22. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.14
Bölümler 30Şu an: 1.14
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
14. BÖLÜM
"HER AN BİR ANLA BİTER"
Sayfa 157, altıncı bölüm. Başlığı şu şekildeydi: Şefkat parça parça meydana getirilen bir şeydir. Bahsettiğim bu kitap elimden hiç düşürmediğim, 2012 basım Şeker Portakalı kitabından. On üç yaşındayken öğretmenimiz okumamız için ödev vermişti bu kitabı. Kitap okumayı sevmezdim ben. Aklımı veremezdim bir türlü, çok sıkılırdım ama Şeker Portakalı'nı ilk okumaya başladığımda başrol karakter Zeze'de beni kendine çeken bir şey olmuştu. Çok değildi ama ben Zeze'yi değil, kendimi okuduğumu fark etmiştim bir süre sonra. Belki de durup durup Şeker Portakalı'nı okuma sebebim buydu. Çünkü ilk kez böylesine ezilen, dövülen bir çocuğun hayatını okumuştum. Edindiği dostu Portuga ve şeker portakalı fidanından istemiştim kendime de. Çocukluk aklı ya, o zamanlar okul bahçesindeki bir ağacı sahiplenmiştim ama ikinci gün hangi ağacı sahiplendiğimi karıştırmıştım. Sonra o da gitti, benimle arkadaş olmak istemedi sanıp daha çok içime gömülmüştüm.
Kitabın altıncı bölümünde Zeze, Portuga'ya diyordu ki, seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca hiç durmadan laflamak isterdim... Ben Cihangir'le sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca konuşabilir, o konuşsa onu hiç sıkılmadan dinleyebilirdim. Zeze'nin Portuga'sından artık benim de vardı. Kısmen vardı tabii. Cihangir belki kendi içimde onu böyle sahiplenişimi bilmiyordu henüz ama ben içimdeki Portuga'nın boşluğuna çoktan yerleştirmiştim. Kaybettiğim, hiç var olmadığını düşündüğüm şefkatin bende var olduğuna inandırmıştı bugün beni. Şefkat kokuyordum ona göre... Hâlbuki ben şefkatin ne olduğunu çok uzun zaman önce unutmuş, hissedemez olmuştum. Mecburiyetler sıralanmıştı önüme. Şefkat aklıma bile gelmezken Cihangir'in bende gördüğü şey parça parça meydana gelen şefkatti.
İçimdeki heyecanlı sevecen kız tıpkı Zeze gibi kırlarda koşturarak Cihangir'e artık Defne'nin Portuga'sı sensin demek istiyordu ama kendimi frenliyordum. Bu büyük bir itiraf olurdu doğrusu. Cihangir anlamaya da bilirdi ne demek istediğimi. Anlamazsa ona daha fazla rezil olmak istemezdim çünkü aramızda gelişen bu bağdan ziyadesiyle memnundum. Bu bile bana kötü şeyleri unutturuyor, daha fazla gülümsememi sağlıyordu. Bu yeterdi bana. Bozmayacaktım bu bağı. Tabii bazı dış etkenler beni etkilemiyor değildi. Ödev gibi mesela... Cihangir'le iyiydik hoştuk da bu çocuğun bu disiplini bana fazla geliyordu.
Kulüpte bize verilen ortak ödevin süresi epey uzundu. Bir ay vermişti hocalar bize ve biz ikinci haftasından notlarımızı almıştık. Hadi bu Yusufçuk Kuşu neyse de ben nasıl yaptığımı bilmiyordum. İki adamın da hayatı hakkında cümleler kurmuş, varsa edebi eserlerinden alıntılar almıştım. Ay Allah'ım duy da inanma... Ben gerçekten bir ödevi hakkıyla yerine getirmiştim. Kendime bu konuda hala inanamıyordum.
Kütüphaneden çıkarken aptal aptal sırıtıyordum sırf bir ödevi bitirdiğim için. Şimdi tek işimiz çıkışta kırtasiyeye gidip karton marton işte vıttırı vızzık şeyler alacaktık ve süsleyecektik. İkinci katın sağ kanadını biz dolduracaktık ve bu daha yorucu bir işti sanırım. Her yere bir bilgi asmalıydık. Fotokopi de lazımdı. Amelelikti bu bildiğiniz.
"Okul çıkışında bir yere kaybolma," dedi Cihangir, merdivenleri sakince çıkarken.
Bağrıma bastığım Winx Club'lı defterimi indirdim ve o görmese de hafifçe başımı salladım. Kırkıncı kez aynı cümleyi kurmasını artık bana güvenmeyişine yoruyor ve sinirleniyordum. Cihangir'i ödev konusunda biraz süründürmüş olabilirim, biliyorsunuz. Kendine göre haklı ama yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken kaçmayacaktım elbette. Hem şu sıralar onunla daha fazla zaman geçirmek istiyordum, kırtasiye de en iyi bahanem olurdu.
"Tamam dedik ya Yusufçuk Kuşu. Şu da bitsin bir daha asla ama asla bak!" diye uyardım önden. Adımlarını durdurup arkasına döndüğünde gözlerimle de uyardım onu. Parmağımı salladım yüzüne kızar gibi. "Anladın sen onu," deyip yanından hızlıca geçtim ve merdivenleri daha hızlı çıktım. Üzerimizi değiştirecek zamanımız yoktu. Zaten geriye kalan üç dersi de Allah için salın da böyle geçirelim. Ne olacak ki?
Cihangir arkamdan sakin adımlarla gelirken, "Ders çalışmayı niye sevmiyorsun?" deyince omuz silktim her zamanki gibi. Bunlar cevabı olmayan sorulardı.
