1.15

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.15

15. BÖLÜM
"KAVRULAN HİSLER"

Benim felsefemde kaçmak var. Kaçabildiğin yere kadar kaç, özgür olabildiğin o uçurumun ucuna kadar koş... Koş ve atla. Sonra özgürsün. İşte böyle. Sıkıştırılmaktan, sorgulanmaktan haz etmediğim gibi sinirlerim de alabora oluyordu. Size de oluyor mu hiç? Siz de böyle manasız anlarda hissediyor musunuz kendinizi? Ben iyi değildim çünkü. Cihangir'le yollarım bir karakol odasında kesiştiğinden ve onunla okuldaki sıramı paylaştığımdan bu yana ben sanki iyiye değil kötüye gidiyordum. Sebebini bilmiyordum. Belki onun yetim ve öksüz olması dokunuyordu kanıma, belki de beni anlıyormuş gibi hissettirmesi beni bu hale getiriyordu ama tam anlamıyla hiçbir şeyin sebebini bilmiyordum. Çünkü beni Atlas bile anlamıyordu. Anladığını sanıyordu ama anlamıyordu. Ben kendimi anlatmak için birçok kez bağırmıştım ama sevdiğim insanlarla arama hep ses geçirmez camlar girmişti. Kimse durup da düştüğüm yere bakmamışlardı. Ben sürünerek de olsa onların peşinden gitmiştim ama dizlerim hep kan revan içinde kalmıştı. Üstesinden gelememiştim hiçbir şeyin. Üstünden gelmiş gibi davranmıştım. Tıpkı Zeze gibi. O da küçükken yaşadığı hiçbir şeyi unutmayacaktı. Unutmuş gibi yapacaktı ve zaten Portuga'yı da kaybediyordu. Cihangir'i kaybederdim ben de en kötü...

Aklım durgunlaşıyordu. Her gün yaptığım gibi saat beş buçukta kalkıyor, son ses müzikle nefes nefese dans ediyor sonra ani bir bıkkınlık hissiyle dansımı bir saate bile tamamlamadan kesiyordum. Hayatım sanki bir tiyatro sahnesinde perdeleniyordu ve ben de tek seyirci olarak onu öylece dışarıdan izliyordum ama şimdi sahne ışıkları binlerce boş koltuğun içinde oturan bana çevrilmişti ve benden hayatımı oynamamı istiyorlardı. Yaşamamı değil, oynamamı... Rol çalmamı. Ben galiba Defne Hüma olamıyordum artık. Defne Hüma gibiydim sanki. Sanki biraz öyleydim.

Ölüm... Kalp sıkışması... Can sıkıntısı... Kötü binlerce his...

Tüm bu kelimeler bir araya gelmiş, apaydınlık kör edici bir ışık gibi üzerime çullanmışlardı ve ben nefes alamıyordum. Elim can havliyle önce kalbime gitti. Deli gibi atıyordu ve ne olduğuna anlam veremiyordum. Sonra boğazıma tırmandı kısa tırnaklarım ve tenime saplandı. Boğazımı delsem ancak öyle nefes alabilirmişim gibi bir hisle geriye çıktım. Ağzımın içi kupkuru olmuştu aniden. Ayaklarım uyuşmuştu daha ben ayağa kalkamadan. Tüm bunlar o kadar hızlı gerçekleşti ki can çekişen ruhumun acı feryadı ince bir sızıntı gibi çıktı dudaklarımdan.

"Ben..." Kesik bir nefes alıp başımı kaldırdım. "Ölüyorum, ben..."

Gözümden bir damla yaş süzüldüğünde onu varla yok arası hissettim. Gözyaşımın tuzlu tadı dudağımdan içeriye sızarken üzerime giydiğim tişörtü yırtarcasına çekiştirdim. Midem ekşiyordu. Çok kötü bir histi bu. Ne oluyordu ki şimdi durup dururken?

Bugün cumartesiydi. Hafta sonuydu ve ödev için Cihangir'e gelmiştim. Kartonlara fotoğraflar yapıştırıp kesiyorduk, bilgileri güzel bir el yazısı ile yazmaya çalışıyorduk. Yazım berbattı ama Cihangir benden daha kötüydü bu konuda. O matematikle olan kısımla ilgilenirken ben uzun yazıları yazıyordum. Onun odasındaydık yani. Çınar dışarıda futbol oynuyordu, Çilay aşağıda arkadaşlarıyla kum havuzundaydı, Nalan abla annemin yanındaydı ve boş günlerini değerlendiriyorlardı, Haluk amca da işteydi. Bense... Burada... Ölüyordum galiba.

Zangır zangır titreyen ayaklarımla kendimi geriye ittim. Sırtım yerdeki pofuduk armut koltukla denkleştiğinde oraya dayandım. Nefes alamıyordum. Kalbim göğüs kafesimi her an parçalayacakmış gibi bir hisle atıyordu ve o kadar titriyordum ki sabit duramıyordum. Bana ne olduğunu biliyordum. Ölüyordum.

"Nefes..." dedim kesik kesik yine. Burnumdan nefes alıp ağzımdan verdim ve bu tahminimden daha hızlı bir hal aldı. Beyin damarlarım patlayacakmış gibi sancımaya başladığında boğazımı tırnaklayan ellerim saç diplerime daldı. Hafif çekiştirdim ancak kollarım bile o kadar titremeye ve kasılmaya başladı ki bana ne olduğunu biliyordum.

Ölüyordum.

Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Ölüyordum ben. Hem de aniden, ansızın, Cihangir'in odasında. Yerden kalkmaya çalışsam da olmadı. Bacaklarım pelte kıvamına gelmişti, hissedemiyordum hiçbir şey. Tuhaf bir uyuşukluk vardı vücudumda.

