1.17

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.17

17. BÖLÜM

"NEHİRLER YERYÜZÜNE KUŞLAR GÖKYÜZÜNE."

Gökyüzüne kümelenen gri bulutlar sayısını gitgide arttırırken telefonumun kilit ekranındaki saat 10.32'yi gösteriyordu. Bu yıl ekim ayı, eylülden daha kasvetli ve daha serin olacaktı sanırım. Yüzümün güldüğü, son kez genç gibi eğlendiğimi bilmediğim yaz mevsimi artık geride kalmış, sonbahara girmiştik. Sonbaharın gelişini topraktan kalkan koku sayesinde daha net anlıyordum ve buna seviniyordum. Bilseydim bazı şeylerin son olduğunu bu kadar sevinir miydim, bilmiyordum tabii. Sonbahar için hüzün mevsimi derlerdi. Niçin böyle bir tabir kullandıklarını on yedi yaşındayken bile biliyor, anlıyordum. Yetişkinler için küçük bir yaştı on yedi yaş ama o zamanlarda bile ben kendimi çok büyük ve olgun sanırdım. Canımın yangınını gizlemek için gülmenin, sorunları çözmek yerine üzerine çarşaf serip onları yüreğimde terk etmenin iyi bir şey olduğunu sanıyordum.

Yirmi yedi yaşına gelince anlayacaktım. Bu hiç iyi bir şey değilmiş.

Meriç'in bizi getirdiği otobana gelene kadar yağmur yağmaması için deli gibi dua etmiştim hep. On yedi yaşındayken ettiğim en ciddi dua buydu belki de. Ben burnuma dolan toprak ve yağmur kokusuyla işkillenirken Cihangir motoru durdurdu. Buraya gelene kadar bir saat geçmişti. Otobanda bizden başka birkaç motorcu daha vardı ve yolun neresine kadar sürdüklerini bilmiyordum. Burası genelde motorcuların yeriydi zaten ama herkes kafasına göre dağılır, eğlenirdi. Tehlikeli bir yer olmadığından neredeyse emindim. Ayda yılda bir gelirdik buraya, geldiğimizde de kimseye söylemezdik burayı. Annem duysaydı Meriç'le burada gazladığımı muhtemelen bacaklarımı kırardı temsili olarak.

"Evettt!" diye yükseldi Cihangir, ben arkasında kıpır kıpır yerimde duramazken. Motordan indiğinde hafifçe öne kaydım ve durdum. Elimi kaskın altına atıp kemeri çözmeye çalışsam da yeterince baskı uygulayamadım, plastik kısım durmadan elimden kaymaya başladı.

"Sınırları zorluyor muyuz?" Meriç'in heyecanlı sesini duyunca göz ucuyla ona baktım ve boğazımı sıkan kemerle uğraşmaya devam ettim. Biraz sıkışmış gibiydi ve bu gidişle saçlarımı yolduracaktı bana. Biraz sıkıntılı seslerle nefeslenirken kalın ipi koparacaktım sinirden. Neden açılmıyordu bu?

Uğraşıp da kendimi hırpalamaktansa, "Açamıyorum bunu!" diye sızlandım artık. Gözlerimi örten camı kaldırdığımda Cihangir, Meriç'in yanına gitmeden yarı yolda dönüp yanıma geldi. Yeşil gözleri kısıldı bana bakarken ve daha çok somurttum. Gözünü kısması neden bu kadar dikkat çekiciydi ki?

"Sakin ol, çok sert çekiştiriyorsun," deyip kaskı ucundan kavradı bilmişlikle. "Kafanı kaldırsana azıcık göremiyorum," dedikten sonra kendisi kafamı arkaya yatırıp kemerle ilgilendi. Burnumun dibine kadar girip o yağmur ormanları gibi olan irisleriyle bana bakınca içim bir hoş olmuştu yine. Vişneli kek yemişim gibi ekşimsi bir tat mantıksız bir şekilde göğüs kafesimdeki bir yerleri etkilediğinde nefesimi tuttum. Yapabileceğim en mantıklı ve kurtarıcı şey buymuş gibi geldi.

Cihangir biraz sert bir şekilde kemerle uğraştıktan sonra nihayet açılmıştı. Kemer açılınca direkt kaskı da kafamdan çıkarıp saçlarımı savurdum sağlı sollu. Ter basmıştı çırpınmaktan. İki dakikada hemen bunalmıştım. Neydi o öyle ya? O yeşil... İnsanın gözü bu kadar yeşil olamaz! Hem ben yeşil sevmem. Yeşil rengi gıcık bir renkti. Öyle olmalıydı.

"Oh be! Dünya varmış!" diye mırıldanıp kafamı salladım. Saçlarımı yüzümden çekip ciğerlerime ormanla karışan ıslak toprak kokusunu çektiğimde daha da ferahlamıştım. Gözlerimi aralayıp diğerlerine baktım merakla. Cihangir zaten bana bakıyordu, Meriç de ikimize bakıp kaşlarını çatıyordu. Bana bakışlarından bir an rahatsız olup kuruyan dudaklarımı yaladım.

Hafif coşkulu bir sesle, "Gökyüzüne uçalım!" diye bağırdığımda ve yumruğumu havaya salladığımda sesim hemen hemen boş olan yolda yankılandı. Çok arkalardan gelen motor seslerini artık sesten sallamıyordum.