"İlgimi çekmiyor. Sen neden sözeldesin peki? Sayısalsın hâlbuki" diye sordum dan diye. Uzun zamandır aklımda olan bir soruydu ama sormaya çekiniyordum. Şimdiyse kendimde dan diye soru sormayı hak görüyordum çünkü anne ve babasına kadar biliyordum. Bence iki hafta öncesine göre daha yakındık.
Bizim kata gelince nefes nefese durup demirlerden tutundum ve yaslandım. Birazcık nefeslenmekten kimseye zarar gelmezdi. Cihangir de yanıma gelip korumalıklara dayandı hemen yanımda.
"Nereden anladın sayısal olduğumu?" dedi ufak merak kırıntılarıyla. Göz ucuyla bana baktığını hissedebiliyordum ama aptal yoktu canım karşısında. Matematiği çok iyiydi. Matematik kulübündeydi zaten ve sözel derslerin adını bile bilmiyordu.
"Çok belli ediyorsun da ondan. Yani... Matematiğin çok iyi, sözelin kötü, edebiyat dersinde sürekli ofluyorsun filan... Benim matematikte yaptığım gibi. Gerçekten neden sözel? Sayısal sınıflarımız da var bak, benim gibi de değilsin ki," dedim gözlerimi kısıp ona dönerek. Cihangir yalnızca histerik bir şekilde güldü.
"Senin gibilerin nesi varmış?"
"Ben dilciyim," dedim aniden. Kaşları havalandı hayretle. Yüzündeki ifadeye tebessüm ettim.
"Dilci? Bildiğimiz dilci mi?"
Kafamı salladım aşağı yukarı. Bunu çok kişi bilmezdi. Sözelde olmaya mecburdum aslında.
"Dilci, bildiğin dilci. On ikinci sınıflarda dil sınıfı yok. Mecburen sözel sınıfındayım. Yani benim iyi olduğum tek ders İngilizce ve Almanca anlayacağın onun da bir işe yaradığı yok. Haftada iki saat, bana yetmiyor," dedim iki parmağımı komik bir şekilde gözlerinin önünde sallarken. Cihangir buna epey şaşırmıştı.
"Beklemiyordum. Ben... Sayısal sınıflar çok kalabalık olduğu için sözel sınıfına gitmek istedim. Sayısal olmak istemedim sadece o kadar." Sözlerine içtenlikle güldüm çünkü bir dil sınıfı açılsaydı ve sınıf mevcudu beş yüz kişi olsaydı ben yine de giderdim.
"Sözelde kalıp ne amaçlıyorsun peki? Notların düşecek çünkü dersleri anlamıyorsun bence. Dinlemiyorsun da. Sosyoloji," dedim parmağımı kaldırarak, "Psikoloji, mantık, resim, müzik..." Saymayı bitirip parmaklarımı indirdim. "Bunların hiçbiri alanın değil ve sınav olacaksın bunlardan. Doğal olarak not ortalamanı etkileyecek. Sayısalda olmalısın."
"E sen de sınav olacaksın. Dilci birisi olarak bu dersler benim kadar olmasa da seni de zorlar Defne," dedi omuzlarının üzerinden bana bakarak. Bana adımla seslendiği zamanlar nedense tuhaf hissettiğim zamanlar oluyordu ama adımla seslenmesini de seviyordum. Afacan demediği sürece sıkıntı yoktu.
"E ben mecburum," dedim gülerek. O da gülünce gözlerimi yüzünden sıyırdım hemen. Çok güzel gülüyordu. Gözleri kısılınca hele... Yeşil hareleri daha belirgin oluyordu sanki.
"E benim canım böyle istedi bu sefer. Zaten liseyi bitirmek bile zor geliyor, ders çalışmak pek istemiyorum sanırım," dedi tatsız bir ifadeyle. Can sıkıntısı ile kurduğu bu cümle karşısında üzüldüğümü hissettim. Bu hislerin arkasında verdiği büyük kayıplar duvar örmüştü sanırım. Ailesi darmaduman olmuştu ve kim olsa bunu kaldıramazdı. Ölüm ziyaret etmişti onun kalbini. Bu en kötüsüydü. Acaba şu anda tam anlamıyla nasıl hissediyordu? Anne ve babasını ne kadar özlüyordu? Kardeşiyle görüşebiliyor muydu? Ya da neden kardeşiyle birlikte yurt dışında değildi ki? Acaba pasaportu mu yoktu?.. Tamam, saçmalama Defne.
"Ben ders çalışmadığım için babamın gözünde pek bir anlamım yok. Yani ders çalışmamı çok istiyor ama ben keyiften istemiyorum. Kendimi yormak istemiyorum ama babamla anneme sorarsan sözelden hazırlanıp öğretmenlik okuyabilirim. En kötü özel üniversite ihtimali sunuyorlar ama ben istemiyorum ama babam çok istiyor," dedim üstüne basa basa, içim sıkıla sıkıla. Durum karışıktı anlayacağınız. Hem ailemin emeklerini silip atmak istemiyordum hem de istemediğim bir meslek okuyup ömrümü boşa harcamak istemiyordum. Bunun içinden nasıl çıkacaktım ben söylesenize?
Bunu neden anlattığımı bile bilmiyordum ama ağzımdan laflar öyle çıkıyordu. Cihangir gözlerime binlerce anlam barındıran haliyle baktığında zerre bir şey anlamadım ama hissettim. Gözlerindeki kesif acıda ben de yanıyordum çünkü. Ancak onun henüz haberi yoktu.
"Ailen isterdi Yusufçuk Kuşu," dedim gülümsemeye çalışarak. Elimi uzattım ve önleri kıvır kıvır olan tatlı saçlarını sevdim dayanamayıp. Ailesinden bahsedip acısını dağlamak veya kalbini kırmak hiç istemiyordum ama bir şeyleri fark etmeliydi. "Ailen iyi bir yere gelmeni çok ister. Aileler böyledir biraz. Höt höt ama sevgi doludur. Onlar şu anda bile istiyorlardır. Bırakmamanı ve vazgeçmemeni çok istiyorlardır. O yüzden canın istemese bile derslerine çalış ve iyi bir yere gel. Aileni gururlandır," dedim tüm içtenliğimle, gözlerim sızlamaya başlarken.
