23. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.13
Bölümler 30Şu an: 1.13
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
13. BÖLÜM
"GÜLMEKTEN AĞLAMAK"
Genç olmak çok zor bir meslek sayın okurlar. Yani buna halk arasında ergenlik dense de gerçekten harbiden zor meslek. Duygularımız... Bizi çok fazla yönetiyor bu duygular. Acaba yetişkin olunca da böyle mi olacak? Çünkü onları çok merak ediyorum. Mesela annem, hiç sıkılmıyor mu savcı olmaktan ya da babam, sürekli insan kesmekten tiksinmiyor mu? Kan görmekten, organları tamir etmekten bıkmıyor mu bir gün bile? Ben hemen hemen her şeyden çok çabuk sıkılıyordum. Köşeye sıkıştığımda yaptığım en iyi şey kaçmaktır. Kaçmaktan başka bir şey bilmiyordum ki ben. Duygularım birbiriyle çok çabuk yer değiştiriyordu ya da değiştirmek zorundaydı. Çünkü başka türlü bunlarla nasıl baş edebilirdim bilmiyorum. Sanki baş edemediğim noktada başka bir duyguya kapılır baş edemediğim şeyi arka planda bastırıyordum. O bastırdığım şeylerin başında Nil geliyordu. Canımın diğer bir yarısı...
Arkadaşlarımla çok mutluydum ama Nil... Benim kanayan yaramdı. Kapanmamıştı hiçbir zaman. Kalbimi yok eden de oydu galiba. Ya da sadece bir bahaneydi bu. Bilmiyorum. Hiçbir şeye karar veremiyorum şu anda. Kalbim var mı yok mu, kırgın mıyım yoksa her şey bir sanrıdan mı ibaret emin olamıyorum. Cihangir kalbi kırıklar kalbi kırıkları görür demişti bana iki gün önce. Sahiden... O beni anlamış mıydı acaba? Kalbimin yok olacak derecede un ufak olduğunu görmüş müydü? Yoksa benim üzüldüğümü görüp de bana iki tane vişneli kek almazdı. Önemsemezdi o kadar ama ben tuhaf bir şekilde Cihangir tarafından önemsendiğimi hissediyordum.
Yıllar yılı geçmişti sanki bu hissin üzerinden. Bir evden uzun süreli giderken üzerleri toz olmasın diye çarşaf örtülür ya hani. Ben de kendi kalbimin enkazından çıkarken böyle hislerin üzerini örtüp gitmiştim sanki. Enkaz altında kalmıştı hislerim ama yine de tozlanmasınlar diye örtmüştüm. Sonra gün gelmiş, Cihangir tek seferde dokunup bulmuştu o çarşaf altına gizlediğim hislerimi. O gece bana sımsıkı sarılırken, gülümserken, ilgilenirken o çarşafları silkelemişti. Peki ben istiyor muydum hislerim görülsün, bilinsin? Ben o kadar uzun süre anlaşılmamıştım ki, ben o kadar uzun süre yanlış anlaşılıp günah keçisi ilan edilmiştim ki şimdi Cihangir'in yarama dokunması, hislerimi görmesi, anlaması beni... Korkutuyordu beni. Korkutuyordu hem de titretecek kadar.
Ya o da hislerimi Nil gibi katlederse? Ama yapmazdı. O Cihangir'di. O Yusufçuk Kuşu'ydu. Yapmazdı bence. Yapmasın.
Nil'in Nalan ablalarda üzerime saldırmasının üzerinden iki gün geçmişti. Günlerden cumaydı ki bugün en sevdiğim gündü. Sabah hiç sektirmeden beş buçukta kalkıp rutinlerimi yerine getirmiştim. İlk işim gün ağarırken odamda deli dolu dans etmek olmuştu. Sonra altıyı çeyrek geçe duşa girmiştim ve altı buçukta okul formalarımı giymiştim. Çantama da eşofman takımlarımı rastgele sıkıştırdım çünkü bugün beden dersi vardı. Geçen hafta kitap dağıtmaktan giremediğimiz için bugün daha heyecanlıydım. Sabahki ilk üç dersi atlatırsam yaşadım demektir!
Odadan çıkmadan önce kuruttuğum için kabaran saçlarımı taradım hızlıca. Üstünkörü hızlıca maşayla dalgalandırıp ensemde topladım. Kulaklıklarımı da çantama sıkıştırıp yüzüme nemlendirici bir krem sürdüm. Yanaklarıma pıt pıt vurduktan kısa bir süre sonra koşarak odamdan fırladım. Nil'den dün olduğu gibi bugün de ses soluk yoktu. Zerre de umursamadan mutfağa girdim. Annem yorgun bitkin bir halde kahvaltı hazırlıyor, babam da ona yardım ediyordu. Çarşamba günü akşam Nil'in üzerime saldırmasından sonra onlar da benimle hiçbir şey konuşmamışlar, açıkçası o olay olmamış gibi davranmaya başlamışlardı.
Üzeri örtülüyordu. Ben de çok üzerinde durmuyordum. Günah keçisi sorunlu evlat olmaktansa üzerinin örtülmesi işime geliyordu.
"Günaydınlar," dedim neşeyle ve masada rastgele bir yere oturdum hemen.