Çığlığımdan sonra Cihangir gözlerini kapatıp vakur bir tavırla gülerken Meriç'e kaydı gözlerim yağ gibi. Manidar bir sırıtışla motorundan inmişti ama ben inmemiştim. Hemen sürebilirdik fakat bu iki ergen biraz dinlenmek isteyeceklerdi sanırım. Yol boyu zaten sürmüşlerdi. O yüzden ben de zıplayarak yere ayak bastım. Eh madem dinleneceklerdi ben de biraz bu kokuyu ciğerlerime hapsederdim. Sık sık gelmiyorduk bu yamaca. Hem şu sıralar kalbimi sık sık yoklayan bu amansız Cihangir heyecanını da biraz dindirmem lazımdı.

"Gökyüzüne kadar uçamayız Afacan," dedi Cihangir, ağır ağır sırtını bariyerlere yaslarken. Ben de yanına gidip onun tam tersi uçuruma bakan yere dirseklerimi dayadım ve uçsuz bucaksız dağ manzarasına baktım. Çam ağaçları her yeri süslüyordu ve çok da uçurum sayılmayan bir yerdeydik. Engebe vardı ama manzara içimi alıp uzaklara götürüyordu. Sisliydi biraz da ama dediğim gibi o kadar da soğuk bir hava yoktu. Güzeldi, kasvetliydi ama yine de güzeldi. Ne sıcaktı ne soğuktu can alıcı bir şekilde.

Hafifçe Cihangir'e dönüp pek benlik olmasa da göz kırptım tatlı tatlı. "Bana Afacan demeyi kesmen konusunda anlaşmıştık sanki Yusufçuk Kuşu," diye mırıldandım tekrar dağ manzarasına dönerken. Gözlerimi kapatıp burnumdan nefes aldım, biraz içimde tuttum ve dudaklarımdan sakince verdim. O esnada aklıma 4-7-8 kuralı geldi. İstemsizce güldüm. Ben olsam öyle bir anda hiçbir şey yapamazdım ama Cihangir çok şey yapmıştı. Çok güzel sakinleştirmişti beni. Bundan sonra bu kuralı da asla unutmayacaktım ama umarım bir daha öyle ölecekmiş gibi hissetmezdim.

Meriç'in varlığını sağımda hissederken çok geçmeden sesini de işittim. "Sana cuk oturuyor ha bu isim," diyerek fikrini belirtti ciddi ciddi. Güldüm hafifçe. Gözlerimi açtım. İkisi de sadece belini yaslamıştı bariyerlere. Aman... Havalı çocuk olmaları gerekiyordu çünkü.

Meriç'e bakıp başımı eğdim hafifçe. "Sakın sen de başlama. Ben Afacan değilim çünkü. Ben Defne Hüma'yım," dedim içinde birçok şey barındıran ismimi vurgulayarak.

Kimine göre adımın bir anlamı ya da bir izi olmasa da benim için yeterince önemliydi ve anlamlıydı. Herkesin adı kendine önemlidir öyle değil mi ama benimkisi herkesinkine nazaran daha önemli daha hisli geliyordu. Defne Hüma... Annemler ne güzel de demişlerdi bana Defne Hüma. Hediye gibiydi adım bana. O yüzden adımın her harfini özenle seviyordum.

"Ben de Meriç Candar'ım!" diye bağırdı Meriç de kötü kaynanalar gibi gülerek. Ona bakıp sırıttım çünkü sesi eko yapmıştı ve sanırım herkes onu öğrenmişti.

"Hayranların dizilecek şimdi sus sen," deyip Cihangir'e döndüm ve yeşillerine baktım yandan. Zaten bana bakıyordu. Zaten... Ne zaman ona yönelsem o zaten bana bakıyordu. Bunun anlamını, bunun size hissettirdiğini nasıl tarif edebilirdim ki? İlk tanıştığım andan beri miydi bilmiyorum ama Cihangir sıradan birisi değildi benim için.

Kelebeklerim ve kuşlarım bir horona daha davetiye çıkarırken iç çektiğimi anlamamıştım henüz ama ona bakarken tam olarak yaptığım bu olmuştu. İç çekmiştim bir anda.

"Yusuf Cihangir Fayas? Sen misin?" dedim gülüşüm yüzümde kademe kademe büyürken. Cihangir bozuntuya vermeden bana bakarak başını salladı. Gülümsüyordu. Gülüyordu diyemem çünkü çok hafif gülümsüyordu. Bu iki kelime arasında dağlar kadar fark vardı ve o farkı bana öğreten bu çocuktu. Yusufçuk Kuşu.

"Herkes için Yusuf Cihangir Fayas ben, memnun oldum herkes için Defne Hüma Sungur olan ama benim için Afacan olarak kalan kız," deyip gülünce ben daha çok içime gömülüp kıkırdadım. Sözleri bana öyle bir yerden dokunuyordu ki artık onunla konuşmaktan hoşlandığıma emindim.

Midemdeki kuşlar cik cik ötmeye başladığında dudaklarımdaki sırıtışı bir türlü silemediğimi fark ettim. Karşımdaki koruluk alana bakıp montumun içine gömüldüğümde yanaklarımın bile kızardığını hissediyordum. Bozguna uğramış gibi gözlerimi kırpıştırdım ve o an gülüşüm silindi. Bir dakika... Ne kuşu ne kelebeği yahu? Ne cik ciki? Yok cik! Yok, kes!

Kafamı eğip karnıma baktığımda Meriç'in yanımdan söylendiğini duydum. "Delirdi vallahi..."

Ona dönüp gözlerimi devirdim hızlıca. Gülüşü daha da ihtiyatlı bir hal alırken derin nefesler aldım ama hayır, kalbim... İhanet edercesine çarpıp dururken sıcakladığımı hissediyordum. Cebime sıkıştırdığım ellerimi çıkarıp ter içindeki avuçlarımla bariyere dayandım. Yüzüme soğuk rüzgâr estiğinde bir an ferahladım. Gözlerimi kapatıp havayı solurken burnuma karışan kokuyla kaşlarımı çattım ve gözlerimi açtım. Soluma döndüğümde Cihangir'in yaslanarak bana baktığını gördüm. Biraz yakındı sanki he? Ne dersiniz okurlar?

