28. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.8
Bölümler 30Şu an: 1.8
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
8. BÖLÜM
"GÖKKUŞAĞIMA DOLANMIŞ YILDIRIM"
Eve gelir gelmez meşhur, epey de donanımlı olan, ecza dolabımızın içinden en güzelinden ve kafa yapıcısından ağrı kesici bulup içtim ve sıcak bir duşa girdim. Maksimum yarım saat olsun. Ömrüm boyunca bir saat duşta kalmamışımdır. Yarım saatte kaynar suyla duş alıp üç tane sıcak su torbamla yorganın altına girdim. Her şey tamdı. Nevresim takımımın sıfır olması dışında tabii her şeyim tamdı, yerindeydi. Bir tane sıcak suyu kalın çoraplarla sardığım ayağımın altına, diğerini karnıma, sonuncusunu da belime yerleştirip yumuşak yatağımla adeta bütünleştim. Ağrı kesici etkisini duştayken gösterince çoktan rahatlamıştım aslında ama işi garantiye almam lazımdı. Bir süre karnımda bir su kesesi varmış gibi ağırlıkla gezecektim. En azından bir güncük daha.
Eve geldiğimde annemler yine yoktu. Normalde de olmazlardı zaten. Babamın bugün nöbet günüydü. Annem de Allah bilir ne zaman gelirdi? Eğer işi uzamazsa yarım saate kadar eve gelirdi ki sanmıyordum eve geleceğini. Yurt dışındayken buradaki işleri de kesin birikmişti. Rahatlasam mı yoksa rahatlamasam mı bilemiyordum. Tek sevindiğim şey Yusufçuk Kuşu'nun sokak ortasında ağzına etmiş olmamdı. Yemin ederim ağrı kesici gibi gelmişti ve gün içinde yüzümü güldüren tek şey onun o malak gibi olan suratı olmuştu. Yeter herkesin bana sıçradığı. Ben sıçramamak için kendimi sıkıyordum ama giren çıkan banaydı kardeşim... Ne bu böyle?
Tam uykuya dalmak üzereydim ki kapım tıklanınca gözlerim zorlukla açıldı. Bacaklarım hala titriyordu ve çok yorgundum. Yorganın altında biraz terlemiştim ama bu beni rahatsız etmiyordu. Kapıdan yana dönüp sıcak su torbasını karnıma bastırdım.
"Gel!" dediğimde içeriye Atlas girdi. Başka kim olacaktı? Nil gelecek değildi ya? O genelde hayvan gibi dalmayı tercih ederdi. Kapısız yerden gelmişti çünkü.
Atlas, beni yatağa gömülmüş bulunca önce kaşları çatıldı sonra da tamamen içeriye girdi. Yatağın hemen yanına çömeldiğinde yüzlerimiz eşitlendi. Hasta hasta ona baktım. Pürüzsüz yüzüne o an gıcık oldum. Erkeklerin yüzleri neden böyle bebek gibiydi? Cihangir'in de yüzü böyleydi. Çenesin hafif sakalları vardı ama onu kesiyordu. Meriç'in de genelde sakalları çıkardı ama okulda yasak olduğundan keserdi hep. Atlas sakalsızdı ama bu tipi de çok iyiydi. Neden benim yüzümde sivilceler çıkıyordu ki?
Atlas halimi görünce duraksayarak, "İyi misin Defne? Hasta mısın?" diye sorarken elinin tersi alnımdaydı. Ateşim yoktu. Öyle bir şey değildi.
"Yok hasta değilim. İyiyim." Yatakta düz döndüm ve sıcaklığın beni biraz daha terletip kemiklerimin rahatlatmasına izin verdim. Kemiklerim gevşiyordu ne güzel. "Zor zamanlardayım diyelim de sen anla. Sen niye geldin?" diye sızlandım bebek gibi. Atlas sözlerimden sonra her şeyi anlayınca başını sallayıp yere bağdaş kurdu.
"Sövmenden korktum şimdi," diye tısladı. Ona döndüğümde çaresizce ensesini kaşıyordu. O an dikkatimi çekmişti. Üzerinde forması vardı. Kışlık olandan. Hayır. O kadar da değil canım.
Yüzüm kademe kademe ekşirken elimi yorganın altından çıkarıp gitmesi için savurdum. "Bak bok gibiyim zaten bu sefer Nil'i al git evden. Ya da Nil'i de alma. Sence şu durumda sesim çıkar mı?" deyip halimi gösterdim. Göz ucuyla baktığımda Atlas özür diler gibi bakıyordu bana. Of yeni bir kriz daha dayanmıştı kapıma. Hayır. Hayır Allah'ım, hayır!