"Ahhh... Anne..." diye sayıkladım acıya acıya. Sesim bir kuş cıvıltısı kadar ince ama cansız çıkıyordu. Burnumu çektim ama ağlayan ben değildim sanki. Birinin elleri vardı boğazımda. Birisi boğuyordu beni ve onun elinden kurtulamıyordum. Dudaklarımı aralayıp daha derin bir nefes aldım. Ayağa kalkamayacağımı anladığımda iyice yatar pozisyona geçtim. O sırada tavana yapıştırılmış yıldızları fark ettim. Bunlar yeni yapıştırılmış olmalıydı çünkü ranzada uzanırken görmemiştim ama şimdi yıldızlar vardı her yerde. Gece parıldayan yıldızlardan. Yoksa yok muydu?

Sonra tavandaki avize sallandı sanki. Avizeden sonra da zihnim sarsıldı. Deprem gibiydi yaşadığım. Dokuz şiddetinde bir depremdi zihnimin yaşadığı bu zelzele. O depremden zararlı çıkan garip ellerimi gözlerimin önüne getirdiğimde öğlen güneşinin ışığında masumca titrediler. Ölüyordum ve bu nefes alamadığımdan olacaktı. Yer ayağımın altından kayıyordu, bu bina sallanıyordu ve bence deprem oluyordu şimdi de.

"Afacan üçü bir arada kal-"

Cihangir'in odaya girmesi ve beni görmesi aynı anda gerçekleştiğinde ufacık bir an bile şok geçirmedi. Sözleri yarıda kesildi, bulanık gözlerimle gördüm onu. Endişeliydi sadece fakat umursayamadım. Ölüyordum burada. Nefes alamıyordum, kalbim patlayacakmış gibi atıyordu.

Cihangir, "Defne kendine gel. Ne oluyor? Neyin var?" diyerek saniyeler içinde yanıma geldiğinde koltuk altlarımdan tutup zorlanmadan beni kaldırdı, oturur hale getirdiğinde ise ben hala nefesimle cebelleşiyordum.

"Nefes... Alamıyorum," dedim ince bir sesle. Elim boğazıma gitti ve yine tırnaklarımı geçirdim can acısıyla. Bir halat vardı sanki tam burada. Allah'ım nereden gelmişti o halat? Nereden bulmuştu beni? Ben daha on yedi yaşındaydım, bana ne olmuştu da böyle olmuştum ben? Ölmek istemiyordum. Ölmek değil yaşamak istiyordum ben. Çok kötü bir histi ölmek. Ölmesin kimse, ben de ölmeyeyim.

"Tamam sakin olmaya çalış," diye konuştu Cihangir sükûnetle, "Bir atak geçiriyorsun sanırım Defne. Sakinleşmen lazım. Nefes alıyorsun kızım. Nefes alıyorsun sen. Dene benimle," dedi teskin etmek istercesine.

Cihangir bin bir telaşla yüzümü avuçları arasına aldı ve yüzlerimizi hizaladı. Onun ıssız yağmur ormanlarını gördüm. Gözlerimiz kesiştiğinde beni bundan kurtarması için yalvarıyordum adeta. Nasıl kurtulacağımı bilmiyordum çünkü. Bedenim kilitlenmişti galiba ama bu kez iç organlarım bile kilitliydi. Hiçbir şey kontrolüm halinde değildi ki. Nefes alıyorsun diyordu da nefes almak bu değildi ki. Ben temiz bir nefesin ne demek olduğunu iyi bilirdim, ben enkaz altındaydım şu anda. Kendi ruhumun enkazı altındaydım. Nefes değildi aldığım.

İncecik bir sızıntıyla, "Ölüyorum," dediğimde Cihangir kaşlarını çatarak başını iki yana salladı ve azarladı.

"Ölmüyorsun aptal! Sadece bir kriz. Canın sıkılmış işte. Nefes al benimle. Al," deyip burnundan nefes alınca bir anda dudaklarımın arasından içimde sıkışan nefesi verdim. Gözlerimi yumdum sonra. Yanıyordu vücudum. Cayır cayır yanıyordu.

"Al hadi! Al Defne," diyerek beni sırtımdan destekledi, eli kalbimin üzerindeki elime gitti. Cihangir'in atan kalbimi hissettiği ilk an, "Bismillah," dediğini duydum şok içinde. Kalbim gerçekten patlayacak gibi atıyordu ve sebebini bilmiyordum. "Defne nefes al. Hadi!" diye bağırarak sarstı omuzlarımdan. Cihangir'in bile korktuğunu sezdim ilk o an.

Sert parmakları bu kez titreyen yüzümü sıvazladığında gözlerimi kapatıp açtım ve burnumdan derin nefes aldım. Ellerimi birbirine kenetledim hemen sonra. Zihnim uyuşuyordu. Cihangir nefes almamla rahatlayarak, "Çok güzel Defne! Ver hadi şimdi," deyince kendi nefesini verdi. O verince ben de vermeye çalıştım ve verdim ama sakinleşemiyordum. Neden böyle hissediyordum ki kendimi? Bu çok kötü bir histi.

"Bir kere daha al şimdi. Çok güzelsin, evet." Cihangir'le bir kere daha nefes alıp verdiğimde bu kadar sakin kalmasına şaşırıyordum. Aslında o da paniklemişti kalp atışlarımı hissedince ama hala çok sakin duruyordu. Nasıl başarıyordu?

