1.11

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.11

11. BÖLÜM
"AKŞAM YEMEĞİ"

Dışarıdan görenler için ben evin en yaramaz, en laf dinlemez, en haşarı çocuğuydum. Arlanmaz, uslanmaz, dayak arsızı olmuştum hatta belki de. Ortaokuldayken arkadaş edinmek benim için tam bir kâbustu. Kimseyle konuşmuyor, kendi kendime defterlerimin arka sayfasına çizimler yapıyordum. Atlas'la ben aynı sınıftaydık ama Nil Hanım ortaokuldayken bile benimle aynı sınıfta değildi. Olamazdı da zaten. Daha daha küçükken biz birbirimizi parçalardık tabiri caizse. Kimse bizim çocuk çocuk ettiğimiz kavgalarımıza tahammül edemezdi bu sebeple sınıflarımız eğitim hayatım boyunca ayrı kalmıştı. Sonra ortaokul bitmişti bir şekilde. Düşe kalka sekizinci sınıf olduğumuzda derslerden resmen tiksiniyordum çünkü zorla ders çalıştırılıyordum. Okuldaki rehberlik hocamızın odasına kaçıp duruyor, ders çalışmamak için kırk takla atıyordum. Kadın bir keresinde bana güzel bir liseye gitmem için deli gibi ders çalışmam gerektiğini tembihlemiş sonra da hiç ders çalışmasam da olur demişti. Çocuk aklımla kadının sözünü tutmuştum. Sekizinci sınıftayken sınava çok çalışmış, Nil ve Atlas'la aynı anadolu lisesini kazanmıştım. Ve dokuzuncu sınıftan beri her derste geçer not almaya bakmıştım.

Bu berbat eğitim planımla elbette övünmüyordum ama o zamanlardayken bile rehberlik hocam bana yanlış bir yol çizmişti. Sanmıştı ki ben unuturdum, liseye geçince de ders çalışırım... Hâlbuki hiçbir şey en son dört yıl önce gördüğüm, şimdilerde nerede ne yaptığını bilmediğim rehberlik hocamın dediği gibi olmadı. Onun bana odasında söylediği bu saçma tavsiyeyi dinledim. Belki de hayatımda dinlediğim ilk insandı o kadın. Ben Atlas'ı bile dinlemez, kafamın dikine giderdim. Evin en yaramaz çocuğu bu yüzden bendim işte. En karakollardan toplananı da.

On yedi yıllık koca hayatım boyunca içine sığdırmadığım şey kalmamıştı muhtemelen. Tatmadığım bir hisse karakolların kale gibi güven vermesiydi. Karakollardan hep nefret etmiştim çünkü Türk polisi bile beni anlamıyordu. Renksiz hayatlarına renk kattığımı savunuyordum ama onlar durup da bu kız ne diyor ya demiyorlardı. Kalıplaşmış kanunların içine sıkışıp kalmış hayatlarından hiç haz etmiyordum fakat ilk kez o içine sıkıştıklarını iddia ettiğim kanunların koruyuculuğu üzerimde tesir etmişti. İlk kez... Hayatımda ilk kez karakolda olduğuma seviniyor ve mutlu oluyordum. İçim rahatlıyordu. Göğsümde baş gösteren panik hissi usul usul diniyor, kafamı toparlayabiliyordum ve ilk kez burada tutuksuz halde duruyordum.

Demek ki bende de bazı gelişmeler varmış, he? Ne dersiniz?

Karakoldaki işimiz biraz uzun sürmüştü. Bizi takip eden o grup elbette bizi artık takip etmiyordu zira karakol çevresine geldiğimizde toz olmuşlardı ama yakınlarımızdaydılar ve biz, onlar bizi takip ederken eve gitseydik onlar evimizi de öğrenip bizi daha fazla rahatsız edebilirlerdi. Karakoldayken bunu düşünmeyi kesip rahatlamıştım ama beni rahatsız eden başka bir şey vardı. O izbe yerden çıkıp okuduğum okulu keşfetmişlerdi ve mahalleme artık çok yakınlardı. Onlarla ilk karşılaşmamızda nerede yaşadığımı ve nerede okuduğumu çözememişlerdi çünkü polis yine peşlerindeydi ama sanırım o dava kimse bulunamadan kapanmış olmalıydı. Ama artık bugünün devamında çok kötü şeylerin olacağından emindim. Nereden bildiğimi sormayın.

Cihangir suç duyurusunda bulunurken on yedi yaşında olduğum için ve bu durumun hala annemle babama intikal etmesini istemediğimden Cihangir olayı tek yaşamış gibi anlatmıştı. Ben karakolda sadece öylece boş boş Cihangir'in işlerinin bitmesini beklemiştim o kadar. Beni bulaştırmamasına da ayrıca binlerce kez şükretmiştim. Anlamadığım bir düzine prosedürden sonra akşam altıyı geçerken Cihangir'i salmışlardı artık. Başkomiserden bir dolu nasihat yemeden karakoldan çıktığımızda üzerimden atamadığım bir ürkeklik vardı. Bu kadar sık korkan birisi değilimdir aslında ama işte görüyorsunuz ki bazı serseriler kafaları güzel güzel peşimizdeydi ve kafası güzel olan insanlardan korkmak gerekir. Onlar her şeyi yapabilecek potansiyele sahipti çünkü. Onların bu hayatta kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur. Bundan emindim.

Karakoldan çıkarken Atlas'a da haber vermiştim merak etmemesi için ama bu serserilerden bahsetmemiştim elbette. Bizi neden takip ettiklerini bile bilmiyordum. Daha önce Meriç'le yaşadığımız olayda bir daha peşimizden gelme girişimleri olmamıştı ama bu defa bir hafta arayla peşimize takılmışlardı ve sebebi ne anlayamıyordum. Bir düşmanlık oluşuyordu belki de ama sebebini hala anlayamıyordum. Sadece birileri zarar görecek diye artık ciddi korkularım vardı. Bunun tekrarını yaşamak istemiyordum.

"Sen iyi misin Afacan?"

Yanımdan seslenen Cihangir aynı zamanda ellerimizi de sallayınca irkilerek elini tutmayı kestim ve aramıza biraz mesafe koydum. Çocuğun elini nasıl da sıkı tutuyordum öyle? Kendime gelmeliydim artık. Tamam, takip edilmiyorduk hem. Ne demeye elini tutuyorsam daha? Hem de sıkı sıkı.

