1.6

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.6

6. BÖLÜM
"TERAPİ KUTUSU"

Okullar açılalı üç gün oluyordu ve ben üçüncü günde Meriç'i de ayartıp okula gitmemek için plan yapıyordum. Yani yapmıştım.

Dün eve girdiğimde Atlas ortalarda görünmüyordu o yüzden ona görünmeden hemen banyoya girmiştim. Yırtılan okul formamı bir poşete saklayıp kıyafetlerimi kısa programda yıkamış, uzun bir duş alıp rahatlamıştım ama bu sefer de kollarımdaki, bacaklarımdaki ve sırtımdaki ağrılar kendini göstermişti. Yaralarım ciddi boyutta değildi. Evdeki ecza dolabından yara merhemi alıp iz kalmaması için pansuman yapmıştım kendime. Pansuman işinde neredeyse uzman sayılırdım. Yarasız geçen bir yaşım daha yoktu maalesef. Okul formamı da eski kıyafetlerimden birinden kopardığım siyah kumaşla yama yapıp dikmiştim. Siyah kumaş pantolonumdaki yama pek de belli olmuyordu. Birkaç gün yenisini alana kadar idare ederdim yani.

O gün akşam böyle geçmişti. Biraz stresli, korkulu, temkinli ama sakin. Atlas odama gelmiş miydi bilmiyorum ama erkenden uyumuştum ve Cihangir'e de yazmamıştım. Zaten telefonunun telefonumda olması da fazlasıyla garip geliyordu. Ben öyle herkesi telefonuma kaydeden biri değildim. Konuşmuyorsam silerdim. Basit bir hesaptı. Şimdi halamla konuşmuyordum kadının telefon numarası bende ne gezsindi, değil mi ama? Neyse, gereksiz uzadı bu konu.

Arada beni yoklayan ürpertileri düşünmek istemiyordum. Bu yüzden kafayı yastığa gömüp uyumaya çalışmıştım ama kâbuslar peş peşe gelince o da pek mümkün olmamıştı. Kesik kesik uykularla iğrenç bir gece geçirmiştim ve o gecenin ortasında bir yerinde evdeki huzurlu sessizlik bozulmuştu.

Atlas bir yerden geliyordu ve Nil'in de sesi geliyordu. Demek ki okul çıkışı Nil ile bir yerlere gitmişlerdi. Saate baktığımda on bire geliyordu. Normalde annemler evdeyken bu kadar saat dışarıda durmamız yasaktı ama annemlerin yokluğundan faydalanmışlardı sanırım. Nedense dudaklarımdaki tebessüm kalbimi acıttı. Hayır, kırılmadım. Benim kalbim kırılmazdı ama odama kadar ulaşan seslerinden tuhaf bir his peyda oldu içimde. Hem huzurlu hem huzursuz hissetmek mümkündü sanırım. Çünkü ben hem huzurlu hem de fazlasıyla huzursuzdum.

Kulağıma kulaklıklarımı takıp telefonumdan sakin bir müzik açtım ve geceyi sabaha tamamlamaya çalıştım fakat bir ses müziğimi yarıda kesti kısa süreli. Yatağımda düz dönüp telefonumu aldım elime. Şifresini girip WhatsApp'tan gelen mesaja baktım.

0535***: Cihangir ben. İyi misin diye merak ettim.

Cihangir?

Kaşlarım hayretle kalkıp indiğinde numarasını kaydetmediğimi anladım. Kaydetmedim de.

"İyiyim, merak edilecek bir şey yok."

"Sen iyi misin? Kaşını gözünü, açıklayabilmişsindir umarım."

0535***: İyiyim, bende sıkıntı yok.

0535***: Kimseye görünmedim diyelim ama yakında fark ederler. Çınar fark etti.

"Ne dedin peki?"

0535***: Bir tane ortaokul çocuğunu köşeye sıkıştırdıklarını söyledim. Tren vagonlarından bahsetmedim ama o tren vagonlarını sordu.

"Orası tehlikeli bir yer çünkü."

"Çınar da biliyor o yüzden sormuştur."

"Zeki çocuk. Başka ne dedin?"

0535***: Başka bir şey demedim. Yengeme bahsetmemesi gerektiğini söyledim o da pansuman filan yaptı ben de odama kapandım direkt. Bu kadar.

Rahatlamış hissederek derin bir nefes bıraktım.

"İyi bari. Ben uyuyacağım, iyi geceler."

0535***: İyi geceler Afacan.

Cihangir'in mesajını gördüğümde sinir bozukluğu içinde elimle yüzümü ovaladım.

"Aptal ya bu çocuk. Bir adımı öğrenemedi gitti..." diye fısıldarken parmaklarım klavyem üzerinde hızla hareket etti.

"Dıttır git Cihangir."

0535***: O ne lan öyle bjnfdjkbnd

"Zıkkımın peki."

Telefonumu sessize aldım ve duvara dönüp geceyi sabah ettim.

🌈🌈🌈

Şeker Portakalı'nda geçen bir cümle var. O küçük yavrucak Zeze'nin iç dünyasında kendime öyle çok yer bulmuştum ki artık Şeker Portakalı'nda altını çizdiğim birçok cümle hafızama kazınmıştı. Orada Zeze diyordu ki: "Doğrusunu söylemek gerekirse içimdeki acıyı bir türlü dindiremiyordum. Sebepsiz yere zalimce sopa yemiş savunmasız bir hayvan gibiydim..." Zeze içindeki acıyı dindiremiyordu ben de içimde adlandıramadığım bazı hisleri dindiremiyordum. Acı mıydı bu beni huzursuz eden yoksa kırgınlık mı? Ama dönüp kendime kırılmıyorum ki ben, diyordum. Kırgınlık çok yoğun bir his değil miydi? Kırgınlık böyle bir şey değildi ki... Bu hissettiğim tuhaf, isimsiz şey kırgınlık veya yediğim sopaların acısı olamazdı. Ben kendi verdiğim sessiz içsel mücadelemde her gün yeniliyordum ve yenilmemiş gibi yapmaya zorlanıyordum. Bu hisse ne denirdi ki?

