16. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.20
Bölümler 30Şu an: 1.20
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
*
20. BÖLÜM
"PERDE ARKASI"
Ömer Hayyam'dan alıntıladığım bir dizeyi duvara yapıştırdım iyice.
Yerin üstüne baktım uyumuşlar, altına baktım çürüyüp toprak olmuşlar.
Saatlerce izleyebileceğim bu kelimelere olan ilgimi ve alakamı kesen şey çıkış için çalan zildi. Yetiştirememiştik koca koridoru. İş haftaya sarkmıştı sanırım. Her çarşamba kulüp derslerinde gelir yapardık artık. Nasıl olsa zaman sıkıntımız yoktu öyle değil mi? Bahçede yaşadığımız olaydan sonra ne Cihangir ne de ben tek kelime etmemiştik ve Cihangir o kâğıdı bana vermemişti. Nereye sakladığını da bilmiyordum ama benden kaçırmıştı bir şekilde. Ne kadar bir şeyleri kelimelere dökmek istesem de bir türlü beceremediğimden tıkanıp kalmıştım. Cihangir bilmiyordu ama ben ilk kez ağzımı açmak istemiştim, açamamıştım onda da. Koridoru süslerken düşündüğüm tek şey öğrenseydi geçmişimi nasıl bir tepki vereceğiydi? Herkesin sırları vardır. Ağır ya da hafif fark etmeksizin herkesin birbirinden sakladıkları olaylar, yaşanmışlıklar vardır. Benim de vardı. Sadece Atlas'ın, Nil'in, annemin ve babamın bildiği ve kimsenin de kimseye söylemediği hatta annem ve babamın akrabalarıyla aramızı ebediyen açan bir gerçek... İnsanların hoşlanmadığı şeyler vardı geçmişimizde yaşamak zorunda olduğumuz, yaşadıktan sonra da ayakta durabilmek için direndiğimiz bazı şeyler.
Zaman zaman kendimi dokuz şiddetindeki depremlerde zar zor ayakta kalan, yıkıldım yıkılacağım gibi duran yüksek katlı bir apartmana benzetiyordum. Ben de bazen zar zor ayakta duruyordum. Bazen öyle zamanlarım oluyordu ki, dün gibi, yıkılacağım sanıyordum ama yine ben bir şekilde ayakta kalmayı başarıyordum. Cihangir de ayakta kalmayı başarmıştı sanırım. Annesiyle babasını kaybetmişti ya o, kardeşiyle de aynı evde yaşamıyor dayısında kalıyordu. Onu da kendime benzetiyordum birazcık ama o bilse ne olurdu? Annemle babamın akrabaları gibi, Nil gibi sırt döner miydi bana?
Beklediğimden daha sessiz geçen kırk dakikanın sonunda üzerine çıktığım sıradan zıplayarak indim ve Cihangir'e baktım dalgın dalgın. Panoya raptiyelerle dizdiği karton kâğıtlarla işi bitmiş gibiydi. Yanına gidip eşyalarımı giymeye başladım sırayla. Eve gidip kendimi odaya kapatasım vardı yalnızca.
Bana bakmadan, "Birlikte gideceğiz eve. Atlas buradan dershaneye gidecek biliyorsun," deyince kafamı salladım yalnızca. Zaten tek gitmek istemiyordum eve. Onunla giderdim ama düşüncelerime dur diyemezdim.
Montumun önünü açık bırakıp sıraya dağıttım eşyalarımı toparladığımda öğrenciler hücum ederek koridoru yarıp geçiyordu. Birkaçı bana çarpa çarpa geçerken Cihangir de bana döndü nihayet. Kolumdan tutup beni kenara çektiğinde öksürür gibi yaptım ve duvara yaslandım. Kalbim şişiyordu onun bu hareketleri yüzünden aynı zamanda tuhaf bir halde hoşuma da gidiyordu. Cihangir şişme yeleğini giymeye başladığı sırada ben çoktan hazır, el pençe divan onu bekliyordum. Elbette ayağımla yerde sekiz de çiziyordum. Ne sandınız?
"Polise gideceğiz buradan tamam mı?" dedi caymamdan şüphe eder gibi. Ayaklarımı birbirine vurdum duvara yaslıyken.
"Tamam, bir şey demedim," diye mırıldandım ağzımın içinden. Bu iş çığırından çıkacak gibiydi. "Gidip verelim ama ya onlar da şimdi kapıdalarsa?" diye sorduğumda Cihangir çantasını tek omzuna atıp bileğimden tuttu yine.
Onun hizasında yürümeye başladığımda bileğimi çekmek istedim ama bırakmadı. Tenim gıdıklanıyordu onun temasıyla.
"Kapıda güvenlik var Hüma Kuşu. Yani pek işe yaramasa da öğle aralarında çıkışlar yasak ya hani o sebeple kapıya kadar sokulmaya cesaret edemezler."
Söyledikleri kulağa yeterince mantıklı geldiğinden kafamı sallayarak peşinden ilerlemeye devam ettim. Bir ara gözlerim bileğimi kavrayan ellerine kaymıştı yine. Nasıl bu kadar iri parmakları olabiliyordu? Hem boyu benden çok uzundu, hem de elleri çok büyüktü. Ayakları da büyüktü ve ben onun yanında ufacık tefecik kalıyordum. Tıpkı bugünkü afacanlar gibi. Acaba ben de onun yaşına gelirsem, yani iki yıl sonra ben de biraz uzamış olur muydum? Bu düşünce bir anda yüzüme tebessümden taneler ekince nihayet dışarı çıkmıştık. Okul çıkışları en sevdiğim anlardan biriydi. Öğrenci kalabalığı gitgide azalırken bizim okulun surlarına bakıyordum merakla. Bu surların olmasına sevineceğim aklıma gelmezdi. Okulun içini görmelerine çok güzel engel oluyordu. Gerçi o kâğıt yumağını kafama denk getirdiklerine bakılırsa sanırım bu surlar onlara işlemiyordu da.
