1.24

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.24

.*

24. BÖLÜM
"ZİHNİN BİR OYUNU"

Hastaneden taburcu oluyorduk ve en önemlisi de Cihangir ve ben aynı anda taburcu ediliyorduk. Araya hafta sonu girdiğinden aslında gereğinden fazla kalmıştık hastanede. Yaramdaki dikişler henüz alınmamıştı ve doktorum dikişlerin alınması için önümüzdeki haftaya kadar düzenli pansuman yapmamı istemişti. Pansuman işini babam üstlenmişti elbette o yüzden dert etmiyordum. Ayağa kalkmakta, oturup kalkmakta artık ilk zamanlardaki gibi sıkıntı çekmiyordum ama hareketlerim beni çıldırtacak düzeyde yavaşlardı. Hızlanırsam canım yanıyor, dikişlerim kaşınıyordu. Atlas'ın evden getirdiği geniş eşofman takımını lavaboda giydikten sonra aynaya döndüm. Hala ani hareketlerden kaçındığım için lavaboya eğilmek biraz eziyetti benim için. Daha önce hiç bu kadar hareketsiz bir yaşamım olmamıştı doğrusunu söylemek gerekirse. Yine de ilk günlere nazaran daha iyiydim.

Yüzümü köpükleyip yıkadıktan sonra gerilen cildime nemlendiricimi sürdüm. Yüzümde üç beş tane sivilce pörtlemişti muhtemelen stres kaynaklıydı hepsi de. Kırmızı sivilcelerime ve yüzümdeki solgunluğa aldırmadan saçlarımı bileğimdeki lastikle saçma sapan topuz yaptım. Saçlarım maşalamadığım sürece dümdüzlerdi ve bu sinir bozuyordu. Nil'e benziyordum çünkü. Nil'e benzememek içinse saçlarımı durmadan dağıtmak istiyordum. Lavabodan nihayet çıktığımda oda panayır yerine dönmüştü adeta. Meriç buradaydı, Atlas buradaydı, Çınar, Nalan abla, annem ve son olarak Beril de buradaydı. Biraz alakasız duruyorlardı ama olsun...

Annemin yanına vardığımda, "Ben hazırım," dedim kısık bir sesle. Annem anında ayağa kalkıp ateşimi kontrol etti ve sağlam olduğuma kendi ölçüleri doğrultusunda karar verip neşeyle gülümsedi.

"Canım kızım benim. Allah göstermesin bir daha yavrum benim," dedikten sonra kafasını arkaya yatırıp, "Atlas!" diye bağırınca irkilerek diğerlerine döndüm.

Bu manasız kalabalığın içinde gözlerim Cihangir'i bulduğunda Çınar ve Meriç ile şakalaştığını gördüm. Keyfi yerinde gibiydi. Yüzü güldüğüne göre sağlıklıydı da. Gerçi sağlıksız olsa çıkmasına izin verilmezdi ya. Ne saçma düşünüyordum. Modum nedense düşüktü bugün. İçim sıkışmış hatta kararmış gibi hissediyordum. Uyandığımdan beri de biraz aksi ve ziyadesiyle keyifsizdim. Böyle dünya yıkılsa da herkes altında kalsa mutlu olurdum belki ama masum insanlarla ne alıp veremediği vardı ruh halimin pek bilmiyordum. Sadece huysuzdum ama iyi olmam gerekirdi. Hastaneden ve yemeklerinden kurtuluyordum sonunda.

"Kanka sen iyi misin?" Beril fısıldayarak koluma girdiğinde daldığım iç dünyamdan çıkıp ona baktım. Ne güzel saçlarını taramıştı, temizdi, küpeleri de vardı. Ben neden bu kadar kirli hissediyordum kendimi? Daha dün yıkamıştı annem saçlarımı. Temiz sayılırdım aslında ama yine de basbayağı huzursuzdum.

Ruh gibi bir sesle, "İyiyim..." desem de sesim kendini o kadar ele veriyordu ki ben bile inanmadım iyi olduğuma. Ameliyat psikolojisi miydi neydi acaba? Ameliyat olduktan sonra insanların değiştiğine dair saçma sapan videolara denk gelmiştim. Ben de mi değişiyordum yoksa?

Hayır...

Beril cevabıma zerre inanmayıp, "Modun düşük gibi ama. Ağrın mı var yoksa?" diye sorduğunda bu soruyu öteki yatakta Cihangir'le şakalaşan Meriç nasıl duyduysa odada gür bir sesle bağırıp yanıma geldi.

"Ağrın mı var kankam!?" dedi son harfin üstüne basarak. Bakışlarımı Meriç'e kaldırıp öylece suratına baktım.

Zar zor duyulan bir sesle, "Hayır," dediğimde Meriç inanmayıp bir eliyle benim alnıma diğer eliyle de Cihangir'in alnına dokundu. Yaptığı bu şeye anlam veremezken Cihangir'in bakışları beni bulmuştu. Bana doğru gelmeye çalışırken onu engelleyen alnındaki Meriç'in eliydi ve Meriç'e hiç de tekin olmayan yeşil bakışlarından gönderiyordu.

"İkinizin de ateşi iyi durumda ama..." diye mırıldandı Meriç bilmiş bilmiş. Gözlerimi devirdim usanmış bir halde.

"İyiyim ben," deyip elini ittirdim en sonunda.

"Gençler hadi kalabalık yapmadan çıkalım mı odadan? Sağlamlar önden gitsin bakalım!" diye bağırdı Nalan abla bu durumdan en az benim kadar sıkılmış halde. Nalan ablanın bir anda öğretmene bürünmesiyle Meriç, Beril, Atlas ve Çınar önden çıktılar. Annem de dolaptan şişme montumu alıp bana giydirdi. Sonra da odadaki eşyaları yüklendi.

