35. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.1
Bölümler 30Şu an: 1.1
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni gençlik kurgumuza hepiniz hoşşşş geldiniz? Bir önceki giriş bölümünü nasıl buldunuz?? Bir şeyler hareketlendi mi içinizde acaba??
Böyle girişler yapmayı hep sevdiğimden prolog bölümü epey bir gelecekten ufacık bir kesitti.
İçimde çok iyi hislerle bismillah diyerek ilk bölümle başlıyoruz. Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın çiçeklerim! ✨️🌿🥰
Spotify'da Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım için özel dinleme listemiz mevcut.
Keyifli okumalar diliyorum.
Umarım Defne'yi en az benim kadar sahiplenirsiniz zira Defne karakteri yazdığım en en en liseli kız karakter olabilir.
Onun henüz 17 yaşında olduğunu sakın unutmayın.
Birinci bölümümüz sizlerle! 💐🤗🌺
1. BÖLÜM
"KARAKOL VAKASI"
18 EYLÜL 2016 / İSTANBUL
Elimdeki tebeşir bitmiş olmasına rağmen kaldırımı dibine kadar boyamaya devam ediyordum. Meriç rahattı tabii. Grafiti için parmaklarını harcamıyordu ama ben, tebeşirlerimden çıkan her bir toz zerreciği boşa gidince acıyordum ve köküne incir ağacı dikene kadar kullanıyordum. Üstelik bunları bulmak zordu, idareli kullanmalıydım. Ailem her dediğimi yapmıyordu maalesef.
Kulaklığımdan beynime işleyen BTS'in Fire parçasına mest olmuş bir halde arada kendimi şarkıya kaptırarak dans ediyor arada yere abanıp kaldırıma çizdiğim resim adına parmaklarımı acımasızca feda ediyordum. Kısa tırnaklarım iyice haşat olmuştu kaldırıma sürtmekten ama iyi yanından bakacak olursam tırnaklarımı da törpülüyordum. Emekçiydim bu yüzden. Ellerimin her yeri tebeşir tozuyla rengârenkti.
Kaldırımda oturmuş yaptığım resme bakan vatandaşlara aldırmadan işime devam ettim ancak bir yerde durmam gerekmişti. Tebeşirim bitince Meriç'e döndüm hemen. Kablolu kulaklığımın birini çıkardım ve o an kaybolduğum BTS dünyasından sokak seslerine düştüm.
"Bitti bu!" dememle Meriç'in bana dönmesi, ardından kafasını gürültüyle bağıran bir gruba yöneltmesi beni de korkuyla ayağa dikmek için yeterli olmuştu ve tüm bunlar saniyeler içinde gerçekleşmişti.
Sanırım bu kez tam zamanında bitmişti pembe renkli tebeşirim.
"Defne..." Meriç yumurta kapıya dayanmış bir halde mırıldanınca gerildiğimi hissettim. Gözlerini arkamdan ayırmadı. Meriç kıvırcık kısa saçlarını sprey boyanın ucuyla kaşırken çaresizdi. "Bu defa çok yakından geliyorlar kızım!" dediğinde telefonumu ve kulaklığımı rastgele çantaya attım ve fermuarı çektim. Bu öyle bir telaş anıydı ki sanırım bir zombi gelse arkamdan herhalde bu kadar telaş yapıp toparlanmazdım.
Gözlerim bize doğru yaklaşan polis görünümlü öfkeli boğalardaydı. Her şey sadece beş saniye gibi kısa bir sürede gerçekleşmişti. Tabana kuvvet kaçabildiğimiz yere kadar kaçıp son üç yıldır yakalanmadığımız gibi bugün de onlara yakalanmayacaktık. Bu işte usta konumuna yükselmiştik Meriç'le. Sokakları çizmemizden çok saygıdeğer belediyemiz fazlasıyla rahatsızdı fakat anlamadıkları bir gerçek vardı. Bu sokaklar basit renklerle sıradanlaşmıştı. Meriç ve bense bu sokakları renklendirmek istiyorduk. Suç muydu bu? Kanunlarımızda böyle bir suç olduğunu sanmıyordum.
Meriç bana elini uzattı telaşla. "Koşmalıyız bence! Hadi hadi!" diye sızlandı.