"Defne, Nil içeride denemede," diye fısıldadı Atlas sanki çok tehlikeli bir işteymiş gibi, "Ona gel diyemem. Annem de az önce mesaj attı bana gece yarısına kadar işi sürecekmiş. Babamın da nöbet günü. Olmaz. Senin gelmen şart. Ben sizi evde tek bırakıp gidemem kızım hiçbir yere. Yolun yarısında duyarım bağrış seslerinizi."
Bunalmış bir şekilde gözlerimi irileştirdim. Saçlarım hala nemliydi ve kurutmaya mecalim yoktu. Bu da gelmiş bana evden götüreceğim seni diyordu. Çanta gibi. He gülüm he. Buradan ancak mezara girerdim ben. Deli miydi neydi?
"Ya bana ne Atlas ya! Neden sürekli beni yanında götürmek zorundasın? Bir kere de evde tek başıma ben kalayım ya! Git götür Nil'i. Görmüyor musun halimi? Kemiklerim ayrılıyor daha anlatayım mı oğlum?" diye fısıltıyla bağırdım. Hızlıca yorganı üzerimden çektiğimde pijama kombinim ve ona eşlik eden üç sıcak su torbasını gösterdim Atlas'a.
Çaresizce baktı ve yine de ısrarcı bakışları yeniden bana döndü. Kurbanlık koyun gibi bakıyordu ve bu bakışları iyi bilirdim, paşam kendini acındırıyordu. Size söylemiştim değil mi? Evde annemle babam yokken Atlas bir yere gidiyorsa mutlaka onunla ben de giderdim. Nil ile evde baş başa kalmamız yasaktı. Bunun farkındaydım ama neden o bacağından asılan koyun hep ben oluyordum? Reglin ilk günüydü hem. Bunu Çinliler bile işkence olarak yapmayı reddederdi bence. Daha ağrılarını yaptıklarına eminim.
"Ağrı kesici içmişsin zaten Defne." Atlas kısık sesle konuştuğunda yatağımdan doğrulup ona baktım. Derin derin soludum.
"İçmiş olabilirim ama bu ağrılarımın geçtiği anlamına gelmiyor Atlas. Yaşamadan bilemezsin-"
Atlas, açıklamamın bitmesini dahi beklemeden bir felaket varmışçasına ellerini saçlarına daldırıp çekiştirdi. Delirmişti herhalde.
"Sadece oturacaksın Defne! Ne olursun gel! Bak geç kalıyoruz," deyip ayaklandığında gözlerimle onu takip ettim. Küçük dolabıma gidip rafta gördüğü ve uygun bulduğu iki parça kıyafeti hemen çıkarıp yatağıma attı. Sonra yanıma geldi, elimden tuttu. "Meriç arabayla alacak bizi buradan. Hadi kızım ya. Ölür müsün?"
"Evet!" dedim geri adım atmak şöyle dursun. Acınası haline tepeden tepeden baktım. "Atlas, gerçekten kendimi iyi hissetmiyorum. Kemiklerimin içi sızlıyor anlıyor musun? Altıma işiyormuşum da kendimi durduramıyormuşum gibi bir his de var ve bunu ağrı kesici kesmiyor," dedim tane tane. Atlas anında yüzünü buruştururken ben de gördün mü işte dercesine kafamı sallıyordum.
"Orada tuvalet var Defne," dedi ne dediğini bilemeyerek. Mükemmel çözüm önerisine karşılık başımı geriye attım ve kahkaha attım.
"Saçmalama, o leş kokulu umumi tuvalette seni mi bekleyeyim yani? Atlas saatler sürüyor! Maçlarına çok defa gittim ve gördüm. Cidden gelemem. Cidden! Çok! Ağrım! Var!" dedim her kelimenin üstüne basa basa. Kendimi anlatacağım diye kendimi parçalamıştım ama yok, Atlas anlamıyordu beni. Ellerimi kati suretle iki yana doğru sallarken Atlas ellerimden tuttu ve gözlerimin içine baktı.
"Benim için?" dedi ajitasyon yaparak. Başımı yan yatırıp ofladım. Türk filmi mi çekiyoruz ne bu ya?
"Senin için ne Atlas? Oturup Türk dizisi mi izliyorsun ne bu haller Allah aşkına! Ağrım var salak mısın be?" diye yüzüne haykırdığımda Nil'in kapı sesi duyuldu. Çok değil az sonra, hemen sonra nefesimi toplayıp ona da kükreyecektim ki Atlas beni sırtına attığı gibi odadan koşarak çıkınca neye uğradığımı şaşırdım. Bir anda dünyam tepetaklak olmuştu.
"Gittik biz!" diye bağırdı koridorda Nil'i arkamızda bırakırken.
"Atlas geberteceğim seni! İndir lan beni! Hayvan!" Apartmanın soğukluğu bedenimi sardığında ani bir titreme ile Atlas'ın sırtındaki tişörtü tuttum. Onu iyice çekiştirirken Atlas birisiyle konuşuyordu.