Ha siz göremiyorsunuz pardon.

Yakındı çünkü ıslak yağmur ormanlarından yayılan kokuyu bile duyuyordum. İfadesiz bir şekilde Cihangir'e bakarken Meriç'in bağırtısı her şeyi alabora etti.

"Hadi hadi! Yaylanmayın daha fazla! Bakalım amiral gemisi ne düzeyde? Defne? Ninja mı yoksa Yusufçuk Kuşu mu?" diye sordu nefes almadan. Alay dolu sesi kulağımı delerken gözlerimi kapatıp kendime geldim.

Ne yapıyorum ben ya? Öf.

"Tarafını seç diyorsun yani. Ergen miyiz biz Meriç?" dedim motorlara yürümeye başladığımda.

Cihangir'in adım sesleri hemen arkamdan gelirken Meriç genişçe sırıtmış kaskını takıyordu. Neyin peşinde olduğunu bilmiyorduk sanki. Saçmalıyordu.

"Ergeniz herhalde kanka. Amma saçma oldu bu soru da," deyip kaskının açık camından bana bakınca ben gözlerimi kırpıştırıyordum dut yemiş bülbül gibi. Cihangir yanıma gelip kaskını takarken Meriç gözleriyle motoruna davet etti ve göz kırptı. Kafamda havai fişekler tüm renklerle patladığında Cihangir kaskı uzattı bana.

"Nehirler bildiğim kadar yeryüzünde olur Meriç. Kuşların yeri de gökyüzüdür. Karaya pek uğramayız biz. Öyle değil mi Hüma Kuşu?" diyen Cihangir beni kalbimden vurduğundan habersiz bana döndüğünde kaskı hala almamıştım ama sanırım kolunu ağrıtmasam iyi ederdim çünkü bu sözden sonra ölsem de gitmezdim oraya. Yani abartmayalım tamam ama bu sözler sizce de çok anlamlı değil mi? Nehirler ve kuşlar... Kuş olan Cihangir ve ben, nehir olan Meriç ve Nil. Çok anlamlı gelmişti. İlk defa bir şey çok anlamlıydı ve bu anlam çok hoşuma gitmişti.

O halde hesaplamalarıma göre benim yanım onun yanı mıydı? Bunu mu kastetmişti Cihangir? Yok canım... Abartıyorum şu anda. Bu söylenmez. Söylemez yani. Saçmalıyorum. Hem de ileri boyutta.

Saçma bir heyecanla kaskı alıp Meriç'e omuz silktim. Cihangir o an ne söylemek istemişti anlamasam da onunla olmak istediğime emindim.

"Doğru söze ne denir ki?" diye mırıldandığımda Meriç kaskın camını kapatıp kahkaha atarak motoruna bindi. Keyfi bugün yerindeydi anlaşılan ve onunla gazlamayacak olmama alınmamıştı.

"Bu aralar sık reddediliyoruz biz ama Hüma Hanım! Gökyüzüne çıkmışsın da ayağın yerle birleşmiyor!" diye bağırdı boğuk bir şekilde. Meriç'i duymazdan gelip güldüm ve kaskın kemerini taktım. Cihangir benden önce bindiğinde ben de arkasına oturdum hemen.

Kasktan ötürü derinden gelen sesiyle, "Sıkı tutun," diye mırıldandığını duydum.

Derin bir nefes aldım ve kalbimdeki abartılı gürültüler eşliğinde kollarımı Cihangir'in beline doladım. Zihnime o an bir perde çekilmişti. Geçmişim, geleceğim, şimdim siyah bir perdeyle örtülmüştü. Sahnenin ışıkları sadece bizim üzerimizde gibi hissediyordum. Ellerimi birbirine sımsıkı kenetlediğimde Cihangir'in arkasından önümüzü görebildiğim kadar görüyordum. Oraya baktıkça sahneye bakar gibi heyecanlanıyordum. Damarlarımda akan kanın hırçınlığı artıyordu. Kalbim her saniye daha da hızlanıyordu. Bedenime benden habersiz bir şeyler oluyordu ve her ne oluyorsa iyi şeyler oluyordu.

"1!" Meriç bağırınca heyecanım biraz daha arttı ve bacaklarımı oynattım birden. Gaz verdiler motorlara ve o ses yüreğimi yerinden çıkaracak gibi oldu.

"Çok heyecanlı!" diye cıvıldadım adeta. Elimde değildi çığlık atmamak.

"2!" dedi Meriç daha da heyecanlı bir sesle. Gözlerimi sımsıkı kapatıp yumdum. Bu an hiç bitmesin istedim. Zaman burada dursun istedim ama durmadı, aktı.

"Yeryüzüne inme Hüma Kuşu, olur mu?" diye bir soru sordu Cihangir, sadece benim duyacağım bir sesle. Kaşlarım hayretle kavislendiğinde eş zamanlı midem de bulandı ama rahatsız edici bir bulantı değildi. Kuşlar... Midemdeki kuşlar zıvanadan çıkmıştı ve bize vuran sahne ışığı Cihangir'in sözleriyle daha da parlamıştı.

Dilim damağıma yapışırken, "Sen inip tek bırakmazsan..." diye mırıldandım, bir garanti bekler gibi. Ben de bırakmam.

