektim. Sus diyordum susmuyordu. Durmadan susması için sayıklıyordum ama susmuyordu.

"Defne kaçınca Neva'yı öldürdü. Küçücüktü. Be-ben bakıyordum ona, be-ben büyütmüştüm. Defne kaçtı, gelmedi. Bi-bizi bıraktı sandım. O bizi kurtardı ama. At-Atlas haklıydı. O da sekiz yaşındaydı am-ama en cesu-cesurumuz oydu. Ama Neva da öldü Meriç. Anne-annesini bulacaktık Meriç! Ka-kafasını par-parçaladılar. Küçücüktü o! Ka-kafamdan hiç gi-gitmiyor çığlıkları Meriç, niye gitmiyor? Kafamın içinden niye çıkmıyor?" diye çığlık çığlığa kollarımda acı içinde kıvranarak ağlarken gözlerimi sımsıkı kapattım.

Ben bu acıyı taşıyamazdım o nasıl taşımıştı bunca yıl? Neva diyordu, iki yaşından dört yaşına kadar baktığını söylüyordu, gözleri önünde öldürüldüğünü söylüyordu... Nil sen bana neler anlatıyorsun yaban çiçeğim, hmm? Sen nasıl bir derdin içindesin? Sen nasıl bir kâbusun içinden çıkamadın onca yıl anlamıyorum ben? Neden anlamıyorum? Onu en iyi benim anlamam gerekmez mi? Ben neden gerekirse canımı vereceğim kızı anlamıyorum? Nasıl iyi geleceğimi neden bilmiyorum?

Nil bir müddet sonra anlamsız kelimeler bağırmaya başladığında babaannemin beni küçükken öfke krizlerim sırasında sakinleştirdiği zamanlarda yaptığı hareket geldi aklıma. Korktum ama denemek istedim. Nil'in saçlarına dokundum. İrkildi başta. Kollarımdan sıyrılmak için debelenirken saçlarını okşadığımı anladığında duruldu. Defne'nin resmi üzerinde birbirimize hiç olmadığımız bir yakınlıkta sarmaş dolaşken Nil saatlerce ağladı kollarımda. İçinden ne var ne yoksa kustu Defne'yle benim içimizi döktüğümü yere. Onun da bir anısı oldu artık burada. Belki de Defne'yle aralarındaki ilk düğümü attık burada.

Hava iyice kararmaya başladığında Nil'in başı dizlerimdeydi artık. Ben yere bağdaş kurmuş otururken bir müddet sonra dizleri üzerinde duracak dermanı kalmayınca onu sessizce dizime yatırmış, altına da montumu sermiştim. Hava buz gibiydi ama ben bir an bile üşümüyordum. İçim koca bir yangın yeriydi ve her geçen saniyede birisi körüklüyordu. Nil değildi bu kez. Nil ondan beklemediğim büyük bir sakinlikle dizime koyduğu başını son yarım saattir milim bile kıpırdatmadan gözleri kapalı duruyordu. Uyumadığına emindim. Uyku problemleri vardı. O söylemese de ben gözlerinin altındaki koyuluktan anlardım. Vardı bir şeyler. Uyuyamıyordu, sebebi belki de kendini bu denli delicesine suçladığındandı. Eğer o hastanede anlattığı gibi uykusu bastırmasaydı ve adamın sıcak yatak teklifine cevap vermeseydi belki de bunlar yaşanmazdı, gitmezlerdi, kanmazlardı o şerefsize ama altı yaşındalardı be. Sadece altı yaşındalardı. En suçsuz, en savunmasız, en günahsız oldukları yaş.

Telefonum yerde titremeye başladığında elime aldım hemen. Bir elim Nil'in omzunu sıvazlıyordu ara sıra. Saçlarına dokunmuyordum artık. Çok hoşlanmadığı elimin altından kaçışından belliydi. Kıyamadım ona daha fazla. Zorlamak da istemedim çünkü Nil kendini aşıyordu. Kendini hapsettiği o hapishanenin demirlerini zorluyordu bu kez ve ben ilk kez buna şahit olabiliyordum.

Telefonun ekranına baktığımda Cihangir'in aradığını gördüm. Elimi Nil'in omzundan çekip telefona cevap verdim hızla.

Tek solukta, "Defne iyi mi?" dediğimde Nil'in bedeninin gerildiğini hissettim.

Cihangir heyecanla nefesini verip, "Normal odaya aldılar az önce. Uyanmadı ama solunum desteğini kestiler. Haber ver demiştin," deyince ben de büyük bir nefes verdim.

"Eyvallah kardeşim, çok şükür. Peki doktor bir şey dedi mi? Ne zaman çıkacak hastaneden? Kırıkları ne âlemde?" dediğimde Nil az da olsa gevşedi ama bırakmadı kendini, rahatlamadı tam anlamıyla

"Şimdilik bir şey demediler, kırıkların kaynaması zaman alır dedi. Uyanmasını bekleyeceğiz şimdilik ama en azından onu görebiliyoruz. Uğra dilediğin zaman."

"Tamam, ben ilk fırsatta geleceğim. Şimdi biraz işim var, kapatıyorum," deyip telefonu kapattığımda Nil'e döndüm yüzümü. Sokak lambalarının aydınlattığı kadarıyla yüzünü görüyordum. Sessiz sessiz ağlıyordu yine. Çıt ses çıkarmıyordu ama ağlıyordu. Gözünü bile kırpmıyordu her nereye bakıyorsa.

"Defne'yi normal odaya almışlar. Solunum desteğini kesmişler. Artık istediğimiz zaman gidip görebilirmişiz," dediğimde Nil'in hıçkırıklarını işittim tekrardan. Sonra elini yüzüne kapatıp kalktı. Montumu bana verdi ve sendeleyerek ayakları üzerinde durdu. Ben de onunla birlikte panikle kalktığımda yanaklarındaki gözyaşlarını sildi hızlıca.

"Ben giderim eve, gelme peşimden," diyerek koşar adımlarla uzaklaştı.

Hiçbir şey yapamadım arkasından bakarken. Yeterince uzaklaştığında ama gözden kaybolmadığında motoruma atlayıp eve varana kadar onu takip ettim. Güvenli bir şekilde apartmana girdiğinde evlerinin önündeki kaldırıma çöktüm. Nil'in odası olduğuna emin olduğum pencerenin altına sindim. Ne uykum geldi ne de gözlerim kapandı. Kalbim kırıldıkça battı, kanadı, acıdı ve ben tüm bunları sabaha kadar hissettim.