"Nalancığım ben de arabayı getireyim hastanenin önüne tamam mı? Siz de yavaş yavaş çıkın. Meriç arabayla gelmiş, bizimkiler de onlarla dönecekler," dedi annem. Her şey yolunda gibiydi peki ben neden böyleydim gerçekten? Hiç kımıldayasım bile yoktu.

"Tamam canım," diyerek onayladı Nalan abla. Annem gitmeden önce yine gelip alnımdan öptü ve odadan çıktı. Bu aralar çok sık öpüyordu beni.

Annemin arkasından garip garip bakarken Nalan ablanın koluma girmesiyle irkildim. "Hadi güzelim. Çıkalım yavaş yavaş," deyince başımı sallayıp ufak adımlarla ilerlemeye koyuldum. Yürüdükçe sağ tarafımdaki dikişlerim kaşınıyordu ve kaşıyamadığımdan daha çok somurtuyordum.

"Piiştt..." Cihangir'in diğer tarafımda belirmesiyle fayanslardaki çizgilere basmama oyununa bir son verip ona döndüm. Bir yanımda o diğer yanımda Nalan abla vardı ve çok yavaş ilerliyorduk.

İfadesiz bir sesle, "Ne?" dediğimde Cihangir bir süre yeşillerini yüzümde tavaf ettirip aklındaki soruyu sordu.

"Neyin var senin?"

O böyle sorunca ben de yüzüne birkaç saniye bakakaldım ama nihayetinde cevap verdim.

"Bir şeyim yok. Biraz durgunum sadece o kadar." Geri önüme döndüğümde karşıdan buraya doğru gelen kızla kaşlarım çatıldı. "Şey... Ben mi yanlış görüyorum yoksa Açelya mı şuradaki?" Gözlerimi daha da kıstım görebilecekmiş gibi. Açelya'nın buraya gelmesi çok garipti.

"Nil'in kankası değil mi bu?" dedi Cihangir, benim baktığım yere bakarak. Kafamı salladım onaylar biçimde. Nil'in kankasının ne işi olurdu ki burada?

"Niye gelmiş ki? Elinde saksılarla..." Kafamı Cihangir'den yana omzuma yatırdığımda ikimizin de kafası birbirine değmişti.

"Hayırdır gençler?" diye araya girdi Nalan abla. Kafamı kaldırdım hemen.

Cihangir, yengesine dönerek, "Nil'in arkadaşı gelmiş yenge. Elinde çiçekle," diyerek mevzuyu açıklığa kavuşturdu. Nalan abla da bir an bu durumla duraksadığında Açelya geldi geldi ve tam önümüzde, elinde iki küçük saksı bitkisiyle durdu. Şaka filan değildi. Bu kız bize gelmişti sanırım.

"Merhaba," dedi ince bir sesle.

Açelya çalışkan bir kızdı ve Nil'in sınıfındaydı. Bizim eve de gidip geliyordu İlayda'yla ama merhabadan öteye hiç muhabbetimiz olmamıştı. Onu normal hayatında da tanımıyordum ama okulda gördüğüm kadarıyla çok sakin ve sessiz bir kişiliği vardı. Sakin ve biraz da utangaç. Yanakları bana ve Cihangir'e bakarken aşırı derecede kızarmıştı. Bunu sarışın ve beyaz tenli oluşuna da bağlıyordum gerçi. Sapsarı saçları, masmavi gözleri ve birazcık çilli bir yüzü vardı. Hiç bilmesem de bu kızın bir yanı bence Rus ırkına dayanıyordu. Sevimli kızdı. En önemlisi de uslu bir öğrenciydi. Herkesin örnek gösterdiği bir öğrenci.

"Merhaba," dedi Cihangir, ben kıza öylece bön bön bakakalınca.

Açelya her zamanki utangaç gülümsemesiyle saksılara bakıp birini bana birini de Cihangir'e uzattı. Ben onlara da bön bön bakakalınca Cihangir kendisine uzatılanı aldı ve benim de montumun ucundan tutup kolumu saksıya götürdü. Üzerimdeki şaşkınlıktan sıyrılıp saksıyı aldım ve içindeki küçük çiçeğe baktım.

"Bunlar... Bizim için mi?" dedim saksıları göstererek. İçindeki yeşil bitkinin adını biliyordum. Sukulent bitkisiydi bu. Eski evimizde annem bunlardan bir sürü yetiştirmişti saksılarda ama deprem olunca hepsi ölmüştü.

Açelya kısık bir sesle mırıldandı: "Şey... Ben başınıza gelenleri duydum. Geçmiş olsun demek için gelmiştim aslında. Bunları da anneannemin botanik bahçesinden aldım. Yetiştirilmesi kolay çiçekler."

Kafamı kaldırıp bilmem kaç katı şaşkınlıkla Açelya'nın kızaran yüzüne baktım. İlk defa böyle bir şey yapıyordu. Gerçi daha önce hiç ameliyat olmamıştım. Daha önce olsaydı daha önce de geçmiş olsun demeye gelirdi sanırım ama yine de Nil'in arkadaşından bana böyle bir hareket beklemiyordum işte. Böyle yumuşak, tatlı, düşünceli... Nil bir kere bile gelmemişti hastaneye. Ne halde olduğundan haberim bile yoktu.

"Sağ ol güzelim. Çok iyi yapmışsın," dedi Nalan abla, Açelya'nın omzunu sevecenlikle sıvazlarken. Ben pek konuşamıyordum açıkçası. Uzun bir süre de tepki vermem zor olacaktı.

"Sağ ol. Çok iyi yapmışsın," dedi Cihangir de hemen yengesinin arkasından. Sesi fazlasıyla samimi çıkmış, içten içe sinirlerim de bozulmuştu. Kaşlarım çatıldı anında. Önüne gelene böyle sevecen mi olmak zorundaydı?