Hızlıca silkelendikten sonra, "Kimseye bir şey söylemek yok," dedim dalgın dalgın. Önüme bakıyordum hala. Cihangir'in gözlerine bakasım yoktu. Bakarsam sanki ağlayacakmış gibi hissediyordum. Korkuyordum çünkü. Çok korkuyordum.

İki elimi de birbirine kenetleyip sıkı sıkı ovuştururken etraftan üç beş tane köpeğin havlama sesleri geliyordu. Onları dinlemeye başladığımda saçma sapan bir huzura kapılıyordum nedense. Akşam vakitleriydi ve ben yorgundum artık. Ruhen, yorgundum aslında. Vakit akşamüstü olduğunda böyle hissederdim hep. Sakin, yorgun ve argın... Biraz da karakterime tezat sessizleşirdim. Cihangir bu sessizliğime o an için anlam veremiyordu.

"İyi de neden?" diye üsteledi Cihangir, durumu anlamadığı ayan beyan ortadaydı, "Bunu neden saklıyoruz ki? Artık polis de işin içinde," deyince umursamaz bir şekilde omuz silkip yürümeye devam ettim. Çünkü Cihangir, eğer başımı daha çok belaya soktuğumu ve saldırıya uğradığımızı duyarsa annemler tüm suçu bende bulur ve azarlarlardı. Beni anlamaya çalışmazlardı. Sanki gidip ben bilerek, Allah'tan belamı arıyormuş gibi o serserilerin yerine girdim de kendime çektim gibi beni suçlarlar, bana çok kızarlardı. Sana hiç birisi kızdı mı? O kızgınlığın ruhunda oluşturduğu yaraları hiç sardın mı? Sarmadıysan anlayamazsın işte beni. Ben beni anlamayan insanların içinde yaşamaya çalışıyorum, görmüyor musun? Görmüyorsun gerçi. Bendeki de soru... Ben anlaşılmak için hep bağırmak zorunda bırakıldım. Bu yüzden köşeye sıkıştığımda birilerine söylemem, beni anlamazlar çünkü.

Çok sakin ve dingindim. İçimde bastırdığım üzücü hisler bugün biraz su yüzüne çıkınca derin bir nefes verdim. Üstünkörü de olsa Cihangir'e anlatmak istedim. Bir nebze olsun anlamasını sağlamalıydım en azından. Beni tamamen anlamasa da olurdu.

"Geçen yıl," diye başladım söze. Sanki tüm sokak beni dinliyormuş gibi sessizdim ve Cihangir çok iyi duyuyordu. "Geçen yıl biz oraya boyama yapmaya gitmiştik, yakın diye. Kimse olmaz sanmıştık. Meriç bana grafiti yaptıracaktı bana." O günü hatırlayınca boğazım düğüm düğüm oluyordu. Çok kötüydü. Çok...

Boğazımı temizleyip devam ettim anlatmaya. Cihangir de sözümü hiç kesmeden dinledi. "Meriç motorunu ve ehliyetini yeni almıştı daha. Motorla gitmiştik oraya ama... Bunlar geldiler." Boğazım düğümlenince yutkundum hızlıca. "Akşamüstü çıkmıştık, yine okuldan sonraydı. Boyama yaparken geldiler sataştılar filan, laf attılar ama sonra gözleri motora ilişti. Bizimle bir dertleri yok bence gözleri parada ve sanırım onlar bir de... Şey kullanıyorlar... Şey işte..." derken beceriksizce ellerimi ovuşturuyordum. Ağzıma dahi alamadığım o kelimeyi en sonunda Cihangir söyledi.

"Uyuşturucu bağımlısı değil mi?" deyince kafamı aşağı yukarı salladım. O illetin de ne olduğunu biliyordum maalesef. İnsanı insanlıktan çıkarırdı, düşünme yetisini kaybederdi. Öyle insanlardan hep çok korkardım. Aklı başında değildi ve aklı başında olmayan insan her şeyi yapabilirdi.

Hala ayaklarımı izleyerek yürüyordum eve. Cihangir ise bir adım arkamdan geliyordu.

"Ondan işte. Onun için para gerekiyormuş. Meriç'i dört beş kişi dövdü yine benim de üstüme gelmişlerdi yani..." Nefesim sıkışıyordu o hengâmeyi düşündükçe. Kafamı hızla iki yana salladım. "Ben kaçtım. Koştum. Nasıl yaptığımı bilmiyorum ama polisi getirdim işte. Meriç hastaneye kaldırıldı, motor çalındı, parası çalındı derken annemler duydu elbette. On altı yaşında ilk defa böyle karakola düştüm de benim ne suçum vardı anlamadım?" Omuzlarımı silktim sinirle. "Boya yapmak yasakmış... O tren vagonları terk edilmişti bir kere. Belediye orayla ilgilenmiyor, evsizlerin yuvası olmuş çıkmış kimsenin umurunda bile değil. Öyle işte. Şimdi yeniden bulaştığımı bilmesinler çok kızarlar," dedim iyice sessizleşirken.

"Eee, peki o zaman da böyle takip etmişler miydi?" Cihangir'in sorusuna kafamı iki yana sallayarak reddettim. Adımlarımı durdurdum ve yere baktım boş boş.

"Hayır, garip olan da bu. Belki o zaman direkt polis müdahale etti diye gelmediler ama baksana Meriç'i öldürdüklerini düşünüyorlarmış geri zekâlılar. Şimdi dertleri ne bilmiyorum işte. Annemler de duyarsa çok kızarlar, Atlas bile dâhil buna." Kafamı arkaya çevirip ilk kez Cihangir'in gözlerine baktım. "Kimse bilmesin Cihangir, lütfen. Sizinkiler de dâhil. Ben hiçbir şey yapmadım çünkü. Sen de öyle ama anlamazlar işte. Azar işitmek, sevdiğim şeyleri yapmaktan ya da evden çıkma özgürlüğümü kaybetmekten hoşlanmıyorum. Direkt sınırlama getirir annemler. İstemiyorum," dedim yalvarırcasına. Hatalarım yüzüme vurulsun istemiyorum, elimden tutulsun istiyorum ama kimse tutmuyor işte Cihangir, anla.

