1.10

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.10

10. BÖLÜM
"EL ELE"

Haftanın ortasındaydık ve dersler artık tüm yoğunluğuyla işleniyordu. İlk haftadaki boş günleri şimdiden özlemiştim. İşin garibi bu derslere bizim sınıf da katılıyordu ama benim nedense katılasım gelmiyordu. Acaba bende mi bir sorun vardı? Sizce? Zaten bence bende bir sorun vardı da çok dillendirmek istemiyordum. Annem hep kötü şeyleri dillendirme derdi. Cumhuriyet savcısı, okumuş etmiş, idealistlerin de idealisti bir kadından böyle şeyler duymak garip geliyordu ama doğruydu. Ağzımızdan çıkanlar dua hükmüne geçtiği için ben bu konuda bahtsızdım çünkü ağzımdan güzel şeyler çıkmazdı.

Her neyse, din kültürü ve ahlak bilgisi dersini burada keselim. Onun dışında derslerde çok sıkılıyordum. Bu aralar arkama yaslanıp dinleyebildiğim iki ders vardı. Birincisi coğrafya dersiydi ki o derste Cihangir ful yatıyordu. İkinci ders de görsel sanatlar dersiydi ve yine Cihangir bu derste de ful yatıyordu. Sınıfta hocayla bir tek ben ders işliyordum. Matematik dersinde de Nisanur ve Cihangir güçlerini birleştirmiş gibiydi. Bizim Dirayet Hoca da Cihangir'den epey hoşlanmıştı. Nisanur ile aralarında geçen sayısal sohbete de gıcık olmuyor değildim. Cihangir sanki bir tek benimle sohbet edemiyormuş gibi Nisanur'la o kadar güzel sohbet ediyordu ki... Mal gibi hissettiriyorlardı bana. Hayır, neden bu çocuk bana sataşmıyordu ki şimdi? Geçen cuma verdiği vişneli kek beş gündür komodinimin üzerinde duruyordu. Yiyemiyordum. Kekle aramızda duygusal bir bağ kurulmuştu.

"Hocam bu soruyu bence Defne arkadaşımız yapar gibi."

Cihangir'in sesini duyduğumda, daha doğrusu adımı zikrettiğini duyduğumda daldığım âlemden çıkmam saniyelerimi aldı. Kollarımı ilkokulda öğretildiği gibi çiçek olup bağlamıştım. Dik duruyordum işin garibi. Beril'in sırtına bakıyordum dalgın dalgın ama aynı zamanda bakmıyordum da. Yahu ben matematik dersinde neden dik duruyordum birisi açıklayabilir mi?

"Defne gel kızım!" Dirayet Hoca'nın bir yanı mezarda olan sesini duyunca daha çok ürperdim ve tahtadaki ikiliye baktım. Nisanur ve Cihangir. Allah'ım bu ikisini neden sevemiyordum? Su böreğine kabartma tozu yerine vanilya atmışım gibilerdi. Ne ara bu kadar yakınlaşmışlardı ya ne ara?

"Fobim var gelemem," deyip elimi olmaz anlamında kaldırdığımda herkes gülerek bana döndü. Benden başka eğlenceniz yok değil mi aptal sınıf arkadaşlarım...

Dirayet Hoca kalın çerçeveli pas tutmuş dikdörtgen gözlüklerini burnu üzerinde indirerek sigara içmekten pestili çıkan sesiyle, "Ne fobisi kızım?" diye sordu. Ülkü ve Beril, hocamız beni çok iyi görebilsin diye kenara çekilip bana dönmüşlerdi. Çetin de uyuyordu misler gibi. Ben neden uyumamıştım ki? Hiç de uykum yoktu ne gariptir ki...

"Topluluk önünde konuşma fobisi hocam. Olmaz. Panik atak geçiririm ben orada. Sonra uğraş dur," dedim kafamı iki yana hızlı hızlı sallayarak. Yüzümde müthiş bir ekşime meydana gelmişti. Ben bu işin içinden nasıl kurtulacaktım ki?

Göz ucuyla tahtadaki soruya baktığımda akıllı tahtada ışıldayan sayfada bir denklem vardı sanırım. Ay en sevmediğim. Yapabiliyordum ama yapmasam? Yanlış yapma ihtimalim çok yüksekti. Yani toplama da... Hele ki çarpma... Biraz bakkal hesabı yapardım ve bu da uzun sürerdi. Şimdi neden tüm sınıfa bakkal hesabı matematiğimle rezil olacaktım ki?

Denklem yapabiliyorum ama toplama çıkarmada berbatım, aynen ondan.

"Kızım sen ki dokuzuncu sınıftayken ponpon kızlar grubunda bin kişinin önünde dans etmiş öğrencimizsin. Herkesin içinde dans edebiliyorsun da soru mu çözemeyeceksin? Gel bakalım tahtaya hadi. Arkadaşların ne güzel anlattılar işte, anlamışsındır."