Alarmım yine beş buçukta çaldığında elim otomatikleşmiş bir şekilde sağımda kalan küçük komodinin üzerinden şarja bıraktığım telefonumu buldu ve sinir bozucu alarmı kapattım. Neredeyse hiç uyuyamamıştım. Sızıp kalmıştım gece. Vücudumdaki ağrılar bıraktığım gibiydi. Gece boyu gördüğüm tuhaf, saçma sapan kâbuslar yüzünden huzursuzluğum birkaç misliydi adeta. Alnımda biriken teri sildiğimde kemiklerimin ağrısı artmıştı. Gerçekten sopa yemiş, Zeze'nin tabiriyle savunmasız bir hayvan gibi uyuyup kalmıştım. Uyuduğum bu bir iki dirhemlik uykudan da bir şey anlamayıp yatağımdan doğruldum ve ilk iş Meriç'e saat beş buçukta mesaj attım.

Kendimi hiç iyi hissetmiyordum ve bugün kimseye görünmek de istemiyordum.

"Meriç, bugün okula gitmeyeceğim kendimi iyi hissetmiyorum."

"Dün gece çok uyuyamadım, kalbim çarpıyor."

"Bugün boyamaya gitsek olur mu yine?"

Mesajlarım anında iki tik olmuş ama henüz okumamıştı. Telefonun ekranını kapatıp göğüs kafesimde sızlayarak atan kalbime bastırdım elimi. Karanlık odama daracık penceremden yalnızca Ay'ın ışığı doluyor, bana doğru yırtıcı bir aydınlık hâkim oluyordu. Çarpıntım geçmemişti hala. Kâbuslarımı hatırladıkça da artmıştı sanki. Yutkunarak arkama yaslandığımda nefes alışlarım da sıklaşmıştı. Kesinlikle bugün okula gitmek istemiyordum.

Kaç dakika geçmişti bilmiyorum fakat bir süre sonra telefonuma mesajlar düşmeye başlayınca bacaklarımın arasındaki telefonumu aldım. Parlak ekranı açıp kısık gözlerle Meriç'in yanıtlarına baktım.

Asilzade: Kendini kötü hissediyorsan hastaneye gidelim mi?

Asilzade: Atlas'a söylemedin mi hala?

"Hayır, söylemedim."

"Dün gece Nil'le dışarıdan geç geldiler, görmedi beni."

"Hastaneye gerek yok sadece kâbus gördüm, biraz kötüyüm işte."

"Kafamı boşaltmam için resim çizmeye ihtiyacım var. Bu kadar."

"Teşekkür ederim, teklif etmen yeterli."

Sebebini anlayamadığım bir şekilde son mesajımı yazarken gözlerim dolmuştu ama ağlamamıştım. Yabancıydım ben ağlama duygusuna. Ağladığımda kendimi tuhaf hissederdim. Ağlamak bana yanlış gelirdi çoğu zaman. Kendime yakıştırmazdım ağlamayı ve gözlerim dolduğunda akıtmak istemezdim bir damla yaş bile. Yine aynı şeyi hissedince kuru kuru burnumu çektim.

Asilzade: Teşekkürü yabancıya edersin geri zekâlı.

Asilzade: Bana bir şey demeyeceksin.

Asilzade: Arabayı alıp geliyorum apartmana.

Asilzade: Sen ışıkların oraya çık.

Asilzade: Atlas'a hala hiçbir şey söylemiyor muyuz?

"Atlas ile aramız limoni, bundan faydalanıp ona bir şey açıklamam."

"Sorun yok. Giyinip çıkıyorum. Görüşürüz."

Asilzade: Sen ne desen o kaptan.

Asilzade: Görüşürüz.

Telefonu kapatıp çatlamış olan koruyucu ekranımı kısa tırnağımla çıkardım. Yenisini yaptırırdım bir ara ama şimdilik çatlamış görünmese iyi olurdu. Kalbimdeki çarpıntıyla yatağımdan kalktım ve iki kapaklı dolabımı açtım. İçinden bilekleri büzgülü gri eşofman altımı aldım ve pijamamı çıkarıp eşofmanımı bacaklarıma geçirdim. Üzerine de beyaz, oversize kalın askılı bir bluz çıkarıp giydim. Dün yıkadığım ceketi sadece okulda giydiğim için bugün mavi renkteki örgü hırkamı giydim üzerime. Eylül ayı dengesizdi malum. Son olarak darmaduman olan uzun saçlarımı da taradım ve gevşekçe balıksırtı örüp bıraktım. Bu süreçte başka şeylerle uğraştığım için mi bilmiyorum ama çarpıntım son bulmuştu sanki. Hafiflememiştim ama yüreğimdeki sıkıntılı ağırlık geçmiş gitmiş gibiydi.

Çantama annemlerden köşe bucak sakladığım tebeşir kutumu koydum. Odamda almam gereken eşyaları da alıp göğsümü sıkan hisle odamdan çıktım. Ev hareketliydi. Mutfaktan sesler geliyordu. Atlas ve Nil kalkmıştı sanırım. Okula gideceklerdi. Daha sonra bugün işlenecek dersleri kontrol etmem gerekiyordu. Umarım matematik bugündür de hafta boyu o lanet dersten kurtulmuş olurdum.

Mutfağa gittim ve buzdolabından yine elma ve muz aldım. Nil'in zaten umurunda değildim, Atlas da beni sivil görse umurumda olmazdı. Ben bir an önce Meriç'in yanına gitmek istiyordum. Biraz nefes almak istiyor, kafamı sadece tebeşirlerimle bir betona boşaltmak istiyordum.

"Günaydın." Atlas'ın sesini duysam da duymazdan gelip mutfaktan çıktım ve kapıya yöneldim. Telefonumdan baktım saate. Altıya geliyordu. Gün ağarmamıştı bile.

"Defne!" Atlas bu kez de arkamdan seslenerek yanıma gelince yüzümü nasıl saklasam diye düşünüyordum. Yere eğildim ve mahvolan converselerime baktım. Bugünlük annemin daha geçen ay aldığı ve hiç giymediğim, hiç de sevmediğim beyaz renk spor ayakkabıları çıkarıp giymeliydim sanırım. Başka spor ayakkabısı yoktu zaten.