Tüm samimiyetimle onun yeşil gözlerine baktığımda Cihangir birkaç adımda yanıma gelip o çok sevdiği hareketi yaptı. Kolumdan tuttu. Kapüşonunu kafasına geçirmişti ve sarı sokak lambasının ışığı tüm yüzünü müthiş derecede aydınlatıyordu. Dalgalı bukleleri alnına yayılmıştı iyice. Yeşilleri de yüzümü talan edercesine geziniyordu her yerimde ve bu an bana bambaşka geliyordu. Cennetten bir parçaymış gibi ama aynı zamanda fırtınalı bir gökyüzü gibi.

"O gün de bir suçun yokmuş bugün de bir suçun yoktu Hüma Kuşu," dedi buruk bir tebessümle. Gözbebekleri yüzümü öyle bir süzdü ki şaşırdım kaldım. "Tamam, annenler duymasın ama Atlas senin kardeşin. İkiz olandan hem de. Ona söyle en azından ki bence anlıyor Hüma Kuşu. Atlas aptal değil aksine çok zeki bir erkek kardeşin var." Dudaklarını birbirine bastırıp kabuk bağlamış, geçmeye yüz tutan yaralarını gösterdi. Belli bile değildi yerleri. "Benim yaralarım, senin yaraların... Eminim parçaları kafasında birleştirmiştir ama sen anlat diye sormuyordu ve ben sırf sen istedin diye susuyorum. Arkadaşım o benim, yalan söylemek hoşuma gitmiyor haberin olsun."

Bu çok ince bir ipti işte.

Cihangir ve Atlas'ın arkadaşlığını kendi korkularım yüzünden bozamazdım ve Cihangir'i de bu durumda zora sokamazdım. Maalesef bu ergen kafayla bunun farkındaydım.

"Biliyorum," dedim kafamı sallayıp, "Zeki birisidir o benden de zeki de işte..." Devamını getirmek canımı sıkmıştı. "Cihangir dinlemezler," dedim dudaklarımın içini dişlerken, "Dinlemezler direkt yargılarlar. Hem geçti gitti. Belki bir daha takip etmezler ve söylememe de gerek kalmaz." İçimde patlayacak yer arayan o nefesi sıkıntıyla verdim. "Hadi gidelim, başım ağrıdı artık. Çok yoruldum," diyerek apartmandan içeriye girdim koşarcasına. Kaçtım daha doğrusu.

Asansörün düğmesine bastığımda Cihangir gelip omzuma hafifçe dokundu. Başımı çevirip ona baktım. Gözleriyle aşağıdaki elimi işaret ediyordu. Sol elimi kaldırıp üzerindeki kızarıklığa baktım. Ciddi değildi ama benek benek kızarmıştı işte. Sızlıyordu sadece.

"Elin ne durumda?" diye mırıldandı apartmanın sessizliğini bozmadan.

"İyi," dedim omuz silkerek. Gelen asansörün kapısı açılınca içinden çıkanlara müsaade ettik sonra biz bindik. Üçe basıp beklemeye başladığımda aramızda garip bir sessizlik hâkimdi ama çok üzerinde durmadım.

Cihangir sesli sesli soluklar alıp, "Eline yine krem sür yatmadan filan," deyince başımı salladım sessizce. "Tamam mı?" diye sordu tasdik etmek istercesine. Asansör üçte durunca indim ve sırıtmamak için üstün bir çaba sarf ederek ona döndüm.

Dalga geçercesine ama içimdeki garip gıdıklanmayla, "Tamam, sürerim, uyurum, fotoğraf da atarım sen yeter ki sorma artık," deyip hafif bir gülümsemeyle eve doğru ilerledim. Ayakkabımı birbirine bastırıp çıkarırken Cihangir seslendi yine.

"O kadarına gerek yok. Sadece kendine dikkat et diyorum. Okulda görüşürüz yarın," deyip eve girince ben de sessizce, "Görüşürüz," diye mırıldandım.

Anahtarımla eve girdiğimde içerinin tüm ışıkları yanıyordu yine. Kapıyı arkamdan kapatıp çantamı girişe bıraktım ve duvara sakız gibi yapışan Atlas'a baktım.

"Ne oluyor?" diye sorduğumda içeriden annem fırladı.

"Defne sen de hazırlan kızım yarım saate çıkmamız lazım. Nalan ablana yemeğe gideceğiz bu akşam. Hadi kızım," deyip beni omzumdan odama ittirirken Atlas'a baktım yan gözle. Oflayıp duruyordu.

Sıkılgan bir tavırla, "Anne gelmem şart mı? Siz gidin işte," derken Atlas'ın odasının kapısı açıldı. Annem beni içeriye sokuştururken kafasını iki yana sallıyordu sürekli. Böyle şeylere takıktı gerçekten. Misafirliklere hala biz de götürülüyorduk. Eve tıkılı kalmamızı istemiyormuş.

"Kızım ailecek gideceğiz işte. Lütfen olay çıkarma ve güzelce hazırlan. Yemekten sonra isterseniz dönersiniz eve. Hadi bekliyorum bak. Yarım saat," dedi parmak sallayarak. Annem kapıyı suratıma kapatınca aniden bastıran esnemeyle odama giden dar koridoru geçtim ve minnak odama girdim.

"Ne gerek var şimdi misafirliğe Allah aşkına, öf!" diye homurdanıp bozuk yatağıma attım kendimi. Yorganımla biraz hasbihal ederken içeriden annemin, "Hazır mısın Defne?" bağırtısı geldi. Çivilerin üzerine yatmış gibi yatağımdan fırlayıp odamın kapısını kilitledim ve dolabımın başına geçtim.