🌈🌈🌈

DEFNE HÜMA SUNGUR

En sevdiğim kitap Şeker Portakalı kitabıydı. İlk okuduğumda beni delicesine etkilemişti. Etkisinden uzun süre çıkamamıştım. Zeze'nin ailesi çok fakirdi, babası işsizdi. Kardeşleri vardı ama kardeşleri de onu pek sevmiyordu. Tıpkı Nil'in beni sevmemesi gibi. Şeker Portakalı'nı o kadar fazla okumuş ve hikâyesini o kadar iyi ezberlemiştim ki Zeze'nin babasını mutlu etmek için iyi niyetle şarkı söylediği bir yer vardı. Çok iyi hatırlıyorum o yeri. Babası acımasızca dövüyordu çocuğu. En zor okuduğum bölümdü. Durup sürekli nefeslendiğim, beni en fazla tetikleyen sahneydi. Sonra Zeze hep bir kurtuluş gibi Portuga'yla bir yerlere gidiyordu. Onun arabasıyla eğleniyorlardı.

Ne tuhaftı benim Portuga'm yoktu.

Meriç'ti belki ama ben Meriç'e söylememiştim hiç. Sonra Cihangir'le tanışınca anlamıştım. Ben Portuga'm olarak Cihangir'i seçmiştim. Ama ben hiç Zeze kadar zeki ve masum bir çocuk olmamıştım. Cihangir'i suçlamıştım. Çok iyi hatırlıyorum. Hafızamda kesik kesik anılar vardı. En belirgin hatırladığım şey danstı. Dans ediyorduk okulda. Çok güzeldi, çok masalsıydı. Cihangir'in belimi kavradığında kalbimin ritmi değişiyordu ama canım neden yanıyordu? Sonra tuhaf bir farkındalıkla oteli anımsıyordum. Parlak avize gözümü alıyordu her seferinde. Boğuk sesler duyuyordum. Neredeydim ben?

Cihangir'in sesinin arkasında Nisanur'un sesi geliyordu. Midem bulanıyordu. Başım çatlıyordu sanki. Birisi kafama baltayla vurmuş da kan kaybediyormuşum gibi sert ve dayanılmaz bir acıydı. Susturmak istediğim bir gürültü vardı zihnimin içinde fakat o gürültüye sebep olan şeyi bulamıyordum. Gözlerimi sıktım istemsizce. Baş ağrım artınca dudaklarımdan yakıcı bir nefes verdim. Sonra ekrandaki yazıyı okuduğumu, yazıda yazılanlar geldi aklıma.

Beni kurtaracak bir Gloria yoktu.

Atlas da değildi Gloria. Sonra gözyaşlarım, gece gece bindiğim taksi, annemle olan konuşmam aklıma geliyordu. Sonra da Nil'in dehşet saçan gözlerini hatırlıyordum. Ürperiyordum, saklanmak istiyordum, kalbim ağrıyordu. Sonrası acıdan başka bir şey değildi. Korkuyordum. Başım dönüyordu. Karanlıktı her yer. Bedenimi hissettiğimde parmaklarımı hareket ettirmeye çalıştım ama bir şey göğsüme öyle bir battı ki dudaklarımdan acılı iniltiler peş peşe düştü.

"Kızım..." diyen annemin şefkatli sesini işittiğimde kaşlarım çatıldı.

Göz kapaklarımı zorlayarak açtığımda gördüğüm ilk şey annemin yüzü oldu. Kısık aralamıştım gözlerimi, hafif bulanık görüyordum ama görüyordum. Sisli bir görüntü vardı. Annem karşımdaydı, sağ elimi kavramış tutuyordu. Gözlerimin içine bakıyordu lakin huzursuzluğum öyle çoktu ki düz bir yol arıyordum çaresizce. Yoktu öyle bir yol...

Dudaklarımı zorla hareket ettirip, "Anne?" diye sızladığımda annem ağlar gibi güldü. Sesim bana katbekat yabancıydı. Senelerdir konuşmamış gibiydim.

Annem tuttuğu elimi sıkarken, "Buradayım bebeğim. Korkma, yanındayım. İyisin. Hiçbir şeyin yok. Nasıl hissediyorsun kendini?" dediğinde nefes aldım birden. Aldığım nefes o kadar canımı yaktı ki gözlerimi yumdum acı içinde.

"Ca-canım... Ca-canım..." dedim ama devamı gelmedi. Annem yanağıma uzandı, sıcacık elleri üşüyen tenime dokundu. Yabancısı değildim bu acının ama her seferinde ilk kez olmuş gibi acıyordu işte.

"Geçecek bir tanem. Yavaş nefes al, geçecek. Kaburgalarında kırıklar var, dikkatli ol," dediğinde kalbimdeki ritim korkuyla hızlandı. Kırık mı? Kaburgalarım mı kırıktı? Nasıl oluyordu?

Panikle doğrulmak istesem de olmadı. Kıpırdayamıyordum yerimden. Beni yatağa zincirlememişlerdi ama sanki zincirlenmiş gibi yerimden kıpırdayamıyordum ve nefes aldıkça canım yanıyordu.

"Babanı çağıracağım Defne. Hareketsiz dur kızım," diyerek ayaklandı annem telaşla.

Varla yok arası gittiğini gördüğümde bir şey diyecek oldum ama nefes almak öylesine ıstırap veriyordu ki bedenime ağzımı kapattım. Nefes almamak elimde olsaydı solunumumu durdurmak isterdim. Göğsüme her nefes alışımda bir şeyler batıyordu. Bedenimi kütletsem bir şeyler yerine oturacak gibi hissediyordum lakin dermanım yoktu. Kaburgalarımın kırık olduğu gerçeği zihnimi tarumar ediyordu. Nasıl kırılmış kemiklerim? Çok mu darbe almıştım merdivenlerden düşerken? Ne olmuştu? Kaç gündür uyuyordum hem?

Ben binlerce şeyi aynı anda düşünürken odaya birden fazla kişi girdi. Babam, annem, doktor, hemşire ve Cihangir girdi. Onu görmeyi beklemediğimden kaşlarım çatıldı ve gözlerimi kırpıştırdım sersem bir ifadeyle. Burada ne arıyordu? Sırası mıydı şimdi?

"Evettt!" diye coşkuyla bana yaklaştı Doktor. Sanki her şey yolundaymış, hiçbir şey olmamış gibi. Hâlbuki çok şey olmuştu. "Günaydın Defne. Nasılsın bakalım? Hepimizi çok korkuttun kızım."

Gözlerimle doktoru zar zor takip ettim. Bana yaklaşıp gözlerime ışık tuttu. Her ne işe yarıyorsa bu gereksiz hareketi yapıp alnımdaki ağırlığa dokundu. Onun dokunmasıyla dudaklarımdan bir inilti firar etti ve gözlerim yaşardı.

"Tamam..." dedi sakinleştirmek ister gibi. "Acıdığını biliyorum. Hemşire hanım sana güzel bir ağrı kesici yapacak şimdi."

"Nefes..." dedim boğazımı yakan bir sesle. "Canım yanıyor," dediğimde doktor yüzüme doğru eğildi ve gülümsedi. Beni rahatlatması mı gerekiyordu emin değildim.