Yerden kalkıp alıştığımız üzere Meriç'le el ele tutuşmuş halde ve ciğerlerimizin söküleceğini bile bile tanıdık çevrede koşmaya başladık ama bu parkur nedense hiç bitmiyordu. Üç yıldır böyle koşuyor, memur beyler de sağ olsun peşimizi hiç bırakmayacak gibi bizi kovalıyordu fakat yine de her seferinde nefessizlikten ölüyor, bir süre sonra yalpalıyorduk. Uzun mesafe koşan sporcuları bu yüzden asla anlayamayacaktım. Bir insan bu kadar koşmaktan nasıl bir zevk alırdı ki? Koşmaktan nefret ediyordum!
"Bu sefer kurtulamayacağız Meriç, geberiyorum ben!" dedim nefesim kesilmiş bir halde ancak Meriç elimden daha sıkı tutmuş ve benimle birlikte semtin ufak kapalı çarşısına girmişti; çünkü bir bu daracık ve kalabalık çarşıya girmediğimiz kalmıştı ve ne kadar yaşamadığımız şey varsa onları yaşamalıydık. Meriç'in hayat felsefesi bu yöndeydi ve ben bunu da anlamak istemiyordum. İşime gelmiyordu çünkü. Aldığım her nefes ciğerlerime iğne gibi batıyordu.
Kalabalığı yararak koşuyorduk ama pek bir faydası yoktu. Biz ne kadar hızlıysak onlar bizden iki kat daha hızlıydı. Sanırım memur beyler bugün zindeydiler. Ne yemişlerdi acaba kahvaltıda? Terlemiştim ve eylül ayının esintili bir sonbahardan ziyade cehennem sıcakları taşıyan yaz gibi davranmasına da bir mana veremiyordum. Hayır, kendine gel ey eylül ayı. Sonbaharsın sen. Ne bu sıcaklar?
Meriç sık sık arkasına dönüyor bense son kuvvetle onun büyük adımlarına yetişmeye çalışıyordum. Boyum sadece 1.69 idi ama Meriç ergenliğinin hakkını vererek 1.85 boyuyla hepimize meydan okuyordu. Sırık gibiydi boyu ve onun da ne yediğini merak ediyordum. Çok saygıdeğer bir başka insan olan babaannesi biricik torununu kuş sütleriyle besliyordu sanırım.
İki nefes arasında, "Babaannem beni öldürecek kesin!" dediğinde kafamı kaldırıp ona baktım. Bu muydu derdi gerçekten? Polise yakalanmaktansa annemlerin öldürmesini isterdim.
Meriç çok küçük yaştayken annesi ve babası boşanınca kanun kadar zengin olan babaannesi onu anne ve babasının kavgalı ortamından alıp bir güzel büyütmüştü. Hala da bu büyütme işine devam ediyordu. Aile işleri biraz karışıktı ve Meriç de bu karışıklıktan faydalanarak kanun kadar zengin olan Candar ailesinin tek veliaht prensi olma yolunda ilerliyordu. Okul dışında hiç arkadaşı yoktu ve bizden iki yaş büyüktü ama onunla olan arkadaşlık ilişkim kimsede yoktu. Herkesin yeri bende gerçekten ayrıydı. Meriç'in de yeri bende çok ayrıydı zaten. Onu kanımdan canımdan sayardım.
Babaannesi Azize Sultan onun bu karakolluk işlerinden yaka silkmişti artık. Meriç de yakalanmaması gereken bir numaralı şahıstı burada. Benim gibi. Gerçi nerede bir karakolluk iş varsa biz oradaydık. Kanunlara bu kadar karşı çıkarken ileride ne yaşayacaktık bilmiyorum. Sokakları boyamak ne zamandan beri suçtu Sayın Cumhurbaşkanım, söyleyin!
"Koş koş!" diye konuştu Meriç. Bu fiilden iliklerime kadar nefret ediyordum.
Elini bırakmaya çalıştım bu sefer. Yetişemiyordum, bacaklarım isyan ediyordu ve ben artık pes etmiştim. Biraz daha koşmaya çabalarsam ayaklarım birbirine dolanacak ve yere yapışacaktım. Üstelik kalp ritimlerim hız ibresini zorluyor, nefes mi alsam kalp atışlarımı mı kontrol altına alsam beynim şaşıp kalmıştı. En iyisi bırakmak değil miydi? Bence memur beyler bizi bu kez yakalayacaktı ve biz bir kere daha karakolun tanıdık koridorlarında süzülüp duracaktık. Sonra annemler gelecek ve ayvayı da beraberinde yiyecektik.
"Meriç..." Yüksek sesle nefesimi verdim. "Ben gebereceğim ve bu sefer... Bu sefer kurtulamayacağız! Sen devam et... Be-ben dayanamıyorum!" Zar zor konuştuğumda Meriç üfleyerek tek seferde beni sırtına attı ve ben ne olduğunu ancak dünyam tersine dönünce anladım.