"Beş dakika!" diye cevapladım bağırarak. Lila renginde yüksek bel bir eşofman altıyla oversize beyaz bir tişört çıkardım. Üzerinde Jerry'i yakalamaya çalışan Tom baskısı vardı. Onu parmağımla severken üzerimdeki okul formalarımı çıkarıp bir köşeye gelişigüzel fırlattım. Deodorantımdan sıktım ve okulun leş kokusunu silip attım üzerimden. Eşofmanla tişörtü üzerime geçirip saçlarımı da yemek yiyeceğimiz için pembe renkli pazardan aldığım kıskaçlı tokamla felsefe hocası şekline soktum yine. Dolabımın önündeki aynaya geçtiğimde renksiz dudaklarıma parlatıcı sürdüm hevesle. Neyin hevesi olduğunu anlamadım ama parlatıcı sürmek istemiştim. Kaşlarımı da taradıktan sonra o Koreli kızlardan öğrendiğim taktikle yanaklarıma pıt pıt vurdum biraz. Zaten bu aralar cildim hassaslaştığından hemen kızarıveriyordu. Annemden allık aşırmaya gerek duymuyordum.

"Defne çıkıyoruz! Hadi kızım!"

Annemin evi inleten sesini duyunca çantama gittim ve telefonumu alıp odamdan fırladım. Nil dâhil herkes kapıya yığılmıştı. Ben onunla çok muhatap olmak istemediğimden uzaktan minik adımlarla ilerledim. Daha onunla hesaplaşacaktım ben. Hesap defteri kabardıkça kabarıyordu hanımefendinin ama şimdi sırası değildi yoksa suçlu ben olurdum yine.

Artık iyi öğrenmiştim. Suçlu değil, haklı olmak için beklemeliydim.

Elimi kaldırıp üzerindeki yanık izine baktım. Yıkadığım için biraz yanıyordu ama idare ederdi şimdilik. Tek sıkıntı elimde ciddi bir renk farkı vardı ve bu hiç estetik değildi. Herkes teker teker evden çıktığında Nalan abla sesimizi duyup kapıyı açmıştı çoktan. Önden annemleri buyur ederken ben de kapıyı çarpıp çıktım ve raflardaki saçma sapan bir terlikle seke seke karşıya geçtim. Herkes girince araya sıvıştım hızlıca.

"Hoş geldiniz... Hoş geldiniz çocuklar..." diye selamladı Nalan abla hepimizi. Yüzünde her zamanki gibi gülücükler saçıyor, bizi gördüğüne memnuniyetlerden ölüyordu. Bu güler yüz için ölünürdü, ölünürdü!

"Hoş bulduk Nalan abla. Nasılsın?" dedim koluna dokunup. Hemen beni kolunun altına aldı ve yanağımdan öptü doyasıya.

"İyiyim Defneciğim, sen nasılsın bakalım? Nasıl gidiyor? Anlaşabiliyor musunuz?" dedi kaşla göz arası arkasını gösterirken. Cihangir'i kastettiğini anlayınca üfleyip göz devirdim. Nisanur kankası vardı onun artık. Bana gerek bile duymuyordu bence. Acaba onu da anlatmış mıydı Nalan ablaya?

"Ne anlaşma ne anlaşma Nalan abla... Yeni kankası var duydun mu sen?" dedim kısık gözlerimi Cihangir'e çevirerek. Sözlerim onu şaşırtmıştı ki kaşları çatıldı merakla. "Nisanur'la sınıfa matematik dersi anlatıyorlar filan, Nisanur böyle anlamadığı soruları tek zeki Cihangir'miş gibi ona soruyor. Böyle tuhaf tuhaf, yılışık, samimiyetsiz bir arkadaşı var Cihangir'in. Sen esas onu sor ya... Mükemmel anlaşıyorlar," diyerek iğnemelerime bir son verdiğimde Nalan abla sakinleşmem için omzumu sıkıyordu.

"Nisanur da kimmiş bakalım? Anlatmadı bana Cihangir," dedi Nalan abla tatlı bir merakla. Yüzümü buruşturdum. Bir anda gaza gelip neden Nisanur'dan konu açmıştım ki hem? Utançla omuz silktim ama çok geçti.

"Nisanur ne alaka şu anda?" diyerek başını iki yana salladı Cihangir. Ellerini beline yerleştirip kınayıcı bakışlar atarken dudağının kenarıyla sırıtıyordu. O an o gülüşü gördüğümde ağzının üstüne vurma isteğiyle Nalan ablaya döndüm.

"O ittifaksa ben itilafım Nalan abla, hiç sorma. Zorla ödev yaptırıyor," deyip salona geçtim hızla.

Cihangir burnundan gülerek, "Eminim zorladır Hüma Kuşu," dedi arkamdan bilmiş bilmiş. Ona dönüp sinsi sinsi sırıttım ve salondaki geniş masaya ilerledim. Cihangir'in ince mesajı anında yerini bulmuştu.

"Tamam canım, bazı anlaşmalar yapmış olabiliriz. Ateşkes yani," dediğimde Nalan abla gülerek beni yerime buyur etti.

"Uslu uslu yapın ödevinizi de aman didişmeyin. O yeter bize. Ben hemen geliyorum."

"Ben yardım edeyim sana canım," dedi annem, sofradan kalkarken. Nalan abla ve annem içeriye geçerken ortada garip bir atmosfer olmuştu nedense.

Aslında birçok defa yemeğe gelmiştik buraya ama şimdi daha garipti. Mesela ben Nil'e saldırmadan sakince durabiliyordum. O da suçunu bilen çocuklar gibi masada oturuyor ve çatalına parmak atıyordu. Başköşede Haluk amca oturuyordu. Yanındaki sandalye Nalan abla için ayrılmıştı ve sırayla bu düzen ilerliyordu. Ben de masanın en ucunda Cihangir'le çapraz oturuyordum çünkü öteki başköşede Cihangir Efendi oturuyordu ve nedense en uç noktaya geçip oturmuştum. Karşımda Çınar ve Nil oturuyordu yan yana. Benim yanımda ise Atlas ve annem olacaktı.

"Okul nasıl gidiyor gençler? Şöyle hepinizi bir arada bulmuşken sorgu sual edelim hele," dedi Haluk amca. Güldüm geçtim. Bu soruya alerjim vardı benim.

"İttiriyoruz gidiyor Haluk amca," dedim bacaklarımı titretirken. Haluk amca bana gülerek göz kırpınca ben de önüme döndüm utanarak. Babam pek oralı olmamıştı doğrusu. Böyle cevaplar vermemden hoşlanmazdı zaten ama aramızda iki sandalye ve Atlas olduğundan annemden öğrendiği taktikle beni çimdikleyip susması rica edemiyordu.