"Bir süre yaşayacaksın bu ağrıyı ama elimizden geldiğince hafifleteceğiz Defne. Dişini sıkman gerek," dediğinde gözlerimi kırpıştırıp gözyaşlarımı serbest bıraktım. Nefes almak filan istemiyordum. Canım çok yanıyordu. Kaburgalarım batıyordu. Bu hissi yaşamak istemiyordum tekrardan. Bu kadar acıyı bedenim kaldıramazdı artık.

Doktor bana bir şeyler anlatarak kafamdaki yaraya pansuman yaparken annem sımsıkı elimden tutuyordu ama canımın acısı azalmıyordu. Sicim sicim dökülüyordu gözyaşlarım şakaklarıma. Ben sessiz sessiz ağlarken doktor işlerini bitirip babama dönmüştü. Başımdaki gölgeler bir bir azaldığında nemli gözlerimi araladım. Doktor babamla dışarı çıkıyordu. Onların gidişiyle öteki yanıma Cihangir oturmuştu ama bana dokunmamıştı bile. Sedyeden tutunarak başı önde eğik duruyordu ve neden böyle durduğunu bilmiyordum. İçim acıyordu sadece. Yaşananlardan ötürü kalbim kavruluyordu. Nefret ediyordum her şeyden.

Kalbim kırılmazdı benim eskiden. Kalbim paramparçaydı şimdi. Yaşananlar kafamda durmadan başa sararken kalbim her seferinde ilkmiş gibi kırılıyor, paramparça oluyordu. Atlas'ı merak ediyordum annem ve babam yanımdayken. Kimseye soramıyordum ama... Bir o yoktu sanki. Neden yoktu tahmin edebiliyordum. Muhtemelen Nil nehrini avutmaya gitmişti. Şaşırtıcı bir şekilde annemle babam yanımdaydı ama. Beni bırakmamışlardı. Ben babam gider sanıyordum ama o da buradaydı, bir an bile başımdan ayrılmamıştı.

Ben ağrı kesicinin verdiği rahatlama hissiyle yarı uyur vaziyette yatakta yatarken ilk katı gıdamı öğlen saatlerinde yemiştim. Annem özenerek bana biraz çorba içirmiş ve pilav yedirmişti ama hepsini bitirememiştim. Sonra Nalan yenge gelmişti öğleden sonra. Beni güldürmek için biraz çabalamış ama güldüğümde bile canım yandığından bu da faydasız olmuştu. Annemi alıp çıktığı bir süre zarfında odada yalnız kalmıştım. Gözlerim kendiliğinden kapanmıştı ama sesleri duyabiliyordum. Odaya birisi girdiğinde adım seslerinin sessizliğinden Atlas olduğunu ummuştum ama burnuma dolan kokuyla Cihangir olduğunu anladım.

Dağlansam bu kadar acımazdı canım.

Bana narin bir çiçeğe dokunur gibi, "Defne..." diye seslendiğinde tepki vermek istesem de öyle bitkindim ki tepki veremedim. Gözlerimi bile kırpıştıramadım. Cihangir öylece gelip sedyenin arasından sol elimi kavradı. Elleri ne güzel sıcacıktı ama bu bana tuhaf hissettirdi. Sanki bir şeyler kopmuştu içimde bize dair.

"Uyu. Uyursan acıların geçer Hüma Kuşu. Uyursan kırık kanatların iyileşir. Uyursan her şey geçer."

Gerçekten geçer mi Yusufçuk Kuşu? Sen bunun üstesinden gelebilir misin? Ben bu kadar paramparçayken sen beni sevebilir misin? Dört bir yana dağıldım ben yıllardır, toparlanamam.

"Meriç her kim yaptıysa araştırıyor. Açelya bile yardım ediyor ona biliyor musun? Hiç beklemezdik ama Meriç bile şoklarda. Bugün belki ziyaretine gelebilir. Okulun dağılmasına bir saatten az kaldı," dedi hüzünle.

Elimin üzerini okşarken sıcaklığı bana Aydın'ı anımsattı. Kaçtığım gün zihnimde tekerrür ederken ilk kez güç bulup kıpırdadım. Cihangir'in eli irkildi. O çocuk kalbim onun elini sımsıkı tutmak, sonsuz bir güvenle sarmalamak istedi ama körpeydi kalbim. On yedi yaşındaydı henüz. Altı yaşından beri kâh Nil tarafından kâh yabancı insanlar tarafından güven denen şey yerle yeksan edilmişti. Acısı ise on dokuz yaşındaki bir delikanlıdan çıkıyordu.

Cihangir özlem dolu bir sesle, "Defne?" diye tekrar bana seslendiğinde güç bela gözlerimi araladım. Endişeyle ve hüzünle ona baktım. Özür dilerim Cihangir, özür dilerim sevgilim. Tüm her şeyin sorumlusu benim.

Canım yansa da yanaklarımdan çeneme seri halde süzülen yaşlarla dudaklarımı araladım.

"Be-beni seviyor musun?" diye sordum cılız bir sesle. Aydın da severdi beni. Korurdu kollardı, zayıflıklarımı bilirdi Cihangir. Senin sadece bir kısmını bildiğin zayıflıklarıma karşılık Aydın beni çok iyi tanırdı.

Cihangir içi gider gibi, "Çok," dedi hiç çekinmeden, tereddüt bile etmeden. "Seni her şeyden çok seviyorum Hüma Kuşu."

Dudaklarımı birbirine bastırdım, sakince canımı yakmadan nefes alırken yapamadım. İçim lime lime oldu, parçalara ayrıldı ve hepsinin acısını hissettim. İçimde bir nokta vardı, o noktayı geçemiyordum. Ve bunu nasıl kelimelere dökeceğimi bilmiyordum.

"Sa-sana... Sa-sana güvenmesem bi-bile mi?" dediğimde ıssız yağmur ormanları bulutlandı, kaşları çatıldı ve kalbim daha ne kadar ezilebilirse Cihangir'in kırık bakışları karşısında ezildi büzüldü.

"O ne demek ki?" dediğinde tedirgin bir nefes aldım ve göğsüme batan kemiklerimin acısını yok etmeye çalıştım ama unuttuğum bir şey vardı. Bu acı dinmezdi ki. Çekerdim sonuna kadar.

Gözlerimi kapatıp açtım, kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım.

"He-her şeyi biliyorsun artık," dedim gözyaşlarım süzülürken. Sesim çok cılızdı. Ruhum da acı içindeydi bedenim de. "Tü-tüm zayıflıklarımı... Tüm geçmişimi... Ya? Ya sen de..."

Cümleme devam edemediğim noktada Cihangir kısık tutmaya çalıştığı ama sertliğine bir çözüm bulamadığı sesiyle, "Ya ben de, ne Defne? Sen ne saçmalıyorsun hasta yatağında? Kızım iyi misin sen?" diyerek eliyle alnıma dokunduğunda başımı sola çevirdim. Dokunsun istemedim bana.