"Rica ederim..." diye mırıldandı Açelya, teşekkürler karşısında. Bu kadar teşekkürü beklemiyor olmalıydı. "Siz sanırım hastaneden taburcu oldunuz. Ben sizi tutmayayım daha fazla. Tekrar geçmiş olsun," dedi nefes verir gibi.

Açelya son kez bana bakıp içtenlikle gülümsediğinde bir an kıza feci halde kanım kaynadı. Nasıl olduysa tutulup kalmam sona ermişti Açelya hareketlenince. Girişken bir kız olmadığı için girişken olması gereken taraf ben olmalıydım sanırım. Bu bitkileri bir adım olarak sayacaktım. Saymalı mıydım emin değildim aslında. Nil'in arkadaşıydı neticede ama yine de bize geçmiş olsun diye çiçek getirmişti. Arkasını dönüp ilerlemeye başladığında arkasından bağırdım.

"Açelya!" dememle aniden durup irkilerek arkasına döndü. Mavi gözleri beni buldu hemen.

"Ef-efendim?" Sesinin titrediğini fark edince yüzümü sabahtan beri ilk defa derin bir gülümseme kapladı. Benden bile utangaçlar varmış...

"Bir yere yetişmeyeceksen çıkışa kadar eşlik eder misin bize?" dediğimde eliyle ben mi dercesine kendini gösterdi ve etrafına bakındı. Yeniden bana bakınca kafamı aşağı yukarı salladım gülümseyerek. Açelya bir süre olduğu yerde kaldı ama bu çok uzun sürmedi. Adımları yine karşımda durunca yavaşça yürümeye başladım. Nalan abla, Açelya yanımda rahat yürüsün diye Cihangir'in yanına girip ona destek oldu. Açelya da iki arada bir derede kalmış vaziyette bana kolunu gösterince kolundan destek almayı seçtim. Çok panikti.

"Ben çok şaşırdım gelmene. Beklemiyordum. Öyle kalakaldım, kusura bakma. Şey... Bu bitkilere nasıl bakacağız? Sukulent değil mi bunlar?" dedim saksıyı incelerken. Açelya doğrulamak maksadıyla başını salladı.

"Evet, bunlar bebek sukulentler. Bakımı aslında zor değil. Toprakları öyle yerdeki rastgele toprak olmamasına özen göstermelisiniz. Yani büyüdüğü zaman ve başka bir saksıya ihtiyaç duyduğu zaman önemli bu. Toprağı humuslu ve geçirgen olmalı. Fazla suyu drene edebilmelidir yani. Sulama sıklığını da kış geldiği için azaltın. Toprağı tamamen kurumadan asla su vermeyin. Toprağındaki kuruluğu da parmaklarınızla mutlaka kontrol edin. Kurak yerlerde yetişebildiği için sulama sıklığı azdır. Güneş ışığını da severler ama sakın doğrudan güneş ışığına bırakmayın. Aydınlık olsun, ara sıra güneş ışığına maruz kalsın yeter. Ha bir de sadece gölgede de bırakmayın. O zaman da çürüyebilir. Saksıların altı delik zaten. Hava sıcaklığı ola-"

"Âmin Açelya," diyerek sözünü böldüğümde Açelya nefes nefese kaldı ve bana döndü. Şaşkın suratına bakıp aşağılayıcı olmamak adına tatlı tatlı güldüm. "Maşallah. Ben senin bu kadar konuşabildiğini bilmiyordum. Gerçi çok konuşmanda değilim, estağfurullah. Nefes almadan konuşman ilgimi çekti diyelim. Nefesini tutma," dediğimde farkında olmadan tuttuğu nefesini bırakıp derin bir nefes daha aldı. Arkamdan Cihangir omzumu dürtünce ona omzumu savurup Açelya'ya odaklandım tamamen.

"Yanlış anlama beni ama ben bu kadar bilgiyi aklımda tutamam. Daha basitçe anlatamaz mısın?" deyince Açelya'nın mavi boncuk gözleri saksıya kaydı ve dişlerini göstererek en saf gülüşünü sundu.

"Az sula, aydınlık yerde bak," dediğinde parmağımı şaklattım.

"Hah! Şimdi oldu!"

Zaferle elimdeki bitkiye baktım. Bu benim ilk bitkimdi. Daha önce hiçbir canlıya bakmamıştım. Bu ilk seferim olacaktı.

"Şey kusura bakmayın. Hasta hasta başınızı şişirdim değil mi?" Açelya utana sıkıla başını eğince Cihangir uzun boy avantajından yararlanıp tepemden tepemden Açelya'ya baktı.

Dirseğimi karnına geçirsem ne olurdu ki en fazla? Dikişleri açılırdı değil mi? Tamam, yapmayacağım ama hakkımı saklı tutacağım.

"Yoo, benim başım hiç şişmedi. Hüma Kuşu'nu bilmem de ben bilgileri aklımda tutarım. Humuslu ve geçirgen toprak lazım demek ki..." dedi bilmiş bilmiş. Soluma dönüp dil çıkardım birden. Bunu neden yaptığımı bilmesem de Cihangir'in gülmesine yeterli olmuştu ve o gülünce... Biliyorsunuz, kalbim deliriyor. Ezberlediniz artık.

"Geçirgen toprak ne be?" dedim utanarak kafamı çevirdiğimde. Dudaklarımı çekiştiren gülümsemeyi silemiyordum.

Cihangir ayıplayıcı bir şekilde birkaç defa cıkladı. "Bir de sözelci olacaksın başımıza Hüma Kuşu. Toprak tipleri coğrafya dersinin konusu akıllım," derken topuzumdan fırlayan saçlarıma vurup havalandırınca ben de durmadım ve yetişebildiğim kadar saçlarını karıştırdım ama yetişemedim sayın siz onu.