"Abicim şunun ayakkabılarını da alır mısın?"
"Bu ne hal Atlas abi?" Çınar'ın sesiydi bu. O da geliyordu. Ya Yusufçuk Kuşu? Ah, onu görmek istemiyordum. Bugün okulda yaşamadığımız rezillik kalmamıştı. Yeter ya!
"Gelmem diye ısrar etti ben de geçen sefer ki gibi kolona yapışmadan yakaladım aslanım. İdman bunlar, idman. Aldın mı?" diye konuştu Atlas, nefes nefese. Başlarım senin idmanına be. Her yer kan olacak göreceksin geri zekâlı, aptal, beyinsiz, yırtık harita!
"Aldım aldım!" diye bağırdı Çınar, marifetmiş gibi.
Sabrım sınanıyordu. Yemin ederim sabrım sınanıyor ve her sınanmada bir üst kademeye level atlıyordum ya! Bu nasıl bir gündü Allah'ım? Mübarek değil miydi bugün? Cuma, Müslümanların bayramı değil miydi Yüce Allah'ım? Ben de Müslümanım ama! Bana bayram değil zehir olmuştu resmen.
"Atlas öldün tamam mı?" dedim tehlikeli bir sakinlikle. Hala sırtında tepetaklak duruyordum ve omzunun baskısı midemi mahvediyordu. Regl döneminde bazen kusma atakları bile geçirirdim ve eğer kusmam gelirse Atlas'ın sırtına kusmaya karar vermiştim o an. "Yemin ediyorum ki seninle bir daha asla ama asla konuşmayacağım!" diye soludum burnumdan. Çok ama çok sinirliydim şu anda. Resmen ağrım var dedim ve o resmen bunu göz ardı etti. "Sana hayatı zehredeceğim! Seni geberteceğim Atlas! Kardeşim değilsin artık tamam mı? Sana hayatı dar etmezsem bana da Defne, Hüma, Sungur demesinler lan!"
Sesim son cümlede apartmanın mükemmel sessizliğinde yankı yapınca Atlas beni nihayet dışarı çıkarmıştı. Bir kat daha soğukluk bedenimi titretirken aptal Yusufçuk Kuşu'nun da sesi karıştı.
"Afacanlıklar bitmiyor demek ki..." diye zırvaladı çok lazımmış gibi. Kafamı kaldırıp yüzüme gelen saçlarımı savurduğumda Atlas beni arabaya bindirmek için yere indirdi. Meriç de o sırada arabadan indiğinde dönüp herkese bir tur baktım.
"Sen kes sesini tamam mı?" diye bağırdım sokak ortasında, hırsıma yenik düşerek. Parmağımı Cihangir'in yüzüne salladım ama pek umurunda değildi. Gözlerini devirdi bana karşı. Hadsiz şey. Atlas'a döndüm hızımı alamayıp. "Senden de nefret ediyorum bunu sakın unutma. O sabahki barışma filan hepsi yalan, bitti! Ben konuşmuyorum seninle! İliklerime kadar nefret derecesinde nefret ediyorum senden, sizden, hepinizden!"
Sesim bu kez sokakta yankı yapınca Meriç arabanın üstüne kolunu uzatmış parmaklarıyla belirsiz bir ritim tutuyordu.
"Kankam iyi misin sen?" diye sorunca ona döndüm. Sinirden mi soğuktan mı nedir, tir tir titriyordum. Bacaklarım, dizlerim çok ağrıyordu ve kusacak gibi hissediyordum kendimi. Allah'ın cezası erkekler! Ne anlarsınız reglden?
"Sence Meriç? Ne görüyorsun? Öfkeliyim! Aptal maçınız yüzünden hepinize öfkeliyim! Canım acıyor ama hiçbirinizin saman dolu kafası basmıyor! Regl ne bilmiyorsunuz bile! Defolun gidin ya başımdan! Aptalsınız aptal!" diye bağırdım ama artık bağırmak da canımı yakıyordu. Boğazımın yandığını hissettim susunca fakat öfkemde bir nebze olsun azalma olmadı.
Pijama niyetine giydiğim pembe renkli sweatshirtün kapüşonunun içine düz saçlarımı depercesine yerleştirdim ve yol boyu halı sahaya doğru yürümeye başladım. Arkamdan sadece derin bir nefes alındığını işittim. Beni rahat bırakmazlarsa işlerin daha kötüye gideceğini bildiklerinden bırakmalarına şaşmadım ama sinirim daha da arttı. Yatağımda uyuyacaktım, gıkım çıkmayacaktı, hastaydım ya hasta. Bir yatakta bile yatamıyordum.