Orada birileri var mı diye surlarda iyice inceleme yaparken okulun dışına çıkmıştık sessizce. Cihangir adeta beni peşinden sürüklüyordu ama adımlarının hızına yetişmek imkânsızdı. Karakolun olduğu istikamete doğru hızlı adımlarla yürümeye başladığımızda ben sürekli arkama bakmakla meşguldüm. Okulun çıkışından biraz uzaklaştığımız zamansa arkama bakmayı kesmiştim ki istenmeyen bir ot olarak önümde gördüm onları. Adımlarım tam o anda durdu ve yerime çakıldım. Cihangir hala sıkıca bileğimden tutarken o da benim durmamla durmuştu. Başıma geleceği biliyordum, bir yerden çıkacaklarını da. Şaşırmamıştım aslında. Bugün okuduğum cümle zihnimde sahipsiz bir sesle yankılanıyordu. Arkanı kolla...
"Dedim sana..." diye mırıldandım gerginlikle. Bu işin içinden nasıl çıkacaktık?
Bizden birkaç metre uzakta üç kişilerdi ama yüzlerini tanıyordum. Aynı kişilerdi ve gerzek gerzek gülüyorlardı. Bu kez ellerinde herhangi bir cam şişe yoksa bile öndekinin elinde salladığı bıçağı görebiliyordum. O bıçak her şeye bedeldi. Zaten bize olan bakışları da hiç iyi değildi. Ben onlara ne yapmıştım ki?
"Sakin ol," dedi Cihangir kısık ve teskin edici bir sesle. Bileğimi daha sıkı kavramıştı ama farkında olmadan nabzımın üzerini okşuyordu. Yine de bu beni sakinleştirmiyordu. "Sana bir şey olmasına izin vermem tamam mı? Güven bana." Normalde olsa gülüp geçeceğim sözlerine tepki veremeyecek kadar korkuyordum.
Kafamı iki yana salladım bize doğru gelen serserileri izlerken. Sadece kendim için korkmuyordum ben. Ya ona da zarar verirlerse? Bu endişeyi yanımda kim olursa olsun taşırdım. Yusufçuk Kuşu'na özel değildi yani. Bize saldırırlarsa kitlenip kalacağıma adım kadar emindim. Şimdiden hissedebiliyordum kalbimin ağırlaştığını, kemiklerimin kaskatı kesildiğini, damarlarımda akan kanın bile duracağına emindim nedense. Beynim çalışmıyordu.
"Elimde değil işte, anlamıyor musun? Cihangir hemen uzaklaşalım," dedim delirmeme ramak kalmış halde. Kalbim daha da hızlandı. Aklımda yaşanacak muhtemel senaryoları durduramıyordum. "Bulaşma sakın bıçak var elinde," dedim Cihangir'e doğru ama ona bakamıyordum. Ağlayacaktım becerebilsem ama o da olmuyordu. Yüreğimin ortasında koskocaman bir ev varsa da o ev artık yangına kurban gidiyor, cayır cayır, can çekişe çekişe yanıyordu.
Cihangir'in bileğimi tutan elini kavradığımda parmakları daha sıkı kavradı elimi ama o anda bir kurtarıcı gibi sokağı dolduran araç sesiyle hızla soluma döndüm. Siyah lüks bir araç tam da dibimizde durunca dikkatimi o tarafa verdim. Kafam allak bullak olmuştu.
"Bunlar kim?" diye mırıldandım endişem katbekat artarken. İyice köşeye sıkışmış gibi hissediyordum kendimi. Bir de bu araba eksikti şimdi.
Her şey o kadar anlık oluyordu ki hiçbir şeye anlam veremiyordum. Cihangir bu kez beni tamamen arkasına aldığında arabadan iki takım elbiseli adam indi ve bize doğru gelmeye başladı. Zar zor görebiliyordum onları. Bu insanların o serserilerin işi olmayacağından dolayı bir aralık sağ tarafa döndüm ve onların da tedirginlik içinde durduklarını gördüm. Bize doğru gelmediklerini gördüğümde içim bir nebze olsun rahatlamıştı ama ya bu karşımızdakiler kimdi? Tanımıyordum bu iki yaşlı adamı da.
İçlerinde gri saçlı olan adam saygılı bir ifadeyle, "Yusuf Bey, bizimle gelmeniz gerekiyor," demişti yalnızca. Şaşkınlıkla Cihangir'in yüzüne baktığımda çenesinin gerildiğini görebiliyordum. Bunlar da kimdi böyle? Yusuf'u tanıyorlardı demek ki. Demek ki bunların Yusufçuk Kuşu'yla bir ilgisi vardı, serserilerle değil. İçimi rahatlatması mı gerekiyordu bu durumun bilmiyorum ama sağımızdaki grubu durdukları için belki de biraz rahatlayabilirdim.
"Ta-tanıyor musun?" dedim kekeleyerek.
Sağıma tekrar baktığımda üç tane genç geriye gitmeye başlamışlardı bile. Bıçak tutan manyak diğerlerine başıyla işaret vermişti. Sanırım korkmuşlardı ya da gelip daha büyük bir olay çıkarmak istememişlerdi. Bilmiyordum ama şükrediyordum. Hatta rahatlıyordum. Ağırlaşan ne kadar hissim varsa şimdi bir şelale gibi dökülüyordu uçurumdan. Bir köşede saatlerce ağlamak istiyordum eğer gözyaşım kalmış olsaydı.
"Siz?" diyerek sersemledi Cihangir.