Elim öyle alnına varınca ters ters baktım yeşil gözlerine. "Eğilsene," dediğimde ağzından kaçan homurtulu gülmeyle kafasını bana doğru yatırdı. İstediğim gibi saçlarını karıştırdıktan sonra keyfim de katlanarak yerine geldi. Cihangir tekrar doğrulup yüzümdeki gülüşü görünce hızla önüme döndüm ve Açelya ile ufak adımlar atmaya devam ettim. Ne yaşamıştık be biz az önce?

Cihangir arkamdan nefes nefese gülerken, "Sen sabahtan beri çiçek almayı mı bekliyordun Hüma Kuşu? Yüzün artık gülüyor," deyince dudaklarımı bir o yana bir bu yana oynatıp durdum.

"Bilmem... Çiçek almak iyi geldi sanırım. Teşekkür ederim Açelya," diyerek sağıma döndüm. Açelya'nın masum masum gülen yüzüne baktım içtenlikle. "Bunu aldığını Nil'e söylemeyeceğim tabii ki. Aranız bozulsun istemem ama buna rağmen buraya gelmen beni gerçekten mutlu etti. Hem beklemiyordum hem de ne bileyim... Sevindim işte. Nil bile gelmedi çünkü."

Ne kadar insanın içini kıran bir cümle olsa da kalbimin kırıldığını hissetmiyordum. Onun yerine sahibi olduğum ilk canlının kalın yeşil yapraklarını okşuyordum parmağımla.

"Ben sizi gerçekten merak ettim," dedi Açelya utancı biraz geçmiş halde. Kafamı kaldırıp ona baktım. "Okulda hiç iletişimimiz olmasa da ben insan olarak merak ettim seni Defne. Nil ile arkadaş olabilirim ama ben... İzniniz olursa sizinle de arkadaş olmak istiyorum. Nil beni etkilemiyor merak etme. Bu konuda sen beni düşünme," dedi Açelya bir çırpıda. Bunu söylemesi bile benim için bir devrim niteliğindeydi çünkü Açelya'nın bu düşüncelerinden habersizdim. Benimle mi takılmak istiyordu ya da bizimle? Bizden kastı ne bu kızın?

"Keşke benim öğrencilerim de sizin gibi olsa gençler... Aşırı kıskanıyorum şu anda," diye araya girdi Nalan abla, gerçek bir imrenmeyle. Hepimiz bir anda ona güldüğümüzde çoktan hastanenin çıkışına gelmiştik. Keyifli bir şekilde döner kapıdan ikili ikili çıktık ve arabaların olduğu yere doğru yürümeye başladık.

"İzne gerek yok Açelya. Ne zaman istersen takılabiliriz ama ben seni derslerinden etmek istemem. Ben pek de iyi bir öğrenci değilim. Bilirsin..." dedim gözlerimi utançla kısarak. Derslerim kötü olduğu için utanmıyordum ama Açelya ile arkadaş olmak için fazla tembeldim ben de. Şimdi davul bile dengi dengine... Açtırmayın ağzımı.

"Ben senin çalışkan olup olmamanı önemsemiyorum Defne. Senin, sizin daha doğrusu, üç kardeş olarak iyi insanlar olduğunuzu düşünüyorum. O yüzden derslerini veya benim derslerimi umursama. Bu bence arkadaşlığı etkileyen bir etken değil."

Söyleyeceklerim gitgide tükeniyordu ve ilk kez böyle bir şey yaşıyordum.

"Şey, ben kıskanıyorum da. Siz bir anda böyle..." Cihangir ikimizin arasına damdan düşer gibi düşünce biraz geriye çekilip bozulmuş yeşillerine bakarak keyifle güldüm. Gerçekten kıskanıyor olamazdı canım...

"Kıskanma ne olur çalış senin de olur," deyip yanağına hafifçe üç kere vurduğumda Cihangir dudaklarını bastırıp geriye çekildi ve ters ters, oğlan çocuğu misali yüzüme baktı. Yok olmadı bu Yusufçuk Kuşu. Selena'daki Kıvılcım gibi nefesini de tut, çekinme çekinme.

"Gençler hadi oyalanmayın hava soğuk! Evde dinlenmeniz lazım!" diye bağırdı annem arabayla yanımızda durunca. Cihangir hala küskün oğlan çocuğu ifadesini koruyup kafasıyla aracı işaret edince ben de ustaca göz devirip Açelya'ya döndüm.

"Buraya tek geldin galiba. Meriçler de buradalar. Bekle iki dakika ben hemen..." Montumun cebinden telefonumu çıkarıp son aramalardan Atlas'ı bulup onu aramaya başladım. "Atlas'ı arıyorum, gitmeden seni de eve bıraksınlar," diyerek yarım kalan cümlemi tamamladım.

Açelya yangın alarmı gibi hemen araya girdi elbette. "Gerek yok, ben otobüsle dönerim eve. Defne-"

"Efendim?" dedi Atlas bağırarak.

"Hastanenin önüne gelir misiniz? Açelya burada. Gitmeden onu da bırakın evine," dedim bir çırpıda.

"Açelya mı?" Atlas, duyduğu isimle afallayınca alt dudağımı büzdüm.

"İçsel düşüncelerini anlamlandırmanı dinlemek istemiyorum Altas. Sadece buraya dönün," dediğimde Açelya karşımda mahcup olduğuyla ilgili bir şeyler sıralıyordu ama ona odaklanamıyordum.

"Tamam, geliyoruz hemen. Zaten daha ayrılmadık otoparktan. Beril ve Çınar didişiyorlar. Beklesin Açelya," deyince telefonu yüzüne kapatıp Açelya'ya döndüm.

"Atlas, beklesin geliyoruz dedi. Beş dakikaya gelirler. Hatta geldiler bile," dedim Meriç'in babaannesinden arakladığı siyah Mercedes'i görünce. Babaannesi harbiden çok aşırı zengindi.