Biliyorum, onlar da sinirliydi ama ben daha çok sinirliydim. Kimse resmen beni sallamıyordu. Hayır, nedense günah keçisi gibi sürekli bir yerlere ben sürüklenmek zorundaydım. Nil Hanım asla çizgisini bozmuyordu. Atlas da buna önayak oluyordu bir güzel. Ne vardı ben evde kalsaydım? Şu halde Nil bana bulaşmadıkça ona bulaşmazdım, kavga edecek halim bile yoktu ama oturmuş burada kasıklarımdaki sonsuz acı ve ağrı ile aptal bir basketbol takımıyla uğraşıyordum. Bir de hiç yoktan sinirlerimle oynuyordu herkes. Ben insanlara bağırmaktan, onlara aptal salak demekten memnun değildim. Memnun muyum sanıyorsunuz? Kimse bana saygı duymazken ben de onlara saygı duymuyordum o kadar.
Atlas neden ağrılarımı arka plana atıyordu ki? Hayatında hiç reglin ilk gününü yaşamadığı için bilmiyordu tabii. Geri zekâlı. En hasından geri zekâlı bir kardeşim vardı. Salgılanan hormonların nasıl midemi talan ettiğini, iştahımı kestiğini bilmiyordu işte. Anlaşılmak neden bu kadar zordu ki?
Önüme gelen taşı kuş kadar kalan öfkemle ittirdiğimde bacaklarım ağrımaya başlamıştı. Yorgun argın kıvrılan yolu takip ettim. Mahallenin içindeki halı sahaya gidiyordum günah keçisi olarak. Onlara bağırdığım için şimdiden pişmandım ama dönüp özür dilemeyecektim. Haklı olduğumu biliyordum ve emindim. Yirmi dakikalık bir yürüyüşün sonunda yolun karşısında beni Meriç karşılayınca omuzlarımı düşürüp durdum. O da bana doğru geldi. Arabası hemen ilerideki park alanındaydı ve geri zekâlılar grubu iniyordu. Aman ne hoş...
Hepsine düşman düşman bakarken içlerinden bir tek Yusufçuk Kuşu'yla göz göze geldik. Onda da gözlerimi hemen kaçırıp Meriç'e baktım.
"O kadar kadının içinde büyümediler belki de kutsal varlık," dedi gülümseyerek ve kollarını açarak bana yaklaştı. Sürünerek gittim ve sarıldım sıkıca. Sırtıma birkaç defa vurup üzerindeki ceketi omuzlarıma bıraktı. Her zamankinden daha çok üşüyordum.
Derin bir nefes aldım ve sakince verdim. Meriç'ten ayrılıp okulumuzun zengin popüler çocuğuna baktım. "Bugün iğrenç bir gündü üstüne de işte... Sinir yaptı. Kontrol edemedim kendimi. Kusura bakma," dedim sessizce. Bunun tek sorumlusu o aptal Yusufçuk Kuşu'ydu. Hala o bodrumda bana milletin içinde bağırmasını hazmedemiyordum. Neyini hazmedemiyorsam? Hıncımı tam alamamıştım herhalde.
"Hayırdır, ne oldu? Tüm gün kitap dağıttınız ondan mı?"
Meriç beni kolunun altına alıp halı sahaya doğru ilerlerken omuz silktim ve yere bakmayı sürdürdüm.
"Ben dağıtmadım ki. Cihangir'le tartıştık bodrum katta. Ödev vermiş hoca bize. Kulüple ilgili. Ben yapmam ödev filan o da ısrar etti falan derken aman... Zincirleme gelişti işte her şey. Sinirlerim de bozuldu. Atlas da zorlayınca ona da patladım ama pişman değilim. Bir şeye zorlanıldığımda ne kadar sinirlendiğimi biliyorsun. Senin de hoşuna gitmiyor," diye durumu açıkladım. Meriç kafasını sallarken aynı zamanda yüzümü örten kapüşonumu birazcık geriye itti.
"Evet, haklısın. İstemediğim bir şeye zorlansam ben de sinirlenirim ama Atlas'ı da anladığını sanıyordum. Seni evde bırakırsa maçı oynayamaz hale geliyor. Nil ile çok çetin savaşların var kızım senin. Herkes it gibi korkuyor sizden." Meriç bunu gülerek söylediğinde bir an komiğime gitti ve kendimi gülerken buldum. Biz iki tane anlaşamayan ergendik yahu, neyimizden korkabilirlerdi ki?
Halı sahanın ufak tribününe gelmiştik. Bizimkiler maç için esneme hareketleri yapıyorlardı sahada. Meriç beni eşyaların olduğu yere oturttuğunda minderli yere kurulup ona baktım. Minderi onun düşündüğünü biliyordum. Arabasında taşıyordu her zaman.
"Sağ olasın kadim dostum. Hadi gidin de oynayın bakalım saçma maçınızı. Tezahürat asla yapmam," dedim küskün bir şekilde. Meriç saçlarımı karıştırıp eşyaların altından bir kutu çıkardı.