Koluyla beni iyice duvarla kendisi arasına sıkıştırdığında yaşlı adam önce benim baktığım yere baktı sonra bize döndü. Ondan bir adım önde duran ve biraz daha genç olan adam ise yaşlı adama tek bir harekette bulunarak, kaşıyla, onu geri çekti. Orta yaşlardaki adam beni görmek ister gibi kafasını eğip yüzüme bakarken Cihangir beni daha çok arkasına gizledi ama bunu neden yaptığını anlamadım. Adam zararsız birine benzese de Cihangir pek hoşlanmamıştı. E ben de hoşlanmıyordum doğal olarak.
"Yusuf, dedem bugün İstanbul'a teşrif etti ve seninle görüşmek istiyor. Önemli bir mesele. Dilersen eşlik edelim ikinize. Hem... Burada işler pek yolunda değil gibi," diyerek çenesiyle serserileri kastettiğinde tüm parçalar kafamda birleşiverdi.
Cihangir, kardeşinin dedesiyle yurt dışında yaşadığını söylemişti. O halde kardeşi İstanbul'a mı gelmişti? E o zaman Cihangir dedesinin yanına mı taşınacaktı bu kez? Hiçbir şey anlamıyordum. Üstelik karşımızdaki bu adam... Bana garip garip bakan bu adam da dedem demişti. Cihangir'in abisi filan mıydı acaba? Ya da kuzeni... Emin değildim.
"Tufan abi, ben bu durumdan da sıyrılırım sen dert etme," dedi Cihangir alay edercesine ama bileğimi hala sımsıkı kavrıyordu. Bense öteki elimle onun elini tutuyordum. Garip bir sarmaşıklığımız söz konusuydu. "Söyle bakalım dedem hazretlerinin derdi neymiş? Ben onun ayağına gitmem!" derken sesi haddinden fazla katılaşmıştı. Cihangir'in bu ifadesini ilk kez görüyordum. Karşısındaki kimse Cihangir elinden gelse onu öldürecekmiş gibi nefretle konuşuyordu.
Adı Tufan olan adam ceketini düzeltip usanmış halde boynunu kütletti. Saçları, Cihangir'in aksine dümdüzdü.
"Her halükarda seni götüreceğiz Yusuf, bunu sen de çok iyi biliyorsun. İlla zor mu kullanmalıyız? Üstelik kız arkadaşının önünde mi?.. Yapma, kardeşin de burada. Onunla hasret giderirsin en azından. Kötü mü?" diye sıraladı basit şeylerden bahseder gibi. Adam epey isteksiz davranıyordu Cihangir'e karşı. Sanki buraya gelmesi için birinden emir almış ve Cihangir'le de uğraşmak istemiyormuş gibiydi.
Sertçe yutkundum. Tufan abi acayip ikna edici ve hatta korkutucu konuşuyordu. Sesi tok ve oturaklıydı. Şu anda onlarla gitme fikri bana dehşet saçsa da serseriler daha öndeydi. Onlardan kurtulmamız gerekiyordu. Hala orada put gibi dikiliyorlardı.
"Eymen'i de mi sürükledi peşinden?" dedi Cihangir şok içinde, "Tebrik ediyorum onu! Hiç acıması yok! Her zamanki gibi... Neden şaşırıyorsam zaten?" diye hayıflanarak usulca bana döndü. Ben de birazcık öne çıktığımda Tufan denen adam hiç de sevimli olmayan zorlama bir hareketle bana göz kırpıp elini uzattı. Sonsuza dek Cihangir'in arkasında saklanma fikri kötü bir fikir değildi bence.
"Merhaba. Sizinle tanışmadık henüz. Tufan Akarca ben. Yusuf'un kuzeniyim. Kendisi dayımın oğlu olur. Afacan kuzenimiz işte..." dediğinde Cihangir tepemden uzunca üfledi.
Afacan mı?
Bir an gülmek istesem de gülemedim çünkü gerilim her geçen saniye daha çok artıyordu. Cihangir'i ilk kez bu kadar tahammülsüz ve keyifsiz görüyordum. Tufan Akarca'nın uzattığı eli öylesine sıkıp hemen elimi çektim. İsteksizliğimi ben de belirttim.
"Tanışmasak da olurdu. Belli ki can sıkıcı bir detaysın ama işin ucunda kardeş var. Katlanıyorsun işte..." diyerek adamı tersledim herkese yaptığım gibi. Cihangir'e baktım kalbimin buruk yanıyla. Kardeşini görmeliydi. Onu sevdiğini ve özlediğini aptal olmayan herkes anlardı. "Ben eve geçerim buradan, sen git. Yani gitmek istemiyorsun ama kardeşin buradaymış. Seni görünce sevinir bence," dedim işin aslı astarını bilmeden.
Adımlarım geri geri giderken Cihangir son anda kolumdan yakalayıp beni bırakmadı. Sürükler sansam da bırakmadı öylece durdu önümde ve gözlerimin içine baktı. Bu çocuk ne yapıyordu böyle?
"Bilmediğin yerlere gitmekten hoşlanmıyorsun ama bir kereye mahsus benimle gelir misin?" diye sordu kısık bir sesle. Sanki sır verir gibi bir hali vardı ama hayır, bu bir sır değildi.
Gözlerimi şaşkınlık içinde kırpıştırıyordum çünkü ne kadar düz bir cümle gibi gelse de öyle bir ses tonuyla söylemişti ki orada iyi şeylerin olmadığından neredeyse emin olmuştum. Cihangir oraya tek başına gitmek istemiyordu. Korkan bir çocuk gibi bakmasından başka ne anlayabilirdim ki? Bu sebeple tedirginliğim daha çok artmıştı. Bileğimi tutan elinden kurtulup gözlerimi kıstım iyice. Yeşillerine odaklandım. O an hiçbir şey umurumda olmadı. Ne kuzeni, ne serseriler ne de okulun çevresinde olmamız... Cihangir çok üzgün bakıyordu bana. Neden?