"Günaydın kız," diyerek içeriye girdi Atlas. Masaya geçmeden yanağımdan acıtmadan makas alınca daha iyi hissettim kendimi. Ona bakıp güldüğümde babamın aramıza gök gürültüsü gibi düşen sesiyle dünyam tersine döndü.
"Dün konuşamadık seninle kızım. Bugün Nil okula gelmeyecek dolayısıyla uyuyor."
"Bana ne," dedim düz bir sesle ardından domates salatalık yedim hunharca.
"Kızım bir dinle." Annem bin bir ricayla araya girince sertçe yutkundum. Dünden beri konuşmadıkları mevzu niçin bu sabah kahvaltıya meze oluyordu ki? Çarşamba gecesi hakkında tek kelime ettirmeyecektim. Onlar gelmemişti çünkü. Arkamdan gelen sadece karşı komşunun yeğeni Cihangir'di. Benimle konuşan, bana kendimi iyi hissettiren oydu. Annem babam değildi ama ben neden buna bu kadar kafayı takmıştım ki? Hep böylelerdi zaten. Ben Nil'in de dediği gibi, işe yaramazdım pek. Etkisiz elemandım evdeki.
"Defne, bugün okula gelip müdürünüzle konuşacağım bu olanları. Bu sene son seneniz. Mart ayında YGS var ve bu okuldaki saçmalıkları bir köşeye atıp sizin sadece ders çalışmanız gerek." Babam küt küt konuşurken onu dinler gibi yaptım sadece. YGS'ymiş. Allah o sınavın belasını versin girmek bile istemiyordum. Ders çalışamıyordum zaten. Soru görmek bile benim midemi bulandırıyordu. Sınav umurumda bile değildi ki. Neden anlamak istemiyorlardı. Benden üniversite öğrencisi olmazdı ki. Ben öyle laf söz dinleyen birine mi benziyordum? Ele avuca bile zor sığıyordum.
Babam hala bana YGS için nutuk çekerken bir yerden sonra tahammül edemedim. Kelimeleri çok anlamsız geldi kulağıma. "Zorla mı?" diyerek kafamı kaldırdım babama karşı. Gözlerini kısmış suratıma bakıyordu. Masadaki var olan tat da sayemde kaybolmuştu. "Zorla mı ders çalıştıracaksın bana? Bana kimse zorla bir şey yapamaz. Kaçarım. Kaçamam sanıyorsan çok yanılıyorsun baba, kaçarım."
Babam sinirle söylendi. "Sana zorla hiçbir şey yaptıramam ama sınava girmezsen, ders çalışmazsan ne yapacaksın Defne? Geleceğe dair bir planın var mı kızım? Notlarından anlıyorum zaten ders çalışmadığını," dedi. Hiç ağır gelmedi ama ağzıma daha tek lokma koyamadım. Bir gelecek görüyor musun kendine diye sorsaydı keşke. Becerilerim, danslarım, resim çizme yeteneğim babamın umurunda bile değildi. Onları görmüyordu bile.
Masada biraz öne çıkıp bastıra bastıra, "Dans etmek istiyorum ben, sen anlamıyor musun baba?" dediğimde babam durup yüzüme baktı öylece. Çektiği nutuklara üzüldü sonra. Gerçekten anlamıyorlardı. Sevdiğim şeyleri bilmiyorlardı. "Ben öyle boş boş okuyup üniversiteli işsiz olmak istemiyorum. Dans etmek istiyorum, resim çizmek istiyorum, gerekirse tasarım... Bilmiyorum ama sen beni zorla öğretmenlik, doktor, avukat gibi basmakalıp mesleklere sokamazsın. Giremiyorum çünkü. Dar kalıp, bana göre değil," dedim elimi savurarak.
Babama bağırmadan sözlerimi çarptım ve sofradan hışımla kalktım. Bir günümüz de normal geçseydi şaşardım zaten. Huysuz bir şekilde Atlas'a döndüm. "Ben önden gidiyorum."
Kimseden çıt ses çıkmadı benim masada esişimden sonra. Çantamı alıp evden çıktım ve sessizce okulun yolunu tuttum. Sessiz sessiz, tek başıma...
🌈🌈🌈
İlk ders başlamak üzereydi ve canım olabildiği kadar sıkkındı. Babamın sözleri zihnimi terk etmiyordu. Başımı sarayıma yaslamış uyuklarken kulağımda son ses BTS çalıyordu. Başa sarıp sarıp dinliyordum ve bu asla başımı ağrıtmıyordu. BTS'in baskın gürültüsü zihnimdeki babamın sesini, Nil'in suçlayıcı ifadelerini bastırıyordu çünkü. Uyuduğumu zannedenler yanıma yaklaşmıyordu pek. Birkaç dakikadır uzandığım ve artık uyuşan kolumu değiştirdim bir süre sonra. Başımı sağıma çevirdiğimde ve gözlerimi hafifçe araladığımda Cihangir'i otururken gördüm. Gözlerimi geri yumdum usulca. Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgide emin adımlarla yürürken Cihangir'in yüzüme yaklaştığını ve kulaklığımı çıkardığını hissettim. Kaşlarım istemsizce çatılırken gözlerimi de araladım kısık bir şekilde. Kulaklığı kendi kulağına yaklaştırdı merakla. O sırada nakarata denk gelince bir anda şarkı patladı ve Cihangir korkuyla kulaklığı attı.