"Aman ha sakın, berbat sesinle tezahürat yapma bize zaten ama başka şeyler yapabilirsin tabii. Hem vakit geçer hem de aksiyon gerek bize. Belki zabıta filan... Koşarız yine, temiz," dedi gülerek elini mükemmel dercesine sallarken.
O kutunun ne olduğunu biliyordum. Tebeşir setiydi. Kutuyu elime alıp kocaman, gerçekten kocaman gülümsedim. Ağzım ciddi manada kulaklarıma varırken içini açtım. Envai çeşit renk vardı ve benim yirmi dört rengimin iki üç katı kadardı. Hepsinde elimi gezdirip Meriç'e baktım. Aptal aptal sırıtıyordum ve aptalca bir ses çıkarıyordum. Hıhıhıhı gibi...
"Atlas'ı çöpe atıp seni alacağım ikizliğe. Ne dersin?" diye mırıldandım.
Meriç kafasını salladı iki yana.
"Yaş tutmuyor be kızım. İkizlik olmaz ama abiliğe hayır demem," deyip geri geri giderken gülerek bağdaş kurdum. Bunlar varsa olurdu.
"İnşallah mezara kadar sürer Meriç Candar," diye fısıldadım kendi kendime çünkü o duyamayacak kadar uzaktaydı ve ben de böyle duygusal bir cümleyi birine kuramazdım.
Bana gülüp son defa el salladığında ben de ona el salladım gülerek. Az önceki sinir bedenimi terk edip giderken bunlarla ne yapacağımı hiç düşünmeden kutuyu geri kapattım. Meriç'in ceketini tamamen üzerime giyip sahaya baktım. Sahayla tribün arasındaki mesafe o kadar da uzun değildi. Onlar maça başladıklarında ben de kulağıma kulaklıklarımı taktım ve Türkçe şarkılar listemden Manga'ya ait bir parça açtım. Cevapsız Sorular...
Şarkıya ince bir sesle ben de eşlik ederken fazlaca kısık sesle söylediğimden emindim. Oturduğum yerden başlayıp kafamda kıvrımlı bir yol oluşturdum ve zihnime ne yansıyorsa, şarkı bana ne hissettiriyorsa tüm renkleri kullanarak yeri boyamaya başladım. Bazen basit bir çiçek çizdim bazen de geçen ki gibi süslü püslü, ince detaylı bir güneş parçası çizdim. Bazen köşelere çubuklar, yıldızlar, kelebekler çizip daha da renklendirdim zemini. Düşüncelerim, hislerim, karmaşık neyim varsa tebeşirlerimden zemine aktı tüm renkleriyle. Bazen de büyük papatyalar, yüzen balıklar çizdim. Sona doğru da birkaç suratta kuru kafa çizip komikleştirdim işi. Sonra kocaman bir alana rengârenk bir ahtapot ve denizanası çizdim ama üç boyutlu yapmaya özen gösterdim. Parmak uçlarım ara sıra yere sürterek acırken biraz daha dikkatli oldum.
Zaman durdu benim için ya da çok daha hızlı aktı. Resmi bitirdiğimde telefonumun şarjı da bitti ve müzik kesildi. Elimdeki tebeşiri bırakıp kulaklıklarımı çıkardım ve cebime indirdim. Tebeşiri yeniden alıp halı sahanın girişine çöktüm. Resmin sonuna biraz daha inatla devam ederken bir düdük sesiyle irkilerek arkama döndüm. Hava çoktan karanlığa gömülmüştü, halı sahanın çevresini saran devasa beyaz ışıklar ise tepemizde bizi aydınlatıyordu. Fazlasıyla yorgundum. Ne zaman eve gidecektik? Bu maç ne zaman bitecekti? Zaman benim için akmaya devam etmişti çünkü.
Hakem, "Kazanan mavi renkliler!" deyip Atlasları işaret edince geri önüme döndüm.
Kırmızı renge karşı mavi vardı ve bizimkiler kazanmıştı. Herkes gülüşerek, tepinerek birbirini tebrik edince ben de resmimi bitirdim. Biten tebeşiri yine de kutuya ekledim ve kutuyu örtüp ellerimi silkeledim. Havada uçuşan tebeşir tozlarından uzaklaştığımda dibimdeki tel kapı açıldı. Birkaç adım gerilediğimde kapının ağzında Meriç duraksamıştı. Kan ter içindeydi hali.
"Biz buna basalım mı yani?" dedi Meriç, uzaktan resmime bakarak. Kıvrımlı çizdiğim yola bakarken oturduğum yere çıkması çok hoşuma gidiyordu. Bir ileri bir geri salındım. Çizmiş olmak yine kötü enerjimi alıp benden götürmüştü.