"Harikasın. Buna devam et, geliyorum hemen," deyip beni kollarımın altından kavradı ve zorlanmadan sırtımı kalorifere dayadı. Daha dik oturduğumda yerden destek aldım. Her yerim karıncalanırken son anda kolundan tuttum.

"Gitme..." dedim boğazdan gelen pürüzlü bir sesle. Gözlerim acıdı. "Nefes alamıyorum," diyerek direttiğimde Cihangir gözlerime yaklaştı.

"Aptal aptal konuşma. Nefes alabiliyorsun. Al ver, al ver. Buradayım, geliyorum hemen. Nefes alıp ver ben gelene kadar," dedi ve odadan pat diye çıktı. Arkasından gitme diye sızlandım sadece ama duymadı. Sonra bir süre gelmedi ve ben nefes almaya çalıştım ama birinin nefes alırken canı yanar mıydı hiç? Benim canım yanıyordu işte.

Çok değil, kısa bir süre sonra Cihangir elinde bir buzdolabı poşetiyle geri geldi. Ağzını açıp burnumu ve ağzımı kaplayacak şekilde yüzüme yerleştirdi. Kendi elleriyle destekledi ve önümde diz çöktü. Yüzüme gelen üç beş tel saçı da sıyırdı yüzümden.

"Burnundan al, ağzından ver ve bunu ritmik yap. Hadi Defne, yaparsın kızım sen. Ritim senden sorulur. Hadi," deyip bekledi karşımda. Hiç mi telaş yapmıyordu bilmiyorum ama onu düşünemiyordum şu anda. Dediğini yaptım çaresizce ama bu çok saçma gelmişti.

Nefes aldığımda poşet büzüşüyor, nefes verdiğimde balon gibi şişiyordu. "Harikasın. Devam et böyle."

Cihangir ondan beklemediğim bir yumuşaklık ve sakinlikle beni yönlendirirken bir süre böyle nefes aldım ve işe yaradı. Kollarımdaki titremeler son bulunca hafif bir karıncalanma dışında hiçbir şey hissedemedim. Kalbime dokundum sakince. O kadar yavaş ve sakin atıyordu ki şaşırmıştım. Az önce göğüs kafesim parçalanacaktı ama şimdi... Çok sakindi. Zihnim, düşüncelerim, kalbim, nefesim kendini bıraktığında gözlerim kapanır gibi oldu ama toparladım.

"Eğer geçtiyse 4-7-8 tekniğine geçelim," dedi Cihangir profesyonel bir edayla. Her hareketine şaşırmamak elde değildi. Bu kadar şeyi nereden biliyordu? Bunların bana iyi geleceğini nasıl bilebiliyordu?

Cihangir o an aklımda dönen soruları görmüş gibi, "Bunu kardeşime de yapıyordum yatmadan önce iyi geliyordu. Dört saniye boyunca nefes al, yedi saniye boyunca tut ve sekiz saniye boyunca da nefesini ver. Geliyorum hemen," deyip yeniden kalktı yanımdan. Poşeti bıraktım ben de. Dediği gibi dört saniyede nefes alıp yedi saniye tuttum ve hiç zorlanmadım. Aksine ciğerlerimde bir rahatlık peyda olurken sekiz saniye boyunca da nefesimi verdim.

Zihnime dolan yorgun düşüncelerin arasında Cihangir'in odaya yeniden girmesiyle ona baktım. Hala bıraktığı gibi nefes egzersizi yaparken artık daha iyiydim. Elinde bir tansiyon aletiyle yanıma oturdu ve hiç konuşmadan, ne yapacağını bilirmiş gibi sol tarafıma geçti. Dizini karnına çekip tansiyon aletini açtı ve steteskop gibi bir şeyi kulağına taktı.

"Tansiyonunu ölçeceğim konuşma hiç," deyip sol kolumun altına armudu çekti. Kolum orada hareketsiz dururken kalp hizama yakın bir yere aleti bağladı ve pompayı sıkmaya başladı. Boş bir ifadeyle onu izledim. Tüm bunları nereden biliyor diye sormayacaktım çünkü kardeşinden bildiğini anlamıştım. Astım hastası kardeşi için öğrenmişti tüm bunları. Kim bilir Cihangir bunları öğrenirken kaç yaşındaydı? Acaba yaşı çok küçük müydü?

Bir süre geçtikten sonra tansiyon aletini çekti ve kenara bıraktı. "Tansiyonun normal seviyede, yani iyisin," deyip yüzüme baktı şefkatle, "İyisin değil mi?" deyince yorgun bir şekilde başımı yana atıp poşete bir tane parmağımla vurdum. Poşet havalanıp uçtuğunda az önceki ölüm hissi ürpermeme sebep oluyordu. Bir daha yaşamak istemiyordum bu hissi. Çok korkunçtu. Ya bir daha yaşadığımda tek olursam ve gerçekten nefes alamayıp ölürsem?

"Ben," dedim tarazlı bir sesle. Yüzüne dönemedim Cihangir'in. Çok aptal hissediyordum çünkü. "Teşekkürler." Gözlerimi yumdum. Dudaklarım titredi ama onları birbirine bastırdım. "Öleceğimden o kadar emindim ki," deyip tüm yüzümü sıvazladım sertçe. Cihangir bileğimden tuttu nazikçe.

"Panik atak geçirmişsindir muhtemelen. Daha önce de oluyor muydu bu?" deyince sessizce cıkladım ve kafamı iki yana salladım. Olmuyordu. İlk defa böyle hissetmiştim. Gerçekten öldüğüme emindim. Cihangir hayır dediğime kanaat getirip, "Doktora görünmelisin ama. Annenlere söyle bunu akşam. Bu psikolojik bir şey Defne," dedi adamakıllı.