Dün gece maşayla uğraşmaya üşenip gazete kupürü sarıp dalgalandırdığım dalgalı uzun saçlarım aşağı doğru savrulurken mide bulantım kendini hatırlatmıştı. Meriç'in bu iyiliğine karşı sırtına kusmak istemiyordum ama midem ağzıma kadar gelmişti. Üstelik omzu mideme bu denli baskı yaparken nasıl kusmayacaktım? Sabah yediğim sucukların tadını hissediyordum ağzımın içinde. İğrenç...
"Meriç indir beni! Oğlum belin kopar, midem bulanıyor!" derken gerçekten de durdu. Ani bir fren yaptığında yüzüm onun geniş sırtına çarptı ve burnum acıdı. Çok geçmeden omzuna un çuvalı gibi attığı bedenimi sırtından indirdi. Midem bir kere daha allak bullak olmuştu ve bacaklarım titriyordu yorgunluktan. Gözlerimse kararıyordu. Meriç elimden ikinci kez tutup koşacakken her tarafımızı saran polislerle birlikte bir çemberin merkezi haline gelmiştik. Bu işe sevinen sadece titreyen bacaklarımdı. Artık durmuştuk ama artık yakalanmıştık da...
"Kanka," dedim korkuyla koluna sokulurken, "Babaannen seni reddetmez değil mi?" dedim, bu kez bileklerimize kelepçeleri yerken. Bana baktı korkunç bir gözle. Bu bakış iyi değildi. Mavi gözlerinde fırtınalar kopuyordu.
"Deme lan öyle. Yapmaz... Kıyamaz o tek torununa." Çocuk gibi surat asınca soğuk metalin tanıdık hissini tattım. Meriç sonra dalga geçercesine bana seslendi. "Hem sen kendine bak kızım. Reşit bile değilsin. Kim kurtaracak seni bu kez?" dediğinde gülerek gözlerimi devirdim.
"Ann-"
Köşeli jetonum ancak düştü ki Meriç'e öylece bakakaldım. Polisler bizi çoktan nefes nefese tanıdık sokaklarımızdan araca doğru sürüklemeye başlamıştı.
Aklıma gelen farkındalıkla, "Velim yok ki benim!" dedim bağırarak. Gözlerimi kırpıştırdım saf saf. Bunu nasıl unuturdum?
Polislerin arabasına binerken mahalledeki herkes bize bakıyordu. Bizi alkışlayan birkaç çoluk çocuğa dil çıkarttım istemsizce. Rica ederiz veletler ama bu bir gösteri değildi. Bu gerçekti. Şu an gerçekten tutuklanmıştık ve on yedi yaşımın beşinci aylarında dolanan benim, annemle babam Türkiye sınırları içinde bile değildi. Yani velim yoktu, akrabalarım da ulaşılamayacak kadar uzaktaydı ve annemler evden giderken karakolluk olmamam için bir saat dil dökmüşlerdi. Ve ben geçen cuma giden annemlerin arkasından ilk pazar kelepçeliydim.
Gözlerimi tedirginlik içinde polis aracının içinde gezdirdim. Bedenimden inanılmaz bir ısı yayılıyordu ve bu her şeyden kaynaklanıyordu. "Ne halt yiyeceğim ben? Annemler yok," diye fısıldadım gerginlikle. Tırnaklarımı kemirdim bir süre boyunca. Atlas gebertecekti beni. O da beni kurtaramazdı üstelik. O da reşit değildi. Üçüzüm benden nasıl reşit olsun ki zaten?
Kara kara düşünürken hep bizim boyadığımız sokaklardan geçiyorduk polis arabasıyla. Belediye sabah rutinlerine sayemizde başlamıştı bile. Duvarları ve yerleri yıkıyorlardı çok gerekmiş gibi.
Polislerle olan araba yolculuğumuz mahallemizdeki tanıdık karakolda bitmişti. Kelepçeli bir halde karakola giderken sinirlenmiştim kendi kendime. Bu anı birçok kez yaşamıştım ve hepsinde de annem yakamı kurtarmıştı çünkü kendisi tatlı bir cumhuriyet savcısı idi. Elbette annem bıkmıştı beni karakol köşelerinden toplamaktan. En az kardeşim Atlas kadar ama ben de adam öldürmüyordum sonuçta. Sokakları renklendirmek suç olmamalıydı.
Koluma girmiş olan polis amcaya baktım tek kaşım kalkmış bir vaziyette. Adamın yüzünden bıkkınlık akıyordu. Bu da peşimizden koşturanlardan biriydi ve darmaduman haldeydi.