Elimi saçlarından çektiğimde Cihangir'in gözlerini kapattığını fark ettim. Yüzümü benden izinsiz bir tebessüm kapladığında yeşil gözleri aralandı ve o da bana bakarak gülümsedi. Islak yağmur ormanlarında bana sunduğu o eşsiz nehir kenarına uzun uzun bakıp iç çektim. Kimsenin gözlerinde görmediğim bir ruh vardı orada. Yaralı, özlem dolu bir ruh ve ben onu görmezden gelemiyordum. Ne garipti bu his? Onu anlıyordum. Anlayabiliyordum ve bırakamıyordum. Uzun zaman sonra gerçekten kalbimde adını bilmediğim bir sızı hissettim.
Zilin gürültülü sesi beni o girdiğim dünyadan alıkoyunca önüme döndüm sakince. Kalbim tıpkı bu zil gibi gümbür gümbür ötmeye başladı ve anlam veremedim. Merdivenlere boş boş bakarken yutkundum ve Cihangir o sırada hiç beklemediğim bir şey yaptı. Başını omzuma yatırıp alnıyla omzuma vurup güldü. Onun gülüşü zihnimde son sesle yankılanırken dirseklerimi dayadığım yerden doğruldum. Deliriyordum galiba. Ellerim ayaklarım titriyordu. Cihangir'e bakamadan bir adım atıp sınıfa doğru ilerledim. Yürümek bile şu anda çok tuhaftı. Gülüşünün sesi, omzuma alnıyla dokunması çok tuhaf hissettiriyordu. Cihangir'in de emin adımlarla arkamdan geldiğini biliyordum ve bu karnımı daha çok ağrıtıyordu. Karnımdaki bu tatlı ağrıyla öylece sınıfa girdim ve kapıyı arkamdan açık bırakıp tepinen sevgili sınıf halkımızda gezdirdim gözlerimi. O kadar sevimlilerdi ki... Bu sınıfı daha önce bu kadar aydınlık görmediğime emindim.
Ülkü, Ramiz'e laf anlatmaya çalışıyordu derdi her neyse, Beril sevgilisi Ümit ile fan fin fon peşindeydi, Çetin de teslim etmediği telefonundan gizli saklı oyun oynuyordu. Gerisi de boğuşuyordu ve benim umurumda değildi. Yüzüme yayılan aptal sırıtışla sırama geçtiğimde içeride büyük bir gürültü koptu ve gözlerimi alan o aydınlık, karnımdaki tatlı ağrı bir anda kasvetle boyandı.
"Ses kes!"
Meriç sınıftan içeriye bağırarak girdiğinde peşinden sürüklediği kızla kaşlarım çatıldı. Geçen gün kantinde bana tokat atan kızdı ve hüngür şakır ağlıyordu. İrkilerek Meriç'e baktım. Tavırlı bir şekilde kızı önüme getirdi. O sırada Cihangir hemen yanımda durdu. Tıpkı Nil'den koruduğu gibi bana tokat atan bu kızdan da korumak ister gibi varlığını hissettirdi. Kendimi çok garip hissediyordum bu ansızın oluşan çemberin içinde.
Meriç ifadesizce, "Özür dile Reyhan," dediğinde hatırladım kızın adını. Beynimde art arda şimşekler çaktı. Reyhan Akçaöz. O piknikte bu kızın da onuncu sınıf olduğunu hatırladım ama benden bir yaş büyüktü. Yani şu anda on sekiz yaşında olmalıydı ve on ikinci sınıftı. Meriç'in eski sevgilisiydi Reyhan. Çok öncedendi ama. Hatta bu okulda olmaması gereken yeni nakil biriydi. İki sene öncesine kadar Reyhan'ın bize yakın bir fen lisesinde olduğuna adım kadar emindim.
Hatırladıklarım tokat yememi açıklamasa da, "Meriç sakin ol," diyerek omzundan tuttum. Kız çok kötü durumdaydı. Zaten ondan özür de beklemiyordum. Sinirliydim, elimdeki yanık geçmemişti ama sınıfın ortasında da yapılmazdı bu. Ben istemiyordum.
"Sakin mi olayım?" diye sordu Meriç, dalga geçtiğimi düşünerek. Mavi gözleri deli gibi yanıyordu. "Okulu birbirine katmış bu kız Defne! Nasıl sakin olayım? Özür dile Reyhan. Tokat atıp elini yaktığın için özür dile Defne'den! Hadi!" diye bağırdı ama Meriç de iyi değildi. Bir kıza böyle davranacak birisi değildi o. Onu başka bir şey öfkelendirmiş olmalıydı ki Reyhan'dan çıkıyordu acısı.
"Sakin ol," diye uyardı Cihangir, bir adım atıp araya sokulurken. Gergin bir şekilde bir Cihangir'e bir Meriç'e bakarken Meriç öfkeyle kolunu savurdu ve Reyhan'ın kolunu sıktı. Kızın canı acıyordu belli ki çünkü yüzü ağlamaktan mahvolmuştu ve dişlerini sıkıyordu.
"Ca-canım..." diye mırıldandığında Meriç onu daha çok sarstı.
"Kızım Defne'nin canı acımadı mı lan o zaman? Tokat atmak nedir? Elini yakmak nedir ya? Onun canı yanmadı mı sanıyorsun?"
Meriç'in herkesin önünde bu şekilde bağırmasıyla gözlerim irileştiğinde Cihangir'in bana baktığını hissettim. Ben de ona baktım ama Meriç'in neden böyle davrandığını anlayamıyordum bir türlü. Normalde böyle öfkesine yenilen birisi değildi ama öfke problemi olmadığını söyleyemezdim.