Haluk amca nezaketen, "Sen yine de ittirmemeye bak eminim kendi de akacaktır Defne," diye yanıtlayınca omuz silktim ve kafamı ağır ağır Cihangir'e çevirdim.

"Birileri yüzünden ödev yapıyoruz, alerjimiz azıyor," dedim dişlerimin arasından. Cihangir oralı bile olmayıp yalnızca gülerken Atlas'ın sesini duydum.

"Ben ittirmiyorum neyse ki Haluk amca. Her şey yolunda. Nil'inki de iyi."

"Sizin hedefleriniz neler gençler? Üniversite var mı?" diye sorduğunda bu soruyu asla üstüme almadım.

Atlas kısa bir süre düşündükten sonra cevap verdi. "İstanbul'da ya da Ankara'da düşünüyorum Haluk amca. Basketbolcu yetiştirip yetiştirmediklerine bakacağım. Şimdilik liseyle hallediyoruz ama annemler hukuk istiyor tabii. Ona da bakıyoruz," diye mırıldandı gülerek. Hukuk istemediğini biliyordum elbette ama annem işte... Aklına sokuşturmuştu.

"Sen peki Nil?" dedi Haluk amca. O sırada annemler ellerinde tabaklarla içeriye girdi.

"Sıkma sen de çocukları Haluk. Nil tıp istiyor, babası gibi cerrah olacak," dedi Nalan abla gülerek.

Babam o an göğsünü kabartarak, "Başka mesleklere bakmasını da öneriyoruz ama Nil tıpta kararlı. Nasipte varsa inşallah beyaz önlüğüyle göreceğiz kızımı," dedi ve bu bende yine histerik bir tebessüme sebep oldu. Babamın biricik kızı Nil Turna Sungur... O an bu masada çok fazla yer kapladığım hissine kapıldım fakat üstünde durmadım. Bu hisler gelir geçerdi.

Nil'e baktığımda başını salladı sessizce. Acaba bugün kantinde yaşadığım olaydan haberi var mıydı bu salağın? Ondan mı böyle durgun sessiz diyeceğim ama onun diğer adı da zeytinyağıydı benim için. Suyun yüzeyine çıkmayı iyi bilirdi Sayın Zeytinyağı. Sessiz kalmak pek onluk değildi ama bugüne özel üzerinde bir çarpılmışlık vardı.

"Öyle. Cerrahpaşa inşallah," dedi Nil isteksizce. Üzerinde çok durmadım çünkü açtım ve fırında tavuk patates yapmıştı Nalan abla.

"Mis gibi koktu ya," dedim dudaklarımı yalarken. Nalan abla ifademe gülerek annemle hepimize servis etmeye başladı.

"Özlemişsindir sen benim fırında tavuk patatesi ondan yaptım güzelim," deyince sevimli sevimli gülüp tabağıma uzandım. Nalan ablanın sözleri her seferinde kalbime ince dokunuşlar bırakıyordu. Sırf özledim diye benim sevdiğim yemekten yapmıştı.

Herkes yemeğe oturunca başlamıştık nihayet. Yemek yerken konuşmayı sevmezdim. Zaten konuşan adam da sevmezdim. Ortada kısık sesli bir sohbet dönüyordu. İşten güçten bahsediyorlardı hep. Yaşadıkları olayları eleştirip gülüyorlardı ve hiçbirine dâhil olmuyordum. Arada okul muhabbeti dönünce yüzümü ekşitip geçiyordum. Yemekler zaten çok lezzetliydi ki. Annem evde nadiren yapardı böyle fırın yemekleri. Eh, savcı olmak bunu mu gerektiriyordu bilemem ama genelde tencere yemekleri ya da pratik ne varsa onlarla idare ediyordu. Bana hava hoştu. Ben her şeyi yiyen biriydim.

"Ben izninizle eve gideyim." Nil'in sesli bir şekilde kurduğu cümle benim bile dikkatimi dağıtmıştı. Göz ucuyla ona baktığımda yemeğin yarısı yenmiş yarısı yenmemiş haldeydi. Dudak büzdüm. Bu yemek yenmez miydi ya?

Nalan abla, "E ama olmaz ki Nilciğim, yemeğin daha duruyor. Aç mı değilsin yoksa? Sevmedin mi?" dedi üzgünce. Nil kasılarak saçma sapan bir gülüş sergiledi canım Nalan ablama.

"Ellerine sağlık Nalan abla, her şey çok güzeldi ama ders çalışmam lazım. Malum son sene..." diye geveleyince herkesin duyacağı seslilikte iç çektim. Atlas hiç durmayıp bacağıma vurunca tavuğun kemiğini fırlattım tabağına. Bana ters ters bakınca da omuz silktim ve patateslerden yedim.

"Maşallah kızıma," dedi babam ağız dolusu, "Allah zihin açıklığı versin. Sen git eve," diye de ekleyince annem ondan daha kısık bir sesle mırıldandı.

"Ama tabağın bitmedi anneciğim? İyi misin sen? Biraz iştahsızsın sanki."

Nil nehri aptal aptal kafa salladı. "İyiyim anne iştahım yerinde merak etme. Okul yorucu biliyorsun. İyi akşamlar herkese. Anahtarım var benim," deyip antreye çıkarken Nalan abla ve Haluk amca onu yolcu edip geri geldiler.

"Tase şoyan?" Çilay'ın tatlı sesini ve masadan bana uzatmaya çalıştığı soğanı görünce gülerek elime aldım ve beyaz yerinden ısırdım. Taze soğanın beyazını ben severdim, yeşilini daha beş yaşındaki prensesimiz Çilay severdi bu sebeple yeşil kısmı elimle bölüp ona verdim hemen. Çilay'a öpücük attığımda o da kirli avucundan öpüp bana öpücük attı. Onun öpücüğünü alıp kalbime koyarken annemin sıkıntılı sesi böldü bizi.

"Bugün okulda bir şey olmadı değil mi gençler? Nil'in canı epey sıkkın. Sordum ama söylemedi. Bir şey olduysa sizden duyayım müdürünüzden değil," deyince ben sessiz kaldım her zamanki gibi ve pilavımdan yedim. Nil benim umurumda değildi. Şimdi bir şeyleri anlatırsam da kesin ispiyoncu olurdum ve hata yine bende aranırdı o sebeple Nil gerçekten umurumda değildi. Annem istediği her yerden ulaşabilirdi bu bilgiye.