"Çok utandım ben..." diye mırıldandı Açelya, zor durumda kalmış gibi. Boynundan geçirdiği çantasının iplerini sıkı sıkı tutmuş kızarırken omzunu sıvazladım. Bu utangaçlık da biraz fazla değil miydi? Gören de platonik âşık sanırdı canım...

"Neden utanıyorsun ki? Beril hariç hepsini tanıyorsun zaten. Gerilme sakın. Bu çiçekler için de çok teşekkür ederim. Beni çok mutlu ettin, onlara çok iyi bakacağım." Umarım Allah'ım...

Açelya bana dönüp gülümseyerek arabaya yaklaştığında ön kapıdan Atlas indi.

Hastanenin önünde oluşuna aldırmadan, "Çınar öne bin sen. Beynimin anasını ağlattınız lan! Çık çabuk!" diye bağırdığında Açelya bir an gerilese de Atlas'ın bir beyefendi edasıyla onu buyur etmesiyle nihayet araca bindi. Ben de annemin arabasına doğru ilerledim ve arka kapıyı açıp arabaya dikkatli bir şekilde bindim. Elimi arkaya atıp kemerimi takarken annem yola çıkmıştı bile.

"Açelya mı gelmiş ziyarete?" deyince sessizce mırıldanıp çiçeğimi bacağımın arasına sıkıştırdım. "Çiçek de mi getirmiş?" Başımı salladım.

"Çok güzeller. Sukulent getirmiş ikimize de. Bakımı da kolay," diyerek yine çiçeğin yaprağını sevdim.

"Oooo benim kızım çiçek türlerini de bilirmiş. Bak bunu bilmiyordum," dedi annem sevecen bir sesle. Çiçeğe dalıp gittim uzun uzun. Az çok bilirdim ben çiçekleri, bitkileri.

"Eski evimizin balkonunda bunun gibi binlerce çiçeğimiz vardı. İsimlerini ezberlerdim küçükken. Sukulent de onlardan birisiydi ama daha önce hiç çiçek bakmadım," dedim farkında olmadan.

Su isteyip istemediğini anlamak için Açelya'nın da dediği gibi parmağımla bitkinin toprağına dokunduğumda araba bir anda durdu. Kemer beni sıkıştırınca endişeyle kafamı kaldırıp öne doğru baktım ama önümüzde bomboş yoldan başka bir şey yoktu. Bakışlarım yavaş yavaş anneme tırmanınca dikiz aynasından öylece bana baktığını fark ettim. O an hissettiğim tek şey annemle düşüncelerimizin aynı içeriğe sahip olduğuydu. O da ben de aynı şeyi düşünüyorduk ama ikimiz de dillendirmeye korkuyorduk. Birbirimizden saklanıyorduk aslında.

"Eğer istersen şimdi de balkonumuzda bir sürü çiçeğe bakabiliriz kızım." Annemin bu bakışma transından ilk çıkan olması beni de kendime getirmeye yetmişti.

Başımı kucağımdaki çiçeğe eğerek iki yana salladım öylesine. Kalbim takla atmıştı endişeyle. "O kadar canlının sorumluluğunu üstlenemem ben. Belki daha sonra yaparız. Şimdi olmaz ama," diye mırıldandım ağzımın içinden.

Annem yola devam etmeye başlayınca arkama yaslanıp gözlerimi camdan dışarıya sabitledim. Ağaçlar geldi geçti, kaç kaldırım kaç yol döndük durduk. En sonunda binlerce düşünceyi kendime yük edip mahalleye girdik ve apartmanın önünde durduk. Apartmanı görünce gözlerimi ovalayarak kemerimi çözdüm ve saksımı da alarak hep birlikte arabadan indik. Yol boyu o kadar sessiz geçmişti ki bu durum istemsizce vücudumu da germişti. Kimseyi bekleyecek ve sahte sahte gülecek halim olmadığı için doğrudan apartmana yürüdüm. Kendimi kötü hissediyordum. Neden eski evimizden bahsetmiştim ki? Asansörün tuşuna bastığımda birinci katta duran asansör aşağıya indi. Açılan kapıdan içeriye girip üç yazan tuşa basmıştım ki son anda Cihangir'in yetişmeye çalıştığını fark edip asansörü tuttum. Biraz nefes nefese kalmış bir vaziyette asansöre binip bitik bir halde kabine dayanınca ona döndüm.

Umursamaz görünmeye çalışarak, "Neden koşturdun ki?" diye sorduğumda yorgun yorgun gülümsedi bana.

"Sana yetişmek için. Amma hızlısın sen de. Ameliyat olduğundan şüphe ettim bir an," deyince içi boş bir gülüş savurdum.

"Ben de kimse yetişemesin diye hızlandım ama sen yetiştin. Tüh," deyip bizim katta duran asansörden indim. Daha yavaş adımlarla eve doğru giderken Cihangir de karşı daireye yöneldi.

"Defne sana bir şey sorabilir miyim?"

Cihangir'in eve girmeden illa beni durduracak bir şey diyeceğini bildiğimden duvardan tutunarak ona çevirdim başımı. Bir yandan da ayağımdaki ayakkabıları birbirine bastırıp çıkardım.

"Sor," dedim mesafeli bir sesle. Ne soracaktı şimdi?

Cihangir durdur durdu ve en sonunda aldığı büyük nefesin ciğerlerini şişirmesine izin vererek, "Benimle çıkar mısın?" dedi bakkala gidelim der gibi.

Gözlerimi bir tur etrafta gezdirip tekrar onun suratında durdurdum. Nasıl çıkmaktan bahsediyordu bu? Bildiğimiz çıkma şeysi mi? Heyecanımı gizli tutmak istercesine nefes aldım ama sandığım gibi geri veremedim ve dünyadaki en saçma şeyi sordum: "Nereye?"