"Bir sorun mu var?" dedim, yersiz de olsa. Durup bana açıklayamazdı evet ama hiçbir şey bilmeden bir bilinmezliğe gidemezdim. Cihangir başını iki yana salladı ve öylece yüzüme baktı. Onun gözlerinde canlanan tek şey suda boğulmak üzere olan bir çocuktu. Elini uzatıyordu bana. Tek isteği kurtulmaktı. Bazı şeyleri ne kadar bilmesem de yüzeyde gördüğüm yalnızca bir yardım çığlığı idi ve ben o eli nefret ettiğim birisi olsa bile tutardım.
"Gelirim," dedim güven vermek istercesine. Önünü arkasını, krizlerimi, korkularımı düşünmedim. Bilmediğim yer de olsa yanımda Cihangir olursa giderdim.
Yaşadığım krizde amansızca ona el uzattığımda tutmuştu. Şimdi onun elini tutma sırası bana geçmiş gibi hissediyorum. İçimdeki kuşların bunlarla bir ilgisi yoktu. Sadece onu üzmek sanırım beni parçalardı. Tek hissettiğim buydu.
Tufan Akarca bundan memnun olarak şoförle birlikte araca bindiğinde arka koltuklara da biz geçtik. Araba kısa sürede harekete geçti. Serseri grubunun yanından geçip giderken camların filmli olmasına şükrederek onlara baktım. Küfrettiklerini duysam da onlardan kurtulduğuma seviniyordum sadece. En azından bu polis olayını biraz ertelemiştim fakat bu son olmayacaktı. Bunu biliyordum.
"Sana gönderdiğimiz hediyeyi teslim alıp kullanman dedeni çok sevindirdi Yusuf. Eymen'i de tabii..." dedi Tufan Akarca, sakin bir ses tonuyla.
Tufan Akarca boş yapmasaydı arabada ölüm sessizliği vardı sanki. Elimi arkaya atıp kemerimi bağlarken mahalleden hızla uzaklaşmıştık ve bu beni en büyük korkularımdan birinin kucağına atmıştı. Korkmak istemiyordum, tedirgin olup saçmalamak da istemiyordum ama keşke bildiğim yerler içerisinde kalsaydık.
"Canı cehenneme..." Cihangir öfkeyle mırıldandığında fark ettim, onu daha önce bu kadar öfkeli ve sinirli görmemiştim. İçinde bir şeyleri bastırıyordu ve bastırdığı şey kardeşi içindi. Yine de bu ziyaretin onun açısından iyi geçeceğini düşünerek kemerimi hızlıca bağladım ve düşünmemeye çalıştım.
Bacaklarım bilmediğim yerlere ve yollara sapmamızla sallanıp dururken telefonumu çıkardım cebimden. Çözüm olarak ve korkularımı da azaltmak için haritaları açtım ve konumumuza baktım. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama olur da başıma bir iş gelirse eve dönüş yolunu bulabilmek için haritayı takip edebilirdim. Araba yeniden gergin bir sessizliğe büründüğünde Atlas'a kısa bir mesaj attım. Durumdan haberdar etmedim ama klasik yalanlarımdan sıraladım. Cihangir'le işimiz olduğunu filan. Tekrar haritalara girdiğimde önde oturan Tufan Akarca'nın sessizliği sandığımdan da kısa sürdü.
"Nerede tanıştınız siz Defne?" diye sordu aniden. Adımı bu kadar teklifsiz söylemesi garibime gitmişti. Adamın askerlik arkadaşıydık sanki.
Kafamı kaldırıp önümdeki koltuğa oradan da sağ aynaya baktım. Adam da baktığım yere bakıyor aynadan beni seyrediyordu. Kahverengi gözleri epey rahat bakıyordu bana. Bunların gen aktarımı değişikti doğrusu. Tufan Akarca ve Cihangir gram benzemiyordu.
"Tufan abi boş yapmasan mı artık? Onunla olan ilişkim sizi ilgilendirmez. Hayatıma burnunuzu sokamazsınız artık. Öyle bir dünya yok, siz bunu hala anlamadınız mı?" dedi Cihangir, kısık ama fazlasıyla hırslı bir sesle.
Tufan Akarca'nın bakışları benden yıldız misali Cihangir'e kaydı ama ona nasıl baktı anlamadım. Ara sıra daha yaşlı duran şoföre bakıyordum ama tüm odağı yoldaydı. Sanki arabada iki kuzen arasında geçen şu muhabbet çok normaldi, çok olağandı... Kafamı eğip tekrar haritalara baktım. Evden çok uzaklaşıyorduk.
"Reşit olsan bile hala kan bağımız var Yusuf. Bunu reddedemezsin." Adam geniş geniş Cihangir'i delirtirken araya girdim. Şu anda kan bağı filan umurumda değildi.
"Pardon ama biz nereye gidiyoruz tam olarak? Çok... Çok uzaklaştık bakın. Şehir dışına çıkmıyoruz değil mi? Be-ben çıkamam çünkü!" Sesim kontrolüm dışında titrediğinde Cihangir'in dikkati bu kez bende toplandı.
"Bunu söyleyemem Defne. Zaten bir kere ya da iki kere ancak geleceksiniz. Ayrıca şehir dışına değil kırsala gidiyoruz. Epey yolumuz var," dedi Tufan Akarca, damarıma basmak ister gibi. Sözleriyle gergin bir nefes verdim. Ne demek kırsala gidiyoruz?
Cihangir için katlanıyorum yemin ederim ki. Ama neden? Kuşlar yüzünden.