Meriç nehri bir anda, "3!" diye bağırınca gazlamak kaçınılmaz oldu. Bir anda tüm hızımızla otobana yayıldığımızda içimi devasa bir heyecan kapladı ve bugünden itibaren zihnimde bir panayır açıldı. İçinde binlerce şarkı fır dönüyordu adeta.

Motorla yapılan hızdan korkmuyordum. Hatta hız tutkunu birisi olarak yavaşlıklara tahammülüm yoktu. Cihangir'in beline doladığım kollarımı biraz daha sıkılaştırdım ve ağzım kulaklarıma varana dek dudaklarımı kıvırdım. Rüzgâr yüzüme vursa da kasktan hiçbir şey hissetmiyordum. Nerede biteceğini bilmediğim bu gazlama işine sonsuza dek de devam edebilirdim. Öyle güzeldi ki. İçim bomboş oluyordu motorun hızıyla. Bedenim hafifliyordu sanki. Atmosferden ayrılmak gibi bir şeydi bu kadar hız yapmak. Tüm dertlerim sanki motordan aşağıya hızla beni terk edip gidiyorlardı ve bu hissi çok seviyordum. Ayaklarım gerçekten yerden kesiliyordu.

Cihangir biraz daha eğilince ben de eğildim. Hiç çekinmedim bu kadar hız yapmasından ya da virajlarda motoru yatırmasından. Meriç'le burun buruna giderken o motorun ön tekerleğini bir ara havaya kaldırıp daha da hızlandı ve sonra dikkatle yere indirdi. Bizimle arasını açtığında Cihangir doğruldu ve hızlanmaya devam etti. Gaz verip dururken bazı motorcuların arasından rüzgâr gibi, fırtına gibi geçip gittik. Virajlarda biraz yavaşlayıp motoru yatırıyordu ama bu bile çok güzeldi ve hiç korkutucu değildi.

Bir müzik çalıyordu zihnimde. Hep dinlediğim bir müzikti bana eşlik eden. İngilizceydi ve bu müziği dilime dolayan elbette Meriç nehriydi ve evet, artık ona da Meriç nehri diyecektim. Cihangir haklıydı çünkü. Nehirler yeryüzüne ait, kuşlar gökyüzüne. Biz orada olalım ve hiç inmeyelim. Sonsuzluğa kanat çırpalım Cihangir'le, mümkünse...

I came across a fallen tree. (Devrilmiş bir ağaca rastladım)
I felt the branches of it looking at me. (Dallarının bana baktığını hissettim.)
Is this the place we used to love? (Burası eskiden sevdiğimiz yer mi?)
Is this the place that I've been dreaming of? (Hayalini kurduğum yer burası mı?)

Yaklaşık üç saat boyunca çığlıklar eşliğinde motorda hız yaptığımızda nihayet bir noktada durmuştuk ama artık otobanda değil, şehir içindeydik. Biraz daha yavaşlamış ve bildiğimiz bir yere gelmiştik. Meriç durunca mecburen biz de durduk ve hatta motorları park edip indik. Coşkuyla ufak bir dans hareketi yaparak zıpladım. Zihnimde hala Somewhere Only We Know çalıyordu ve hiç durmayacak gibiydi. Keşke Meriç ya da Cihangir kalkıp şu anda benimle dans etselerdi, caddenin ortasında dans etmeye hiç utanmazdım.

"Çok güzeldi! Bu hayatımdaki en güzel şeydi!" diye çığlık atıp insanların biraz dikkatini çektikten sonra kaskın kemerine götürdüm elimi ama açamayınca çok da uğraşmadım. Cihangir'in yanına gittim ve o kaskını çıkarırken omzuna vurdum. Elimle kemeri işaret edince nefes nefese gülerek bana döndü.

"Gel buraya kuş beyinli," dediğinde gülüşüm mümkünü varmış gibi daha da büyüdü. Karşılık verirdim ama şu anda gerçekten kuş beyinli olduğumu hissediyordum. Hafif tatlı bir hız sarhoşluğu vardı üzerimde ve bu hissi çok seviyordum. Kafamı hafifçe kaldırıp kemerimi çıkarınca ben de kaskı sonunda çıkarıp derin bir nefes aldım.

"Oh be!" diyerek uzun dalgalı saçlarımı özgürce savurdum. Ferahlamıştım.

Şehirdeki hareketli hayatın ortasında kendimi kaldırıma bıraktığımda Meriç de yanıma gelip bağdaş kurdu. Cihangir'se cool cool motoruna dayanıp karşımızda dikilmeyi uygun buldu.

"Havada yağmur kokusu var. Eve dağılacağız değil mi?" diye sordu Meriç yorgun bir tınıyla. Sonra nefeslenip ekledi. "En azından benim eve gitmem lazım artık. Babaannem akşam bir etkinliğe katılmamı istedi. Geç kalmayayım da haşlamasın beni. Çok önemliymiş filan..." diye geveledi sözcükleri. Bu etkinliğe katılmak istemediği her halinden belliydi.

Ona dönüp hüzünle iç çektim. "Allah tez vakitte kurtarsın Meriç nehri."

Meriç mavilerini kısıp burnumu sıktı bir tur. "Meriç nehri ne kız? Nil nehriyle aynı kefeye konduğumu söyleme sakın," dedi bana ama çoktan yan yanalardı kafamda. Nil ne kadar salak gibi dursa da Meriç'in onu sevdiği gerçeğini, bunu bana dün büyük bir hüzünle itiraf ettiği anı hayatım boyunca unutmayacaktım.

Ona omuz silkip önüme döndüm ve Cihangir'e baktım. "Nehirler yeryüzünde kuşlar gökyüzünde," deyip işaretparmağımla doğruca gökyüzünü gösterdiğimde Meriç de Cihangir de aynı anda güldü. Sarhoş gibiydim birazcık ama mutluluktandı sanırım.