Salağım ben tamam mı? Çocuk bana çıkma teklifi ederken anlamazdan gelmek tam benlik bir iş. Yani tam bir salaklık. Kendimi an itibariyle öldürmek istiyorum sayın okurlar.

Cihangir benim salaklığıma günümü aydınlatacak derecede güzel gülünce daha da utandım. Bu çocuk benim neyimden hoşlanıyordu Allah aşkına? Salak gibiydim, salak... Yerimden kımıldayabileceğimi sanmıyordum ama kımıldamam gerekiyordu. Utancımdan parmak uçlarıma kadar kırmızıya boyanmıştım ve yüreğim feci halde sıkışıyordu. Kaldıramıyordum artık bu kadar heyecanı.

"Sevgili yolculuğuna belki? Yol nereye götürürse ya da..." deyip iki elini de kaldırdı ne dersin dercesine.

Yine gözlerimi üç yüz altmış beş derece boşlukta gezdirip Cihangir merkezinde durdurdum. Hala gülerek ve tek kaşını kaldırmış halde bana bakarken cebimden anahtarımı buldum ve yuvasına sokup kapıyı açtım. Hazırlıklı olmak en iyisiydi çünkü cevabımdan da çok utanıyordum.

Cihangir onu cevapsız bırakıp eve gireceğimi düşünmüş olacak ki, "Bir cevap verirdi insan..." diye arkamdan mırıldanınca sesinde en ufak bir üzüntü yoktu. Aksine gülüyordu. Eh ben de cevap verecektim zaten. Sadece kapıyı suratına kapatmanın planını kuruyordum çünkü vereceğim cevaptan sonra utançtan lav püskürecektim.

"Tamam!" diye bağırdıktan sonra ayakkabılarımı gelişine fırlatıp kapıyı çat diye örttüm. Demiştim değil mi? Okudunuz değil mi? Dedim! Tamam dedim! Cihangir'le resmen sevgili olmaya tamam dedim!

Dörtnala koşmuş yarış atı gibi atan kalbime dokunduğumda Cihangir'in sesini duydum bir anda.

Coşkuyla, "Yemin et!" diye bağırdığında daha büyük bir nefes aldım ve gülmemek için alt dudağımı ısırdım. Bunu da tek nefeste yap Defne, hadi kızım. Cihangir de cevabıma inanamıyordu. Kendime gaz verip kapıyı azıcık araladım ve bağırdım.

"Yemin ederim!" dedikten sonra yine kapıyı örttüğümde Cihangir'in ilk defa duyduğum kahkahası kulak zarımı delerek deşti ve beynime kazındı. Sırtımı çelik kapımıza dayadığımda iki elimi de ağzıma bastırmış gülme isteğimi dizginliyordum çünkü kahkaha atarsam bu dikişleri patlatacak güçte olduğunu da biliyordum.

Biz neyiz? Resmen sevgili miyiz?

Resmen sevgiliyiz...

🌈🌈🌈

Ömrümün en sevilesi, en heyecanlı, en kıpır kıpır zamanlarıydı sanırım. Daha önce içimin bu kadar çiçek açtığını, daha önce bu kadar tatlı heyecanlarla karnımın kasıldığını hatırlamıyordum. İçimdeki hisleri dünden bu yana tarif etmenin bir yolu yoktu. O kadar ki içim içime sığmıyordu. Belki de karnımda dikişler olmasa ve ilaç kullanmıyor olsam uyuyamazdım bile ama ilaçlar sayesinde uykum hemen geliyor, bedenim lavaboya giderken bile inanılmaz yoruluyordu. Tüm bunlara rağmen yine de kalbimde hiç dinmeyecekmiş gibi yeşeren bir his vardı. Cihangir'di adı. Hoşlantı demiyordum çünkü bu çok başka hissettiriyordu. Hep derlerdi ya, bulutların üzeri diye. Gerçekten bulutların üzeriymiş.

Sabah gözlerim alarmdan birkaç dakika önce açılmıştı. Saat 05.23'tü. Zaten tekrar da uyuyamadığımdan ışıkları açıp tabletimden Moon Lovers'ı açmış ve annemler uyanana kadar dizi izlemiştim. Sonra evde bir ufak hareketlilik olmuştu. Atlas uyuduğumu düşünerek odama hiç uğramamış ve annemin onları yolcu ettiğini boğuk da olsa duymuştum. Onların gitmesiyle birlikte yüzümdeki aptal sırıtışla yatağımdan doğruldum ve dün penceremin kenarına koyduğum çiçeğime yürüdüm. Bu çiçeğe bakarken aklıma belki de Açelya gelmeliydi ama benim aklıma Cihangir geliyordu. Gerçi dolaba da baksam aklıma sadece Cihangir geliyordu. Acaba şu anda ne yapıyordu?

"Nasılsın kızım? Anlat bana hikâyeni, kimler üzdü gözlerini? Nasılsın kızım? Söyle bana kendini neler kırdı kalbini? O taze saçlarda kimlerin eli yaşlanmış dumanlı nefesleri..."

Kendi kendime mırıldandığım şarkıyla pencere kenarına koyduğum sukulentimin toprağına dokunduğumda kuruduğunu anladım ve masamdaki sürahiden su vermeye başladım. O kadar dikkatli olmalıydım ki biraz fazla versem anında saksının altındaki deliklerden taşıyordu. O yüzden suyu kuru toprağa incecik süzdürüp bıraktım. Ben kendi kendime şarkı mırıldanırken kapım çaldı o sırada. Sürahiyi bir kenara bırakıp arkama döndüm. Annem olsa çoktan girerdi odama. Kim tıklatıyordu ki kapımı?

"Gel!" diye bağırdığımda kapım açıldı ve Cihangir kafasını uzattı. Onu gördüğüme bir an şaşırsam da sevincim kendini çok hızlı belli etmişti. Öte yandan kızardığımı da hissediyordum.