"Ne demek kırsal alan?" diye mırıldandım acınası bir sesle ve kafamı soluma çevirdim, "Cihangir? Kırsal alan çok uzak üstelik daha önce hiç gitmedim ben. Hava..." Elimle dışarıyı gösterdim telaşla. "Hava kararır gidip gelene kadar. Ya bi-bir şey olursa? Karanlıkta kalamayız..." dedim incecik bir sesle.
Annemler iyi söylenirdi eve geç gelirsem. O zaman ne yalan uyduracaktım ki?
Cihangir kemerini takmadığı için dizini katlayıp tamamen bana döndüğünde ne yapacağımı bilmiyordum. Yolculuğumuz çok uzun sürecekti, belki de gece yarısı eve dönecektim. Ya da dönebilecek miydik?
"Hüma Kuşu?" dedi adımı çağırır gibi. Havayı kontrol etmeyi kesip ona döndüm yeniden. Yeşil gözleri biraz daha yumuşamıştı artık. "Gideceğimiz yeri seveceğini düşünüyorum. Birlikte bakalım mı? Fotoğraflarını gösterebilirim. Bak, gel," deyip telefonunu açtığında birkaç yere girdi ve telefonu ikimizin göreceği şekilde ayarladı. "Burası. Dedemin mülkü bu arazi. Çevresi genellikle ağaçlarla, bahçelerle donatılmış, bir kısmı da tarla. Bak fotoğraflara. Aslında güvenli bir yer. Dedem korumasız dışarı adım atamaz," dedi daha çok dedesine laf sokar gibi. Normalde olsa basardım kahkahayı ama gerginliğim o kadar artmıştı ki tek derdim gideceğimiz yeri tanımak ve güvenliğinden emin olmaktı.
Cihangir telefonundan yeşilliklerle dolu fotoğrafları bana gösterirken tek bir şeyi fark ediyordum. Dedesinin sahip olduğu bu arazi onun gözleriydi. Sanki onun dünyasına girecekmişim gibi bir his doğmuştu içime nedense. Değişikti. Birkaç fotoğraf daha sıralayıp incelediğinde biraz rahatlayarak arkama yaslandım. Hala tedirgindim ama gitmeden önce fotoğrafları görmem ve Cihangir'in durmadan bir şeyler anlatması beni sakinleştiriyordu. Bununla başa çıkabilmeliydim artık.
"Gözlerin gibi," dedim sessizce nefesimi verirken. Gerginlikten dilim damağım kurumuştu. Fotoğraf değişeceği esnada Cihangir'in parmağı ekranda sözlerimden sonra durdu. Sakin bir tebessüm sardı dudaklarımı. Yanaklarımın ısındığını hissettim. "Yemyeşil bir yere gidiyoruz. Gözlerine benzettim. Issız yağmur ormanları gibi."
"Issız yağmur ormanları mı?" dedi anlamaya çalışır gibi. Bu tabiri sevmiş gibi çıkıyordu sesi. Ona bakmadan fotoğrafı ben değiştirdim ve kafamı salladım. Farkında değil miydi gözlerinin yeşilinden?
"Hiç görmedim ama yağmur ormanlarını andırıyor gözlerin. Coğrafya dersinde görmüştük iklim ünitesinde. Amazon ormanları gibi. Ferahlatıcı bir havası var. Güzel yani..." Saçmalaya saçmalaya diğer fotoğrafa geçerken domatese dönüştüğümü hissediyordum. Hasat vakti gelen kıpkırmızı bir domatestim artık birisi kökümden koparsa fena olmazdı.
"Gözlerimi güzel bulduğunu bilmiyordum," diye fısıldadı kulağıma doğru, muzip bir sesle. Ani bir ürpertiyle geri çekildiğimde kararan havada yüzünü pek seçemedim. Kelimelerimi toparlamaya çalıştım yalnızca.
"Meriç'in de gözleri güzel bir kere!" Bir anda sesim yüksek çıkınca kendi sesimden ürküp yerime sindim. "Her neyse işte... Sen de sana özel olduğunu filan sanma sakın. Renkli göz rengi güzeldir yani. Benimkiler de ela. Pek renkli sayılmazlar ama açık kahverengi gibiler. Güneşte ışıldıyorlar bence. Meriç'inki de güzel mavi mavi. Okyanus gibi. Hatta Çeti-"
Cihangir, "Tamam Hüma Kuşu, anladım ben," diyerek elini dudaklarıma kapattığında nefesimi hızlıca içime çektim. Tam avucuna ciğerlerimdeki havayı boşaltıp iğrenç bir ses çıkaracaktım ki Cihangir atak bir şekilde elini çekti ve ben nefesimi boş yere verdim. Dudaklarım büzüşüp biraz ıslık çıkarınca Cihangir karşımda keyifle gülüyordu. Yüzünü seçemesem de kıkırtıları o kadar keyifliydi ki... Bu şekilde sonsuza dek gülse dinlerdim galiba.
Bu bir çağ kapatıp bir çağ açardı. Bunu biliyor musun Yusufçuk Kuşu? Sen özgürlüğün temsilcisi, gökyüzüne ait bir kuş, benim unuttuğum kalbimin tetikleyicisisin. Sen benim tarihimin çağ açıp kapatanı oldun. Umarım bir gün bunları sana söyleyebilirim.
"Seni çok hızlı tanımadım mı sence de Altın Gözlü Hüma Kuşu?" deyince daldığım yüzüne bakmayı kesip toparlandım. İçimden geçenler sahici miydi?
"Sen öyle san Yağmur Ormanlarındaki Yusufçuk Kuşu," dedim dalga geçercesine, "Sadece tek bir şey biliyorsun." İşaret parmağımı doğrulttuğumda Cihangir bileğimden nazikçe tutup diğer yumduğum parmaklarıma odaklandı.