Aydın gibi yapacaktı o da. Yapar mıydı emin değildim ama Aydın kadar canımı yakacaktı. Bir gün kullanırlardı muhakkak. Bu kadar şey bilip de kullanmayan olur muydu?

"Öğrenmeni hi-hiç istemedim," dedim sızlanarak, "Bilmeni hiç istemedim. Gö-görme bu yanımı is-istedim. Neden? Neden? Her-herkes biliyor artık."

Cihangir daha fazla sözlerime dayanamayarak benden uzaklaştı. Kalbim deli gibi atıyordu, kaburgalarımsa artık daha fazla canımı yakıyordu. Ayağa kalktığını işittim. Gözlerimde birer cehennemi yaşatıyordum. İçi alev alevdi. Gözlerimi yumdum hıçkırıklarım boğazıma dizilirken. Eli elimden koptu gitti. İçimde fırtına öncesi bir sessizlik zuhur etti.

"Sen bana hiç mi güvenmedin Defne?" diye sordu hayal kırıklığı içinde. "Sen benim ilk sevgilimdin, ilk aşkımdın... Sen benim en güvendiğim limanımsın Defne. Sen... Ne demek bu ya? Hala benim gidip birine anlattığımdan mı şüphe ediyorsun? Nasıl ya?"

Gözlerimi açmaya korkuyordum. Benim köşe bucak herkesten sakladığım, bir tek bir gece ansızın halı sahadayken Cihangir'e açtığım gerçeklerim şimdi o muhteşem günümüzün en güzel zamanında hayatımıza bomba gibi düşmüştü. Ne yapacağımı, kime güveneceğimi bilmiyordum ve hayatımda ikinci kez çaresizdim. İlki annemle bir enkazın altında uyandığım o korkunç andı. Daha kötüsü olamaz sanıyorken ve fiziksel anlamda bir yara almamışken en kötüsü olmuştu. Kaçırılmıştık, iki yıl bir adamın bize işkence etmesine katlanmıştık ve kurtulmak için harcanmıştım. Artık tek bildiğim korktuğumdu ve kimseye güvenemediğimdi. Aydın'a da güvenmiştim zamanında. Benim sırtıma yükler bırakmadan önce ona da çok güvenmiştim, o da beni seviyordu ve kullanmıştı.

Kalbim ağrıyordu... Tek bildiğim ve hissettiğim buydu. Üzerime kilo kilo çimento dökmüşlerdi sanki. Sanki her şey koca bir kâbustu. Kâbus olmasını dilerdim.

"Defne bunu bana yapamazsın tamam mı?" dedi Cihangir hayal kırıklığı artarken. Sesi kalp ağrımı körüklüyordu.

Üzgünüm Yusufçuk Kuşu ben korkağın tekiyim, bu sevgiye sahip çıkamıyorum. Güvenemiyorum ben.

"Kızım sana yemin ettim, ben yapmadım diye. Sen gerçekten bana inanmıyor musun? Doğruyu söyle bana. Sen bana güvenmiyorsun, hiç de güvenmedin değil mi?" diye sorduğunda göz kapaklarımı daha çok sıktım. Dudaklarımdan boğuk inlemeler dökülürken artık buradan da kaçıp gitmek istedim. Ben severdim kaçmaları zaten. Nil hep öyle söylerdi.

Kalbim ağrıyordu benim, sadece ona sarılmak istiyordum ama yapamıyordum.

Cihangir yalvarırcasına, "Ya yapma Defne!" diye inledi resmen. "Defne, ben senin sevgilindim," diye fısıldadı Cihangir. Kalbim söküldü sanki. "Defne, sen benim ilk sevgilimdin. İlk kez ben birini bu kadar çok sevdim ve güvendim. Söylesene kızım, sen bana güvenmedin mi hiç?"

Ellerim ateşe dokunuyormuş gibi cayır cayır yanıyordu ama hareket edemiyordum. Çıkıp gitsin şu odadan istiyordum artık. Beni kendi acımasız mahkememde yalnız bıraksın istiyordum. Ben yine kendimi en ağır şekilde cezalandıracaktım.

"Bu... Bu..." diyerek nefeslendim acı içinde, "Be-benim en zayıf yanımdı. Be-ben yapamıyorum Cihangir." Yutkundum ve gözlerimi araladım. Ona bakamadım ama. Nefes alamıyormuş halde acı içinde sedyede kıvrandım. "Yapamıyorum ben, özür dilerim. Be-ben çok kötüyüm Cihangir. Ben ki-kimseye güvenemiyorum. Özür dilerim. Se-sen bunu hiç hak etmemiştin. Özür dilerim," dedim defalarca.

Sağ elimi kaldırıp kalbimin üzerine bıraktığımda Cihangir'in ellerini beline yerleştirdiğini fark ettim. Boğuluyordum litrelerce suyun altında. Neden?

"Tamam..." Cihangir'in adeta Grönland Adası'ndan gelen buz gibi sesiyle elimi kalbimden çektim. Ritimlerim ölümcül bir yavaşlığa erişmişti şimdi. "Tamam," dedi bir kez daha iğrenç bir kabullenmişlikle. "Ayrılıyoruz o halde. Sen bana güvenmiyorsun. Hiç güvenmedin. Böyle bir meseleyi, senin bana ağlayarak kalbini açtığın bir meseleyi sağda solda..." Konuşmakta zorlanınca eliyle ensesini ovdu. Gözlerinin içi dolu dolu bakıyordu bana. "Öylesine konuşacağımı düşünüyorsun. Sen böyle düşünüyorken ben seninle sevgili olamam Defne. Ayrılıyoruz o halde."

"Cihangir, sen yaptın demedim," diye sancıyla konuşunca Cihangir bundan zerre etkilenmemiş halde omuzlarını silkti. Bir cesaret yeşil harelerine baktığımda orada bin bir parça gördüm. Hepsi benim eserimdi. Kalbim ağrıyordu. Cihangir'in bana verdiği kalbi bir de ben kırmıştım, yetmez gibi...

"Sağ ol Defne, gerçekten teşekkür ederim sana. Ne diyeceğimi bilmiyorum, inan. En azından yapmadığıma inanıyorsun ama açıkça da güvenmiyorsun bana." Bir anda sustu, söyleyeceklerini yuttu ama öyle ısrarlı baktım ki Cihangir odadan çıkmadan önce dönüp bana baktı tekrar. Hayal kırıklığı içinde. "Ka-kapının önünde ölüp ölüp di-dirildim ben, ilk sözlerini bile sildim kafamdan ama buraya kadarmış. Epey kısa sürdü yolculuğumuz. Ke-kendine iyi bak," dedi boğuk bir sesle ve bana hiç fırsat tanımadan odamdan çıkıp gitti.

Arkasında bıraktığı boşluk iki metrekarelik bir alandan çok kara delik gibiydi. Sonu yoktu, başı yoktu, derin bir boşluktu sadece ve ben sonsuz bir düşüşün içine girmiştim. İlk kez bulunduğum yer hem çok dar hem de çok genişti. Sığamıyordum hiçbir yere. Kendime bile fazlaydım. Ben kendi hayatıma çok fazlaydım artık.