Meriç beni ciddiye almayıp, "Kaybettik bunu da," dedikten sonra Cihangir'e çevirdi mavi boncuklarını. Oturup kaldığı yerden kalktı ve Cihangir'e yaklaştı. "Sana emanet. Ben gideyim geç olmuş. Eyvallah Cihangir, güzel gündü," diyerek omzuna dostane bir şekilde vurduğunda arkasından tebessümlerim kaldı. İkisi de güzel anlaşmıştı. Ne güzel. Cihangir'le tanışalı çok olmamıştı ama o çabasız arkadaş edinebiliyordu.

"Arada tekrarlarız," dedi Cihangir, Meriç'e dönerek. Meriç olumlu bir şekilde başını sallayıp bana göz kırptığında arkasından bağırdım.

"Dikkatli sür!"

Meriç motorunun başındayken asker selamı verip kaskını geçirdi başına. Sonra da gazlayarak tozu dumana kattı. Onun arkasından geriye biz kalınca telefonumdan saate baktım. Saat üç olmuştu. Üç... Yani tüm günü motor tepesinde geçirmiştik öyle mi? Sanki sadece bir saat gezmişiz gibi hissetmiştim. Babamın akşam ezanından önce evde ol tembihinden sonra verdiği maaş kartını hatırladım ve o an tablet geldi aklıma. Tablet almamıştım ben daha.

"Benim tablet almam gerekiyor," diyerek kafamı kaldırdım Cihangir'e. Bunu unutmuştum resmen. Babama bugün kartını geri vermem gerekiyordu. Tablet almamı istemişti adam.

"Nereden alacaksın?" diye sordu yanıma gelip yere otururken. Çantamı kendime çekip sarıldım.

"Mağazadan. AVM'den yani. Eve gitmeden seninle bir teknoloji mağazasına gidebilir miyiz? On yedi yaşındayım ya sorun çıkmasın. Babam Meriç'le git dedi ama Meriç eve gitti. Unuttum ben," dediğimde Cihangir yüzüme baktı ve alayla güldü.

"Sen de beni iyice veli belledin Hüma Kuşu, bakıyorum da..."

Dudağımın kenarını memnuniyetsiz bir şekilde kıvırıp yüzüne aval aval baktım. "Ben de tek başıma alışveriş yapabilirim!" diye çıkıştım gereksiz yere. "Babam sorun çıkmasın diye demişti. Gelmezsen gelme aman..." deyip çantamı sırtıma alıp ayağa kalktığımda Cihangir de bir anda ayağa kalkıp kolumdan tuttu. Durup sündürdüğü kolumla ona döndüğümde resmen benden tutunarak yerden kalktı ve üzerini düzeltti.

"Senin bu şaka kaldırma mekanizman arada bozuluyor ha, farkında mısın sen?" dedi beynini işaret ederken. Uzanıp eline yapıştırdım bir tane. Ne demeye çalışıyordu bu bana?

"Benim bozulan bir yerim yok. Oyuncak bebek miyim oğlum ben?"

"Hmm," dedi onaylayarak, "Barbie bebek hem de," diye ekledi hemen arkasından.

Manyakça güldü ve motora bindi. Kaskını takarken elinde bana verdiği yedek kaskı tutuyordu. "Atla hadi Hüma Kuşu. Çok gagalıyorsun bugün," dedi. Bozulan sinirim kendini toparlarken gülerek kaskı taktım ve arkasındaki yerimi aldım büyük bir hevesle. O an pek farkında değildim ama ben en çok Cihangir'le motora binmeyi seviyordum.

🌈🌈🌈

Koskoca İstanbul'da bildiğim tek AVM'ye geldiğimizde motoru otoparka park edip cihazlardan geçmiş sonra da soluğu bir teknoloji mağazasında almıştık. Adam bana tabletin özelliklerini saysa da çok ilgilenmiyordum. Tek derdim daha hızlı olmasıydı yoksa diğer tüm tabletler aynıydı işte. Dizi izlerken sorun çıkarmasın da sahip olduğu hafızası bile umurumda değildi benim.

Bana bir ton tablet tanıtan adama artık tahammül edemeyerek, "Tamam, bu olsun ya," dedim, Samsung tableti işaret edip. Adamın sözünü sıkıntıyla kestiğimde Cihangir bana dönüp baktı şaşırarak.

"Emin misin?" Kafamı salladım ona aşağıdan bakarken. Neden bu kadar teknik bilgi anlatıyordu ki bana. Zaten anlamıyordum hiçbir şey. Ancak baş ağrıtıyordu.

"Eminim, yani hepi topu bir tablet. Tamam, çalışıyor eminiz değil mi?" dedim görevli adama.

"Çalışıyor tabii ki," dedi adam da hiç yadırgamadan. Cihangir'e döndüm hemen.

"Çalışıyormuş işte. Hadi alalım. Renk fark etmez. Verin birini," dediğimde adam bunu sorun etmedi ve aşağıdaki kilitli dolaptan bir kutu çıkarıp ilerlemeye başladı. Peşinden gittiğimizde bizi bir bilgisayarın başında durdurdu. Önce benim tüm bilgilerimi istedi onları verdikten sonra tabletin barkodunu okutup kasaya yönlendirdi. Kasaya gittik sonra. Cihangir her adımda sadece arkamda beklerken kartla ödemesini yapıp poşetle aldım.

"Alışveriş yeteneklerin gözlerimi kamaştırdı," dedi Cihangir, yürüyen merdivenlerle otoparka inerken. Ona yandan bakıp güldüğüm sırada basık tavanlı otoparka inmiştik.