Uyku mahmuru yüzündeki korkunç ifadeye kıkır kıkır gülerken o kulağına bastırıp kendine gelmeye çalışıyordu. Hemen sonra suratıma bakıp yine her zamanki repliği tekrarladı.
"Tövbe estağfurullah..." Kafasını gelişigüzel sallayıp telefonumun sesini kıstı. Kocaman esneyerek elimle ağzımı kapattım ve diğer kulaklığımı da çıkarıp sıranın altına deptim. "Günaydın," dedi arkasına yaslanırken. Bu kez kahvehane oturuşundan eser yoktu. Daha kibar oturuyordu hele şükür.
"Sana da günaydın," dedim lakin bu konuşma nedense bana çok garip gelmişti. İki gündür o da ben de tuhaftık sanki. Halı sahanın orada sarıldığımızdan beri onu gördükçe kaçasım geliyor, utandığımı hissediyordum. O an zihnimde hep tekerrür ediyordu. Eve gidince de üç tane vişneli kekle bakışıyor ve yine utanıyordum. Bu aralar hiç olmadığım kadar Cihangir'den utanıyordum.
Elim gözlerime gitti ve bir süre gözlerimi ovaladım. Sınıfa neredeyse herkes gelmişti, Eda ve İkra da bizim sınıfı çoktan terk etmişti. Herkes yerindeydi anlayacağınız ama ben hala tuhaf ve gariptim.
"Nasılsın?" diye sordu bu kez. Daha garip hissettirdi bu soru ama mutlu da etmişti.
Dudaklarımı büzüp öylece omuz silktim ve öbür tarafıma döndüm. Buna neydi nasıl olduğumdan ki? Aman Yarabbi. Zaten sarılmış olmamız, o tuhaf dertleşmemiz, ailesini kaybettiğini anlamam yeterince garip gelmişti bana... Ben halı sahada yeterince ona içimi dökmüştüm şimdi neden yavru kedi gibi bakıyordu ki bana? Saçlarını okşayasım geliyordu. Sanki beş yaşında oğlan çocuğuydu o gün gördüğüm. Yutkundum gözlerimi kapatırken. O anı kafamdan silsem iyi olurdu yoksa aşırı şefkat hissi üretmekten nene moduna bürünecektim.
"Pişttt!" Cihangir kolunu sırtıma koyup benimle uğraşırken ona omuz silkip kafamı tamamen örttüm ama kolunu sırtımdan çekmedi. Güldüğünde istemsizce ben de güldüm. Sonra kulağımın dibinde birisi bağırdı.
"Şşştt! Uzak doğulu! Kız ne oluyor sana kendine gel!"
Çetin'in borazan sesini duyduğumda yerimden hafifçe irkildim ve kafamı kaldırıp dirseklerimi sıraya yaydım. Suratına baktım alık alık. Beril bana dönüp gülümserken bir önde oturan Ülkü de bana öpücük attı. Attığı öpücüğü havada tutar gibi yapıp kalbime götürdüm ve uykulu uykulu güldüm.
"Dans?" dedim Beril'e dönerek. Cihangir'den kaçacak delik aradığımı hissediyordum nedense. Beril'e davetkâr bir şekilde kaşlarımı kaldırıp indirdiğimde sinsice sırıttı.
"İki ders beden. Biri voleybol birisi dans dans dans!" diye çıldırdığında gülerek başımı sıraya yasladım. Bu kızın dans ruhu lisedeki en büyük şansımdı.
"Bence de dans," dedim esneye esneye ve pencereden tarafa döndüm. Cihangir çıtını çıkarmadı yanımda ama normalde benim ona sataşmam gerekirken o bana ufak ufak sataştı. Dünden beri yaptığı buydu. Nasıl olduğumu soruyor, ben cevap veremeyip kaçtıkça da ya kolumu dürtüyor ya sağdan soldan çıkan uzun saçlarımı parmağına dolayıp çekiştiriyordu. Gıcıklık yapıyordu sadece.
İlk ders rehberlik olduğundan sınıf öğretmenimiz başımızda konuşmuş sonra bizi test çözmeye davet etmişti. Ben uyumuştum, yanımdaki inek de ineklemişti. Ona değişik bir bakış atmaktan başka çarem yoktu sanırım. Elinde matematik soru bankası vardı çünkü. Sözel sınıfında bu denli sayısalcı olan birini de ilk kez görüyordum. Cihangir yanımda matematiği bir sanat yapar gibi çözerken oldukça havalı duruyordu. Kitabı katlamış, dizine yatırmış, dikkatini tamamen sorulara vermişti. Ben ona alttan alttan bakarken o nasıl odaklanıyor bilmiyordum ama çok süre izleyememiştim onu ve ciddiyetini. Bir müddet sonra gözlerim kendiliğinden kapanmış ve içim geçmişti.
Zil sesiyle kendime geldiğimde kocaman bir esnemeyle kalktım sıradan. Sıranın altına sakladığım telefonumdan saatime baktığımda anladım beden dersinin geldiğini. Üzerimizi değiştirmeliydik. Beden dersinden sonraki iki ders de sosyoloji idi. Allah'ım toplumsal mevzulardan bunalım geçiriyordum. Yüzümü elimle sıvazlayıp doğruldum, kollarımı kaldırıp esnedim ve belimi kütlettim hızlıca. Sıra boynuma gelince çıkan seslerle herkes bir an bana döndü.