Beyaz renk ayakkabı tamamen saçmalıktı. Çok çabuk kirlendiklerinden sürekli temizlik isteyen, zahmet verici bir takım şeylerdi işte. Beyaz rengini de sevmezdim ben. Neden ısrarla sevmediğim renklerde bir şeyler alıyordu bana anlamıyordum. Siyah renk 36 numara converse almak çok mu zordu?

Atlas'ın varlığını ensemde hissedince bıkkın bir şekilde soluklandım. "Günaydın Atlas," dedim geçiştirmek için. Yakamdan düşse olmaz mıydı?

Yüzümü ona dönmedim ve bağcıklarımla uğraşıyormuş gibi yaptım bir süre. O da arkamda, kapının eşiğinde durup gözlerini sanırım sırtıma dikti. Bakışlarını arkamda olmayan gözlerimle dahi hissedebiliyordum.

"Bu tavır daha ne kadar sürecek Defne?" diye bıkkınca sordu, "Gerçekten günlerce böyle mi davranacaksın bana?" Evet, bana söylediğin o cümleleri sindirene kadar böyle olacağız Atlas.

Omuzlarımı silktim bana ne dercesine. Artık ilk anki gibi sinirli hissetmiyordum o yüzden her şeyi boş vererek Atlas ile eski halime dönebilirdim ama şimdi değil. Bugün hele hiç değil. Kendimi ayağa kaldırmam lazımdı önce.

"Dert etme kendine Atlas, bilirsin ben sorunlarımı kendi içimde çözerim hep. Kimsenin bir şeyi çözmesine ya da benimle konuşmasına gerek yok. Sonra görüşürüz," deyip kapıyı çekmeden merdivenlere yöneldim. Korumalıklardan tutunup kayacak gücü bugün kendimde hissetmiyordum. Merdivenlerden seri adımlarla aşağıya inmeye başladım.

"Defne saçmalama, yalvarırım. Kardeşiz biz. Aramızda küslük olmaz. Ben seninle böyle olmak istemiyorum. Konuşmalıyız. Hiçbir şeyi kendi içinde halletmek zorunda değilsin!" Atlas arkamdan bağırınca apartman boşluğunda sesi yankılandı ve ben durmadım. Sözlerini umursamadım ve yürüdüm.

Hayır Atlas, bu zamana kadar her şeyi kendim hallettim ben. Kusura bakma ama yine kendim halledeceğim.

Durduğum yerde dönüp bakmadım. "Ben hallederim Atlas! Akşam görüşürüz," dedikten sonra artık durmadım ve hızlı adımlarla, dizimdeki yaranın sızlamasına aldırmadan yoluma devam ettim. Bir şeyden, kendimden, kaçarcasına çıktım apartmandan.

Kendimi serin bir eylül sabahına bıraktığımda keskin bir soğuk hissettim bedenimde. Hemen ceketimin önünü kapatıp kollarımı bağladım. Adımlarımı hızlandırdım ama bu yeni ayakkabı ayağıma vuracak gibi bir his vardı içimde. Apartmandan uzaklaştıktan sonra kafamı eğip ayakkabılarıma baktım. Şimdiden biraz kirlenmişti ya da ben beyaz ayakkabıları gerçekten sevmediğimden bana öyle geliyordu ama kirleniyorlardı hemen. Böyle beyazken daha güzellerdi. Ve ben gerçekten beyaz ayakkabı sevmiyordum.

İçimdeki titrek nefesi anlamsız hislerle dışarı verdim. "Sanırım hala beyazı sevmediğimi öğrenemediler," diye iç çektim ve yoluma devam ettim.

Meriç'in beni bekleyeceği ışıklara kadar telaşlı adımlarla ilerledim. Güneş, doğmak için bir çaba harcar gibi gecenin koyu siyahını laciverte çevirmiş ama gök maviye henüz boyanmamıştı. Ben hızlı adımlarıma devam ederken cebimdeki telefonun tanıdık zil sesini işitince durdum. Meriç'in aradığını görünce kafamı kaldırıp ışıklara baktım. Tanıdık aracını görünce telefonu kapatıp arabasına koşturdum ve ön kapıyı açıp geniş koltuğa bıraktım bedenimi. Onun zenginliğine artık alışmıştım. Asilzade'miz bu paradan elbette köküne kadar yararlanıyordu. Soluma döndüğümde yumruğunu tokuşturmak için beni bekliyordu. Yüzüme yaydığım sırıtışla yumruğumu kaldırıp tokuşturdum ve kemerimi bağladım hemen.

"Günaydın yaralı kız. Nasılsın bugün?" dedi ilgili bir şekilde. Önüme aldığım çantamdan yarama sürmek için merhem çıkarıp güneşliği indirdim. İçindeki aynasını açıp merhemden çeneme dokundum. Hemen kabuk bağlamaya yüz tutmuştu zaten.

"Sana da günaydın Asilzade, iyi sayılırım. Sabahki kalp çarpıntım azaldı neyse ki. Belki de bugün okula gitmeyeceğim için."

Kendi kendime arsızlıkla güldüğümde Meriç ara sıra bana bakıyor ve arabayı en düşük hızda, sağ şeritte kullanıyordu. Nereye gideceğimizi biliyordum elbette. Meriç'in özel mekânına. Babaannesi Azize Candar'dan köşe bucak sakladığı mabedimize. Oraya terapi kutusu adını vermiştim çünkü ne zaman kendimizi kötü hissetsek sadece Meriç ve ben gidiyorduk ve bizim dışımızda Meriç oraya kimseyi almıyordu.

"Şu okulla aranı düzeltemedik ya Defdef..." diye söylendi annem gibi.

Ona Mermer dememden hoşlanmadığı için arada bu saçma ismi bana söylediği oluyordu ama aldırmıyordum.

"İnsan yedisinde neyse on yedisinde de odur Mermer," deyip dikkatle merhemi çeneme yedirdim ve dizimi de açıp oradaki yarama da sürdüm hemen. İşim bitince de güneşliği kaldırıp yolu seyretmeye başladım.