"Abi biz katil miyiz?" dedim somurtkan bir ifade takınarak.
Adam cevaplamadı bile. Karakola girdik hemen. Bizi direkt başkomiserin odasına aldıklarında oflamayı kesmemiştim. Kelepçeler nihayet çözülmüştü. Başkomiser yaşlıca bir şeydi zaten. Bizi görünce kızgın bakışlarla süzdü önce. Adamı tanımıyorduk zira eski başkomiser gitmiş bu adam da sanırım yeni atanmıştı.
Kendimi moda programlarında hissediyordum alakasız bir şekilde. Atlas'ın siyah ince sweatlerinden araklamıştım ve altımda da siyah bir tayt vardı. Kısacası baştan aşağıya siyahtım açık kahverengi saçlarım haricinde. Onları da kapüşonla örtmüştüm ama polis memurunun gelip şapkayı açması ile o da gitmişti. Üstelik saçlarım elektriklenmişti ve bu en nefret ettiği şeydi. Ellerimi atıp düzelttim o an en önemli şey saçlarımdaki tel tel elektriklenmeymiş gibi.
"Nihayet tanışabildik gençler," dedi başkomiser, saçma bir samimiyetle. Yüzüne baktım garip garip. Çok geçmeden Meriç'e eğildim hafifçe.
Tek kaşımı kaldırıp kafamı salladım. "Tanıyor mu bizi? Ne ayak bu? Yeni gelmiş." O kadar şaşkındı ki bana bakmadan kafasını iki yana salladı sadece. İkimiz de ayakta dikilmiş Hulusi Kentmen kılıklı yeni başkomisere bakıyorduk.
"Ne bileyim ben kanka, anlamadım ki..." diyerek doğruldu Meriç. Adam bir anda dosyaları çarptı masaya ve bilgisayardan birkaç şeye baktı. İrkilmiştim.
"Defne Hüma Sungur, yaş on yedi ve Meriç Candar, yaş on dokuz. Siciliniz bizim hanımın beş taşından daha parlak ama yaptığınız şey iş değil gençler." Sayın Hulusi Kentmen bakışlı başkomiserin gereksiz benzetmesine yüzümü ekşittiğimde adam elini savurdu azarlar bir şekilde. "Oğlum, biz bir senedir sizi yakalamaya çalışmaktan, arkanızda bıraktığınız boyalı duvarları temizlemekten işe güce devam edemiyoruz be!" dedi hiddetle. Bir yıl mı?
Meriç'le birbirimize baktık. Ciddi olamazdı herhalde. Bir yıldır aranacak neyimiz vardı Allah aşkına? Sokakları kaldırımları renklendirmek de suç olamazdı herhalde ya! Birisi gerçekten bununla ilgili bir kanun maddesi çıkaramaz mıydı?
"Bu kadar önemli olduğumuzu bilseydik önden gelirdik Komiserim," dedi Meriç, ciddi olmayan bir sesle.
Gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum ama haklıydı. Bilsem gerçekten gelir bir teşekkürü kabul ederdim çünkü bu yaptığımız sanat eserlerinin sokağı süslemekten gayrı bir görevi yoktu. Bu suç olamazdı!
"Kes zevzekliği, kes!" diye azarladı, Hulusi Kentmen kılıklı başkomiser, "Şimdi sizi nezarethaneye atayım, iki gece üç gün kalın da aklınız başınıza gelsin. Haytalar sizi! Sokaklar da birazcık temizlenmiş olur en azından."
Başkomiserin bizi yola getirecek olan sözlerine karşı korkuyla atıldık. Yarın okul başlıyordu ne nezarethanesi? Annemler bu olayı duyarsa beni kıtır kıtır doğrardı kesinlikle. Üstelik şu anda yurt dışındalardı ve bu olayı oradayken duyarlarsa gerçekten beni büyük cezalandırırlardı. Ne Meriç ne de ben o nezarethaneye girmemeliydik. Onun da babaannesi gibi bir problemi vardı, malum.
"Komiserim yapmayın ne olur! Biz söz veriyoruz yapmayacağız bir daha. Bu defalık affedin," dedim masaya yaklaşıp elimle bir yapmaya çalışırken. Duygu sömürüsü yapacaktım artık. Deri siyah koltuğa oturduk ikimiz de acınası bir halde. Masaya dayadık bedenlerimizi ve adama yalvarmayı uygun gördük.
Başkomiser hiç ciddi olmayan saçma bir ifadeyle, "Hadi ya? Yedim ben de bunu. Çıkınca devam edeceksiniz kesin!" dediğinde olumsuz bir halde kafamı salladım hemen. E herhalde devam edecektik.