"Abi ne oluyor size ya?" diye araya girdi Çetin, bıkkınlıkla. Herkes o kadar gerilmişti ki ne yapacağımı bilmiyordum. Panik tüm hücrelerime yayılırken Çetin bize biraz daha yaklaşıp çevremizi saran çemberi dağıttı. Meriç ile arkadaştık, abi kardeştik ama benim için başkasının canını yakması... Bu değildi. Bu güzel bir şey değildi.
"Me-Meriç ben... Sa-sadece..." Reyhan kem küm ederken sesimizi duyanlar kapıya birikmişti bile. Çaresizce Çetin'e baktım.
"Çetin, hoca gelmeden dağıt şunları," dedim yalvarırcasına ve Meriç'e döndüm hemen. "Sakin ol sen de ya. Özür istemiyorum ben. Hiçbir şey beklemiyorum. Disipline gideceğiz Meriç bırak kızı. Canı yanıyor görmüyor musun?" diye kızdım ona.
Meriç kızgın gözlerle bana döndü. Sözlerimi zerre kadar dinlemediğini bir kere daha suni alevlerin yandığı gözlerinde gördüm. "E senin de canın yandı Defne," dedi kısık bir sesle. Biraz daha yaklaştı sonra ama Cihangir omuzundan tuttu sıkıca. Araya mesafe koysa da Meriç aldırmadı. Mavi irisleri korkunç bir şekilde ela gözlerimde gezindi. "Yanmadığını iddia edebilir misin bana?"
Meriç delirmiş gibiydi. Onu anlıyordum, anlıyordum ama bu şekilde değildi. Tüylerim ürperdi sorduğu soruyla ve kasıldım. Midem bulandı. Ben zarar görmüştüm ama bir başkasının zarar görmesiyle geçmeyecekti hiçbir şey.
Kafamı hızlıca iki yana salladım yerime mıhlanırken. "Yandı ama geçti. Yanlışlıkla oldu hem. Kızın kötü bir niyeti yoktu belki de umursamıyorum üstelik. Lütfen Reyhan'ı bırak. Hem sen benimle konuşacaktın, neden konuşmadın benimle?" dedim yumuşak bir sesle. Ona kızarak bir yere varamazdım.
Meriç kafasını kaldırıp derin bir nefes alırken fırsattan istifade Reyhan'ın kolunu çekip ona baktım. "Git çabuk. Sınıfına git," deyip hafifçe itekledim. Reyhan arkasına bakmadan çıkarken Meriç kafasını indirmiş bana bakıyordu. Sakinleşmiş değildi ama benim yumuşamam onu da bir nebze olsun kendine getirmişti.
"Senin bunu yapmandan var ya nefret ediyorum! İkiniz de aynısınız!" dedi yaka silkerek. Ona anlamsız gözlerle baktığımda öğretmenler zili çalmıştı.
"İkiniz derken?" diye sordum hesap sorarcasına. Beni Nil'e benzetirse onu geberteceğimi çok iyi biliyordu. Dudakları titriyordu öfkeden ama ben anlamıyordum onu bu kadar öfkeden ve delirten şeyin ne olduğunu.
"İkiniz işte! Bıktım ya! Bıktım şu hallerinden!" dedi avaz avaz. Sesi sınıfın duvarlarına çarpıyor ve herkesin gözünü üzerimizde topluyordu. Derin derin nefes alıp kafasını kaldırdı ve çevresine bakındı. Herkes bize bakıyordu ve ben bunun içinde olmaktan nefret ediyordum.
"Benim neyimi gördün de bıktın Meriç? Kafa mı buluyorsun oğlum sen benimle?" dedim üzerine yürürken.
Hoca sınıfa girdiğinde Cihangir kolumdan tuttu ve, "Sakin," diye fısıldadı. Derin bir nefes alıp arkama döndüm ve sırama gittim.
"Meriç sınıfına oğlum," dedi hoca, uyarı dolu bir sesle. Gözleri üzerimizde geziniyordu. "Herkes yerine geçsin!" diye bağırınca sırama geçip kafamı masaya gömdüm. Pencereden tarafa döndüm sinirle. Bacağım o kadar titriyordu ki durduramıyordum bunu. Bıkmış benden. Hatta benden de değil. Nil'den de benden de bıkmış. Bıkarsan bık! Biz sana bayılıyoruz ya zaten. Nil'i bilmem ama ben Meriç'i seviyordum. O benim abimdi, en iyi arkadaşımdı, karakol arkadaşımdı. Ben ondan hiçbir zaman bıkmamıştım, o benden neden bıkmıştı ki şimdi? Reyhan'ı sınıfa gönderdim, özür istemedim diye mi? Özürle geçecek bir şey mi ki bu? Yandı elim, yedim tokadı... Reyhan zaten samimiyetle özür dilemek isteseydi dün gelirdi ama gelmemişti. Meriç onu sürüklediğinden gelmişti. Ben samimi olmayan hiçbir şeyi istemiyordum hayatımda.
"Defne iyi misiniz siz?" Beril'in kulağıma yaklaşıp fısıldamasıyla omuz silktim sertçe ve daha çok koluma gömüldüm.
Hoca yoklamayı alırken sıramı bekledim. Adımı duyunca el kaldırıp tekrar yerime sindim. O sırada birisi kalemle bacağıma bastırdı. Kafamı öbür tarafa çevirdiğimde Cihangir'in ıslak yağmur ormanlarıyla kesiştim bir kere daha. Gözlerini kıstı, sonra başını yana yatırıp tatlı tatlı gülümsedi. Gözleriyle titrettiğim bacağımı işaret edince sakinleşmeye çalışıp iç çektim. Gözlerimi kapattım bir an ama sonra hemen geri açtığımda Cihangir dudaklarını oynatarak, "Sakin ol Hüma Kuşu," dedi. Ağzımı burnumu koluma sakladım ama gözlerimi saklayamadım. Ona baktım sadece.