"Zaten bozacaklar. Gördükleri gibi tüm belediye ve çevre ekibi toplanıp hortumlarla burayı yıkayıp yeniden hapishaneye çevirecekler," dedim sızlanarak. Hiç silmesinler resimlerimi istiyordum. Kendimden bir iz bırakıyordum ama birileri bana düşman gibi beni yeryüzünden siliyordu. Bu kötüydü. Bu yalnızlıktı.
Meriç kollarını kimse çıkıp resme basmasın diye iki yana dayamıştı. Arkasında ufak bir kalabalık birikmişti.
Meriç bu kez hayranlıkla, "Kızım sen ne yaşıyorsun böyle?" dediğinde utanarak güldüm. Arkasına döndü hemen. "Millet resme basmadan kıyıdan kıyıdan geçin!" diye bağırdı. Önce kendisi büyük bir adımla yanıma gelince bunu neden söylediğini anlamadım.
"Yahu basın ne olacak?" dedim utanarak. Meriç kafasını hızlı hızlı iki yana salladı.
"Yok kızım. Geç otur sen de şu yere. Hadi. Bir fotoğrafı daha hak ettin," deyince hızlı bir tebessüm sardı yüzümü.
"Hak ettim bence de..." diye cıvıldadım.
Sanat eserime bakarken Çınar, Erdem, Kerim, Recep, Cihangir ve Atlas da benden yana geldiler. Geriye kalan takım giderken biz kaldık sadece. Koşar adımlarla tribüne gidip resmin başladığı yere oturdum. Nasıl poz vereceğimi bilmiyordum ama yine de bağdaş kurup yüzümü çeneme yasladım yeniden. Sırtım kamburlaşırken Meriç telefonu yere koyup birkaç kare çekmeye başladı. Nasıl çıktım hiçbir fikrim yoktu.
"Sen bence bunları sat," deyip fotoğraflara bakarken diğerleri de arkama geçip oturmaya başladılar. Onlara kısaca göz atıp Meriç'e döndüm yeniden. Sonra Atlas'ın elindeki suyu çekip aldım ve kapağını kapatıp Meriç'e uzattım.
"Kamerayı sabitleyip hep birlikte çeksene. Sen de gel ama," dediğimde Meriç şişeyi itirazsız alıp dediğim gibi açıyı ayarladı.
"On saniye!" diye bağırıp yanımıza geldiğinde hemen önüme oturdu. Kafasının üzerinden parmaklarımı diktim ve dil çıkardım. Arkadakiler poz verdi mi bilmiyorum ama Meriç hesapsızca sayarken yanımda oturan Atlas'ın boynuna kolumu atıp kendime çektim. Yanak yanağa kaldık onunla. Sol elimle hala Meriç'e kulak yaparken nihayet kamera çekti.
Kolumu Atlas'tan çektiğimde yanağımdan makas aldı hızla. Ona bakmadan göz devirirken Meriç gidip telefonunu aldı ve fotoğrafa baktı.
"Ulan harika çıkmışız! Kızım... Sen..." Meriç kendisine dair özenle hazırladığım detayı görünce pis pis güldüm.
Gözlerimi kırparak, "Hani harikaydık?" diye sorarken sırtımdaki ceketini de çıkardım. Ona uzattığımda almakta başta tereddüt etse de Yusufçuk Kuşu'nun tam tepemden müdahalesi yüzünden Meriç el mecbur ceketini aldı. Arkama dönüp ona baktığımda bana yeşil gözlerinden bomboş bir bakış gönderip suyundan içti. Dudağımı sevimsizce kıvırıp önüme döndüm.
"Sen de gelişmeler var kızım. Bu detayları çok yapmazdın sen. Hayırdır?" diyerek göz kırptı bana. Meriç üç boyutlu olanları vurgulayıp sorgularcasına bana döndüğünde ona garip garip baktım.
"Çok yapasım geliyor demek ki artık Meriç. Bir şey olduğu yok ki. Her zamanki resimler işte. Ne oldu bunu da mı paylaşacaksın?"
Meriç kafasını eğip aynı zamanda onayladı. "İznin varsa paylaşırım. Çok güzel bir yol."
"Bence de. Adı ne olsun? Bir adı olsun," dedim düşünceli bir şekilde parmağımı çeneme vururken.
"Gökkuşağı gibi olmuş," dedi Recep çaprazımdan.
"Evet, çok renkli. Gökkuşağı yolu olsun mu?" diye sordu Çınar da hemen yanımdan. Cıkladım.
"Yok ya, daha afili bir şeyler olsun. Gökkuşağı yolu çok klasik kaldı."
"Gökkuşağıma dolanmış yıldırım?" Cihangir'in arkamdan gelen sesiyle gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım. Meriç'le gözlerimiz kesiştiğinde bu fikri beğenmiştim. Çok değişik bir tamlama olmuştu.
"Nasıl geldi aklına bu kelime?" diye sordu Erdem. Sanki içimi okumuştu.