"Bir şey olmadı bildiğim kadarıyla," dedi Atlas her şeyden habersiz. Sonra bana döndüğünü hissettiğimde yine omuz silkip patateslerden yedim arka arkaya. O sırada Cihangir bana bakıyordu. Şiş olan yanaklarımı eritirken o girdi mevzuya. Hâlbuki benim o mevzuya girme gibi bir düşüncem hiç yoktu.

Pat diye, "Kantinde bir kız Defne'yi, Nil sandığı için tartıştı ama Nil orada değildi. Belki de Nil'in canını sıkan budur," dediğinde çiğnemeyi kesip ne yapıyorsun adlı bakışımı sundum Cihangir'e. Sonra masanın altından ayağını bulup iyice bastırınca kaşlarını çatarak ayağını çekti.

"Siz okulda kavga mı ettiniz Defne?" diye sordu annem, dehşet içinde, "Atlas cidden haberin yok muydu oğlum?" diyerek bu defa Atlas'a bakınca ağzımda ne var ne yoksa bir anda yuttum.

Atlas savunmacı bir şekilde, "Anne benim haberim bile yok ki bundan! Ne zaman oldu Defne? Neden söylemedin bana?" diyerek anında bana döndüğünde bu defa Cihangir'e iyi halt yedin dercesine baktım ve göz devirdim.

"Kavga etmedim ben o Nil nehriyle," dedim dişlerimin arasından nefret kusarak, "Kantinde olay çıktı azıcık ama benimle ilgili bile değil. Gidip Nil'e sorun. Ben de bir şey bilmiyorum. Kız Defne olduğumu anlayınca defolup gitti zaten. Hocaların bile haberi yok yani. Ben bir şey yapmadım," dedim yılgınlıkla.

İştahım kaçmıştı.

"Nil nehri çok iyi yalnız..." diye mırıldandı karşımdaki Çınar, gülüşünü bastırmaya çalışırken. Şu gergin ve meraklı ortamda söylediği şeyle ona bakıp güldüğümde Cihangir ikimizi birden susturmak istercesine öksürdü. Aman paşa hazretleri rahatsız oldu...

Sesli bir şekilde üflerken babamın sesini duydum. "Hocaların haberi olsa bizim de olurdu keza. Mesele neymiş peki? Hiçbir şey söylemedi mi?"

Kafamı iki yana salladım. "Yok, söylemedi kız. Gidip Nil'e sorun baba ben de bilmiyorum hiçbir şey," diye tekrar ettim bir kere daha. Ömrümde herhalde ilk defa olanlarla ilgim yoktu ama merak ediyordum çünkü işin içinde sanırım Meriç de vardı ve ben hala o kızı hatırlayamıyordum. Yüzü epey tanıdıktı ama.

"Ben konuşurum onunla," dedi annem sıkıntıyla. Ondan sonra kimse bu konu hakkında yorum dahi yapmadı.

Yemek bitince bulaşıkları topladık, çayları koyduk. Atlas ve Cihangir, Çınar'ı da alıp odalarına çekilince ben de eve gitmek için hazırlandım ama elbette gönderilmedim. Nil nehri evde ders çalıştığı için burada durmamı söyledi babam hazretleri. Annem de onu destekleyince sinirlerim elimde olmadan gerilmişti.

"Haksızlık ama..." diye mırıldanıp bizim evin tam tersi olan koridora saptım. Çilay'ın odasını biliyordum. Bu evler dört odadan meydana geliyordu. Cihangir de Çınar'la aynı odada mı kalıyordu bilmiyorum ama Çınar'ın odasına girdiğimde üç oğlanı da o odada gördüm. Çınar ve Atlas delirmişçesine bilgisayar oyunu oynarlarken Cihangir yerdeki armut koltuğa yayılmış elinde bir dergi okuyordu. Bilim dergisi... Aman. Neme lazımsa?

"Atlas ev," dedim sadece. Bana bakmadan hızlıca oyununa devam ediyordu. Atlas'la gidersem gitmeme izin verirlerdi neticede ama onun da hiç gidesi yok gibiydi.

Atlas oyuna konsantre bir şekilde, "Kızım ne evi ya?" diye homurdanınca kapıyı kapatıp dönen koltuğun başına gittim. Hafifçe sarstım koltuğu mızmızlanarak.

"Cehennemin dibindeki ev Atlas. Aptal mısın? Eve gidelim hadi, uykum var benim. Annemler göndermiyor tek başıma. Nil evde," diye sızlandım uzun uzun. Sesim yalvarma tonunun en üst kademesinde çıkarken ağırlığımı koltuğa verip sağa sola döndüm.

Odanın tüm ışığını kapatıp mavi kırmızı led ışıkları yakmışlardı. Tam disko topu gibiydi odanın içi yani. Çok saçma.

Çınar oyunun heyecanıyla, "Defne abla sen de otur bir köşeye. Cihangir abim dergi okuyor. Takılın işte. Sınıf arkadaşı değil misiniz siz?" dediğinde kaşlarımı çattım müthiş bir sıkıntıyla. Onun sınıf arkadaşı Nisanur'du.

"Cihangir abinle aynı odada solumak bile fazla geliyor artık Çınarişşi. De haydiii Atlas!" diye yükseldim sandalyesini sağa sola daha şiddetli sallarken. "Kalk da gidelim ya! Zaten sürekli oynuyorsunuz bu aptal oyunları! Uykum var!"

"Kızım bir dursana ya!" diye bağırdı Atlas, elini arkaya atıp. Tek eliyle bile oynayabildiğini görünce üfleyip durdum sadece. Biraz daha uğraşsam benimle gelir umuduyla oyununa el atacaktım ki tişörtümden çekilmemle geriye düşmem bir oldu. "Allah razı olsun kardeşim," dedi Atlas minnetle. Ben de düştüğüm yere baktım.

Sapık kuş, tişörtümden çektiği gibi beni dizine devirince suratlarımız dip dibe kalmıştı. Bu saçma sapan ışıkların altında gözlerinin yeşilini göremiyordum bile ama böyle bir amacım da yoktu. Hemen toparlanıp Cihangir'in dizinden yere yuvarlanınca yerimden doğruldum.