Ya ya ne demezsin Dirayet Hoca. Maaşını da paylaşman gerek ama hatırlatırım. Bütün seneyi bunlar anlatacak bilmiyoruz sanki.

Elbette içimden geçen hakiki duygularımı söylemedim ve gergin bir şekilde başımı iki yana salladım. Yardım çırpınışları içerisinde Cihangir'e döndüğümde akıllı tahtanın gri kalemini bana uzatıyordu. Gel dercesine başını tahtaya salladığında kaşlarımı itiraz dolu kaldırıp indirdim. Daha sert biçimde tahtayı gösterince Beril dürttü kolumdan.

"Kızım sen denklemlerde iyisin. Çık ne olacak? Mutlak değer değil en azından," dedi berbat teselli yetenekleriyle.

Beril'e bakıp somurttum iyice. "Yahu saçmalama ya çıkamam diyorsam çık-"

"Defne, bu soruyu çözersen sözlüne artı yirmi beş puan! Anlatmana da gerek yok kızım. Soruyu çöz yerine otur." Dirayet Hoca'nın cazip teklifi ile ayaklarım benden izinsiz kalktı. Matematikten yirmi beş puan benim genelde sınav notum olduğu için kalkmam gerekiyordu. Ne kadar zor olabilirdi ki hem? Eğer yapamaz da rezil olursam zaten bu sınıftakileri bir daha görmeyi planlamıyordum. Bana neydi bunlardan. Rezil olursam da olurdum. Her konuda mükemmel olmak zorunda değildim.

Yere çivilenmek için heveslenen adımlarımı hüsrana uğratarak tahtaya geldiğimde ve gri dokunmatik kalemi Cihangir'den devraldığımda öleceğimi hissettim çünkü soru üslü sayılarla kurulan bir çeşit denklemdi. Allah kahretmesin bu üsleri. Gergin bir nefes aldım. Panik atak hisleri beni yeniden basarken üstteki tanıma baktım. Terliyordum. Siz hiç böyle anlarda terlediniz mi? Bütün sınıf sırtıma oklarını batırıyordu sanki.

"Dört hangi sayının kuvvetidir Defne?" diye sordu Nisanur fısıltıyla. Yanıma geldiğinde gözlerimi kapattım sadece. Sen nereden çıktın kızım sol yanımdaki melek gibi? Defol git!

"Hallederim ben. İşin ucunda artı yirmi beş var. Sessiz olun," deyip gözlerimi açtım. Kalemi tahtaya dokundurup denklemi küçülttüm. Yani öyle deniyordu herhalde. Sonra bir nefes daha aldım. İdam mangasındaki o karakter gibiydim şu anda. Arkamdaki kalabalıksa bu idamı destekleyen cahil halktan ibaretti.

"Hocam yoklamayı alın isterseniz bu sırada," diye araya girdi Cihangir. Ne kadar bu kurtarıcı hareketi için ona bakıp tebessüm etmek istesem de yapmadım. Soruya odaklandım sadece. Kahramanım filan değildi bu çocuk. Beni tahtaya çıkarmıştı zalim. Biz böyle mi dost olmuştuk? Bana bir vişneli kek daha borçluydu artık.

Soruda iki kalem oynatsam da bir şeyleri yanlış yaptığıma emindim. Denklemin birinde iki tane sayıyı toplayıp on bulmuş ötekinde de çıkarma işlemi yapıp sekiz bulmuş ama üsler ağzıma ediyordu şu anda.

"Hangi iki çift sayıyı toplarsan on olur ve aynı zamanda ikinin kaçıncı kuvvetleri o sayılara eşit olur?" Cihangir'in kafamın üstünden fısıldaması ile kalbim daha da hızlandı. Ne diyorsun sen matematikçi kuş?

"Türkçe konuş sayın kuş kafalı, yolacağım yoksa kanadını," diye kıvranırken Dirayet Hoca on beş kişilik sınıfın yoklamasını almaya başladı. Cihangir tepemde homurdanarak gülerken öteki yanıma da Nisanur dayandı. Şeytan gibilerdi. Cehennem zebanileri.

"İkinin iki x kuvveti artı ikinin iki y kuvveti eşittir on."

"Âmin," deyip kolaya kaçtım hemen.

Ben severdim taraf tarafa toplama denen kurtarıcı şeyi. Matematiğe dair bildiğim iki şeyden birisi buydu. Taraf tarafa topla çıkar ya da bilinenler bir yana bilinmeyenler bir yana mantığı yap. Saçma sapan işlemleri arka arkaya yapıp sonuçsuz kaldığımda Cihangir elimdeki kalemi alıp şıkkı işaretledi bir anda. Sonucu bulamamıştım ama.