Gizleyemediğim heyecanımla, "Ne işin var senin burada?" diye fısıldadığımda Cihangir eliyle gelmemi istemişti. Yüzünde aptal bir gülümseme vardı daha önce pek rastlamadığım. Birkaç adımda yanına vardığımda evimizden çıt ses çıkmıyordu.

"Kahvaltı hazır," deyip göz kırptığında elimi ağzıma örtüp sessizce güldüm. Allah'ım inanılmaz tatlıydı şu anda. Saçlarını sevesim gelmişti hep.

"Delirdin herhalde. Ne kahvaltısı? Salı bugün. Evde dinlenmen gerekiyor. Daha dün taburcu olduk," dedim panikle. Cihangir baygın baygın göz devirdi hemen. Bir dakika eve nasıl girmişti bu çocuk? Annem işten izin almıştı ve evde olmalıydı şu anda.

"Günlerden salı olması kimseyi etkilemiyor Hüma Kuşu. Yengem okula gitti, dayımın izin günü ve evde Çilay'la ilgileniyor, Çınar da okulda, baban da seminere gitmiş Atlas söylemişti, e Atlas'la Nil de okuldalar. Ne yapalım? Tüm gün yat yat yatak yarası olur sonra. Kahvaltı harika bir fikirdi. Sevgilimle baş başa bir kahvaltı..." dedi hayal kurar gibi. Sevgilim mi? Nasıl ya? Sevgilim mi gerçekten?

Cihangir tüm bunları anlatırken karşımda o kadar hevesli duruyordu ki çok sırıtmamaya çalışıp ellerimi birbirine sürttüm. Burada olmasının beni bu kadar olumlu etkilemesi heyecanımı perçinliyordu sadece. Başımı sağa sola çevirip durdum bir süre.

"İnsan haber ederdi önceden Yusufçuk Kuşu," diyerek alt dudağımı sarkıttım. Haber verseydin bu pijamalarla karşılamazdım seni ama ne yapalım, bunu sen istedin.

Çalışma masamdaki telefonumu aldım ve yüzümden bir türlü silemediğim gülüşümle odadan çıktım. "Eee ne pişirdin bana?" dedim önden ilerlerken. Cihangir hemen arkamdan ellerini omuzlarıma yerleştirmiş birinci sınıf öğrencisi gibi peşimden geliyordu. Teması içimi gıdıklıyordu sebepsiz bir şekilde.

"Aslında ben pişirmedim ama..." deyince gülüp geçtim. Bir şey pişirmesini beklemiyordum aslında. Atlas'la odamı ayıran küçük koridordan ana koridora çıktıktan sonra itiş kakış mutfağa yöneldik. Annemin çayları doldurduğunu gördüğüm gibi Cihangir'in omuzumdaki ellerini anlık olarak silkeledim.

"Defne de teşrif ettiyse oturalım gençler. Bu sofrayı nadiren bulursunuz bakın," dedi annem neşeli bir sesle. Tezgâhta kalan üçüncü çayı da dikkatlice alıp yerime geçtiğimde annem, Cihangir'i babamın yerine yani benim için masanın öbür ucuna oturtmuştu. Kendisi de tam aramızdaki yere yerleşmişti.

"Ellerine sağlık Filiz abla. Her şey... Çok güzel," dedi Cihangir, sofraya kısa bakışlar atıp anneme tebessüm ederken. Efendi çocuktu.

"Bol bol yiyin ve bir an önce iyileşin yavrularım. Alın bakalım, size fırında yumurtalı sebzeli ekmek yaptım. Atlas ayıla bayıla yiyor. Umarım sen de seversin Cihangirciğim," dedi annem samimiyetle. Tek kaşım kendiliğinden kalkmıştı. Annem masanın ortasında bir piramit oluşturduğu yumurtalı ekmeğinden maşa yardımıyla hepimizin tabağına ikişer tane bırakınca üçüncüyü elimle reddedip çayıma iki küp şeker attım.

"Bu aralar fazla anaç oldun anne. Yavrularım filan..." Bir an aklıma küçükken izlediğim animasyon gelince gülerek çayımdan sıcak bir yudum aldım. "Kendimi izlediğim animasyondaki dinozor yavrusu gibi hissediyorum. Yapma Allah aşkına."

Aklıma küçüklüğüm gelince gülüşüm istemsizce büyümüştü ama içime aynı zamanda bir şeyler batmıştı. Çok da matah bir küçüklüğümüz olmamıştı bizim ama güzel anılarımız da vardı. Biriktirebilmiştik.

"Hala unutamadın mı sen o animasyonu Defne?" dedi annem de gülümseyerek. Başımı sallayıp ekmeğimden bir ısırık aldığımda Cihangir merakla anneme döndü.

"Ne animasyonu Filiz abla?"

"Defne küçükken Benim Annem Bir Dinozor adında bir animasyon izlemişti Atlas'la. Üç boyutlu izlediği ilk filmdi Defne Hanım'ın. Film çıkışı dinozorların gerçekten bir yerlerde var olduğunu sanıp filmin etkisinden birkaç ay çıkamamıştı çocuğum," deyince o zamanki salaklıklarıma bir kere daha utançla güldüm.

"On üç yaşındaydım o filme gittiğimde. Gerçek sanıyordum işte. Üstelik film çok etkileyiciydi. Üç boyutlu da olunca..." dedim gülümsememi zapt etmeye çalışarak ama çok zordu. Tabağıma salatadan birkaç kaşık koydum ve ekmeğimden bir ısırık daha aldım.

"Defne tam bir film delisi galiba. Çok film seyretmiş," dedi Cihangir, yüzde yüz doğru bir tespitte bulunarak. Başımı salladım hızlı hızlı. Ağzım doluyken konuşmam imkânsızdı o yüzden annem benim yerime seve seve Cihangir'le sohbet ediyordu.