Öndeki kasıntı heriflerin bence umurunda bile değildik.
"Sütlü kahveyi sevdiğini biliyorum. Mocha'dan hoşlanmıyorsun," deyip orta parmağımı kaldırdı. "Dans etmeyi de çok seviyorsun, her fırsatı değerlendiriyorsun dans etmek için," deyip bu kez yüzük parmağımı kaldırdı. Kafamı geri çekip suratına alık alık bakarken halinden memnun olarak saymaya devam etti ama her bir parmağımı kaldırışı kalbime inen bir darbeydi.
"Resim yeteneğin var. Tebeşirler filan ama bunu saymasak da olur çok belirgin bir özellik. Onun yerine merhametli birisin. Tahmin ettiğimden çok yardımsever ve merhametlisin." Kuş parmağımı kaldırdığında elimi çekecektim ama izin vermedi.
"Dur son bir parmak kaldı," deyip başparmağıma yöneldi. Onu kaldırmadan bana baktı ama onu çok zor görüyordum. "Kalbi olan bir kızsın sen. Kırık kalpli, altın gözlü, sevimli, sevilesi..." Sevilesi mi?
Dişlerimi sıktım istemsizce ve elimi çektim. Hiçbiri de ben değildim.
"Yanıldın. Kalbim yok benim. Söylemiştim daha önce. Kalbimi kıramazsınız ki. Nil kıramadı, siz mi kıracaksınız?" dedim alayla ama o an ne kadar acınası bir cümle kurduğumun farkında değildim. Mevzumuz Nil bile değilken yaramı açıp gösterir gibi Nil'den bahsediyordum. Mevzumuz kalp kırıklığı bile değilken kalbimin kırılmadığını iddia ediyordum ama farkında değildim ki. Bunlar benim en büyük yaralarımdı, kalbim kırıktı, Nil beni kırıyordu ama ben bunları o kadar reddederek on yedi yaşına gelmiştim ki mevzu sanki bunlarmış gibi bunları savunuyordum. Bunu anlamam on senemi almıştı... Yirmi sekiz yaşındayken bir gün anlamıştım tüm bunları.
Cihangir omuz silkerek arkasına yaslandığında ben de arkama yaslanıp kemeri düzelttim.
"Ben kalbini kıracağıma kafamı kırarım da neyse..." diye fısıldayıp arkasına yaslandı, "Sen öyle san Hüma Kuşu. Senin bir kalbin var ama paramparça. Tıpkı benim gibisin."
Varla yok arası duyduğum sesiyle kafamı camdan dışarı çevirdim. Boğazımda bir yanma hissi meydana gelirken yüreğimde de bir çarpıntı meydana geldi. Güm güm sesleri umarım sadece ben duyabiliyorumdur çünkü bu atışlar normal değildi. Cihangir çok haklıydı. Ben henüz itiraf edemesem de biz birbirimizin yansımasıydık.
Boğazıma sırayla atıldı düğümler. Sert ve kalın bir halattı sanki ve ben bunu geçemiyordum. Birkaç defa yutkunurken gözlerim dolmaya başladı ama hemen yuttum ve içime attım. Artık şehirden uzaklaşıp sık orman yoluna girdiğimizde tamamen sessizleşip henüz on yedi yaşımızda, altı yaşımızda, on dokuz yaşımızda kırılan kalplerimize gömüldük...
🌈🌈🌈
Şu anda neden böyle bir şey yaşadığımızı sorgularken bulmuştum kendimi. Geldiğimiz arazi, bilmem kaç dönümlük toprak ya da malikâne artık her neyse saf ormandı bence. Yani aşırı düzenli bir ormana geldiğimize artık emindim. Hava elbette biz gelene kadar kararmıştı ve annem kırk kere aramıştı. Ona Cihangir'le olduğumu söylemiştim. Eve gelme saatimi de farazi bir şeyler uydurmuştum ama elbette eve kaçta varacaktım bir fikrim yoktu. Açıkçası şu anda onu da pek düşünemiyordum çünkü çok gergindim. Ve gerginlik gibi hisler size her şeyi yaptırabilirdi.
Cihangir'in elinden sımsıkı kavramış peşinden adımlarken durmadan etrafı inceliyordum. Çimenler çok güzeldi tıpkı bir halı gibi. Ortada bir yerde saray yavrusundan hallice bir yapı vardı ki buna ev demeye bin şahit isterdi. Burası evse biz nerede yaşıyorduk? Kulübe filandı bizim evler. Neyse, evin gösterişi dışında her yer sarı ışıklarla parıldıyordu ve yeşile gömülmüştü. Kuşların sesi o kadar net geliyordu ki gerçekten ormanda olduğuma emindim artık ve bu sesler huzurlu gibiydi. Tam değildi ama.
Tufan Akarca önden ilerliyor, çevreyi saran üç beş bahçıvan ve görevli insanlar bahçeyi dolaşıyordu. Bu kocaman evde tüm sınıfla yaşardık bence. Hatta okul sığardı buraya o derece büyük ve katlı bir evdi. Üçgen devasa çatılarıyla, küçük küçük her yere açılan pencerelerle ve balkonlarla kafam karışıyordu. Evde de kaybolurdum kesin.
"Bu ev dedemin buradaki evi. Ne zaman İstanbul'a gelse burada kalır. Başka evine gitmez. Arkasında da ufak bir çiftliği var," dedi Cihangir rahatlıkla. Sanki safariye çıkmışız gibi bir havası vardı açıkçası. Kafamı kaldırıp ona baktım yandan.
"Atıyorsun değil mi? Burası da tamamen uydurma."