"Geç yerine Afacan, geç..." dedi ağzının içinden. Nisanur bana göz kırptığında ona manasız bir bakış atıp tekrar Cihangir'e döndüm.

"Hocam Defne çözdü soruyu, ben anlatayım isterseniz," dedi Cihangir saygılı bir kuş gibi. Sabahtan beri beni terleten nefesimi dışarı verdiğimde Dirayet Hoca hiçbir şey anlamadı ve tahtadaki saçma işlemlerime göz ucuyla bakıp derse devam etti.

Allah'ım ne kadar saçma bir andı... Ama artı yirmi beş puanı almıştım sanırım. Hem de matematikten.

🌈🌈🌈

Öğle arasından sonra kütüphanede kendi rızamla, Cihangir başıma çökmeden, sürüngen hayvanlar misali sürüne sürüne o tuğlalardan birkaç cümle okudum ama ne ilginçtir ki ilgimi çekti. Ömer Hayyam'ın hayatına dair şeyler okurken nedense içimi saran bir pişmanlık ve bir parça da can sıkıntısı ile birkaç saat baş başa kaldım çünkü bu adam kendimi boş hissettirmişti bana. Hayatı o kadar dolu dolu geçmişti ki onun yaşlarındayken yaptığım şeyleri düşününce depresyona girme isteğim perçinlenmişti.

Son teneffüs için de zil çaldığında defterime kurşun kalemle çizdiğim sarmalı bıraktım. Ömer Hayyam'ın seksen üç yıllık yaşamında yaptığı şeylerle benim on yedi yıllık yaşamımda yaptıklarımdan epey uzaktı ama bu konunun üzerinde çok durmadım. Adam on birinci yüzyılda yaşamıştı. Bense yirmi birinci yüzyıl insanıydım. Arada var yirmi koca yıl. Pardon, on yıl... Pardon. Ay çıkarma işlemi yapamadım az önce. Yirmi birden on bir çıkınca nasıl yirmi bulduysam?

Canım kantinin ucuz kahvelerinden çekince bizimkilere ne kadar yalvarsam da üç kat aşağıya benimle gelmediler. Zil çalar çalmaz Cihangir Efendi de Nisanur'un anlamadığı bir soruyu çözmeye gidince içim çalkalandı sanki. Cihangir yerinden kalktı ve Nisanur'un yanına oturup kalemi elinden aldı. Ona bir güzel soruyu anlatmaya koyulunca her ne olduysa aklım havsalam durdu ve yerimden kalktım. Adımlarımı yere vura vura sınıftan çıkıp bir ton somurtmayla aşağıya indim. Bir ara Eda ve İkra'nın sınıfına gitmeyi düşünsem de vazgeçip kısa teneffüsümü kantine harcadım ama moralim düzelmedi. Edaların katı bizim kattan daha hararetliydi. Hiç o afacanların arasından yolumu bulmakla uğraşamazdım. He, afacanlar... Esas afacanlar.

"Hamza abi bana ikisi bir arada verir misin?" dedim parayı uzatıp. Hamza abi oturduğu yerden kalkıp bana hazır kahve ve sıcak su doldurdu.

"Nenemin selamı var sana Defne," dedi kahveyi bardağıma dökerken.

Hamza abi zaten seksen yaşındaydı ama dilinden düşürmediği bir de nenesi vardı. Gülerek kahvemi plastik kaşıkla karıştırdım. Şu neneyi bir de ben görseydim keşke.

"Sen de selam söyle Hamza abi. Sonsuz yaşamın sırrını bulan ninemiz nasıllar? Afiyetteler mi?" diye sorunca Hamza abi katıla katıla güldü ve yerine oturdu. Bu adam hafiften çatlaktı galiba ama seviyordum.

"Ölmede gözü yok hala moruğun."

Elimi kaldırıp Hamza abiye güldüğümde havaya kaldırdığım elimi ansızın birisi tuttu ve yüzümü kendine çevirdiği gibi sol yanağıma tokadı bastı. Öyle güçlü değildi yediğim tokat ama sıcak kahve ceketime boylu boyunca dökülmüş, kapüşonumdan çıkan saçlarım da kahveyle bütünleşmişti. Sol yanağımın acısından bahsetmiyordum bile. Neydi bu?

Sendeleyerek sırtım duvara yaslanırken elim gayriihtiyari yanağıma gitmişti. Tokadın yakıcı sıcaklığını hissettiğimde bana tokat atan kız, "Sen kimsin kızım? Senin havan kime he?" diye avaz avaz bağırdı. Benden de bir saldırganlık bekliyordu fakat ben sadece şoktaydım. Elim titriyordu. Elime dökülen kaynar su canımı yakıyordu ama pek hareket edemiyordum.