Okul... Bu yıl sondu artık ve ben gerçekten ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Kafamda bir sürü şey vardı o şeylerin bir tanesinin bile yolu sınavdan geçmiyordu. Bazen tasarımcı olmak istiyordum, bazen dansçı olmak istiyordum ve nadir zamanlarda da şarkıcı olmak istiyordum. Bunu birisine açtığımda alaya alınma ihtimalim yüksekti. Bilenler de pek inançlı değildi bana ama ben yapabilirmişim gibi hissediyordum. O kalıp sınava girip de herkes gibi boş boş üniversite okumak zorunda değildim. Tamam, bir diploma fikri elbette iyiydi ama yirmili yaşlarımda diplomalı işsiz olmak istemiyordum. Akademisyenlik gibi de bir düşüncem de yoktu ki illa üniversite okuyayım. Benden hiçbir alanda öğretmen olmazdı. Benim isteklerimin gittiği yolda diploma şartı da yoktu. Sadece biraz desteklenmeli, inanılmalı ve belki de teşvik edilmeliydim. Hâlbuki bu hayatta kendime olan inancım bile zedeleniyordu. Dudaklarımı sarkıttım aşağıya doğru. Boğazıma oturan yumruyu yuttum. Olsun, ben inanıyordum kendime. Yapardım bir şekilde. Sonuçta ben üniversite okumak istemiyordum, döve döve okutacak değillerdi ya.

"Dün bir sorun olmadı değil mi?" Meriç'in sorusu ile daldığım iç bunaltıcı âlemden çıkıp ona döndüm.

"Yok, sorun olmadı," dedim pürüzlü bir sesle ve hafifçe öksürdüm, "Sabah Atlas tuttu biraz ama çenemi görmedi neyse ki. Yarına kadar daha da kabuk bağlarsa kapatıcı filan yine bir şeylerle örterim. Bu arada ona bir şey söylemek yok. En son eve kapatacaklardı beni hatırlarsan," deyip parmağımı ona doğru salladığımda Meriç bu defa alayla gülmedi ve parmağımı huysuz huysuz bana doğru ittirdi.

"Biliyoruz kızım. Hiçbir zaman unutmadım o günü. Cihangir'in de ağzı sağlamsa sıkıntı yok. Sen esas onu yokla," deyince yeni bir sıkıntı ile önüme dönüp sessizleştim.

Acaba mesaj atsa mıydım? Söyleme filan... Saçma mı olurdu? Elimi farkında olmadan dudaklarıma götürüp yolmaya başlayınca çok kısa süre içinde Meriç elime vurdu bir tane. Onun vurmasıyla irkildim.

"Yolma şu dudaklarını! Kanatıp kanatıp yara yapıyorsun."

"Annem gibi konuştun," dedim ve yeniden önüme döndüm. Ellerimi dizlerimin arasına sıkıştırınca Meriç dikkatimi çekmek için ıslık çaldı.

"Bu Cihangir konuşmaz değil mi? Çocuğu çok tanımıyorum ama Atlas baya güveniyor." Damağımı ısırdım somurtkan bir ifadeyle. Atlas bu çocukla nereden tanışmıştı, Cihangir neden ailesinin yanında değildi de yengesinde ve dayısında kalıyordu hiçbir fikrim yoktu. Merak da edecek zamanım yoktu. Umarım esaslı birisi çıkardı da bana bu iyiliği yapardı.

"İnan bilmiyorum ama bence konuşmaz. Dün vedalaşırken de konuşmaması için tembihlemiştim."

Dün gece asansörden çıkınca yüzüme yaklaşan o koca yüzünü hatırladığımda birdenbire sanki yine yüzüme bakıyormuş gibi garip hissettim. Yüzüme tırmanan anormal ısınma hissiyle gözlerimi kırpıştırdım. Arabanın içinde terlediğimi hissedince Meriç yanımda bir şeyler söylüyordu ama nedense söylediklerini anlamıyordum. O an cebimdeki telefonumu çıkarıp mesaj atmaya karar verdim ve dün beni arayan numarayı önce telefonuma kaydetmeye çalıştım. Ne diye kaydetseydim? Tam adı fazla mı olurdu? Devlet başkanı mıydı ki? Benim telefonumda kimse adıyla kayıtlı değildi. Nil'in telefon numarası bile yoktu mesela.

"Yusufçuk Kuşu," diye mırıldandım sesli mırıldandığımdan habersiz. Klavyede hızlıca bu ismi yazıp kaydedince istemsizce ekrana bakıp güldüm. Bir an önce onu yeni lakabından haberdar etmeliydim. Eminim bayılacaktı.

"Yusufçuk Kuşu ne be?"

Meriç'in sesiyle kendime gelince mesaj yazmadan hemen önce durup ona döndüm.

"Yusufçuk Kuşu mu?.." Son heceyi uzatıp önüme döndüm. Duymuştu. "Lakap," deyip mesaj atmaya başladım.

"Günaydın."

"Atlas'a söylemek yok."

"Anlaşmamız hala geçerli. Ona göre."

Ekranı açık bıraktığımda Meriç, "Yusuf'a mı?" diye sordu. Tam da üstüne basmıştı. Gülüşümü dizginleyerek kafamı salladım. Bu lakap ona çok yakışacaktı. Bana Afacan demesinden bir hayli gıcık alıyordum zira. Afacan filan değildim. Deli dolu dese anlardım ama beni çocuk gibi küçümseyemezdi. Çocukluğum benim yıllar önce enkaz altında kalmıştı çünkü. Kurtaramamışlardı çocukluğumu.

"Evet, ona çok uydu bence. Bana Afacan demesine gıcık oluyorum o da buna katlanacak," derken mesaj sayfasından baloncuk sesi geldi. Ekrana baktım hemen.

Yusufçuk Kuşu: Günaydın.

Yusufçuk Kuşu: Neden okula gelmedin?

İki mesaj. Anlaşmaya dair bir şey söylemiyordu. Bu ne demekti? Atlas'a çoktan öttüm demek miydi?

"Emin miyiz Defdef?" diye sordu Meriç ama ona cevap vermeden mesaj yazmaya koyuldum.

"Gelesim gelmedi."

"Ne önemi var ki? Atlas'a söylemek yok. Tamam mı?"

Yusufçuk Kuşu: Atlas yüzünü görmedi değil mi?

"Evet, ustaca sakladım işte. Bozma."

"Defne sen kime yazıyorsun bu kadar?"