Cihangir'in gidişinden sonra gözyaşlarım onun gidişini beklemiş gibi sel olup yanaklarıma akmıştı oluk oluk. Kalbini ellerimle parçalamıştım. Kalbi zaten paramparçayken bir de ben eklenmiştim.

"Keşke ölseydim..." diye yakındım tek kaldığım odada acı içinde. Henüz on yedi yaşındaydım hâlbuki...

"Keşke o gün Neva değil ben ölseydim Allah'ım. Be-benim canımı alsaydın Allah'ım... Ben ölseydim..."

Hıçkırıklarım kemiklerimi parçalarcasına artarken annem odaya girdi. O halimi gördüğü anda elindeki bardak düştü ve telaşla yanıma geldi. Ne olduğunu sorsa da cevap veremedim. Durmadan ağlıyor, kaburgalarımdaki kırıkların acısı ile inleyip duruyordum. Bu can yangını bir hemşirenin bana enjekte ettiği sakinleştirici ile son buldu. Ancak o zaman vücudumdaki stres boşaldı ve yatakta bilincimi kaybettim. En acı dolu kâbusuma daldım.

🌈🌈🌈

MART 2007 / İSTANBUL

"Buranın adı rıhtım diye geçiyor Defne, unutma olur mu?"

Aydın'ın sözleri sekiz yaşındaki Defne'nin zihnine çiviyle kazınıyordu adeta. Defne usulca kafasını salladı fakat tedirginliği her halinden belliydi. Henüz on üç yaşında olan ve kaçırılan çocukların içinde en büyük olan Aydın ise yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla sözlerine devam etti.

"Polislere gidip burayı tarif edeceksin. Rıhtım demeyi sakın unutma. Sahile çok yakınız. Etrafta herhangi bir yapı yok, bu seni korkutmasın sakın. Köpek havlamalarını duyup da korkma bir de. Köpekler çok uzaktalar, yetişemezler buraya. Sen koş. Tüm kuvvetinle koş. Bizi kaçıran adamın adıysa..." deyip fısıldamaya başladı. "Resul Kabataş. Gerçek adı bu. Unutma sakın tamam mı? Ona herkes Rakun diyor ama gerçek adı Resul Kabataş. Çocukları kaçırıp..." diyordu ki aniden açılan demir parmaklıklarla Defne de Aydın da irkildi.

İçeriye giren cüsseli adamdan titreyerek korkan Defne hapsedildiği yerde iyice köşeye sindiğinde adam nefretle Aydın'a baktı. Rutubetli, küçücük bir delikten sızan ışıkla aydınlanan mahzen gibi bir yerdi çocukları attıkları. Sayısız çocuk vardı bu odalarda. Rastgele atıyorlardı. Bir kartondan başka da bir şey yoktu bu odalarda.

İri cüsseli adam nefretle, "Ne anlatıyorsun lan sen?" diyerek Aydın'ı köşeye doğru tekmelediğinde çocuk dişlerini sıktı. Alışmıştı aslında tekmelenmeye fakat her seferinde yanıyordu işte canı.

Defne cılız sesiyle, "Dokunma ona!" diye bağırsa da adam onu umursamadı.

Kolaylıkla Defne'yi kolundan tuttuğu gibi kaldırdı. Yaşına göre epey zayıf olan Defne çığlık çığlığa bağırıp bacaklarını kurtulmak için sallarken adam öteki eliyle de Aydın'ın zayıf boynunu kedi yavrusu gibi kavradı ve acımasızca sıktı. Aydın bu acıya alışık olsa da dişlerini gıcırdattı istemsizce. Adamın elinden kurtulmaya çalıştı ama olmadı. Bir türlü güç yetiremiyordu şu adamlara.

"Siz durun, siz... Sizin ıslah zamanınız gelmiş," diyerek Defne'yi de Aydın'ı da herkese ibretlik olsun niyetiyle o korkunç odaya kadar yavaşça, çocukların çığlıkları eşliğinde götürdü.

Resul Kabataş'ın çocukları dövdüğü odaydı burası. Giren sağlam çıkmazdı. Herkesin kâbusuydu, korkulu bir rüya demek az gelirdi bu odaya. Hiçbir vicdanın sığmayacağı bir odaydı ama küçük çocuklarla doluydu.

"Rakun..." diye tısladı adam. Çocukları paçavra gibi attı önüne.

Rakun lakabıyla tanınan ve birçok kimse tarafından adının anılması bile cesaret isteyen acımasız adam ise yenice cezalandırdığı çocukların kanını elinden silerken arkasına döndü. Göz çevresi tıpkı bir rakun gibi siyahtı gerçekten. Bunu bilerek mi yapıyordu emin değildi kimse ama gözlerinin çevresi bakılmayacak kadar korkunçtu. Ona bakanlar ondan korkuyordu. Ona bakanlar ondan bir hayır gelmeyeceğini de biliyordu.

Kısık, ağır bir sesle, "Ne var?" dediğinde adam çenesiyle Aydın'la Defne'yi gösterdi. İki çocuk da birbirine sarılmış tir tir titriyordu ve bu odadaki iki zalimin körelmiş, yok olmuş kalbine görünmüyordu bile.

"Bu iki sıçan akıllarınca kaçış planı yapıyorlardı," dedikten sonra Resul Kabataş'a yaklaşıp kulağına doğru, "Abi, Aydın iti gerçek adını, buranın adını, çevresini anlatıyordu kıza. Baya detaylı hem de," diye fısıldadığında Resul Kabataş'ın gözleri dehşetle daha da koyulaştı. Onun gerçek adını kimse bilmezdi. Bu iki velet nasıl bilebiliyordu?

"Emin misin lan?" diye sorduğunda adam teslimiyet içinde kafasını salladı.

"Eminim abi. Buranın rıhtım olduğunu da biliyorlar. Ne yapalım? Bitirelim mi işlerini?"

Resul Kabataş ağır ağır dönüp yerde birbirine sarılıp duvar kenarına sinen çocuklara baktı. Aydın on üç yaşında değil de on sekiz yaşındaymış gibi Defne'yi arkasına almış koruyucu bir tavırla önüne etten bir duvar örmüştü. Defne ise korku içinde Aydın'ın omuzlarından tutuyor, onu sürüklerlerse o da peşinden gidecekmiş gibi duruyordu. Resul bu iki çocuğa öylece bakıp adama döndü. Kafasında onlara iyi bir ders vermek vardı zira ölüleriyle uğraşmak istemiyordu. Hem işine de yarıyordu Defne. Diğer kardeşleriyle tehdit ettiğinde her şeyi yapıyordu bu küçük kız.

"Neva ne âlemde?"

"Uyuyor," yanıtını verdi adam.

"Nil mi uyuttu gene o sıçanı?"

"Muhtemelen."