Halıya çevirdiğim yüzümü ona çevirdim bu kez. Dün ağzına etmiştim onun neden benimle böyle samimi ve içten konuşuyordu ki hala? Saçma geliyordu. Olmaması gereken bir şeydi bu. Bu kadar iyi niyet... Hak etmiyordum.

Dudaklarıma sinen garip bir kederle tebessüm ettim. "İyiyim dedim ya. Anlık bir şeydir. Doktor gerekmez," deyip kalorifere dayanmayı kestim. Kartonlara yanaştım isteksiz bir halde. "Ödevi bitirelim artık. Yoruldum ben." Uykum geliyordu ve sanırım az önceki olay yüzündendi.

"Niye böylesin? Neyden kaçıyorsun Defne? Ben, senin... arkadaşınım," dedi bundan emin olamayarak. Kafamı kaldırıp yüzüne bakmadım, bakarsam yine aynı ölüm hissi beni bulurmuş gibi geldi. Portuga'msın sen benim ama ölmeyeninden. Ölmeni hiç istemem Cihangir. Sen Portuga gibi olma, trenlere dikkat et mutlaka ve hep arkadaşım ol. Sen de acaba benimle sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca laflamak ister miydin?

"Bir şeyden kaçmıyorum," dedim belirsiz bir sesle. Çok şeyden kaçıyordum hâlbuki. "Ben alışık değilim sadece. Üstüme düşülmesini sevmiyorum, sıkıyor beni. Ben sadece... Olmamış gibi..." O kadar ağır geldi ki kelimeler devam edemedim bir süre sonra.

Cihangir ise bir anda yeniden azarlamaya başladı beni. "Olmamış gibi yapamazsın Defne! Az önceki halini ben gördüm senin. Bu ciddi bir şey. Kalbin yerinden çıkacaktı az kalsın kızım," dediğinde başımı salladım kabullenerek. Her seferinde bağırıp azarlamak zorunda mıydı beni?

"Öyle de... Yine de ben... Söylemek..." Kelimeler o kadar anlamsız döküldü ki dudaklarımdan ne dediğimi ben bile anlamıyordum ama konuşuyordum öyle boş boş.

"Üstüne düşermişim gibi algılama ama ben gördüğüm şeyi görmezden gelemem, seni de böyle bilirken susamam. Doktora gitmelisin. Ben seni böyle görmek istemiyorum Defne." Emirden çok rica gibi çıkan cümleleri karşısında iç çektim. Ben de kendimi böyle görmek istemiyorum Cihangir.

Cihangir bir parmağı ile yerde halıyı eşeleyen elime vurdu. Ben cevap vermeyince daha oyunbaz bir şekilde parmağımla uğraşmaya başladı ama tepki veremiyordum. O bana sataşınca mutlaka karşılık verirdim ama veremiyordum şimdi. Sarılsam yanlış anlar mıydı?

"Pişt! Baksana Afacan, ne afacanlıklar yaptın da böyle bilinmedik yerlere gitmemekte ısrarcısın sen?" diye sorunca gözlerimi kıstım ve elimize odaklandım boş boş. Yine ağzımdan laf almaya çalışıyordu.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ben bir afacanlık yapmamıştım. Benim suçum değildi hiçbir şey. Bu yaşadıklarımız benim suçum olmamıştı.

Cihangir ben cevap vermeyince sesli bir şekilde soluklandı. "Ben sana kardeşimden bahsetmiştim ya hani," dedi sakinlikle ama annesini ve babasını kaybettiğinden bahsetmedi. Kaşlarım çatıldı yavaş yavaş. Hala elime vuruyordu oyunbaz haliyle ve böyle elime hep vursun istiyordum. "Eğer istersen sen de benimle konuşabilirsin. Yani konuşabiliriz Defne. Hiçbir şeyi içine atmak zorunda değilsin. Ben görebiliyorum seni az çok. Üzgünsün. Hiçbir şey senin üzülmene değmez. Hiçbir şey bak, bu dünyadaki hiçbir şey değmez," dediğinde annemin sesi yankılandı zihnimde.

"Üzülmeye değmez ki gelip geçici her şey. Büyüyünce anlayacaksın bebeğim. Yeter ki siz bir arada olun. Kardeşlerinle hiç ayrı düşme."

Olamadık... Biz çok ayrı yerlere savrulduk anne, özür dilerim.

"Üzüldüm," dedim halıyı eşelemeye devam ederken. Sesim o kadar garip çıktı ki acaba yine birisi bana bir dublaj mı yapıyordu yoksa ben mi konuşuyordum sahiden?

"Neye üzüldün?" diye sordu Cihangir ilgili bir sesle. Bunu söylemem bile onu sanki mutlu etmiş gibiydi.

"Sana," dedim öylece. Sonra boğazıma sert bir yumru oturdu, ağlatacak cinstendi ama yutmayı başardım. Usul usul gözlerimi kapatıp açtım. İçimdeki karmakarışık hislerin hiçbirini açamıyordum tam anlamıyla.

Cihangir derin bir nefes aldı. "Bana neden üzüldün?" deyince daha çok gömüldüm içime, yüzüne bakamadım. Ona acıdığımı düşünmesinden korkuyordum ama ben ona acımıyordum, ben onu anlıyordum sadece. Anladığım için de içim paramparça oluyordu.