Yusufçuk Kuşu: Bozmam Afacan, neden bozayım?

Yusufçuk Kuşu: Kırk takla atmışsın saklamak için.

"Ne bileyim gerildim işte."

Yusufçuk Kuşu: Gerilme. Benden laf çıkmaz.

Yusufçuk Kuşu: Atlas hala küslükten dolayı okula gelmediğini sanıyor galiba. Sorunca tam cevap veremedi.

"Üçüncü günde okuldan sıkıldım."

"Ben böyleyim, okula alerjim var."

"Meriç'le biraz boyama yağlama yapacağız."

Yusufçuk Kuşu: Boyama yağlama mı? Nerede?

"Gizli... Sır..."

Yusufçuk Kuşu: Dünkü yer gibi bir yer olmasın da. Sırsa sır. Bana ne.

İstemsizce trip yediğimi hissettim ve kaşlarım havalandı. Saçmaydı ama. Cihangir bana neden trip atardı ki? Ben mesajda sesini duymadığımdan yanlış yorumluyordum kesin.

"Değil, güvenli bir yer."

Yusufçuk Kuşu: Ders başladı.

"Telefonunu vermedin mi sen?"

"Yakalanırsan geri alamazsın. Kapat telefonu."

Mesaj yazdıktan sonra sanki benim telefonum yakalanmış gibi bir gerginlikle yerime sindim. O sırada fark ettim alt dudağımı dişlerimle talan ettiğimi. Durup dudağımı yaladım ve Meriç'e döndüm. Dikkatle araba sürüyordu. Ona baktığımı fark edince bana göz atıp yeniden yola odaklandı.

"Hele şükür bana dönebildiniz Defne Hanım," dedi imalı imalı.

"Merak ettim," dedim omuz silkerek, "Söylememesi için bir kere daha tembihledim Cihangir'i. Artık yüzde bir milyon söylemeyecek. Güvenebiliriz."

"Ha bu Yusufçuk Kuşu'ydu yani? Vay be... Çok kısa zamanda çok yakın arkadaş gibi değil misiniz sence de?"

Meriç eliyle o çok kısa zamanı gösterip burun kıvırınca aptal gibi güldüm. Sanırım kıskanılmıştım.

"Kıskanma, hala en yakın arkadaşım sensin. Cihangir... Sıra arkadaşım sadece. Daha ötesine geçemez," dedim kendimden oldukça emin bir şekilde. Meriç tam olarak yeme beni adlı bakışını attı ve güldü. Onun gibi ben de güldüm ama bu daha çok sıvışmak için atılan bir gülüştü.

"Sıra arkadaşı gibi basit bir şey olmadığı kesin salak arkadaşım. Çocukla pazar günü tanıştın ve bugün günlerden çarşamba." Dudaklarını iyice sarkıttı. "Bilmiyorum, bana garip geldi herhalde. Çok çabuk ısındın sen bu çocuğa." Kaşlarım bu kez çatıldı Meriç'in tespitiyle. Ben Cihangir'e ısınmış mıydım? Yok be...

"Hayır," dedim gülüşlerimin arasında. Sözünü kesmek için kolumu savurdum ona doğru. "Hayır, ne ima ediyorsun yine sen? Ne yani? Ne olabilir ki Cihangir? Birisi işte. Ne dememi bekliyorsun? Isınmayayım mı çocuğa? O kadar karakollardan topladı beni," dedim başımı arkaya yaslayıp soluma dönerken.

"Estağfurullah arkadaşım, hani biz dokuzuncu sınıftan beri... Yani sen liseye başladığından beri sıkı dostuz filan iki günlük birinin gelip pat diye... Böyle," derken sürekli dudaklarını büzüp kafasını iki yana sallıyordu. Hah, kıskanıyordu işte! Basbayağı kıskanıyordu! Öyle değil mi ya?

"Saçmalama." Alttan alttan ona baksam da Meriç hala laf ebeliği yapıyordu.

"Saçmalıyorum demek sana göre. Ama ben de bir erkeğim arkadaşım, bil diye söylüyorum. Cihangir'i anlayabiliyorum-"

Gözlerimi sonuna kadar açıp nereye gittiğini bilmediğim cümlesini yarıda kestim ve ellerimi savurdum.

"Ne yani, ne ne demek anlıyorum? Tam olarak ne anlıyorsun ki?" diye yükselince Meriç elini ağzıma dayayıp beni susturdu.

"Erkeklerin duygularını anlarım işte o kadar. Eğer senin istemediğin, yanlış bir şeyler olursa bak söyleyeceksin bana, seni paralarım Defne," diye ciddiyetle konuşunca bedenimdeki tüm ısı yüzüme hücum etmiş gibi yandığımı hissettim.

Dudaklarıma dayadığı eline nefesimi tutup üfleyince çıkan osuruk sesiyle ve eminim ki karıncalanan avucuyla huysuzlanarak elini çekti. Katıla katıla güldüm yüz ifadesine. Bunu yapmamdan nefret ediyordu Bay Titiz.

"Sende paradan bol bir şey yok Asilzade. Beni de paralamazsın be!" diye haykırıp sesim incelene kadar güldüm.

Meriç yüzünü iyice buruşturup radyoyu açarken, "Lanet esprilerine lanetler olsun," diye söylendi ve radyoda reklam da olsa sesi sonuna getirdi. Ses arabada içimi bile titretirken bağırarak radyoyu kapattım. Ben kapatınca Meriç açtı ve ben yine kapattım o da yine açtı. Bir süre itişe kakışa radyo kavgası yaptıktan sonra terapi kutusuna gelmiştik. Nihayet.