"Boynu kırıldı kızın, koş ambulans çağır koş!" diye bağırdı Çetin abartarak. Sağa yatırdığım başımı hafifçe sola yatırdığımda küt küt gelen seslerle Çetin bu kez dişlerini sıkıp sızlandı. Komik bir ifadeyle, "Öldüüü!" diye bağırınca Ülkü uzanıp koluna geçirdi bir tane.
"Ağzından yel alsın geri zekâlı! Ne biçim konuşuyorsun ya! Çık hadi yallah!" diye bağırdı gür sesiyle. Çetin kötü kötü bakarak Ülkü'nün vurduğu yeri ovalarken erkekler ayaklanmaya başladı usulca. Biz sınıfta giyiniyorduk onlar da Allah bilir nerede...
"Öküz güçlü kız," diye mırıldandı Çetin çantasını alıp. Ben onların didişmesine gülümserken çantamdan kıyafetlerimi çıkarmaya başladım yavaş yavaş.
"Öküz gücümü görmek istemezsin Çetin. Defol abi ya!" Ülkü iri bedeniyle doğrulurken homurdanması kesilmedi.
O sırada Cihangir'in, "Şunu sür," diyerek içi hemen hemen boş duran çantasından poşet çıkarmasıyla dikkatim dağıldı. Elimde olmadan alık alık suratına baktım. Ülkü'deki dikkatim tuzla buz oldu. Umursamaz bir tavırla ceketinin kapüşonunu kafasına geçirdi ve yüzüme baktı yeşil yeşil parlayan gözlerle. "Krem sürmüyorsun eline. Yanık kremi. Sür. Sık sık." Sonra sırt çantasını alıp hiçbir şey olmamış gibi sınıftan çıktı ve ben arkasında panik atak geçirir kıvamda kalakaldım.
Cihangir'in sırtına bakıp dudağımı sağa sola oynatırken gülümsememek için üstün bir çaba sarf ediyordum. Kalbim sakin mi olsan acaba? Bu kadar da hızlı atman normal değil ki. Ama gülmek geliyordu içimden. Ağzım kulaklarıma varana kadar gülsem ne olurdu ki? Kapıyı en son çıkan kapattı ve biz yedi kız sınıfta kaldık. Zaten on beş kişiydi bu sınıf. Çok kişi değildik. Ne saçmalıyorum ya? Krem... Kafamı indirip poşetin içindeki küçük kreme baktım ve tekrar gülmek istedim ama kendimi zapt ettim. Üzerindeki yazıdan yanık kremi olduğunu anlıyordum. Alt dudağımı sarkıttım yoksa yine salak gibi sırıtacaktım ama elimde değildi ki? Bu kremi beni düşünüp mü almıştı ya da evden getirmişti... Ama üzerine bakınca yeni alındığı tarihinden belli oluyordu.
"Krem mi?" Beril'in imalı sesini duyunca kremi masaya bırakıp çantama deptiğim eşofman takımımı masaya savurdum. Ellerim, niye titriyorsunuz?
"Elim yanmıştı ya. Bizim evde krem yoktu da. Ondan. Cihangir karşı komşumuz gençler," diye mırıldandım onlara bakmadan. Utanıyordum. Hem de çok fazla.
"Kızım siz daha dün kedi köpek gibiydiniz lan. Ne ara bu çocuk seni düşünür oldu?" dedi Ülkü hayretle üzerini değiştirirken. Ben de okul üniformamı çıkarıp hızlıca gri eşofman altımı, üzerine de beyaz tişört ve ceketimi giydim.
"Özür diledi sonra. Hem ben herkesle didişiyorum kızım bilmiyor musun sanki? Atlas'la da kedi köpek gibiyim, şimdi can ciğer kuzu sarması ama..." Nefesim bu açıklama yapmaya yetmeyince susup kremi aldım ve kapağını açıp gri jelatini deldim. Krem yeni alınmıştı. Yani benim için mi? Cidden mi?
Elime gelen kremi sol elime bırakıp kremin ağzını kapattım. Kızarık olan yerlere sürdüm hemen. Pek bir fark hissetmesem de inşallah krem sürmek için geç kalmamışımdır.
"İyi de Atlas senin ikizin Defne," diye düzeltme yaptı Ülkü. Dikkat çekmek istediği yeri anladığımda tüylerim ürperdi. "Bu çocuk daha iki haftadır tanıdığın birisi. Sen öyle kolay arkadaş edinmezdin..." Ülkü'nün mükemmel tespitine yalnızca iç çektim ve omuzlarımı düşürdüm.
Yine Cihangir'in annesizliği ve babasızlığı dolmuştu aklıma. İki gündür yüreğimde bir çukur oluşmuştu sanki. Dolduramamıştım o Yusufçuk Kuşu'nun açtığı çukuru. Gidip ona ben sana çok üzüldüm bir saniye de diyemiyordum ki. Kalbim çok acıyordu onu gördükçe. Keşke kaybetmeseydi annesiyle babasını. Keşke kardeşiyle birlikte olsaydı. Bana seninkiler yanında, kendini şanslı say minvalinde bir konuşma yapmıştı ama o işler öyle olmuyor işte diyememiştim. Böyle söylenmezdi ama sürekli, sürekli boğazım düğümleniyordu ona bakarken ya da aklıma geldiğinde. Kendimi ilk kez ağlamamak için zor tutuyordum sanırım. Nil bile canımı bu kadar acıtmamıştı. Anne baba yokluğu çok başka bir şeydi. O acı, kalbe saplanan hançer acısıydı ve hiç geçmezdi. Çevirense hatıralardı. Çıkaransa yoktu.