Kafamı titreyerek kaldırdığımda gördüğüm suratla duraksadım. Bir yerden ısırıyordum ama nedense tam hatırlamıyordum. İsmini de bilmiyordum bana tokat atan bu kızın fakat işte yüzü tamamen yabancı değildi.

Kantindeki herkes ölüm sessizliğine bürünüp bize baktığında gözlerimi yumdum delicesine atan kalbimin paniği yüzünden. Dudaklarımı ıslattım ve gözlerimi açtığımda hala karşımda öfkeden deliren bir ergen vardı. İstifimi bozmadan gözlerimi karşımdaki kıza diktim.

"Esas sen ne diyorsun be?" dedim fısıltıyla. Elimdeki ve yanağımdaki acı sesime yansımış, genizden gelen kısık bir sesle sormuştum sorumu.

Ben henüz cevap alamadan öğrenci zili çaldı. Büyük bir düşmanlıkla ve hayal kırıklığı ile bana bakan kızsa güler gibi oldu başta. Kahverengi hareleri epey öfkeliydi ama benim elalarım da fena sayılmazdı bence. Sadece olayı anlamaya çalışıyordum fakat bu adını bile hatırlamadığım kız bana her an her şeyi yapabilecekmiş gibi bakıyordu. Tanımadığım bir kız gelip bana neden tokat atıyordu ki?

Kız saldırgan bir şekilde kolumdan kavrayarak dibime girdi ve, "Bana bak, benim canımı sıkma Nil! Senin o havanı balon gibi söndürmesini çok iyi bilirim ben ama ortam müsait değil. Bir daha Meriç'le arama girersen bak çok fena olur!" diye fısıldadı dişleri arasından. Duyduklarımla neye uğradığımı şaşırdım. Meriç ne alaka Nil ne alakaydı yahu? "Anladın mı beni?" diye sordu kız geri çekilerek. Dudaklarımı memnuniyetsizce sarkıttım kıza karşı. Geri zekâlıydı bu da.

Anlamadım.

Öfkeyle yüzüne bağıracakken ve hatta onu ittirecekken aramıza giren bir bedenle kız gözümün önünden kayboldu. Kafamı kaldırdığımda Cihangir'in sırtını görmüştüm. Gözlerim büyük bir hızla devrilirken onu aramızdan çekmeye yeltendim ama o benden önce davrandı.

"Az önce tokat attığın Defne'ydi, Nil değil," dedi insanı delirten bir sakinlikle, "Hareketlerine dikkat et anladın mı beni? Özür dile şimdi."

Cihangir buz gibi bir sesle kızı azarlayıp aramızdan çekildiğinde az önce bana bakan kızın gözleri şimdi bomboş bakıyordu. Ne olduğunu anlamıyordum hala. Kız beni Nil sanmıştı anladım ama Meriç ne alakaydı, Nil ne alakaydı, bu kız ve yine Meriç ne alakaydı kafam basmıyordu. Son dersteydik yahu! Birisi olayı biraz daha basitleştiremez miydi?

Kız yüzüme bakıp bakıp Cihangir'in açıklamalarından sonra gözle görülür bir şekilde kalakaldı. "Ben nereden bileyim ya Defne olduğunu?" dedi ve çekip gitti. Kızın arkasından öylece baktığımda elimdeki kahvenin sıcak damlalarını öfkeyle silkeledim. Hiç uğraşamayacaktım valla. Kısa yoldan gidip Meriç'e sorardım daha iyi.

"Bu ne ya böyle? Aptal şey," dedim kızın arkasından bakmaya devam edip. Çetin sol kolumdan tuttuğunda yüzümü ona döndüm. Dişlerini sıkıp tırnaklarını kemirdi endişeyle. İstemsizce utandım bana böyle bakarken. Yabancı değildim bu acıya ama okulda herkesin önünde olması da pek hoş olmamıştı. Ne olduğunu bile şu anda anlamış değildim.

"Kızım yanağın domates gibi olmuş lan!" diye sızlandı Çetin, acıyı kendisi çeker gibi, "Beş parmağının izi çıkmış, üf çok kötü. İyi misin? Buz koyalım hemen," deyip kantine yönelince sol yanağımı elimle yokladım. Acıyordu hala ama fazla değil. Abartılacak bir şey değildi en azından. Zoruma gitmiş hissiyle boğazımdaki yumruyu yuttum. Nil için kaçıncı tokat yiyişimdi?

"Gerek yok buza," dedim durgun bir sesle, "Lavaboya gidip üstümü başımı temizleyeceğim."