🌈🌈🌈

Zamanın elimden kayıp gittiğini, dakikaların saniyeleri kovaladığını ve bunu acımasız bir şekilde yaptığını görebiliyor aynı zamanda hissedebiliyordum. Zamanı durdurabildiğim, dinlenebildiğim tek yer terapi kutumuzdu. Yalnızca Meriç'le benim bildiğim bu yerdi zamanı bana durduran, sıklaşan nefeslerimi yoluna koyan. Bu zamana kadar hiçbir yerde nefes alamamıştım ben. Hep bir yerlerde sıkışıp kalmışım gibi hissetmiş, dayanmaya çalışmıştım. Okula dayanmıştım, insanlara dayanmıştım, birilerine sürekli tahammül ederek büyümüştüm. Kimse de dönüp bana biraz nefes al, gevşetelim seni dememişti. Ben hep sıkılmış, bir şeylere mecbur bırakılmıştım. Hep alttan alan taraf olmuştum. Sabrım bir kere taştığında gösterdiğim tepkilerden bile ben sorumluydum. Tepki vermem bile yasaktı sanki hayatta. Ve bu kuralı her kim koyduysa çok saçma bir kuraldı. Kendimi zaman zaman patlamasına dakikalar kalan bir bomba gibi hissediyordum. Öyle zamanlarda işte beni kendime getiren yer burasıydı.

Tebeşirleri seri halde yere sürttükten sonra mor tebeşirimin bitmesine suratımı astım. Biraz daha boyamak istediğim yerler vardı ve işi pembeyle halledecektim sanırım. Kutumu döktüğüm yerden pembeyi bulup elime aldım ve altımdaki mindere yüzüstü uzanıp bacaklarımı kaldırdım. Meriç İngilizce şarkı bağımlısıydı ve şu anda bize Riptide eşlik ediyordu. Bu şarkıyı dinlemekten ezber ettiğim için artık nakaratını ben de mırıldanabiliyordum.

Lady, running down to the riptide.
Taken away to the dark side.

"Rapunzel'den güzel çizdim. Dur imzamı da atayım!" Biraz yüksek sesle bağırarak köşeye imzamı attığımda Meriç de sprey kutusunun sesine son verip bana döndü. Ben yere o duvara çizer gibi bir kural vardı aramızda. Duvara çizim yaparken açık olmak gerekirse ayaklarıma kara sular iniyordu ve yerde debelenerek çizmek daha eğlenceli oluyordu.

Bana doğru gelip eserimin önünde durunca ondan bir tepki beklerdim. Hep çok güzel oldu, efsane olmuş gibi şeyler söylediğinden bunu da beğeneceğine emindim. İki tane şey çizmiştim. Birisi masallardaki şatoydu diğeri de Rapunzel animasyonunda Rapunzel'in yere çizdiği krallığın simgesiydi. O güneşi çizmiştim çünkü o güneşi seviyordum. Değişik, kıvrımlı, renkli bir güneşti. Sıradan değildi ve beni mutlu eden bir simgeydi. Canım ne zaman sıkılsa kara kalemle de sıraya karalardım öyle ama Rapunzel'in güneşi bir başkaydı. Bu güneş sanki benim dünyama da zaman zaman açan bir güneşti. Keşke Zeze'nin dünyasına da böyle bir güneş açsaydı...

"Nasıl?" dedim kafamı kaldırıp umutla Meriç'e bakarken. Hala bir tepki vermemişti. Geniş pençelerden sızan güneş Meriç'in koyu sarı kıvırcık saçlarına yansıyarak onu olduğundan daha sarışın gösterirken hala resimlerime bakıyordu. Mavi gözbebekleri gördüğü şeyden memnun haldeydi ama tepkisini vermemişti hala.

"Bunları sen mi çizdin?" dedi ilk başta. Sesinden bir şey anlayamadım.

Resimlerime dönüp başımı salladım. Neden bu kadar düz bir sesle sormuştu ki? Bu kez çizememiş miydim? "Evet, her zaman çiziyorum. Olmamışsa söyle," deyip elimle boyaları biraz dağıtırken Meriç'ten arka arkaya fotoğraf sesleri geldi. Şaşkın bakışlarımla tekrar kafamı kaldırıp ona baktım. Eline ne ara aldıysa telefonunu almış fotoğraf çekiyordu.

"Poz ver," deyince alıştığım üzere çenemi avuçlarıma dayayıp anlık olarak kameraya doğru sırıttım. Eminim aptal gibi çıkmıştım. Meriç ise fotoğraflara gülüp başını salladı.

"Çok güzel olmuşlar demek isterdim ama bu laf yarım kalır. Böyle ince detaylar çizmezdin sen Defne. Büyülendim kızım. Şatoyu da üç boyutlu çizmişsin. Sanki ayakta gibi, başım göndü," dedi ballandıra ballandıra. İşte aradığım tepki buydu.

Meriç'in gerçekten büyülenmiş olduğuna emin olduğum samimi sesini duyunca istemsizce daha geniş gülümsedim. İlk defa bu iltifatı aldığım kesindi. Üstelik Meriç gerçekten şaşkındı. Daha önce bu güneşi çizdiğimi hiç görmemiş miydi gerçekten?

"Gerçekten o kadar güzel mi yoksa beni mi kekliyorsun?" Kaşlarım tatlı bir aksilikle çatılmıştı.

"Ya ne kekleyeceğim kızım," dedi ciddi ciddi, "Bunu sorman hata." Meriç hala yüzüme bakmıyor, sarayla güneş resmine bakıyordu. Elini sanki dokunsa bozacakmış gibi boyanın çevresinde dolandırınca toparlanıp tek dizimi karnıma çektim. Bu kadar büyük tepki vermesini gerçekten beklemiyordum. "Bir sanat eseri resmen. Bunu hesabımda paylaşabilir miyim becerikli arkadaşım?" derken nihayet mavi gözleri ela gözlerime değmişti.

Salak arkadaşımdan becerikli arkadaşıma rütbe atlamıştım. Vay be.

Meriç'in anonim bir Instagram hesabı vardı ve orada çizdiği resimleri paylaşıyordu. Hatırı sayılı da bir takipçi kitlesi vardı üstelik. Benim çizdiklerim genelde basit olduğu için paylaşmasına pek izin vermiyordum çünkü kendisi benden katbekat iyi çizim yapıyordu ve o sosyal medya hesabında sırıtmak istemezdim ama şimdi böyle bir teklif yapıyorsa onun önünde duracak değildim. Haklıydı zira. Nadiren detaylı ince çizimler yapardım ve bu güneş parçası da onlardan biriydi.