"Geri zekâlı kız. Tamam sen git, ben bakacağım icaplarına," diyerek adamı gönderdiğinde demirden kapı kapandı ve ufacık bir pencereden içeriye sızan puslu aydınlık, bu karanlığı aydınlatmaya devam etti.

Defne ürkek bakışlarını yerdeki kan izlerinde gezdirirken midesi kalkıyordu. Korkudan titriyordu. Cesur durmaya çalışıyordu ama korkudan tir tir titriyordu. Resul onlara adım adım yaklaşırken ellerinde hiçbir şey yoktu. Bu durum Defne'yi daha çok korkuturken Resul ne yapacağını iyi bilir gibiydi.

"Eğer bana doğru cevapları verirseniz sizi dövmem," dedi olağanüstü bir sakinlikle. Defne ne yapacağını bilemedi ama Aydın'ın zayıf koluna tutundu.

"Aydın..." diye korkuyla fısıldadığında Aydın tedirginlik içinde mırıldandı.

"Eğer cesur olmazsan Defne korktuğun her şey başına gelir," dedi bilgelikle. Defne o an pek anlayamadı ama korkularını hatırladı. Sevdiklerini kaybetmekti en büyük korkusu. Annesini kaybettiği gibi kardeşlerinin de ölmesiydi.

Hiç güven vermeyen sesiyle, "Cesurum," dediği sırada Resul aralarında geçen konuşmaya dudağının kenarıyla sırıttı. Aklında dönen tilkilerin dokuz kuyruğunu da bağladı zevkle.

Resul sakinlik içinde, "Adım ne?" dediğinde Defne atılarak, "Resul Kabataş!" dedi. Aydın dişlerini sıktı o an. Defne stres altında her şeyi tepe taklak anlıyordu. Aydın'ı da tepe taklak anlamıştı.

Dişleri arasından, "Defne..." diye uyarsa da Defne öne çıktı. Cesur olması gerekiyordu yoksa Aydın'ın dediği olurdu. Korktuğu ne varsa başına gelirdi. Korkmayacaktı. İçten içten korkmayı düşündü bu yüzden.

"Burası da rıhtımmış! Bize zarar verirsen ne yapar ne eder gider söylerim polise! Uzak dur bizden!" diye bağırdığında Resul ellerini birbirine sürterek Defne'yi küçük boğazından yakaladığı gibi havaya kaldırdı. Küçük kız can havliyle ayaklarını sallayarak adamın kalın bileklerine dokundu. Bir anda kesilmişti nefesi ve Resul'ün o korkunç gözlerini görebiliyordu bir tek. Tam bir kâbustu.

"Bak sen... Tehdit de edermiş beni," diye alay etti Resul. Acımasızlığı damarlarında kan gibi dolaşıyordu. "Sizi burada öldürürsem ne yapacaksın küçük kız?" dediğinde Defne'nin gözlerinden yaşlar boşalıyor, minik kalbi deli gibi atıyordu.

Resul, Defne'nin aklını küçümsüyordu ama ona işkence etmek kafasındaki tilkileri daha iyi zapt ediyordu. Çevresi siyah olan gözlerini kıstı ve psikopatça bir gülüş takındı. Defne'nin aklına bu da kazındı. Sararmış dişlerini gördü, nefesindeki iğrenç kokuyu kazıdı hafızasına. Midesi kalktı ama midesi boştu, kusacak hiçbir şeyi yoktu ki.

"Seni bırakacağım," dedi tehditkâr ses. "Ama eğer kaçarsan, bana paramı eksik getirirsen, bir daha plan yaparsan, adımı bir yerde söylersen ne olur biliyor musun? Nil ölür," dedi ve Defne'yi bir metre kadar yükseklikten duvar köşesine fırlattı.

Küçük kız düştüğü yerde acı içinde ağlayarak büzüştüğünde Resul çıldırmanın sessiz adımlarını yaşıyordu. Masaya gidip demir bir çubuk aldı. Kızgın sobanın üzerine bıraktı onu ve Aydın'ı aldı elinin altına.

"Öldürürüm lan sizi!" diye gürledi. Ara sıra Defne'ye bakıyordu. "Eğer adımı unutmazsan, bu yeri unutmazsan herkesi öldürürüm! Nil'i, Atlas'ı, bu piçi, Neva'yı! Herkesi! Öldürürüm duydun mu? Seni hayatta bırakırım bir tek. Yaparım lan bunu! Namusum şerefim üzerine yaparım duydun mu? Unutacaksın her şeyi! Ağzını açmayacaksın yoksa annen gibi öldürürüm herkesi!" diye avaz avaz bağırdığında Defne'nin korkusu zihninde bir kâbus gibi şekilleniyordu.

Aydın yediği tokatların ardından Defne'ye, "Kaç!" diye haykırdı. Gözleri Resul'ün bacakları arasından kapıya kaydı. Kilitli değildi kapı. Resul buraya çok az adam sokardı. Defne istese kaçardı. Küçücüktü bedeni. Aydın ona hep nasıl kaçması gerektiğini anlatırdı. Eğer hızlı olursa onu kimse tutamazdı.

"Sus lan!" diye haykırdı Resul ama Aydın daha çok bağırdı. Son sesi olsa da bağırdı.

"Kaç Defne! Cesur ol! Yaşayamazsın! Kaç!"

Resul bu sözlerin hıncıyla Aydın'ın üzerinden kalkıp çeşitli aletlerin olduğu masaya gittiğinde Aydın fırsatını bulduğu gibi yerden kalkıp Defne'yi kaldırdı. Kan içindeydi yüzü. Defne gördükleriyle şoka girmişti.

"Kaç! Kaçmazsan eğer herkese ne kadar zayıf birisi olduğunu, ne kadar korkak olduğunu, kardeşlerini sevmediğini söylerim! Kaç!" diyerek Defne'yi demir kapıya iteledikten sonra nefes nefese sobaya koştu.

Kızgın demiri hesap etmeden tuttuğu gibi Resul'ün karnına bastırdığında adamın üzerindeki kıyafetler tenine yapıştı ve müthiş bir acı yayıldı bedenine. Bir hayvanın böğürmesi gibi odada bir haykırış yükselirken Defne'nin kafasında tek bir somut kavram vardı. Kaçmak... Ayaklarını kullanacak, kaçacak, kimsenin elinin değmesine izin vermeyecekti. Polis bulacaktı bir de. Polis çok yakında vardı. Yoksa, Aydın Defne'yi terk eder onunla bir daha arkadaşlık etmezdi. Defne'nin o yaşlarda en büyük korkularından biri de buydu. Aydın'ı da kaybetmek.

Aydın'la hapsedildiği odada yaptığı alıştırmaları unutmayarak kapıdan çıktı ve karanlık koridorda ezberlediği gibi koştu. Hafızası çok kuvvetliydi Defne'nin. Bulunduğu yerin krokisini kafasında çizmişti. Bir kere kara zemine Aydın'a da anlatmak için çizmişti. Bu yüzden kaçan Defne'ydi. Görsel hafızası inanılmaz kuvvetliydi. Karanlıkta bile yolunu bulurdu Defne. Aydın bu yüzden kaçması için Defne'yi öne sürüyordu.