Herkes üzerini değiştirince kremi çantama attım ve telefonumu belime gizleyip kızlarla bahçeye indik. Onlar kendi aralarında konuştukları mevzuya gülseler de ben pek dâhil olamadım mevzuya. Cihangir'i düşündüm sadece. Keşke bir yolu olsaydı da sarılsaydım ona yine. İçindeki bu buruk acıyı çıkarabilseydim ama yapamazdım. Bir yolu yoktu ki. Ders başlayınca bahçede ağaçların altında boy sırasına göre dizilip sağ baştan saydık. Hoca yoklamayı aldıktan sonra bizi serbest bırakacak sandık ama yoklama defterini kapatıp yanında getirdiği dosyalarına yöneldi.
"Gençler e-okul sistemine boy ve kilo ölçünüzü girmemiz gerek. Bahtiyar şu tartıyı koy şuraya. Herkes sırayla tartılıp arkaya geçsin not alacağız," dediğinde oflayarak omuzlarımı düşürdüm. Herkes benimle birlikte ofladı. Voleybol yalan olmuştu anlayacağınız.
Erkekler önden tartıldı ve hoca da boylarını ölçüp not aldı. Sonra arkadaki banklara gittiler, yarısı da hocanın çevresine dolandı boş boş. Sıra Ülkü'ye gelince tartıya çıktı.
"Hocam 78 yazıyor," dedi Bahtiyar kiloyu not alırken. Ülkü tartıdan indi, hoca da boyunu ölçtü.
"Boyun da 1.71. İyisin iyi. Geç bakalım Defne," deyip bana yönelince elimle karnıma vurup tartıya çıktım. Yanaklarımı şişirip etrafa bakınırken gözlerim anlık olarak Cihangir'le kesişti. Onun da bana baktığını görünce dudaklarımı sarkıtıp kafamı iki yana salladım.
"Bu ne ya? 45 yazdı hocam," dedi Bahtiyar şaşkınlıkla. Tartıdan indiğimde hoca yüzüme dümdüz bakıp ayağa kalktı ve boyumu ölçtü metreyle.
"Defne bir sorun mu var?" dedi yerine oturup not alırken. Kafamı iki yana salladım. Hiçbir şey anlayamadım. Bir sorun mu vardı ki?
"Ne gibi bir sorun?" diye sordum güneşten bunalmış bir halde. Dans edesim vardı. İçim kaynıyordu adeta.
"Boyun 1.69, kilon da 45. Dur bir," deyip cebinden telefonunu çıkardı ve bir şeylere bastı durdu. Orada öylece bekleyip yanaklarımı şişirirken herkeste garip bir sessizlik vardı. Ülkü'ye baktığımda dudaklarını büzmüştü masum masum. Ben de onu taklit ederek dudaklarımı büzdüğümde Cihangir geldi yanımıza bu kez.
"Vücut kinde indeksin 15.8. Sağlıksız kategoridesin Defne," dedi Gül Hoca ve yüzünü astı. Sağlıksız hissetmiyordum kesinlikle. "Çok zayıfsın kızım. Sen kenara geç bekle beni," deyip arkamdaki kıza el işareti yaptığında karnıma baktım merakla. Sağlıksız mıydım? Ben mi? Ben yemek bile seçmezdim ki. Ne varsa yerdim.
"Nerem sağlıksız ya? İyiyim ben," dedim Cihangir'le Ülkü'ye bakarak. Beril başını omzuma yaslayınca hafif çöker gibi olmuştum. Ülkü bu kez halime güldü.
"Sağlıklı kız çöktü," dediğinde Çetin gelip Ülkü'ye yastık muamelesi yapmaya başladı.
"Ben demiştim sana!" dedi rahatlıkla. Ona burun kıvırdım sadece. "Kilon yetersiz patlarsın demiştim," diye tekrar edince kaşlarımı daha çok çattım. Yahu yemek yiyordum ben, bana neden hasta muamelesi yapılıyordu?
Cihangir bu muhabbetten sıkılmış gibi, "45 ne be?" deyince herkes ona döndü. Boynunu kütürdetip azarlar gibi gözlerini bana çevirdi. "Un çuvalı mısın sen kızım?" dediğinde dik dik suratına baktım.
"Aynen Yusufçuk Kuşu. Ben artık bir un çuvalıyım. Bir o kalmıştı zaten," diyerek kollarımı küskün bir şekilde önümde bağladım. Cihangir ağzını açıp yine açıklayacaktı ki hocanın araya girip bağırması ağzını açmadan kapatmasına sebep oldu.
"Gençler dağılın siz. Hadi," diye uyarınca kimse ikiletmeden dağıldı, "Defne sen gel bakalım benimle," deyip elini salladı bana. Herkes başka yöne giderken kızlara el salladım ve kendimi tutamayıp Cihangir'e de dil çıkarınca elini savurarak güldüğünü gördüm en son. Sonra önüme dönüp takılıp düşmeden hocanın her zaman oturduğu bankta yanına iliştim. Hocalarla oturmaktan haz etmezdim ama beden hocamız Gül Hoca'yla aramız iyiydi. En azından Dirayet Hoca gibi değildi.