"Gerçekten o kadar iyiyse, paylaş," dedim başımla onaylayarak. Heyecanlanmıştım saçma bir şekilde. "Fotoğrafları da bana atar mısın sonra?" Fotoğrafları istemiştim de sanki kime atacaktım ki? Annemle babam zaten ilgilenmiyordu çizimlerimle. Eh, Nil ölse ilgilenmezdi. Atlas'ın da çok anlayıp yorum yapacağını sanmıyordum ama yine de belki Beril ya da Çetin birkaç yorum yapabilirdi. Eda ve İkra'yı da unutmuyordum.

Meriç o sırada hemen telefonuna yöneldi ve paylaşmaya girişti.

"Yolladım bile," deyip kendi yaptığı ahşap tabureye oturunca ben de telefonumu elime aldım. Sabahtan beri sessizde olan telefonumu açtığımda Atlas'tan mesajlar vardı. Ona girmeden Yusufçuk Kuşu'nun attığı mesaja bastım.

Yusufçuk Kuşu: Ne zaman görüşebiliriz?

Yusufçuk Kuşu: Yani eve ne zaman geliyorsun?

Ona mesaj yazarken Meriç'in attığı fotoğraflar da arka arkaya geldi. Önce fotoğraflara girip baktım ve beni de çektiği kareyi gördüm. Güzeldi. Çirkin değildi. Aptal gibi değil de gerçekten ait olduğum yerde mutlu bir şekilde çıkmıştım. Elim yüzüm biraz boyaydı ama güzel gülmüştüm. Nedense kendimi gülmüş halde görünce garip hissediyordum. Öyle çok gülerken kendimi görmezdim. Normaldi yani. Birkaç saniye boyunca dalıp da kendi tebessümüme yabancı kaldığım fotoğraflardan çıkıp güldüğüm resmi WhatsApp profili yapmaya karar verdim. Önce fotoğrafı profil fotoğrafı yaptım daha sonra Yusufçuk Kuşu'na mesaj attım. Bu mesajı bana üç saat önce atmıştı ve saat şu anda beşti.

"Bir saate gelmiş olurum belki. Bilmiyorum."

"Neden? Bir sorun mu oldu?"

"Atlas öğrenmedi değil mi?"

Cihangir o an çevrimiçi olup bana yazmaya başladı.

Yusufçuk Kuşu: Hayır, Atlas'la ilgili değil. İkimizle ilgili.

Yusufçuk Kuşu: Yüz yüze görüşsek? Uzun uzun anlatamam şimdi.

Yusufçuk Kuşu: Eve gelince kapıyı tıklat.

"Tamam..."

Garipti. İkimizle ilgili ne olabilirdi ki? Onunla sohbet sayfasından çıkmadan önce profilini merak ettim. Sadece karanlık, simsiyah bir profil vardı. Yasta gibiydi sanki. İçim kararınca Cihangir'in siyah profilinden çıkıp Meriç'e döndüm. Hala telefonuna bakıyor ve sırıtarak bir işler karıştırıyordu. Bu kadar beğeneceğini bilmiyordum. Altı üstü animasyondaki bir semboldü.

🌈🌈🌈

Meriç beni eve bırakınca bugün için ona teşekkür etmeye yeltendim ancak lafı ağzıma tıkıp beni eve postaladı. Cihangir'e ise dikkat etmem konusunda saçma bir uyarıda bulundu ama ben Cihangir'in öyle bir niyeti olduğunu düşünmüyordum. Öyle bir niyet demek bile kulağa fazlasıyla garip geliyordu. Ben daha on yedi yaşındaydım. Bu yaşta insan âşık olur muydu ki? Cihangir de on dokuz yaşındaydı. On dokuz yaşında insanlar âşık olabiliyordu, evet ama ne bileyim... Liseye giden insanlar bunları düşünmezmiş gibi geliyordu bana. En azından lise hayatım boyunca hiçbir erkeğe ilgi duymamıştım. Öncesinde de elbette yoktu böyle bir şey. Yahu daha on yedi yaşındayım, bu dünyada on yedi sene geçirmiştim ve bunun ne kadarında aklım yerindeydi de ben sevgili filan yapacaktım? Anlayın işte.

Ben aşkı düşünmezdim. Sevmek... Âşık olmak... Benim için hayatımdaki tek kavram gülümse ve hayatı yaşanabilir kıl. Ha bir de yürümeye devam et. Bu kadar. Hiçbir erkeğe de arkadaştan öte bir gözle bakmamıştım. Onlar bakabilirmiş ama. Meriç en son bunu söylemişti bana. Ha bir de eğer ben karışma dersem karışmazmış. Öyle de saygılıydı işte.

Neyse, bunu boş veriyordum tamamen.

Bugünkü terapi beni toparlayınca dans etmeyi özlediğimi hissediyordum. Birazcık terlesem fena olmazdı. İlk iş asansörle üçüncü kata çıktım ve doğrudan eve girdim. Cihangir'i tamamen unutmuştum o sırada. Eve girdiğimde gelen yemek kokusu ile bir anda afalladım. Salonun ışığı yanıyordu, mutfağın da ışığı yanıyordu. İçeriden uğultular bile geliyordu. Merakla mutfağa girdiğimde annemle Nil'i gördüm. Masadaki bulaşıkları topluyorlardı birlikte ve aynı zamanda bir konu hakkında gülerek sohbet ediyorlardı.

"Anne?" dedim kapıyı tıklatarak. Annemler yurt dışından nihayet dönmüşelerdi demek ki. Ben iki hafta boyunca sürecek sanıyordum.

Annem beni görünce cıvıldayarak geldi ve sıkıca sarıldı. "Defne, neredeydin kızım? Yemeğe seni bekledik ama Atlas, Meriç'le olduğunu söyleyince..."

Annem benden ayrılınca çenemdeki yaraya takıldı kahverengi gözleri. Bunu anlar anlamaz elimle çenemi kaşır gibi yapıp geriye gittim iyice.

"Evet, Meriç'le birlikteydik. Son senemiz, biraz matematik filan çalıştırdı da. Onun evinden geliyorum," diye zırvaladım biraz. Ellerimdeki tebeşir tozlarını o an hatırlayıp ellerimi de hızlıca arkama sakladım. Bari yalanımı ortaya çıkarmasaydım.