Sosyoloji hocası derse başladığında daha çok içime gömüldüm. Cihangir, kalemi bacağımdan çektiğinde ayakkabılarımı çıkarıp bağdaş kurdum. Cihangir ise sırayı biraz daha öne yaklaştırıp kapüşonumu geçirdi kafama. Orada hafif bir aralık bırakıp burnuma dokunduğunda istemsizce gülüp üç ders için de uykuya düşmeyi bekledim. Cihangir beni hiç rahatsız etmedi.
🌈🌈🌈
İstiklal Marşı'nı okuduktan sonra yılgınlıkla omuzlarımı indirdim. Kendimi neşeli hissetmiyordum birkaç gündür. Üzgün ve ağlamaklıydım. Bunun sebebini biliyordum. Çok saçma gelecek belki ama ben sanırım Cihangir için üzülüyordum bu kadar. Aklımdan hiç çıkmıyordu bana söyledikleri. Kardeşinden nasıl ayrı düştüğü, annesiyle babasını kaybedişi... Nasıl vefat ettiklerini bilmiyordum, onları ne zaman kaybettiğini de öyle ama ne bileyim... İçim burkuluyordu ve o burukluk beni kendi geçmişime sürüklüyordu. Ben kimse için böyle şeyler hissetmemiştim. Evet, emindim ama bu hisler tanıdıktı işte. Onu anlıyordum. Hem de haddinden fazla anlıyordum. Cihangir onunla sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca laflayacağım kişiydi.
Duygusallıktan hoşlanmayan birisi için fazlaydı tüm bunlar. Bu yüzden silkelendim. Her şeyin üst üste gelme gibi kötü bir huyu vardır sayın okurlar. Bu da öyle bir şeydi sanırım.
"Sen iyi misin?" Cihangir hemen yanımda bu soruyu sorunca çantamın askılarını sıkılaştırıp kafamı iki yana salladım. Bu kez de, "Ne oldu? Meriç'e mi bozuldun?" diye sorunca kafamı yine iki yana sallayıp ayaklarımla önümdeki taşı iteledim. Taş biraz yuvarlanınca ayağımın kenarıyla bir kere daha vurdum ama bu kez çok ayrı yere gitti. Peşinden gitmedim ve yeni bir taş aldım ayağımın altına.
"Eee Meriç'e de bozulmadıysan? Neyin var Hüma Kuşu, geride kalıyorsun bak. Ben öndeyim," dedi Cihangir, oyunbaz bir sesle. Neyi ima ettiğini çok iyi bildiğimden kafamı kaldırıp sözlerine gülümsedim ve olduğum yerde durdum. Haklıydı. Ben geride kalmıştım ve o öndeydi ama bunu kimse anlayamazdı. Bu fiziksel bir şey değildi. Bu başka bir şeydi.
"Yorgunum," dedim sadece ve gülümsemeye devam edip yanında aldım soluğu, "Hadi kırtasiyeye gidip ihtiyacımız olan şeyleri alalım. Bugün mü yapacağız?" diye sordum konuyu dağıtmak için. Ödev zerre ilgimi çekmiyordu ama Cihangir'i de üzmek istemiyordum. Yarasını saramayacaksam dokunmamalıydım da.
"Hmm... Bugün ölmezsen eğer... Bize gel yaparız. Pazartesiye kadar bitirirsek de asarız," deyince kafamı salladım anlayışla. Ölmezdim onunla ödev yaparken. Sık sık Cihangir'i merak ediyordum zaten. Ödev de bahanem olurdu. Hem belki ona sataşırsam gülerdi. Gülünce de unuturdu biraz. Olmaz mıydı?
"Olur tamam, gelirim akşam. Hallederiz. Umarım erken biter."
"Biter biter. Hafta sonu bir işin var mı peki?" deyince Cihangir'e kaldırdım başımı ve ellerimi ceplerimden çıkarmadan omuz silktim.
"Yani... Boyama işleri filan ama genel anlamda boşum. Niye?"
Cevabım karşısında gülümsedi sakince. "Gazlayacağız seninle. Sen sözünü tuttun ben de tutuyorum. Bildiğin bir yer var mı? Trafiğe açık alanda olmaz," deyince gönlüm sanki bunu arar gibi bir anda küt küt atmaya başladı. Cihangir'in gülümseyişiyle zerre kadar ilgisi yok.
"Yemin et," dedim hayran bir fısıltıyla. Cihangir halime bakıp daha geniş gülümsedi ve kalbim yemin ederim göğsümün ortasında art arda taklalar attı. Öleceğim sandım Cihangir bana bakıp keyifle gülerken.
"Yemin ederim," derken yüzlerimiz hizalandı birden. Burnunu kırıştırıp güldü ve iki parmağının arasına burnumu aldı direkt. İlk fırsatta elinden kurtulup tekme savurdum ama değmedi. Ustaca elimden kaçtığında koşturuyorduk artık.
Cihangir halimden memnun gibi, "Afacan yine meydanlarda!" diye bağırınca nefes nefese durup uzaktan haline baktım. O da ne demekti şimdi?
Cihangir tekrar hızlı adımlarla benden kaçarcasına giderken nefes nefese elimi kaldırdım. "Bekle beni..." dedim sayıklarcasına konuşurken fakat Cihangir boş boş omuz silkti ve arkasına döndü. Hızlı adımlarla yürürken sağ ayağımı öne çıkarıp içimden üçe kadar saydım ve koşmaya başladım. Hızımı artırıp çığlık atarak sırtına atladığımda ne olduğunu anlamadan bacaklarımı kavradı ve kahkaha attı. Cihangir'in kahkahası resmen kalbimde attı.