"Alışveriş delisi değilmişim yani..." dedim dudaklarımı birbirine bastırıp bugün bana asansörde ima ettiği şeyi kastederek. Cihangir ona attığım taşı anında alarak gülmüştü.

"Tövbe ya..." diye mırıldandı Cihangir.

Motorun yanına gittiğimizde otoparkın sessizliği ile tüylerim ürperdi o an. Çok geçmeden dışarıdan bir gök gürültüsü gelince ışıklar sönmüş, yağmur tüm kokusuyla otoparka dolmuştu. Dışarıda fırtına kopuyordu sanırım ve geç kalmıştık.

Az önce gülen Cihangir, elektriklerin gitmesi ve karanlığa gömülmemizle, "Defne, gel buraya!" diye bağırdı otoriter bir sesle. Ben sanki bir kara delikte süzülürcesine dengemi korumaya çalışırken ışıklar saniyesinde geri geldi. Gözlerimin önü aydınlandığında kalp atışlarım da hızlanmıştı. Cihangir çoktan bana dönmüştü. Yüzüne bakıp zorla güldüm. Anlık bir şeydi her şey ama insanı geriyordu.

"O neydi ya? Dışarıda yağmur yağıyor herhalde. Hava soğumuş," diye mırıldandım manasız bir şekilde. Cihangir bana bakıp başını salladı. Ben de montun fermuarını boğazıma kadar çektim. Ürperti hissi bir türlü geçmedi. Bu basık tavanlı otoparktan bir an önce çıkmak istedim.

"Ne yapalım? Yağmur dinene kadar AVM'de oyalanalım mı? Islanırız eve gidene kadar," deyince yarım bir gülüşle ona baktım. Bu çocuk daha beni tanımıyordu.

"Islanalım işte. Yağmur bizi de yıkasın Yusufçuk Kuşu. Hadi," deyip tableti motorun içine attım ve dışarıya doğru yürümeye başladım. Ne kadar şiddetli yağmur yağabilirdi ki? Belki de yakında dururdu.

"Bekle beni, bekle!" dedi Cihangir de motoru bağladığı yerden çözerken.

"Gel işte!" dedim ve otoparkın çıkışına yürüdüm sakin adımlarla.

Yağmur iyi bastırmıştı çünkü gürültüsü kulaklarımı dolduruyordu. Yutkunarak yokuşu tırmandım ve otoparkın ağzına geldim. İçim bomboştu sanki. Yağmur... Ruhumu yıkıyordu çünkü. Ondan herhalde. Cihangir arkamda sesleniyordu ama pek duymuyordum onu. Dinlemiyordum daha doğrusu. Sadece yağmura odaklanmıştım. Çok severdim böyle havaları. Yağmur sebebi olmayan birçok hisle ruhumun bir parçasıydı.

Islanmama bir adım kala durdum. Sabah yarım yamalak maviye çalan gökyüzüne birisi özenerek gri bulutlar döşemişti şimdi. Yağmur o kadar şiddetli iniyordu ki çoğu insan durağa sığınmıştı, çoğu da gelen otobüslere biniyor kaçışıyordu. Arabalar hızlanmıştı hâlbuki içindeki insanlar ıslanmıyordu. Hızlılardı ama. Ortada kalanlarsa ilk fırsatta sığınacak yer arıyordu. Kaşlarımı çattım hayretle. Yağmurdan kaçılır mı yahu? Yağmur bu... Rahmet, temizlik... Ayağımdaki sporlarla bir adım attım kaldırıma.

"Defne!" diye bağırdı Cihangir sanki intihar ediyormuşum da beni durdurmak istiyormuş gibi.

Onu duymazdan gelip birkaç adım daha atıp yağmura çıktım. Montumun fermuarını açıp çıkardım. Yere bıraktım, ıslanmayan bir yere. Sonra ayakkabımı ve çorabımı da çıkardım. Ah yağmur... Ruhumu yıka.

Toprak kokusunu ciğerlerime kadar çektiğimde kalbim yavaşladı sanki. Kademe kademe atmayı kestiğinde beynimin sarsıldığını hissediyordum. Şiddetli bir sarsıntıydı bu. Kaşlarımı çatıp etrafa baktığımda yerde biriken ıslaklıklar ayaklarımı üşütüyordu ama aynı zamanda ferahlatıyordu da. Garip bir histi yere çıplak ayakla basmak. Sıcak ama serinleticiydi bu taşlar.

"Defne gel buraya! Hasta olacaksın!" diye bağırdı Cihangir, azarlar tonda. Annem gibiydi hatta biraz da Atlas. Bunlar neden beni sürekli kontrol ediyorlardı? Bu benim kararımdı neticede. Hasta olsam da ben olacaktım, canı yanan da ben olacaktım. Neden bu kadar umursuyorlardı insanları?

Cihangir'den biraz daha uzaklaştıktan sonra ona döndüm. Otoparkın girişinde bana bakıyordu. Elimi uzatıp gelmesini söyledim ve etrafımda döne döne ortalara gittim. Sonra birine denk geldim. Bir gruba. Etrafımda dönmeyi kesip gitar çalıp şarkıyı söyleyen genç bir kadınla arkadaysa ellerinde çeşitli müzik aletleriyle bir şeyler çalan erkekleri gördüm. Ağaçların altında ıslanıyordu ve pek umursamıyorlardı ıslanmayı. Onların sesini yağmurdan duyamamıştım ama yaklaştıkça artık duyabiliyordum. Otoparkın çıkışından görünmüyordu burası. Yağmura aldırmadan şarkı söylüyorlardı ve söyledikleri şarkı dondurma şarkısıydı. Yalın'dan Yeniden parçasını çalıyorlardı amatörce.