"Yemin ediyorum Komiserim, yok!" Ellerimi de kattım işin içine ve abartılı bir şekilde sağa sola savurdum. "Bir daha hayatta yapmayız biz! Vallahi bak. Nezarethane olmaz. Yarın okul başlıyor biliyorsunuzdur. Eğitimimden olmak istemiyorum ben." Cümlenin sonunda elimde olmadan nazlı bebekler gibi mızırdanmıştım. Ta buradan Rusya'daki anneme ya da İngiltere'de konferans veren cerrah babama haber giderse başıma hiç iyi şeyler gelmezdi.
Hiç ikna edici değildim ama neyse ki başkomiser yiyor gibiydi. Adam biraz yumuşamış bir halde bana baktı.
"Hadi bu oğlan reşit, veli aramak zorunda değiliz ama seni ne yapalım kızım? Velin yok daha. Ulaşılamıyor ikisine de. Akraban da yok ki başka."
Hemen de aramaya başlamalarına söylenmeyi sona bıraktıktan sonra hızla kendimi gösterdim saçma ve yersiz bir şekilde.
"Hayır, hayır var! Ben üçüz kardeşim Komiserim. Benden iki tane daha var ama onlar da on yedi yaşında. Kardeşlerimi çağırmadan çıkmam mümkün değil mi? Katil değiliz sonuçta altı üstü duvar yani. Beton yığını yani," dediğimde olumsuz bir şekilde kaşlarını kaldırdı Hulusi Kentmen kılıklı başkomiser. İçimi gerçek bir telaş kaplamıştı işte. Buradan paçayı bir şekilde sıyırmak zorundaydım.
Meriç'e döndüm hemen. Ne halt yiyecektim ki şimdi ben? Adam bırakacaktı ama velim yok diye salmıyordu resmen. Şaka mı ne? Dudaklarımı yolmaya başladım dişlerimle. Bir çaresi olmalıydı bunun.
"Ta-tamam..." Meriç, kurtarıcım olarak araya girdiğinde gözlerim parıldadı. Yenice aklına gelmiş gibi elini kaldırdı. "Aaa şey var, Komiserim. Kuzen! Kuzenin geldi ya senin kanka. O gelsin olur mu? Ailesi yurt dışında ya siz ondan ulaşamıyorsunuz ama benimle yaşıt kuzeni var Defne'nin. Reşit yani. Kuzeni gelsin," dedi Meriç ama anlamıyordum. Benim kuzenlerimin hiçbiri burada değildi. Neyden bahsediyordu bu?
"Ne kuzeni kanka, sen ne diyorsun?" dedim koltuktan kalkıp kulağına yaklaşarak. Meriç bana sinirle güldüğü gibi omuzumdan bastırdı ve yerime oturttu beni. Uslu durmam gerekiyordu anlaşılan. Öyle yapmalıydım.
Meriç zoraki bir gülmeyle adamla konuştu. "Komiserim müsaadenizle ben bir Cihangir'i arayayım. Kuzenini yani. Beş dakikaya olay yerine intikal ederler. Bir saniye sadece," dedikten sonra cebinden aldığı el konmamış telefonuyla uğraşmaya başladı. Parmakları titriyordu gerginlikten.
Mesaj yoluyla kurduğu iletişimden sonra sadece suratına bakıyordum. Cihangir kimdi? Kuzenim kimdi? Meriç şu anda ne yapıyordu inanın bilmiyorum. Telefonu cebine atıp hemen maviş maviş bana döndü. Meriç'e sonsuz güveniyordum o sebeple çok sorgulamadım. Tek derdim buradan çıkmaktı ve yarın sorunsuz okula gidip yeni saçmalıklar yaşamaktı.
"Geliyor geliyor. Sadece beş dakika beklememiz gerek," dediğinde, ne yapıyorsun sen, diyen bakışlarla yüzüne bakıyordum ama Meriç susmam için yalvaran bakışlar atıyordu bana.
Onu daha fazla yalvartmadan sessizliğe gömüldüm yalnızca. Yaptığı bu alavere dalavereyi bozmayacaktım tabii ki. Zaten yakında ortaya çıkacaktı yalancıktan olan kuzenim Cihangir.