Kantinden beklemeden çıktım ve giriş kattaki dokuzların lavabosuna daldım. Ders çoktan başladığı için lavaboda kimse yoktu. İki elimi de lavabonun temiz olmadığı belli olan koyu mermerine dayadığımda üzerime basan büyük bir üzüntü ve sinir hissediyordum. Hırsımdan mı bilmem gözlerimden iri damlalar düşmeye başladığında gözlerimi yumdum. Kalbim sızladı bu hisle. Elimdeki yanıktan çok yanağımdaki tokadın sızısı beni çocukluğumuza kadar kolumdan tutup sürükledi. Yutkunamadım bir an. Nil'in ağlayışları, çocuk çığlıkları zihnime sızarken toparlanmaya çalıştım. Kâbusumdan kurtulmak için kapattığım gözlerimi araladım ve aynadan kendime bakmadan musluğu açtım. Soğuk suyla ceketime su damlatıp yapış yapış olan yerleri sildim fakat elim müthiş derecede titriyordu. Ne yapacağımın bilinçsizliğiyle elimi sabunladım ancak sol elime de kahve dökülmüş ve biraz yanmıştı. Yanıklara aldırmadan soğuk suyla iyice duruladım ve yüzüme baktım. Sol yanağımda birinin eli vardı resmen. Hafifçe dokunduğumda acı hissetmiyordum ama izi vardı. O kadar da sert değildi anlaşılan ama hassas bir tene sahipseniz kızarırdınız işte.

Bu tokadın hesabını Nil'e sormak için aldırmadım çünkü evde kıyamet kopacaktı bence. Kopartacaktım o kıyameti.

Lavaboda işim bitince dinmeyen bir sinir harbiyle hunharca kapıyı savurup çıktım ancak karşı duvara yaslanmış Cihangir'i görünce koca adımlarım bir anda fren yaptı. Ona baktım burnumu çekerek. Beni mi bekliyordu? Herhalde. Beni görünce önünde kavuşturduğu kollarını araladı ve önümde durdu.

"İyi misin?" diye sorunca başımı salladım aşağı yukarı. Bu soru nedense boğazımı biçerdöverle parçaladı.

"İyiyim sorun yok. Beklemeseydin keşke. Geliyordum ben de," deyip koridordan çıktım ve merdivenlere yöneldim. Cihangir de arkamdan geliyordu. Abartılacak ne vardı Allah aşkına? Sakin olun kuşlar, kelebekler...

"Derdi neymiş kızın? Meriç'in sevgilisi mi?" diye sorunca omuz silktim. Meriç'in sevgilisi yoktu ki.

"Meriç'in sevgilisi yok ki. Olsa bilirdim... Hele de bu okulda. Kızı tanımıyorum bile. Nil nehriyle bir problemi var muhtemelen," dedim umursamıyormuş gibi.

"E Meriç'le arama girme filan... Ne saçmaladı bu o zaman?" diye sordu arkamdan huysuz bir sesle. Yine omuz silktim. İnan ben de bir halt bilmiyorum be Yusufçuk Kuşu. Nisanur'la ilgilensene sen!

"Allah aşkına ben nereden bileyim Cihangir? Saçma sapan sorular sormasana. Eve gidince Nil Hanım hesabını verir nasıl olsa. Şu ders de bir bitsin hele."

Üçüncü kata gelince durup nefeslendim birazcık. Cihangir de arkamdan gelip elimi tuttuğunda kalbim daha da hızlandı ve kafamı ona çevirdim. Dökülen kahve elimin birazını yakmıştı ama çok sıcak değildi zaten kahve. Su sabahtan kalmaydı. Öğleden sonra o suyu kaynatmazlardı.

"Kötü duruyor elin. Yanık kremi sürelim bence," dedi sol elimin üzerindeki kırmızılığa kötü kötü bakarak. Elimi memnuniyetsiz bir şekilde kendime çektim ve kızaran yeri ovdum. Su toplamamıştı bile. Bence bu derecelendirmeye bile girmezdi.

"Elim bu hakareti kaldıramadı ve sana küstü Yusufçuk Kuşu," deyip alaya vurdum yoksa artık üstesinden gelemiyordum bazı şeylerin. Dolmuş da taşacakmış gibi hissettim o an. Cihangir'e karşı mesafe mi koysaydım ben? Ben bu çocuğa karşı doğru hisler beslemiyordum galiba. Hele de o bana böyle yeşil yeşil bakarken. Islak yağmur ormanlarını taşıyordu gözlerinde ve ben... Bence bakmamalıydım. O ormanlar yaşayabileceğim bir yer değildi.

Gözlerimi kaçırdım hızla.

"Elinizden özür dilerim Hüma Kuşu, her şeye de alınıyor maşallah ama görünen köy de kılavuz istemez derler bilirsiniz," dedi tatlı bir tınıyla. Yüzüm kasıldı kalbimde açan hislerle. İğrenç derecede iyi geliyordu Cihangir. Allah'ım bu ne? Bu çocuk neden bu kadar iyi?