Gördüğüm bu şeyle heyecan içinde, "Yusufçuk Kuşu saklanma!" diye bağırdım ve müzik grubunun yanına gittim. Etrafında kimse yoktu, herkes bir yere saklanmakla meşguldü ve ben çıplak ayaklarımla onların yanındaydım.

Yeniden yandı tüm ışıklar!
Yeniden nasıl parlıyor aşk gözlerinden.
İçimi eritiyor şimdiden.
Sana saklamışım her şeyin güzelini ben.
Sevmeler, sarılmalar, şarkılar, öpücükler...

Onlara eşlik ederek düzensiz bir şekilde dans etmeye başladığımda Cihangir'in geldiğini gördüm. Elimi uzattığımda ellerini ne halt yiyorsun dercesine salladı ve eliyle alnına vurdu. Haline kahkaha atarak güldüğümde karşımdaki üç beş genç daha coşkulu söylemeye başladı şarkıyı. Cihangir zaten ıslanıyordu, Allah aşkına neydi bu naz yahu? Dans etmek kötü bir şey değildi ki. Yanına gidip elinden tuttum ve bağırdım.

"Ne saklanıyorsun be orada? Gelsene! Canlı müzik var!" dedim hevesli hevesli. Onu da çekiştirip etrafımda döndüm.

"Senin yanındır, sarayım! Hadi öp uyandır sevgilim! Ah kaç asır sensizliğim artık bekletme bizi!"

Sesim tüm yağmurun gürültüsüne karıştığında Cihangir diğer elimden tutup dönmeye başladı. Kafamı gökyüzünden kaldırıp ona baktığımda bir anda belimden tutup beni havaya kaldırdı. Kahkaham yağmurla hemhal olurken iki kolumu açıp birkaç saniye havada olup da dönmenin tadına vardım. Sonra şarkı değişti. Bir anda neden böyle bir geçiş yaptılar bilmiyorum ama Kiraz Mevsimi dizisinin müziğinden çalmaya başladılar.

Hayat sakın aldatma beni
Gör bu yaşadığım aşk deli
Yolumda gölgeler olsa da
Sana açacağım kalbimi

Müzik yapan gençler biraz hareketli bir şekilde şarkıya devam ederken kısacık bir an onlara bakıp sonra Cihangir'e döndüm. Kollarımın altından tuttuğunda beni yere indirmeyeceğini anladım. Ayaklarım çıplaktı neticede. Belimden destekleyerek çocuk gibi kucakladığında aklıma daha iyisi geldi ve omuzlarına çıktım. Bu hareketleri yapmak benim için kolaydı çünkü dans ederken çok zıplayıp hopluyordum ve Atlas'la da çok tepiniyorduk. Eh kardeşim sayesinde birinin tepesine nasıl çıkılır öğrenmiştim. Dans etmek de vücudumu inanılmaz esnek bir şeye dönüştürmüştü.

Şarkı daha duygusal bir hale geldiğinde Cihangir sakin bir ritimle sallanmaya başlamıştı. Düşmemem için ellerini ayak bileklerime dolasa da farkında değil miydi acaba? Ayaklarımın altını eliyle silmekle meşguldü. Ona bakmayı kesip müzik durunca karşımdakileri alkışladım coşkuyla. Çok güzel söylemişlerdi.

İki elimi de dudaklarımın yanına yaslayıp, "Çok güzelsiniz!" dedim büyük bir hevesle. Ellerimi yanaklarımdan çektiğimde şarkıyı söyleyen kız güzel gözlerini kısıp bana cevap verdi. O da yağmurdan iyice nasiplenmişti fakat umursamıyordu.

"Bize eşlik ettiğiniz için teşekkürler gençler. Siz daha güzel bir çiftsiniz. Mutlu olun hep!" Kadının sözleri ile gözlerim irileşmişti birden. Bize mi demişti bunu? Bizden başka birisi yoktu hâlbuki.

"Biz sevgili değiliz ki!" diye bağırdığımda Cihangir kafasını kaldırıp bana bakmaya çalıştı ama beceremedi. Kadına geri döndüğümüzde arkasında enstrüman çalan iki kişi de gülümsüyordu ama öyle alaycı bir gülümseme değildi, manidar ve anlamlı bir gülüştü. O gülüşte gizli saklılar vardı eminim ki ve bu beni şüpheye sürüklüyordu.

"E olsanıza o zaman ne engeliniz var ki? Çok uyumlu duruyorsunuz, bu yaşta aşklar heba edilmez!"

Kadın bunu söylediğinde artık kızardığıma emindim. Ne demek e olsanıza o zaman? Saçma sapan aldığım nefesler artarken gülerek elimi savuşturdum öylece. Bu yaşta ne sevgilisi? Hem öyle yakışan herkes sevgili mi olmak zorundaydı? Aman be! Saçmalık işte. Kadın fazla açık sözlü çıkmıştı resmen. Ben hiç tanımadığım insanlara bunu söylemezdim.

"Oluruz hanımefendi! Zaten bu zırdeliyi benden başka kimse çekemez. Baksanıza! Çıplak ayaklı ve yağmurda dans ediyor! Hasta olacak!" diye bağırdı Cihangir eliyle ayağımı kaldırıp kadına gösterirken. Onun sözlerinden sonra hiç çekinmeden sıçana dönen saçlarından çektim. Acıyla inleyip geriye giderken aklıma izlediğim çizgi film gelmişti. Ratatuy. Oradaki fare miydim ben de bunun tepesindeydim? Bir de saçını çekince adımları geriye gidiyordu. Resmen komut veriyormuşum gibiydim tepesinde.