"Be-ben... Sen... Annenler filan..." Burnumdan nefes alıp iç çektim zorla. Sesim bana o kadar yabancıydı ki konuştuğumdan şüphe duyuyordum. "Çok üzüldüm ben. Birkaç gündür düşünmeden edemiyorum sadece. Çok üzgünüm. Sana sö-söylemeye çekindim ben, ya-yanlış anlarsın diye. Anlama ama. Ben sadece vefatlarına üzüldüm. Kardeşinden ayrı düşmene çok üzüldüm, öylesine işte üzüldüm sadece..." derken hiç tahmin etmediğim bir şey oldu ve o gözlerimden akın akın yaşlar firar etti.

Ne olduğunu anlamadan elimi yüzüme götürdüğümde akan yaşlar aşağı sarkan dudaklarımda tattılar ölümü ve daha çok geldiler. Burnumu çekerek ellerimi gözlerime bastırdım hızla. Ağlamak istemiyordum ama ağlıyordum. Hüngür şakır hem de. Çok acayipti, en son sekiz dokuz yaşındayken böyle ağlamıştım ama şimdi yıllar sonra delicesine ağlıyordum ve içim sızlıyordu.

Cihangir bir süre hiçbir şey demese de bana sataşan parmakları durmuştu. Ben elimi gözlerimden çektiğimde Cihangir de eş zamanlı olarak derin bir nefes aldı. Beni yanlış anlamasından korkarak kafamı hiç kaldıramadım.

"Sen neden bu kadar dertlendin ki kızım? Olan oldu, ölen öldü. Ölenle ölünmez ki," dedi Cihangir. Titreyen ama hala diri tutmaya çalıştığı sesini duyunca kabullenemedim bir şeyleri ve bileklerime sildim gözyaşlarımı. Niye böyle ağlıyordum ben? Bir de durduramıyordum kendimi.

"Ölenle ölünüyor," dedim bir hıçkırık dudaklarımdan kaçarken. Bacaklarımı karnıma çektim ve elimle tüm yüzümü kapatıp sesli sesli ağladım çünkü kaçışım yoktu, bari tam ağlayayım.

"Ölünmez," dedi Cihangir, bir kanun maddesi öne sürer gibi, "Ölmedim ben. Ölemedim," diye itiraz etti katı ve boğuk bir sesle.

"Ölünür," diye karşılık verdim sızlana sızlana ve Cihangir'in sarstığı içimden ilk sesi duymasına izin verdim amaçsızca. "Öldüm ben. Öldüm Cihangir. Tam altı yaşındayken öldüm ben Cihangir. Çok küçük bir yaş ölmek için. De-değil mi?" dedim hıçkıra hıçkıra. Sonra sözlerim dönüp kalbimden vurdu beni, ne dediğimi cümleler ağzımdan çıkınca fark ettim.

Daha sert yutkundum ama içimdeki acı sanki dağları aşacak haldeydi. Kavruluyordum adeta ve bunun neden burada, onunlayken olduğunu bilmiyordum. Bir anda öyle bir fırtınaya denk geldim ki yıldırımlar düşüyordu yüreğime, her yer sonsuz bir aydınlığa hapsoluyordu ama biliyordum ki o aydınlığın sonunda zifiri bir karanlık vardı. O karanlık çok korkunçtu, yalnız kalmak istemiyordum.

"Sussam daha iyi olur ama sarılsam da iyi gelir bence. Tek başına olmadığını bil diye. İstersen eğer," dedi Cihangir kısık bir sesle replik çalarak. Bunun ne kadar güzel bir cümle olduğunu size anlatsam destan olurdu belki de.

Birkaç gün önce halı sahanın tribünlerinde otururken ona söylediğim şeyi şimdi bana Cihangir söylüyordu ve çaresizdim. Ben zaten çaresizdim, altı yaşından beri çaresizdim ama ilk kez bu kadar net hissediyordum o çaresizliği. İlk kez birisi bana sarılmak istiyordu. İlk kez birisi beni anlıyordu sanki ve ben bağırmıyordum. Fısıldıyordum ve o anlıyordu.

Ipıslak olan yüzümü açtım çünkü sarılmak iyi geliyordu ve o beni anlayan nadir insanlardandı. Meriç vardı bir de ama Cihangir'in yeri çok başkaydı çünkü o kayıp vermişti. Kayıp vermenin ne demek olduğunu kayıp vermeyenler bilemezdi. Ölen birini özlemek... Dünyadaki en büyük çaresizlikti bana göre ve o çaresizliği anlayan tek insan, bana kollarını açmıştı.

Azıcık daha Cihangir'in yamacına gittiğimde bu defa gerçekten ıslanmış gözleriyle beni karşıladı ve belimden yakalayıp başımı okşadı. O kadar hafif sarıldı ki sanki bir çiçeği incitmekten korkar gibi omzuma yerleştirdi çenesini. Ona sarılmak neden bu kadar iyi geliyordu bilmiyorum ama iyi geliyordu işte. Sorgulanması yasak bir şeydi sanki çünkü ne zaman sorsam içime neden o diye bana cevap veremiyordu. Ben de artık sormuyordum. Gecemi gündüzüme katıyordum belki ama sormuyordum hiçbir şey. İyi geliyordu Cihangir bana. Nefes oluyordu bazen, bazen sinir ediyordu ama işte bazen de böyle sarılıyordu, bana iyi geliyordu. Bana iyi gelen tek kişiydi o.

"Üzülme bana bir daha," diye fısıldadı saçlarıma doğru. Sesi tenimi ürpertirken burnumu çektim ve gözlerimi yumdum. O laf söz dinlemeyen gözyaşlarım son bulmuştu ama ıslaklıkları yüzümdeydi hala. Yok etmek istiyordum her birini.

"Elimde değil," dedim yakıcı bir sesle, "Ben... Üzülüyorum sadece. Sen... Ne zaman kaybettin onları?" diye sordum çekinerek. Merak ediyordum. Bu acıyla ne zamandan beri cebelleşiyordu?