Ona bakmadan, "Yooo, bilmem," diyerek kestirip attım. Sınıfa yöneleceğim sırada Cihangir omzumdan yakaladı.

"Yanık iz bırakabilir ve elinin yarısı kırmızı yarısı beyaz. Cumhuriyet Bayramı'nda olmadığımıza göre yanık kremi bulalım öğretmenler odasından filan. Yürü hadi," diyerek başıyla merdivenleri işaret etti. Sonra peşinden sürüklemeden sürükledi.

Son derse girmemiştik böylelikle ve Cihangir'in talimatları ile öğretmenler odasından çıkmak üzere olan tanımadığım hoca sayesinde yanık kremi bulmuştuk. Bir yere oturtulduğumda sağ elimle dizimi tırnaklıyordum. Çok stres olmam çok saçmaydı. Cihangir sol elimi kendi eline alıp ağzını açtığı kremden aldı biraz. O an ellerimizdeki zıtlık dikkatimi çekti. Onun eli tıpkı Atlas'ın eli gibi büyüktü. Benim elimse avucunda kayboluyordu sanki. Dalgınlıkla ellerimi hafifçe yumruk yapıp açtığımda bu nedense hoşuma gitti.

Cihangir benim aklımdakilerden habersiz, "Canına hiç ehemmiyet vermiyorsun valla Hüma Kuşu," deyince gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Bazen emekli dedemler gibi konuşuyordu.

"Ehemmiyet mi?" dedim yanağımı dişlerken. Cihangir bana bakmadan işine odaklanmış halde kafasını salladı. Parmak uçlarımdan tüyler ürpertici bir dokunuşla dokunup yanığımı inceledi ve bileğimden ceketi yukarı sıyırdı.

"Önem yani. Canın kıymetsiz gibi davranıyorsun. Az dikkat et. Yanık önemli, iz kalırsa da ömrün boyunca söylenirsin vır vır," dedi burnundan gülerek. Sertçe yutkunup kafamı cama çevirdim. Öğretmenler odasını ilk kez böyle sessiz sakin görüyordum ve bu tuhafıma gidiyordu. Yasaklı bir şey yapıyorduk sanki. Sokak boyarken bile bu kadar gergin değildim ben.

Cihangir soğuk kremi elimin üstüne dokundurduğunda yanma hissiyle dişlerimin arasından tısladım ve parmaklarımı Cihangir'in elimi tuttuğu eline geçirdim. Elbette tırnaklarım kısaydı, batmadı bile ama eline kenetlendi ellerim. Cihangir bir an bile garipsemedi bu durumu.

"Acıdı lan!" diye ciyakladığımda Cihangir de sanki acımı hisseder gibi tıslayıp elime üfledi. Mal çocuk!

"Geçti mi? Yanıyor mu hala, hı?" deyip hızlıca üflemeye devam ederken anlık bir hareketle elimi kendime doğru çektim ve kremi hunharca elime yedirip yerimden kalktım. "Geçti mi diye sorduk kızım?" dedi kafasını kaldırıp. O gıcık, türlü hayvanlar barındırdığı ıslak yağmur ormanlarına baktım alık alık. Niye Cihangir böyle tuhaf tuhaf karnımı gıdıklıyordu ki? Allah'ım delirdim sanırım!

Ona cevap vermedim çünkü feci ürperiyordum. Kendime gelirim umuduyla silkelenip öğretmenler odasından bir hışımla çıktığımda mal gibi hissediyordum kendimi. Tövbe Yarabbim. Ben kalpten hasta mıydım neydim? Bu kadar hızlı atamazdı, bu kadar saçma hissedemezdim, bu kadar garip hastalık olamazdı. Ne diyeceğimi bile bilmiyordum resmen. Adımlarımı hızlandırıp üst kata çıktım. Cihangir'in adımları hemen peşimden gelirken nefesimin beni köşeye sıkıştırdığını hissediyordum. Sol elimle yüzüme gelen saçlarımı arkaya yatırırken terlediğimi anladım. Kolumun tersiyle alnımı sildiğimde garip bir utancın pençesindeydim. Ben neden böyle hissediyordum ki? Cihangir'in yüzüne bakmak beni utandırıyordu.

Sınıfın kapısını çalacağım esnada zil çalınca kırk dakikalık dersin ne çabuk bittiğini düşünüyordum. Sınıfın kapısını çalmadan açtım bu kez. Kendimi içeriye attığımda sosyoloji hocamız karşıladı beni. Sevda Hoca.

"Hocam elim yandı derse yetişemedim kusura bakmayın," dedim telaşla sırama geçerken.

"Çetin söyledi Defne. Yok yazmadım sizi. Elin iyi mi?"