Duvarların arkasından gelen şiddetli iniltilerle koridorda var olan üç beş adam da işkence odasına dalmıştı. Defne ufak bedeniyle fırsattan istifade ederek hızlandı. Çırılçıplak ayaklarıyla yerdeki soğuğa aldırmadan koşarken zihninde yankılanan tek ses Aydın'ın kaç diyen sesiydi. Kulakları çığlıkları duyuyor lakin beyni bir tepki vermiyordu. Küçük kalbi bir yarış atından farksızdı. Terliyordu.

Plan bu şekilde değildi ama son şansı gibi geliyordu Defne'ye. Hapsedildiği o yerin büyük kapısına geldiğinde karşısına dikilen iki adamla çıplak ayakları durdu. Şiddetle inip kalkan göğsüne inat adamlara bakarken arkasından bir ses geldi. Ne yapacağını bilmiyordu ama o an kaderin bir cilvesini gördü çocuk ruhu.

"Kapı kilitlendi açamıyoruz! Bırakın şunu da desteğe gelin! Açamaz o cılız, kapıyı!" diye haykırdı birisi.

İki adam da Defne'nin zaten minik bedeniyle kepengi açamayacağını düşünerek yanından geçip gittiler. Defne nefes nefese adamları arkalarından izlerken tekrar dönüp kepenge baktı. Son şansıydı. Kurtulmak zorundaydı burada. Aydın oyalıyordu neticede. Demek kapıyı da kilitlemeyi başarmıştı. İleri atıldı ve hurdalığa benzeyen yerden bir metal sürükledi. Nasıl açıldığını bilmiyordu ama kepengin altına demiri sokuşturdu. Ufacık bir aralık oluşunca demire bastırdı ama gücü hiç yetmiyordu.

Bir süre ıkına sıkıla denedi açmayı ama beceremeyince durdu. Sesleri işittiğindeyse minicik yüreği kalbiyle tutuştu. O demirin aralığından kepengin keskin köşesine dokundu. Ne olacağını düşünmeden ona yaklaşan adım seslerinin korkusuyla avucunda oluşacak derin kesiği umursamada kepengi tuttu. Nereden bir güç gelmişti o zayıf bedenine Defne bile bilmiyordu ama küçük bedeni keskin metale sürtünerek kepengin arkasına geçti. Nefes nefese geriye adımladı ve daha önce görmediği çevresine bakındı. Aydın'ın dediği gibi denizin kokusunu alıyordu, çevrede neredeyse pek bir yapı yoktu, şehirden uzaktaydı ve köpek sesleri çok uzaktan geliyordu. Nereye gideceğini unutmuştu ama kaçmak zorundaydı.

Sahile doğru değil yokuş yukarı tırmanan toprak yola koşturdu. O sırada kepengin büyük gürültüsünü işitti. Orman yoluna doğru koştu, daha hızlı koştu. Kaybolmak için devam etti. Nefesi ciğerlerini yakıyordu. Artık her an düşebilirmiş korkusuyla adımları yavaştı ama bağırış seslerini işitiyordu. Gözyaşları gözlerine dayanmıştı küçük kızın ama ağlamıyordu. Sürünmek uğruna da olsa koşuyordu, başka çaresi yoktu.

Aydın demişti ona. Arkana bakmadan koş yoksa sonsuza dek burada kalırız. Tek kurtuluşumuz sensin. Görsel hafızan iyi. Bu delikten sen kurtulursun bir tek, ben yolları şaşırırım. Düz git Defne. Yokuştan tırman ve orman yoluna sap. Bitmeyecekmiş gibi gelir ama orman yolu bitecek. İzbe bir mahalleye çıkacak yolun, koşmaya devam et. Kimseye bakma, kimseyle konuşma. O izbe mahallede pembe bir ev var. Pespembe unutma olur mu?

Unutmamıştı. Güneş semaya veda ederken turuncu ışıkları izbe mahalleyi aydınlatıyordu. Defne, Aydın'ın hep bahsettiği pespembe evi gördüğünde yine onun sözlerini anımsadı. Pembe evden sağa dön. Dar sokaktan indiğinde anayola çıkacaksın. Korkma sakın. Oradaki insanlar iyi. Anayoldan sola doğru koş. Köprü altından geç. Yol çok kalabalık, korkma sakın. Orada polisler bekliyor. Hep bekliyorlar. Onlara vardın mı tamamdır. Durma, koş. Eğer koşmazsan kurtaramazsın bizi. Korkarsan eğer her şeyini kaybedersin tekrardan. Bunu yaşamak istemezsin değil mi? Annen gibi ölsün istemezsin kardeşlerin değil mi?

İstemezdi. Annesi gibi ölsün istemezdi. Atlas ve Nil'i kafasına kazıyarak kalbine doğan tuhaf bir umutla koşmaya devam etti. Pembe evden sağa döndü, yokuş yukarı taşlı kaldırımlardan indi. Arkasında kimse yoktu ama atlı kovalıyormuş gibi düşe kalka koştu. Dizleri düşüp kalkmaktan kan içindeydi. Son anda ayağı tekrar bir taşa takılınca yuvarlandı ama canı hiç acımamış gibi kalktı. Aydın'ın bahsettiği gibi bir anayolla burun buruna geldi. Sol demişti. Sol elini kaldırıp sıyrılan yerlerini umursamadan sola koştu. Aydın'a olan sonsuz güveni neticesinde bitap halde metreler boyu koştu. Küçük bedeni iflas etmek üzereydi ama yaşadığı korku iliklerine kadar sirayet etmişti. Adrenalin onu korkunç bir şekilde diri tutuyordu.

Aydın'ın bahsettiği polis arabasını gördüğünde bayılacakmış gibi sendeledi. Beyaz arabanın üzerinde mavi şeritler vardı. Aydın'ın dediği doğruydu. Polis aracı vardı burada hep. Defne sendeleyerek yürüdü ve nihayet yola atladığında trafik polisi Defne'yi görür görmez telaşla vızır vızır geçen araçlara düdük çalıp önlerine geçmeye çalıştı. Defne'nin o an en güvendiği insan polisler ve askerler oldu. Henüz o yaşında polisle askerin ayrımını yapamıyordu ama okula başladığında bunun ayrımını ilk kavradığında en güvendiği insan sıfatına polisler ve askerler yerleşmişti.

Araçlar neyse ki küçük kıza çarpmamıştı ama Defne bayılmak üzereydi. Perişan hali uzaktan dahi fark ediliyordu. Genç polis Defne'yi kucakladığında tüm bedeni yaprak gibi titriyordu küçük kızın. Her yanı düşmekten yara bere içindeydi ve oldukça zayıftı.