Cihangir kaşlarıyla ranzayı gösterdi. "Çocukluk yapma da otur şurada iki dakika. İstiyorsan uyu, giderlerken kaldırırlar seni," dedi asabi bir tavırla. Haspam yemin ederim. Şehzade misin oğlum sen ne bu havalar ya?

"Eve gitmek istiyorum ya..." diye mırıldandım büyük bir ihtiyaçla ama beni umursamadılar bile. Alt dudağımı sarkıttım ve ranzaya yaklaştım ben de.

Çınar ve Cihangir aynı odada kalıyordu sanırım. Atlas ve ben gibi ama Atlas'la aramızda sonradan örülen saçma sapan bir duvar vardı. Mecburen. Evler dört odalı olsa da annemlerin çalışma odası olmak zorundaydı. Ben de zaten ayrı devasa bir oda istememiştim kendime hiçbir zaman. Bana bir yatak yeterdi. Ben her yerde uyurdum.

Kimin olduğunu sorgulamadan ranzanın üst katına çıktım hemen ve kendimi yüz üstü düzenli, temiz elyaf yorganın üzerine atıp duvara döndüm. Elimi soğuk duvara sürterken ayaklarımı da sallamakla meşguldüm ki aklıma Meriç gelmişti. Onu merak ettiğimden telefonumu çıkardım hemen. Sınıf grubundaki elli yedi mesajı es geçerek Asilzade'yle olan sohbet sayfama girdim.

"Naber genç?"

"Valideyi Muazzama Sultan'la mısın?"

Meriç'e mesaj attıktan sonra sınıf grubuna girdim ve mesajlara üstünkörü göz attım. Dışarı çıkanlar fotoğraf video atmıştı, ötekiler de gülüp eğlenmişlerdi. Ben grupta çok konuşmazdım. Benim için Çetinler vardı, onlardan sonrasıyla da çok ilgilenmiyordum ama bir mesaj vardı ki dikkatimi epey çekmişti. Nisanur atmıştı mesajı ve ben elbette numarasını kaydetmemiştim. Kenardaki isimden anlıyordum o olduğunu.

0541...: Gençler güldük eğlendik.

0541...: Dirayet Hoca haftaya olan derse kadar üslü sayılarla olan denklemleri ve köklü sayılarla olanları da bitirmemizi istedi. Çalışma kitabındakiler.

Yusufçuk Kuşu: Tahtada tek tek çözdürecekmiş.

0541...: Aynen öyle, bu defa yardım da edemeyiz bakın. Lütfen dikkate alın.

Çetinişşi: Anladık ineksu. Tamam. Nerede kalmıştık?

Çetin bunu tamamen samimiyetten yazmıştı. Sonra da Yusufçuk Kuşu'yla Nisanur buna random atıp gülmüşlerdi. Zıkkımın pekine gülün! Cidden ne ara bu kadar yakınlaşmışlardı bunlar? Neydi ortak noktaları? Biz karşı komşuyduk ve motor seviyorduk peki Nisanur ve Cihangir? Matematik mi? Gebersin o halde o matematik. Dişlerimin arasından tıslayıp dururken üstten bildirim geldi ve sesi yankılandı odada. Aldırmadan yatakta düz döndüm ve ayaklarımı tavana kaldırdım. Değmediler maalesef ama değiyormuş gibi yaptım, ne yapayım?

Asilzade: Yok be, Azize Sultan uyudu bile.

Asilzade: Akşama kadar otellerde sürünüyor kadın ne yapsın?

Asilzade: Benden baya iyi. Bak.

Meriç'in attığı fotoğrafa baktığımda yüzümde bir tebessüm oluştu. Terapi yerimizdeydi ve tek başına grafiti yapıyordu. İç geçirdim öylesine ve sesim odada duyuldu.

"Karşıki dağlar yıkıldı aha," dedi Çınar gülerek. Ona yandan bir bakış atıp klavyeme gömüldüm tekrar.

"Bensiz he?"

"Hain köstebek."

"Ama konu bu değil Asilzade. Bugün bir kavga oldu okulda."

Asilzade: ://

Asilzade: Ne kavgası lan? Kim?

Asilzade: Kavgalar ilgi alanım bilirsin.

Asilzade: Sen mi?

"Yok ben değilim aslında."

"Nil nehriyle karıştırıldım ama benimle ilgili değildi."

"Meriç, bir kız beni Nil sanıp Meriç'le aramdan çekil gibi saçma sapan şeyler söyledi de..."

"Ben gerçekten hiçbir şey anlamadım."

"Sen anladın mı?"

"Biliyorsun, Nil'le konuşamam böyle şeyler. Sana sormak istedim."

"Bir problem var gibi ama anlamadım..."

Asilzade: Kız kimdi?

"Aslında gözüm bir yerden ısırıyor ama..."

"Daha önce senin yanında mı gördüm, hatırlamıyorum ki. On birlerden sanırım."

Asilzade: Defne sonra konuşuruz bir ara tamam mı?

Asilzade: Sana her şeyi anlatacağım ama sen kimseye bahsetme.

Asilzade: Söz.

İçimde bir korku yeşermeye başlamıştı bu mesajdan sonra. Alt dudağımı ısırarak yazmaya başladım.

"Meriç, tüm okul gördü ve duydu."

"Ben anlatmasam bile dedikodu olacaktır. Yarın hocalar da öğrenir kesin."

Asilzade: Tamam, sen yine de bir şey söyleme kimseye. Ben anlatacağım sana.

Meriç anında çevrimdışı olunca telefonun ekranına öyle saf saf bakakaldım. Demek Meriç'in gerçekten benden sakladığı bir şey vardı. Benim bilmediğim ama Nil nehrini ilgilendiren bir şeyler... Ranzada doğruldum ve ayaklarımı korumalıklardan sarkıttım. Bugün bana tokat atan o öfkeli kızı düşünerek zihnimi biraz zorladım. Nereden tanıyordum ben bu kızı? Nerede görmüştüm, nerede? Biraz daha düşünürken aklıma gelen fikirle o çok girmediğim ama yine de var olan Instagram hesabıma girdim. Stalk konusunda berbat olsam da bir şeyler bulabilirdim belki. Basit bir yolla elbette.