"Manyak mısın kızım sen?"
"Hee, manyağım ulan! Manyağım! Kırtasiyeye kadar beni taşıyacaksın. Deeh!" deyip saçlarını keyifle karıştırdığımda Cihangir kahkaha atarak ilerledi ve bu gerçekten çok uzun sürdü. Bense saçlarını şekilden şekle sokup onu rahatsız ettim sürekli. Gülmüştü o gece hüzünlenen genç çocuk. Çok şükür.
Kırtasiyeye yaklaşınca Cihangir'in sırtından indim ve itişe kakışa içeriye girdik. Ben hala onu tekmelemeye çalışırken Cihangir olgun birisi olup omuzlarımdan tutup beni önüne kattı.
"Dur Hüma Kuşu, devirme bir şeyleri," diye uyararak reyonlara girdi. Önden ilerlerken kıkır kıkır gülüyordum.
Bize gerekli olan kartonu, mukavvayı, renkli kalemlerle süsleri aldık. Adamların birkaç resminin de renkli fotokopisini çıkardıktan sonra kırtasiyedeki işimizi yarım saatte bitirdik. Elimizde kocaman bir poşetle birlikte gevezelik yaparak yürümeye başladığımız anda bizden iki üç metre kadar uzaktaki gurupla tüm keyfim balon gibi patladı. Yüzümdeki samimi tebessümlerim solup gitmişti.
Cihangir hala bana laf anlatarak yanımdan geçerken, "Cihangir..." diye mırıldandım ceketinin ucundan tutarak. Adımları bana döndü ve yüzüme baktı merakla.
"Efendim?" dedi o efendi ses tonuyla.
Yüzümü ekşittim anında. "Onlar burada, mahalledeler yine," diye mırıldandığımda biriyle göz göze geldik. Tam o anda kaskatı kesildi elim kolum. Sadece Cihangir'in ceketini sıkarken Cihangir çatık kaşlarının perdelediği ıssız yağmur ormanlarını benden onlara çevirdi. Ve gördü bizim için çalan tehlike çanlarını...
Adımları sakindi, bizi görüyor ve içki şişelerini kafalarına dikip gülüyorlardı. Korkuyla kasıldığımı hissederken Cihangir hızla bana döndü. Bizden uzaktalardı ama bize doğru geliyorlardı. O an kafamda canlanan şey çok korkunçtu. Ya Cihangir'i de tıpkı Meriç gibi hastanelik ederlerse? Ya çok acıtırlarsa canımızı? Dertleri neydi ki bu kadar? Neden bize saldırmak istiyorlardı?
Cihangir zihnimdeki senaryoya bir taş atarak dağıttı. "Gel benimle, hiç durmadan yürüyeceğiz," diyerek elimden tuttu ve sürüklemeye başladı. Adımlarım pat küt onun peşinden giderken kendime gelmeye çalışıyordum. "Korkma Defne, atlatırız bunları." Cihangir teskin edici cümleler söylerken adımlarımız daha da hızlandı. Nasıl yürüdüğümü bile bilmeden Cihangir'in beni soktuğu yerlere dalıyordum sürekli. Kalp atışlarım hiç normal değildi. Parmak uçlarım karıncalanıyor, bedenim durmadan kasılıyordu.
Telaşla, "Buraları biliyor musun?" diye sordum çünkü daha önce girmediğim sokaklara girmeye başlamıştık ve bu beni geriyordu. Kayboluyordum sanki yine. Kaybolmak istemiyordum ama.
Cihangir'den, "Hayır," cevabını duyunca ensemden aşağıya terler boşaldı. Bilmediğim yerler... Cehennemim...
"Bil-bilmediğim yerlere..." diye fısıldadım ama cümlemi devam ettiremedim. Cihangir'in elini daha sıkı tuttum sadece. Bilmediğim yerlere öylece giremiyordum. Üstelik peşimizde bunlar varken çok zordu. Elim ayağıma dolaşmıştı adeta. Ben aptal gibi ne yapacağımı bilmiyordum. Kendimi çok çaresiz hissediyordum.
Cihangir bende ters giden bir şeyler olduğunu sezerek, "Defne güveniyor musun bana? Bunları atlatacağız az sonra. Sakin kal sadece," dedi ama elimde değildi ki.
Burnumdan zorla nefes alıp verdim. Arkama ne kadar dönüp bakmak istesem de bakamıyordum. Sadece bana yabancı olan bu yerden çıkmak istiyordum. Mahalleden de çıkmıştık zaten. Gördüklerim bir rüyadan ibaret gibi geliyordu. Nereye gidiyorduk böyle? Yollar iyice tanınmaz hale geliyordu ve eve dönüş yolunu hesap edemiyordum. Gördüğüm hiçbir şey aklımda kalmıyordu.
Bir noktada gittiğimiz yerler o kadar üzerime geldi ki, "Bilmediğim yerlere gidemem," dedim ağlamaklı bir sesle ama asla ağlamıyordum. Sadece içim sıkışıyordu. Eve gitmek istiyordum.
Yosun bağlayan zihnimin o köşesinde bir ses yükseldi sadece. Yapıştı yakama, sarstı tüm ruhumu.
"Bilmediğin yerlere gitmeyeceksin işte!"
Cihangir o sesin arasından sızıp, "Defne sakin ol," dedi sadece çok uzaklardan ama elimde olmadığını ona izah edemezdim.