"Ufaklık ne bu hal?" dedi polis fakat Defne ağzını açsa da cevap veremedi. Sesini kaybetmiş gibi endişe içinde kendisine bakan polislere baktığında konuşamaması büyük bir şoktandı.

"Adın ne bakalım senin?" diye sordu öteki polis memuru ama bir cevap alamadı yine. Defne eliyle ileriyi işaret ediyordu fakat konuşamıyordu. Dili tutulmuştu sanki.

İki trafik polisi de birbirine bakarken Defne dizinde oturduğu adamın elinden tutup sürüklemek istedi. Onları götürmeliydi. Konuşamıyordu ama onları götürmeli ve bu çileye bir son vermeliydi. Kardeşleri oradaydı, Aydın oradaydı.

"Hey hey! Dur bakalım. Adını söyle bize," dedi polis ılımlı bir sesle ama Defne kafasını iki yana sallıyordu.

Boğuk bir sesle ağlamaya başladığında diğer polis memuru bu durumdan işkillenerek telsizine yöneldi. Arkasını dönüp bir şeyler söyledikten sonra tekrar Defne'ye baktı. Çok değil kısa bir süre sonra anayolda bir karışıklık peyda olunca Defne'nin elinden tuttuğu polis memuru Defne'yi araca aldı. Kapıyı kilitlediğinde Defne hem ağlıyor hem de can havliyle camları yumrukluyordu.

Dışarıda bir hareketlilik olurken Defne delirmiş vaziyette ağlamaya devam etti. Çok kısa bir sürenin sonunda kapısı açıldığında yere düşecek gibi oldu ama onu bir başka beden kavradı. Bir kadının kucağındaydı artık.

"Ufaklık..." diyerek yüzünü seven kadına da aynı muameleyi yaptı Defne. Çığlık çığlığa bağırıp eliyle geldiği yönü gösterdiğinde sanki onu anlayan bir tek o kadındı. "Amirim bir yeri gösteriyor. Ekip aracıyla tarif ettiği yere gidelim," diye önerdi kadın. Defne hızla başını sallarken konuşamamak çok tuhaf geliyordu kıza. Niye konuşamıyordu?

Amir olduğu belli olan yaşlıca adam kadının isteğini kabul etti ve emirlerini sıraladı. Herkes çevreyi süsleyen araçlarına bindiğinde Defne arka koltukta kadının kolları arasındaydı.

"Bize nereyi tarif edeceksin?" diye sorduğunda Defne yine cevap veremedi. Öndeki polis, aracı sürerken Defne ufak parmaklarıyla gösterdi her yeri. Arabayla girilmeyecek yerler olduğundan farklı bir yol denediler ama Defne kafasında çizdiği o krokiyle akşam saatlerinde rıhtıma kadar geldi.

Kaçtığında gürültünün bir an bile eksik olmadığı o karanlık yeri gördüğünde inleyerek kepengi işaret etti. İki tane polis aracı karanlık ve izbe yerde durdu. Kadın telsizine yöneldi anında.

"Amirim kız burayı işaret ediyor. Bakalım mı?"

"Bakın," yanıtını alınca kadın araçtan indi.

Defne kadının elinden tutup sürüklerken korkmuyor da değildi. Silahını kavramak istedi ama Defne var diye silahına davranamadı. Birkaç kişiyi temkinli adımlarla önden gönderip Defne'yi takip etti. Elini hiç bırakmıyordu kızın.

Kepengin önüne geldiklerinde kadın, "Burası mı?" deyince Defne kafasını salladı ve hıçkırarak burnunu çekti. Kadın önünde diz çöktü hemen ve ufak bedeni kendisine çevirdi.

"Ufaklık ne var burada?" dese de Defne ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordu.

Neden ses çıkmıyordu burada? Yoksa Resul dediğini mi yapmıştı? Kardeşleri hayatta mıydı? Dudaklarından ince ince inlemeler dökülürken kadın Defne'yi bir başka memura emanet edip silahını kavradı ve içeriye girmek için amirinden emir bekledi. Yaşlıca olan amir dahi elinde silahıyla geldi. Temkinli adımlarla emir verdiğinde kepenk iki kişi tarafından aralandı ve güçlü fenerlerle ekipler içeriye girdi.

Her şey polisler içeriye girdiğinde şekillenmişti. Demir parmaklıkların arkasındaki çocuklardan hıçkırık sesleri yükselirken yalnızca bir yerden amansız çığlıklar geliyordu. Kadın o tarafa yönelirken ve diğer ekipler çocukları kurtarırken birisi de ambulans ve destek ekip çağırıyordu. Kadın yılan gibi olan koridorlarda çığlık sesini işittiğinde karanlıkta fener tuttuğu yere baktı. Gözleri önünde parçalanmış ufak bir beden görmeyi beklemiyordu. Feneri biraz daha duvara tuttuğunda duvara sinmiş tıpkı Defne'ye benzeyen bir kız daha fark etti. Nil'den başkası değildi o. Birkaç adım uzağında dört yaşındaki Neva'nın cansız bedeni kanlar içinde yatıyordu ve yaşamadığı barizdi.

Kadın öfkeyle bağırıp, "Çocukları çıkarın!" diye haykırarak Nil'i kucakladı.

Rutubet kokulu pis yerden Nil'i aldığında ilk işi onu açık alana çıkarmaktı. Aklındaki binlerce ihtimalin en acımasızı başroldeydi. Neva, Nil'in gözleri önünde öldürülmüştü. Bir başka odadaysa Aydın, köprücük kemiği üzerinde derin bir yanık iziyle bulunmuştu ve nefes alışları çok zayıftı. Resul bir katliam yapmıştı ama her şey bir plana dâhildi. Uzun zaman alacak bir plana...

Resul Kabataş, dokuz senedir Defne'nin ve Aydın'ın her adımını izliyordu.

Rakun hala hayattaydı ve onun gerçek kimliğini bilen hayatta yalnızca iki kişiydi.

Defne ve Aydın...

🌈🌈🌈

Herkese merhaba!!! Bölümümüzü nasıl buldunuz? Yorumlarda buluşalım.

Öncelikle artık birçok şeyi, Defne'nin geçmişini öğrendiniz. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazarken bu bölümü bir buçuk haftamı aldı sanırım, çok ara vererek yazdım zira çok zordu benim için. Umuyorum ki sizler de sevmişsinizdir ve o duyguyu alabilmişsinizdir.

Yeni bölümde haftaya görüşmek dileğiyle, kendinize iyi bakın.

Sosyal medya hesaplarımdan editleri takip ederek önceden sahneleri görebilirsiniz.

Instagram: kahverengi.ajanda

TikTok: kahverengiajanda

Wp kanalımıza abone olarak sohbetlerimize dahil olabilirsiniz. Sizleri seviyorum.

17K bölüm oldu, hayatımdaki en uzun yazdığım kitap bölümüydü itiraf ediyorum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 10beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.