Annem sözlerimi zerre umursamayarak çenemden kavrayınca sıkıntıyla nefesimi verdim. Yüzümü saklamak istesem de çenemdeki mükemmel sürtünme izini görmüştü bile. Gözleri endişeyle perdelenmişti her zamanki gibi.

"Anne önemli bir şey değil. Valla. Okul çıkışında koşturup düştüm sadece. Yol taşlıydı o yüzden oldu," diye her zamanki yalanımı uydurdum. Düşmediğim yer değildi, birkaç defa koşarken yüzüstü düşmüşlüğüm vardı.

"Cihangir de mi düştü Defne?"

Arkamdan gelen şüphe dolu sesle nefesimi tutarak Atlas'a döndüm. Kollarını bilmişlikle ve merakla birbirine bağlamıştı. Gözlerindeki sorgulayıcı ifadeyi görünce bu ateş çemberinden nasıl kaçacağımı düşünüyordum sadece. Atlas'ın renkli gözleri de tıpkı annem gibi yüzümde geziniyor ve yaralarımı tahlil ediyordu.

"Ne bileyim Cihangir'e ne olduğunu? Yüzünde yara mı vardı ki?" dedim anlamazdan gelerek. Cihangir yüzündeki yaraları bir yalanla kapatır sanıyordum lakin kapatamamış mıydı acaba? Kafam karman çorman olmuştu.

"Cihangir?" Annem sorgulayıcı bir şekilde üçümüzün arasında gözlerini gezdirdi. "Nalan'ın yeğeni mi Cihangir? Gelmiş mi o?" Anneme dönüp kafamı salladım ve konudan uzaklaşmak için antreye sıvıştım.

"Cihangir mesaj atmıştı bugün," dedim sonradan hatırlayarak, "Bizim işimiz vardı. Ben Nalan ablalardayım anne," diyerek eve girdiğim gibi geri çıktım ve kapıyı arkamdan örtüp Cihangir'i aramaya başladım. Duvarın arkasına sığınıp telefonu açmasını bekledim bir süre.

"Afacan?"

Telefonu açış şekline güzelce göz devirdim. Takmıştı şu kelimeye.

"Sana da merhaba Cihangir. Bir saat sonra apartmanın bodrumunda ol. Bir saat sonra. Ne görüşeceksen orada görüşürüz," deyip telefonu suratına kapattım. Sindiğim yerden kalktım ve korumalıklardan kayarak giriş kata indim. Oradan da kapıcının kaldığı kata inip karşıdaki bodruma girdim. Buraya binada kullanılmayan ne varsa atıyorlardı ve benim saklanmam için ideal bir yerdi.

Paslanmış Barbie'li ya da Örümcek Adam'lı çocuk bisikletleri, bebek arabaları, poşetli halılar, Viktorya Dönemi'nden kalma birkaç mobilya gibi şeyler yer alıyordu. Burası benim annemler evdeyken dans etme yerimdi. Odamda da yakalanmak istemiyordum çünkü annem ne zaman beni dans ederken görsün hep nutuk çekiyordu ve dinlemek istemiyordum. Dans etmenin bana nasıl iyi geldiğini bilmiyorlardı. Anlatamıyordum derdimi, bir süre sonra anlatmayı bırakmıştım.

Telefonuma indirdiğim müziklerime girdim hazırlanarak. Bu hayatta bakmadan ezbere hatasız yapabildiğim en mükemmel ötesi koreografi Girls' Generation grubunun Gee şarkısıydı. MV'sine de hayrandım. Çok tatlı bir klipti. Küçükken hep o mağazada hapsolan manken kızlardan olmak isterdim. Ne saçma isteklerim vardı böyle? Hapsolduğum o mağazada istediğim kadar kıyafetin içinde çok mutlu olacağıma o çocuksu düşüncelerimle çok emindim.

Kendi düşüncelerime gülüp önümüzdeki bir saati dans ederek geçirmek istediğimden kulaklıklarımı taktım ve sesi sonuna kadar açtım. Kulak zarım patlayana kadar o zarları zorlayan hasta bir kızdım ben. Müzik başlayınca bedenim de müziği hissetmiş gibi tüm hareketleri otomatik yapmaya başladı. Motor becerisi dedikleri bu yetenekler mucizeden ibaretti. Bir kere beynime kodladığım el becerilerimi üzerinden yıllar da geçse asla unutmuyordum.

Bir o tarafa bir bu tarafa derken vücudum büyük bir istekle kontrolden çıkmıştı. Kontrolü kaybettiğim zamanları ise her şeyden çok seviyordum. Ruhuma sanki vakumlu bir şey yapıştırılıyor da tüm sıkıntılı hislerimi benden alıyorlarmış gibi hissederdim. Dansın benim bedenim üzerimdeki etkisi buydu. Dans ettikçe, saçlarım savruldukça ve nefesim sıklaştıkça kötü hislerim de bir o yana bir bu yana dağılıp yok oluyordu.

Şarkı değişti ve T-ARA grubunun Cry Cry adlı parçası çalmaya başladı. Hız kesmeden kendimi hazırladım. Ezbere bildiğim şarkı beynimde dönerken bedenim de ezbere bildiği o hareketleri belki de milyonuncu kez tekrarlardı. Bu iki şarkı da çok eskiydi ve Kore'ye olan merakımı perçinleyen ilk şeylerdi. O sebeple çok iyi bilirdim bu iki grubu da. Yıllar öncesine aitti ve bana o kaybolup gittiğim eskilerimi hatırlatırdı.

Şarkının sonunda elim yumruk şeklini alarak sağımda durunca kulaklıklarımı çıkardım hışımla. Nefesim üçüncü şarkıyı kaldırmayacaktı sanırım ve bu ikisi bana çoktan yetmişti. Rahatlamış, negatif ne kadar enerjim varsa arınmıştım. Garip ve büyüleyici hislerle yere çökerken arkamdan gelen alkış sesiyle tüylerim diken diken oldu o an.

"Sen bu işte gerçekten iyisin!"

🫐🫐🫐

Herkes hoş geldi umarım hoş da gidiyorsunuzdur ^_^

Sizce Denfe'ye bunu söyleyen kimdir necidir?

Düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın.

Instagram: kahverengiajanda
TikTok: kahverengiajanda

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

53okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.