"Defne bir sorun yok değil mi? Normal kilonun çok altındasın. 45 kilo değil senin en az 50 olman gerek. 5 kilo eksiğin var. Son zamanlarda bir şeyi kafana takıyor musun ya da bir problem var mı?" dedi ılımlı bir sesle. Gül Hoca'ya bakmadan kafamı iki yana salladım.
"Hayır, bir sorun yok. Ben bir şeyi kafama takmam ki hocam. İnanın, kilomla da alıp veremediğim bir şey yok. Her şeyi de yerim. Yemek de seçmem. Yani..." Kafamı hafif yan yatırıp okula baktım. "Nil'le didişiyoruz. Kavga filan ama kilo verdirmez ki o bana. Çok saçma değil mi?" deyip hocaya dönünce Gül Hoca tavrıma gülüp güneş gözlüklerini gözlerinden kaldırdı. Benim gibi olan ela gözlerini ve çillerini gördüm. Güldüm. Gül Hoca ile fiziksel anlamda biraz benziyorduk.
"Evet, olabilir Defne. Stres böyle bir şey kızım. Stresli olabilirsin ve farkında olmayabilirsin. Hem son senen hem de Nil ile anlaşamadığınızı cümle âlem biliyor. Yemene içmene dikkat ediyor musun peki evde?" diye sorduğunda somurttum direkt.
"Kahvaltılardan haz etmem ama bir şeyler atıştırırım illa ki. Öğlenleri de meyve yerim genelde, kantinin yemekleri biraz şey... Kokuyor da. Ölmek istemem hocam ama evde bol bol ne varsa yerim. Gerçekten. Hatta isterseniz Cihangir'e sorun. Çarşamba günü onunlaydık. Yengesi bir yemek yapmış. Dolu bir tabak bitirdim ben, hiç tabağımda yemek bırakmam," dedim abarta abarta ama doğrusu buydu. O gün ne varsa yemiştim.
Gül Hoca nefes almadan konuşmama gülerek kafasını salladı ve dirseğini bankın arkasına yasladı.
"Kızım evden okula ekmek arası bir şeyler getir o halde sen diyette misin de meyve yiyorsun öğlenleri? Defne," diye seslendi daha ciddi bir sesle, "Bu ciddi bir konu kızım, güldüğüme bakma ama bu konuyu ailenle görüşmeliyim. Diyetisyene görünmelisin. Bir diyet listesi verecektir sana muhtemelen. Anlaştık mı? Koca koca tabakları yesen de kilo alamıyorsan bir şeyler var demektir. Bugün ne yap et ekmek arası bir şeyler ye. Çok..." Bileğimden tutup sarstı beni. "Zayıfsın ve bu sağlıksız bir zayıflık. Hadi bakalım. Şimdi serbestsin," deyip beni gönderince gülümseyerek kalktım ve tıpkı Koreliler gibi saygıyla önünde eğildim.
"Anlaştık hocam!" diye cıvıldadıktan sonra bizimkilerin yanına gittim. Voleybol topuyla paslaşırlarken ben de çembere katıldım ve parmak paslarla aralarına karıştım hızla.
"Ne dedi hoca?" dedi Ülkü, topa manşetle vurduğunda geri geri gittim ve zıplayarak parmak pasla geri gönderdim.
"Zayıfmışım, düzgün beslen dedi. Doktora..." Top bana bir kere daha gelince bu kez ben manşet attım. "Doktora git dedi, diyet yapacaksın filan dedi öyle işte. Ailemle konuşacakmış. Aman boş versene. Ben iyiyim. Yemek de seçmem ayrıca," deyip topu takip ettim.
"Kızım saçmalama da doktora git," dedi Beril topa bu kez o vururken, "45 ne lan çok komik bir sayı. Cihangir'in dediği gibi un çuvalı mısın sen?" diye ekleyince omuz silktim ve topu geri gönderdim.
"Yahu besleniyorum ben işte aman boş verin şu meseleyi. Dans edelim artık!" diye isyan bayraklarını çektim. Tam o esnada zil çalınca topu yakalayıp tuttum ve nefes nefese Beril'e döndüm hızla. Bana başıyla hadi deyince topu bu defa Ülkü'ye atıp spor salonuna koşmaya başladık.
🌈🌈🌈
Beden dersinin ikinci saatinde spor salonunda bugün için vermediğimiz telefonlarımızdan açtığımız müzikle dans ederken kırk dakikada suyumuz çıkmıştı. Kırk dakika boyunca hiç durmadan Beril de ben de dans figürleri ezberlemiştik ve enerjimizi boşalmıştık. Yaptığımız on ikinci dansımız da bittiğinde nefesimiz kesilmiş halde Beril ile gülüşerek ellerimizi birleştirdik. O sırada spor salonun kapısı aniden açılınca korkuyla ikimiz de yerimizden zıpladık. Giren Cihangir'di. Beril de ben de Cihangir'e baktık alık alık.
"Yavaş girsene Yusufçuk Kuşu, kalbimize indi," dedim elim şiddetle inip kalkan göğsüme giderken. Cihangir ses etmeden ilerledi ve karşımda durdu. Bir karın ağrısı olduğu bana bakışlarından belliydi.
"Ders bitecek birazdan. Ödev yapacağız haydi," deyince gözlerimi belertip kendimi yere attım.