Cihangir anlık bir gülüşle bana döndü ve göz kırptı. Dudaklarımı kaplayan kocaman bir sırıtmayla elimize baktım. Sıcacık avuçları benim küçük parmaklarımı yadırgamıyordu ama ben bu serin ekim akşamına rağmen üşüdüğümü hissediyordum. Üzerimde montum vardı ama ensem, saç diplerim terliyordu. Bu zıtlıktan rahatsız olarak ellerimi ısıtmaya karar verdim ve elimi çektim. Cihangir'in eli boşta kalınca duraksayarak bana döndü. Onun durmasıyla bizimle birlikte yürüyen herkes durdu ve garip bir atmosfer sardı etrafımı. Ne oluyoruz abi? Mafyacılık mı oynayacağız şimdi?
Gülümsemeye çalıştım ve ellerimi birbirine sürterek ceplerime yerleştirdim. Cihangir bir şey demedi ve daha belirsiz bir tebessümle durumu kabullendi. Gerçi kabullenmesi gereken bir şey yoktu ki. Yola devam ettik bir süre boyunca. Çimlerin üzerine özenle yerleştirilmiş gri taşlara basmaya çaba gösterdim hep. Sonunda koca malikânemsi saray yavrusuna gelince ışıklar neredeyse gözlerimi kamaştırıyordu. Geleceğimden daha aydınlık olan eve girdiğimizde etrafta yankılanan topuk sesleri meraklanmama sebep oldu. Sağıma soluma baktığımda ev neredeyse bomboş denecek kadar minimalist bir dekora sahipti.
Kahverengi eskitme parkeler yeri kaplamıştı. Halı hiç yoktu. Sağda solda gereksiz sehpalar, konsollar da yoktu. Biraz bizim evi andırıyordu sadeliği açısından ama renkler hiç bizim ev gibi değildi. Duvarlar ne kadar balköpüğü rengine boyansa da ve etraf ne kadar ahşap ağırlıklı mobilyalarla dolu olsa da sıcak değildi. Bu normal herkesin bildiği sıcaklıktan da değildi. Bu evin ruhu ölmüştü sanki. Garip bir hissiyat içimi sarmaladığında birkaç adım sonra Cihangir'in yanında durdum. Bizim evimiz bile daha aile gibi hissettiriyordu.
"Deden nerede?" diye sordum fısıltıyla. Ben etrafı süzmeye devam ederken Cihangir bana doğru eğilip fısıldadı.
"Tanışmayacaksın dedemle. Hevesini kırdığım için özür dilerim ama..." dedikten sonra kafamı kaldırmama sebep oldu. Tam bir şey diyecektim ki elimden tutup beni peşinden sürükledi ama gitmeden Tufan Akarca'ya da iki çift laf etti. "Onu kardeşimle tanıştıracağım. Dedem hazretleri beklesin biraz."
Arkama dönüp Tufan Akarca'ya baktığımda bize sırıtarak bakıyordu. Tek kelime etmemişti ve buna izin vermişti. Cihangir beni peşinden sürüklercesine merdivenlerden çıkardığında her yeri epey hızlı geçmeye başladık. Ona döndüm birlikte koridorlara dalarken.
"Cihangir işine karışmak istemem ama benim eve erken gitmem lazım. Sence gece yarısından önce mahalleye varmış olur muyuz çünkü mantıken ben şu anda hiç bilmediğim bir yerdeyim ve güvendiğim tek insan sensin ve emin ol sen olmasan çoktan mahvolurdum ve son olarak bu evde tek kalırsam da mahvolurum ve gerçekten son olarak ben şu anda çok gerginim kardeşinle tanışmam ne kadar doğru bir fikir? Çocuğu kötü etkilemek istemem, gerçekten!"
Ben bunları taramalı tüfekten çıkan sekiz yüz kurşun gibi çat çat sıralarken Cihangir bir kapının önünde durup bana döndü. Kolumdan hala sıkı sıkı tutuyordu ve artık loş bir koridorun ortasında tek başımızaydık. Gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktığım sırada derin derin nefes alıyordum çünkü gerginliğim bu eve girmemle hat safhaya çıkmıştı. Bu kadar bilinmezlik de fazlaydı.
Cihangir sadece gülümseyip kapıyı gösterdi. "Kardeşim," dedi hasretle. Gözlerinde gördüğüm tek şey hasretti. "Sana anlatmıştım. Biliyorsun. Astım hastası. Normalde ona mektup gibi bazen bir şeyler yazarım okuması için ama bugün haberim yoktu, anlık oldu o yüzden benden ona bir şey veremeyeceksin. Ona benden selam söyle olur mu? Onu çok sevdiğimi de söyle mutlaka. Kendini nasıl tanıtmak istersen tanıtırsın orası sana kalmış ama mutlaka onu çok sevdiğimi ilet tamam mı? Beni görürse yaygara kopar ve astımı azabilir. Görmemesi daha iyi. Ben gelene kadar da sakın çıkma odadan," dedi uyarı mahiyetinde. Bu sözlerin altında sanki ben ezilmiştim. Boğazım kayalar oturmuştu da gıkım çıkmamıştı. Cihangir, kardeşine ne zamandan beri mektup yazıyordu ki? Nasıl veriyordu ona mesela? Kaç yıldır?
Kardeşini sağlığı için görmeyecekti ama gözlerinde görüyordum o şeyi. Kardeşini çok özlemişti. Onu kaç senedir görmüyordu ki? Üstelik neden bu şekilde ayrılardı? Birleşemiyorlar mıydı hiç? Yani bu çocuğun velayeti dedesinde miydi ki?
"E sen görmeyeceksen kardeşini, beni nasıl alacaksın buradan? O seni görür," dedim dudağımın kenarını sarkıtırken. Cihangir kapıya baktı ve tekrar bana döndü. O kadar mutsuzdu ki bu daha çok canımı sıkıyordu. Ona şu anda çok sıkı ama çok sıkı sarılmak istiyordum. Keşke yapabilseydim.