Önce bizim okulun adını girdim ve yer etiketlerinden paylaşılan şeylere baktım. Ben stalk konusunda berbat olduğumu söylemiştim değil mi? Bu kadar berbatım işte. Yer etiketiyle paylaşılan hesapları tek tek incelerken iki yıl öncesinde ben onuncu sınıftayken gidilen bir piknik fotoğrafı gördüm. Sınıfça okuldan bağımsız gitmiştik ve işte, kızı hatırladığım yer burasıydı. Fotoğrafı yakınlaştırıp iyice inceledim. Hafızam bu fotoğrafla tazelendi.

Kızın adını hala bilmiyordum ama Meriç o ergen suratıyla kızı kolunun altına almış, sıkı sıkı sarılmıştı. Öteki tarafında da ben vardım. O zaman Meriç'le dostluğumuz iyice pekişiyordu. Bu kızla da bir iki ay kadar sevgili olmuşlardı ama kız farklı bir okuldaydı. Benimle yaşıt mıydı emin değildim ama farklı okuldan olduğuna emindim. Peki, neden bugün bizim okuldaydı? Naklini aldırmıştı demek ki ama neden? Meriç'in peşinden gelmiş olabilir miydi? Yok canım... Bu çok fazlaydı. Meriç bu kızla hala görüşüyor muydu ki? Görüşseydi illa ki benim de haberim olurdu çünkü Meriç ile dosttuk. Yani kardeştik hatta. Abimdi bu çocuk benim. Atlas neyse Meriç de oydu.

Her şey bir yana şu fotoğraftaki kısa boyuna, sivilceli suratına bakınca eskileri özlemiştim. O zaman daha uçarıydım ama biraz da çekimserdim. Meriç, okula alışmamdaki en büyük destekçim olmuştu. Lise nedense bana hep korkutucu gelirken onunla garip bir şekilde tanışmıştık ama bu başka zamanın hikâyesi sayın okuyucularım.

"Kiminle konuşuyorsun?" Cihangir'in sesini duymamla kafamı aşağıya eğmem bir oldu. Telefonu indirdim ve ekranı kapattım. Zaten Meriç'le olan konuşmamız bittiği için korumalıkları tuttum.

Düşünceli bir sesle, "Meriç'e bugünkü kızı sordum da," dediğimde Cihangir ayağa kalkıp ışıkları kapattı ve beyaz avizeleri aydınlattı. Avizeye yakın olmak gözlerimi alırken buna biraz alışmaya çalıştım.

"Eee ne dedi?" deyince Atlas ve Çınar da oyunu bitirip bana dönmüşlerdi merakla.

"Sonra anlatırım dedi..." Yanaklarımı şişirip parmaklarımla patlattığımda Atlas konuştu.

"Tam olarak ne oldu kızım bugün? Ben bir bok anlamadım valla," dedi kaşlarını çatarak.

"Al benden de o kadar Atlas abi," dedi Çınar omzuna vururken. Can sıkıntısı ile omzumu silktim. Ben de anlamadım ki zaten. İlk kez hiçbir şey anlamadım.

"Klasik şeyler işte. Kız beni Nil sanıp üzerime yürüdü, kahvemi döktü-"

"Defne'ye tokat atıp elini yaktı," diye ekledi Cihangir, Atlas'a şikâyet eder gibi. Bunalmış bir şekilde gözlerimi devirip ayaklarımı sallamaya devam ettim.

"He ondan işte..." dedikten sonra bunalmış bir hisle önüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.

"Ve sen okulu sağ mı bıraktın Defne? Canım kardeşim benim." Atlas hayretler içerisinde yerinden kalkıp bana doğru gelince garip garip yüzüne baktım. Boyu ranzaya kadar yetiyordu paşamın. "Benim kardeşim büyümüş de kavga etmeyi bırakmış mı? Konuşmaya mı başlamış insanlarla? Aman aman! Oy kurban olurum ben sana, ben-"

Atlas'ın abartılı sevgi gösterisi karşısında başımı eğdim.

"Atlas saçmalama artık," diye çıkışıp çenesine tekme atınca geri çekildi hemen. Tekmem o çeneye gelmemişti maalesef ama Atlas'ı üzerimden almaya yetmişti.

Ters ters bana baktı. "Seni sevsek de suç valla!" diyerek geri gidip dönen sandalyeye oturunca yüzümü buruşturdum.

İstemem yan cebime koy der gibi, "Sevmeyin beni aman!" dedim. Bıkkın bir şekilde omzumu silktim gecikmeden. "Sizin sevginize kaldım zaten, ben beni seviyorum yeter o. Ayrıca kalk da eve gidelim artık. Yeter ya!" diyerek ranzadan zıplayarak indiğimde Atlas kafasını sallayıp yerinden kalktı. Beni hemen kolunun altına sıkıştırınca kolumu sırtına savurdum kuvvetle.

"Yavaş yavaş..." diye tıslayınca pislik bir gülüşle yüzüne baktım.

"Hak ettin," dediğim esnada odanın kapısı öyle kuvvetli açıldı ki Atlas beni hemen kendine çekip kapının çarpmasına engel oldu. Herkes irkilmişti bu gürültüyle. Sert hava suratıma çarptığında karşımda öfkeden delirmek üzere olan Nil'den başka kimse yoktu.

Nil avazı çıktığı kadar, "Seni parçalarım ben!" diye bağırdığında herkes bir anda ciddileşti. Kaşlarım çatıldı duyduklarımla. İlk defa duymuyordum ama sebebini bilmiyordum. Ne olmuştu birdenbire?

"Nil sakin olur musun anneciğim?"

Annem de Nil'in peşinden gelirken ben ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Nil delirmiş gibiydi ve üzerime atlayacaktı ki Atlas beni arkasına aldı hemen. Cihangir de onun yanına geçince etten bir duvar örmüşlerdi üzerime. Nil'i göremiyordum artık ve o bağırıp çağırmaya devam ediyordu. Ama sorun şu ki... Cihangir'in eli benim bileğimi tutuyordu arkadan. Hem de sımsıkı...

🫧🫧🫧

Cihangir ve tutuşları...

Cihangir ve sahiplenişleri...

Cihangir ve Cihangirlikleri...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

62okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.