Cihangir'in sesi zihnimi delip geçerken dudaklarımı dişledim çaresizce. Bacaklarımı hissetmiyordum. Çok korkuyordum. Bize ne olacağını bilmiyordum. Nefesim sıkışıyordu. Çok sıkışıyordu ama kendimi kontrol etmeliydim. Bırakmamalıydım kendimi. Bırakırsam geri dönüşü olmazdı. Cihangir'in elini sıktım. Kelimelerim yoktu çünkü. Tükenmişti o binlerce söz. Sadece Cihangir beni nereye sürüklerse oraya gitmeye başladım. Burnumdan soluyup dudaklarımdan verirken bir yere çekildim. Karanlık, loş bir yere. Daracık iki duvarın arasında bir yere... Cihangir, elini ağzıma kapattığında sırtım bir duvarla buluştu. Ellerimi duvara dayayıp gözlerimi sımsıkı kapattım.
"Şşşttt..." diye mırıldandı yüzüme doğru. Kokusunu duyuyordum. Hızlı hızlı onun kokusunu nefes diye solurken gözlerimi bir an bile açamadım. Bu his çok rahatsız ediciydi. Göğsüm... Çok sıkışıyordu...
Kaç dakika geçti, kaç zaman yitirdik orada bilmiyorum ama ıstırap gibi gelen birkaç saniye sonra yine onun sesi aydınlattı dünyamı.
"Gittiler," diye mırıldandı Cihangir, yüzüme doğru. Elini ağzımdan çektiğinde gözlerim hala sımsıkı kapalıydı. Gitmiş olmaları şu anda hiçbir şey ifade etmiyordu. Çok garip hissediyordum kendimi. Eve nasıl döneceğimi bilmiyordum, her yer çok yabancıydı bana. Ya başımıza bir iş gelirse burada?
Cihangir yumuşacık bir sesle, "Defne gözlerini aç," diye mırıldandığında kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Dediği gibi kirpiklerimi araladığımda elim ayağım boşalmış bir halde yere düşecek gibi oldum ama Cihangir, "Tuttum tuttum," diyerek kollarımdan yakaladı anında. Yerle buluşamadan beni kolları arasına aldığında gözlerimi kapatıp zihnimi susturmanın peşindeydim.
"Eve..." diye geveledim saçma bir şekilde. "Gidelim."
"Tamam," dedi panikle. Ne olduğunu o da anlamıyordu. "Gideceğiz eve Defne. Sakin kal."
Nefesimi zorla verdiğimde bu tanımadığım yerde bulunmak damarlarımı üst üste bindiriyordu. Fiziksel bir acıdan ziyade hissettiğim ruhsal bir sancıydı sanki. İçim sıkılıyordu. Çevre bana öylesine yabancıydı ki... İçim sıkılıyordu işte, anlatamıyordum. Cihangir'in beni tutan kollarından sıyrılıp geldiğimizi düşündüğüm yola doğru koşarcasına yürüdüm. Yanımda yükselen ve asla tanıdık olmayan duvardan tutunurken çantam hala sırtımdaydı. Sendeleyerek ilerlediğim vakit Cihangir arkamdan yetişti hemen.
"Dursana Defne!" diye bağırdı nefes nefese, "Dur nereye gidiyorsun Allah aşkına? Dur... Tamam, eve gideceğiz ama dur bir." Yorgun bir şekilde kolumdan tutup beni kendine çevirdiğinde çaresizce onun yeşil harelerine baktım. Dişlerim birbirine vuruyordu korkudan.
"Eve götür ya beni!" diye bağırdım yalvarırcasına. Hani olur ya birisi boğazınıza çöker ya da bir şey olur ve siz ölümü tam ensenizde hissedersiniz... Tam o anda gibiydim. Ölüm sanki bir adım arkamdaydı ve bana buradan hemen çık diyordu. Çıkmam lazımdı. Bildiğim, tanıdığım bir yere gitmeliydim. "Bilmiyorum burayı!" Bağırışım biraz daha artarken etrafa bakındım ama hayır, tanımıyordum işte. "Tanımıyorum burayı! Gitmem lazım! Götür beni! Eve, mahalleye, halı sahaya, okula! Bir yere götür, tanıdığım bir yere..."
Durup burnumdan derin bir nefes aldığımda Cihangir ensemden tutup başımı bağrına bastı sıkıca. Duvardan tutunan ellerim onun kollarına mecburen tutunduğunda kalbinin atış hızı beni rahatsız ediyordu. O da iyi değildi sanki ama ben hiç iyi hissetmiyordum.
"Susarsan eğer... Gidiyoruz. Gel," deyip elimden tutup sürüklercesine peşinden götürdü. Ona ayak uydurmaktan başka çarem mi vardı? Hayır. Elimden tutan elleri avucumu öyle çok sıkıyordu ki bu his elimi incitecekmiş gibi geliyordu.
Kriz beni bulmadan sakinleştim. Nasıl oldu bilmiyorum ama nefesim sırayla düzene girdi, zihnim bir anda boşaldı ve kalp atışlarım hızlanmayı kesip yavaşladı. Sanırım tanıdık yerleri gördüğüm için olmuştu bu. Mahalleye geldiğimizde dayanamayıp Cihangir'in elinden kendimi kurtardım. O an dönüp bana baktı.
"Elimi çok sıktın," dedim sağ avucumu ovalarken. Önce suratıma baktı sonra bakışları ovaladığım elime kaydı. Tek kelime etmedi ve ben de daha fazla konuşmadım. Eve giden yolu bildiğim için Cihangir'in yanından geçtiğimde arkamdan seslendi.
"Neden bu kadar korkuyorsun Defne?" deyince yutkundum hemen.
Adımla seslenmesi rahatsız ediyordu beni. Bunun sebebini biliyorsunuz değil mi? Çünkü Cihangir ciddi olduğu zamanlarda ya da tehlike anında bana adımla hitap ediyordu ve ben bunu anlamayacak kadar aptal değildim. Şimdi de ciddiydi, sahiciydi ama ben masal dünyamdayken ve Hüma Kuşu'yken daha mutluydum. O masalda kalsak olmaz mıydı? Bu mahallede, okulda, sıramızda hep kalsak...