"Sağ olun hocam. İyiyim ben bir şey yok," diye mırıldanıp sırama gittim. Sıranın her yerinde defterim kitabım açıktı. Sıraya memnuniyetsiz bir bakış attım ve tek tek defterimi kitabımı çantama deptim.

"Daha iyi misin? Eline bakayım," diyerek elime uzandı Beril ve Ülkü. İç çekip elimi sakince onlara uzattım. Onlar elimi incelerken bir an önce buradan yok olmak istiyordum. Bacaklarım titriyordu yemin ederim.

"Kanka bu nasıl oldu sana? Yanmış baya. Kimdi kız?" Ülkü, hesap soracakmış gibi hararetli bir şekilde sorunca Çetin de bir silkelenmişti. İkisine birden bakıp yorgunca gözlerimi yumdum.

"Boş verin, önemli değil. Eve gideceğim doğrudan. Sen kafeye mi?" diye sordum konuyu kendimden uzaklaştırmak için. Ülkü dağılan saçlarını açıp toparladı.

"Evet, kafeye geçeceğim ama bu konuyu geçiştiremezsin kızım. Ne lan bu? Nil nehri yüzünden bir tokat yiyip elin yandı. Kendisinin başına gelse okulu başına yıkar ama!" diye galeyana geldi. Ülkü benim yüzümden Nil'e düşmandı zaten. Yargılamıyordum hatta boş veriyordum. Dost olsaydı garip kaçardı.

İsteksiz bir şekilde, "Tamam Ülkü ya... Hadi gidelim," deyip çantanın ağzını kapattım. Sınıfa Ümit geldiğinde iç geçirdim hızlıca. Cihangir'in nereye kaybolduğunu umursamadan sınıftan telaşlı adımlarla çıktım. Eve gidip biraz dans filan etsem kendime gelirdim kesin.

Beril arkamdan seslense de ona dönmedim. Adımlarımı hızlandırıp kalabalığı yararcasına sınıftan çıktım. Okul üç beş saniyede boşaldığı için bahçedeki öğrenciler azdı ben de zaten kalabalığın arasında kaynayıp yok olmuştum. Okul bahçesinden yavaş adımlarla çıktım bu kez. Bir yandan da kulağıma kulaklıklarımı taktım. Rastgele müzik açıp Atlas'a mesaj attım. Önden gideceğim için beni beklememesini yazdım. Çok sonra Atlas bir sorun olup olmadığını sordu ben de yok deyip müziğin sesini arttırdım.

Kendimi ne kadar müziğe kaptırmak istesem de beceremediğim için sinirlerim bozulmuştu lakin sinirlerimi bozan başka bir şey daha vardı. Ben bugünlük Cihangir kotamı doldurayım diye düşünürken kendisi sokakta beliriverdi. Hem de önümde. Adımlarım onu görünce durdu çünkü tek başınaydı. Geriye dönmeye yeltendiğimde okulun o izbe yere giden yolunun başında gördüğüm serserilerle yere çakıldım sanki. Beynimin fıs fos gibi sesler çıkarıp iflas ettiği o andaydım artık.

Sağımda ilerleyen Cihangir tek tabancaydı, solumda bana doğru gelen serseriler ise epey uzakta henüz beni görmemişlerdi ama bana doğru geliyorlardı işte. Köşeye sıkışmış gibi hissediyordum kendimi. Arka fonda sinir bozucu bir şekilde çalan BTS'e ilk kez gıcık olup kapattım. Hiç şu andaki gerginliğime ayak uyduramıyordu. Tehlike çanları benim için çalarken birkaç saniye içinde sağıma doğru dönüp adımlarımı hızlandırdım. Terliyordum. Kulaklığımı telaşla cebime sıkıştırdığımda her an enselenecekmiş gibi hissediyordum. Birkaç adım sonrasında Cihangir'in dibinde bittim. Koluna mı dokunsam seslensem mi bilemedim bir türlü. Allah'ım istemediğim insanın dibinde ot diye bitiyordum şaka gibi.

"Ci-Cihan..." diye mırıldandığımda sesim kedi mırıltısından farksızdı. Oracıkta kendimden uzaklaşırken Cihangir dönüverdi. Birkaç adım geriledim hemen. Oha, çok hızlı dönmüştü bana.

"Her yerde seni aradım manyak, neredesin sen?" deyince burnumun ucunu kaşıyıp stresle soludum.

Şu anda kuşun da kelebeğin de sırası değildi ki sanırım onlar da çoktan ölmüştü içimde. İçimden Fatiha okudum onlar için. Dudaklarımı birbirine bastırıp hızlı soluklarımı dinginleştirmeye çalıştım ama vücudumda bir değişik adrenalin vardı. Buradan koşarak uzaklaşmak istiyordum.

"Arka... Arkamızdalar," diye saçma sapan kekelerken aynı anda nefes almaya da çalışıyordum, "Ta-takip ediliyoruz bence."