Cihangir ciğerlerine ömürlük bir nefes çekip saçlarım arasına verdi. "Ben onları senin gibiyken kaybettim," dediğinde anladım on yedinci yaşının solduğunu. Derin bir nefes alıp beline daha sıkı sarıldım onu avutmak istercesine. Başımı göğsüne yasladım, atan kalbinin ritmini ezberledim farkında olmadan.

"On yedi yaşındaydın o zaman." Başını onaylarcasına salladığında gözlerim yeniden yandı acı acı. Burnumu çekip gözyaşlarımı sildim. Çok tazeydi bu acı. Daha dün gibiydi. O ne kadar on dokuz yaşında olsa da, ne kadar iki sene önce de olsa bu acı hep taze kalacaktı onun için.

Dudaklarımı birbirine bastırdım ama ne fayda. Ne saçma değil mi? Onun acısı, benim acım gibiydi. Onun gözyaşları, benim gözyaşlarım gibiydi. O, ben gibiydi. Onu herkesten ayırıp kendim diyordum sürekli çünkü onun her şeyi benim her şeyim gibi geliyordu. Saçma olan buydu. Onu bu kadar hızlı ve çabuk benimsemek... Ben daha önce kimseyi bu kadar hızlı benimsememiştim ki. Bu nasıl oluyordu bilmiyorum ama oluyordu işte. Onun acısı, acımdı ve ben o acıyı yaşıyordum.

Bedenimi sarsan bir hıçkırık daha kaçtı ağzımdan ve kendimi durduramadım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp yeniden ağlamaya başladığımda Cihangir saçlarımı okşadı sadece.

"Defne kendine gelsene, neden sürekli ağlıyorsun?" diye fısıldadı bu kez durgun bir sesle. Kafamı hafifçe iki yana salladım ama konuşamadım. Boğazım ağrıdı ağlamaktan ama konuşamadım işte. "Ya da ağla..." dedi sonra vazgeçip, "Bu iyi gelirmiş insana. Ağla bolca. İçinde hiçbir şey bırakma ama. Bir daha böyle kalbini sıkıştırma Hüma Kuşu. Arkada kalıyorsun," dedi arkada kalmama alınarak.

Bedenlerimiz küçük olabilirdi, düşüncelerimiz tutarsız olabilirdi, duygularımız zirvede olabilirdi. Biz yetişkin olmayabilirdik. Birimiz on yedi, birimiz on sekiz, birimiz on dokuz yaşında olabilirdi. Birimiz on beş bile olabilirdi ama acı, aynı acıydı. Otuz yaşında çekilen de aynıydı, on yedi yaşında çekilen de aynı acıydı ve aynı hislere ev sahipliği yapıyordu. Kara bir alın yazısıydı bu. Tek fark tepkilerdi.

Sevdiklerimiz gönlümüzdeki meyvelerdir ve o meyve dalından koparılınca o ağaç bir daha meyve veremiyordu. Yerini de kimse tutamıyordu.

🌈🌈🌈

Zaman duyguların ve acıların üzerine sünger çeken en iyi temizlik malzemesiydi. Çamaşır deterjanı gibi leş bir kokusu vardı ama tertemiz yapıyordu işte. İçimde molozlar vardı lakin dışımda dış cephe boyasını ellerimle yaptığım binalar yükseliyordu. Yıkılmamıştı onlar hiçbir zaman. Bari diyordum oralar yıkılmasın, zaten bir şehrin altında kalmıştım ben çok küçükken. Onları da elimden almasalar olmaz mıydı? Benim elimde kalan bir tek tebeşirlerimdi. Ailem bunun farkında değildi belki de. Kolayca elimden alabiliyorlardı ama tebeşirlerin, dans etmenin, istediğim şeyleri yapmak için içimde beni ileri atacak bir isteğin olmasının ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Ya yaşamak istemeseydim bir daha? O zaman nasıl davranırlardı kim bilir bana? Ben her şeye rağmen gülümsemek istiyor, hayatıma devam etmek istiyordum. Kim bilir?.. Belki de bu isteğim yerine geliyordu ama eksikleriyle.

Bir tutam sahte gülüşlerle akşam yemeğinde işkence çekiyordum sanki. Düşüncelerim kafamı tırmalarken bir soruyla kendime geldim.

"Dershane nasıldı bugün bakalım?"

Babamın meraklı sorusuyla çatal kaşık sesleri yalnızlaştı. Kafamı kaldırmadım çünkü ben dershaneye gitmiyordum. İstemiyordum. Kimse de zorlamıyordu neyse ki. Bu konuda bu şekilde kapanmıştı sanırım. Ne güzel...

"İyiydi babacağım. Çok verimli geçti bugün. Konu eksiklerimizi kapatmaya başladık bile. Yarın da haftalık deneme sınavı olacak," dedi Nil nehri her şey çok yolundaymış gibi. Babam memnuniyetle başını sallarken Nil nehrinin saçlarını okşadı, çenesini sevdi. Kafamı biraz daha eğdim ve yemeğime baktım.

"Beni de bugün Gül Hoca aradı Defne," dedi annem aniden. Herkesin bakışı bana dönünce tüylerim ürperse de kafamı kaldırdım, anneme baktım. Neden bu masaya mevzu olmuştum ki şimdi durup dururken? Nil'in dershanesi hakkında uzun uzun konuşup kariyer planlaması yapamazlar mıydı?

Gözlerimi devirerek, "Hemen de ararmış," diye geveledim ağzımdan. Annem sevimsiz tavrım karşısında omuzlarını düşürdü ve uzanıp elimden tuttu sevgiyle. Kıpırdamadım hiç.