"Oğlum bir sakin ya. Anladık ödev..." diye sızlandım anında, "Ay geberiyorum burada, biraz nefesleneyim," diyerek bacaklarımı sallayınca Beril de yanıma uzandı ve o da bacaklarını sallamaya başladı. Ona sırıttığımda Cihangir uzun uzun ofladı tepemde. Ellerini annem gibi beline yasladı.
"Tamam, zil çalınca o zaman bahçeye gel. Banka gelirsin sonra kütüphaneye geçeriz," dediğinde başımı salladım ona. Çok uzatmadı ve spor salonundan çıkıp gitti. O sırada onu göndermiş olmanın şerefine Beril'e bakıp güldüğümde o zaten bana bakıyordu imalı imalı.
"Kızım bu çocuk normal değil bak, aha buraya yazıyorum," deyip yere parmağını sürtünce ona değişik değişik baktım.
"Normal değil de ne Bero? Aptal ha, o ayrı mesele ama..." diye gevelediğimde Beril katıla katıla güldü. Yüzünü yüksek tavana çevirip sakinleşmeye çalıştı.
"O anlamda değil. Yani... Bu çocuk iyi niyetli mi anlamıyorum. İyilik yaparken bile höt höt sanki. Değişik bir havası var. Fark etmedin mi hiç?"
Omuz silktim bilmem dercesine ama çoktan fark etmiştim. O kabuğundan çıkan bir kuştu. Kanatları acıyordu sanırım. O yüzden nazik olamıyordu belki de. Direkt bir insandı ama o farklıydı, değişikti, tanıdıklarımdan çok ayrıydı. Biraz hırçındı bu yüzden. Anlıyordum onu.
"Zil çalmadan gidelim hadi. Bunu çok bekletmeye gelmiyor biliyor musun? O değişik havası bir değişiyor var ya sokak köpeğine dönüşüyor," dedim abartıyla. Beril de benim gibi yerden kalkarken üzerimi silkeliyordum.
"Ha şimdi evcil köpek yani?" deyip güldüğünde başımı salladım aşağı yukarı.
"Aynen öyle. Yusufçuk Kuşu, Yusufçuk," dedim gözlerimi kırpıp. Beril dudağının kıyısı ile gülerken birlikte spor salonundan çıktık. Neyse ki Cihangir'in üzerinde çok durmamıştı ben de sıvışabilmiştim. Beril üst kata Ümit'in yanına giderken ben de bahçeye çıktım. Cihangir dediği gibi bankta oturuyordu ve çevre zil çaldığı için öğrenci kaynıyordu. Ağaçların altındaki banka ilerlediğimde masada iki tane kâğıda sarılmış dürümle iki kapalı ayran gördüm. Karşısına geçtiğimde anladı geldiğimi. Başını bana kaldırıp kâğıda sarılı dürümlerden birini bana uzattı.
"Ye," dedi emrivaki bir sesle. Tek kaşımı kaldırdım ve dürüme baktım.
"Aç değilim ki. Hem ben meyve-"
"45 kilosun Hüma Kuşu. Kanadına güç gelsin hadi, ye şunu. Sonra da kütüphaneye," dedikten sonra açlıkla kendi dürümünü yemeye başlamıştı. Açık kalan ağzımı kapatıp sıkkın bir şekilde dürümü kavradım ve küçük bir ısırık aldım. Ayranı çalkalayıp sonra da pipeti batırdım. Yemek yemeyeceğim diye diretmedim Cihangir kilomu kafasına yazıp gidip bana yemek aldığı için. Ayrandan soğuk birkaç yudum çektim. Ayran daha tatlı gelince iştahım biraz açılmıştı ancak dürümün yarısını yiyebilmiştim. O yarısı kalınca tıkanmış halde iç çektim. Canım hiç istemiyordu daha fazla yemek yemek.
"Yiyemedim," dedim elimde kalanı gösterirken. Cihangir kafasını eğerek dürümüme bakıp kafasında tarttığında ona aldırış etmedim ve ayranımdan içtim hızlıca.
"Buna da şükür," deyip elimdeki yarımı aldı ve tek lokmada ağzına atıp yedi. Ayı görmüş gibi suratına bakıp boş kutuyu iyice sömürdüm. Hiç onun bunun yarımı demeden yiyordu, içtiğim kahveden tiksinmeden içiyordu filan... Garipti doğrusu.
"Niye Victor Hugo musun sen?" diye sordum bir anda. Ben bile bunu demeyi beklemiyordum.
Cihangir o an sözlerimden anlamayarak tatlı bir alıklıkla, "Ha?" dedi. Dişlerimin arasında ezdiğim pipetle güldüm.
"Victor Hugo diyorum, şu halimizi görse Sefiller'i değil buna da şükür adlı romanını yazardı ama sen önden davra-"
Cihangir lafı tamamlama izin bile vermeden elini ağzıma dayadı ve kafasını iki yana salladı. "Yapmadım de! Hayır, kaldıramam bunu! Defne!" diye inledi adeta bahçede.