Dakikalar birbirini kovalayıp tükenme noktasına geldiğinde kapıyı çalan biri oldu. Çok şükür. Bu sırada başkomiser kişisi bir nutuk atmıştı ki adamın bize karşı bir siniri kalmamıştı bence. Sadece prosedür gereği yalancıktan kuzenimi bekliyorduk. Yaklaşık bir saattir burada oturmuş malak gibi bu nutukları çekiyorduk anlayacağınız ve ara sıra başkomiserimiz Meriç'in saçma, alakasız, oldukça gereksiz olduğu yüz metre öteden belli olan sorularına cevap veriyordu.
Çakma Hulusi Kentmen yine kaşlarını çatarak, "Gir!" dedi ve içeriye sırayla önce Beril, Eda, İkra girdi; sonra üniforma giymiş ve ter içinde kalmış Atlas, Çınar, Çetin, Recep, Erdem ve Kerim girdi; son olarak da üniformasız, gri bir sweatle tanımadığım Meriç kadar uzun boylu, saçları dağılmış hafif serseri görünümlü biri girdi.
Cihangir'i ilk o zaman görmüştüm. Bu karakoldan beni kurtarmaya geldiğinde.
Şaşkınlıkla kalabalığa bakıyordum. Neden herkes toplanmıştı ki? Üstelik bunların hepsi bir arada filan mıydı?
"Bu ne ya?" dedim boş bulunup. Kimse bana cevap vermezken içlerinde tanımadığım tek vatandaş, yani serseri görünümlü öne atıldı.
"Komiserim ben Defne'nin kuzeniyim. Yusuf Cihangir Fayas," dediğinde adam arkasındaki kalabalığı işaret etti.
Yusuf Cihangir Fayas dikkate alınacak nitelikte biriydi. Kelimeleri çok düzgündü ve tonlaması da gayet yerindeydi. Benim gibi çıldırmış konuşmuyordu en azından. Hatta anneme benziyordu konuşması. Sinir bozucu derece düzgün ve ikna edici. Kimdi be bu? Nereden çıkmıştı bu çocuk?
"Tamam, çıkın hepiniz. Meriç sen de. Yusuf ve Defne kalacak sadece."
Herkes yavaş yavaş çıkarken Atlas'ın bittin sen, bittin bakışları altında ezilmiştim. Nihayet odada üçümüz kalınca yorgunluktan ve sıkıntıdan dizlerimi ovalamaya başladım. Pot kırmaktan çok korkuyordum. Daha ne diyecekti bu adam? Biraz daha nutuk çekerse geberip giderdim on sekizimi göremeden.
Çok geçmeden başkomiser konuşmaya başladı ama masal kadar uyutucu geliyordu sesi. Kahretsin ki bir nutuk seremonisi daha çekiyorduk. Canım çekiliyordu artık bu andan, bu sesten, bu kelimelerden...
Gergin dakikalar boyunca adam bana nasihat ederken artık bayılma noktasına gelmiştim. Elimle şakaklarımı ovup Cihangir denen çocuğa baktım. O da sıkıldığını belli eden bakışlarla başkomisere kafa sallıyordu ama benden daha sabırlı ve olgun bir duruşu vardı. Kabul. Onun kadar olgun ve sabırlı olmadığımdan bu nasihatlere daha fazla tahammül edemeyerek elimi hafifçe birdenbire masaya vurdum. Bu vuruş, can alıcı bir şeydi çünkü başkomiser susmuştu artık. Çok şükür.
"Yemin ediyorum bir daha yapmayacağım. Bütün suç aletlerini buyurun alın," dedim teslim olarak. Nefesim kesilmiş, aşiret dizilerindeki ölmek üzere olan dramatik başrol oyuncusu edasıyla çantamdaki suç aletlerim diye adlandırdığım, bitmeye yüz tutmuş tebeşirlerimden sadece birkaçını elimi alıp masaya koydum. "Elimi sürmem ben bir daha bunlara." Doğruldum ve elimi göğsüme bastırdım. "Ben bir daha asla güzel mahallemizin güzide sokaklarını asla ama asla renklendirmeyeceğim Komiserim. Bu mahalle solmaya, yok olmaya mahkûm kalacak. Tıpkı bir hapishane gibi. Söz!" dediğimde belli belirsiz bir gülme sesi hissettim hala koltukta oturan Cihangir'den ancak aldırmadım.
Yeterdi çünkü. Gerçekten yeterdi, bendeki de candı!
Çakma Hulusi Kentmen bana memnun memnun bakarken doğduğumdan beri kuzenimmiş rolü yapan ama asla tanımadığım Cihangir'in omzuna vurdum. Bu çocuğun da nereden çıktığını hiç bilmiyordum.
"Kalk kuzen, kalk. Gidelim biz. Bir sorun yok artık değil mi?" dediğimde başkomiser sonunda soluklandı.