"Hala öyle Cihangir. Şimdi de Kore'ye sardı işte. Deli gibi Koreli oğlanları izliyor. Hepsi de birbirine benziyor, nasıl ayırt ediyorsun anlamıyorum kızım," diye hayıflandı fırsatını bulmuşken. Hiç de aynı değillerdi hâlbuki.

"Benzemiyorrr..." dedim kafamı yemekten kaldırıp ikisine birden ters ters bakarak. "Oppalarıma laf ettirmem. Çok yakışıklılar bir kere. Ah... Jimin!" diye yükselip elimi kalbime bastırdığımda Cihangir, çatala aksi gibi sapladığı salatalıkla dümdüz bana bakıyordu ve bu an hiç olmadığı kadar eğlenceliydi.

Annem elime koyduğum kalbime burun kıvırıp, "Defne yapma şunu, cringe oluyorsun çocuğum!" deyince elimi indirdim ve oturuşumu düzeltip dudak büzdüm ikisine de. Annem cringe ne onu da bilirmiş... Normal şartlar altında İngilizce söylediğimiz her kelimenin Türkçesine ima yapardı.

"Aman be! Siz ne anlarsınız zaten? 걱정하지 마세요 내 오빠들." (Endişelenmeyin oppalarım.)

Annem ve Cihangir, berbat bir Kore aksanıyla gerçekleştirdiğim amansız haykırışımdan sonra bana öylece sessiz bakışlar atarken ben de onlara sessiz bakışlar attım ancak bu sessizliği savcı olan annem bozdu.

"Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir, Defne Hanım."

Annemin benimle başa çıkma şekline standart gülümsememi gönderdim ve başımı salladım. Bütün hukuki şeyleri nasıl ezberinde tutabildiğini inanın ben de bilmiyordum ama belki yıllarımı verirsem ben de bu hale gelebilirdim.

"Haklısınız Sayın Savcım lakin mecliste konuşma yapmıyoruz. Evdeyiz. Türkçe diline saygım sonsuzdur. Merak buyurmayın," deyip son cümlemde dilimi ucundan çıkarmış olabilirim.

Elimle like işareti yapıp kahvaltıma döndüğümde annem de elbette ciddi olmadığı için gülerek saçlarımı okşadı ve kahvaltısına devam etti. İlk defa bir kahvaltı öğünün kavgasız gürültüsüz tamamlarken kahvaltının nasıl da lezzetli olduğunu öğrenmiştim. İnsanın sevdikleriyle yaptığı kahvaltı sanırım daha doyurucu ve iştah açıcı oluyordu. Kendimden beklemediğim bir performans gösterip beş ekmek dilimini mideme indirince haliyle üç bardak Türk çayıyla sindirime destek olmaya çalışıyordum.

Bardağım boşalınca çay almaya kalkmıştım ki annem bardağımı elimden alıp, "Ben doldururum kızım, sen kalkma," diyerek beni yerime oturttu.

"Felç değilim anne, abartmasana. Ben alırı-" Sözüm bitmeden kapı çalınca anneme kapıyı işaret ettim. Bu saatte gelse gelse kargo gelirdi.

"Hayırdır inşallah?" diyerek kapıya yöneldiğinde tezgâhta kalan bardağımı doldurmak için ocağa gittim hemen.

"Dikişler alındıktan sonra okula döneceğiz. Geleceksin değil mi? Bu hastalık iznini uzatmaya filan kalkma sakın," dedi Cihangir. Yüzümü görmediği için sinsi bir şekilde güldüm. Bu çocuk kısa sürede beni çözmeyi başarmıştı galiba. Bardağıma dem koyduktan sonra kaynar suya yöneldim.

"Ha sensiz yapamıyorum Defne diyo-"

"Bana ne canım ister gel ister gelme."

Cihangir bir anda yan çizince dişlerimin arasından tıslaya tıslaya güldüm. Çıkma teklifi eden Yusufçuk Kuşu'm gitmiş yerine huysuz bir kuş gelmişti ama olsun, bu da hoştu tabii.

"Gıcık... Geleceğim mecburen. Başka çarem varsa söyle gelmeyeyim," derken bir anda gözümün önündeki her şey yavaş yavaş sarsılmaya başladı. Çayın suyunu doldururken sanki tezgâhın üzerinde hareketsiz duran bardak titreşmeye başladı ve dengem şaştı. Tam kalbimin ortasına ok gibi saplanan korku her nefes alışımda içime bir kasvet sisi yaymaya devam ederken çaydanlığın altını gürültüyle ocağa bırakıp tezgâhtan tutundum sıkı bir şekilde. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Deprem değildi, hayır. Deprem değildi...

Dudaklarımda sıkıntıyla nefes verdim elimde olmadan. Cihangir belimden yakalayıp, "Defne! İyi misin?" diyerek dibimde bitti anında. Nefesi saçlarımın arasında dağılıyordu ama ben hiç iyi değildim. Belimdeki dokunuşunun varlığı ile sımsıkı kapattığım gözlerimi usulca açtım. Nasıl bir anda sarsıntı olduğunu hissettiysem bir anda da o sarsıntı hissi silindi gitti. Allah'ım bana ne oluyordu? Ben artık kafayı yiyor olmalıydım. Bu zamansız anlarda beni bulup yakalayan zihnimin oyunları da neyin nesiydi?

🌿🌿🌿

24. Bölüm kitabımızın sezon finaliydi arkadaşlar.

İkinci sezonun yalnızca çok yakında gibi bir zamanda geleceğini söyleyebilirim.

Lütfen yorumlarınızla ve oylarınızla beni destekleyin. :)))

Sizleri seviyorum. Beklemede kalın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

98okunma 16beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.