Cihangir'in hayal kırıklığına daha büyük kahkaha attım elleri ağzımı sıkı sıkı örterken. Sonra nefesimi düzene sokup boğuk seslerle konuşurken Cihangir, "Sus!" diye bağırıyordu sadece. Zehir esprimle acı çektiriyordum çocuğa. Sonra aklıma iğrenç bir şey geldi ve gülüşlerimi susturup Cihangir'in elini ağzıma bastırdım. Ciğerlerime çektiğim nefesi tüm gücümle serbest bıraktım. O iğrenç ses çıktığında herkes bizden yana döndü ve ben çığlık atarcasına gülmeye başladım. Sesim gülmekten iyice kısılırken Cihangir acele bir şekilde elini çekti ağzımdan. Çocuk şok olmuştu yaptığım şeye. Meriç olsa alışkındı ama ona ilk kez yapıyordum ve yüz ifadesi çok komikti!
"Sen manyaksın!" dedi şok içinde eline bakarak. Karnımı tuttum can havliyle. O kadar komik bakıyordu ki sanki bok çukuruna düşmüş gibiydi. Ah, ölecektim gülmekten. Gözümden yaş geliyordu artık.
"Manya-" Cümlemi tamamlayamadan banktan geriye doğru düştüğümde küt diye kaldırıma kapaklandım ama gülmem geçmedi. Gözlerimden artık kontrolsüz yaşlar geliyordu ve işin garibi Cihangir de gülüyordu artık. Yere eğilip bana baktığında bir kere daha kahkaha tufanına kurban gittim.
"Geberdim!" diye haykırdım nefes alabildiğim ilk anda. Cihangir yanıma çömeldi ve kollarımdan tutup hiç zorlanmadan beni kaldırdı. Dik duramıyordum nedense.
"Nefes al nefes geri zekâlı," dedi gülümseyerek. Onu da ilk kez böyle gülerken görüyordum ya orası da ayrıydı. Yerden kalkıp yeniden banka oturdum ve elimi kalbime götürüp burnumdan nefes aldım. Alnımı da elimin tersiyle sildiğimde Cihangir kendi ayranını açtı bana. "Su yok ama bununla idare et artık." Hiç itiraz etmeden pipetimi batırdım ve birkaç yudum içtim. Artık daha sakin bir hale bürününce karnıma cidden ağrılar girmişti. Midemde bir ayran denizi vardı.
"Yediğimi de erittim," dedim güç bela nefeslenerek.
"Ben bir tane daha alıyoru-"
Cihangir yerinden kalkınca elinden yakalayıp onu kendime çektim bilinçsizce. Sözleri bu yüzden bitmedi.
"Ödev var, ödev hadi!" deyip ayağa kalktım ve çöplerimizi tek elimle toplayıp çöp kovasına basket attım. Basketim yerine ulaşınca gülerek Cihangir'e döndüm. Kafamla okulu gösterdim. Hala elinden tutuyordum bir yere gidip de bana yemek almasın diye. "De haydi," deyip onu da peşimden okulun içine sürüklediğimde keyifle gülüyordu.
"İşine gelince ödev işine gelmeyince tembellik mi Afacan?" deyince elini bıraktım. Yüzümü gerdim ve kafamı salladım hızlıca. Cihangir elini bıraktığımda okulun girişinde kalmıştı. Elleri yine belindeydi ve duruşu can yakıcıydı.
"Aynen öyle Yusufçuk Kuşu!" derken bedenimi tamamen Cihangir'e döndüm ve geri geri gittim. O sırada Cihangir peşimden koşturup geldi ve yanımda bitti. Gözlerimle onu takip ederken küçük bir oyun yapıp dudaklarımı büzdüm hızlıca.
"Aaa," dedim mahalle karılarından hallice bir çığlıkla. Anında kaşlarını çattı ama onu elimle kovdum. "Burada bir kuş var. Ay siz de kimsiniz kuş bey?" Burnumu ona yaklaştırıp koklar gibi yaptım ve sonra abartılı bir tepkiyle burnumu tutup uzaklaştım. "Tembellik kokuyor burası!" dedim gülerek.
Okul zaten gürültülü olduğundan bağırtım kimseyi etkilemiyordu ama Cihangir'i eğlendiriyordum ve o çok güzel gülüyordu. O gülünce benim de gülesim geliyordu. Bu oyunumdan zevk almış halde gözleri kısılıyordu ve asla bozmuyordu. Kütüphanenin kapısına gelince sessiz olmam gerektiğini biliyordum ancak Cihangir'e gülmekten pek içeri giresim gelmiyordu. Çok nadir anlardı bu anlar. Ona bakarken bir anda bana yaklaştı ve derin bir nefes çekti burnuna. Onun soluğu ile tıkanıp kaldığımda gözlerini açıp dip dibe gelen gözlerimizi birleştirdi.
"Hımm... Demek buradan geliyormuş bu koku," deyip doğrulduğunda alık alık yüzüne baktım. Ne yapmıştı bu az önce? Beni mi koklamıştı? Terliydim ben, beni neden kokluyorsun geri zekâlı?
O an kendimden tiksinmiştim yemin ederim. Kim olsa tiksinirdi. Ay iğrenç...
"Ne kokusu be?" dedim ceketimin önünü daha sıkı kavrarken. Sanki duştan çıkıp yakalanmıştım çocuğa. Ay ne klişe sahne. Tövbe Yarabbim.
Cihangir gülerek bakan yeşillerini üzerimde gezdirdi ve her zamankinden çok başka güldü. "Şefkat kokuyorsun sen Hüma Kuşu."
🎋🎋🎋
Bana kalırsa ikisi de fazlasıyla Dalin kolonyası kokuyor ama... Şefkat de olur.
Bölüm etkileşimi