"Üç kere tıklattığımda dışarı çıkarsın. Seni Tufan'ın almaya geldiğini söylersen Eymen dışarı çıkmaz. Tufan'ı görmek bile istemiyor çünkü. Anlaştık mı?" deyip benden cevap almadan gitmeye kalktı ama son anda kolundan yakaladım. Ceketinin ucundan tutup bileğini sıkıca kavradığımda dönüp bana baktı. Kendimi çok garip hissetmiştim ona dokununca.
Gözlerindeki hüznü görebilmek gören için de aynı acıyı veriyordu.
"Şey..." dedim saçma bir şekilde.
Ona iyi gelmek istiyordum ama açıkçası bunu nasıl yapacağımı pek bilmiyordum. Gözlerimi avare avare bir süre etrafta gezdirdim ve sertçe yutkundum. O avareliklerden sıyrılıp tekrar ıssız yağmur ormanlarıyla buluşturdum altın rengi gözlerimi. Gülümsemeye çalıştım.
"Saçma olacak ama beni unutma olur mu? Ben gürültüden kavgadan hoşlanmıyorum Cihangir. Korkuyorum biliyorsun. Korkutma beni. Hızlı gel," deyip onun bir şey demesine fırsat vermeden önünde durduğum kapıyı çalıp içeriye süzüldüm.
Cihangir gitti mi ne yaptı bilmiyordum ama gittiğini umarak Eymen'in devasa büyüklükteki odasına sızdım. Bu oda bizim ev kadardı. Gerçekten de öyleydi. Bir köşede çadır, bir köşede camdan dışarı bakan bir teleskop, karşımda uzay temalı bir yatak ve bir köşede de sanırım banyo ve giyinme odasına açılan bir koridor vardı. Odayı anlatsam sayfalar tükeneceğinden siz sadece aklınızda en geniş odayı canlandırın geçin. Ortalık sessiz olduğundan ve Eymen'i korkutmak istemediğimden ses çıkarmam gerektiğini düşünüp öksürdüm hafifçe. Sesim umarım titremezdi.
"Hey! Burada kimse yok mu?" diye seslendim oyunbaz bir tavırla.
İnanır mısınız bir ara sesim eko yapmıştı. Buna kendi kendime şaşırıp odaya biraz daha girdiğimde yatağın yanındaki pencereyi örten kalın fon perdelerin arasından bir çocuk çıktı. Ufacık boyuyla kendini gösterdiğinde tıpkı Cihangir gibi kıvırcık biraz daha uzun ve bir saman tarlasından hallice olan saçlarını fark ettim. Ona gülümseyebildiğim kadar gülümseyip durdum. Bu çocuk dünya tatlısıydı.
"Selam yakışıklı adam. Ben Defne Hüma. Abinin arkadaşıyım. Seninle tanışmak için geldim. Sen de istersen tabii," diyerek elimi uzattım sevecenlikle.
Acaba çok mu resmi konuşmuştum? Uzun zamandır çocuk görmediğimden bana da garip geliyordu yaklaşık bir metre boyunda yürüyen bu şey. Yani çocuk canım işte. Eymen bana küçük adımlar atarak geldi ve yatağına ilişti. Normalden biraz zayıf duruyordu bedeni. Yanıma gelir sansam da hiç sıcakkanlı davranmıyordu. Eh ben de odama birisi girse, hiç tanımadığım birisi üstelik, böyle tepki verirdim herhalde. Ona daha fazla yaklaşmadım korkutmamak için. Önünde dururken sırtımdaki çantayı yere bıraktım usulca.
"Yalan söylüyor gibisin," dedi gözlerini iyice kısarken. Dudaklarımı büzüp sağa sola oynattım. Konuşması yaşına göre epey düzgündü.
"Neden yalan söyleyeyim ki?" diye sordum tatlı bir sesle. Yere çömelip dirseklerimi dizime dayadım. Tam bir keko gibi olmuştum ama ne yapayım canım belim ağrımıştı.
"Abimin kız arkadaşı yok ki. Onun tek arkadaşı var o da Sarp abi," dedi bilmişlikle. Kaşlarım kavislenirken bu yeni isimle kafamı salladım aşağı yukarı.
"Sarp'ı bilmiyorum ama sen belki biliyorsundur, ben abinin yaşadığı evin yanındaki evde yaşıyorum. Yani dayının komşusu oluyorum. Bir de abinin yeni okulundaki arkadaşıyım. Abin senin buraya geldiğini duymuş." Duraksayıp sesime gizemli bir ton verdim çünkü Eymen'in her cümlemden sonra gözlerinin içi ışıldamaya ve heyecanlanmaya başlamıştı. "Bana dedi ki, Eymen'e selam söyle. Ben gelemiyorum ama sen gidebilirsin ve onun ablası olabilirsin, dedi!" dedim hafif bir coşkuyla. Yüzüme en kocamanından bir gülümseme yerleştirdiğimde Eymen de artık benim gibi gülümsüyordu.
Bu kadar kolay gülümseyeceğini, bu kadar kolay gözlerinin ışıldayacağını tahmin etmemiştim doğrusunu söylemek gerekirse. On yaşında olduğunu biliyordum ve bu yaşı da iyi bilirdim. En masum, en eğlenceli, en inanılası yaştı belki de. Eymen'in yüreğindeki saf sevgiye ilk kez şahit olmuştum. Daha doğrusu bir çocuğun saf sevgisiyle burada yıllar sonra merhabalaşmıştık. Demek Yusuf Cihangir Fayas'ın perde arkası böyleydi. Şaşalı, tumturaklı, bol paranın ama huzurun ve sevginin olmadığı bu yerdi...
Bölüm etkileşimi