"Ne bileyim... Gökkuşağı gibi dediniz ya. Öyle. Aklıma geliverdi işte. Düşünmedim," diyerek geçiştirdi Cihangir. Meriç bir basamak üstte oturan Cihangir'e baktıktan sonra yeniden bana yöneldi. Ne diyorsun der gibi başını sallayınca ben de gözlerimle onayladım.
"Olur, öyle yaz. Gökkuşağıma dolanmış yıldırım, hoş. En azından..." Duraksadım ve Çınar'a baktım gülerek. "Gökkuşağı yolundan daha edebice. Güzel ama fotoğrafları bana da at mutlaka."
"Bana da atsana," dedi Atlas hemen.
"Bize de at ha!" Kerim de arkadan bir yerden seslenince Meriç herkese ters bir bakış atıp yeniden telefonuna gömüldü.
"Grup kurup çenenizi kapatıyorum," dedi pratik bir şekilde.
Herkes kan ter içinde su içme merasimine dönerken daha burada ne kadar takılacağımızı düşünüyordum. Karnımda feci bir ağırlık oluşmaya başlamıştı. Üstelik petimi değiştirmem lazımdı. Dudaklarımı küçük çocuklar gibi sarkıtıp karnımı ovarken birkaç gün bu ağırlıkla dolaşacağımı biliyordum.
Bir süre sonra Atlas, "Tamam, hadi toplaşın gidelim artık. Hasta oluruz esiyor mübarek," diyerek milletin rehavete kapılmasını önlerken içimden binlerce kez şükrettim. Diğerleri de konuşarak eşyalarını almaya başladı bu sayede. Herkes üzerini giyinince etrafta hiçbir şey kalmamıştı. Ben de minderi kolumun altına sıkıştırıp ayaklandım. Onlar ilerlerken arkama dönüp bir kere daha çizdiğim kıvrımlı yola baktım.
Gökkuşağıma dolanmış yıldırım...
Bu isim zihnimde bir kere daha canlandığında buruk bir şekilde gülümsedim. İlk defa çizdiğim bir şeyi silmesinler istiyordum. Çok güzeldi çünkü. İçimdi, zihnimdi, sevdiğim bir şeydi bu. Öylece silinmesine bozulurdum ama elden bir şey gelmiyordu. Belediye ve hapishane renkleri arasındaki bağ çok kuvvetliydi. Seviyorlardı griyi.
"Ne düşünüyorsun, gelsene."
Cihangir'in arkamdan sesini duyunca gerçekliğe dönmem hızlı oldu. Edebiyatı kessem iyi olacaktı. Bu yolun da diğer resimlerim gibi fırçalanarak silineceğini biliyordum. Zırlamanın âlemi yoktu.
"Geliyorum," deyip yüzüne bakmadan ilerlerken en sevdiği hareketi yaptı ve kolumdan tuttu. Üf cidden, üf! Nazikçe tuttuğu için elbette kolumu çektim ve ona döndüm ne istiyorsun Allah'ın cezası der gibi.
"Şu ödev mesele-"
Sıçayım senin ödevine Yusuf Cihangir Fayas.
Gözlerimi saniyelik olarak devirdim ve tekrar yüzüne baktım. "Ya Cihangir misin Yusuf musun nesin valla bak, asabımı bozma git. Yapmıyorum oğlum ödev. Zorla mı?" Yemin ediyorum zorla yatıştırdığım sinirleri tek kelimeyle ayağa kaldırabiliyordu bu çocuk.
Elimi gelişigüzel savurup sabırsız bir şekilde gitmek istediğimde önüme geçip yolumu kesti sapık kuş. Hızlıca bir adım geri gittim ve aramıza hatırı sayılır bir mesafe koydum. Cihangir o sırada ceketinin cebinden bir şey çıkardı. Bir kek. Yani şu vişneli olandan. İçinde ekşi ekşi ve tatlı tatlı. Pakete suçlayıcı bakışlar atıp Cihangir'e döndüm. Bu nereden biliyordu vişneli kek sevdiğimi? Ağzım sulanmıştı bile. Paketi bana uzattı tatlı tatlı. Arada ona baktığımda bana tek kaşını kaldırıp gülüyordu.
"Sinirlerim bozuk birkaç gündür. Herkesin içinde sana bağırıp rencide etmek istemezdim. Ben, özür dilerim Afacan. Bu da özür şeyim işte. Hediye gibi bir şey. Ne zaman istersen sana vişneli kek almamı buyurabilirsin. Bu da benim cezam olsun. Seni incitmek değildi amacım. Almayacak mısın?" deyip hala almadığım keki elime tutuşturunca sertçe yutkundum. Mayhoş tadı şimdiden ağzımı sulandırdı ama yutkundum işte.