Ona dönmedim ve eve doğru adımlamaya devam ettim. Buna cevap vermeyecektim çünkü korkmuyordum. Ben sadece... Bir çeşit... Yani bu bilinmeyen yer meselesi... Bir travmaydı. Aptal bir travmaydı ve bunu aşamayacağımı biliyordum. Bunu bastırıp yok saymaktan başka çarem yoktu. Apartmandan içeriye girdim ve asansörün tuşuna bastım. Cihangir'i beklerken ayağımı da sallıyordum stresle. Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp pekmezini çıkarırken yanımda hissettim onu. Kaşlarım daha çok çatıldı.
"Soruma cevap alamadım," dedi gıcık bir sesle.
Asansör gelince açılan kapıdan içeri girdim ve üç yazan tuşa bastım. Kapı saniyeler içinde kapandığında hala susuyordum. Ona cevap vermeye niyetli değildim. Ona hiçbir şey söylemek zorunda değildim. Bu beklediğim bir şey değildi çünkü. Ben açılmaz bir kutuydum. Kimse açamazdı beni. Açınca gördükleri iç açıcı şeyler değildi çünkü. Çok kötü şeyler görürdü Cihangir beni konuşturursa. Sonra da pişman olurdu. Kim severdi ki bu kadar yaralı birini? Gördüğü yerde kaçardı, kan kokardım çünkü ben. Her yerim mosmordu mesela, görünmezdi ama. Açarsam kalbimi, o zaman görürdü Cihangir ve ben kilitli bir kutuydum. Ben bile açamıyordum ki kendimi o nasıl açacaktı beni?
"Sevmiyorum," dedim yalnızca. Sesim kupkuru çıkmıştı.
Bunun Cihangir için yeterli olmasını dilerken asansör durdu ve ben de kapıdan sıvışıp bizim eve doğru gittim. Ayakkabımı hırsla çıkarırken Cihangir yine geldi, yine kolumdan tuttu ve beni nazikçe kendine çevirdi. Sıkmadı kolumu ama ruhum sıkılıyordu işte. Üstüme geliyordu. O kapalı tuttuğum kutuyu sallıyordu, ses arıyordu.
"Çok kötü bir yalancısın sen Hüma Kuşu. Sen..." Duraksadı ve dudaklarını ıslatıp kaşlarını ok gibi çattı. Kızıyor muydu başka bir şey miydi anlamıyordum ama ruhum sıkılıyordu. "Sen çok kötü bir yalancısın ve ne var biliyor musun? Meriç... Haklı sanırım. Bugün ona sinirlenmiştim ama ne dediğini anladım ben galiba. Meriç gerçekten haklı. Senin bu hallerin iyi değil, sen iyi değilsin Defne. Sen bunu yapmaya bir son vermelisin, acilen," dedi kafasını ağır ağır sallayarak.
Anlamsız bir şekilde suratına baktım. Bir de Meriç'i haklı buluyordu. Gerçi bu umurumda bile değildi ama ben bu sözleri işitecek hiçbir şey yapmamıştım. Neden herkes beni suçluyordu ki? Yine neden en suçlu ben olmuştum? Cihangir de mi bıkmıştı benden? İçimi görürse o zaman daha beter bıkardı, kaçardı benden. Bir de gelmiş sorular soruyordu bana. Ne görmek istiyordu? En dipteki halimi mi?
"Size ne?" dedim açık açık. Onun ayaklarına basıp biraz yükseldim ve suratına baktım dik dik. Cihangir'le burun buruna gelmek o an hiç akıl karı değildi ama yapmıştım bir kere. Cihangir de düşmeyeyim diye belimden tutmuştu beni ama yeşil gözleri gözlerimden ayrılmamıştı bir an bile. "Sana ne benim yediğim haltlardan? Sana ne Cihangir?"
Yeşillerine baktım dipten ama ne o geri adım attı ne de ben. Belimden o kadar sıkı tutuyordu ki bıraksa düşerdim elbette ama bırakmıyordu. Ben de ona güveniyordum çünkü. Beni bırakmayacağını nedense hissediyordum ama kaçmayacağının bir garantisi yoktu.
"Ben çok iyiyim Cihangir. Ben çok iyiyim. Benim bir sorunum yok, ben sadece yaşıyorum ve siz benim hasta ya da sorunlu olduğumu iddia ediyorsunuz ama ben çok iyiyim. Önce dönüp kendinize bakın Allah aşkına, benim hiçbir sorunum yok! Bana..." Aklıma dolan kelimeleri bir an durup yutmak istedim ama olmadı. Sadece nefeslendim ve gözlerine baktım dik dik. "Bana aciz bir insanmışım gibi davranmayın ben sandığınızdan daha güçlüyüm. Siz kendinize bakın önce. Kendi hayatınıza bakın sonra gelip bana bakın. Bana asla ama asla şefkatli adam numaraları da yapmayın ben merhametten de şefkatten de nefret derecesinde nefret ederim. Ben düz biriyim siz de düz olun ve..." Parmağımı kaldırıp göğsüne vurdum sertçe. "Asla bana bir daha duygusal yaklaşmayın. Bir yere kadar her şey. Her şey bir yere kadar. Her an bir anla biter."
Arkamı döndüm, ayakkabılarımı fırlattım ve anahtarla açtığım kapıdan hırsla içeriye girdim. Sonra da kapıyı suratına çarptım. Yüreğim acıyordu. Acımaması gerekirdi ama yüreğim çok acıyordu. Kendi cümlem zihnimde şimdi hiç susmadan yankılanıyordu. Her an bir anla biter... Benim biten o kadar çok anım olmuştu ki Cihangir, duysan çok üzülürsün sen de. Belki de kaldıramazsın. Kaldırmak istemezsin.
🌛🌛🌛
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.
Instagram: kahverengiajanda
TikTok: kahverengiajanda
Bölüm etkileşimi