"Bir daha görürsem tıkarım nezarethaneye ailen bile kurtaramaz kızım," demesiyle kafamı salladım. Annemin cumhuriyet savcısı olduğunu bilmiyordu. Suç işlemediğim sürece annem beni daima kurtarırdı. Sokak boyamak suç filan değildi bana göre ve benim tek suçum, sokak boyamaktı.
Cihangir'le birlikte bana afakanları bastıran bu odadan hızlıca çıktık. Geberiyordum sıkıntıdan. Bu adam bir de bunu meslek olarak yapıyordu, acaba kaç lira maaş alıyordu? Bir milyon filan olsa gerek... Anca kurtarırdı çünkü. Mezardan çıkmış diri misali derin bir nefes alıp karakolun solgun koridorunda beklemekten bitap düşen bizimkilere döndüm. Herkes bana bakıyordu. Fena bakıyordu hem de.
"Ne?" dedim somurtup, "İçeride intihar edecektim az daha. Başım ağrıyor yeteri kadar bir de siz başlamayın Allah aşkına!" diye ekledim huysuz bir mızmızlanma ile. Lütfen yesinler.
Birkaç adım önden ilerlemiştim ki Atlas yanıma gelip kolunu omzuma attı hemen ve ben yemediğini anladım. Birlikte birkaç adım önde ilerliyorduk, kalabalıksa arkamızdan geliyordu. Ne diyecek diye merakla bekliyordum sadece.
"Annemle babama söyleyeceğim bu sefer, üçüz. Hak ettin bu kez," dediğinde yüzümü buruşturup başımı kaldırdım. Benim gibi bakan ela gözleri ciddiydi.
"Hayır Atlas, hayır yapamazsın. Bunu bilmemeleri gerekiyor. Oğlum her şeyime el koyarlar. Babamı bilmiyor musun sanki? Öfke küpü adam. Söyleme ya! Mır mır mır çekemem ya!" diye sitem ettim sinirle.
Atlas kolunu boynumdan çekip bir iki adım geriye gidince durup ona baktım. Buraya basketbol maçından çıkıp apar topar geldiği üzerindeki terli üniformasından ve basketbol oynadığı arkadaşlarının bile burada olmasından belliydi. Toptan da belliydi tabii.
"Ben bilmem kızım! Senin paçanı kurtarmaktan pantolon diker hale geldim ben. Allah'tan Meriç pratik adam da hemen mesaj attı, kurtardık. Ha tabii Cihangir'in de payı çok büyük," deyip arkadan gelen, Atlas'tan birkaç santim uzunluktaki serserinin omzuna vurdu. "Oyuncu olacak adamsın valla kardeşim. Teşekkürler bizim cadıyı kurtardığın için," diyerek dostça ellerini birbirlerine sardıktan sonra hemen arkama döndüm ve keskin bakışlarla Meriç'i süzdüm.
"Ben de diyorum ne kuzeni? İnsan bir bana da söyler ama!"
Meriç farkını ortaya koymuş gibi omuz silkti ve gamzeli bir gülüşle gözlerini devirdi. Çantamı iki koluma da geçirdim Meriç'in şu küçük dağları ben yarattım havasını izlerken.
"Havalara gel ya!" dedi Eda, benden binlerce kat daha keyifli bir sesle ve hepimiz Meriç'in tavırlarına takılarak karakoldan gülüşerek çıktık. Bu belayı da savmıştım çok şükür.
Eda, Beril ve İkra ile kol kola girip mahallenin yolunu tuttuk gevezelik yaparken. Arkadaki ekiple takılan ama sözde benim sınıf arkadaşım olan Çetin'se bana veda edip bir otobüs uzaklığındaki evine gitmişti. Recep, Erdem ve Kerim'in de evleri bizden birkaç blok ötede olduğu için onları yol üstünde uğurlamıştık. Geriye kalan erkek tayfası ise arkamızda bol küfürlü futbol maçı muhabbeti yaparken biz kızlarla birlikte Kore'ye gitme hayallerimizin imkânsızlığını kelimelere dökmeye çalışıyorduk. Gerçekten gerçekleşmesi o kadar olanaksızdı ki eğer bir gün Kore'ye gidecek cesarete sahip olursam pencereden çıkıp avaz avaz bağıracaktım. Pankartlar asıp reklam verecektim hatta.