"Ne saçmalıyorsun kuş beyinli? Tüylerini yolarım tek tek!" diye bağırdım ve omuzlarından yere indim ancak ne inme? Yere iner inmez ayağıma bir şeylerin batması kaçınılmaz oldu ve çığlığım boş AVM önündeki meydanda yankılandı. Geri geri sendeleyip yere oturacağım esnada Cihangir atak bir şekilde belimden tuttu ve tek hamlede beni sırtına un çuvalı gibi atıp müzisyenlere el sallayarak otoparkın girişine yöneldi.

Otoparka girdiğimizde, "Kızım manyaksın sen, manyak!" diye azarlayarak motora oturtunca dişlerimin arasından sızlıyordum. Sesi burada daha yüksek çıkıyordu ve canımı sıkıyordu.

Aklıma hep aynı replik geliyordu. Lan manyağım!

"Üf bir sus ya," diye vızıldadım arı gibi. Cihangir kenara attığım montumu, ayakkabımı ve çoraplarımı alıp gelirken ters ters bana baktı. Gerçekten kızgın duruyordu. Sanki camı alıp bilerek batırmıştım ayağıma.

"Sabır ver Allah'ım, sabır..." dedi homurdanarak.

Kaşlarımı çatıp onu taklit ettim. "Oloroz honomefendi! Zaton bo zordoloyo benden başka kimse çikemez..." Sesimi bir kalınlaştırıp bir inceltip göz devirince Cihangir gülmeye başladı ama sinirinden güldüğünü anlayabiliyordum. Benim gibi dengesiz değildi çünkü. Ben dengesiz olduğumu kabul ediyordum az çok.

"Te Allah'ım ya? Çattık bir kuşa. Hayırdır? Aklından çıkaramıyor musun o anı? Sevgili mi olmak istiyorsun?" deyip her cümlesinde ayrı bir coşkuyla gülünce utandım. Hayatımda hiç utanmadığım kadar utanıp bozardım. Ben tek kelime edemezken çıkardığı su şişesiyle önümde eğildi. Ona ters ters bakıp tekme savurdum ama usta bir şekilde kaçtı.

"Sen kendini ne sanıyorsun be? Kuş beyinli! Ben niye seninle sevgili olayım? Her dans ettiğimle sevgili mi olmalıyım? Beril kan ağlıyor şu anda ya da Meriç. Ben Meriç'le ne hallere girdim haberin yok! Şu kadının patavatsızlığı umurumda bile değil aynı zamanda seninki de!" diye söylendim hırsla.

Göğsüm sık sık aldığım nefesle şişip patlayacak hale gelirken Cihangir önümde diz çöküp suyu ayağıma dökmeye başladı ama keskin bir hisle dişlerimi gıcırdattım. "Yavaş ol..."

Biraz derin mi kesmiştim ne?

"Meriç'le ne hallere girmiş olabilirsin ki?" diye sordu ilgisizce. Az önceki alaycı halinden eser yoktu artık. Sesi daha ciddi daha ağır geliyordu kulağıma. Ayağımın altını temizledikten sonra motorun içinden bulduğu ne varsa çıkarmaya başladı.

Somurtarak kafasına baktım. Tekmelemek istiyordum onu. Ben onun başına mı kalmıştım? Ne biçim tavrı vardı?

"Ne yapayım şimdi Cihangir? Oturup Meriç'le geçirdiğim dört yılı mı dökeyim sana? Ver ben hallederim," dedim peçeteye uzanırken ama elini hemen kaçırıp ayağımı tuttu. Kanı görünce dişlerimi sıktım biraz daha. Bir şey batıp kesmişti sanırım.

"Ha yani öyle oturup konuşulmayacak kadar çok şey yaşadınız?" Dudaklarını büzüp kafasını salladı. Yeni peçete alıp ayağımı sardı ve kuru çoraplarımı giydirdi. "Vay be." Kaşlarımı çatıp sürekli gözlerimi kırpıştırdım.

"Ne oluyor be sana? Gören de sevgilim sanır Cihangir. Delirdin iyice. Bırak, ben hallederim. Sağ ol," deyip ayakkabımı aldım ve hışımla giydim. Yağmur da dinince artık yola çıkabilirdik sanırım ama sırılsıklamdım ben. Sırılsıklam oluşumu aldırmadan üzerime montumu giyerken yere adımlamıştım, topallayarak da olsa. Cihangir beni yanıtsız bırakmayı seçmişti. Onu umursamadan kafama kaskı geçirdim ve ona kafamla motoru işaret ettim. Önce o bindi sonra da ben bindim ve arkadaki yerlerden tutundum.

Cihangir ona tutunmadığım için, "Defne çocuklaşma," deyince daha çok gurur yapıp omuz silktim. Motoru çalıştırdı ve tek bir şey söyledi. "Sen bilirsin," dedikten sonra önce gazlamış sonra da fren yapıp beni sırtına yapıştırmıştı. Göğsüm onun sırtına çarptığında dudaklarımdan bir inilti koptu. Geri zekâlı mıydı?

"Kuş beyinli geri zekâlı! Sağdan uç! Girme benim şeridime!" diye çığlık attığımda Cihangir ellerimi kavrayıp kendine sardı zorla.

"Sensin kuş beyinli geri zekâlı. Aptal kuş. Ayrıca istediğim yerde uçarım. Sıkı tut!"

Sanki başka çarem var...

🪻🪻🪻

Yeni bölüme hoş geldinizzzz!

Defne'ye neler oluyor dersiniz? Kızımız biraz asi...

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.

TikTok: kahverengiajanda
Instagram: kahverengiajanda

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

52okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.