"Bebeğim biz sizinle çok ilgilenemiyoruz ve bu son bir yıldır devam eden bir durum. Benim hatam tamamen. Sana daha dikkat etmeliydim," deyince elimi çektim ve sahte bir şekilde gülümsedim. Amma da abartıyorlardı. Ben bebek değildim ki. Hatta mümkünse benimle ilgilenmeseler daha çok hoşuma giderdi. İlgilendikleri an benim ilgi alanlarımı gasp ediyorlar, kendimi hapishaneye kapatılmış gibi hissediyordum.

"Abartılacak bir şey değil anne, hasta değilim sonuçta." Babam sözlerimden sonra daha çok kaşlarını çatarken Atlas yükseldi biraz.

"Ne hastalığı be? Ne oluyor?" deyince sakin olmasını istercesine onun gözlerine baktım.

"Hoca e-okula kilo ve boylarımızı giriyordu sağlık bilmem neyi için. Boyum 1.69 ama kilom 45 geldi. Normalin çok altındayım ama iyiyim. Bir problemim yok. Yemeklerimi de yiyorum sadece kahvaltıyı geçiştiriyorum o kadar," deyip omuz silktim. Atlas sözlerimden sonra sıkıntıyla soluduğunda Nil nehrinden bir kıkırtı işittim ama aldırış etmedim. Onunla uğraşacak kafam yoktu.

Atlas, "Cihangir söylemişti bana," deyince daha abartılı gözlerimi devirdim. Cihangir de hemen Atlas'a mı yetiştirmişti bu durumu? Neydi bu çocuğun derdi ki?

"Dedikoducu mahalle teyzesi mi o da ne? Hemen sana yetiştirmiş. Öğlen de ağzıma dürümü depti zaten," diye şikâyet ettim huysuzlanarak. Atlas sözlerime gergince gülünce annem anlamayarak bana odaklandı.

"Cihangir mi?" dedi ancak buna dikkat kesilmesini beklemiyordum hiç. Yüzümdeki huysuz ifadeyi silip boş vermişlikle omuz silktim. Daha fazla bu konu üzerinde durmasak olmaz mıydı? Kendim hakkımda konuşulmasından haz etmezdim. Genelde iyi bir şey konuşulmazdı çünkü.

"Ortak bir ödevimiz vardı da. Kütüphanede açım diye sızlanmamı istemedi paşa hazretleri. Yoksa ona ne benim kilomdan. Gül Hoca da tutturdu diyetisyen diye. Valla başıma ekşimeyin sakın!" diyerek elimi kaldırdım kati suretle, "Doktorla uğraşamam. Hastanelerden nefret derecesinde nefret ediyorum," dedim asabiyetle. Sözlerim kesindi. Ne bunun için hastaneye gitmek istiyordum ne de diyetisyene. Yemek yiyordum, kilo alamıyordum o kadar. Bunda da bir problem yoktu bence. Kilo alsam, şişko birisi olsam daha mı iyi olurdu?

"Anneciğim bu böyle olmaz ama," diyerek daha ılımlı yaklaşmaya çalıştı annem ama bana sökmezdi, "Ben çoktan randevu aldım bile. Pazartesi öğleden sonra dersten çıkacağız ve gideceğiz. Birlikte muayene oluruz. Diyetisyenin hem özel kliniği var öyle büyük hastane değil. Yakın arkadaşım," dedi annem ikna edici bir sesle. Ama olsun yine de hastane kokusu midemi allak bullak ediyordu.

Pes edercesine omuzlarımı düşürdüm ve anneme baktım istemediğimi belli ederek. "Anne gerek yok işte. Gerekirse dört beş öğün yemek yerim ama gerek yok. Hastane sevmiyorum..." diye mırıldandım inatla.

"Şımarıklık strating..." diye mırıldandı Nil nehri çaprazımdan. Ona kaldırdım bakışlarımı ve dik dik baktım. Kaşınıyordu resmen.

"Seni bir kaşık suda boğarım," dedim soğukkanlı bir tavırla.

"Şşşttt! Ağzımızın tadını bozmayın!" diye uyardı babam da. Gündüz yaşananlardan sonra sessizliğimi korudum çünkü tüm enerjim gündüz yitip gitmişti.

"Bu akşam basket maçım var gelmek ister misin?" diye sordu Atlas, ortamdaki gergin havayı sabote ederek. Teklifine karşılık sinirli bir nefes verdim ve omuz silktim.

"Hayır, git sen. Ben dinlenmek istiyorum. Ödev yapmıştık zaten bugün. Ben odamda devam edeceğim yemeğime. Afiyet olsun size," deyip yemek tabağımı aldım ve hızlı adımlarla odama girdim. Kapıyı kilitleyip tabağı çalışma masama bıraktım ve yorganın altına girdim. Yemek yiyesim yoktu son birkaç gündür fakat anneme yemeyeceğim deyip beni zorla diyetisyene götürmesini istemiyordum.

Moon Lovers'ın yeni bölümünün geldiğini saate bakıp hesapladıktan sonra kaçak Kore dizileri izlediğim siteye girdim hemen. Bahis reklamlarını bir bir geçerken telefonuma üstten bildirim geldi. Dikkatim bir anlığına mesaja kaydı. Bildirimi kaydırıp sohbet sayfasına girmeden Meriç'in yazdıklarını okudum.

Asilzade: Konuşalım mı Defne?

Asilzade: Dün okulda seni üzmek değildi amacım, ben...

Asilzade: Reyhan'a çok sinirlendim sadece.