Sonunda bizim apartmanın önünde durunca kızlara veda edip içeriye girdim. Onların evi bizim apartmanın arkasındaki bloklarda kalıyordu. Bu apartmanda da sadece karşı komşumuzun oğlu Çınar vardı ve maalesef onun dışındaki herkes farklı apartmanlardaydı ama çok yakındı evlerimiz. Asansörü çağırdığımda Atlas içeriye Cihangir ve Çınar'la girmişti. Bana doğru gelişlerini izlerken yüzümdeki düz ifadeyle asansöre döndüm. Sonra tekrar Atlas'a döndüm daha şaşkın bakışlarla. Cihangir burada mı yaşıyordu yani? Daha önce hiç görmemiştim onu. Atlas'ın fazlasıyla uzak mesafede yaşayan bir arkadaşı zannetmiştim ama işler benim tahminlerimden çok daha başka bir yerdeydi.
Yusuf Cihangir Fayas, yedi yıldır yaşadığım bu beş katlı, toplamda on daireli apartmanın neresinde yaşıyordu tam olarak?
"Aynı apartmanda olduğumuzu bilmiyordum. Ne zaman taşındınız?" dedim merakla.
Cihangir, sorumun kendisine olduğunu bilse de o boş vermişlik barındıran kılığından pek sıyrılmadı. Yalnızca kafasını kaldırıp kapüşonunu eliyle hafifçe arkaya itekledi ve kıvırcığa meyleden dalgalı saçlarından birazı alnına düştü. "Çok oldu," dedi ama anlayamadım.
Çok olduysa daha önce Cihangir'le nasıl tanışmamıştım, bilmiyorum. Kendi kendime mırıldanarak asansöre bindim ve üç yazan düğmeye bastım. Ellerimi ceplerime atıp kapının kapanmasını bekledim ama o sıra Cihangir'in oturduğu katı sormadığım aklıma geldi. Arkama dönmeden mırıldandım:
"Kaçıncı kat seninki?" dedim, ellerim tuşların üzerinde gezerken.
Cihangir aynı boş vermiş ses tonuyla, "Üç," dediğinde elim havada asılı kaldı. Bu çocuk dalga geçiyordu herhalde?
Ultra hızlı olan beynimi çalıştırıp apartmanın krokisini çizdim kafamda. Her katta iki daire vardı sadece. Biz de üçüncü katta oturduğumuza göre Cihangir bizim karşı komşuydu öyle mi? İyi de karşı komşu Nalan ablanın Çınar'dan başka oğlu yoktu ki. Bu boyda, bu posta. Olsa bilirdim herhalde.
"Anlamadım," dedim yüzümü ona dönerek. Gözlerimi kırpıştırdım tıpkı onun gibi alnıma kadar gelen kapüşonumu elimle biraz arkaya iteklerken. "Sen Nalan ablanın mı oğlusun ya da..." Dudaklarımı büzdüm. Bana neydi ki? Ama rezil olamazdım. "Yeğen de olabilir... Oğlu çok saçma oldu. Daha önce hiç görmedim de..."
Sabırsız ve meraklı sorularıma karşı Atlas ve Çınar ellerini ağızlarına kapatmış gülmüştü. Cihangir ise kalın dudaklarına yalnızca öylesine bir tebessüm kondurmuştu. Köstekli saat gibi bir sağa bir sola kayan gözlerle yüzüne bakarken elleri ceplerinde öylesine ettiği tebessümle bana doğru eğildi. Pardon bana değil, boyuma doğru eğildi. 1.69'luk boyum onun yanında çok kısa kalıyordu.
"Nalan Sultan benim yengem olur. Dayımın eşi. Merakın gitti mi şimdi afacan?" dediğinde asansörden gelen ding sesiyle geri geri çıktım. Ne yapıyordu bu ergen?
Kendimi beş yaşındaki bir kız çocuğu gibi hissetmek sinirlerimi bozmuştu ama çok belli etmeden ellerimle savurdum bu hissi. Ben çok kısa değildim, o biraz uzundu o kadar.
"Adım Defne, afacan değil," diyerek koridordan fırtına gibi estim ve tokmağı havaya kaldırıp bıraktım. Tokmak çelik kapımıza güm diye indi ve ses apartman boşluğunda gürültü çıkardı.
Arkadan gelen vedalaşma seslerinden sonra kapıya gömdüm başımı. Utanıyorum, deli gibi hem de. Neden çocuğun soy ağacını yazacak olan e-devlet memuru gibi sorduysam? Odama girip bangır bangır BTS dinlemek istiyordum ve bir daha Cihangir'le hiç karşılaşmamayı diliyordum. Umarım.
🌸🌸🌸
Instagram: kahverengiajanda
TikTok: kahverengiajanda / readwithme4581
Bölüm etkileşimi