Bu beni güldürmüştü ve buna engel olamamıştım. Salak saçma bir özrün bu kadar işe yaraması daha saçmaydı. Vişneli kek yemek istediğimde artık Cihangir'e buyurmam gerçekten yeterli miydi? Bu en iyi cezaydı sanırım çünkü ben her an vişneli kek yemeyi severdim, isterdim. Atlas olsa bu kadar kolay kabullenmeyeceğimi elbette biliyordum ama konuyla bir ilgim yok.
Boğazımı temizleyip onun taklidini yapmaya başladım hatırlatma amaçlı. "Bu nasıl bir tip ya? Ödev için-" Cümlemi tamamlamadan gözlerini kısa bir süre yumarak alt dudağını ısırdı ve onun için de özür diledi hemen.
"Her iki bodrum olayı için özür dilerim işte. Dediğim gibi sinirlerim bozuktu sana denk geldi. Özel bir şey. Ailevi. Her neyse. Kalbini kırdıysam özür dilerim. Cezam da sen affettim diyene kadar geçerli hatta ondan sonrası için de geçerli olsun. Ödevi yapar mıyız artık?" dedi ellerini bana doğru açarak.
Ne ödev meraklısısın oğlum sen... Son soruyu es geçip sesli bir şekilde nefes aldım. Cihangir'in yüzüne bakma zahmeti gösterdim ve keki elimde havaya atıp tuttum. Pek nadir gördüğüm nazik davranışına karşılık ben de çemkirmeyecektim.
"Kek en sevdiğimden, teşekkür ederim ama kalbim kırılmadı."
Yavaşça yürümeye başladığımda Cihangir bu kez engel olmadı ve yanımda aynı hizada yürümeye başladı.
"Valla mı?" dedi şaşkınca, "Kalbini kırdığıma emindim." Sen nasıl bir malsın der gibi yüzüne baktım. Kırdığına eminmiş bir de. Harbi maldı. Çok üstünde durmadım ama.
"Kalbim kırılmaz benim. Öfkelenirim sadece. Hem sinirlerin bozukmuş, tamam. Sinir bozukluğunun ne olduğunu, o anlarda söylediğin şeylerden ne kadar hızlı pişman olunduğunu elbette biliyorum. Atlas'ın ağzına ettim az önce gördüğün gibi... Özrünü kabul ederim vişneli kek hatırına ama ödeve beni bulaştırma, cidden bak. Hiç benlik değil." Elimi tiksinerek kaldırıp adımlarımı hızlandırdım. "Benim ödeve alerjim var, doktor tavsiyesiyle uzak duruyorum ve bu bana çok iyi geliyor." O amelelik işini asla yapmazdım.
Meriç'in arabasına doğru gittiğimde Cihangir arkamdan bana yetişiyordu. "O ne biçim bahane Afacan? Kızım!" Yok oğlum!
Kapıyı açmadan önce durup ona baktım. "Afacan demeyi kesersen ödevin yüzde beşlik kısmını yaparım seninle," diye bir teklifte bulundum. Ne saçma bir teklifti bu? Ne diyorum ben? Yüzde beşlik kısmı azdır inşallah.
Cihangir altın bulmuş gibi sevindi karşımda. "Olur! Yüzde beşlik kısma da eyvallah Hüma Kuşu," dediğinde yüzüm feci bir şekle girdi. Hüma Kuşu mu?
Parmağımla daireler çizerek Cihangir'e baktım. "Adımla ilgili bir travman mı var Yusufçuk Kuşu? Adım, Def-ne!" diye sorduğumda artık gülüyordu. İşine geldiği gibiydi resmen.
"Yooo," dedi omuz silkerek. Gıcık olmaya başlıyordum yeniden. Şöyle gülmese belki gıcık da olmazdım. "Sana herkes gibi seslenmek istemiyorum sadece," diyerek açtığı kapıdan ön koltuğa bindiğinde bir tek ben dışarıda kalmıştım.
Ürperti... O his yeniden sırtımdan enseme doğru yükseldiğinde tüylerim diken diken olmuştu. Kafamı eğip elimdeki vişneli keke baktığımda kendimi panik atak geçiriyormuş gibi ama aynı zamanda geçirmiyormuş gibi hissediyordum. Hiçbir şeyden emin değildim. Ne demek herkes gibi seslenmek istemiyorum sadece? Ayrıca Hüma Kuşu'nu beğenmiştim. Çok orijinal ve özel gelmişti nedense. Daha önce Afacan diyen de olmamıştı ama Hüma Kuşu diye seslenen de olmamıştı.
Bir litre bir çeşit sıvı taşıdığım karnımın içinde eş zamanlı olarak binlerce kelebek kanat çırpmaya başladığında, bu kuş da olabilirdi emin değilim, artık eskisi gibi hissetmiyordum. Yusufçuk Kuşu kaçmıştı içime sayın okuyucular.
🍪🍪🍪
Bölüm etkileşimi