Kafamın hizasından bozmadan gözlerimle arkama baktığımda birinin elinde bıçak salladığını görüyordum. Kahkaha atarak gülüyorlardı ve bizden hala uzaktalardı. Hala kaçabilirdik. Üstelik ara ara okulun surlarına bakıyorlardı. Bizi aradıkları kesindi.

Cihangir de benim baktığım yere baktığında suratındaki sakinlik ve yumuşaklık bir anda ifadesizliğe büründü. Bana bakmadan, "Sakin ol..." diye mırıldandığını duydum. Gözlerimi onda gezdirirken korku tüm bedenimi ele geçirmişti. "Tamam, gel benimle şimdi."

Ne yapacağımı bilemez halde Cihangir'e kafamı kaldırdığımda beni kolunun altına aldı ve hızlı adımlarla yürümeye başladık. İlk kez garip odunsu parfümünün kokusu burnuma dolduğunda yüzüm kasıldı. Cihangir'in adımları hızlıydı. Ona ayak uydurmaya çalışırken bacaklarım titriyordu nedense. Dudaklarım sanki sert bir ayaz yemişçesine kuruyup duruyordu. Kaç defa dilimle ıslattıysam sonuç sıfırdı.

"Yürü yürü..." diye hızlandı Cihangir. Kolu daha da sıkılaşınca yapışık gidiyorduk artık. Niye böyle yürüdüğümüzü de anlamıyordum. Aldığım soluğu ciğerlerime hapsedip hızlandım. Hala arkamızdalar mı diye bakmaya korkuyordum yoksa beni tanımaları kaçınılmaz olurdu.

"Nereye gidiyoruz?" diye fısıldadığımda Cihangir cevap verdi.

"İzimizi kaybettiriyoruz. Evimizi öğrenmesinler. Baksana okula kadar gelmeyi başarmışlar," deyince aklım karıştı. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk ve ben bilmediğim bir yere gidemezdim. Her yerim bu düşünceyle kasıldı. Tehlike çanlarım daha da hızlı çaldı.

"Cihangir ben bilmediğim bir yere öylece gidemem. Olmaz," diye fısıldadım gerginlikle. Cihangir kafasını eğip bana bakıyordu ben de yere. Adımlarım hızlıydı ama artık isteyerek gitmiyordum bir yere. Farkında olmadan Cihangir'in giydiği ceketi sıkıyor, sündürüyordum. Beni nereye götürecekti? Ya başımıza bir iş gelirse?

"Ne alaka? Evimizi öğrenemezler. Okuluna kadar gelmeyi başarmışlar nasıl başarmışlarsa," diyerek söylendi. Kafamı hızla iki yana sallayıp daha hızlı nefes aldım. Ne kadar korktuğumu ve şu anda ne kadar paniklediğimi bilmiyordu.

"Yo-yok hayır. Olmaz. Gidemem. Şey..." diyerek kem küm ettim biraz. Sonra aklıma daha iyi bir fikir geldi. "Mahallenin karakoluna gidip ihbar edelim bence. Be-belki bir şey yaparlar."

"Seni aldığım karakol mu?" diye sorunca nefesi saçlarımın arasında dağıldı ve bir kere daha ürperdim. Huylanarak kolunun altından çıkmaya çalışınca kolu sıkılaştı nedense. "Rahat dur yüzünü görüp de tanımasınlar," diye uyarınca sabır dileyerek kafamı salladım.

"He he, beni aldığın karakol. Sanki başka karakol var?" dediğimde Cihangir alnıma vurdu parmağıyla. Alnımı acıyla kırıştırıp kafamı kaldırdım.

"Aferin kız sana, zekice. Valla gerginlikten ben de unuttum nereye gideceğimi."

Gülünce hiç çekinmeden ağzının üstüne vurdum bir tane. Cihangir hem hızlı yürüyor hem de şaşkınca bana bakıyordu.

"Aptal mısın? Alnıma neden vurdun ya? Acıdı!" diye söylendim ağzımın içi çöl gibi kavrulurken.

Huysuz huysuz önüme döndüğümde Cihangir resmen kıkırdadı ve kuşlarım horona yata yata geçiş yaptı. Boynumu koluyla hafifçe sıkarken koluna vurup durdum ve biz itişe kakışa karakola kadar yürüdük. Nasıl olduysa peşimizdeki serserileri de eş zamanlı olarak unuturken onların varlığını karakolun önüne gelince hatırladım. Karakola girmeden hemen önce Cihangir boynuma attığı kolunu çekip elimden yakaladı ve biz el ele girdik içeriye.

El ele mi? Ne mana?

✨️✨️✨️

ÇOK MANA!

Cihangir, üzümlü kekim...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

68okunma 10beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.