Asilzade: Sana yaptıklarını duyunca ben öfkeme hâkim olamadım.

Meriç'in mesajlarından sonra yutkunarak gözlerimi kırptım. Meriç kötü birisi değildi, amacı bana zarar vermek veya beni üzmek de değildi ama yüzüme doğru bıktım sizden demesini de pek beklemiyordum. Ağırıma bile gitmişti bu sözü. Nil'le aynı kesede değildim çünkü. Ben kimseye Nil kadar kelimelerimle darbe vurmuyordum. Vuramazdım da. Ben öyle bir katil değildim ki.

"Sorun yok Meriç. İyiyim ben. Gerçekten, bir sorun yok."

"Ben ne olursa olsun sınıfın ortasında kıza öyle davranmana bozuldum."

"Dikkatleri üzerime çekmekten haz etmiyorum."

"Öte yandan..."

"Meriç benden bıktın mı gerçekten? Tavırlarımdan ya da ne bileyim? Şımarık biri miyim sence ben?"

Mesajımı gönderdiğimde içimde bir şeyler hareketlendi ama hiç hoş hissettirmedi. Yatağıma daha çok gömülürken Meriç'in yazıyor olduğunu fark ettim.

Asilzade: Biliyorum ama sen olsan sakin kalabilir miydin?

Dikkatleri üzerime çekmeyi sevmediğimi söylediğim mesajıma cevaben yazdığı bu mesajdan sonra bildirimler peş peşe hızla ekranıma düştü.

Asilzade: Defne sen benim biricik kız kardeşimsin.

Asilzade: Ben seni dünya ahiret bacım gibi sevdim.

Asilzade: Ayrıca son sorduğun soru için seni bir posta dayak manyağı yaparım aptal kız.

Asilzade: Senden bıkacağıma kendimi köprüden atarım daha iyi.

Asilzade: Senden bıkamam ben Defne. Sen benim kardeşimsin. İnsan kardeşinden bıkar mı kızım?

"Bilmem... Nil gibi biriyle kan bağım var."

"Nil elinden gelse beni boğup öldürür."

"Sen de her zaman beni sevmek, kardeş gibi korumak zorunda değilsin."

"Bıkabilirsin."

"Anlarım."

Asilzade: Ben anlamam Defne.

Asilzade: Sen benden bıkarsan günün birinde ben anlamam.

Asilzade: Senden bıkmam da söz konusu değil.

Asilzade: Duvarları boyarken yanımda olan tek kişi sensin.

Asilzade: Derdimi şak diye anlayan bir tek sensin, dinleyen sensin, hiçbir şey yapamasan da yanımda olan, varlığıyla kalbimdeki aile eksikliğini silen sensin.

Asilzade: Ulan senden nasıl bıkayım ben?

Asilzade: Birisi seni üzdüğünde deliriyorum ben!

Asilzade: Benim için o kadar büyük şeyler yaptın ki Defne, sıkılmadım da bıkmam da.

Asilzade: Ben son nefesime kadar seni korur, sana abilik yaparım.

Asilzade: Seni üzeni de hiç düşünmeden üzerim.

Asilzade: Noğğhtaa!

Yazdığı onlarca mesaja ağlayacakken son yazdığı mesajda dolu gözlerimle kıkırdadım. Burnumdan boğuk bir şekilde nefes alıp gözyaşlarıma direndim. Bu aralar iyice yüz göz olmuştuk.

"bnfjzfjbfd"

Asilzade: Gülme kızım ciddiyim.

"Tamam."

Asilzade: Biliyorsun beni, sevdiklerime zarar gelince mala bağlıyorum.

Asilzade: Olanları babaannem duydu zaten.

"Nasıl duymuş lan?"

"Okula ajan mı yerleştirdi? Hani filmlerde olur ya."

Asilzade: Şaşırmam. Yapar mı yapar ama her neyse, azar yedim ondan da. Beni zorla psikoloğa götürecek kadın.

"Allah kurtarsın kardeşim."

Asilzade: Eee normale döndüysek? Takılalım mı? Boya badana...

"Yorgunum biraz. Atlas maç var dedi, sen gitmiyor musun maça?"

Asilzade: Aman be maçı alıp münasip yerlerine... Şeetsinler.

Asilzade: Boya badana daha iyi.

"Şeetsinler tamam. Geliyorum madem."

Asilzade: Kapıdayım.

"Çüş! Hayvan!"

Asilzade: Sensin hayvan.

Asilzade: Abin var karşında, düzgün konuş ufaklık.

"Yesinler lan senin abiliğini! Bnfdjbd"

"Orangutan kılıklı. Bekle."

Asilzade: Abiyeni giy şu payetli olan.

"Payet mi? Pul mu ne lan o?"

Asilzade: (görsel)

Asilzade: Babaannemin bana bugün attığı foto. Bundanın yoksa benimle gelemezsin boyamaya.

"Dıttır git Meriç."

Asilzade: BNDNZFJBJJF

Asilzade: Tamam, dıttırıyorum. De hayde!

"Kesss..."

Telefonu kapatıp yorganı kafamdan çektim hemen. Üzgünüm Moon Lovers. Sanırım terapi vaktim geldi ve evet, Meriç'le bir belaya daha sokmalıydım başımı.

🍡🍡🍡

Moon Lovers izleyenler burada mı??

Defne tam 2016 ergeni diyebilir miyiz peki?

Bakalım Meriç'le neler neler ortaya çıkacak.

Yeni bölümlerde görüşmek dileğiyle. Sizleri seviyorum.

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın!

Son bir duyurum var, yeni bölüm günlerimiz pazartesi & perşembe 13.00'tür!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

51okunma 8beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.